Etiket: 2. Mahmud

  • Doğu dünyasında ilk Batı sarayı

    Doğu dünyasında ilk Batı sarayı

    19. yüzyılın ülkemizdeki en büyük anıtı, Garabet Balyan’ın 160 yıl önce inşa ettiği Dolmabahçe Sarayı, yakın tarihimizin dönüm noktalarına tanıklık etmiş. Osmanlıların görkemli imajını yeni çağa taşımaya uğraşan bir devletin, mimari ve şehircilikteki muazzam değişiminin simgesi olan sarayı, tarihçi Necdet Sakaoğlu ve mimarlık tarihçisi Afife Batur anlattı. 

    Türk gezginlerin kendi ülkelerini ve şehirlerini öğrenmek amacıyla bilinçli bir şekilde, uzman rehberlerle gezmeye başlaması sadece 28 yıl öncesine gidiyor. Türkiye’de turizm başlarda, daha çok yurtdışından gelen gezginlerin ve misafirlerin ağırlanması olarak algılanırken, ilk defa Fest Travel seyahat acentası tarafından 12 Kasım 1988 tarihinde, Istanbullulara bir “adım adım İstanbul” kültür gezisi yapıldı. Faruk Pekin, Murat Belge, İlber Ortaylı, Metin Sözen, Cengiz Bektaş gibi hocalar ve uzmanlar, bilgilerini sahada Türk gezginlerle paylaşmaya başladılar. 

    27 yıl sonra yine sarayda 1989’da mimarlık tarihçisi Prof. Dr. Afife Batur, dergimiz yazarı tarihçi Necdet Sakaoğlu ve antika uzmanı Raffi Portakal, Dolmabahçe Sarayı’nda özel anlatımlı bir gezi yapmışlardı. 27 yıl sonra aynı ekip (hastalanan Portakal dışında), yine Fest Travel’in girişimiyle, Türk gezginler ve #tarih ekibinin katılımıyla aynı mekanda biraraya geldi. 

    1989’da mimarlık tarihçisi Prof. Dr. Afife Batur, dergimiz yazarı tarihçi Necdet Sakaoğlu ve antika uzmanı Raffi Portakal, Dolmabahçe Sarayı’nda özel anlatımlı bir gezi yaptılar. Sarayın tarihi, mimarisi, insanları ve objelerinin üç uzmanın anlatımı ile ayrıntılı bir şekilde sunulduğu bu gezi, katılan şanslı gezginler için unutulmazlar arasındaki yerini aldı. 

    27 yıl sonra, 13 Aralık 2016’da Fest Travel aynı geziyi aynı uzmanlarla tekrarladı. Raffi Portakal’ın son anda rahatsızlanması nedeniyle katılamadığı “Tarihi ve Mimarisi ile Dolmabahçe Sarayı” gezisine, meraklı İstanbul gezginleri ve Fest Travel rehberleri yanında, biz de #tarih ekibi olarak katıldık. 

    Hükümdar sarayı neden taşındı? Prof. Dr. Afife Batur, 2000 yıldır tarihî yarımadada yerleşik bir kentin hükümdar sarayının, 19. yüzyılda “Frengistan” denen Galata’nın kuzeyinde, Beşiktaş kıyısına taşınmasının ardında yatan nedenleri anlattı. 

    Soğuk ve yağışlı bir Istanbul sabahı, Dolmabahçe Sarayı’nın girişindeki kafede buluştuk gezginler ve hocalarımızla. Üç gün önce sarayın hemen yanındaki stadyumun dışında patlayan ve 45 insanımızın hayatını kaybetmesine neden olan bombanın ağırlığı ve hüznü her yerdeydi. Saray girişindeki polis memurlarına başsağlığı dilerken gözlerimiz doldu. Giderek yükselen terörün neticesi olarak, normal zamanlarda metrelerce uzayan bilet kuyruğu ve turist kalabalığı yerine bomboş, ıssız bir saray girişi gördük. Şehrimizin 160 yaşındaki bu büyük anıtının tarihte nelere tanık olduğunun bilinciyle, bu kara günlerin de bir an önce geçmesini diledik. 

    Havanın soğuğunu sıcacık çaylarımızla alt etmeye çalışırken, hocalarımız bize sarayın tarihi ve mimarisi üzerine bilgiler aktarmaya başladılar. Afife Batur bize 2000 yıldır tarihî yarımadada yerleşik bir kentin hükümdar sarayının 19. yüzyılda “Frengistan” denen Galata kuzeyinde, Boğaziçi kıyısına taşınmasının ardında yatan nedeni anlattı: Dünyaya açılma. 

    Yağmur altında bahçe sohbeti Necdet Hoca, sarayın içine girmeden önce tarihî yapının bahçesindeki unsurları, insan hikayeleri üzerinden anlatıyor. O zaman da insanın aklında kalıyor! 

