Etiket: 2. Wilhelm

  • Ulus-devletleşme sürecinde Prusya’yı Almanya yaptı…

    Ulus-devletleşme sürecinde Prusya’yı Almanya yaptı…

    1860’lardan itibaren iç-dış ve askerî politikaları belirleyen-yöneten Otto von Bismarck, ülkesinin bir süper güç olmasını sağladı. İngiltere ve Fransa’nın aksine, parlamenter çoğulcu eğilimlere, liberallere, sosyalistlere karşı çıktı; savaş yanlısı politikalarla sosyal devlet anlayışını birleştirmeye çalıştı. Tarihî rolü hâlâ tartışılan Bismarck’ın öyküsü.

    Otto von Bismarck (1815- 1898), -tarihçiler ve siyasiler tarafından olumlu/olumsuz şekilde değer­lendirilip sözleri ve icraatları hâlâ tartışılsa da- Almanya’nın birliğinin kurulmasında ve Al­man halkının bir “kultur-nati­on”dan ulus-devlete dönüşme­sinde en önemli figürdü. Uzun siyasi hayatı boyunca iç ve dış politikada farklı ittifaklar ku­rarak hem kendi siyasi gücünü hem de Prusya’nın (daha sonra Almanya) konumunu ulusla­rarası arenada yükseltmiş ve ülkesinin bir süper güç olması­nı sağlamıştı.

    Tarihte_Bu_Ay_1
    Almanya’nın birleş­mesinin mimarı olan Otto von Bismarck 1 Nisan 1815’te doğdu. Almanya’nın ilk şansölyesi, sos­yalistlerin Almanya vatandaşlığından atılmasını öngören bir yasa çıkarmak istemişti.

    Ordunun yeniden düzenlen­mesiyle ilgili yasayı, mecliste çoğunluk olan liberal görüş­lü Alman Terakki Partisi’ne rağmen geçirmiş (1862); hemen ardından yaşanan savaşlarda Danimarka Krallığı’nı (1864), Avusturya İmparatorluğu’nu (1866) ve Fransız İmparatorlu­ğu’nu (1871) Bismarck’ın hem başbakanı hem de dışişleri ba­kanı olduğu Prusya kazanmıştı. Son zaferinin ardından Prusya, diğer Alman prensliklerini de yanına alarak Alman İmpara­torluğu (1871) şemsiyesi altında bir birlik kurdu. Aynı zamanda bu galibiyetler serisi, Prusya Kralı 1. Wilhelm’e imparator olabilmek için gereken meşru­iyeti verdi; Bismarck da bu yeni kurulan birliğin şansölyesi ve dışişleri bakanı oldu. Ulus-dev­let ve parlamentolaşma süre­cinde Bismarck liderliğinde, Britanya ile Fransa’dan farklı ve illiberal bir yol izleyen Alman­ya’nın gelecekte karşılaşacağı siyasi problemler, çoğunlukla tarihçiler ve siyasetçiler tara­fından bu “sonderweg”e (“özel yol” anlamında) bağlanacaktı.

    1-Almanya’yı ve Almanları birleştirmeye çalışan ilk lider değildi

    Napoléon Savaşları sırasında Kutsal Cermen İmparatoru (Al­man ulusunun Kutsal Roma İm­paratoru) 2. Franz, mağlubiyeti sonrası (1806) bu unvanından vazgeçmek zorunda kalmış, bir yerde aslında bu tacın/unva­nın Bonaparte’a geçmesinden korkmuştu. Tacın sahibi artık (milliyetçilik kavramının da ge­lişmesiyle) bu uzun isimlendir­meden ziyade “Alman İmpara­toru” olarak da anılır olmuştu. 2. Franz’ın “Alman İmparatoru” tacından feragat etmesiyle bu unvan sahipsiz kaldı.

