“Padişah Evi” olarak anılan Topkapı Sarayı, tarihi boyunca övgülere, edebî eserlere konu oldu, uğruna şiirler yazıldı. Osmanlı mirasının müstesna örneklerinden biri olan sarayın, cumhuriyetin ilanından 6 ay sonra Atatürk’ün önerisi ve Bakanlar Kurulu kararı ile müze yapılması, yeni devletin önceki egemenlik ve uygarlığa sahip çıkması açısından önemliydi.
Osmanoğullarının sarayı dünyanın merkezidir Kimse bu saygınlıkta başka yer gösteremez Burada her ulustan insanlar Türkçe konuşur Bu sarayda herkes dileğine kavuşur. (A. Bobovii / Ali Ufkî, 17. yüzyıl)
Kültür ve mimarlık tarihimizin yegane “hem-zemin/rez de chaussée” sarayı, “Padişah Evi” Topkapı’dır. Yapıldığı 1460’lardan 18. yüzyılın sonlarına kadar dünyanın en güçlü devletini yöneten Türk padişahlarının İstanbul’daki bu özgün sarayında; Asya bozkırlarından, Altay ve Tanrı Dağı eteklerinden, çadırlardan kurulmuş eski kağan ordugahlarından esintiler var gibidir. Bu çağrışım, edebi değildir; Topkapı Sarayı’nın havadan görünüşü veya sarayın sayvanlı-kubbeli “taht kapısı” (3. kapı) önündeki bir cülus töreninin betimi bize bunu gösterir. Ayrıca sarayın tekil ögeleri de -başta Çinili Köşk, Bağdat, Revan, Alay, Yalı köşkleri (yıkılmıştır)- dıştan ve içten, o eski ordugah otağlarını çağrıştırır.
Padişah otağlarının girişini andıran sarayın sayvanlı-kubbeli 3. kapısı. Bunun önüne cülus tahtı kurulduğu için Altın Kapı da denirdi. Gouffier, 19. yüzyıl.
Sarayın büyük tören kapısı Bâb-ı Hümayûn’un alınlığındaki yazıtta ve sayısız belgede Osmanlı padişahları “karaların sultanı, iki denizin hakanı” olarak anılır. Fatih Sultan Mehmed’in bu “Yeni Saray” tasarımında -eski Türk hakanlarının ordugah/saray geleneğine göndermeyle- sarayın “taht kapısı”nda otağ-ı hümayûn esintisi vardır. Bu bakışla cülusların ve saltanat törenlerinin bu kapı önünde yapılması geleneği de anlamlıdır. Bu yönüyle Osmanlı saray-köşkleriyle otağ-ı hümayûnların tarihsel bağları bir araştırma konusudur.
Anadolu merkezli Selçuklu Devleti’nde Türk sultanların büyük sarayı Konya’da; Osmanoğulları’nın başlangıç evresinde “han” denilen ilklerin sarayları Bursa ve Edirne’de; 15. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar ise İstanbul’daydı. Bugün, Anadolu eski Türk saraylarının izleri olarak Konya’daki Alaeddin Köşkü, Edirne’de ise saray-içi kalıntıları var sadece! Fatih’in, İstanbul-Beyazıt’ta yaptırdığı Eski Saray’dan da avlu duvarlarından izler gösterilebilir. Bu gerçek, Fatih’in Sarayburnu’nda yaptırdığı ve günümüze ulaşan Topkapı Sarayı’nın da, eski Türk hakan-sultan saraylarının Türkiye’deki tek örneği olduğuna işaret eder.
2. Mahmud (1808-1839) ve ardılları bu ecdat sarayını terkedip Beşiktaş saraylarına taşınsalar da, Topkapı Sarayı’na özel cülus, kutlama ve ziyaretlere kapanışa kadar uymuşlar; kimi mekanlarla hazine ve saltanat birikimleri için de bir görev kadrosu bulundurmuşlardır. Buna karşın Harem dairesi, Ağalar-Baltacılar-Enderun koğuşları ve mutfaklar harap olmuş; İncili Köşk, Balıkhane Kasrı, Sepetçiler Kasrı yıkılmış; Topkapı yazlık sarayı ve fişekhane yapılan Yalı Köşkü yanmış; Alay Köşkü posta yönetimine verilmiş; avlu ve bahçelere müze, park, hastane, kışla, dikimhane, matbaahane, talimhane… yapılmış; sur-ı sultanî yıkıntıları gecekondu olmuştur. 5 asırlık Osmanlı büyük sarayının 20. yüzyıla ulaşan manzarası buydu.
Topkapı Sarayı’nın günümüzde çekilmiş kuşbakışı fotoğrafında, iç sarayın dışında kalan saray alanına kışlalar, koğuşlar, müzeler yapıldığı görülüyor. Sağdaki İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin büyük avlusunda Çinili Köşk’ün terası ve kubbesi seçilebiliyor.
Yeni Türkiye’nin pek çok sorunu varken, Cumhuriyet’in ilanından 6 ay sonra, Atatürk’ün önerisi ve Bakanlar Kurulu kararı ile Topkapı Sarayı’nın müze yapılması, yeni devletin önceki egemenlik ve uygarlığa bakışı açısından önemlidir. Başta Cumhurreisi Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin, kapanan Osmanlı Devleti’nin büyük sarayı Topkapı’yı yıkma veya kışla-mektep yapma değil; dünyaya örnek bir jestle, saltanatın taşınır-taşınmaz birikimlerinin sergileneceği bir müze yapma kararı alması önemli ve anlamlıdır. Yeni hükümetin bu kararı, 3-4 Mart Devrim Yasaları’ndan 1 ay sonra, 3 Nisan 1924’te aldığı da vurgulanmalıdır. Türk-İslâm devleti hükümdarlarının resmî ve özel sarayına, yeni devletin ulusal ve uluslararası ziyaretlere açık müze konumunu öngörmesi, kuşkusuz o günkü koşullarda beklenmeyen bir durumdu.
Topkapı Sarayı, Roma-Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik eden tarihî İstanbul (günümüzde Fatih ilçesi) sınırlarındadır. Sultan Fatih, saray alanı için, kıyıdan Haliç, Boğaz ve Marmara ile çevrili, çok özel bir tabiat ve tarih alanı olan Sarayburnu’nu seçmiş. Kent içinde küçük bir kent ölçeğinde tasarlanan saray alanının güvenliği, sur-ı sultanî denen 7 burçlu, kıyı tarafında Bizans surlarına eklemli bir içkale ile sağlanmış.
Padişahlar, Türk hakanlarının Orta Asya’daki geleneğini İstanbul’da sürdürdüler. Culüs tahtı, sarayın otağ görünüşlü 3. kapısı önünde, taş döşeli kapı sahanlığına, zeminden bir basamak yüksek olacak şekilde kurulurdu. Sarayın içinde tahta çıkan tek padişah yoktur (3. Selim dönemine ait yağlıboya tablodan detay, Topkapı Sarayı Müzesi).
Saray, Macaristan’dan Dalmaçya kıyılarına, Kırım’a, Kafkasya ve Karadeniz kıyılarına; Kuzey Afrika’dan Nil boylarına, Doğu Akdeniz ve Kızıldeniz’e, Basra Körfezi’ne kadar Arabistan’a egemen olan Osmanlı Devleti’nin yönetim merkeziydi. Anadolu ve Rumeli, anılan coğrafyalardaki ülkeler ve uluslar, imparatorluk sınırlarından ayrıldıkları tarihlere kadar bu saraydan yönetilmişlerdi. 1830’lardan sonra yeni saltanat sarayları yapılarak Osmanlı hanedanı Topkapı’dan taşınsa da, -başta cülus- Topkapı Sarayı’na özel gelenekler aksatılmamıştı. 5. Mehmed Reşad’ın cenaze töreni ve ardılı son padişah Vahideddin’in cülusu da (1918) burada yapılmıştı.
1923’te Lozan Antlaşması’nın imzalanması; İstanbul’daki işgalcilerin çay partileri düzenlenerek uğurlanması; birçok ülkede monarşi ve diktatörlükler egemenken Türkiye’nin “cumhuriyet” tanımıyla demokrasiye geçmesi, savaş yorgunu ülkelere “yurtta barış dünyada barış” mesajı verilirken saltanat sarayı Topkapı’nın da müze yapılması; ulusal ve evrensel açılardan kültüre ve barışa açık yeni bir devletin doğduğunun müjdesiydi. Günümüzde de Topkapı Sarayı 560 yıllık tarihine koşut, mekanlarında sergilenen koleksiyonları ile de 100 yıl önceki müze kararının ne kadar isabetli olduğunu düşündürür ve dünyanın sayılı kültür durakları arasında yer alır.
Sarayın hem-zemin yapısını net olarak gösteren Verico çizimi. Babüssaade (taht kapısı) önünde bir arife bayramı, 19.yüzyıl.
SURLARI, KAPILARI, İNSANLARIYLA…
Saray: İstanbul’un en önemli mahallesi
Rumeli Hisarı ve Yedikule gibi, deniz ve kara yönlerinden burçlarla berkitilip surlarla korumaya alınan saray, konumu ve yapılarıyla bir kent kalesi görünümündedir. Matrakçı Nasuh’un çizimi ve 16. yüzyıla ait yabancı kaynaklardaki resimler, henüz Harem dairesi olmayan sarayı bir şato görümünde yansıtır. Kara tarafında Fatih’in yaptırdığı yaklaşık 800 metre uzunluğundaki sur-ı sultanî, Haliç ve Marmara kıyılarında 2.500 metreyi bulan Bizans dönemi deniz surlarına bağlanmıştır. Deniz ve kara surlarının toplam uzunluğu 3.300 metre dolayında, alan ölçümü ise 592.600 metrekaredir (bu ölçüyü 699.179 metrekare, hatta 800 bin metrekare veren kaynaklar da vardır). Bu elips coğrafi alan, 45 metre rakımlı tepe düzlüğü ile yamaçlardan oluşur. Saray yapılarının yoğunlaştığı asıl alan olan iç saray, bir iç surla ayrıca tahkim edilmiştir. Avlularda, taraçalara oturmuş bina, daire, koğuş ve köşklerdeki gönyesel sapmaları dikkate alınmazsa, iç saray 72 bin metrekarelik bir dikdörtgen oluşturur.
Sur-ı sultanînin, İstanbul’a açılan 4 kapısı vardır. Bahçeler ve meydanlar, bütün saray alanının yaklaşık 10’da 8’i kadardır. Köşk, kasır, oda, daire ve koğuşlar, kütüphane, namazgah, mescit, ambar, fırın, kiler, mutfak, su dolabı, sarnıç, gömüş (duvar içi sarnıcı) çeşme, havuz, değirmen, ahırlar ile bir silah hazinesi yapılan Aya İrini Kilisesi ve Darphane başlıca yapı bloklarıdır. Bu konumu ile saray, İstanbul’un en büyük, en zengin, en kalabalık mahallesiydi.
Kentten surlarla ayrılan sarayın birinci özelliği, “tek” ve “başına buyruk” tahttaki padişahın ve ailesinin evi oluşuydu. Padişahların İstanbul’un öteki mahallelerinde akrabaları, büyükbabası, büyükannesi, dayısı, amcası, teyzesi, yeğeni yoktu; her biri tek ve tekildi! Tahttan indirilmiş padişah varsa o, tahttaki padişahın kardeşi, kuzeni şehzadeler sarayın “kafes” denen mekanında tutuklu; önceki padişahın kadınları ve kızları da Eski Saray’da gözetim altında yaşarlardı. Padişah kızlarının evlendiği kaptanpaşa ve vezirlerden olan erkek çocuklarına şehzade denmezdi, bunlar hanedan varisi de sayılmazdı.
Beyazıt’taki saraya daha önce yapıldığından Eski Saray, sonra inşa edilene de ilk zamanlar Yeni Saray denirdi. Topkapı Sarayı’nın belgelerdeki diğer adları: Saray-ı Cedide-i Âmire, Saray-ı Hakanî, Saray-ı Hümayûn, Südde-i Saadet, Der-i Devlet, Der-i Devlet-Mekin, Dergâh-ı Muallâ; İstanbul Sarayı, Taht Sarayı, Saray-ı Has’tır. Yabancı kaynaklarda Sérail du Grand Seigneur (Büyük Efendinin Sarayı), Grand Seraglio (Büyük Saray), New Serai (Yeni Saray), Topcapu Sarai yazımları vardır.
Topkapı Sarayı adına gelince… Sarayburnu’ndaki bu yazlık kıyı sarayına, girişindeki toplar nedeniyle “Topkapu Sarayı” denirmiş. Padişah ve harem kadınları burada da kalır, saltanat kayıklarıyla buradan deniz gezilerine çıkılırmış. Bu ahşap saray 1862’de yanmıştır. Boğaziçi’ndeki yeni saraylardan saltanat kayıklarıyla gelişlerde, sahilsarayın “Topkapusu”ndan saraya çıkıldığı için zamanla bu ad da benimsenmiş. Günümüzdeki yaygın ve resmî adı budur.
PADİŞAHLARIN ÖZEL EŞYALARI-ÖZEL HAYATLARI
Kişisel tarih hazineleri ve anılar
Hünkar Hamamı’nda cariyelerin padişahı yıkayışını betimleyen bir gravür.
İstanbul fatihi 2. Mehmed’in 1460’larda yaptırdığı Topkapı Sarayı’nda, sonraki padişahlardan, gereksinim ve zevklerine göre yeni odalar, köşkler, eklemeler , eskiyi yıktırıp yeniyi yaptıranlar vardır. Saray müzede; padişahların ve ailelerinin özel eşyaları, giysileri, silahları ile “hazine” denen birikim ve koleksiyonlar sergilenmektedir. Bir kasaba genişliğindeki bu sarayda, padişahların eşlerinin ve çocuklarının mest pabuçtan kaftana kaprastlı kapaniçeye, sarığa kavuğa, fese, sorguca nişana, oyuncağa, kılıca, tesbihe… varıncaya değerli parçalar; saray arşiv ve kitaplıklarında bunları tanıtan belgeler, anılar kitapları; bina ve kapı cephelerinde de kitabeler vardır.
Bu sarayda tahta oturan, ayak divanına çıkmak durumunda kalan; bayram kutlamalarını, arz günlerinde divan üyelerini, elçileri kabul eden padişah; saraydaki diğer zamanlarını da yeme-içme, ibadet ve dinlenmeyle geçirirler. Enderun’da içoğlanlarının, Harem’de de cariyelerin hazırladığı sazlı, sözlü, rakslı müsabaka ve müsamereleri (gece gösterilerini) izleyerek; kitap okuyarak-okutarak; kimileri masal, fıkra, destan dinleyerek; atalarının zaferlerini ve eski savaşları anlattırarak vakit geçirirler; saray dışında “biniş” denen gezilere çıkarlar, ava, hasbahçe ve kasırlara giderlerdi. 3. Selim gibi günlük yaşamını “ruzname” adıyla sır katiplerine yazdıran padişahlar da vardır.
Sarayın yapılışını anlatan Bizans tarihçisi Kritovoulos “Bu görkemli sarayın güzel kuleleri, Harem ve Selamlık daireleri, koğuşları, dinlenme köşkleri, revaklı koridor ve yolları, geniş avluları, göz alıcı hamamları var” derken, tarihçi İbn-i Kemal, Tevârih-i Âl-i Osman’da “İstanbul Fatihi, derya ile çevrili Zeytinlik diye meşhur tepeye bir Yeni Saray yaptırdı ki etraftan gelen gelip gören üstat mimarlar, taş ustaları ‘hiçbir asırda sanisi (benzeri-ikincisi) görülmemiştir’ derler. Suyu âb-ı kevser, misk kokan toprağı, ağaçları tubâ misali, çimenleri diba gibi ziba, çiçekleri İrem gülzârı gibi yaz-kış solmaz, yemişleri cennet meyveleri misalidir” demiş.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâme’sinde: “Ebü’l-Feth (Fatih) bu saray şehirde yetmiş adet maksure-i şahane, müteaddit divanhâne ve halvethâne ve matbah, ve habbazhane ve tımarhane (hastane) ve odun ambarı ve alaf (yem) ambarı ve ıstabl-ı hassa ve kilâr-ı hassa… ve İrem-i zâtü’l-İmad misali bir Bağ-ı İrem tarh ve inşa edip ve yirmi bin ar’ar (servi) ve çınar ve savber ve şimşad misillü ağaçlar dikdürüb ve nice kere yüz bin şecere-i müsmire (meyve ağaçları) ravza-i cinandan (cennetten) nişan verir. Etrafı açık bir püşte (tepe) üzerine de kendilerine mahsus kâşi çinilerle kırk adet has odalar, Bâb-ı saadetin iç yüzüne de bir arz odası yaptırdı ki güya Kasr-ı Havernak’dı (Efsanevi Saray)” diye över.
Osmanlı döneminde “astığı astık-kestiği kestik” olarak bilinen padişahlar, birçok kurum ve kişi tarafından “ortak karar”a zorlanmıştır. Fatih’ten bu yana padişahlar önemli kararlarını hep danışarak aldılar. “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var”dı ama; esas olarak Dîvân-ı Hümâyun ve sonradan Meşveret Meclisi’nin denetimi vardı.
Günümüzde mitinglerde açılan “hilafet bayrakları”, sıklıkla dile getirilen Osmanlı özlemi… Osmanlı döneminde devlet idaresi ve bunun günlük hayattaki biçimleri, uygulaması nasıldı? Padişah her konuya tek başına karar veren mutlak güç müydü? Bu soruları tarihçi Necdet Sakaoğlu’na yönelttik.
Klasik Osmanlı devrinde gerek Dîvân-ı Hümâyun, gerek sadrazam, gerek diğer iktidar odaklarının, kısacası sistemin nasıl çalıştığını en yalın ifadesiyle anlatır mısınız? Bunlar ne iş yapıyorlardı ve yetkileri nasıl düzenlenmişti?
Bu elyazmasının içerisinde (Dîvân-ı Hümâyun kararlarından örneklerin bulunduğu derleme bir münşeat mecmuasını gösteriyor. Tarih: 1620) besmeleyle başlayan veya dualarla biten tek bir belge yoktur. Hepsi adeta bugünkü laik düzene uyan bir biçimdedir. Konu anlatılmış, kararlar alınmış, altına da imzalar atılmış. Şeyhülislamın da veziriazamın da kazaskerin de imzası var. Bu, Osmanlı Devleti’nde Fatih’in koyduğunu düşündüğümüz kanunnameyle başlamış bir düzen.
Diyelim ki bir savaş/sefer kararı… Padişahın tek başına karar vermediği kritik durumları ve işleyişi anlatır mısınız?
Yayın Kurulu üyemiz Necdet Sakaoğlu, padişah-divan ilişkisini anlatıyor
Prut Harbi’nden (1710-11) örnek verelim. Savaşa giden yolda önce bir takım sınır olayları meydana geldi. Bunları halletmek için gelen elçinin istekleri reddediliyor, gönderilen elçi de istenilen kararla dönemiyordu. Bizden giden elçi menfi bir sonuçla dönüyor veya onların gönderdiği elçi istediği sonucu alamadan dönüyordu… Sonra, huduttan da cansıkıcı haberler gelmeye başladı. Neticede konu, artık Kubbealtı’nda, Dîvân-ı Hümâyun’un gündemi oldu. Nişancı, Kubbealtı üyelerini -Hey’et-i Vükelâ- yani “Bakanlar Kurulu”nu bilgilendirerek “Rusya’ya harp açmamız gerekir” diyor, gerekçelerini anlatıyor. O zamanlar henüz Hariciye Nezâreti (Dışişleri Bakanlığı). Dışişleri’ne bakan Nişancı Efendi, onun yardımcısı reisülküttab var (bugünkü Dışişleri Genel Sekreteri). Bunlar savaş açma gerekçelerini kurula getiriyorlar. Kurulda sadrazam sırayla herkese söz veriyor “Ne dersiniz” diye. Onlar da görüşlerini açıklıyorlar. Bütün bu istişareden sonra alınan karaları divan katipleri yazıyor. Kurul üyelerinin adları ve unvanları yazılıyor imza olarak. Sonra padişaha sunulmak üzere Nişancı Efendi, reisülküttaba bir de özet hazırlattırıyor. Bu karar özetine “telhis tezkiresi” deniyordu. Sonra divan günlerini (cumartesi, pazar-pazartesi-salı) izleyen arz günlerinde (çarşamba-perşembe) Sadrazam, vezirler, kadıaskerler, Nişancı Efendi, arz odasında padişahın huzuruna çıkarak onay alıyorlardı. Padişah çoklukla arz tezkiresinin yukarısına “münasiptir, mucibince amel oluna” (uygundur, gereği yapılsın) diye yazar veya yazdırırdı.
Dîvân-ı Hümâyun nasıl çalışıyor?
Cumartesi, pazar, pazartesi ve salı günleri toplanıyor. Çarşamba ve perşembe de “arz tezkiresi”nin sunulduğu günler. Bu 2 gün padişah arz odasına çıkıyor. Arz odası Dîvân-ı Hümâyun’un tam karşı çaprazında. Çavuşpaşa ve kethüda efendi, padişahın arz odasına geldiğini sadrazama haber veriyor. Sadrazam da tek veya kurul üyeleriyle, arz kıyafetiyle -padişahın huzuruna çıkarken giyilen kürk ve kavuk ile- huzura giriyor. Padişah “sedir taht”ta oturmakta. Bir yanında “kılıç”, diğer tarafında “kitap” var. Yani padişah, “sahibü’s- seyf ve’l kalem”; okur-yazar, gerektiğinde de savaşır” hatırlatmasıdır. Arkasındaki rafta da kitaplar duruyor. “Padişahım nasılsınız?” gibi cümleler kurulmaz, resmî bir görüşme. Padişah başıyla işaret ediyor. Sadrazam, sözlü olarak Divan’da alınan kararı bir cümleyle açıklar veya Nişancı Efendi’ye işaret ederek okutur. Padişah açıklama isterse sadrazam veya işaret ettiği üye açıklar. Padişah “münasiptir, mucibince amel oluna” der veya aynı anlama gelecek şekilde başıyla işaret eder. Huzurda veya daha sonra bu cümle yazılarak sadrazama gönderilir. Böylece Dîvân-ı Hümâyun kararı onanmış olur. Divandaki söz alma, itiraz, tartışmalar… Padişah huzurunda yapılamaz. Ayakta, elpençe sessiz duruş, mutlak saygı gereğidir. Dua, amin, teşekkür de sözkonusu değildir.
Kazasker Bostanzade Yahya Efendi, çocuk denebilir yaştaki 1. Ahmed’in (1603-1617) huzuruna arza girince nasıl tere battığını Târih-i Sâf ’ta anlatır.
Dîvân-ı Hümâyun’un ne tür kuralları, törenleri var?
2. Mahmud’a (1808-1839) kadar klasik dönemde Dîvân-ı Hümâyun, en yüksek karar merciiydi. Dîvân-ı Hümâyun üyeleri sabah namazını Ayasofya’da kıldıktan sonra önlerinde-arkalarında muhafızlar (korumalar) olacak şekilde, sarayın tören kapısı Bâb-ı Hümayun’dan girerek Bâbüsselâm’ın önünde attan iniyorlar. Evvela reisülküttap (başkatip) ve katipler giriyor. Kubbealtı’nın kapısı açık. Ayasofya’dan gelen üyeler de -yeniçeri ağası, kadıaskerler, vezirler, şeyhülislam- sırayla içeri girip sedirlerdeki yerlerini alıyorlar ama sadrazam girene kadar ayakta bekliyorlar. En son sadrazam giriyor, bir sağına bir soluna bakarak “Sabahınız hayrola” diyor. “Selamün aleyküm” demiyor!