    Padişah 2. Mahmut’un aldığı bu siyasi, coğrafi ve tarihi kararın sonucu, kentin çehresinin değişimi başlamıştı. Oğlu Abdülmecid de inşaatı 12 yıl süren yeni sahil sarayını 7 Haziran 1856’da açarken, Osmanlı iktidarının simgesini eskimiş Topkapı Sarayı’ndan Boğaz’ın batı kıyısına taşıyordu. Batılı mimari anlayışla yapılan camiler, saray ve hükümet binalarını çepeçevre saran Tophane, Taksim, Gümüşsuyu, Taşkışla ve Maçka kışlaları ile birlikte siyasi ve askerî devasa bir yeniliği simgeliyordu saray. Kendini zamanın gereklerine uydurmak için Batılılaşmaya çalışan, 19. yüzyılın sanayi imparatorlukları rekabeti devrinde, eski görkemli zamanların imajını yeni çağa taşımaya uğraşan bir devletin, mimari ve şehircilikteki muazzam değişiminin simgesiydi Dolmabahçe. Afife Hoca’nın deyimiyle, “19. yüzyılda yapılmış en önemli bina!” 

    Necdet Sakaoğlu, “Doğu dünyasında yapılan ilk Batı sarayı Dolmabahçe’dir” dedi. Batı tekniği ve normuyla, ama hanedanın geleneklerini temsil edecek şekilde tasarlanmış bir saray. Dış görünüşü Batı, iç düzeni ise Doğu’ya ait… Bu Mülkün Sultanları isimli, artık klasikler arasına girmiş bir başvuru kaynağı olan padişah biyografilerinin yazarı Necdet Hoca, “36 Osmanlı padişahı arasında en çok Sultan Abdülmecid’i severim ben…” diye sürdürdü anlatımını: “Abdülmecid, önceki padişahlar gibi kafese kapatılmamış, özel hocalardan ders almış, Fransızca bilen, hattat, sanatkar bir insan. Çocuklarına velilik yapmış, kendisi okula götürüp kaydettirmiş, öğretmene ‘tebaaya nasıl muamele ediyorsan benim çocuklarıma da öyle muamele et’ diye emir vermiş bir padişah. 38 yaşında ölmüş. 22 karısı varmış. 1856 Paris Antlaşması’nda Osmanlı Devletini Avrupa’nın parçası saydırıyor. Avrupa ülkesi olarak görülüyorsak onun sayesindedir…”. 

    Muayede salonu: Sarayın kalbi 

    Dolmabahçe Sarayının meşhur muayede salonu ve olağanüstü tavan süsleri.

    Sultan Abdülmecid’in sarayı ve hemen yanında annesine adadığı Bezmialem Valide Sultan Camisi’ni Ermeni bir mimar olan Garabet Balyan’a yaptırttığını belirtti Sakaoğlu: “Bugünün Türkiye’sinde Ermeni bir mimara cami tasarlatmak hayal gibi geliyor…” 

    Sultan Abdülaziz, kardeşinin yaptırdığı Dolmabahçe Sarayı’nda 15 yıl oturabilmiş. Borçlarla ve kötü idareyle bozulan ekonomi, kendisinin ve sonrasında tahta geçen 5. Murat’ın tahttan indirilmesinin nedenlerinden sayılmış. 1876’da tahta çıkan Sultan 2. Abdülhamid ise, ilk anayasayı bu sarayın büyük muayede salonunda ilan etmiş ama, sonrasında hem Abdülaziz’in ve 5. Murat’ın tahttan indirilmesinin kötü hatıraları ve güvenlik gerekçesiyle tepelerdeki Yıldız Sarayı’na taşınmış. 30 yıl boyunca bayramdan bayrama törenler için kullanılan Dolmabahçe Sarayı, 5. Mehmed Reşat tarafından yeniden konut olarak kullanılmış. Yıldız Sarayı’nda oturmayı tercih eden son padişah 6. Mehmet Vahideddin’in ise, İngiliz gemisi ile ülkeyi terketmeden önce ülkesinde son ayak bastığı yer Dolmabahçe Sarayı’nın rıhtımı olmuş. 

    Afife Batur, bayramlaşmalarda ve törenlerde kullanılan odanın özelliklerini, İngiltere’den satın alınan muhteşem avizeyi, muazzam sütunları ve ısıtma sistemini anlatıyor. 

    Afife Batur, sarayın ve stadyumun bulunduğu yerin aslında deniz olduğunu, 17. yüzyılda 16.000 mavna dolusu taş taşınarak beş yılda doldurulduğunu, üzerine toprak getirilip bitki dikildiğini anlatıyor. “Dolmabahçe isminin kökeni budur. Dolmabahçe Sarayı ile birlikte inşa edilen ve saray kompleksine dahil olan has ahırlar, raht hazinesi (mücevherli koşum takımları) binası, saray tiyatrosu, seraskerlik binası ve saray kayıkhanesi ne yazık ki bugüne ulaşamamış. Necdet Hoca “bu çok sağlam bir yapı” diyor. Zamana başarıyla direnmiş, ancak hemen üzerine 1980’lerde yapılmış otel binası, yapıya zarar veriyor.

    Sarayın anıtsal kapılarından içeri, muhteşem bahçeye giriyoruz. Soğuğa rağmen anıtsal kapıların, Mâbeyn (selamlık) bölümünün, barok, rokoko ve neoklasik çizgiler taşıyan mimarisi bizi etkiliyor, gözümüzü alamıyoruz. İç mekan gezimize selamlık bölümünden başlıyoruz. 19. yüzyıl saraylarımız, bugün ulusun mülkiyetini ve egemenliğini simgeleyecek şekilde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yönetiliyor ve müze olarak işletiliyor. Saray görevlileri bizi güleryüzle karşılıyorlar. Bu soğuk ve yağışlı günde üşenmeyip sarayı gezmeye gelmemizi takdir ediyorlar.