    1848 Avrupa Baharı

    1848 Avrupa Baharı, Alman prensliklerini de siyasi olarak derinden sarstı. Prensliklerde kurulan meclisler, Frankfurt’ta birleşerek bir “ulusal meclis” oluşturdu. 28 Alman devletçi­ğinin imzaladığı anayasayla, Prusya Kralı 4. Friedrich Wil­helm, “Almanlar’ın İmparatoru” ilan edildi. Ancak dönemin ünlü hukukçusu Eduard von Simson ve devlet adamı Heinrich von Gagnern’in öncülüğündeki bu girişim, 4. Friedrich Wilhelm tarafından reddedildi. Reddet­mesinin farklı sebepleri vardı. Bunlardan biri, onun bu “Tan­rısal” hakkının halk tarafından seçilmiş bir meclis tarafından verilemeyeceği inancıydı. Bu hak, kendisine ancak ve ancak soyluların ve en üst düzey din adamlarının oluşturduğu bir seçiciler kurulu (elektoral kolej) tarafından tanınabilirdi. Ayrıca bu unvanı kabul etmesiyle, diğer Alman prenslikleri ve Avusturya İmparatorluğu’yla savaş çıkabilirdi.

    Tarihte_Bu_Ay_3
    Bismarck’ın generalden dışişleri bakanına, federal şansölyeden, avcıya, diplomata, parlamento başkanına kadar farklı rollerini gösteren 1867 tarihli karikatür.

    2-Triumvirlik (3’ler erki) dönemi ve Bismarck’ın yıldızının parlaması

    1858’de 4. Friedrich Wilhelm, fiziki ve zihinsel olarak tahtta yetersiz kalmaya başladı. Bu sebeple yerine kardeşi 1. Wil­helm’i naip prens olarak atadı. Bu, Prusya için “Yeni Çağ”ın başlangıcı ve reaksiyoner çağın kapanışıydı. 1. Wilhelm, abi­sinin aksine “1850 Anayasası” üzerine ant içmiş ve ardından da reaksiyoner/koyu muhafa­zakar başbakan Manteuffel’i görevinden almıştı. Ardından mecliste liberaller ve parla­mentaristlerle işbirliği yapabi­lecek isimleri başbakan olarak atadı. 1861’de tahtı resmen 1. Wilhelm olarak devraldıktan sonra, yine meclisle çalışa­bilecek fakat krala sadık bir isim aramaya başladı. O sırada Prusya Genelkurmay Başkanı Helmuth von Moltke (Osmanlı Ordusu’nun modernizasyonun­da da önemli roller oynamıştır) ve Savaş Bakanı Albrecht von Roon, Sankt-Petersburg ve ardından Paris’te elçilik yapan Otto von Bismarck ismini krala önerdiler. Bismarck’a da bu fırsatın bir daha çıkmayacağını ve başkente dönmek için acele etmesi gerektiğini belirtti­ler. Berlin’e ulaştıktan 3 gün sonra başbakan ve dışişleri bakanı ilan edilen Bismarck ile, Roon ve Moltke’nin “3’ler erki”, böylece 23 Nisan 1862’da başlamış oldu. Kral, soylular ve mecliste özellikle liberalleri dengede tutan bu üçlü yönetim Almanya’nın birleşme savaşla­rında çok önemli bir rol oyna­yacak; ancak Roon’un sağlığı­nın 1873’ten itibaren kötüye gitmesiyle bozulacaktı. Moltke ise Fransızlar’a karşı zaferiyle (1871) bir “ulusal kahraman”a dönüşecek; Bismarck da dö­nemin siyasi lideri olarak öne çıkacaktı.

    Tarihte_Bu_Ay_4
    Roon (ortada) ve Moltke’nin (sağda) girişimiyle Bismarck, Prusya Başbakanı olarak atanmıştı

    3-“Kan ve demir” konuşmasından ordu reformuna

    1862’de Prusya Krallığı için, gü­cün seçimle gelen bir meclisle paylaşılması çok yeni bir tecrü­beydi. Her ne kadar Kral 1. Wil­helm İngiliz tipi bir parlamen­ter monarşiye özense de, kimi yerlerde meclisi bir engel ola­rak görüyordu. Özellikle diğer Alman prenslikleri arasından askerî gücüyle sıyrılmış olan Prusya’nın, orduda bir reorga­nizasyona gitmesi kaçınılmaz­dı. Bunun için meclise getirilen yasa, ordunun bütçesinin ve asker sayısının artırılmasından zorunlu askerliğin süresinin uzatılmasına kadar çok yönlü bir düzenleme getiriyordu. Ay­rıca meclisle imparator arasın­da, subayların sadece soylular­dan değil sıradan vatandaşlar arasından da seçilmesiyle ilgili bir çekişme vardı.