Örnek olsun diye getirdiğim elyazması mecmuadaki (derleme bir eser) onlarca Dîvân-ı Hümâyun kararlarından biri şu 7 sayfadadır. Yazı mükemmel, cümleler kusursuz. Metin Türkçe ama Farsça-Arapça deyimlerle yüklü. “Niye yalın Türkçe yazmamışlar” diyemeyiz. Divan kararları, kağıdı, yazısı ve ifadesiyle özgündür. Sahtesi yapılmamalı, yapılamaz! Bunun için Osmanlı bürokrasisinde belgeler çok özenli yazılır, Farsça-Arapça-Türkçe karma deyimler, terimler tercih edilirdi. Sıradan okur yazarların taklit edemeyeceği hatta okuyamayacağı, anlayamayacağı metinler kurulurdu. Yazılar harekesiz ama mükemmeldir. Okumayı kolaylaştırıcı harekeler yok. “Nîşân-ı Hümâyun odur ki”, yani “padişahın emri şudur” cümlesiyle başlıyor, besmeleyle başlamıyor. Dîvân-ı Hümâyun kararlarının altında, toplantıda bulunanların adları-imzaları var. Divan reisi olan sadrazamın adı-imzası en altta, en alt düzeyde rütbeye sahip olanların adı-imzası en yukarıda yazılıyordu, usûl böyleydi. Veziriazam kendini “minel fakir” -yoksul kul- olarak yazmış. Yani o kadar mütevazı.
Kubbealtı kararlarıyla padişahın iradesinin uyuşmadığı durumlarda ne oluyordu?
Ender olarak yaşanıyordu denebilir. İstisnalar dışında “padişah itirazı” gösterilemez. Fatih Kanunnamesi gereği kurul oturumlarına katılamazdı padişah. Adalet Kasrı’nın Kubbealtı’na açık kafesli ve perdeli penceresinden oturumları izleyebilirdi. Çünkü karar padişahın buyruğu gibi kaleme alınıyor. Padişah kurula girmezdi çünkü Dîvân-ı Hümâyun başkanı sadrazam padişahın mührünü taşıyor. Dolayısıyla onun yetkilerini taşımakta. Kimi durumlarda divandan önce padişahın görüşü alınabiliyordu kuşkusuz. Bunların hepsi yaşanmıştır. Demek ki Osmanlı padişahı “şuraya savaş açtım” veya “şunu onaylayın” diyemiyordu. Veya padişah sadrazamı azlediyordu. Görüş ayrılıkları nedeniyle sadrazam azilleri çoktur.
Dîvân-ı Hümâyun kararlarını katipler özenle yazar, mümeyyizler (redaktör-editörler) kontrol ederdi. Divan kararlarında bir yanlış bulmak olası değildir.
Bu bahsettiğiniz sistemde yetki paylaşımına dair aklınızda bir hadise var mı?
Mesela cülus töreni en büyük törendi. Sultanın ölmesiyle, yerine yeni padişahın geçmesi. Ölen padişahın defteri kapanmış, hükümleri geçmez olmuştur. O ancak tarihin konusu olmuştur artık. Devletin ve ülkenin sahibi, kulların efendisi artık yeni padişah olacaktır. Klasik biat olan cülusta, padişaha en son saygı sunan sadrazamdır, yalnızca o, padişahın ayağını öper. O an padişah da sadrazam da ayağa kalkarak “musafaha” (ellerini buluşturma yöntemiyle selamlaşma) ederlerken içoğlanlar yani Enderun’dan “alkıççı” denen bir grup, “alkıç” denen “ululama” yaparlarmış: “Padişahım çok yaşa, bin yaşa!”, “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var” derlermiş.
Acaba günümüzde sıkça duyduğumuz “Allahuekber”i de derler miydi alkıççılar? “Allahuekber” diye bağırmak Osmanlılar’da var mı diye aradım; teşrifat defterlerinde öyle bir nümayiş bulamadım. Osmanlı protokolü belki biraz Roma’dandı.
Padişahın tahta geçişinde yani cülûs merasiminde, teşrifat sırası yukarıdan aşağıya değil aşağıdan yukarıyaydı. En alt seviyede protokole dahil olanlar, yani gayrimüslim temsilcileri, padişaha yaklaşmadan uzaktan temenna (eğilip elini ayağına sonra başına götürmek) ederek hızla geçerler. Sonra müteferrikalar, kalem efendileri… Giderek üst düzeye doğru padişaha yaklaşma adımları birer ikişer artar. Sıra padişahın ayağını öpenler gelir. Son zamanlarda ayak öpmek hakaret gibi sayıldığından padişah tahtının yanına saçak konulmaya başlanmış ve o öpülmüş. Abdülmecid’den itibaren de saçak öpülmesi âdet olmuş.
Dîvân-ı Humâyun üyelerinin, alınan kararları altına ad ve unvanlarını yazarak imzaladıkları görünüyor.
Daha sonra ortaya çıkan Meşveret Meclisleri var. Bu meclisleri hangi ihtiyaç doğurdu?
Meşveret Meclisi, Osmanlı Devleti’nin 18. yüzyıl sonunda başlattığı bir uygulama. Zira Kubbealtı vezirleri, çoklukla görgü-bilgi ve öğrenimleriyle devletin işleyişini yeterince bilemiyorlardı. Padişahlar da aynı durumdaydı. İşi bilen uzmanlara ihtiyaç duyulduğunda konuyu ve durumu bilenler padişahın veya sadrazamın başkanlığında toplantıya çağırılır, konular burada tartışılırmış.
Veziriazamın da Paşakapısı’nda topladığı bir divan vardı. Kimi Veziriazamlar, da Kubbealtı günlerinin ikinci veya üçüncüsünü Paşakapısı’nda birkaç veziri ve işbiliri çağırıp yaparlarmış.
Topkapı Sarayı, İkinci Kapı ve Dîvân-ı Hümâyun, Hünername.
İstanbul fethinden 19. yüzyıla kadar bu işleyişe dair neler söyleyebilirsiniz?
Fatih Sultan Mehmed’in getirdiği düzen, “laik” bir düzendi. Çünkü Dîvân-ı Hümâyun, şeriata göre çalışmıyordu. Topkapı Sarayı da“laik” bir saraydı. Saray’da ezan okunmazdı.Ağaların minaresiz bir mescidi vardı. Son birkaç minaremsi muhdesler 18. yüzyıl ve sonrasındadır. Surların kuşattığı alanda ve sarayı kuşatan iç sur içinde de yani Topkapı Sarayı’nda cami yoktur. Haremağası Beşir Ağa ısrarla kendi bölümlerine bir cami yaptırmak istemiş, sonunda caminin çatısını geçmeyecek bir minare koymasına izin verilmiş. Bir köşe, minare biçiminde yapılmış. Ezan okunması da sorun olmuş. Seferli Koğuşu’nun minyatür mescidine Sultan Abdülmecid izin vermiş. Koca sarayda cami yok. Minaresiz bir Ağalar Mescidi vardı.
Topkapı Sarayı’nın 2. kapısından sonra “örf” başlar; yani “şeriat” biter! Bu, şu demek oluyor: Topkapı Sarayı’nın kuleli kapısından itibaren örf geçerlidir. Örf, zamanın kurallarına göre yetkili olan kişinin aklına uyan şekilde karar vermesi ve uygulamasıdır. Dolayısıyla padişahın idam cezası vermesi de orada başlıyor. Ama Sadrazam da o eşikten girdiği an yetkilerini kaybederdi; ancak kapının dışına adım attığı an padişahın bütün yetkilerini kullanabilirdi.
Devletin tüm meseleleri Kubbealtı’nda toplanan Dîvân-ı Hümâyun’da tartışılıyordu.
Yaklaşık 1500 yıl önce yapılan Ayasofya, dünyanın en önde gelen anıt eserlerinden. Gerek 1453’ten önce gerekse cami olduktan sonra bu mekanla ilgili tartışmalar hep devam etti. Bugün de yeni yapılan giriş kapısı, üst katları, farklı ücret uygulamalarıyla gündemde. Bu müstesna yapının dünden bugüne uzanan ibadet, ziyaret, çizim ve kullanım macerası.
Osmanlı Devleti’nde muamelat ve ukubat (toplumsal esaslar ve cezalar) yönünden İslâm’ın Sünnî yorumunun Hanefî mezhebi kurallarına uyulurdu. Hanefîler’e göre gayrimüslimlerin camileri ziyaret etmesi caiz olsa da, Osmanlı toplumunun erken çağlarından Nizam-ı Cedid devrine kadar bu kurala pek uyulmamış; camilerin gayrimüslimler tarafından ziyareti bir tarafa, onların camilere bitişik veya yakın evlerde oturmaları dahi engellenmiştir. Bu nedenle 19. yüzyıl ortalarına kadar Osmanlı mahalle düzeninde cami/mescit merkeze alındığından, çevresinde gelişen iskan düzeninde sadece Müslüman ahalinin mesken tutmasına izin verilerek Müslüman mahalleleri oluşturulmuştur.
Hıristiyan veya Yahudi mahalleleri de aynı şekilde bir kilise veya sinagog çevresinde konuşlanmış meskenlerden ibarettir. Bunlar Müslüman mahallelerine komşu olduklarında, sınırlar çıkmaz sokaklarla belirlenir ve birbirlerinin yaşam alanlarına nüfuz etmeleri engellenirdi. Kentlerin yerleşim düzeni böyle olunca, Osmanlı tebaasından gayrimüslimlerin mahalle mescitlerine veya anıtsal camilere girip çıkması da mümkün olmazdı.
16. yüzyıldan itibaren Avrupa ülkelerinin ikamet elçiliklerinin birbiri ardına açıldığı İstanbul’da, yerli gayrimüslim nüfusun yanında bir de hatırısayılır miktarda ecnebi nüfusu yerleşik düzene geçmişti (“ecnebi” kelimesinin lügat anlamındaki çeşitliliğinin ötesinde, bu kelime terim olarak kullanıldığında; vatandaşlık hukukunun geliştiği 19. yüzyıla kadar Avrupalı gayrimüslimlere “ecnebi” denir, yerli gayrimüslimlere ise “azınlık” veya “ecnebi” denilmezdi. Onlar erken dönemde reaya, sonrasında Müslüman halkla birlikte tebaa, 2. Meşrutiyet sonrasında vatandaştır. 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren ise, Osmanlı Devleti’ne tâbi olmayan herkes Müslüman da olsa “ecnebi”dir. Azınlık tabiri ise Lozan Antlaşması’ndan sonraki zaman dilimi için sözkonusudur).
Fransız ressam Guillaume-Joseph Grelot, Ayasofya’nın içten ve dıştan birçok resmini çizmiş, 1680’de yayımlamıştı.
İstanbul bilindiği gibi, öteden beri Batılı seyyah veya heyetlerin gözdesi olmuştur. Kalabalık diplomatik heyetler ile bağımsız dolaşan seyyahlar birbiri ardına İstanbul’u ziyaret ettiler. Turizm anlayışının henüz yeşermediği zamanlarda Rönesans ve Aydınlanma Çağı’nın etkilediği Avrupalılar, eski kültürleri merak ettikleri ölçüde soluğu Osmanlı topraklarında alıyor; çoğunlukla Kudüs hedefli gezilerin en önemli ayağı olarak “kâfir Müslümanlar”ın işgalindeki İstanbul’u “Roma başkenti” gözüyle görüp ziyaret ediyorlardı.
Bu ziyaretlerde görülmek istenilen en önemli tarihî eser, şüphesiz Ayasofya Camii’ydi. Ne var ki İstanbul’un fethinden sonra camiye çevrilen bu tarihî eserin ziyareti, yerleşik âdetler ve gayrimüslimlere getirilen kısıtlamalar nedeniyle mümkün değildi. Ancak üst düzey diplomatik heyetler ve onlara eşlik eden seyyahlara izin verilirdi ki, bunun için de çoğu defa bizzat padişahın veya nadir durumlarda sadrazamın onayı gerekmekteydi. İstanbul’u Bizans döneminde 1162’de ziyaret eden Sultan 2. Kılıçarslan ve yine 1332’de şehre gelen ünlü seyyah İbn-i Batuta, Müslüman oldukları için Ayasofya’ya sadece uzaktan bakabilmişler; fetihten sonra ise bu defa Hıristiyanlar için yasaklar başlamıştı.
Osmanlı toplumunda camilerin kullanımı-işlevi bugünkünden farklıydı. Bunlar namaz vakitlerinde açılıp-kapanan ve Müslümanlar’ın sadece ibadet ettiği mabetler değildi; günün her saatinde, namaz saatleri dışında da neredeyse her sütunun dibinde herkese açık cami dersleri veren dersiamlar ve takipçisi öğrenciler vardı; geceleri de yolcuların, yolda kalmışların geçici ikamet ettikleri yerlerdi; aynı zamanda sıklıkla yangın felaketine maruz kalan İstanbullular’ın da geçici barınaklarıydı. Külliye tarzındaki büyük camilerin etrafında muhakkak medreseler bulunurdu ve bunların da her yaştan öğrencileri çevreden eksik olmazdı. Bunların “sohta/ softa” olarak adlandırılanları, camilerin içini bırakın, çevresinde bile ecnebilerin veya yerli gayrimüslimlerin dolaşmasını istemez, bunlara tepki gösterirdi.
3. Selim’in saltanatı (1789- 1807) sırasında Rusya ve Sicilyateyn elçileri ile İsveç maslahatgüzarı, yanlarında zevceleri ve kalabalık bir subay grubuyla tebdil-i kıyafet ederek Süleymaniye Camii’ni ziyarete geldiler. Padişahın izniyle “beyaz üzerine sadrazam buyrultusu” verilerek ve yanlarında Babıâli’den tayin edilen görevliler olduğu halde camiye gelen resmî ziyaretçilere bir grup softa fizikî saldırıda bulundu; Rusya elçisi ile zevcesi darp edildi; bir subay başından yaralandı. Elçiler hemen Babıâli’den tarziye talebinde bulunarak suçluların en ağır şekilde cezalandırılmasını istedi. Rusya ve diğer ülkelerle ilişkilerin bozulmasına sebep olacak derecede vahim bu olayın duyurulduğu 3. Selim, olayı özetleyen telhisin üzerine kendi eliyle yazdığı hatt-ı hümayunda şöyle dedi: “Bakındı şu vakitsiz olan hezeyana. Elçi elbette taltif olunsun ve ‘Efendimiz duymasın yoksa biz tekdir oluruz’ diye itizar olunsun. Ve hediye dahi irsal olunsun. Maazallah böyle vakitte…”. Bunun üzerine yakalanan softalardan lider mertebesindeki 4’ü elçilerin gönderdiği görevlilerin şahitliğinde Rumelihisarı’nda idam edilmiş; geri kalan ikinci derece suçlu saldırganlardan 14 softaya da Babıâli’de Rusya tercümanıyla ilmiye görevlilerinin şahit olduğu bir infazla 20’şer değnek vurulmuş; yine de Rusları memnun etmek zorlukla mümkün olabilmiştir (BOA. HAT. 15274; 15309; 15612).
Fossati Albümü’nden bir çizim ve detay. Sultan Abdülmecid döneminde restorasyon sonrası Ayasofya’da rehber veya tercüman eşliğinde üst kat galerilerini gezen ecnebiler. Ziyaretçiler ayakkabılarını çıkarmamışlar…
Ecnebilerin cami ziyaretlerinin katı kurallara tâbi tutulmasında, istenmeyen sonuçlara, diplomatik krizlere yolaçabilecek bu gibi hadiseler de etkili olmuştur. İslâm’ın şanını gösterme fırsatı bulunduğu ve şer’an caiz olduğu vurgusuyla sadrazamın telhis ettiği başka bir belge ise İspanyol seyyahlarla ilgilidir. Bunların cami gezme talebine yine 3. Selim tarafından bu defa izin verilmemesi, Ruslar’la yaşanan tatsızlığın henüz unutulmamış olmasıyla izah edilebilir (BOA. HAT. 8005). Yine de bu padişah devrinde, diplomatik heyetlerin Ayasofya başta olmak üzere cami ziyareti talepleri pek fazla reddedilmemiştir. Bu devirde yavaş yavaş -erken Osmanlı devirlerindeki katı tavrın aksine- gayrimüslimlerin cami gezmelerinde şer’an bir sakınca bulunmadığı, bunları engellemeye izin olmadığı söylenmeye başlanır. Sultan 3. Selim ile 2. Mahmud’un saltanatı (1808-1839) sırasında izin taleplerine olumlu bakılmasını isteyen sadrazamların ortak gerekçeleri; “düvel-i Nasara (Hıristiyan devletler) elçilerinin camileri gezmek istemeleri karşısında İslâm’ın ahlaki temizliğini gösterme fırsatı yakalanacağından şer’an cevaz verildiği” olmuştur (BOA.HAT. 7044; 34577). Bilhassa, büyükelçilerin görev süreleri bitince İstanbul’dan ayrılmak üzere bulundukları sırada selatin camilerini gezmelerinin teamül olarak kabul edildiği anlaşılmaktadır (BOA.HAT. 10872).
2. Mahmud, ecnebilerin giderek artan talepleri karşısında ziyaretlerin usulünü şekillendiren ilk padişahtır. Hatta kendisi hatt-ı hümayunlarında bizzat yazdığı maddelerle, farkında olmadan ilk “turist talimatnamesi”ni kaleme almıştır da denilebilir. Madde madde “cami ziyaretlerinin öğrencilerin tatil günlerinde, namazdan önce veya namazdan sonra yapılmasını; tercümanların camilerde saygısızlık addedilebilecek hareketlerden kaçınmaları noktasında ziyaretçileri uyarmalarını; şeyhülislamlıkla bilgi alışverişinde bulunularak, gezilecek camilerde umuma açık ders veren hocalarla talebelerinin seyyahlarla gerginlik yaşamamaları için gereken tedbirlerin alınmasını” istemiştir (BOA. HAT. 34577; 31893). Bu maddeler, bundan yaklaşık 50-60 yıl sonra 2. Abdülhamid döneminde Evkaf Nazırı tarafından kaleme alınan 5 maddelik talimatnameye öncülük edecektir.
Ayasofya, Sultan Abdülmecid’in emriyle 1847-49 arasında İtalyan asıllı İsviçreli Mimar Gaspare ve Guiseppe Fossati kardeşlere restore ettirildikten sonra, gezilerin daha kolaylaştırıldığı anlaşılıyor. Kırım Savaşı sırasında İngiltere ve Fransa ile kurulan ittifakın ardından 1856’da ilan edilen Islahat Fermanı’yla, Batı’ya açılım evresinde eski kısıtlama ve zorluklar nispeten ortadan kalkmıştı. Yine de bu yıllarda Osmanlı tebaası gayrimüslimlerin de Ayasofya’yı izinsiz ziyaret edemedikleri anlaşılıyor. İzinlerin çıkmasına bağlı olarak gezenler de çoğalınca, seyyahlarla cami görevlileri arasında çekişmeler de artmıştır.
Diğer yandan, gerekli şartlar sağlanmadan artan ziyaretçi sayısı kontrolü zorlaştırmıştır. Ayasofya’daki üst kat galeri duvarlarıyla sütunlarının bilhassa Rum ve Yunan olduğu tahmin edilen kişilerce kötü niyetli çeşitli yazı ve şekillerle kirletildiği ihbarı gelince, bizzat 2. Abdülhamid (saltanatı 1876-1909) tarafından bir teftiş emredilmiştir. Evkaf Nazırı Mustafa Paşa emri yerine getirir; Ayasofya’da 20-30 yıldan beri tarihî duvarlara yazılan bu yazı ve şekilleri binaya zarar vermeyecek şekilde sildirir.
2. Abdülhamid’in Osmanlı propagandası çerçevesinde hazırlattığı fotoğraf albümü (altta sağda) ve buradaki bir Ayasofya fotoğrafı. Albüm, Sébah ve Joaillier tarafından 1893’te hazırlanmıştı.
Mustafa Paşa, Ayasofya’nın üst kat galerilerinin boş olmasından dolayı, sefaret mensupları hariç olmak üzere, Hariciye Nezareti’nden verilen biletlerle gelen “adi ziyaretçiler”in sadece cami içini gezmekle yetinmeleri gerektiğini; bunların üst katlara çıkarılmamasının görevlilere emredildiğini Yıldız’a gönderdiği takririnde belirtiyor. Takrirde sözü geçen “biletler”in mahiyeti hakkında kaynaklarda bilgi yoktur; ancak bu yazımızda kullandığımız Ayasofya ve Cebehane biletleri olması kuvvetle muhtemeldir. Bilet üzerindeki yazıda “cami-i kebir” veya “cami” kelimelerinin bulunmayıp sadece “Ayasofya” yazılması dikkati çeker.
Bu yıllarda Ayasofya’nın en önemli süsleme unsurlarından olan mozaiklerin ziyaretçiler tarafından çalındığı veya satın alındığı da kayıtlara geçmiştir. Evkaf Nezareti, Ayasofya özelinde olmakla birlikte tüm selâtin camilerinde “turistik” ziyaretlerden kaynaklanan olumsuzlukları değerlendirerek, aksaklıkları gidermeye yönelik bir talimatname hazırlar. Evkaf Nazırı Mustafa Paşa’nın Yıldız’a sunduğu 1887 tarihli “İstanbul’daki mukaddes mekanları ziyaret edecek gayrimüslimlere dair talimatname” Türkiye’nin ilk turizm genelgesi sayılmalıdır (metni için: Emine Betül Çakırca, “On Dokuzuncu Yüzyılda Seyir ve Temaşa Mekânı Olarak Ayasofya Camii ve Gayrimüslim Ziyaretçileri”).
Seyahatnamelere göre sivil seyyahlar, resmî makamlardan izin almanın zorluğundan veya kendilerine daha kolay geldiğinden, cami kapılarında kurdukları ikili ilişkiler, cami görevlilerine verdikleri hediye ve paralar sayesinde rahatlıkla camilere alınmıştır. Softaların bu gibi seyyahlara müdahale ettiklerine dair kayıtlara rastlanılmıyor; ancak seyyahlar her anlatıda tedirginlik hatta korkularını aktarmaktan çekinmemiştir.
Grelot’nun, sakal bırakıp sarık sararak ve uzun bir elbiseyle kimliğini gizleyerek girdiği Ayasofya’da çizdiği iç mekan çizimlerinden. Relation Nouvelle D’un Voyage De Constantinople, 1680.