    Resmî misafirlerin, elçilerin, devlet ve hükümet başkanlarının ağırlandığı selamlık bölümünün iç mekan zenginliği gözalıcı. Hocalar anlatmakla bitiremiyorlar. Herşey etkilemek üzerine kurulmuş. “Biz hala güçlü bir imparatorluğuz” mesajını veriyor bütün herşey. Bir de Avrupa’dan alınan borçlar olmasaydı… Sefirlerin ağırlandığı muhteşem salona çıkan kristal merdivenler dünyaca ünlü. Afife Hoca, bu bölümün cam çatısının Londra dünya sergisindeki Crystal Palace ile hemen hemen aynı döneme denk geldiğini söylüyor. Zamanı ve “muasır medeniyeti” yakalamak, son Osmanlılardan cumhuriyete taşınan bir heyecan. Kimi başarmış, kimisi başaramamış…

    Avrupalılık ve Sultan Abdülmecid Necdet Sakaoğlu, yanından hiç ayırmadığı not defteriyle birlikte, sarayın tarihçesini anlatırken özellikle Sultan Abdülmecid’in üzerinde duruyor: “Bugün iyi kötü Avrupa ülkesi olarak görülüyorsak onun sayesindedir…”

    Saraydaki Mâbeyn-i Hümayun (Selamlık) dairesi yeni zamanların protokolüne göre düzenlenmiş. Tasarımcılar bunu yaparken anafikir olarak Osmanlı İstanbul evinin orta-sofalı modelini kullanmışlar. “Avrupa’da olmayan bir sentez becerisidir bu” diyor Afife Batur; “Osmanlı sarayının ihtiyaç programını karşılar, mükemmel işlenmiş”. 

    Barok merdivenlerden çıkarak Harem bölümüne geçiyoruz. Burası daha sade; ne de olsa yabancı misafirler buraya giremiyor. Yine de çok varlıklı insanların evi burası. Atatürk, 1919’da terkettiği Istanbul’a cumhurbaşkanı olarak 1927’de dönmüş ilk defa. Sarayda kalmayı istemediği halde protokol ve güvenlik nedeniyle ısrar etmişler. “Sarayı bir kültür merkezi olarak kullanmıştır” diyor Necdet Hoca. “Dil ve tarih kongreleri, bilimsel toplantılar hep bu sarayda yapılmıştır”. Harem bölümünün bir köşesindeki birkaç oda Atatürk’ün ihtiyaçları için düzenlenmiş. Herşey çok sade ve zevkli. Hayata gözlerini yumduğu ve ebediyete intikal ettiği odaya girince hepimiz sessizleşiyoruz. Yatağının üzerindeki atlastan al bayrağa hüzünle bakıyoruz. Onu özlüyoruz… 

    Haremin mimarisi, aile ve iktidar çelişkisi arasında kalmış yüzlerce yıllık bu bilinemez kurumun karmaşıklığını yansıtıyor. Yüksek duvarların dışındaki Batı ve Avrupa, bu Doğu kurumunun hiyerarşik yapısının yansıdığı sonsuz odalı mekanlara sadece bazen sızabiliyor. Hamamın su mermerinden işlenmiş zarif duvarları, halıların, perdelerin, kalem işlerinin canlı renkleri; önce yurtdışından gelen, sonra da ülkenin ilk ressamlarına ısmarlanan manzara resimleri, eski savaşların cenk sahneleri, dünyanın her köşesinden peyzajlar; duvarların ardında kalan coğrafyaya ve hayata özlemi yansıtıyor… 

    Eyvanlı salonlar, cariyelerden ikballere, kadınefendilerden, valide sultanlara yükselen kıdem, hiyerarşi ve güç piramidini oluşturan gizemli insanların birbirlerine rastladıkları mekanlar oluyor. Sonra hepsi, kendi dairelerine çekilip, sessiz hayatlarına devam ediyorlar. Bugün o uzun, karanlık, girift koridorlarda onların izlerini bulmak ne kadar zor… Gezgin grubumuzdaki kadınlar, 150 yıl önce dünyaya gelselerdi nasıl bir hayat yaşayacaklarını düşünürken ister istemez ürperiyorlar. 

    Kapısından odasına muhteşem yapı Saray, mekanlarıyla da büyüleyici. Uzmanlarla dolaşmak ise ayrı bir keyif (üstte ve altta). 

    Sarayın en büyük iç mekanı, devasa muayede salonu. Bayramlaşmalarda ve törenlerde kullanılmak üzere inşa edilmiş. İngiltere’den satın alınan muhteşem avizesi, muazzam sütunları ve ısıtma sistemi ile sarayda turistlerin en çok hayran kaldıkları bölüm burası. Afife Hoca, tavan süslemesindeki kubbe izlenimi veren optik aldanmaya dikkat çekiyor. Ziyaret ettiğimiz sırada bu büyük salonda Sultan 2. Abdülhamid’in hayatına dair bir sergi vardı. Kendisi hayatında burada yaşamayı tercih etmediği halde, sergi mekanı olarak burası tercih edilmiş. Necdet Hoca’nın özellikle vurguladığı, Atatürk’ün İstanbul’a cumhurbaşkanı olarak ilk gelişinde yaptığı konuşmanın metni ise bir çerçeve içinde bu tarihî salonda sergileniyor: 

    “Sekiz sene evvel, mustarip, ağlayan İstanbul’dan kalbim sızlayarak çıktım. Teşyi edenim (uğurlayanım) yoktu. Sekiz sene sonra, kalbim müsterih olarak, gülen ve güzelleşen İstanbul’a geldim, iki büyük cihanın mültekasında (birleştiği noktada) Türk vatanının ziyneti, Türk tarihinin serveti, Türk milletinin gözbebeği İstanbul, bütün vatandaşların kalbinde yeri olan bir şehirdir. Sekiz sene önce buradan ayrılırken, kalbi yaralı olanlardan biri de bendim. Sekiz sene, heyet-i içtimaiyemizin (toplumumuzun) yeni girdiği devrin tarihi, ihtilâllerin, inkılâpların neticeleriyle doludur. 