    Başbakan atanan Otto von Bismarck, 30 Eylül 1862’de par­lamentoda ünlü konuşmasını gerçekleştirdi: “Viyana Kon­feransı’nda belirlenen Prusya sınırları, sağlıklı bir devlet yaşamı için uygun değildir. Zamanımızın büyük sorun­ları konuşmakla ve çoğunluk kararlarıyla çözülemez -1848 ve 1849’daki büyük hata bu idi-; bilakis çelik ve kanla çözülebilir.” Bu konuşmanın ardından Bis­marck ipleri eline alacak, Roon ve Moltke’yle birlikte “ordu reformu”nu gerçekleştirecekti.

    4-Sosyal devleti kurup güçlendiren Bismarck, sosyalistlere karşı acımasız bir liderdi

    Otto von Bismarck, “Junker” denilen toprak sahibi ve çeşitli ayrıcalıklara sahip bir aileden gelmekteydi. Hem yurtdışın­da elçilik döneminde hem de ülkesindeki siyasi kariyerinin başlangıcında, sanayileşmenin getirdiği sosyal ve ekonomik problemleri gözlemlemiş; bunların getireceği toplum­sal kırılmalara karşı bir dizi önlem alınması gerektiğini öngörmüştü. Siyasi iktidarını artık sağlamlaştırmış olduğu 1880’lerde, modern anlamda sosyal devletin temelini oluş­turacak yasaları sırayla geçir­di. 1883’te sağlık sigortasına dair yasayı, 1884’te işyerinde bir kaza gerçekleşmesi duru­munda malul duruma düşen işçiyi maaşa bağlayan başka bir yasayı, 1889’da da bir tür emekli sandığı kuran yasayı meclisten geçirdi. Temel amacı, sanayi ve tarım işçileriyle imparatorluk arasındaki bağları güçlendir­mekti. Diğer amacı ise, siyasi rakipleri olan sosyal-demokrat ve sosyalistlere destek veren tabanı onlardan koparmak­tı. 1890’a kadar sosyalistlere karşı olan yasakları genişletti; sosyalist dernekler-partiler kapatıldı ve tekrar kurulmaları yasaklandı.

    Tarihte_Bu_Ay_2
    Hamburg’da bulunan 34 metrelik Bismarck heykeli de şu sıralar Almanya’da tartışma konusu. Liberaller “Alman sömürgeciliğinin simgesi” gördükleri anıtı kaldırmaya çalışıyor.

    5-Gözden ve güçten düşme: Koyduğu yasaklar kendi sonunu da getirecekti

    Bismarck, siyasi kariyeri boyunca farklı rakiplere karşı farklı siyasi partilerle ve grup­larla işbirliği yaptı. Örneğin ulus-devletin egemenliğine karşı bir sorun teşkil ettiğini düşündüğü Katolikler’e ve on­ları temsil eden Merkez Parti’ye karşı politik hayatının başla­rında liberallerle işbirliği yaptı (kulturkampf). Daha sonraki dönemde ise sosyalistlere ve sosyal demokratlara karşı Mer­kez Parti’nin desteğini alamadı. 1888’de yeni imparator 2. Wil­helm, Bismarck’ın dış politika­sından memnun olmadığı için ve kendisini by-pass edebilecek bir figür olduğunu düşün­düğünden onu zayıflatmak istemekteydi. Aynı yıl Bismar­ck, sosyalistleri Alman vatan­daşlığından çıkartacak yasayı meclisten geçirmeyi denedi ama başarılı olamadı. 1890’da ise “Anti-Sosyalist Yasa”nın kaldırılması için yapılan oyla­maya 2. Wilhelm dolaylı olarak destek verdi ve böylece bu yasa 12 yıl sonra rafa kaldırıldı. Parlamentodaki bu mağlubi­yetle ve hemen ardından genel seçimlerde Almanya Sosyalist İşçi Partisi’nin ezici zaferiyle iyice zayıflayan Bismarck’ın şansölyelik kariyeri, imparato­run Leo von Caprivi’yi bu göreve atamasıyla sona erdi.

    Tarihte_Bu_Ay_5
    Bismarck, Papalık ve Almanya’daki Katolik kurumlara karşı da bir mücadele başlatmıştı.
  • Hayvanlara eziyetin suç olduğu dönem

    Hayvanlara eziyetin suç olduğu dönem

    İnsanların tıpkı kul hakkı gibi hayvanların hakkını almaktan çok korktuğu, hayvanlara eziyet edilmesinin felaketlere, afetlere sebep olacağı inancına sahip olduğu Osmanlı Devleti’nde hayvan haklarına dair düzenlemeler çok eski tarihlere dayanıyor.