16. yüzyıldan itibaren birçok seyyah kitaplarında Ayasofya’nın iç mekanını gayet ayrıntılı tasvir edebilmiş; hatta çok değerli gravür ve planlarla Osmanlılar’ın eksik bıraktığı bu alanı doldurmuşlardır. Bu seyyahların en önemlisi, Ayasofya’nın içerisinde kaldığı 3 günü ayrıntılarıyla anlatan (1670’ler); tarihte ilk defa Ayasofya, Sultan Ahmed, Süleymaniye ve Yeni Cami’nin planlarıyla, bunların içeriden ve dışarıdan çok mükemmel gravürlerini çizen Fransız ressam Guillaume-Joseph Grelot’dur (1630-?). Sakal bırakıp sarık sararak ve uzun bir elbiseyle kendini kamufle ederek Ayasofya’da gizlice kaldığı 3 gün içinde iç mekan resimlerini çizmiş; ibadet eden Müslümanlar’ın hareketlerini incelemiş; namaz kılınırken icra edilen rüku, secde gibi eylemleri tespit edip resimlemiştir. Fransa Kralı 14. Louis’ye sunduğu 1680 tarihli Relation Nouvelle D’un Voyage De Constantinople kitabıyla haklı bir ün kazanmıştır.
Bundan 30 yıl sonra ise, İsveçli bir subay olan Cornelius Loos (1686-1738), Ayasofya’nın gayet ayrıntılı iç mekan tasvirlerini yapacaktır. İsveç Elçiliği’nde tercüman olan diplomat ve tarihçi Ignatius Mouradgea d’Ohsson ise (1740-1807) 1787’de Paris’te basılan Tableau Général de l’Empire Othoman adlı eserinde Ayasofya’yı mükemmel çizimlerle içeriden ve dışarıdan göstermiştir. İnsan bu eserleri görünce, “keşke rahat rahat çalışıp daha fazla eser bırakmalarına izin verilseydi” diye hayıflanmadan edemiyor (Ayasofya seyyahlarına dair toplu malumat için: Emrah İstek, 100 Seyyahın Gözüyle Ayasofya, Beyan Yayınları, 2021).
Sultan Abdülmecid’in emriyle 1847-49 arasında Fossati Kardeşler’in Ayasofya restorasyonu öncesi durumunu ve şeklini gösteren yegane resimler bu eserlerle günümüze gelmiştir. Gaspare Fossati’nin bizzat çizdiği tablolarının ötesinde baskı özellikleriyle de başlı başına bir sanat eseri olan ve 1852’de Londra’da basılan Ayasofya Albümü, kendinden önceki gizli ve sıkıntılı süreçlerle elde edilmiş resimlerin aksine bizzat Sultan Abdülmecid’in emri ve devletin parasıyla ortaya konulmuş mükemmel bir çalışmadır. Ayasofya galerilerini gezen ecnebileri resmederek bize Ayasofya turizmiyle ilgili en erken tarihli görsel malzemeyi bıraktığı için de önemi büyüktür.
1870’LER…
Ayasofya’ya giriş için 9 gün süreli turist bileti
Sol tarafı Fransızca, sağ tarafı Türkçe düzenlenen 9 günlük biletle Ayasofya Camii ziyaret edilebiliyordu.
Hariciye Nezareti Teşrifat Müdürlüğü tarafından hazırlanan biletlerle, Ayasofya Camii ile Ahmed Fethi Paşa’nın 1846’da Topkapı Sarayı Cebehanesi’nde (Aya İrini Kilisesi) kurduğu ilk Türk müzesi olan Askerî Müze ziyaret edilebiliyordu. Belge satırlarında karşımıza çıkan, ancak ne olduğu anlaşılamayan bu biletlerin bugüne kadar hiçbir kaynakta görülememesi; mutlaka zamanında şahıslara verilip giriş esnasında imha edilmeleri nedeniyle günümüze intikal etmemesinden kaynaklanmıştır. Bugün bulunan örnekleri de zaten çok azdır ve bunlar kenarda-köşede kalanlar olmalıdır.
Osmanlı Arşivi’nde korunan bu biletler, ortasından delikli kağıda basılmış, aynı tabakada biri Ayasofya diğeri Cebehane için olmak üzere iki adet giriş biletinden ibarettir. Sol tarafı Fransızca, sağ tarafı Türkçe düzenlenmiştir. Tam ortada iki kısmı ayıran çizginin üzerindeki ay-yıldız tasarımı orijinaldir. Eski harfli Türkçe yazıda “Babıali Teşrifatî-i Hariciye-Duhuliye Bileti-Ayasofya-Dokuz gün için muteberdir-Fî” yazıları okunmaktadır. Türkçe kısımda “Fî” yazısından sonra bir tarih konulmamış, ancak Fransızca kısımdaki “187” ibaresi bu biletin 1870’lerde hazırlandığına delil olmuştur. Cebehane için de aynı şekilde bilet hazırlanmış, tek farkla “Ayasofya” yerine “Cebehane-i Âmire” yazılmıştır. Biletlerin dağıtım şekline, ücretli veya ücretsiz olup olmadığına, verildiği kişilerin bir deftere kaydedilip edilmediğine dair soruların cevapları henüz ortaya çıkmamıştır. Önümüzdeki yıllarda tasnifi tamamlanıp araştırmaya açılması beklenen belge ve defterler arasından tamamlayıcı malumatın çıkması muhtemeldir.
19. yüzyılın ülkemizdeki en büyük anıtı, Garabet Balyan’ın inşa ettiği Dolmabahçe Sarayı’ydı. Yakın tarihimizin dönüm noktalarına tanıklık eden saray, görkemli imajını yeni çağa taşımaya uğraşan Osmanlı devletinin, mimari ve şehircilikteki muazzam değişiminin simgesiydi.
Osmanlı İmparatorluğu, 19. yüzyılda sömürgeleri ile zenginleşen ve büyük bir gelişme gösteren Avrupa ülkelerine yetişebilmek için bu ülkelerin kurumsal yapısını örnek almaya çalışıyordu. Devletle birlikte başkent de değişmiş; asırlardır devam eden geleneklerle şekillenen şehir, hızla ve kalıcı olarak başka bir çehreye bürünmüştü. İstanbul’un Avrupa üslubunda yapılarla tanıştığı bu yüzyıldaki değişimi, en somut olarak saray ve askerî tesisler tanımlamıştı.
19. yüzyılın ülkemizdeki en büyük anıtı, Ermeni bir mimar olan Garabet Balyan’ın 180 yıl önce, 1843’te yapımına başladığı Dolmabahçe Sarayı’ydı. Sultan 2. Mahmut’un dünyaya açılma niyetiyle temelini attığı yapı, oğlu Abdülmecid tarafından 12 yıl sonra tamamlanacak; yeni sahil sarayı 7 Haziran 1856’da açılacaktı. Böylece İmparator Konstantinos’tan beri Akdeniz’in idari merkezi olan Suriçi’ndeki saray, Topkapı Sarayı’ndan Boğaz’ın batı kıyısına taşınacaktı. Bakanlıklar ise Suriçi’nde kalacaktı. Sultanahmet Meydanı’nın etrafında bugün farklı amaçlarla kullanılan eski Bakanlık yapılarını görmek hâlâ mümkün.
Batılı mimari anlayışla yapılan camiler, saray ve hükümet binalarını çepeçevre saran Tophane, Taksim, Gümüşsuyu, Taşkışla ve Maçka kışlaları ile birlikte siyasi ve askerî devasa bir dönüşümü simgeliyordu Dolmabahçe Sarayı. Kendini zamanın gereklerine uydurmak için Batılılaşmaya çalışan, sanayi imparatorluklarıyla rekabetin gölgesinde, eski görkemli zamanların imajını yeni çağa taşımaya uğraşan bir devletin, mimari ve şehircilikteki izdüşümüydü.
1876’da tahta çıkan Sultan 2. Abdülhamid, ilk anayasayı bu sarayın büyük muayede salonunda ilan edecek; 6. Mehmed Vahideddin’in bir İngiliz gemisiyle ülkeyi terk etmeden önce ayak bastığı son ülke toprağı Dolmabahçe Sarayı rıhtımı olacak; Mustafa Kemal Atatürk son nefesini burada verecekti.
2.000 yıldır Tarihî Yarımada’da yerleşik bir kentin hükümdar sarayı, 19. yüzyılda “Frengistan” denen Galata’nın kuzeyine, Boğaziçi kıyısına taşınmıştı. Dolmabahçe Sarayı, Osmanlıların dünyaya açılma arzusunun simgesiydi.
Son asır padişahları arasında kulluktan vatandaşlığa geçişi, mal-mülk hakkını, medeni kanunu, evrensel hukuku gündeme getiren; sarayın kapı ve pencerelerini dünyaya açan sıradışı bir hükümdar. Osmanlı Devleti’ni bir Avrupa müttefiki konumuna getiren; ilk gazeteyi, ilk karma eğitim kurumunu, ilk çağdaş hastaneyi kuran öncü. Modern Türkiye’nin temellerini atan, gölgede bırakılmış bir sultan.
Bugünkü Türkiye’nin yapıtaşlarını koyan, bir bakıma cumhuriyete ve demokrasiye temel hazırlayan kadroların ilklerinden Sultan Abdülmecid’i 200. doğum yılında anmak bir vefa borcudur. Abdülmecid’i önemsemeyip, pek çok sorgulamaya açık olan oğlu Sultan Abdülhamid’i yüceltmeyi seçmek, daha ziyade günümüz siyasetinin hamasi ve pragmatik yapısının sonucudur.
Saltanatının son on yılında hızlı bir tükeniş süreci yaşayan Sultan Abdülmecid, Nizamiye askerlerini denetlerken…
Son dönem Osmanlı tarihçilerinden Hayreddin Nedim Göçen (1867-1942) Vesâik-i Tarihiyye ve Siyâsiye Tetebbuatı’nda “Gücüm olsa Abdülmecid devrinin bir tarih mükemmelini yazardım!” diyerek bu genç padişahın kısa döneminin yazılmamış bir aydınlanma çağı olduğunu anımsatır. Bu padişahla yaşıt, aydın devlet adamlarımızdan üçünü de analım: İlk Medeni Kanun’u hazırlayan Cevdet Paşa; ilk çağdaş vilayet örgütünü kuran ve ilk Teşkilât-ı Esasiye (Anayasa) Kanunu’nu hazırlayan vali ve sonra sadrazam Mithat Paşa; Bursa’da valiyken tiyatro kuran, piyes yazıp sahneye koyan, İstanbul’da açılan ilk Mebusan Meclisi’ne başkanlık eden Ahmed Vefik Paşa… Bu üç bilge devlet adamı, Abdülmecid’in saltanatındaki özgürlük ortamında yetişen genç kadrodandı. Daha niceleri gibi onlar da birikimlerini Abdülmecid döneminde kazanarak kamu görevlerinde yetkinlikle yükselmişlerdi. Bunlar ve öteki çağdaşları, Tanzimat-Islahat yıllarında vezirlik, nazırlık, başvekillik-sadrazamlık da (Cevdet Paşa hariç) yaptılar. Türkiye’nin temellerinde Abdülmecid’in ve bu insanların hukuk, eğitim, demokrasi harçları vardır.
Abdülmecid’in İstanbul’da yaptırdığı camilerin en zarifi ve görkemlisi olan Büyük Mecidiye (Ortaköy) Camii.
Sultan Abdülmecid’e kadar yaklaşık iki yüzyıl boyunca sıralı tahta çıkan 11 padişah, şehzadeliklerini -kimileri orta yaşlarını- sarayın “kafes” denen tutukevinde geçirdi. İlk defa 2. Mahmud’un yerine çok iyi yetiştirilmiş bir şehzade, 16 yaşındaki oğlu Abdülmecid 1839’da tahta oturdu.
Bu, Osmanlı İmparatorluğu için bir değişimdi. Abdülmecid 22 yıl sürecek saltanatına başlarken Osmanlı Devleti’nin pek çok sorununu çözmeye, barışsever-özgürlükçü genç ve kültürlü bir hükümdar olmaya layık ve hazırdı. Yazık ki gençliğinin son evresinde, 38 yaşında öldü.
İzmir, yüzyıllar sonra ilk kez bir padişahın ziyaretine, Abdülmecid’in gelişiyle tanık oldu. Geride Kadifekale görünüyor.
Letâif-i Enderun yazarı Hızır İlyas Ağa, Abdülmecid’in doğumu için “tâcın ve tahtın lâyığı şehzade-i civan-baht Abdülmecid Efendi mübarek Şaban ayının 14 Cuma günü doğdu” notunu düşmüş. Bu zayıf-nahif şehzade de öncekiler gibi daha bebekken çiçek salgınında ölmesi kaçınılmazken “Gelincikli Meryem” adlı kadın tarafından kurtarılmış; ama yüzü çiçek bozuğu kalmış. Yani çok kritik bir dönemde Osmanlı Devleti’nin şansı-bahtı olacak bir padişahı bir halk hekimi kadın hayata bağlamış.
Doğu dünyasında ilk Batı sarayı; Abdülmecid, inşaı 12 yıl süren Dolmabahçe Sarayı’nı 7 Haziran 1856’da açarken, Osmanlı iktidarının simgesini Topkapı Sarayı’ndan Boğaz’ın batı kıyısına taşıyordu.
Seyahatnâme-i Hümâyûn; Sultan Abdülmecid, sadrazama yazdığı Hatt-ı Şerif’te özetle şöyle diyor: “İyi düşüncelerim, herkese olan sevgim ve şefkatim gereği, halk ve uyruklarımın zulüm ve her türlü kötülükten kurtulması, ülkenin bayındırlığa kavuşması, herkesin rahat ve esenliği için ülkeyi gezerek gerçek durumu ve alınması gereken önlemleri yerinde görmek istiyorum.”
Doğduğu evre ise babası Mahmud’un en kritik, kendi deyimiyle “denize düşen yılana sarılır” dediği evreydi. Rusya’nın kuzeyden, Kavalalı’nın güneyden, Sırpların-Yunanlıların batıdan, kuzeybatıdan tehdit ve saldırıları sürmekteydi. Yeniçeriler İstanbul’un ortasında bir anarşi sorunuydu. Sürekli kıtlık, sıklıkla çıkan yangınlar vardı. Yine de yaşama tutunan Abdülmecid’in eğitimine babasının verdiği önem boşa gitmemiş, yakın geleceğe yetkin-yetişkin bir padişah adayı hazırlanmıştı.
Şu da hatırlanmalı: Abdülmecid 1. Ahmed’den (tahta çıkışı 1603) 233 yıl, 4. Mehmed’den (tahta çıkışı 1648) 191 yıl sonra, doğrudan babasına ardıl olan üçüncü padişahtır. Aradaki 15 padişah, şehzadeliklerinde birkaç yıldan 40-50 yıla kadar sürekli öldürülmek korkusuyla saray hapsinde tutulmuş; kıt bilgili, saltanat için donanımsız, ülke ve dünya tanımayan, kuşkulu, korkulu yaşamış kimliklerdi.
Dönemin uzman kişilerinden din-inanç, edebiyat, tarih; yabancı danışmanlardan Doğu-Batı kültürleri, yabancı dil, sanat öğrenen Abdülmecid, aynı zamanda hattattı. Ünlü hattat Mustafa İzzet’ten icazet almıştı. Avrupa prensleri ile eşit denebilir donanımda asker öğretmeni, Hırvat asıllı, Viyana’da askerî akademi okumuş, Macar sonra Osmanlı ordularında görev almış Michel Lattas, Abdülmecid’in saltanatında Osmanlı müşiri, Kırım Harbi’nde serdar-ı ekrem (başkomutan) olan ünlü Ömer Lûtfi Paşa’dır. Piyano öğretmeni Osmanlı bandosunun kurucusu Donizetti Paşa’ydı. Abdülmecid, Fransızca biliyordu; Fransız Débats gazetesine, Illustration dergisine aboneydi. Çok iyi at binerdi.
Memduh Paşa Mir’at- ı Şu’unat’da bu müstesna hükümdar için “Seçkin, cömert, merhametli, alçakgönüllü idi” diyor.
Okurlarımız bu tevazuya bir vâris ararlarsa, oğullarından Sultan 5. Mehmed Reşad gösterilebilir.
KISA ÖMÜR-OLAĞANÜSTÜ İŞLER
22 yıllık saltanatta 22 müstesna başarı
Bugünkü Türk bayrağı, 1839’da Sultan Abdülmecid döneminde değişmez biçim ve oranlarını aldı.
1) Saltanatının ilk yılı 1839’da Türk bayrağı, bugünkü 5 ışınlı Türk yıldızı ve dairesel hilalli değişmez biçim ve oranlarını aldı; sonradan Türkiye Cumhuriyeti’nin de değişmez simgesi oldu.
2) Osmanlı Devleti uyruğu her bireye birer kimlik belgesi verilmeye başlandı. Halk, başında, fesinin altında sakladığı bu belgeye önce Mecidiye, sonra “kafa kâğıdı” dedi.
3) 3 Kasım 1839’da Gülhane Meydanı’nda kendi önünde okunan Tanzimat Fermanı /Hatt-ı Şerif’le bütün dünyaya Osmanlı uyruklarının can, mal, namus hakkını tanıdığını ilan etti. Yeniliklerin gerçekleşeceği Tanzimat dönemi başladı.
4)1840’ta işlevini yitiren Paşakapısı örgütünün yerine sadaret/başvekillik ve nazırlıklarla (Bakanlıklar) yürütme erki kuruldu; hükümete danışmanlık yapacak meclisler oluşturulmaya başlandı.
5) 1843’te annesi Bezmiâlem Sultan’ın kendi birikimiyle İstanbul’da yaptırdığı halk sağlık yurdu/ilk çağdaş hastane, “Bezmiâlem Gureba-yı Müslimin Hastanesi” adıyla hizmete açıldı.
6) Abdülmecid ile özel doktoru ve dostu Dr. Spitzer, Mayıs 1844’te İstanbul-Çatalca köylerinde çiçek aşısı kampanyası başlattılar. Kampanya sırasında padişah köylülerin sorunlarını dinledi, geceleri çadırda kaldı.
7) 1 Şubat 1844’de Tashih-i Sikke para reformu yapılarak 10’luk konvertibl altın-gümüş paraya geçildi. Osmanlı altın lirası, Avrupa ülkelerinin ekü, dinar, riyal ve dukaları ile 22 ayar ve gram olarak eşitlendi. 7.2 gram altın Osmanlı parasına “Mecidiye lirası” denildi. Türkiye Cumhuriyeti, bunu aynı gramaj ve ayarda “Ata Lirası” adıyla ziynet altını olarak bugün de basıyor.
Mecidiye nişanı.
Mecidiye altını
Mecidiye parası
8) Kendisine “ilk yurt gezisine çıkan padişah” onurunu kazandıracak yolculuğuna 25 Haziran 1844’te başladı. 17 gün süren geziyi Eser-i Cedid adlı buğu (buharlı) gemisiyle yaptı. İzmit-Mudanya-Bursa-Çanakkale-Midilli-Adalar-Gelibolu uğraklarında halkla yüzyüze görüştü, dertlerini dinledi. Bursa’da atalarının türbelerini ziyaret etti. İkinci gezisine 29 Nisan 1846’da çıktı. Karadan Rusçuk’a gidip Tuna ve Karadeniz suyolundan İstanbul’a döndü. İzlenimlerini Bâbıâli’ye bir fermanla bildirdi. İhtisap vergisinin kaldırılması, yaygın olan bilgisizliğin giderilmesi, hayvan hastalıklarının önlenmesi, kent ve kasabalarda güvenliğin sağlanması için alınacak önlemlere ilişkin buyruklar yazdı.
9) Babası 2. Mahmud’un döneminde devlete kafa tutacak güce ulaşan Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın uzlaşı ve barış için 1846’da İstanbul’a gelmesini sağladı. Annesi Bezmiâlem, bu yaşlı ama güçlü Mısır valisinin Beşiktaş Sarayı ile Bâbıâli arasında gidiş-dönüşlerini kolaylaştırmak için Galata (Valide) Köprüsü’nü yaptırdı. Saraydaki ziyaretinde torunu yaşındaki padişahın eteğini öpen Kavalalı da, Beykoz’da yaptırdığı kasrı padişaha armağan etti. Mücadele bitti, güçlü bir bağ kuruldu. Ünlü vezir-vali ayrılırken Abdülmecid’e üç öneride bulundu:
1. Nazırlar gerekli görseler de yabancı devletlerden borç alınmamalı; çünkü ödenemez gittikçe artar.
2. Tarımdışı kamu arazileri çok, ırmaklar da boşa akıyor. Araziler halka dağıtılmalı; akarsulardan da bilimsel yöntemlerle yararlanmalı. Bu sağlanınca göçebeler de yerleşmeyi seçer, aşiret kavgaları sona erer, ürün de vergi geliri de artar.
3. Avrupa devletlerine yetişmek için köylerden başlayarak okullar açmalı, eğitim işleri ayrı bir nazıra (Bakana) verilmeli.
10) 1847 Viyana Kongresi’nde (1815) alınan kararın gereği olarak, Osmanlı ülkesinde insan alım-satımı demek olan köleliğin yasaklanmasını onayladı. Kapalıçarşı’nın yanındaki Esirciler Hanı’nı yıktırdı.
11) 1848’de Avusturya’ya karşı bağımsızlık mücadelesi başlatan Macarlar, Rusya’dan da saldırı başlayınca Osmanlı topraklarına sığındı. Rusya’nın baskısına karşın Abdülmecid, Macar özgürlükçüleri iade etmeyeceğini bildirdi. Avrupa kamuoyunda Osmanlı padişahına ve Türklere karşı sempati doruğa ulaştı. Ruslara karşı ayaklanan Eflaklılar da eskiden olduğu gibi Osmanlı himayesine girmek istedi. Bu gelişmeler, Avrupa devletleriyle bağlaşıklık kurmanın yolunu açtı.
12) Fosseti Kardeşler’e onarttığı Ayasofya’yı 27 Temmuz 1849’da yeniden ibadete açtı.
13) Ona göre doğru ve yararlı işlerin yapılmamasında asıl neden yolsuzluk ve rüşvetti. Buna bir çözüm olur beklentisiyle Topkapı Sarayı’ndaki Kutsal Emanetler Dairesi’nde 11 Aralık 1849’da bir yemin töreni düzenletti; önce kendisi sonra ileri gelen kamu görevlileri rüşvet almayacaklarına dair yemin ettiler.
14) 1849’da annesi Bezmiâlem Valide Sultan’ın yaptırdığı ilk-orta sınıfları olan karma eğitim verecek Mekteb-i Maarif-i Adlî adlı okul açıldı. Abdülmecid de kızını ve oğlunu götürerek bu okula yazdırdı. Okul müdürüne “Bunları diğerlerinden ayrı görmeyiniz, hepsi bizim evladımız” dedi!
15) Haziran 1850’de üçüncü yurt gezisine çıkarken yanına kardeşi Abdülaziz’i, kendi şehzadelerinden Murad ve Abdülhamid’i de aldı. Amacı, Tanzimat uygulamalarını denetlemek, halkın sorunlarını dinlemekti. Limni-Girit-Rodos, dönüşte Marmaris-Bodrum-İstanköy-Sisam önlerinden geçilerek Sakız’a gelindi. Burada üç gün kalan padişah, adına yapılan Mecidiye Camii’nde Cuma namazı kıldı. Çeşme’ye, oradan İzmir’e gelinerek burada Taif vapuruna geçildi. Gelibolu’da Yazıcıoğulları’nın mezarları ziyaret edildi. 24 gün süren gezinin dönüşünde kayıklara-teknelere dolmuş İstanbullular padişahı sevinçle karşıladı.