    “Aziz İstanbul halkına, sekiz sene evvelki kadar, içinde yedi evliya kuvvetinde bir heyula (hayalet) tasavvur ettirilmek istenen bu sarayda içinde konuşuyorum. Artık bu saray, zıllulahların (Allah’ın gölgelerinin, padişahların) değil, zıl (gölge) olmayan) milletin sarayıdır ve ben burada, milletin bir ferdi, bir misafiri olarak bulunmakla bahtiyarım…” 

    Gezimiz sarayın cadde tarafına, duvarların dışına bakan tek mekanı olan Camlı Köşk’te sonlanıyor. “Acaba sarayın en sevimli mekanı burası mı?” diye kendi aramızda konuşuyoruz. Topkapı Sarayı’ndaki Alay Köşkü’nün işlevinde, padişahın geçit yapan alayları, canı istediğinde halkı izlediği küçük ama çok zarif bir mekan burası. Camekanlı serası, kalem işleri ve süslemeleri ile mutlaka görülmesi gereken bir yapı. Afife Hoca’dan, bu sevimli binayı Sultan Abdülmecid’in sevdiği İngiliz mimar William James Smith’in yaptığını, İstanbul’da eserler bırakan bu mimar ve binaları hakkında çok yakın zamanda güzel bir kitabın çıktığını öğreniyoruz. 

    Hocalarımıza ve gezgin dostlarımıza veda ederken, Dolmabahçe Sarayı’na, bu güzel binalar topluluğuna dönüp dönüp bakmadan edemiyoruz. Zor zamanlarda, borçla harçla bu yapıyı yapmışlar. Zamanı için bir zorunlulukmuş. Bugüne, Boğaziçi’ni aydınlatan güzelliği, devirlerin tanığı eşsiz zarafeti, içindeki zenginliği ve yalnızlığı kalmış. Asya’nın uzak bozkırlarından gelip Avrupa kıtasına yerleşmiş Türklerin asırlar önce Batı’ya dönmüş yüzünün bu simgesi, güzellik ve estetiğin bir amaç olduğu zamanlardan kalan soluk bir hatıra gibi… 

    Kapısından odasına muhteşem yapı Ziyaretçilerin önce görkemli kapısıyla tanıdıkları Dolmabahçe. Başlı başına anıtsal bir yapı olan saltanat kapısının kaynağı ise Topkapı Sarayı’nın Bâbıhümayun ve Bâbüselâm kapıları, dekorasyonu Avrupaidir.
  • Büyük despot büyük reformcu

    Büyük despot büyük reformcu

    2. Mahmud, reformlara girişen 3. Selim’in devrildiği isyana tanık olmuş, öldürülmekten kıl payı kurtulmuştu. 31 yıl süren saltanatında önce tahtını sağlama aldı, ardından kökten bir dönüşüm yaşattı. Yeniçeri ocağını bir katliamla kaldırdı, sarık yerine fes giyilmesini emretti.

    Osmanlı hanedanının babadan oğula inişi 1. Ahmed’le noktalansa da hanedan, 1. Mustafa’dan (1623) sonuncu Vahideddin’e (1924) kadar daha üç yüzyıl sürdü. Ama nasıl? Çocukluk gençlik, hatta yaşlılıkları harem kuytularında tutuklu geçmiş, kimileri tahttan indirilmiş, kimileri öldürülmüş padişah trajedileri bırakarak…

    2. Mahmud da tahta çıktığı gün, kendisi, kardeşi ve kuzeni üç padişah arasında gerçekleşen bir ölüm kalım trajedisi yaşamıştı. Büyükbabası 3. Ahmed 1730’da tahttan indirildiğinde babası Abdülhamid 5 yaşındaydı. Amcazadeleri ve ağabeyinin saltanatları bitinceye değin Abdülhamid, 44 yıl haremin iç dairelerinde kapalı kaldı. 49 yaşında tahta çıktı ve çocuk edinebilme hakkı kazandı. Kız ve oğlan 22 çocuğu oldu ama bunlardan iki şehzade ile iki kız yaşama tutunabildi. Bu dörtlünün en küçüğü Mahmud, babası öldüğünde dört yaşındaydı ve tarihçinin kaydına göre Sarık Odası’nda oyuncaklarıyla oynuyordu. Ağabeyi Mustafa (4.) ile çocukluk gençlik evrelerini, amcazadeleri Sultan 3. Selim’in koruyuculuğunda geçirdiler.