    Yeryüzünde birlikte yaşadığımız hayvanlara karşı iyi muamele edilmesi, şefkat, merhamet hisleriyle yaklaşılması, insanî duyarlılık ölçüsü, her toplumun kendi geleneğinden süzülen davranışlar ve bilhassa dini inançlarla şekillenmektedir. 

    Osmanlı toplumunda, hayvanlara karşı olunacak muamelede referans olarak din kitabı olan Kuran hükümleri ile hazret-i peygamberin hadislerinden örneklere bakılmaktaydı. Bu bakımdan Kuranda geçen hayvanlara güzel muamele edilmesini emreden ayetler ile, peygamberden rivayet edilen hadislerde hayvanlara iyi davrananlarla kötü davrananların akıbetleri, Müslümanlar için ölçüt olmuştur. 

    Mesela peygamberin hadislerinden birinde susuz kalmış bir köpeği kuyudan su çekerek sulayan fahişe bir kadının Allah tarafından affedilerek cennete konduğu veya yine bir kadının eve hapsederek yiyecek vermediği kedinin ölümüne sebep olan kadının cehenneme atıldığı gibi örnekler, Osmanlı toplumunda inançlı Müslümanlar için hayvanlara iyi davranmak ve onların hakkını gözetmek için hiç şüphesiz uyarıcı ve yol gösterici olmuştur.

    Osmanlı Devleti’nde hayvan hakları ve hayvanlara dair düzenlemeler sanıldığından çok daha eski tarihlere dayanmaktadır. Osmanlılar, tıpkı kul hakkı gibi hayvanların hakkını almaktan çok korkmuş, hayvanlara kötü davranılmasının eziyet edilmesinin felaketlere, afetlere sebep olacağı inancına sahipti. 

    Osmanlılar inşa ettikleri ev, cami, medrese, han, saray vb. yapıların rüzgardan korunaklı bir köşesine yaptıkları kuş evleriyle kuşlara kendi elleriyle barınaklar hazırlamışlardı. Dünyada çok az örneği olan bu kuş evleriyle, aynı zamanda mimari dokuya estetik bir görünüm kazandıracak ince işçilik örnekleri sergilemiştir. Kuşların ve diğer hayvanların içmesi için suluklar yapılmıştı. Göçmen kuşlardan hasta veya yaralanarak geride kalanlar için hastane kurulması herhalde başka bir toplumda görülen bir uygulama değildir. 

    Tarih boyunca hayvanlarla bir arada yaşamaya alışmış, onlara bakan ve gözeten Osmanlı toplumu, inancının da gereği olarak hayvanlara karşı olan merhamet duygusunu, hayvanlara hizmet eden vakıflar kurarak kurumsallaştırmıştır. 

    Taksim Topçu Kışlası’nın önünde bir hayvanseverden yemek bekleyen sokak köpekleri, 19. yüzyıl sonları. 

    1613 yılında Sultan 1. Ahmed tarafından kurulan bir vakıf, sofralardan artan yiyeceklerin çöpe atılmayarak toplanmasını ve yaban hayvanları ile kuşlara verilmesini sağlamaktaydı. 

    İstanbul’da kasaplık yapan cömert bir esnaf olan Hacı Evhadüddin Efendi, İstanbul Yedikule’de bir cami, tekke, hamam ve çeşme yaptırarak bunların ayakta durması için bir de vakıf kurmuştu. Bu vakfın şartnamesinde, her gün iki sırık ciğer satın alınarak cami ve çevresinde bulunan kedilere verilmesini şart koşmuştu. 

    Ödemiş’te Hacı İbrahim Ağa’nın 1889’da kurduğu vakıf ise, göç edemeyerek geride kalan leyleklerin bakımı için vakıf gelirinden yüz kuruş vakfetmişti.

    Osmanlı toplumunda bilinen ilk hayvan hakları belgesi 1587 yılında Sultan 3. Murad döneminde yayınlanmıştır. Divan-ı Hümayun’da alınan karar gereği, hayvanlara tahammüllerinin üzerinde yük konmaması, zayıf, hasta, nalsız ve bakımsız hayvanların çalıştırılmaması hakkında hamal esnafına sıkı bir emir yayınlanmıştı.