Osmanlı kentlerinin ilk belediye örgütü, İstanbul Şehremaneti’nin ilk şubesi, 6. Daire-i Belediye binası.
16) 1850’de İstanbul Denizcilik İşletmesi kuruldu. İstanbul ve Marmara sularında ilk defa vapurla toplu taşımacılık başlatıldı.
17) Cevdet Paşa’nın başkanlığında 8 yıl çalışan Mecelle Cemiyeti’nin hazırladığı ilk Osmanlı Medenî Kanunu 1851’de yürürlüğe girdi.
18) 1852’de Mecidî Nişanı adıyla ve 5 rütbesi olan ilk Osmanlı hizmet, yararlılık, ödül, dostluk takısı olan mücevherli göğüs nişanı çıkarıldı.
19) Osmanlı kentlerinde ilk belediye örgütü İstanbul Şehremaneti’nin ilk şubesi (6. Daire-i Belediye) Beyoğlu tarafında açıldı.
20) Temeli 1843’te atılan, pencere ve balkonları çevreye ve denize bakan Osmanlı Devleti’nin ilk Avrupai imparatorluk sarayı -Dolmabahçe Sarayı- Kırım Savaşı’nın zaferle sonuçlanması üzerine 7 Haziran 1856’da törenle açıldı.
21) Kırım’ı işgalden kurtarmak için Fransa ve İngiltere ile bağlaşıklık kurdu. Bu, Osmanlı Devleti’nin Avrupa devletleriyle gerçekleştirdiği ilk güçlü ittifaktı. Savaş üç yıl sürdü. Yenilen Rusya barış istedi. Savaşın asıl galibi Osmanlı Devleti ve doğal ki Sultan Abdülmecid’di. Paris’teki barış kongresinde Osmanlı Devleti’nin galibiyeti ve Avrupa devleti konumu onandı. Buna karşılık her ırktan ve inançtan uyruklara yeni haklar tanınması kabul edildi.
22) 28 Şubat 1856’da Islahat Fermanı yayımlanarak ırk-din farkı gözetilmeden Osmanlı uyruklarına eşitlik tanındı.
WASHINGTON ANITI
‘Onun temiz adı bu yüksek taşa yazıldı’
Yapımına 1848’de başlanan, ara verildiği için 1885’te tamamlanan Washington Anıtı, dünyanın en uzun dikilitaşı. 169 m. yüksekliğindeki örme sütun için ülkelerden gelen anı yazıtları arasında, Sultan Abdülmecid’in1854’te gönderdiği yazılı taş da var. Sütunun iç yüzeyine yerleştirilmiş yazıtın üzerine Ziver Efendi’nin hattıyla şu dostluk dizeleri yazılmış: “Devâm-ı hulleti te’yid içün Abdülmecid Hânın Yazıldı nâm-ı pâki seng-i bâlâya Vaşington’da” (Samimi dostluğun sürekliliği için, Abdülmecid Hân’ın temiz adı bu yüksek taşa yazıldı)
ABD’nin başkenti Washington’da Sultan Abdülmecid’in armağanı Hatıra Taşı
16. yüzyıldan 19. yüzyıl ortalarına kadar 8 padişah devrinde, İstanbul nüfusunun yakacak ve yiyecek ihtiyacını karşılamak üzere toplam 10 girişimde bulunuldu. Her seferinde padişahların iradesine rağmen, bu çalışmalar yarıda kaldı, engellendi. Sakarya Nehri-Sapanca Gölü-İzmit Körfezi hattındaki büyük arazi sahipleri, imparatorluğun bu mega projelerini her seferinde durdurmayı başardı.
Koca Sinan Paşa’nın ilk kanal girişimi…
Osmanlı Devleti 16. yüzyılda güç ve kudretinin zirvesine ulaşmış, bu azametine yakışır şekilde 3 büyük proje gündeme gelmişti. Akdeniz’i Kızıldeniz’e ve oradan Hint Okyanusu’na bağlayacak Süveyş Kanalı; Karadeniz’i Hazar Denizi’ne ve oradan Türkistan’a bağlayacak Don-Volga Kanalı; Marmara Denizi’ni Sapanca Gölü ve Sakarya Nehri üzerinden Karadeniz’e bağlayacak İzmit-Sapanca-Sakarya Kanalı.
Askerî, ekonomik, stratejik anlamda büyük hedefler-beklentilerle girişilen ve cihanşümul hakimiyeti hedefleyen Süveyş Kanalı ile Don-Volga Kanalı yanında; Marmara-Karadeniz Kanalı daha dar kapsamlı, içe yönelik ve yerel ihtiyaçların karşılanmasını amaçlayan bir girişimdi. Sonraki yüzyıllarda da tekrar tekrar gündeme gelecek olan bu kanaldan beklenen fayda; gemi inşaı için gerekli kerestenin, İstanbul’un yakacak odun ihtiyacının ve bölgenin tarımsal ürün ve muhtelif zahiresinin İstanbul piyasasına su yolu kullanılarak kolayca nakledilebilmesiydi.
1. Girişim: 1536
İzmit Körfezi ile Sapanca’nın bir kanalla birleştirilmesi düşüncesi ilk defa Kanunî döneminde gündeme gelmiştir. Mimar Sinan ve Mühendis Kerez Nikola bu işe memur edilmiş, bunlar İzmit Körfezi’nden Sapanca Gölü’ne kadar olan mesafenin bir kısmını kazdırmışlarsa da 1536’da çıkan muharebeler sebebiyle iş yarıda kalmış, devamı gelmemiştir.
2. Girişim: 1582
Sultan 3. Murad devrinde (1574- 1595) Sadrazam Koca Sinan Paşa tarafından yaptırılan kanal için iki teşebbüs vardır. Sinan Paşa ilk sadaretinde Sakarya Nehri’nin Sapanca (Ayan/Ayaz) Gölü’ne ve gölün de İzmit Körfezi’ne akıtılması için incelemede bulunmak üzere Mimarbaşı Sinan ve Suyolcularbaşı Davud Ağa ve işten anlayan bir heyeti 25 Ağustos 1582’de memur etmişti (BOA, Mühimme Defteri 48/188). Bu keşif görevinin sonucuna dair kaynaklarda başka bilgiye rastlanmamıştır. Muhtemelen Sinan Paşa’nın Aralık 1582’de sadaretten ayrılmasıyla bu iş sönüp gitmiştir.
3. Girişim: 1591
Koca Sinan Paşa, Sakarya’yı Marmara’ya bağlayacak böyle bir suyolunu hayata geçirmekte kararlıydı. 1589’da ikinci defa sadaret makamına gelince, 7 yıl önce yarıda kalmış kanal işi için ikinci defa ve daha geniş ölçekli bir girişimde bulundu. Sadrazam, yapılacak kanalın ekonomik yönden getirisine ve faydasına tamamıyla inanmıştı. Daha ziyade iktisadi ihtiyaçlardan doğan bu proje ile Tersane-i Amire’de inşa edilecek gemiler için kereste nakli kolaylaşacak, Sapanca Gölü yakınında bir tersane kurularak gemi inşa edilebilecekti. Bunun yanısıra İstanbul halkının temel ihtiyaçlarından olan ve zaman zaman fahiş fiyatla satılan odunun daha ucuza temin edilecak; Sakarya nehri havzasının tarımsal ürünleri ve her çeşit zahire kanal yoluyla İstanbul’a nakledilerek ahalinin ihtiyacı uygun fiyatla karşılanacaktı.
Sadrazam Sinan Paşa’nın kanal konusundaki girişimini uygun görüp onaylayan Sultan Murad, İzmit sancakbeyine gönderdiği 21 Ocak 1591 tarihli emirde; Sakarya nehrinin Sapanca gölüne ve gölün de İzmit önünde denize kavuşturulmasının “murad-ı hümayunu olduğunu” söyleyerek, bu iş için ölçüm ve keşif çalışmaları yapılması için mimar, mühendis ve işin ehli olanlardan bir heyet gönderdiğini belirtiyor, onlara her türlü yardım ve kolaylığın sağlanmasını buyuruyordu. Sultan Murad, bu işin beklemeye ve tehir edilmeye gelmeyeceğini belirtmiş, asla ihmal ve gevşeklik gösterilmemesini sıkı sıkıya tenbihlemiştir. Aynı hükümde padişah, bölgede yaşayan insanların zarar görmesinin önüne geçecek tedbirlerin alınmasını da istemişti. Buna göre açılacak kanal mecrasında köy, çiftlik, mandıra olup olmadığına bakılmasını ve bölgede yaşayanların zarara uğratılmamasını, böyle bir durum varsa başka yere nakledilmelerinin araştırılmasını da istemiştir (BOA, Mühimme, 67/183).
Sakarya’yı Marmara’ya bağlayacak suyolunun planı.
Kazıya nezaret etmek üzere Sokolluzâde Hasan Paşa memur edilmişti. Yapılan keşif ve incelemelerde kanal için 30 bin amelenin toplanması gerektiği belirlenmiş ve bunun için Anadolu’daki valilere, beylerbeylerine 11 Mart 1591’de emirler gönderilmişti. Emir gereği timar ve zeamet sahipleri her 5 bin akçede 1 ırgat gönderecekler, ırgat göndermeyenlerden bedel akçesi alınacaktı (BOA, Mühimme, 67/264). Hafriyat işinde uzman kişilere de ihtiyaç olduğundan İstanbul ve civarındaki kazalardan lağımcı esnafının kazı işinde istihdam edilmek üzere gönderilmeleri emredilmişti.
Kanalın kazılmasının Sadrazam Sinan Paşa çok istemiş; hatta bizzat kanalın kazılacağı yere gidip gözüyle görmüş; Sapanca ile İzmit Körfezi arasının dağ ve taşlık olmayıp kolaylıkla kazılabileceği anlaşılmış; Sapanca Gölü yakınında bir tersane inşa olunarak kadırgalar yapılabileceğine dair padişaha rapor vermişti. Ancak burada işin içine devlet adamları arasındaki rekabet girmişti. Sinan Paşa’nın böyle mühim bir işi başarması halinde itibar ve nüfuzunun artacağından endişe eden rakibi Ferhat Paşa ve taraftarları, kanal hakkında bazı olumsuz görüşler ileri sürmüşler ve bu işin zamanı olmadığını; donanma ve gemi inşa işinin daha önemli ve acil olduğunu, bu işe öncelik verilmesini padişaha tavsiye etmişlerdi. Ayrıca bu kanal sebebiyle reayanın zorluk ve meşakkat çekip zulme uğrayacağını da ileri sürmüşlerdi.
Sultan 3. Murad kendisine arzedilen veya kulağına gelen bu tür söylentilerin doğruluğuna yanlışlığına bakmayarak kanal işinden soğumuş ve “Din ve devlete lâzım olur iş değildir; terk edilmesi icap eder. Halkın zorluk ve meşakkat çekmesi, zulüm görmesi doğru değildir. En mühim iş donanma vücuda getirmektir. Bu zamana kadar İstanbul’a odun nasıl geldiyse yine öyle tedarik olunur” demiştir (Tarih-i Selanikî, s. 282-83).
Bu kadar sıkı tutulup son derece ciddi ve ayrıntılı hazırlıklar yapılan kazı işi birdenbire duruvermişti! Devletin öncelikli olarak donanma hazırlığını görmesi ileri sürülerek kanal işi askıya alındı. Yeniden vilayetlere emirler gönderilerek kanal işinden feragat edildiği, ırgat gönderilmesinin durdurulması, gönderilen ırgatların memleketlerine geri gönderilmesi istendi. Kanal için toplanan mühendisler, ustalar, ameleler dağıtıldı; kazı için toplanan kazma, kürek ve diğer aletler İstanbul’a gönderildi (BOA, Mühimme, 67/291).
Sultan 3. Murat’ın kanal için ırgat-amele toplanma emri (üstte) ve bölgede yaşayanların zarara uğratılmamasını emrettiği hükmü (altta).
4. Girişim: 1654
Koca Sinan Paşa’nın ciddiyetle ele aldığı Marmara-Sakarya kanalının bu şekilde akamete uğramasından 63 sene sonra, proje yeniden canlandı. Sultan 4. Mehmed devrinin kudretli sadrazamı Köprülü Mehmed Paşa daha önce yapımına teşebbüs edilen kanalı yeniden devletin gündemine getirmişti.
1654’de Hindioğlu isimli bir mühendis bölgeye gönderilerek keşif yaptırıldı. Hindioğlu keşif sonucu verdiği raporda, kazılacak yerlerin uygun olması sebebiyle kanal açılması mümkün ise de temizlenmesinde çok zahmet olduğunu; ancak kanal inşaatının bölgedeki köy ve çiftliklerle hayvanların otladığı meralara büyük zarar vereceğini söyleyerek Divan-ı Hümayun’u bu işten vazgeçirmişti. Buna rağmen padişah ve sadrazam kanalın faydalı olacağına inandığından, işten anlayanlardan oluşan bir heyet göndererek yeniden keşif yaptırmış, kanalın kazılmasını emretmişti. Kanal kazılmaya başlanıp su çıkmaya başlayınca ve kış da gelince iş yarıda kalmıştı. İşin esası, bölgede bulunan arazi ve mülk sahipleri zarara uğrayacaklarını düşünerek bir yolunu bulup memurları aldatarak bu faydalı işten soğutmuşlardı. Kanalın açılması yine akamete uğramıştı.
5. Girişim: 1754
1754’te 1. Mahmud devrinde kanal işi daha dar kapsamlı olarak yeniden gündeme geldi. Bu defa kanalın Sakarya Nehri ayağı devre dışı bırakılarak sadece İzmit Körfezi ile Sapanca Gölü’nün birleştirilmesi düşünülmüştü. Sultan 1. Mahmud, İstanbul’un nüfusu, iaşesi, asayişi işleriyle yakından ilgilenen bir padişahtı. İstanbul’a dışarıdan göçü yasaklayarak nüfusun kontrolsüz artmasını engellemişti. İstanbul sakinlerinin yiyecek, içecek, ısınma gibi hayati ihtiyaçlarını yeterli ve ucuza temin etmelerini sağlamaya büyük önem vermekteydi. Bu amaçla İzmit-Sapanca bölgesinden her çeşit yiyecek maddesi, zahire ve odunun başkente kolay ve ucuza nakledilebilmesine imkan sağlayan kanala sıcak bakıyordu. Yine keşifler yapılmış, ancak o bölgenin ayan ve ileri gelenlerinin dar görüşlü olmaları, şahsi menfaat ve çıkar uğruna muhalefetleri sebebiyle bir sonuç alınamamıştır.
6. Girişim: 1759
Kanal açma işine 1759’da altıncı defa olarak Sultan 3. Mustafa zamanında teşebbüs olundu. Bu sefer iki kademeli bir proje düşünüldü. Başlangıçta proje sınırlı tutularak yalnızca Sapanca Gölü ile İzmit Körfezi’nin birleştirilmesi düşünülmüştü. Şayet gölün suyu İzmit Körfezi’ne akıtılamazsa, Sakarya Nehri’nin Sapanca Gölü ile birleştirilmesine geçilecekti. 16 Haziran 1759’da Sultan 3. Mustafa’nın Kocaeli Mutasarrıfı Seyyid Mustafa Paşa ve diğer ilgili olanlara bir emir gönderildi. Burada, İzmit-Sapanca arasında bir kanal yapılarak İstanbul’daki tersaneye kereste nakli yapılacağı; İstanbul ahalisinin zaruri ihtiyacı olan odun, zahire ve sair mahsullerin ucuza satılarak refahlarının arttırılmak istendiği; bunun için bölgeye İstanbul’dan mimar, mühendis ve suyolcular gönderildiği; gerekli keşif ve incelemelerin yapılması gerektiği; Sakarya Nehri’nin Sapanca Gölü’ne ve gölün de İzmit Körfezi’ne bağlanmasının mümkün olup olmadığının belirlenerek kazılacak kanalın uzunluğu ve ne kadar masrafla yapılabileceğinin rapor edilmesi gerektiği belirtiliyordu (BOA, Mühimme Defteri, 161/420).
Kanal havzasını gösteren bir harita.
Keşif yapılmak üzere İstanbul’dan Sadrazam Kethüdası Suphizade Abdullah Efendi başkanlığında Reisülküttab Abdullah Abdi Efendi, Cebecibaşı Mustafa Ağa, Mühendis ve Müderris Giritli Ahmet Efendi ve işten anlayanlardan oluşan bir heyet gönderilmişti. Kanalın inşaına başlanıp bir miktar kazılmışsa da hafriyattan su çıkması ve kışın yaklaşmasından dolayı geçici olarak kazıya ara verilmiştir. Ancak bu sırada yine bölgedeki emlak sahipleri araya girmiş; bir takım bahanelerle kanal meselesi yine akamete uğratılmıştı.
7. Girişim: 1813
Kanal açma sürecinde en ciddi teşebbüslerden birisi 1813’te Sultan 2. Mahmud zamanında girişilen yedinci teşebbüstür. Kocaeli ve Bursa sancakları mutasarrıfı olan Hacı Aziz Ahmed Paşa, Sakarya’nın Sapanca’ya oradan da Marmara’ya yapılacak bir kanalın önemini takdir ederek bu işi sahiplenmişti. Kanalın ekonomik olarak taşıdığı öneme dikkat çekerek bu nehir civarındaki her türlü mahsulün kolaylıkla Marmara’ya naklinin mümkün olacağı ve İstanbul’da bol ve ucuz olarak satılabileceğini Sultan 2. Mahmud’a arzederek padişahı ikna etmiş ve kanal işini yeniden canlandırmıştı. Sultan 2. Mahmud da kanal işini ciddiye alarak İstanbul’dan gönderdiği mimar ve mühendislerle gerekli ölçüm ve ön çalışmanın yapılarak hazırlanacak proje planının kendisine arzedilmesini 6 Eylül 1813’te Aziz Ahmed Paşa’ya emretmişti (BOA, Mühimme Defteri 234/788).
Kanal projesinin başına getirilen Aziz Ahmed Paşa, İzmit-Sapanca-Sakarya kanalı güzergahında yaptığı inceleme gezisi sonucu, 24 Temmuz 1813’te izlenimlerini padişaha bir rapor halinde arzetmişti. Aziz Paşa raporunda, İzmit Körfezi’nin Sapanca Gölü’ne ve gölün Sakarya Nehri’yle birleştirilmesinin kolay olduğunu, daha önceki devirlerde bir kaç defa teşebbüs edilmişse de türlü türlü mahzurlar öne sürülerek böyle mühim bir işin terk olunduğunu yazmıştır. Sakarya Nehri’nin geçtiği yerlerde olan meyve, sebze, her türlü zahire odun, kömürün bol olduğu, bunların sal ve kayıklarla Sapanca Gölü’ne oradan İstanbul’a nakledilmesiyle İstanbul’da bolluk ve ucuzluk olacağı, yine bu yolla nakledilecek gemi inşası için gerekli kereste ile Tersane-i Amire ihya olur demekteydi. Aziz Paşa daha önceleri teşebbüs edilen bu işin olmamasının sebebini memurlar çok şey alarak (rüşveti kastediyor) işi terk etmiş olmalarına bağlamaktadır. Kanal işi başarılırsa büyük bir hizmet yapılmış olacağı, İstanbul’un yeniden ihya ve her türlü mal ve eşyanın bol ve ucuza gelmesiyle ahalinin refahı artacağından padişahın adının her zaman hayırla yad edileceğini de ifade etmişti.
Padişahın desteğini alan Aziz Ahmed Paşa, şevkle çalışmaya başlayarak mimar ve mühendislerden oluşan teknik ekiple birlikte kanal mahallinde gerekli ölçüm ve incelemeleri yaparak bir rapor halinde 11 Ekim 1813’te padişaha arzetti. Aziz Paşa, çok büyük bir iş olan kanal kazılması işini kış mevsimi yaklaşması ve kış aylarında kazıya başlanmasının uygun olamayacağı gerekçesiyle bahara ertelemişti.
Sultan 3. Mustafa zamanında teşebbüs edilen girişim için sultanın verdiği emir.
Padişah yapılan bu çalışmadan son derece memnun kalmıştı. 14 Aralık 1913’te Aziz Paşa’nın raporunun kendisine arzedildiği yazının üzerine kendi hatt-ı hümayunu ile yazdığı notta şöyle yazmıştır: “Bu bütün insanlara hayırlı bir eserdir. İnşallah kolaylıkla tamamlanır. Bu hususu özellikle Aziz Paşa’ya ihale eyledim. Şimdiden ihtiyaçlarını tedarik edip hazırlıklarını tamamlayıp vakti geldiğinde Allah’a sığınarak başlansın. Aziz Paşa’yı taltif için zat-ı hümayunuma mahsus olan kürklerimden bir samur kürk gönderilmiştir” (BOA, HAT, 1524/6).
Padişahın tam desteğini alan ve samur kürk ile ödüllendirilen Aziz Ahmed Paşa kendisine gönderilen bu son yazıdan yaklaşık 20 gün sonra 1814 Ocak ayı başında vefat etti. Marmara ile Sakarya arasında öteden beri yapımına girişilen ama başarılamayan kanal meselesini yeniden canlandıran ve padişahı bu konuda ikna ederek desteğini alan Aziz Ahmed Paşa’nın bu ani vefatıyla iş sahipsiz kaldı ve kazıya başlanamadan proje rafa kalktı.
Aziz Ahmed Paşa’nın İzmit Körfezi’nin Sapanca Gölü’ne ve gölün Sakarya Nehri’yle birleştirilmesinin etkilerini incelediği raporu.
8. Girişim: 1845
1813’teki bu ciddi girişimden sonra Sultan Abdülmecid döneminde kanal işinin iki defa gündeme geldiği arşiv belglerinden anlaşılmaktadır. Bunlardan ilki 2 Haziran 1845’te Sakarya Nehri’nin Sapanca Gölü’ne ve gölün de İzmit Körfezi’ne bağlayacak kanal için keşif ve incelemede bulunmak üzere Mirliva Abdi Paşa ile Kolağası Faik Efendi ve Ramiz Efendi’nin memur edildiklerine dair belgedir (BOA, C.NF, 11/542). Ancak bu girişim, bölgede incelemede bulunularak, kanalın tahmini masrafını belirlemek üzerine yapılmış bir keşif gezisinden ibaret kalmıştır.
9. Girişim: 1857
Sultan Abdülmecid devrindeki ikinci teşebbüs 13 Nisan 1857 tarihinde Kaptan-ı Derya Damad Mehmed Ali Paşa ve Serasker Hasan Rıza Paşa tarafından teklif edilmişti. Sapanca Gölü’nün İzmit Körfezi’ne yakınlığı dolayısıyla bir kanalla denize bağlanmasının bölgede ziraat ve ticareti artıracağı düşünülmüştü. Sapanca Gölü’ne yakın olan Sakarya Nehri de bu sırada gölle bağlantısı yapılarak daha faydalı bir hâle getirilebilecekti. Daha önceleri de pek çok kere başlanıp bir türlü tamamlanamayan bu işi başarıldığı takdirde, padişahın devlete ve millete son derece faydalı ve hayırlı bir iş yapacağı arz edilmişti. Sultan Abdülmecid bu hayırlı teşebbüsü uygun görerek işi Kaptan Paşa ile Serasker Paşa’nın sorumluluğuna bırakmıştı (BOA, İMMS, 9/386). Dokuzuncu defa girişilen kanal projesinin devamının gelmeyerek sönüp gittiği, sürece dair başka belgeye rastlanmayışından anlaşılmaktadır.