    00MAHMUT
    Kendisi de ordusu da üniforma giydi 2. Mahmud kılık-kıyafet konusunda başlattığı yeni düzeni vurgularcasına sarık-kaftan yerine fes ve üniforma giymeye başlamıştı. Benzer şekilde Yeniçeri Ocağı’nı kaldırdıktan sonra kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediye ordusu da üniforma giyiyor.

    Taht yolunda ölüm kalım mücadelesi

    Hanedan yazgısının bu iki kardeşe öncül ardıl taht yolunu açışı, 14 ay arayla (29 Mayıs 1807 ve 28 Temmuz 1808) tecelli etti. İlkinde Selim, Kabakçı ayaklanmasında tahtı Mustafa’ya bırakıp uzlet köşesine çekildi. Ney üfleyecek, şiir yazacaktı. Dış âlem buna izin vermedi.

    Rusçuk’tan yürüyüşe geçen Alemdar Paşa’nın, Selim’i tekrar tahta oturtmak için gelip sarayı kuşatması, hanedanın hayattaki üç erkek bireyini bir ölüm kalım sınavına zorladı. Saray kapısında Rusçuk Âyanı Selim’i bekleyedursun içeride, tam bir trajedi yaşanıyordu: 4. Mustafa’nın Selim’i öldürttüğü acemi cellâtlar, kardeşi Mahmud’un peşinde koşturadursun, Mahmud’u cellat kemendinden saray damına kaçıran cariyeler kurtardı. Sonunda saray kapısı açıldı, kreşento sergilendi: Rusçuklu paşanın karşısına cariyelerin kurtardığı korkudan perişan, gecelik entarili bir genç dikildi, bu Mahmud’du. Az ötede Arzodası taşlığında 3. Selim’in bir ihrama sarılmış kanlı cesedi duruyordu. 4. Mustafa ise tutuklanmıştı. Bâbüssaade eyvanına, içeriden altın taht getirildi. Kürk giydirilip başına saltanat tâcı sarık ve sorguç konulan Mahmud, “karaların sultanı, iki denizin hakanı” oluverdi.

    07.-SAYI-111

    Asıl ilginç olan, biri yeni, biri tahttan indirilmiş, öteki öldürülmüş üçlünün, hanedanın geleceği açısından kritik durumlarıydı: 3. Selim’in oğlu ve kızı yoktu. 4. Mustafa’nın da 14 aylık saltanatında kadınlarından doğuran olmamıştı. O 28 Temmuz günü tahta oturtulan 24 yaşındaki 2. Mahmud da o ana kadarki şehzade konumu nedeniyle çocuk edinmiş olamazdı. Tahta çıkışından 4 ay sonra 17 Kasım 1808’deki Alemdar Vak’asında sarayda tutuklu ağabeyi Mustafa’yı boğdurtunca daha kritik bir evreye girildi: Artık Osmanoğulları’nın hayattaki tek erkek bireyiydi. Diğer yandan kadınları, ikballeri harem odalarında lohusalık yarışı sürdürseler de doğanlar yaşamıyordu. Bu dönemeç, 1823’te saltanatının 15. yılında, Abdülmecid’in dünyaya gelişiyle atlatıldı. 2. Mahmud, 20 eşinden doğan 17 şehzadesinden ikisi (Abdülmecid ve Abdülaziz) ile 20 kızının da dördü dışında, 33 çocuğunun ölüm acısını yaşadı. Buna karşılık sonraki altı padişahın ve bir halifenin atası olma şansını yakaladı.

    31 yıl süren saltanat

    2. Mahmud’un 28 Temmuz 1808-1 Temmuz 1839 arasındaki 31 yıllık saltanatı, Osmanlı Devleti’nin iç ve dış siyasetinin en yoğun evresidir. Toplumsal eylemler, ayaklanmalar, bozgun ve yenilgilerle sonuçlanan savaşlar sürüp giderken ıslahat, kurumlaşma, Batılılaşma girişimleri de devam etmiştir. O nedenle arşivlerde oran ve sayı olarak en yüklü defter ve dosyalara koşut, tarih yazıcılarının yapıtlarındaki en uzun fasıllar da dönemine aittir. Sultan 2. Mahmud, Tuna boylarından Basra Körfezi’ne kadar, infazcı turnacıbaşıların taşıyıp durduğu fermanları karşılığında İstanbul’daki sarayının kapısına her gün âsi, suçlu, eşkıya kelleleri yığılan astığı astık, kestiği kestik son padişahtır. “Mağzub-ı padişahî” ilan ederek peşine cellat koşturduğu – Tepedelenli gibi– fermanlı paşalar, banlar, boyarlar, yetmedi bir de patrik, sayısı belirsiz derebeyleri, ağalar, âyanlar, taşra vezirleri.. öteki padişahlarla kıyaslanamayacak kadar çoktur. İstanbul’da ve taşralarda imha ettirdiği yeniçeri/kapıkullarının sayıları on binlercedir. Hanedanın klasik silsilesini noktalayan 2. Mahmud’la saray yaşamının dışa açıldığı, alafrangalık, Batı sanat ve modalarının, fen, hekimlik, mühendislik, askerlik, eğitim yeniliklerinin Türkiye’ye taşındığı, gündelik yaşamın hızla değiştiği bir döneme girildi.

    07.-SAYI-113
    Dört padişah bir arada Padişah 1. Abdülhamid, arz odasında yapılan dinî bir merasimde. Arkasındaysa sonradan art arda tahta çıkacak Şehzade Selim, oğulları Mustafa ve Mahmud.