    Yine aynı yıllarda Mekke ve Medine ile her bakımdan yakından ilgilenen ve kendileri için “hadimü’l-harameyn” (Mekke ve Medine’nin hizmetkârı) sıfatını kullanan Osmanlı padişahlarının Kabe’nin etrafında bulunan güvercinler için her yıl belirli miktarda darıyı Mısır ve Yemen’den getirterek kuşları besledikleri ve kuşlara yem atmak için bir görevli tayin ettikleri, bu uygulamanın 20. yüzyıl başlarına kadar devam ettiği belgelerden anlaşılmaktadır.

    İnsanlara hizmet ederek işlerini kolaylaştıran hayvanlara merhametli olunması devleti idare edenler tarafından sıkı sıkıya takip edilmiş ve zaman zaman bu hususta talimatlar, emirler çıkarılmıştı. 1856 yılında yük ve eşya nakliyesinde kullanılan hayvanların haftada bir gün Cuma günü çalıştırılmayarak dinlendirilmeleri, boşken binilmemesi, binmek isteyenlere karşı önlem olmak üzere semerlerinin üzerine çivi mıhlattırılması sıkı bir şekilde hamal esnafına tembihlenmişti.

    Hayvanlara karşı kötü muamelenin önüne geçilmesi için İstanbul dışında diğer şehirlerde de yerel meclisler bir takım kararlar alıp uygulamaktaydı. 1871 yılında Üsküp pazarına mal getiren köylüler, atlarına belirlenen ağırlıktan daha fazla yük koymalarından dolayı belediye meclisi kararıyla para cezasına çarptırılmışlardı.

    Osmanlı Devleti, Afrika’da vahşi hayvan neslinin ve yaban hayatının korunması için alınacak tedbirlerin kararlaştırılacağı 1900 yılında Londra’da toplanan uluslararası konferansa da bir delegeyle katılarak, Afrika’daki hayvanların korunması için girişimde bulunan ülkeler arasında yerini almıştı. 

    Hayvan haklarına riayet eden, onlara şefkat ve merhametle yaklaşan bu uygulamaların yanı sıra zaman zaman bir takım tasvip edilmesi güç uygulamalara da rastlanmaktadır. Bilhassa kuduz hastalığının tedavisinin yapılamadığı devirlerde köpekler potansiyel kuduz tehlikesi görüldüğünden, başıboş sokak köpeklerinin toplanarak itlaf edilmelerine dair belgelere rastlanmaktadır. Resmi makamlarca tebliğ edilen bu tür belgelerde kuduz hastalığına karşı alınacak önlemler arasında köpeklerin ortadan kaldırılması tavsiyesi bulunmaktaydı. Bu tür belgelerden birisi de Alman İmparatoru 2. Wilhelm’in 1898 yılında İstanbul’a yapacağı ziyaret öncesi yapılan hazırlıklar esnasında kaleme alınmıştı. Sadaret’ten padişaha sunulan bu yazıda; Alman imparatorunun caddelerde gezinmek isteyeceği ihtimaline binaen kuduz ve uyuz hastalıkları yayan ve sokak ortasında “pek çirkin manzara” teşkil eden köpeklerin “uygun bir şekilde” ortadan tamamen kaldırılmaları gerektiği arz edilmişti. 

    Hayvanlara yönelik kötü muameleye dair belgelere yansıyan diğer bir husus da “ayı oynatıcılığı”dır. Yaşı kırkın üzerinde olanlar, İstanbul sokaklarında, meydanlarında ayı oynatıldığına şahit olmuşlardır. Bir eğlence olarak sunulan bu acıklı gösteri, 1990’lı yılların başına kadar devam etmişti. Osmanlı döneminde de İstanbul’da, Rumeli vilayetlerinde ayı oynatılmaktaydı. Ancak şimdikinden farklı olarak o dönemde ayı oynatmak için resmi makamlardan ruhsat almak şartı vardı. 

    Hayvanlara karşı beslenen şefkat ve merhamet duygularını paraya tahvil eden bazı örnekler de bulunmaktaydı. Bunlardan birisi olan tuzaklar kurulup yakalanan kuşları para vererek “azad” edip iyilikte bulunulması usulü artık görülmese de, cami önlerinde buğday satın alıp güvercinlere atmak adeti hâlâ süren çok eski adetlerden birisidir.