Kanal için Sultan Abdülmecit’in görevlendirme emri
10. Girişim: 1864
Kanala dair Osmanlı döneminde 10. ve son girişim 1863’te Sultan Abdülaziz zamanında yapıldı. Pratik, ileri görüşlü, girişimci bir bürokrat olan Ahmet Vefik Paşa, Anadolu Sağ Kol Müfettişliği görevinde iken incelemelerde bulunduğu İzmit bölgesinde, İzmit Körfezi-Sapanca Gölü-Sakarya Nehri’nin birleştirilmesinin faydasını takdir etmişti. Buna dair 11 Temmuz 1864 tarihli bir rapor hazırlayarak padişaha arzetmişti. Kendisine bu konuda yardımcı olmak üzere İstanbul’dan Mühendis Riter’i talep etmişti (BOA, A.MKT. MHM, 305/55). Riter’in keşif ve incelemeleri devam ederken menfaati bozulan bazı eşrafın Ahmet Vefik Paşa hakkında yaptıkları şikayetler üzerine, kendisi Ekim 1864’de müfettişlik görevinden azledildi ve sahiplenmiş olduğu kanal işi tekrar rafa kalktı. Bundan sonra Osmanlı döneminde kanalla ilgili bir teşebbüs yapılmadı.
11. Girişim: 1999
Marmara-Karadeniz kanalı ile ilgili son çalışma 1999’da Bülent Ecevit hükümeti zamanında yapıldı. Başbakanlık ile müşterek çalışma yürüten Sakarya Valiliği İTÜ İnşaat Fakültesi Hidrolik Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Necati Ağıralioğlu ve bir grup biliminsanı, 1999’da bir fizibilite raporu hazırladı. Bu projenin Osmanlı dönemi projelerinden en önemli farkı, açılacak kanalın bir tatlı su kaynağı olan Sapanca Gölü’nden geçmeyecek olmasıydı. Ancak 17 Ağustos 1999’da yaşanan deprem felaketi nedeniyle proje rafa kaldırıldı.
Marmara Denizi’ni İzmit Körfezi’nden Sapanca Gölü’ne oradan da Sakarya Nehri’ne bir kanalla bağlayarak Marmara-Karadeniz arasında bir suyolu kurmayı hedefleyen proje, Osmanlı döneminde 8 padişah devrinde tam 10 defa gündeme gelmiş ve harekete geçilmişti.
Kanal açma teşebbüslerinin bu kadar fazla olmasına rağmen hepsinin başarısızlıkla sonuçlanmasının muhtelif sebepleri vardır. İşi sahiplenen gayretli girişimci devlet adamları çoğunlukla yalnız kalmışlardır. Padişahlar destek verir görünse de kendilerine yapılan yönlendirmelerin etkisinde kalarak desteklerini çekmişlerdir. Öte yandan kanal bölgesindeki ayan, eşraf ve halk bu projeyi tam olarak idrak edememiş; kanalın çiftlik ve arazilere zarar vereceği, şahsi menfaatlerine halel getireceğini düşünerek muhalefet etmişlerdir. Kanalın açılmasıyla bölgeye dışarıdan geleceklerle nüfusun ve yiyecek-içecek fiyatının artacağı endişesi de kanal çalışmalarını sekteye uğratmada etkili olmuştur.
Osmanlı Türkleri, gösteri sanatlarından dansa büyük önem verdiler ve bu alanda ileri gittiler. Kimileri dansı yasaklamak istedi, kimileri ise ibadethanelerinde Tanrı adına raksetti. Osmanlı danslarının pek az figürü günümüze ulaştı. Öte yandan nakkaşlar, dondurulmuş karelerle de olsa bugün bunları görmemizi sağlıyor.
En kadim eğlence gösterilerinden biridir dans: Eski Ahid’in çeşitli yerlerinde sevinçten oynayanlardan sözedilir, Mısır duvar resimlerinde grup dansları betimlenir. Kargamış’ta bulunan MÖ. 7. yüzyıla ait bazalt üzerine bir Hitit kabartmasında saz, çifte flüt ve zil çalanlar eşliğinde raks eden bir figür bulunur.
İslâmiyet öncesi Arap toplumunda dansın mühim bir yeri vardı; buna “raks” denirdi. Bir Buhârî rivayetine bakılırsa; Peygamber ve eşi huzurunda da raks edilmişti: Habeşli ve Sudanlı bir grup bir bayram günü Medine Mescidi’nin toprak zemini üzerinde maharetlerini sergilediler, kalkan ve kısa mızraklarıyla oynadılar. Yemenli bir hadis aktarıcısı es-Sen’ânî, Hz. Ömer’in bir dans gösterisine müdahale etmek istediğini fakat Peygamber’in buna izin vermediğini aktarır.
Eski Türklerin ve bazı başka Asya halklarının şamanları da dinî törenlerde vecit hâlini yansıtmak veya av ve savaş gibi önemli toplumsal hareketler esnasında cemiyeti coşturmak için hem davul çalıp hem dans ediyordu. Bunların Anadolu Türk tarikatlarının dans (sema) içeren ayinlerine öncülük ettiği söylenir. 17. yüzyılda ortaya çıkan Kadızâdeliler gibileri bu gibi gösterimlere karşı çıkacak, “tahta tepenler-düdük çalanlar” diyerek sema ve raks yapanları aşağılayacaktır.
Göz zevklerine düşkün Osmanlılar, bu harika sanattan hiç geri durmadılar, muhteşem düğünlerini mahir dansçılarla doldurdular; her ne kadar kadın sanatçılara yer vermeseler de “köçek” denen kadına benzer erkeklerin erotik danslarını orta yerde seyretmekten sakınmadılar. Bu oğlanlar öyle dans ederlermiş ki giderek hızlanırlar, bir süre sonra da kıvrak bedenleri çıplak gözün takip edemeyeceği bir titreşime ulaşırmış. Soytarılar ve tulumcularsa bu iyi dansçıları kötü bir biçimde taklit edip güldürü yaratırlarmış. Kalabalık biçimde yapılan bu nahoş dansa “curcuna” denilmiş.
Sanat tarihçisi Metin And, 40 Gün 40 Gece’de bu köçek ve çengilerin eşcinsel olduklarını söylüyor; hatta 1675 saltanat düğününde hayvan postlarına girerek dans eden bir grubun çiftleşme figürleri içeren garip danslarını padişahın alkışladığına dair bir tanıklık sunuyor. 17. asırdaki neşeli şahidimiz Evliya Çelebi, bu raks ehlini övgü ve yergiyle karışık olarak anar: “Veled-i zina âfitâb-misâl rakkaslar” (piç ama güneş gibi güzel yüzlü dansçılar!). And’ın aktardığı kökeni belirsiz bir rivayete bakılırsa, bunları 19. yüzyılda 2. Mahmud yasak etmiş, onlar da Kavalalı Paşa’ya sığınmışlar.
Halk dansları gibi bölgesel olanlar ve mevlevî semaları gibi dinî nitelik taşıyanlar haricinde, Osmanlı geleneğinden günümüze bu dansların pek bir iz ve nişanı ulaşmamış… Rakkasların titrek bedenleri karşısında hayrete düşen seyyahların tanıklıkları ve 1582 ile 1720’deki eşsiz saltanat düğünlerinin anlatım ve çizimleri dışında.
Çengiler meydanda
1720 Haliç-Okmeydanı sünnet şenliklerinin ikinci gününde “peri yüzlü” çengiler; zurna, tef ve nakkare eşliğinde maharetlerini sergiliyor. Nevşehirli Damat İbrahim (sağ üstte) ve kahyası Mehmed Ağa oyunu izliyor. Şair Vehbî’nin kaydına göre 14. gün, sudan acayip bir timsah-denizaltı çıktığında bile İbrahim Paşa’nın dikkati bu “civa gibi oynak kalçalı rakkaslar”a çevriliydi. En aşağıda, asıl görevleri su dolu kırbalarla taşkınlık yapanları ıslak ama neşeli biçimde cezalandırmak olan “ecinni suretli” tulumcular, curcuna denen taklit danslarını icra ediyor (Vehbî Surnâmesi, res. Levnî. TSMK, A. 3593).
‘Su Balesi’
1720 şenliklerinin Haliç üzerindeki safhasında köçeklerin yaptığı, biraz da göz aldatmacası içeren bu dans, Metin And tarafından ”Su Balesi” diye adlandırılmış. Gösteriyi seyredenler su üstünde kayarak dans eden mucizevi köçekler görür; ancak oyunbozan şair ve nakkaşlar bize hileyi açık eder: Dansçılar yuvarlak, altı kurşunla dengelenen tahta dubaların üzerine eteklerinden geçirilen bir direkle tutturulmuş; “cin askeri” denen yardımcıları onları su altından uzanan iplerle kıyıya çekmiş. (Vehbî Surnâmesi, res. Nakkaş İbrahim. TSMK, A. 3594).
Oturmaya mı geldik?
Nakkaş İbrahim’in 1720 şenliklerinden betimlediği sahnede köçek ya da çengi giyiminde olmayan, başlıkları Acem ve Türk başlıklarına benzeyen birtakım erkekler de oyun sahnesinde. Belki de halktan birilerinin katıldığı bir oyundu bu (Vehbî Surnâmesi).
Akrobasi ve şamata
1582 Atmeydanı şenliklerini anlatan İntizâmî’nin Surnâme’sinde Osman’ın çizgilerinde üçgen biçimli çeng ve bu sazdan adını alan çengiler bir arada. Elleri üzerinde dans eden iki rakkas işi akrobasiye dönüştürüyor, curcunabazlarsa işi yine şamataya vuruyor. (TSMK, H. 1344).
Sarayda raks
Bir Tatar ziyaretçi, paşalar huzurunda bir köçek ve uzun saçlı bir çengi (muhtemelen bir kadın) zil çalıp oynuyor. Kadın dansçıların dış ve umuma açık mekânlarda dans etmesi yasak olduğu hâlde saraya özel bir durum sözkonusuymuş gibi (Âlî, Nusretnâme, TSMK, H. 1365).
1828’de Osmanlı Devleti’ne savaş ilan eden Rusya, kısa sürede hem Balkanlar’da hem Kafkasya’da büyük başarılar kazandı. Edirne’yi dahi kaybeden Osmanlı yönetimi, artık Rusya’yı yenebilecek durumda olmadığını idrak etmişti. Rusların Balkanlar’daki Türk-Müslüman halka dayattığı koşulların belgesi…
Müfrit derecede Osmanlı düşmanı olan Çar 1. Nikola, 1825’te Rusya tahtına oturdu. Birkaç yıl içinde, Yunan İsyanını söndürmeğe uğraşan, Yeniçeri ordusunu dağıtmış, Navarin’de donanması yakılmış bir Osmanlı Devleti ile karşılaştı. Osmanlı Devleti’ni yıkıp İstanbul’u ele geçirmek için şartların uygun olduğunu düşündü. 26 Nisan 1828’de ilan-ı harp ederek Kafkaslar ve Balkanlar’dan iki ayrı cephe açıp saldırdı. 20 Mayıs 1828’de de Osmanlılar harp kararı aldı.
Rus ordusu, Balkanlar ve Kafkaslar’da kısa sürede büyük ilerlemeler kaydetti. Birçok kale şehir ve kasaba Rusların eline geçti. Bazı bölgelerde kısa süreli başarıları olsa da Osmanlı ordusu genel olarak çok zayıf kalmıştı. Son yüzyılında pek yararlılık gösteremeyen ve devletin birçok kaynağını tüketen 500 yıllık profesyonel bir ordu yok edilmiş ama yerine getirilmek isten ordu henüz yeterince eğitilememişti. Sağdan soldan toplanan askerlerle mukavemete kalkışıldığında, Varna’da olduğu gibi kale muhafazasıyla görevli komutan Yusuf Paşa başta olmak üzere birçok asker şehri/kaleyi Ruslara teslim ettikleri gibi çekip gidiyorlardı. Balkanlar asker kaçağı dolmuştu. Yeniçeriliğin kaldırılmasına itiraz edip savaşmayan insanlar da az değildi.
1829 Edirne Anlaşması ardından basılan madalya. Rus Çarı 1. Nikola, Sultan 2. Mahmud’a zeytin dalı uzatırken tasvir edilmiştir.
19 Ağustos 1829’da Edirne de savaşmadan teslim olmak zorunda kalmıştı. 1361’de fethedildiğinden beri ilk defa düşman eline geçen eski başkentin teslim olması İstanbul’u oldukça sarstı. Rusya’nın karşı propaganda olarak bastırıp Bulgaristan’da dağıttığı beyannameler de bölge Türklerinin kafasını oldukça karıştırmıştı. Vakanüvis Ahmed Lütfi Efendi’nin Tarih’inde yer alan bu beyannameler, yakın tarihlerde Osmanlı Arşivi’nde tasnif edilen belgeler arasında ortaya çıkarılmıştır.
Lütfi Efendi 1866’da vakanüvisliğe getirildiğinde selefi olan Cevdet Paşa, halefinin eserine malzeme olacak 40 adet tezkire ile muhtelif belgeleri orta boy bir çuval içerisinde kendisine göndermişti. Yıllarca aranılıp bulunamayan orijinal Tezakir’in müsvedde nüshaları Cevdet Paşa’nın terekesinden satın alınıp Taksim Atatürk Kitaplığı’na kazandırılmıştı. Cavid Baysun bu müsvedde nüshaları yeni yazıya aktararak Tezakir’i yayımlamıştı ama orijinallerine uzun yıllar kimse ulaşamadı. Osmanlı Arşivi’nde tasnif faaliyetleri esnasında bulunan bir evrak torbasının, Ahmed Lütfi Efendi’nin eserini tamamladıktan sonra Hazine-i Evrak’a iade ettiği işi biten evrakla dolu olduğu anlaşıldı. Bu sayede Tezakir’in aslı ile kitapta kullanılan belgeler de ortaya çıktı. Rusların Bulgaristan’da ahaliye dağıttıkları beyannameler de o torbadaydı ve Cevdet Paşa’dan gelmişlerdi.
Tarih Vakfı ile YKY’nin 1999’da ortak yayınladığı Lütfi Tarihi‘nin II. Cilt 487-491. sayfalarında üç belgenin tam metni yer alır. Elyazısı ile yazılıp o devirde yeni yeni yayılmakta olan litografya usulü ile çoğaltılan beyannamelerden çok sayıda basılmış olmalıdır. Cevdet Paşa’nın ele geçirdiği belgeleri selefine göndermesi çok değerli bir hizmet olmuştur. Üç ayrı beyannameden, kitapta ekler kısmında 9 ve 10 numaraları altında çevriyazıları verilenlerden “diğer” başlığı altındaki metni yayımlıyoruz.
Rusların ele geçirdiği Aydos kasabasında 2 Ağustos 1829 tarihinde yazıldığı belirtilen beyannamelerin dağıtılmasında birinci öncelik ahalinin kaçmamasının sağlanmasıdır. Rus ordusunun savaşta lojistik ihtiyaçlarını karşılaması giderek zorlaştığından, Müslim veya Gayrimüslim ahalinin köylerini, kentlerini terk edip kaçmaları istenmeyen bir sonuçtu. Üstelik işgal ettikleri toprakları kalıcı olarak ellerinde tutabilirlerse, işgücüne ihtiyacın had safhada olduğu o zamanda yerli ahalinin yerinde kalması gerekiyordu.
Rus ressam Alexander Sauerweid’in “1828 Varna Kuşatması” adlı tablosu.
Altı madde halinde kaleme alınan metinin giriş bölümünde barış yanlısı bir tutum takınılmasına rağmen, ahali Rus Orduları Sergerdesi tarafından açıkça tehdit edilmektedir. Silahlarını teslim etmeleri, ancak evlerinden çıkıp gitmemeleri emredilir. Camilerin açık tutulacağı, ibadetlerin aksamasına izin verilmeyeceği taahhüt edilir.
Vaatlerin bazen akla ziyan özgürlükler içermesi, zaten hiçbir vaadin yerine getirilmeyeceğini göstermektedir. Mesela Halife 2. Mahmud namına hutbe okunması ve ahalinin Osmanlı tebaası olmaya devam edileceğinin ilanı buna bir örnektir. Rusların böylesine insancıl örnekler sıralamalarına, sözler vermelerine rağmen Edirne’yi ele geçirdikten sonra Kırklareli, Edirne ve civarında yakıp yıktıkları eserlerin, köy ve kasabaların haddi hesabı yoktur. Yüzlerce ev yakılıp, yıkılmış, binlerce dönüm bağ, bahçe tahrip edilmiştir.
Zamansız yakalandığı bu savaştan büyük zarar gören Osmanlılar, ancak Edirne Antlaşması’yla nefes alabilmiş, silahlar susmuş, ama 10 milyon altınlık savaş tazminatı İstanbul’un belini bükmüştür. Osmanlıların Yunanistan’ın bağımsızlığını tanımış olması, Rusya’nın savaş gücünü yenebilecek durumda olmadığını idrak etmesi en önemli sonuçlardandır.
Rus Bildirisi
‘Osmanlı padişahı bu koşullara rıza göstermeye mecburdur!’
Rusların 1828-29 Savaşı sırasında Bulgaristan’daki Türk-Müslüman halka dağıttıkları bildiri, insanların ellerindeki silahları hemen teslim etmelerini ve evlerini terk etmemelerini “rica” ediyordu.
Rusların Bulgaristan havalisindeki Osmanlı tebaasına dağıttıkları, litografya ile basılıp çoğaltılmış beyanname.
Rumili Eyaleti’nde bulunan faziletlü kuzât ve nüvvab ve eimme ve a‘yân ve ağavât cenâbları ve vücûh-ı memleket ve bilcümle kasaba ve karyelerin iş erlerine Rusya askerlerinin sergerdesi tarafından beyânnâmedir.
Bu defa avn u inâyet-i Bârî ile zuhûra gelen fütûhât-ı celîle muktezâsından olarak Rusya askerlerinin sergerdesi, Rumili Eyaleti’ne geldiği esnâda mukaddemâ şevketlü Rusya imparatoru ve ulu padişahı cânibinden olarak arz eylediği adl u hakka mukârin teklîfâtı Devlet-i Osmaniye tarafından reddolunduğunu ve bu hususda devlet-i mezkûrenin inâd u gafletini görünce ziyâde meserret etmektedir. Zîrâ teklîfât-ı mezkûre kabul olunmuş olaydı hem seferden iktizâ eden musîbetler def‘ olur idi ve hem bu etrâfda râhat üzere olan fukarâ-yı ahâlînin hüsn-i hâl ve emniyeti tahsîl olunur idi. İmdi serasker-i müşârunileyh nâil olduğu bunca galebe ve fütûhâtın ardını kesmeyüp inşâallahü te‘âlâ memleketleri istîlâ etmek ve tevfîk u irâde-i Sübhâniyenin cevâzı olduğu kadar ilerüye varmak vâcibe-i hâlden addetmiştir ki şu vechile Âl-i Osman padişâhı akl u insâf ve insâniyyete muvafık teklîfâta rızâ vermeğe mecbûr ola. Lakin sergerde-i müşârunileyh zimmetinde farz-ı ayn addeylediği bu gûne girân maslahatı icrâ etmekde iken gerek ehl-i İslâm ve gerek Hıristiyân tâ’ifesinden râhat üzere olan fukarâ ahâlîyi muhâfaza ve himâyet ve memleketlerinin asker ile zabtı vaktinde zuhûra gelebilecek musîbetlerden sıyânet etmek ve bâ-husûs askerin yaklaşmasıyla ürküp yurdlarını bırakmak ve kasabalarını ve köylerini terk etmek yolunda olacak olurlar ise Allah’a sığındık külliyen harâbiyetlerini ve perîşâniyetlerini mûcib olacak bir keyfiyet olmağla bu gûne belâdan fukarâyı kurtulmağa rağbet ve arzusu kemâlde olduğundan niyetlerini bu vechile cümleye i‘lâm ve ifâde ediyor ki; Evvelâ gerek beldelerde ve kasabalarda ve gerek köylerde ehl-i İslâm olarak taraf taraf bulunan yerli ve ahâlî ferd-i âferîde tarafından rencîde olunmamak şartıyla evlâd u ıyâl ve mâl u menâlleriyle yurdlarında kalmağa da‘vet olunur. Lakin yanlarında olan silahların cümlesini emin yerde hıfz olunmak içün teslîm eyleyüp bir müfredât defterde mufassalan kayd ile iki devlet beyninde musâlaha akdolundukda yine sahiplerinin ellerine verile.
Sâniyen yurdlarında kalacak ehl-i İslâm dîn ü âyînlerinin icrâsı husûsunda külliyen serbest olup camileri ve imâmları evvelki gibi muhafaza olunup şer‘an lâzım gelen beş vakit namazlarını kılalar ve Cuma namazlarında dahi hutbeyi padişahları ve halifeleri olan Sultan Mahmud isminde okuyalar. Zîrâ Rusya askerinden zabt olunmuş ve olunacak memleketlerde yurdlarını bırakmayup kalan ehl-i İslâm bu yüzden Mosko re‘âyâsı addolunmayup kemâ fi’s-sâbık Âl-i Osman padişâhı re‘âyâsı olmak iktizâ eylediği derkârdır.
Sâlisen belde-i Edirne ve sâ’ir beldelerin ve kasabaların hükkâm ve kuzât ve zâbitânı ve a‘yânları ve ihtiyârları me’mûr oldukları mahalleri terk etmeyüp umur-ı belde ve ahâlînin maslahatları idâresine müdâvemet birle ehl-i İslâm’ın himâyet ü sıyâneti ve emniyet ü râhatlarının vikâyesine sarf-ı sa‘y u himmet eyleyeler ve bu takdîrde ehl-i İslâm beyninde düşen umûr u husûslara Rusya zâbitleri tarafından vechen mine’l-vücûh müdâhale olunmaya. Şu vechile ki hukûk ve da‘vâları her mahalde lâzım gelen ehl-i İslâm hükkâm ve zâbitânı ma‘rifetiyle fasl u kat‘ olunalar.
Râbi’an yurdlarında kalan ahâlî ekinlerini biçüp geçinmelerîçün lazım olacak zahirelerini ambarlarında ba‘de’l-hıfz artar ve kendülerine ziyâde olan her ne gûne mahsulleri var ise Rusya askeri levâzımâtı içün rızâlarıyla satup kat‘ olunacak baha üzere alınan mahsûlün akçesi bi’t-tamam nakden kendülerine edâ oluna.
Hâmisen Mâru’z-zikr mahallerde bulunabilecek top ve silah ve mühimmât ve zehâir ve buna misillü her ne ki mîrî malı var ise cümleten mahal be mahal olan ehl-i İslâm zâbitân tarafından Rusya zâbitânına bi’t-tamâm teslîm oluna ve işbu maslahat bir kerre nizâm bulunca ahad-ı nâsa mahsûs olan mâl ü menâl her ne ise kimesne tarafından dokunulmayup herkes kendü malını istediği gibi kullanmağa ve idâre etmeğe me’zûn ola.