    Eski Saray’dan Sahilsaray’a göç

    2. Mahmud’un aile yaşamı hepten dramdır. Genç yaşta ölen kadınlarının, çocuklarının pek çoğunun, o zamanın anlayışıyla “illet-i fukara” denen veremden ölüşünden etkilenerek temelli bir mekân değişikliği kararı aldı. 1814’te, bugün Dolmabahçe Sarayı’nın bulunduğu yerdeki 3. Selim’in yaptırdığı eski Beşiktaş Sahilsarayı’na taşınması, hanedan yaşamını da değiştirdi. Planı, üslubu, ölçüleri, donatısı öyle ya da şöyle demedi. Yerleştiği andan itibaren de daireler ekleterek saltanat sarayı gereksinimine uygun bir yapı öngördü. Doğal ki ortaya eklektik ve garip bloklar çıktı. Yıllar sonra burada 2. Mahmud’un huzuruna çıkan Moltke, anılarında Beşiktaş Sarayı’nın bir zevksizlik örneği olduğunu yazmıştır.

    07.-SAYI-114
    Yeniçeri katliamı öncesi son hazırlık Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından iki gün önce (15 Haziran 1826) sadrazam ve şeyhülislam dahil tüm devlet ricali ve halk, Sultanahmet Camii’nde Sancak-ı Şerif etrafında toplandı. İngiliz sanatçı Thomas Allom’un 1840 tarihli yukarıdaki gravürü, ocağın kaldırılmasına yönelik bu toplantıyı tasvir ediyor. Ressam, gerçeğin aksine 2. Mahmud’u da camide resmetmiştir.

    Validebağı’nda şifa arayan ana-oğul

    Annesi Nakşıdil’e, Marthe Aimée Dubucq Rivérry kimliği uydurulup öyküler yazılmış, torunu Abdülaziz’le 3. Napoléon arasında akrabalıktan söz edilmiştir. Oğlu Mahmud’un saltanatının ilk 9 yılında hayatta olan Nakşıdil’in, Mahmud’u yeniliklere yönlendirdiği, görece Müslüman ama imanlı bir Hıristiyan olarak yaşadığı savları da vardır. Geçtiğimiz aylarda bir çevre ve doğa duyarlılığıyla gündeme gelen Validebağ(ı) eylemlerinde “Yahu bu valide kimdi? diye soran ve Nakşıdil Valide Sultan adına ulaşan acaba olmuş mudur?

    Çamlıca tepelerinin dolayısıyla İstanbul’un ve Boğaziçi sırtlarının bu en büyük korusunun önceki adı kaynaklarda Gümrükçü Osman Ağa Korusu olarak geçiyor. Târih-i Şânîzâde’de, 2. Mahmud’un annesi Nakşıdil Valide Sultan’ın sık sık bayıldığı, hekimbaşı ve hekimlerin tedavi edemedikleri, nihayet bir gün yemek yerken gürültüden korkuya kapılarak lokması boğazında düğümlenen validenin boğulduğu yazılıdır. Oysa o zamanın İstanbul dedikoducuları, saray haremini yakan vereme Nakşıdil’in de yakalandığını, hava değişimi için Çamlıca’ya götürüldüğünü ve orada öldüğünü konuşmaktaymış.

    2. Mahmud’un annesi için koruya kasır ve eyvan (gölgelik) yaptırışı ölümünden 4 yıl önce, 1813’tedir. Vâsıf Divanı’ndaki “Târih-i eyvân-ı vâlide Sultan/ Berâ-yı şehriyâr-ı Mahmud Han/ Der kurb-i Çamlıca-i kebîr” başlıklı kaside de bunu doğruluyor. Ancak, Nakşıdil, adını taşıyan Validebağı’nda değil, durumu ağırlaşınca getirildiği Beşiktaş Sarayı’nda ölmüş, Fatih Camii haziresindeki türbesine gömülmüştür.

    Nakşıdil’den sonra Validebağ’a yeni bir köşk yaptıran üvey kızı Esma Sultan’ın (öl. 1848) dedikodulu yaşamında da bu Validebağı’nın yeri olmalı ki Ozan Râzî: “Esmâ Sultan bağında gördüm bir körpe civân” dizesiyle başlayan bir destan yazmış.

    2. Mahmud da annesi ve eşleri gibi vereme yakalanınca hekimler -illet-i süflâ yakışık almayacağından- “akciğer iltihabı” tanısı koyarak hava değişimi için ablası Esma Sultan’ın Çamlıca’daki kır köşküne naklini uygun görmüşler. Padişahı burada muayene eden Avusturyalı hekimler, günlerinin sayılı olduğunu uyarınca, Esma Sultan’ın özel hekiminin verdiği “ilaç”la kendine gelen padişah oturup yemek yemiş, çubuk içmiş.