    YÜK HAYVANLARIYLA İLGİLİ DÜZENLEMELER 

    At ve katırlara fazla yük konmaması

    Osmanlı Devleti’nde hayvan haklarına dair en eski belge 17 Şubat 1587 tarihli Mühimme Defteri’nde bulunan hükümdür. Devletin en önemli kararlarının alınıp uygulandığı Divan-ı Hümayun’da hayvanlara iyi davranılması, eziyet edilmemesi hususunda ilgililere sert bir şekilde ihtarda bulunulmuştu. 

    1587 yılında İstanbul’da belediyecilik ile ilgili işleri takip eden görevli olan İstanbul Muhtesibi Mehmed Çavuş’un, at hamalları diye bilinen, at ve katırlarla yük taşıyan hamalların hayvanlarına fazla yük yükleyerek helak olmalarına sebep olduklarından şikayet etmesi üzerine, Divan-ı Hümayun’dan İstanbul kadısına yazılan hükümde; İstanbul’da taşımacılık yapan at hamallarının, bakımsız, nalları olmayan, semerleri eskimiş ve yıpranmış halde, zayıf ve sakat at ve katırlara taşıyabileceklerinden fazla yük vurmalarının yasak olduğunun, yasağa riayet etmeyenlerin cezalandırılacağının hamallara ve kethüdalarına tembihlenmesi emredilmiştir. 

    BOA, YB.021,23/10 

    1 Ekim 1856 tarihli belgede ise at ve katır ile taşımacılık yapan hamalların, Cuma günleri tatil yapıp hayvanlarını dinlendirmeleri ve diğer günlerde de hayvanlar boşken üzerlerine binmelerinin yasak olmasına rağmen bu yasağa uyulmadığı anlaşıldığından, Meclis-i Vâlâ’dan Şehremaneti’ne gönderilen yazıda; at, katır, eşek gibi hayvanlarla taşımacılık yapan at hamallarının Cuma günleri tatil yapıp hayvanları dinlendirmeleri, boş olduklarında üzerlerine binilmemesi, binilmesini önlemek için semerleri üzerine demir çiviler mıhlattırılması hamallar esnafına tembihatta bulunularak hayvanlara karşı merhametli davranılmasına riayet olunması emredilmiştir. 

    Yerel belediye meclisleri de hayvanlara eziyet edilmesinin önüne geçmek için tedbirler alıp cezai müeyyide uygulamaktan geri durmamıştı. Üsküp’te yük hayvanlarına belirlenen miktardan fazla yük yükleyen kişiler Belediye Meclisi kararıyla para cezasına çarptırılmıştı. 

    BOA, 62 Numaralı Mühimme Defteri, Hüküm No: 37 

    9 Mart 1871 tarihli bu belgede, Üsküp’e bağlı Koçana ve İştib kazalarından (bugün Makedonya’nın doğusunda iki şehir) yedi köylü, atlarına pirinç yükleyerek Üsküp pazarına götürmüşlerdi. Üsküp’te belediye görevlilerinin yaptığı denetimde köylülerin atlara vurdukları yüklerin belirlenen ağırlığın üzerinde, yaklaşık 150 kg. olduğu tespit edilerek köylülerden hesap sorulmuştur. 

    Üsküp Belediye Meclisi toplantısında gündeme gelen bu hayvan haklarına aykırı hareket sebebiyle, atlarına belirlenen miktardan fazla yük yükleyen yedi köylünün her biri, ikişer “beşlik” para cezasına çarptırılmış ve cezalar tahsil edilmiştir. 

    BOA, 62 Numaralı Mühimme Defteri, Hüküm No: 37 

    AVRUPA İMPARATORUNUN ZİYARETİ

    Dilenciler Darülaceze’ye Sokak köpekleri itlafa

    BOA, Y.PRK.BŞK, 61/103

    Başta İstanbul olmak üzere, Osmanlı şehirlerinde kuduz vakaları çokça görülmekte ve can kaybına yol açmaktaydı. Kuduz hastalığına karşı tedavinin yaygınlaşmadığı devirlerde, bu illetten kurtulmanın en pratik yolu olarak, sokaklarda başıboş dolaşan köpeklerin toplanarak itlaf edilmesi görülüyordu. Pek çok belgede İstanbul’da başıboş sahipsiz köpeklerin itlaf edilmesine dair emirlere rastlamak mümkündür.