Sâdisen gerek beldelerde ve kasabalarda ve gerek köylerde kalacak ehl-i İslâm’ın evlerinde Rusya askerî tâ’ifesinin ikâmeti câiz olmayacağından mâ‘adâ ehl-i İslâm’ın evlâd u ıyâlleriyle asker tarafından bir vechile incitilmemesi ve çiğne[n]memesi içün lâzım gelen tedbîrler kemâl-i şiddet ile görülüp bu misillü keyfiyetlerin zuhûru külliyen men‘ oluna.
Şurût-ı mezkûre kemâl-i dikkat ile ri‘âyet olunup bi-aynihî icrâlarına dâ’ir iktizâ eden ifâdâtı mahal be mahal olan ehl-i İslâm zâbitleri tarafından Rusya askerlerinin sergerdesine arz u inhâ olunmak husûsu muvâfık-ı re’y-i sergerde-i müşârunileyhdir.
İşbu bin iki yüz kırk beş senesi mâh-ı Safer’in gurresinde [2 Ağustos 1829] Aydos kasabasında tahrîr olunmuştur”.
24 yıl Kafes’te yaşadıktan sonra tahta oturtulan Sultan 4. Mustafa, sadece 14 aylık saltanatının ardından öldürülmüştü. Kısa saltanatı süresince, başta Kabakçı İsyanı olmak üzere bir dizi karışıklık, cinayet, rezalet meydana gelmiş; İstanbul’da cangüvenliği kalmamıştı. Bir yıkım döneminin ve 29. Osmanlı hükümdarının özeti.
Osmanlı tahtından 1807’de çekilen 3. Selim, 1808’de tahta oturan 2. Mahmud, parlak padişahlarken bu ikili arasındaki padişah 4. Mustafa’dan pek sözedilmez. Kabakçı ayaklanması-Alemdar/Bâbıâli Vak’ası aralığında, Selim’in tahttan indirilip bir yıl sonra “padişâhâne değil vahşiyane” öldürülmesi, Mahmud’u boğma girişimi, gericilik diklenmesi olaylarında, bu Mustafa da silik kimliğiyle anılır…
Murossa sorguçlu kavuğu taranmış uzun sakalı, yeni merasim kürkü mücevher kabzalı hançeri ile bayram tahtına oturmuş ürkek bakışlı 4. Mustafa, babası 1. Abdülhamid gibi saray ressamına poz vermiş.
Bir kuzen (Selim), iki kardeş (Mustafa ve Mahmud) üçlüsünün hayat ve saltanat yazgılarının kesiştiği 1789- 1839 yarı yüzyılının en doğru anlatımları Âsım ve Cevdet Tarihleri’ndedir. Söz konusu elli yıl için Başbakanlık ve Topkapı Sarayı arşivlerinde, Fransa, İngiltere ve başka devlet arşivlerinde pek çok belge vardır.
29. Osmanlı hükümdarı 4. Mustafa’ın 29 yıllık kısa yaşamının sadece 14 ayı tahttadır. Önceki 28 yılda şehzade, tahttan indirildikten sonraki dört ayda da tutuklu eski padişahtır. Kendisinin, tahtını ve canını güvenceye almak için önceki padişah 3. Selim’i öldürtmesi gibi, kardeşi 2. Mahmud da aynı gerekçeyle kendisini boğdurtmuştur. Bu bahtsız padişahın kısa saltanatı, ayaklanma ve cinayetlerle başlamış bitmiş, 600 yıllık Osmanlı tarihinin bunalımlı bir evresidir. 14 ay süren saltanatında devlet yönetimini kavrayamadığı, kolay kandırıldığı, tanımadığı -cephedeki- sadrazamı azledip yine görüp tanımadığı bir veziri bu göreve atadığı saptanıyor. Osmanlı tarihinin dehşetengiz ayaklanmalarından -tarihçilerin birini yerip diğerini övdüğü- Kabakçı ve Alemdar vak’alarından biriyle saltanatı başlamış, ötekiyle sona ermiştir. İstanbul’da ve taşrada adıyla anılan önemli bir eseri de yoktur.
Şehzadeliğinde ve tahttan indirildikten sonra, babası 1. Abdülhamid’in Topkapı Sarayı’na eklettiği İkbâller Taşlığı çevresindeki harem ve mabeyin dairelerinde veya Çifte Kasırlar’da oturmuş olmalıdır. Sık sık tebdil gezdiği, sarayda onarımlar yaptırdığı, hat çalıştığı biliniyor.
Günümüzden 210 yıl önce 1807 Mayıs ayında başlayıp 1808 Eylül’ünde biten 4. Mustafa serüvenini ayrıntılı veren kaynaklardan ikisi, Âsım Tarihi (2. Cilt) ve Ahmed Cevdet Paşa’nın Târih-i Cevdet’inin 8. ve 9. ciltleridir.
İsyancılar suçlanmadı Üçüncü Selim’in tahttan indirilmesinin ertesi günü yeni padişah 4. Mustafa tarafından Kabakçı İsyanı adı verilen olayda sorumluluğu olan yeniçeri ocağının hiçbir şekilde suçlanmayacağına, isyana katılanların cezalandırılmayacağına dair hüccetin Divan-ı Hümayun’a gönderilen nüshası. Üst taraftaki kırmızı yazının altında 4. Mustafa’nın yemin ve taahhüdü bulunur. Şeyhülislam Ataullah Efendi, Sadaret Kaymakamı Köse Musa, Nakibüleşraf ve kazaskerlerin imzalarını içeren bu belgenin Osmanlı tarihinde başka benzeri yoktur.
Babası 1. Abdülhamid’in saltanatının beşinci yılında, 8 Eylül 1779’da doğan Mustafa için veladet (doğum) şenlikleri düzenlenmişti. O sırada tahtın tek adayı, amcazâdesi şehzade Selim’di (3). Mustafa’nın kendisinden önce ve sonra doğan kardeşlerinden Mahmud (2) dışındaki 10 şehzade, bebeklik-çocukluk çağında öldü. Hayata tutunan Mustafa ve Mahmud, hanedanın geleceği için Selim’den sonraki taht adaylarıydı.
Mustafa’nın annesi Ayşe Sineperver’i (Seniyeperver) Nükhetsezâ adıyla, Gürcü veya Çerkes asıllı gösteren kaynaklar vardır. Padişah kızlarının ünlülerinden “Küçük” Esmâ Sultan, Mustafa’nın bir yaş büyük öz ablasıydı. 1. Abdülhamid’in öldüğü, kuzeni 3. Selim’in tahta oturduğu 7/8 Nisan 1789’da şehzade Mustafa on, kardeşi Mahmud beş yaşındaydı. Resmen ilan edilmese de Mustafa veliaht konumundaydı. 18 yıl süren padişahlığında 3. Selim’in oğlu da kızı da olmadı. Kuzenleri bu iki kardeşten başka Harem’de şehzade de yoktu; yakın gelecek bu ikiliden birine taht ve baht saklıyordu.
Hoşgörülü 3. Selim’in olabildiğince ve Harem ortamında özgürlük tanıdığı Mustafa ve Mahmud, kafes odalarında kapalı olmaksızın saray geleneklerine göre özel eğitim gördüler. Din, müzik, hat (güzel yazı) eğitimi aldılar. Sarayda ve arşivlerde hattatlıklarını doğrulayan yazılar, levhalar, kitabeler vardır.
Kabakçı Ayaklanması
Cevdet Tarihi’nde “Yamaklar isyanı, Kabakçı Vak’ası” başlığı altında anlatılanlar gösteriyor ki askerî yenilikleri ve sanatsever 3. Selim’in yaşam tarzını onaylamayan softaların ve mutaassıp ulema kesiminin hedefi tahtın el değiştirmesi; saraydan yansıyan haberlere göre kafadarları olan Mustafa’yı padişah yapmaktı. 28 yaşına gelmiş şehzade Mustafa, saraydaki dairesinde dilediği gibi yaşıyor, tahta geçmekte sabırsızlanıyordu. Ceditçilik (yenilikçilik) veya karşıtlığının ayrımında olmasa da saltanata haris, Avrupa’daki gelişmelerden habersiz, kolay kandırılan, o zamanki tanımla sâde-dil ve safderun idi. Çevresindekiler de Sultan Selim ricâlinin mevkilerini almakta aceleci, bu amaçla fitneler yaymaktaydılar. Ulemanın mutaassıp çoğunluğu ve İstanbul’daki sefere gitmemiş yeniçerilerse, “Moskof olmayı Nizâm-ı Cedid kisvesi giymeye tercih edeceklerini”, Boğaz Yamakları “-Moskof oluruz, Nizâm askeri olmayız!” nâraları atıyorlardı.
Önceki padişah III. Selim’i öldürmek için dairesine giren cellatlar, Selim’e siper olan bir kadın. (Eski tarih dergileri için yapılmış bir betimleme)
3. Selim yaklaşan karabasandan habersiz, günlerini saz söz fasılları, Boğaziçi’nde binişler, tomak-çomak-nişan seyirleri, mesire safaları, kız kardeşlerinin yalılarında konukluk, ney üflemek ve bestekârlıkla -doğal ki “tevekkülle”- geçiriyor, sadaret kaymakamına kent içi gezilerindeki gözlemlerini içeren buyruklar yazıyordu. Oysa sadrazam ve ordu Rus cephesinde, durumla kritikti.
Osmanlı Sarayı, tarihinin vak’a, haile, kıyam denen ayaklanmalarından birine daha hazırdı. Yeni kıyam beklendiğinden de önce başlayarak İstanbul baharının en güzel üç gününü, 27-29 Mayıs 1807 tarihlerini dehşete boğdu. Üçüncü Cuma günü taht sahip değiştirdi. Şehzade Mustafa muradına erdi.
“Sultan Mustafa Hân-ı Râbî” (4. Mustafa) tahta cülus etti. Payitaht İstanbul 14 ay sürecek terörün, kıtlığın, baskınların, yağmaların, karaborsanın idamların yaşanacağı bir çalkantı evresine girmek üzereydi.
Kabakçı yamakları ve onlarla omuz omuza yeniçeriler, bekârlar, en önde ulemadan ve yöneticilerden elebaşılar, saray surlarının iki ana kapısını aşıp Divan avlusunda taht kapısı Bâbüssade’nin önüne yığıldılar. Uğultulu bağırışlar iç sarayda yankılandı: “-Sultan Mustafa Efendimizi isteriz!” Bu tehdidi duyarak sonrasını tahmin eden 3. Selim “madem ki istemiyorlar ben de padişahlığı bırakıyorum!” diyerek devletlilere, ulemaya kırgın Cuma selâmlığına çıkmadı, dairesine çekildi.
Sadrazam cephede olduğundan, Sadaret Kaymakamı Musa Paşa ve Şeyhülislâm Topal Ataullah Efendi, saray ağaları aracılığıyla Babüssaade önüne cülus tahtını koydurdular. Önce bu ikili ile Enderun halkının Sofa-yı hümayunda biat ettiği yeni padişah 4. Mustafa, Hırka-i saadet dairesindeki duadan sonra Bâbüssaade’den çıkıp cülus tahtına oturdu. Saraya gelerek Divan avlusunda yerlerini alan devlet ricâli, ulema ve Ocak ağaları sırayla biat ettiler. Boğaz kalelerinden, Tersane’den Tophane’ye cülus topları atıldı. Cuma selaları yeni padişahın cülusu için geciktirilmişti. 4. Mustafa’nın, ivedilikle selamlık alayına çıkıp Ayasofya’da Cuma namazı kılması ikindiyi buldu.
İmlası bozuk üslubu savruk Sultan Dördüncü Mustafa’nın Kütahya’ya sürgün edilmesi emri verdiği Başçukadar Mehmed Bey için sonradan fikir değiştirip daha uzak bir yere sürülmesini emrettiği, oldukça bozuk bir imla ve üslup eseri hatt-ı hümayunu. Başçukadar Mehmed Bey Kütahya’ya gitsün deyü yazdım idi. Şimdi bir adem gönderesin. Kütahya’ya gitmesün, daha ırak ondan öte bir bir başka mahalle gönderesiz. Emr-i hümayunumdur. Kütahya’da kalmasun daha uzak bir mahalle gönderesiz. Emr-i hümayunumdur elbet.
Kıyamcılar amaçlarına ulaşınca öç almalar başladılar. Önce Umur-ı Bahriye Nazırı İbrahim Efendi yakalandı; gözü dönmüş Yamaklarla serserilerin önüne atılarak linç ettirildi. O gün ve ertesi gün öldürülenler arasında 3. Selim’in Sırkâtibi Ruzname yazarı Ahmed Efendi de vardı. Kabakçı Mustafa, turnacıbaşılık pâyesi verilerek Rumeli yakası kaleleri ağalığına atandı. Yeni padişah, elebaşılara pâyeler, rütbeler, paralar ihsan ederken Boğaz Yamaklarına da ziyafetler verdirdi; başta Tersane, Darbhane eminlikleri ve başka önemli görevler el değiştirdi.
4 Haziran günü dua ile sakal bırakan 4. Mustafa, 6 Haziran 1807’de Valide alayı ile Eski Saray’dan Topkapı Sarayı’na gelen annesi Sineperver Valide Sultan’ı Bâbüsselâm’da karşıladı. 12 Haziran’da Şeyhülislam Ataullah, Eyüp Sultan’da padişahın beline Osman Gazi’nin kılıcını bağladı.
Köse Musa Paşa, söylenenlere safça inan padişaha, ayaklanmada ölenlerle kaçanların konaklarının ve mallarının ordu giderleri için müsadere edilmesi için buyruk verdirterek çevresindeki soyguncuların çalıp çırpmalarına fırsat sağladı. Bir ferman da ordu nizamının 1. Abdülhamid dönemindeki yapıya döndürülmesi ve Nizam-ı Cedid’in dağıtılması için yayınlandı. Orduyla cephede (Silistre’de) olan Sadrazam (Keçiboynuzu) Ağa İbrahim Hilmi Paşa azledilip, yerine 18 Haziran’da yine cephede olan Çelebi Mustafa Paşa’nın atanması, orduda da bir ayaklanma başlattı.
Cülus bahşişinin azlığını ileri sürerek 23 Haziran günü Süleymaniye Camii avlusunda toplanan Yamaklar ve Ocaklılar, bu kez, “Köse Musa’yı, sekbanbaşını, şeyhülislâmı istemezük” sayhalarıyla ortalığı inlettiler. Sadaret kaymakamlığına Şehsüvarzâde Hamdullah Paşa atandı. 13 Temmuz’da Ataullah azledillip Hulusi Efendi şeyhülislâm oldu. O günlerde Rikâb kethüdası Halet Efendi ile sekbanbaşı ağa ve kimi zorba reisleri konak konak gezip ab âlemleri yaparak değişikliklerin kötü sonuçlar vereceğini konuşuyorlardı. Padişaha haber gönderip Ataullah efendi yine şeyhülislam atanmazsa, bir fitne-i azime kopacağını uyardılar. Halet efendi, bu azil atama işini hemen gerçekleştirdi.
IV. Mustafa’nın babası I. Abdülhamid Cuma selamlığında.
Garip bir durum da ayaklanmada öldürülen, yakalanan, malları müsadere edilen ünlülerin üstlerinden çıkan büyüler, tılsımlar, muskalardı. Eski valide kethüdası Yusuf Ağa’nın Kapıarası’nda satılan malları arasındaki toprakla dolu Edirne işi sandıklarda, üstünde “vav” yazılı bir küre (top), bir kız resmi, torba içinde insan kemiği külü, haçlar bulunmuştu.
Payitaht İstanbul’da ise ayaklanmalar nedeniyle zahire ve yiyecek sevkiyatı durduğundan kıtlık, pahalılık başlamıştı. Et yüzü görmeyen halk açlıktan kırılırken, kentin güvenliğinden, yiyecek-yakacak gereksiniminden sorumlu Musa Paşa, “sivri kalpak giyilmesini yasaklamakla” meşguldü. Kol gezmelere çıkarak bu yasağa uymayanları cezalandırılıyordu. Yamaklarsa başkent semtlerinde silahlı dolaşarak halkı korkutuyor, sokaklarda naralar, namuslu kadınlara laf atıyorlar, fahişeleri Boğaz kalelerine götürüyorlardı. Padişahtan da bir kez daha harçlık istediler. İstanbul, o yazı korku, açlık, pahalılık karabasanında geçirdi.
Saltanat sürmek sevdasıyla binişler düzenleyip teftişler yapan 4. Mustafa, 16 Eylül günü kızkardeşi “Küçük” Esma Sultan’ın Ortaköy’deki yalısında ağırlanırken, yoldan geçmekte olan Yamaklar yalıyı bekleyen Bostancılarla kavgaya tutuştu. Her iki taraftan ölenler, yaralananlar oldu. Yakalanan yamaklar, gece boğuldu. Bu sokak çatışmalarını yalının arka pencerelerinden korkulu gözlerle seyreden 4. Mustafa, saraya dönünce Sekbanbaşına zorbaları temizlemesi emrini verdi. Şehirdeki yamak avı, yakalananların öldürülmesi birkaç gün sürdü. Karışıklıkları el altından tahrik ederken casusluk da yapan Divan-ı hümayun tercümanı Sarıbeyzâde Aleko da idam edildi ama Fransa elçisi Sebastiane bu infaz nedeniyle Bâbıâli’ye giderek protestoda bulundu. Silistre’de bir başarı elde edemeyen disiplinsiz ordu Eylül ayında başıbozuk ve perişan kalabalıklar halinde Edirne’ye dökülünce, orada da kıtlık ve korku başladı.
Karadeniz’den gemiyle İstanbul’a gelen Nizam-ı Cedit karşıtı Tayyar Mahmud Paşa, Ekim ayı başında 4. Mustafa tarafından sadaret kaymakamlığına atandı. Yine o günlerde Rusçuk Âyanı ve Nizam-ı Cedit yanlısı Alemdar Mustafa Paşa da 5 bin kişilik milis gücünü düzene koyup harekte geçti. Rusçuk yâranı denen güvenilir adamlarından eski sadaret kethüdası Refik Efendi, padişahla görüşmesinde Alemdar’ın müdahalesi için gerekli onayı alamadı.
Kışın yaklaştığı günlerde her iki payitahtı (İstanbul ve Edirne) da kıtlık, soğuk, yiyecek ve yakacak sorunları bekliyordu. Ekmek ve et kıtlığı had safhada iken hastalık ve ölümler başladı. Askerî birlikler aç ve donanımsızdı; hatta ayaklanacak halde değillerdi! Başta Bozoklu Cebbarzâde Süleyman Bey, âyanlar, İstanbul’a yardımı kestiklerinden kış mevsimi tam bir kırım dönemi oldu.
1808 ilkbaharında kış aylarında yağan karların erimesinden ve yağan yağmurlardan büyük seller yaşandı. Trakya’da ve Anadolu’da hayvanlar telef oldu. Canlı hayvan sevkiyatı hepten durdu. Oysa İstanbullular, öteden beri Hıdırellez’de -ama az ama çok- kuzu eti yemeye meraklıydılar. O yıl Hıdırellez’de ancak birkaç kasapta kuzu eti görülebildi. “Her lokmasına hezar (bin) müşteri olmağla”, yek diğerini çiğneyerek birkaç kişi yaralandı, ölen de oldu. Cevdet Paşa’nın anlattığına göre “Ol vaktin İstanbul kadınları bu makule adetlere riayetten başka bir şey bilmez ve düşünmez olduklarından nicesi kocalarıyla Rûz-ı Hızırda kuzu eti görmedik deyü kavga edip hatta bazıları boşanmıştı”.
Sadrazamın ricası kırılmaya Sultan 4. Mustafa’nın sadrazamın ricası üzerine azletmeye karar verdiği yeniçeri ağasına gönderilecek hatt-ı hümayunun müsveddesini göndermesini istediği bir görevliye yazdığı hatt-ı hümayunu. Sadrazamın ricasına bina’ olunarak yeniçeri ağasının azli içün gönderilecek hatt-ı hümayun suretini yazup taraf-ı şahaneme gönderesiz.
Derken bir de kasırga yaşandı. Kâğıthane ve Haliç semtleri altüst oldu. Hava gece gibi karardı. “Kasırga, önüne gelen ebniye ve eşcarı yıkıp söküp” Kasımpaşa’yı, Tersane’yi, karşı yakada da Balat ve Fener kıyılarında Haliç’i sıyırıp geçti. Birçok gemi ve kayığı sil süpür etti. İstanbul’un bağ ve bostanları mahvoldu. 8 Temmuz’da da şiddetli bir sağanak indi. Yağmur olanca şiddetiyle elli saat sürdü. Kimi aydınlar bu olaylara bakıp “Ufk-ı manevi nasıl karanlık ise / Ufk-ı mer’i dahi öyle bulanık” dediler.
4. Mustafa ise önceki padişahları öykünerek sık sık tebdil gezmekte, ama köklü tedbirler almak ve buyruklar vermekte müteredditi. Oysa zorbalar rezalet çıkarmak, vurmak-kırmak, saldırmakta pervasızdı. Örneğin yerli Rumlar, istedikleri haracı vermediği için Rumelifeneri kilisesini işgal ederek “burayı cami yaptık” diyebilmişler; buna ses çıkarmayan yetkililer, Rum ahalinin yıllık cizyeyi toptan ödemeleri üzerine işgali kaldırtmışlardı. Üsküdar’ın düzen ve güvenliğinden sorumlu Bostancı Hasekisi Ağa ise onlarca Bostancı ile sözde kol gezerek halkı haraca kesmekte, koyun getiren celepleri soymakta; bu arada Üsküdar zorbalarından Hamalbaşı ile Eskici Hüseyin de Bostancılardan geri kalmamaktaydı.
Rus saldırısı olasılığı nedeniyle Domuzderesi’nden Karaburun’a kadar muhafız atanan İzmit Paşası, Yamaklardan birkaçını suç işlediler diye yakalatıp çardak kulluğuna kapattığı için tabyacılar burayı bastı. Yoldaşlarını kaçırarak Kuruçeşme’de bir çilingire prangalarını açtırdılar. Rezalet denebilecek bir eylemi de Macar Kalesi dayısı Kerim Çavuş yaptı. Karaköy’deki kahvehanesine izin verilmediği için adamlarıyla Galata Kulesi kulluğunu bastı. Sonra İstanbul’a geçip Ağakapısı’nda, Yeniçeri Ağası vekili ve İstanbul muhafızı konumundaki sekbanbaşını yakaladı ve gecelik entarisiyle Galata’ya götürüp hapsetti. 4. Mustafa’nın bu rezalete tepkisi, sekbanbaşını azledip bir başkasını atamak oldu.
4. Mustafa’nın Nizam-ı Cedid ve İrad-ı Cedid’i yasaklayan Hatt-ı hümayunu
Bunlar olurken İstanbul’da 13 Mayıs günü bir kadın eylemi yaşandı. Semt ve mahalle kadınları bir ellerinde sopalar, ötekinde boş tencereler ile İstanbul kadısının konağını bastılar. Sofra başındaki kadının çevresini sardılar: “-Papaz herif, sen böyle mükellef sofrada taam eylerken biz açlıktan kırılıyoruz! Bir ciğer 20 para, haberin var mı?” dediler. Kadı hareme kaçtı. O gün selamlık alayı vardı. Bu yürekli kadınlar kalabalığı, bu kez 4. Mustafa’nın yoluna çıkıp arzuhal sundular ve “-Padişahın kullarından haberi var mı? Pahalılığa dayanamıyoruz!” dediler.