    Bu haber İstanbul’da sevinç estirse de 2. Mahmud’un yeniden komaya girmesi uzun sürmeyerek 1 Temmuz günü Validebağ ’da ölmüştür. O sırada ayakucunda ölümünü bekleyenler oğlu Abdülmecid, kadınlarından Bezmiâlem, cülus ve cenaze hazırlıklarını planlayan Hüsrev Paşa’ydı. Cenazesi Salacak’a indirilip saltanat kayığıyla Sarayburnu’na getirilip saraya çıkarıldı. Ablası Esma Sultan’ın yanan Cağaloğlu Sarayı’nın bahçesine gömülerek türbesi yapılıncaya kadar mezarı çadır altında tutuldu. Bir selatin cami formunda olarak Tophane’de yaptırdığı Nusretiye Camii’nin haziresine değil de Divanyolu’nda gömülmesi de ilginçtir. Cami haziresinde olmayan türbesi de İstanbul’daki padişah türbelerinden bu özelliğiyle ayrılır. Torunu Sultan Reşad da kendisini örnek alarak türbesini tekil bir yapı olarak Eyüp’te yaptırmıştır. 

    2. Mahmut’a Dair Bilinmeyen Bir Anekdot: Hüsrev Paşa’nın dalkavukluğuna sinirlendi

    Sultan 2. Mahmud dönemi vezirlerinden Hüsrev Paşa, yeniçerilik kaldırıldığında Tunus’tan getirdiği fesleri kalyoncu neferlerine giydirip 2. Mahmud’un önünden geçirtmiş; padişah da kavuk ve sarık yerine fes giyilmesini emretmişti.

    “Koca” sanıyla da ünlü Hüsrev Paşa, 2. Mahmud’un huzurunda türlü maskaralıklar yapar,
    her hâli kabul ile keyfe hizmet edermiş. Sultan Mahmud’un kızlarından Sâliha Sultan’ın, Hüsrev Paşa’nın köleliğinden yetişme Tophane Müşiri Halil Rif’at Paşa ile Mayıs 1834’teki düğününde bir akşam, padişahın huzurunda curcuna tepmek için hazırlanılmış. Hüsrev Paşa, paçaları basmadan bir entari, başına da çıngıraklı sivri bir külâh giyerek eline şakşakı denilen tahtayı almış. Halil Rif’at Paşa, musahip

    Sa’id Efendi, Abdî Bey ve daha birkaç hemhâl, parçalı elvan basmadan entariler giyerek padişahın huzurunda her biri bir tarafa çarpılarak “Ala bir daha ala hey!” diye sofada curcuna tepmekte iken iskemlede oturup bunları temaşa eden padişah birdenbire gazaba gelerek ayağa kalkmış ve yüksek sesle:

    “-Vay gidi Devlet-i Aliyye! Âkibet sizin gibi bir takım curcunabâz heriflerin eline mi düştü?” diyerek cümlesini kovmuş.

    Anekdotun altındaki not: “-A şâhım, niçin yaptırıyorsun? Sen istemesen onlar yapabilirler mi?

    (Bu anekdotu İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Pertev Paşa’nın tercüme-i hâline dair Aziz Bey’in yazdığı basılmamış risaleden kendi cep muhtırasına el yazısıyla kaydetmiş.)

    Mahir hattatın zalim hatt-ı hümayunları

    MUZAFFER ALBAYRAK

    Osmanlı tarihinin yenilikçi padişahı Sultan 2. Mahmud aynı zamanda güzel yazı yazmakta mahir bir hattattı. Kendisine arzedilen yazıların üstüne veya müstakil bir kağıt üzerine yazdığı “hatt-ı hümayun”ları son derece düzgün ve anlaşılır yazılardır. 2. Mahmud’un devlet meselelerine dair emir ve görüşlerini içeren hatt-ı hümayunlarından örnekler…

    Hattı-ı Hümayun 1

    07.-SAYI-115
    BOA, HAT 1315/51285 Tarih: 1821

    Rumların 1821’de başlattıkları isyan hareketinin söndürülmesi için alınan tedbirlerden biri isyana destek veren İstanbul Fener Patrikhanesi patriği 5. Gregorius’un asılarak idam edilmesiydi. Sadrazam Ali Paşa’nın patriğin tutuklanması ve gözaltında bulundurulması kararını bildirdiği yazısının üstüne Sultan 2. Mahmud kendi elyazısı ile alınan kararın uygulanmasını, yeni patriğin atanmasını müteakip azledilen patriğin idamını sadrazama emretmişti:

    Benim Vezirim, gönderdiğin yazıyı okudum. Yeniçeri Ağası [patriği] muhafazayı garanti edemiyorsa bu şekilde olması daha uygundur. İşte [yeni] patrik de şimdi atandı. Önceki patrik de Patrikhane kapısına asılsın.

    Hattı-ı Hümayun 2

    07.-SAYI-116
    BOA, HAT 1553/21 Tarih: 1820

    Sultan 2. Mahmud uygunsuz hareketlerini gördüğü devlet memurlarını sürgüne gönderirdi. Bu kişilerin haklarında verilecek cezayı bilmelerine rağmen yine de padişahı kızdıracak hareketlerde bulunmalarına hayret edip “çok cesur olduklarını” söylemektedir:

    Benim Vezirim,

    Bu insanlar ne acayip cesur olmuşlar. Bu kadar tedip ederim (cezalandırırım) yine dillerine sahip çıkıp Allah’ın verdiği nimete razı olup oturmazlar.Şu eski

    Cizye Muhasebecisi Et Katibi Ahmed Efendi’yi Kütahya’ya ve Hanya’dan gelen eski Topçular Katibi Salih Efendi’yi İstanköy Adası’na, İstanbul mazullerinden Hammamizade Raşid Efendi’yi Bursa’ya süresin. Muhyizade Esad Efendi yalısında ikamet edip dışarı çıkmasın.