    Bunlardan birisi de Alman İmparatoru 2. Wilhelm’in 1898 yılında İstanbul’a yapacağı ziyaret öncesinde, Sadaret tarafından alınan tedbirlerin padişaha arz edildiği yazıda görülmektedir.

    Sadaretin arzında, imparatorun gelişi münasebetiyle İstanbul’da asayiş ve temizlik konusunda Zaptiye ve Şehremaneti’nin aldıkları önlemlerden bahsedildikten sonra, sokaklarda gezinen sakat ve fakir dilencilerin toplanarak yeni yaptırılan Darülaceze’ye kaldırılması, Alman imparatorunun caddelerde gezinmek isteyeceği ihtimaline binaen de kuduz ve uyuz hastalıklarını yayan ve sokak ortasında “pek çirkin manzara” teşkil eden köpeklerin de “uygun bir şekilde” ortadan tamamen kaldırılmaları gerektiği arz edilmişti.

    16. YÜZYILDA BAŞLAYAN GELENEK 

    Kabe’deki güvercinlerin beslenmesi 

    BOA, BEO, 917/68753

    Kutsal topraklar (Mekke ve Medine) Osmanlı idaresine geçtikten sonra, burayı özel bir statüde yönetmeye başlayan halife padişahlar, bölgenin her türlü işiyle yakından ilgilenmekteydi. Mekke’de Kabe’nin bulunduğu alandaki güvercinlerin beslenmesi için her sene Mısır ve Yemen’den darı getirterek güvercinlere atılması bir gelenek halinde asırlarca sürüp gitmişti. 

    16. yüzyıla ait belgede güvercinler için darı gönderilmesi padişah tarafından emredilmekteydi. 19. yüzyılın sonunda Sultan 2. Abdülhamid dönemine ait bu belgede ise geleneğin halen devam etmekte olduğu, güvercinler için yem tedarik edildiği gibi bu yemleri güvercinlere atmak üzere daimi bir görevlinin de bulunduğu anlaşılmaktadır. 

    BOA, 79 Numaralı Mühimme Defteri, Hüküm No: 619

    Mısır Beylerbeyine yazılan 1 Mayıs 1585 tarihli hükümde; geçmişteki hükümdarlar zamanlarından beri Mekke-i Mükerreme’deki güvercinlere yiyecek verilmesi adet olduğundan, her sene Harem-i Şerif’te (Kabe’de) bulunan güvercinlerin gıdası için 50 irdeb (yaklaşık 3.500 kg.) darı gönderilmesi emredilmektedir. Gönderilen darıların belirli aralıklarla güvercinlere verilmesine nezaret etmek üzere de Mekke’de bulunan Yeniçeri Ahmet de görevlendirilmiştir. 

    Mısır Beylerbeyine yazılan 1 Mayıs 1585 tarihli hükümde; geçmişteki hükümdarlar zamanlarından beri Mekke-i Mükerreme’deki güvercinlere yiyecek verilmesi adet olduğundan, her sene Harem-i Şerif’te (Kabe’de) bulunan güvercinlerin gıdası için 50 irdeb (yaklaşık 3.500 kg.) darı gönderilmesi emredilmektedir. Gönderilen darıların belirli aralıklarla güvercinlere verilmesine nezaret etmek üzere de Mekke’de bulunan Yeniçeri Ahmet de görevlendirilmiştir. 

    Yemen Beylerbeyine gönderilen 25 Mart 1610 tarihli belgede; Kabe’deki güvercinler için her sene Yemen’den darı gönderilmesi eskiden beri devam eden bir adet olduğundan, bu sene de güvercinlerin nafakası için gerekli olan darının hazırlanarak Dergah-ı Mualla Kapıcılarından Mustafa ile Mekke’ye göndermesi emredilmektedir. 

    3 Mart 1898 tarihli belgede ise Mekke’de Harem-i Şerif (Kabe) içinde bulunan güvercinlere yem dağıtmakla görevli Seyyid Abdüllatif Efendi’nin vefat etmesi üzerine, bu görevin ölen Abdüllatif Efendi’nin kardeşinin oğlu olan Seyyid Abdullah’a verildiği bildirilmektedir. 

    BOA, 58 Numaralı Mühimme Defteri, Hüküm No: 246