Diğer yandan Kerim Çavuş’un eylemlerine kızan Kabakçı Mustafa, 17 Mayıs günü yamaklarına Macar Kalesi’ni kuşattırdı. Kaledekiler de Yuşa Tepesi’ne toplar çıkartıp siper kazarak savunmaya geçtiler. Kerim Çavuş öldürüldü, Kabakçı kaleyi teslim aldı. Buna karşılık Macar Kalesi yamaklarıyla birleşen Ocaklılar, Cebeciler, Kalyoncular, Ağakapısı’nı basarak sekbanbaşını tutsak aldılar. Beyazıt’ta bir kent savaşı başladı. Birçok yeniçeri öldürüldü.
Topkapı Sarayı Kazaağlar dairesindeki kitabelerden: Soldaki manzum metin Sultan 4. Mustafa, sağdaki kardeşi 2. Mahmud tuğrası
Kasımpaşa’da da donanma askerleri Ermeni kilisesini basarak âyin yapan papazlarla cemaati âyin giysileriyle önlerine katıp Kaptanpaşa Divanhânesi’ne götürdüler. Kaptanpaşa Seyyid Ali Paşa sözde askerleri azarlayıp cemaati serbest bıraktırdı. Bir mizansen sergilendiği açıktı. Ermeniler ikinci bir baskın olmasın diye aralarında para toplayıp Ali Paşa’ya 15 kese rüşvet verdiler!
Kargaşa medreselere de sıçradı: Olay, bir medrese yobazının kulluk neferleriyle fahişe kavgası ettikten sonra medreseye sığınmasıyla başladı. Gelen yeniçeriler medreseyi kuşatınca, yobaz da kaçıp Fatih Camii’ne sığındı. Medreselilerle yeniçeriler cami avlusunu harp meydanına çevirdi. Yine ölenler, yaralananlar oldu. Sadaret kaymakamı Tayyar Mahmud Paşa azledilip Dimetoka’ya sürüldü.
Saray ve Paşakapısı ileri gelenleri, İstanbullular, 3. Selim’le 4. Mustafa dönemlerini “gündüz ile geceye” benzetirken, Selim karşıtları bile bir yıl öncesini aramaktaydı. Sarayın iç dünyasındaki kaygı ise başkaydı. 3. Selim’in çocuğu yoktu. Bir yıldır tahtta olan bu genç padişahın da henüz çocuğu olmadığı gibi, hamile kadını, cariyesi de yoktu. Kahvehaneler de Osmanoğullarının söneceği konuşuluyordu. Sarayın Harem dairesinde münzevi yaşayan Selim ise kuzeni şehzade Mahmud’u gelecek için tek umut gördüğünden, görüşebildiği zamanlarda ona kendi deneyimlerini, saltanat ve hükümet işlerini anlatıyordu.
30 Haziran 1808 günü Tersane-i Âmire’de 4. Mustafa’nın da bulunduğu geleneksel törenle yeni bir kalyon denize indirildi. Gerçi donanmada 23 kalyon, 12 fırkateyn, 2 korvet vardı ama bunlara bindirilecek ne kalyoncu, ne kumanda edecek zabit yoktu. Kalyoncular dağılmış, subaylar Kabakçı ayaklanmasında öldürülmüş veya kaçmıştı. Donanma ve ordu için para da yoktu. İlk kez bir dış borçlanma gündeme geldi ve 4. Mustafa bir nâme-i hümayunla Fas hâkiminden 20 bin kese borç istedi! Şeyhülislâm konağındaki toplantıda, Edirne’den gelen sadaret kethüdası, müsadere edilen malların 120 bin kese tutması gereken toplam bedellerinin ne olduğunu sordu ve elde avuçta bir şey kalmadığını öğrendiğini söyleyerek ithamlarda bulundu.
O günlerde Rusçuk Yârânı denen ve çoğu 3. Selim zamanında önemli görevlerde bulunan padişah yanlıları; sadaret mektupçusu Tahsin, başmuhasebeci Râmiz, Tuna Yalısı Mübayacısı Behiç, sadaret kethüdası Refik, reisülküttâb Galib Efendilerle, Alemdar Mustafa Paşa, ortalığı velveleye vermeden Edirne’ye geldiler. Alınan karar gereği ilk önce yollar ve konaklar gelip gidenlere kapatıldıktan sonra, Pınarhisar Âyanı Hacı Ali Ağa 300 süvarisiyle ansızın Rumelifeneri Kalesi’ni basıp Kabakçı Mustafa’yı öldürdü. Yamakların İstanbul’dan getirdikleri toplara kaledeki toplarla karşılık verildi. 14 Temmuz’da sanki bir muharebe yaşandı. Kırılmaya başlayan Yamaklar, köyü yaktılar. Rumelikavağı, Sarıyer, Yeniköy de yakılıp yıkıldı. Herkes can korkusuna düşüp kayıklarla kaçmaya başladı. Yamaklardan 300, Alemdar milislerinden de 12 kişi öldü. 4. Mustafa durumdan kaygılanıp Hazine Vekili Nezir Ağa’yı Edirne’ye göndererek sadrazamı ve orduyu İstanbul’a çağırdı.
Hamidiye (1. Abdülhamid) Türbesi’nde 4. Mustafa Sandukası
Sadrazam Çelebi Mustafa Paşa ve Alemdar Mustafa Paşa ayrı ayrı 18 Temmuz’da İstanbul’a geldiklerinde, 4. Mustafa da Sancak-ı Şerif’i karşılamak üzere Davudpaşa Kasrı’ndan Kırkkavak’a gelmişti. Sadrazamla Rusçuk âyanını burada kabul etti. Böylece Osmanoğullarının yazgısına hükmeden üç adaş, Sultan Mustafa, Sadrazam Mustafa, Bayraktar Mustafa biraraya gelmiş oldular. Devlet erkânı da Kırkkavak’a gelmiş bulunuyordu.
Nizam-ı Ceditçiler, Alemdar’a padişahı ve sadrazamı tutuklamayı önerdiler. 3. Selim, bu durumda hiçbir sorun yaşanmadan sarayda tahta oturtulabilecekti. Alemdar -taşralı civanmertliğiyle- buna yanaşmayarak padişahı ve devlet erkânını İstanbul’a uğurladı. Kendisi de milisleriyle Çırpıcı Çayırı’nda ordugâh kurdu. Bu karar, bir bakıma 3. Selim’in, 4. Mustafa’nın, Alemdar’ın yazgılarını belirledi. Şöyle ki Çelebi Mustafa Paşa, Yeniçerileri kışlalarına gönderip atamalar yapmaya koyuldu. Alemdar Mustafa Paşa ise 21 Temmuz’da pür-nakıl silahlı milislerinin ortasında gücünü sergileyerek İstanbul’a girdi. Alay Köşkü önünde padişaha alay gösterdi. Rusçuk âyânını kendisine sadık bir taşra paşası gören padişah, sadrazama bir hatt-ı hümayun yazarak “bu has ve kahraman veziri, devlet murahhası ve serdar atadığını” bildirdi. Ama bir hafta sonra Alemdar, Bâbıâli’yi basıp Çelebi Mustafa Paşa’dan sadaret mührünü alıp kendisini de surdışındaki ordugâhına gönderdi.
Alemdar, İstanbul’un her köşebaşını Kırcalılara tutturduktan sonra devlet adamlarını da saraya çağırttı ve yakın korumalarıyla Soğukçeşme kapısından saraya çıktı. Bir anda sarayın ortakapısının önünü binlerce Kırcalı doldurdu. Bu kapıdan geçen Alemdar, Bâbüsssade önündeki namazgâha oturdu. Padişahın başyâveri konumundaki silahdar ağayı çağırtarak sadaret mührünü teslim etti. Silahtardan mührü alan padişah, yanında bulunan şeyhüislâm ve kızlarağasıyla mührü Alemdar’a gönderip kendisini sadrazam atadığını bildirdiğinde, paşa pek sâfiyâne “-Ben mühür almaya değil, Sultan Selim Efendimizin elini öpmeye geldim!” deyiverince şeyhülislâmla haremağası iç saraya döndüler. Kapı önünde Sultan Selim’in huzuruna çıkmayı bekleyeduran Alemdar, bir gaflette daha bulunarak eski padişahın dışarı çıkmak istemediği haberini getiren kızlarağasına: “Sultan Mustafa’ya var söyle dairesine çekilip rahatına baksın. Bize güngörmüş padişah gerek!” dedi ve yine içeriye giden kızlarağasının arkasından Babüssaade sımsıkı kapatıldı.
İç sarayda, 4. Mustafa dışında bu gelişmelerden kardeşi şehzade Mahmud’un da eski padişah Selim’in de herhalde haberleri yoktu ve bu üçlü, Osmanlı hanedanının o an hayattaki erkek bireyleriydi. Alemdar’ın kapıları kırdırarak içeri girebileceğini, tahtından ve belki canından olacağını kuran 4. Mustafa, çevresindekilerin de telkiniyle Selim’i ve Mahmud’u öldürterek hanedanın tek erkek bireyi kalmak için Enderunlulardan, Baltacılardan, hatta cariyelerinden infazcılar görevlendirdi. Bunlardan bir grup önce Selim’i dairesine giderek kadın ve cariyelerin savunmasını kırıp eski padişahı başını yararak öldürdüler. O sırada bir harem ağası ile cariyelerinin Harem damına çıkarttıkları şehzade Mahmud ise öldürülmekten kurtuldu.
Bunlar olurken Bâbüssaade’nin kapı kanatlarını kırdırıp iç-saraya giren Alemdar, Selim’in arz odasının önüne getirilmiş cesedini gördü. Şehzade Mahmud, damdan indirilip arz odası önüne getirildi ve Alemdar ilk biat eden oldu. “Padişah benim, Mahmud’u kim padişah yaptı?” diye bağıran Mustafa, hünkâr imamınca teskin edildikten sonra Harem dairesindeki Kafes Kasrı’na kapatıldı.
2. Mahmud’un saltanatının 28 Temmuz-17 Kasım 1808 tarihleri arasında ilk 112 gün boyunca tutuklu kalan Mustafa, Alemdar Vak’asının son kertesinde yeniçeriler sarayı kuşatınca, bu kez 2. Mahmud ağabeyini boğdurtarak hanedanın tek erkek varisi kaldı.
Ertesi gün babası Abdülhamid’in Bahçekapı’daki türbesine gömülen 4. Mustafa için, dedikodu meraklısı İstanbullular, gece boğulan Mustafa’nın dairesinden kadın bağırışlarının Demirkapı semtinde duyulduğu, cenaze alayında omuzlarda taşınan tabutun –hafifliğinden- boş olduğunun anlaşıldığı, Mustafa’nın boğulmadığı, asilerin ümidini kırmak için boş tabutla cenaze alayı yapıldığı, Mahmud’un da tahttan indirilip ablası Esma Sultan’a biat edileceğini konuştular…
4. Mustafa ve Ailesi
Boğdurmalar ve uydurmalar
Padişah 4. Mustafa’nın 28 yaşına kadar Topkapı Sarayı Harem dairesinin Çifte Kasırlar da denen, şehzadelerin kapatıldığı “Kafes Kasrı”nda veya babası 1. Abdülhamid’in yaptırdığı İkbâller ve Mabeyn dairelerinde hayatını geçirdiği tahmin ediliyor. Ailenin en uzun ömürlü bireyi, annesi Ayşe Sineperver Valide Sultan’dır. Onun öz kızı, 4. Mustafa’nın bir yaş büyüğü “Küçük” Esma Sultan’dı. Oğlunun boğulmasından sonra Eski Saray’da daha 20 yıl yaşamış, 1828’de ölmüştür.
4. Mustafa tahta çıkıp haremini kurduğunda “kadın” payesi vererek edindiği eşlerini, A.D Aldersun The Structure of the Otoman Dynasty’de Seyyare (öl.1817?), Dilpezir (öl.1809?), Şevkinûr (öl.1812), Peykidil (öl.1808) adlarıyla veriyor. 2. Mahmud tahta çıkınca ağabeyinin kadın ve cariyelerinden, cellatlara 3. Selim’in ve kendisinin dairelerini gösteren 10’unu Kızkulesi’nde boğdurup denize attırmış. Peykidil Kadın’ı da çevirdiği entrikalar nedeniyle boğdurmuş.
4. Mustafa’nın adı bilinmeyen bir kadını için de gerçek veya uydurma tarihe geçmiş bir öykü vardır. Şehzadelerin tahta geçmeden çocuk edinmeleri bir hanedan yasağı olduğuna göre 1807’de 28 yaşında tahta çıkan Mustafa’nın o tarihte cariye eşi ve çocuğu yoktu. Kısa saltanatında da eşlerinden doğuran olmadı. Tahttan indirildiği sırada hamile olan bir eşinin doğurduğu Emine Sultan, sekiz aylıkken 6 Mayıs 1909’da ölmüş ve büyükbabası 1. Abdülhamid’in türbesine gömülmüş. Bu kızın adını, dadısı Muhteviye’nin kitabeli mezarı Karacaahmet’tedir: “… Hüdavendigâr-ı sâbık Sultan Mustafa Han hazretlerinin kerime-i muhteremesi Emine Sultan’ın dadısı ve Said Bey’in halilesi merhume saraylı Muhteviye Hatun…”
4. Mustafa’nın, adı, hatta varlığı kesin bilinmeyen bir beşinci kadını daha varmış. Bu kadın da kocası tahttan indirildiğinde veya idam edildiği sırada hamile imiş. Bir yolunu bulup bindiği Rus gemisiyle memleketi Gürcistan’a dönmüş. Orada doğurduğu çocuğa Ahmed Nâdir adı verilmiş. Bu kuşkulu/düzmece şehzade ile annesi hakkında, Çiçek Hatun-Cem Sultan, Zafire –(şehzade) Osman öyküleri gibi bir serüven düzülmüş. (Prof. Dr. Semavi Eyice, “Ahmed Nadir: Osmanlı Tarihinde Esrarengiz Bir Düzmece Şahzâde”, Tarih ve Toplum, S.55 Temmuz 1988, s. 383-4)
31 yaşında tahta geçip, 46 yaşında ölen (veya öldürülen?) Sultan Abdülaziz’in 15 yıllık saltanatı, Osmanlı toplumunda ilklerin devri oldu. Avrupaî yapı, kurum, moda ve tarzların yayılmaya başlaması, giyim kuşam yenilikleri, basının ve fotoğrafın günlük yaşama girmesi, toplumda yeni düşüncelerin, özgürlük isteklerinin uyanması önemliydi. Ancak Batı’ya açılışın getirdiği lüks ve sefahat yaygınlaştı; askerî, endüstriyel ve ekonomik yönden Avrupa’ya bağımlılık yanında, ayrılıkçı ayaklanmalar da arttı.
2. Mahmud’un şehzadesi, Sultan Abdülmecid’in kardeşi, son veliaht, son halife Abdülmecid Efendi’nin babası. Annesi, Kafkasyalı Şapsıh Çerkes kabilesinden cariye Pertevniyal’i, 1. Abdülhamid’in kızı, Abdülaziz’in halası “Küçük” Esma Sultan 1826’da kardeşi 2. Mahmud’a sunmuş. O da ikbâl sanı vererek eşleri arasına katmış. Abdülaziz’i doğurunca, kadınefendi pâyesi vermiş.
Babası öldüğü sırada dokuz yaşında olan şehzade Abdülaziz, ağabeyi Abdülmecid’in (1839-1861) saltanatında çocukluk ve gençliğini veliaht konumunda özgür ortamlarda geçirirken, geleneksel İslâm ve saray terbiyesi, yazı-hat, müzik ve resim eğitimleri de almış. Hocaları arasında Akşehirli Hasan Fehmi Efendi, Bestekâr Yusuf Paşa da vardı. Güreşe, ava, atıcılığa, cirite meraklıydı. Buna karşılık siyasi, diplomatik askerî deneyimler edinmekten uzak tutulduğundan, 31 yaşında padişah olduğunda devlet yönetimine hazır değildi.
Sultan Abdülaziz’in arabalar ile Paris’e ulaştığı an, Fransız basınında geniş yer almıştı.
Tanzimat’ın ikinci padişahı sayılan Abdülaziz’in saltanatı, 25 Haziran 1861’de Topkapı Sarayında Babüssaade önünde altın tahta oturmasıyla başladı. O günkü cülûs-biat törenini Memduh Paşa, Mir’at-ı Şuunat’ta şöyle anlatıyor:
“Abdülmecid Han ölünce Sadrazam Kıbrıslı Mehmed Emin Paşa, eski sadrazam Kaptanıderya Mehmed Ali Paşa ve Serasker Rıza Paşa, Veliaht Abdülaziz Efendi hazretlerinin dairesine giderek taht sırasının ve baht saadetinin yüce zatlarına tevarüs ettiğini bildirdiler. Biat töreninin bir an önce yapılması gerektiği sadrıazâm tarafından ifade edilerek bu konuda izin istendi. Kutlu şehriyar, paşaları maiyyetine alarak ve âdetleri üzere beline dışarıdan görünmeyecek şekilde bir pala takarak beş çifte kayıkla Topkapı Sarayı’na gittiler. Burada Hırka-i Saadet dairesinde ‘Tevfik, aziz bir şeydir ve ancak aziz bir kişiye verilir’ hadis-i şerifinin yüce manasını tefekkürle Cenab-ı Allah’ın dergâhına yalvarış ve yakarışta bulundu. Daha sonra yaldızlı saltanat tahtı Kapıaltına (Babüssaade önüne) konulup mübarek zatları bunun üzerinde tuba dalı gibi titrerken vekiller, müşirler, ulema, devlet ricâli ve komutanlar akın akın biat törenine gelip övünç sermayelerini arttırdılar. Devletin bu eski merasiminin güzelce bitmesinden sonra yirmi dört çifte koçulu saltanat kayığına binilerek Dolmabahçe Sarayı’na gelindi”.
15 yıllık saltanat 1861-1876 arasında imparatorluğu yöneten Sultan Abdülaziz’in dönemin en ünlü fotoğrafçıları Abdullah Biraderler tarafından çekilmiş fotoğrafı.
Saraya dönen padişah, Abdülmecid’in şehzadelerini getirtip onlara, “Size hiçbir türlü sıkıntı çektirmem. Babanızın zamanında ben nasıl gezdiysem siz de öyle padişahzâdeliğe yakışır hal ve tavırla gezmelisiniz. Cuma günleri dilediğiniz camiye gidip namaz kılınız; sair günlerde de okuyup yazınız!” dedi. Veliaht konumundaki (5.) Murad Efendi’ye de kendisinden sonra tahta geçeceğini, bu nedenle çok çalışıp görgü bilgi edinmesini uyardı. Hanedan geleneğinde şehzadelerin çocuk sahibi olmalarına izin verilmediğinden, varlığı gizlenen oğlu, beş yaşındaki Yusuf İzzeddin’i getirtip kuzenleri şehzadelerin ellerini öptürdü. “Bu da sizdendir. Merhum efendimiz (Abdülmecid) bilirdi. Buna da bakıverin” dedi.
Abdülmecid, harem ve sefahat dedikoduları, borçlar bırakarak ölmüştü. İstanbul’daki Avrupa sefirleri, Abdülaziz’in Tanzimat’a son vereceğini beklerken, yeni padişah yayınladığı ilk fermanla Tanzimat’ın devam edeceğini duyurdu. Savurganlığı önlemek için önce saray masraflarını kıstı. İç ve dış siyasette deneyimli diğer devlet adamlarının da girişimleri sonucu, Eflâk-Boğdan, Sırbıstan ayaklanmaları önlenerek 1862’de Karadağ ayaklanması da bastırıldı.
Diğer yandan, babacan tavırlı, sade giyimli, halk adamı tavrındaki yeni padişah, giderek halkın sevgisini kazanıyor, devlet yönetimi de Babıâli’de odaklandığından, iç ve dış sorunlarla doğrudan ilgilenmesi gerekmiyordu.
Saltanatının başlangıcında bir görüşmelerinde sadrazam Kıbrıslı Mehmed Emin Paşaya ordunun ve donanmanın güçlendirilmesini emrettiğinde paşanın: “Kabuksuz bir yumurtaya benzeyen bir hazine” ile bunun mümkün olmayacağını söylemesinden alınarak Kıbrıslı’yı azledip Âli Paşa’yı, iki ay geçince Fuad Paşa’yı sadarete getirdi. Fuad Paşa, değeri düşük ve enflasyona neden olan eski “kaime”leri toplattı ve daha bir dizi önlem aldı. 2 Ocak 1863’te istifa eden Fuad Paşa’nın yerine Yusuf Kâmil Paşa’yı getiren padişah, önceki tasarruf ilkesini terkederek saray giderlerini artırdı.
Yeni saltanatın ilk renkli olayı 27 Şubat 1863’te Sultanahmet Meydanında açılan ve Avrupa basınının da ilgisini çeken “Sergi-yi Umumi-yi Osmânî” oldu. Bu sergi, ilk Türk fuarı sayılmıştır. Yine o yıl, Abdülaziz’in fermanıyla Islah-ı Sanayi Komisyonu oluşturuldu. Komisyonun görevi, ithalat baskısını azaltmak, durma noktasına gelen yerli tezgâhları canlandırmak, teknik gelişimler sağlamaktı. Öngörülen tedbirler arasında Hazine-i Hassa denen saray hazinesinden küçük işletmelere ve esnafa düşük faizli kredi verilmesi de vardı.
Sultan Abdulaziz’e takdim edilen Manchester Pamuk Birliği madalyası, arka yüz.
Abdülaziz, Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın damadı (Zeynep Hanım’ın eşi) sadrazam Yusuf Kâmil Paşa’nın isteği ve serasker Fuad Paşa’nın refakatiyle 3 Nisan 1863’te Mısır gezisi için Feyz-i Cihad vapuruyla ve kalabalık bir maiyetle İstanbul’dan hareket etti. Bu bir Osmanlı hükümdarının ilk Mısır seyahati idi. Dönüşünde yedi gün yedi gece süren şenlikler, donanmalar düzenlendi. Bu gezinin amacı, Batı dünyasına Türk hakanının Mısır’a hâkimiyetini vurgulamaktı. 1517 de Mısır’ı alan Yavuz Sultan Selim’den sonra, bir Osmanlı vilayeti konumundaki o büyük ülkeyi gören tek padişah Abdülaziz oldu.
Fransa’ya ayak basış Padişah’ın 29 Haziran 1867 sabahı Toulon’da karaya çıkışı. Abdulaziz Han limanda mızıka sesleri ve top atışları, ihtişamlı bir donanma gösterisi ile karşılandı.
Karaköy ile Eminönü meydanlarını bağlayan yeni Galata Köprüsü de (Cisr-i Cedid) 1863’te yaya, atlı ve araba trafiğine açıldı. 1864’te bütün Osmanlı topraklarında bir nüfus sayımı yapıldı. 1866’da Romanya (Eflâk-Boğdan) Prensi Karl von Hohenzollern İstanbul’a geldi ve Abdülaziz tarafından kabul edildi. Bu ziyaretle Eflâk-Boğdan (Romanya) prenslik olarak özerklik elde etti.