    İşinde başarılı olanlara bu kadar ikramda bulunurum, cezalandırılmayı hak edenleri görmezden gelirim ama buna rağmen huylarından geçmeyip dillerine sahip olamazlar. Allah insaf vere.

    REFORM VE İSYANLARLA DOLU 31 YIL

    1808: İLK İŞ OTORİTEYİ SAĞLAMLAŞTIRMAK

    İstanbul’da toplanan taşra âyanları padişahı destekleyeceklerine dair Sened-i İttifak’ı imzaladılar. Padişahın otoritesini sınırlayan bu belge kısa ömürlü oldu. 16-18 Kasım’daki isyanda Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa’nın hayatını kaybetmesiyle, otoritesini sağlamlaştırma fırsatı buldu. Ayaklanma esnasında, sarayda tutuklu ağabeyi IV. Mustafa’yı boğdurtup hayattaki “tek Osmanlı” olarak kaldı.

    07.-SAYI-118

    1819: KUZEYDOĞU AFRİKA VE HİCAZ KAVALALI’NIN KONTROLÜNDE

    Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa, Hicaz’daki Vehhabi, Mısır’daki Kölemen beyleri sorunlarını on yıllık uğraş sonunda çözdü. Şubat 1819’da Mekke ve Medine kurtarıldı, Kavalalı’nın İstanbul’a gönderdiği Vehhabi önderi Abdullah idam edildi. II. Mahmud’un, Mısır’a ek Habeşistan ve Hicaz valiliklerine atamasıyla Kavalalı, kuzeydoğu Afrika ve Arabistan’ın hâkimi oldu.

    1826: YENİÇERİ OCAĞI KATLİAMLA KALDIRILDI

    15 Haziran’da yeniçerilerin kazan kaldırmasının ardından “Vak’a-i Hayriye” patlak verdi. II. Mahmud, Sancak-ı şerifi çıkararak halkı yeniçerilere karşı savaşa çağırdı. Yeniçeri kışlaları topa tutuldu, İstanbul’da tek yeniçeri bırakılmadı. Ayrıca, yeniçerilerle içli dışlı olmuş Bektaşî tarikatı şeyh ve dervişleri de kentten sürüldü; tekkeleri Nakşibendîlere verildi.

    07.-SAYI-121

    1827: DONANMAYA NAVARİN’DE BASKIN

    Yunan isyanı 1821’de Mora’da ilk patlak verdiğinde Osmanlı ordusu ve Mora’ya gelen Kavalalı’nın oğlu İbrahim Paşa tarafından bastırılmıştı. Ancak sonraki yıllarda, isyan uluslararası soruna dönüştü. 20 Ekim 1827’de İngiliz, Fransız ve Rus donanmaları Navarin’de Osmanlı ve Mısır donanmalarını imha etti. Böylece bir yıl önce kara ordusunu yok eden II. Mahmud, donanmasını da kaybetti.

    07.-SAYI-122

    1829: KAVUK VE SARIK YERİNE FES

    II. Mahmud, 3 Mart 1829’da yayımladığı bir fermanla kavuk ve sarığı yasakladı. Sadece ilmiye sınıfından olanların sarık ve biniş (cüppe), bütün kamu görevlilerinin ve ordu mensuplarının da fes, harvanî, setre pantalon ve kaput giyecekleri ilan edildi. Kendisi de fermana uygun üniforma giyerek denetimlere çıktı. 1836’daysa padişah bir irade yayımlayarak devlet dairelerine kendi resminin asılmasını istedi.

    1830: YUNANİSTAN’A BAĞIMSIZLIK SIRPLARA ÖZERKLİK CEZAYİR’E İŞGAL

    1829’da Rusya’yla imzalanan Edirne Antlaşması ve ertesi yıl İngiltere, Fransa ve Rusya arasındaki protokolle Osmanlı Devleti, Sırbistan’a özerlik, Yunanistan’a bağımsızlık vermeyi kabul etti. Aynı yıl Fransızlar, Osmanlı toprağı olan Cezayir’i işgal etti. Londra Konferansı’yla (1832) Yunanistan’da kraliyet kurularak Bavyera Prensi Otto, kral ilan edilecekti.

    1833: ‘DENİZE DÜŞEN YILANA SARILIR’

    Kavalalı, Suriye Valiliği’ni alması onaylanmayınca ayaklandı. Oğlu İbrahim Paşa, Osmanlı ordusunu Konya’da yenerek Kütahya’ya geldi. II. Mahmud, “Denize düşen yılana sarılır” diyerek Rusya’nın arabuluculuğunu kabul etti. Kavalalı, Adana, Suriye, Cidde valiliklerini elde etti. Rusya ile de Hünkâr İskelesi Antlaşması imzalandı.

    1838: OSMANLI PAZARI İNGİLİZLERE AÇILIYOR

    16 Ağustos’ta Hariciye Nazırı Mustafa Reşid Paşa’nın Baltalimanı’ndaki yalısında İngiltere elçisi ile bir ticaret antlaşması imzalandı. Bununla “Yed-i vahid” (Tekel) denilen eski dış ticaret düzeni kaldırıldı. İngiliz tüccarlar, mallarını Osmanlı ülkesinde bir yerden bir yere taşırken ödedikleri iç gümrük vergisinden de muaf tutuldu. Oysa bu vergi yerli tüccarlar için devam ediyordu.