Aynı yıl İstanbul’a gelen Mısır Valisi İsmail Paşa’ya da yeni yetkiler tanınarak “Hıdiv” sanı verildi. Abdülaziz, İsmail Paşa’nın güzel kızı Tevhide Hanım’a âdeta vuruldu. Evleneceği konuşulurken Sadrazam Keçecizâde Fuad Paşa bunun sakıncalarını açıklayarak padişahı vazgeçirtti.
Abdülaziz, hıdivliğin ırsen ailenin yaşça büyük erkek evladına değil; babadan oğula sürmesi için yeni bir Mısır veraset fermanı yayınladı. Bu, Kavalalı hanedanı bireyleri arasında uzlaşmazlık doğurdu. İsmail Paşa ise hıdivlik sanından dolayı bir hükümdar gibi davranmaya başlayarak Süveyş Kanalının açılmasını gündeme getirdi. Mısır donanmasını güçlendirmeyi gözettiğinden de Babıâli’ce uyarıldı. Bu gelişmelerin sonucu, Osmanlı Devletini uğraştıracak “Mısır”, veraset sorunu oldu. Diğer yandan Sırbistan’daki ordu 1867’de geri çekilirken, aynı yıl Girit sorunu da başladı. Avrupa devletlerinin müdahalesiyle adada özerk yönetim kuruldu.
Abdülmecid döneminde gelen Mısırlılar gibi veraset hakkını yitiren Kavalalı hanedanı bireyleri de İstanbul’a göçerek “Mısırlılar” denen kalabalık ve zengin koloniyi yoğunlaştırdılar. Bunların Avrupa mallarına ve lükse düşkünlükleri, servet ve gelir açısından onlarla yarışamaz durumdaki İstanbulluları olumsuz etkiledi. Hıdiv İsmail Paşa’nın kardeşi Mustafa Fazıl Paşa ise hıdivlik hakkını yitirdiğinden Paris’e yerleşti. İstanbul’un özgürlük yanlısı aydınlarını Paris’e çağırarak Yeni Osmanlılar (Jeunes Turcs/Jön Türk) hareketini başlattı.
1867’de Avrupa ilk kez bir “Türk” hakanını ağırladı. Abdülaziz, Fransa İmparatoru 3. Napoléon’un Paris Sanayi Sergisine; İngiltere Kraliçesi Victoria’nın da Londra’ya davetleri üzerine Mısır gezisinde olduğu gibi yine Fuad Paşa ve çok kalabalık bir maiyetle 21 Haziran’da Sultaniyye vapuruyla İstanbul’dan ayrıldı. Napoli, Toulon, Paris, Londra, Brüksel, Viyana, Budapeşte resmi ziyaretlerini kapsayan uzun gezi programı, padişahın Rusçuk-Varna üzerinden bir buçuk ay sonra 7 Ağustos 1867’de İstanbul’a dönüşüyle noktalandı. Yanında yeğenleri veliaht Murad (5.) Abdülhamid (2.) de vardı. Padişahı bu uzun deniz yolculuğuna ve merasim külfetine Keçecizâde Fuad Paşa razı etmişti. Türk padişahının başkentleri ziyaretlerinin Avrupa’daki yankı ve sonuçları önemli oldu.
Sultan AbdülazizFransa başkentinde Abdülaziz’in 30 Haziran 1867’de Paris Lyon Garı’nda karşılanması. Padişah burada Elysée Sarayı’nda konaklayacaktı.
Avrupa izlenimlerinden çok etkilenen Abdülaziz, eski yeni semtleri, hatta eski sarayları harabe görüntüsü veren İstanbul’u, Avrupa kentleri gibi imar etme hevesine kapıldı ama hayran olduğu Paris’i, Londra’yı, Viyana’yı geliştiren kaynakları hesaba katmaktan uzaktı. Avrupa bankalarından alınan borçlarla birtakım yatırımlar gerçekleştirildi. Çırağan ve Beylerbeyi saraylarıyla Ayazağa, Tokat Bahçesi, Alemdağ, İcadiye, İzmit köşklerinin; annesi Pertevniyal adına Aksaray’da Valide Sultan Külliyesinin yapımları başlatıldı. Borç ve krediler için Bank-ı Osmânî-i Şahane (Osmanlı Bankası) açıldı. Tuna valisi Midhat Paşa, Rusçuk’da örnek şehircilik, ticaret, eğitim, ulaşım yenilikleri gerçekleştirdi ve bizdeki bankacılığın temeli olan Memleket Sandıkları ile Emniyet Sandığını kurdu.
Tahta çıktığı günlerde saray giderlerini kısacağını, sade yaşayacağını vadeden Abdülaziz, Avrupa saraylarını gördükten sonra, Dolmabahçe, Çırağan, Yıldız, Beylerbeyi saraylarıyla köşk ve kasırların ihtişamına koşut saltanat törenlerinin de görkemli olmasını istedi. Saltanat saraylarının kadroları Avrupa sarayları gibi yüzlerce kişiyi kapsayacak boyutta genişletildi. Bu arada Tersanenin, donanmanın ve Tophanenin modernleşmesi, Feshanenin tevsii, demiryolu yapımı, Karaköy-Beyoğlu Tünelinin açılması gerçekleşti. Galata Köprüsü yenilendi. İlk atlı tramvay hizmete girdi. İdare-i Aziziye adı verilen bir deniz işletmesi açıldı.
Askerî fabrikalar kuruldu. Öğretim dili Türkçe ve Fransızca olan Mekteb-i Sultani (Galatasaray), ilk üniversite sayılan Darülfünun, İnas sanayi (kız sanat) Darülmuallimat (kız öğretmen); Darüşşafaka, tıbbiye mektepleri açıldı ve Maarif-i Umumiye Nizamnâmesi yayımlandı. 1868’de, “kuvvetler ayrımı”nın Türkiye’deki ilk kurumu sayılan Şûra-yı Devlet ile Bahriye, Adliye Nezaretleri kuruldu. Yabancılara Osmanlı topraklarında mülkiyet hukuku tanındı.
Sultan Abdülaziz’in Londra ziyareti şerefine bastırılmış madalyon, ön ve arka yüzleri.
Aynı yıl “Kıla’-i Hakaniye” denilen Belgrad-Böğürdelen-Semendre-Fethülislâm kaleleri Sırbistan’a bırakıldığı sırada Süveyş kanalı da görkemli bir törenle açıldı ama Abdülaziz bu törene gitmedi. 1870’te Bulgaristan’ın yakın gelecekteki bağımsızlığının ilk adımı sayılan Bulgar Ortodoks Piskoposluğunun kurulmasına izin verildi.
İmparator’dan Sultan’ı ziyaret Fransa’yı seyahatlerinde, Abdülaziz Han Elysée Sarayı’nda konaklamıştı. Fransa imparatoru 3. Napoléon, Sultan’ı bu sarayda ziyaret etti.
Kraliçe Eugènie’in 1869’daki ziyareti, Abdülaziz’in saltanatı ve İstanbul hayatı bakımından olağanüstü günlerdir. Yabancılara uyrukluk hakkı tanınması, pasaport ve mürur tezkiresi uygulamaları da bu sıradadır.
Saltanatının ilk on yılı geride kalırken yaşanan iki “uğursuz” olay; 5 Haziran 1870’te çıkan ve Galata yakasında beş bin dolayında yapıyı kül eden Beyoğlu yangını; diğeri, keyfi saltanat sürmesinin önündeki engel gördüğü Sadrazam ve Hariciye Nâzırı Mehmed Emin Âli Paşa’nın 7 Eylül 1871’de ölümü oldu. Abdülaziz’in, Âli Paşa’nın ölümünü haber aldığında, “İşte şimdi padişah olduğumu anladım!” dediği rivayet edilir. Padişahın mizacına kölelik edecek yeni sadrazam Mahmud Nedim Paşa’nın göreve başlarken, “Efendimiz bir padişah-ı müstebidsiniz. Her emir ve fermanınızı icraya muktedirsiniz!” demesi, siyasi tarih yorumcuları tarafından Tanzimat’ın fiilen sona ermesi olarak yorumlanmıştır. Mahmud Nedim Paşa göreve başlar başlamaz, Âli ve Fuad Paşalar grubundan Babıâli’de kimler varsa rütbelerini kaldırtarak sürdürdü ama Abdülaziz’in Babıâli’yi dışlayarak devleti saraydan yönetme girişimi tepkiler doğurunca, Mahmud Nedim Paşa’nın yerine 31 Temmuz 1872’de Midhat Paşa atandı ama, demokrat düşünceli yeni sadrazamla müstebit Abdülaziz anlaşamadıklarından Midhat Paşa iki buçuk ay sonra azledildi. Ülkede özgürlük ve demokrasi isteyen başta Namık Kemal, Jön Türklerin önde gelenleri, Paris’te ve Londra’da gazeteler yayınlamaktaydılar. Durum dış dünyada Türkiye’nin despotizme yönelişi olarak yorumlanırken Abdülaziz de saltanatının son dört yılında, Mahmud Nedim Paşa dalkavukluğunu beceremeyen sadrazam ve nâzırları sık sık değiştirdi. Mütercim Rüşdi Paşa’yı (3. kez 19 Ekim 1872), Ahmed Esad Paşa’yı (15 Şubat 1873), Şirvanîzâde Mehmed Rüşdi Paşa’yı (16 Nisan 1873), Hüseyin Avni Paşa’yı (14 Şubat 1874), Ahmed Esad Paşa’yı (2. kez 26 Nisan 1875), Mahmud Nedim Paşa’yı (2. kez 26 Ağustos 1875), Mütercim Rüşdi Paşa’yı (4. kez 12 Mayıs 1876) kısa sürelerle sadarette denedi.
Yoksul ve borçlu ülkenin bütçe gelirlerinin büyük bölümünün saray giderlerine ayrıldığı 1870’li yıllarda Abdülaziz, sayıları binleri aşan cariye, hizmetçi, aşçı, uşak; “bendegân” denilen dalkavukları ortamında; “taabbüd” (kulların tapınması) takıntılı, kibirli ve müsrifâne yaşamadaydı. Oysa İstanbul’da ve ülkede basın ve iletişim olanakları gelişiyor ve padişah aleyhine yayınlar yurtiçinde ve dışında her gün daha artıyordu. Nâmık Kemâl’in İstanbul’da yayımladığı İbret gazetesi 1872’de kapatıldı. Kendisi de Gelibolu Mutasarrıflığına atanarak İstanbul’dan uzaklaştırıldı. Orada yazdığı Vatan Yahut Silistre oyununun 1873’te İstanbul Gedikpaşa Tiyatrosundaki temsilinde halkın galeyana gelmesi üzerine N. Kemâl’in tutuklanıp Magosa’ya sürülmesi içte ve dışta yankılar uyandırdı.
Hersek Ayaklanması (1875) Mostar’dan Avusturya sınırına değin çok geniş bir alana yayılarak Sırbistan-Karadağ savaşlarına dönüştü. Ama Abdülaziz’in saltanatını sarsan, ne sürgünler, keyfi cezalar, özgürlük kısıtlamaları ne askerî-siyasi bunalım değil, sadrazam Mahmud Nedim Paşa’nın 6 Ekim 1875’te ilan ettiği devlet borç ve faizlerinin yarısının ödeneceğine ilişkin “Ramazan Kararnâmesi” oldu. 200 milyon altın tutarındaki dış borcun yıllık faizi bile ödenemediği gibi yeni borçlanma olanağı da yoktu. Bu, devletin iflası demekti.
Ekonomik felâketi, Avusturya’nın, Bosna ve Hersek’te yapılmasını öngördüğü ıslahat için Babıâli’ye bir lâyiha vermesi izledi. 2 Mayıs 1876’da da Bulgaristan’da ayaklanma başladı. Dört gün sonra, İslâmiyet’i kabul eden bir Bulgar kadının gayrımüslimlerce çarşaf ve peçesinin yırtılması, Müslümanların da iki konsolosu öldürmeleriyle başlayan “Selanik Vak’ası” patlak verdi. 10 Mayıs 1876’da İstanbul’da medrese talebeleri, “Müslümanlar Hıristiyanların hakaretlerine uğruyor. Böyle zamanda ders yapılmaz!” diyerek “talebe-i ulum kıyamı” başlattılar. Mahmud Nedim Paşa istifa etti. 13 Mayıs 1876’da Berlin Memorandumu ile büyük devletler Osmanlı Devletinin içişlerine müdahale kararı aldı.
Katılımcılar mükâfatlandırıldı Abdülaziz ile İmparator 1. Napoleon ve İmpatoriçenin huzurunda Paris sergisine katılanlara mükâfatları dağıtılıyor. Padişah geziler esnasında 20 bini yoksullara, 160 bini liman çalışanlarına ve diğer hizmetlilere olmak üzere, 180 bin frank bağış yapmıştı.
Midhat, Hüseyin Avni, Mütercim Rüşdi Paşalarla kimi müşirlerin yer aldığı Babıâli (hükümet) – ordu erkânı, Abdülaziz’i tahttan indirmeye kararlı ve hazırlıklıydılar. Padişahın tahttan indirilmesi için şeyhülislamdan fetva alındı. “Hâl’ erkânı” denen kadro, 30 Mayıs 1876 günü sabaha doğru Süleyman Paşa’nın komutasındaki Mekteb-i Harbiye talebelerinin karadan, donanma gemilerinin de denizden Dolmabahçe Sarayı’nı kuşatmasına onay verdi. Top sesleriyle uyanan Abdülaziz “Bunlar cülûs topu!” diyerek giyinme, ailesiyle saraydan ayrılıp ayrılmama kararsızlığında iken, Serasker Hüseyin Avni Paşa, veliaht dairesinden aldığı (5.) Murad’la, Beyazıt’a Bab-ı Seraskeri’ye giderek oldu bitti denebilir bir cülûs töreni yaptı.
Yeni padişah 5. Murad’ın ilk iradesi, amcası Abdülaziz’in ailesiyle Topkapı Sarayı’na gönderilmesi oldu. Abdülaziz, oğulları kızları-kadınefendileri, annesi Pertevniyal Valide Sultan, sağanak altında kayıklarla Topkapı Sarayı’na götürüldüler. Burada eski hünkâr dairesine kapatılan Abdülaziz sırılsıklamdı. Mabeyncilerin Dolmabahçe’den çamaşır ve giysi getirmelerine izin verildi. Topkapı Sarayı terk edilmiş ve haraptı. Öğle yemeği verilemedi. Gece yatmaları için yatak yorgan arandı.
Abdülaziz, yeğeni 5. Murad’a yazdığı tezkire de “Evvelâ Cenâb-ı Allah’a bâdehu atebe-i şevketlerine sığınırım. Millete sarf-ı mesâi etmiş isem de hoşnudî hâsıl edemediğimi beyân ve zat-ı şahânelerinin hoşnûdî-i milleti müstelzim olacak hayırlı işlere muvaffakiyetini temenni ederim” dedikten sonra silahlandırdığı ordu ve donanmanın ihanetine uğradığını, bundan ders almasını; iyilik ve insanlık namına kendisini ıstıraptan kurtaracak “bir mahall-i mahsusa” naklini rica etti. Murad da bir tezkireyle “âram buyurulan mahallin hâl-i harabisi”ni bilmediğinden hemen çaresine bakılacağını bildirdi.
Eski padişah, annesi Pertevniyal, kadınefendileri, şehzadeleri, sayıları 300’ü bulan cariyeleri, 2 Haziran’da, Çırağan Sarayı fer’iyye dairesine götürüldü. Burada, -3.Selim gibi- öldürüleceği kuşkusuyla iki gün geçirdi. Bahçede dolaşırken bir nöbetçi zabitin, “Burada durmayınız Aziz Efendi, yasak!” demesinden, kendini kaybedercesine etkilendi. Annesinin avuntusu işe yaramadı, mutlaka öldürüleceği inancıyla Kuran-ı Kerim okumaya başladı. Yanında taşıdığı revolver ve 3. Selim’in palasının 3 Haziran günü alınması vehmini büsbütün artırdı.
4 Haziran sabahı abdest alıp odasına girerken, annesinden sakalını düzeltmek için makas istedi. Aradan kısa bir süre geçince odadan iniltiler duyuldu. İçeriden kilitli kapı kırılıp girildiğinde, kolları sıvalı, yere yatmış ve kan içinde olduğu görüldü. Henüz ölmemişti. Anlatılanlara göre önündeki rahlede Yusuf Suresi açılmış Kuran-ı Kerim vardı.
Padişah Londra’da Sultan’ın Buckingham Sarayı’na girişi. Sultan İngiltere’yi ziyaretinde Kraliçe Victoria, Prens Albert ve Londra belediye başkanı ile birlikte çeşitli etkinliklere katıldı.
Durumu öğrenen kadınları ortalığı velveleye verdiler, camları kafesleri kırdılar. Mabeynci Fahri Bey’in doktor bulma çabası sonuç vermedi. Karşı kıyıdaki yalısından Serasker Hüseyin Avni Paşa geldiğinde Abdülaziz ölmüştü. Naaşı, Fer’iyye karakolunun kahveocağına taşınarak bir ot yatağın üstüne konuldu. Sadrazam Mütercim Rüşdi Paşa ve vükelâ Fer’iyye’de toplandı. Çağırılan hekimler Abdülaziz’in bilek damarlarını keserek intihar ettiğine ilişkin bir rapor düzenlediler. Cenaze, Topkapı Sarayı’na götürülerek buradan törenle kaldırılıp babası 2. Mahmud’un Divanyolu’ndaki türbesine gömüldü.
11 gün sonra ikbâllerinden Neş’erik Kadın’ın kardeşi binbaşı Çerkes Hasan Bey, eniştesinin katilleri diye suçladığı paşalardan Serasker Hüseyin Avni ve Hariciye Nâzırı Raşid paşaları “Çerkes Hasan Vak’ası” denen baskında öldürdü.
2. Abdülhamid, tahta çıktıktan beş sene sonra 1881’de amcası Abdülaziz’in intihar etmeyip suikaste kurban gittiği savıyla, 5. Murad’ı da tahttan indirip kendisini de tahta geçiren, bundan dolayı “hâl ü akd (indiren ve oturtan) erkânı” denen kişileri, yeni bir girişimde bulunmamaları ve hanedana karşı eylemlerini cezalandırmak için, başta Midhat Paşa, Yıldız Mahkemesi’nde yargılatıp mahkûm ettirdi. Bu dava, Abdülaziz’in ölümünü, “intihar mı etti, öldürüldü mü” ikilemine düğümlemiştir.
Abdülaziz’in hal’ini ve ölümünü konu edinen kitap ve makalelerin, –Ahmed Midhat Efendi’nin Üss-i İnkılâb’ı dışında– İstibdat Devri kapanıp II. Meşrutiyet ilan edildikten, yani en erken olaydan 33 yıl sonra yazılması ilginçtir. Üss-i İnkılâb ise olaydan hemen sonra ve Yıldız Mahkemesi’nden önce yazılmış tek kitap olarak intiharı doğrular. Kitaplığımızdaki, saray çevresinden Hamdi’nin İnşa-yı Dağarcık adını verdiği, vesika suretlerini ve kimi hatıraları kaydettiği yazma mecmuada da Abdülaziz’in hal’i ve intiharı gün gün anlatılmıştır.
32. Padişahın kişiliği
Gerçek (rötuşsuz, doğal) fotoğraflarıyla tanıdığımız ilk padişah Abdülaziz’dir. Avrupa devletlerine resmî ziyaretinin bütün görsellerinin araştırılıp gezinin 150. yılı belgeseli olmak üzere 2017’de yayınlanması beklenir.
Döneminde yapılan atlı heykeli de halife padişah kimliği için bir ilktir. Şişman, ablak yüzlü, tek tük ak düşmüş çember sakallı babayani fiziği, önceki sonraki padişahlara benzerlik vermez. Batı-Doğu giyim tarzları karışımı bol kesimli “Aziziye” tarzı bir modaya öncülük etmiş, Avrupa modalarına, alafrangaya ilgi duymamıştır. Tipine uygun tabla fese de o zaman “Aziziye” denilmiş. Mevlevî eğilimli olup, ney üfler, lavta çalarmış. Hicaz sirto, Şevkefzâ, muhayyer şarkılar bestelemiştir. Resim de yaparmış. Yazısı ve imlası kusursuzdur.
“Huzur güreşleri” yaptırttığı bilinirse de vücut yapısına bakıp pehlivandı demek doğru değildir. Lâtife olsun diye belki el ense çekmiş ama herhalde güreşmemişti. Halk arasındaki pehlivanlarla güreş tuttuğu, bir oturuşta bir kuzu yediği söylenceleri; önceki Abdülmecid’in ve babası 2. Mahmud’un, “böyle padişah olur mu” dedirtecek vücut düşkünü, hastalıklı yapıları nedeniyle, “güçlü kuvvetli padişah” imajı özlemine bağlanabilir.
İngiliz basınında Sultan Abdülaziz İngiliz basınına ait karikatürize bir Abdülaziz illüstrasyonu. Abdülaziz babayani fiziğe sahipti, Doğu-Batı giyim tarzları karışımı bol kesimli kıyafetleriyle “Aziziye” tarzı bir modaya öncülük etmişti.
Sık sık halk arasında dolaşması, kır âlemleri düzenletmesi, halkın eğlenişini izlemesi, bazen bir kır kahvesinin önünde oturup gelip geçenin selamını alması gibi jestleriyle sempati toplasa da müsrifane saray ve harem yaşamı, pek çok uydurma olaylar da eklenerek anlatıldığından olumsuz tepkiler almıştır.
Abdülaziz’in 1867’deki Fransa İmparatoru 3. Napoléon’u ziyaretine karşılık, İmparatoriçe Eugénie’nin iade-i ziyaret için 1869’da İstanbul’a gelişi, Abdülaziz’le aralarında bir aşk dedikodusuna yorumlanırken; Paris ziyareti sırasında da babaannesi Nakşıdil Valide Sultan’ın, 3. Napoléon’a akrabalığı uydurması dillendirmiştir.
Abdülaziz’in on beş yıllık saltanatını, gözlemlerle anlatan bir eser, Memduh Paşa’nın Mir’at-ı Şuunat’ıdır. Çırağan ve Beylerbeyi Saraylarını, Kasımpaşa Camiini; annesi Pertevniyal Sultan da Aksaray Valide Camii ile mektep, kütüphane ve kendi türbesini yaptırmıştır. Hayal ve orta oyunu ile karakucak güreşe altın çağlarını yaşatan Abdülaziz’in köçek oynatıp horoz döğüşü ve Karagöz seyretmesi eleştirilmiştir. Tahttan indirilişi ve ölümü halkı etkilemiş, destanlar, ağıtlar yazılmıştır. “Beni tahttan indirdiler / Üç çifteye bin- dirdiler / Topkapuya gönderdiler / Uyan Sultan Aziz uyan / Kan ağlıyor şimdi cihan!” dizeleri bunlardandır.
Viyana Abdülaziz’i karşılıyor Abdülaziz Viyana garından şehre doğru arabalarla giriş yapıyor. Avusturya imparatoru, kardeşi Maximilian’ın yasına rağmen padişahı kente davet etmişti.
Abdülaziz’in 15 yıllık saltanatında siyasal ve ekonomik buhranlara koşut, Batı’ya açılışın getirdiği lüks ve sefahat yaygınlaşmış, Mısır-Avrupa seyahatlerinin de önemli sonuç ve yankıları olmuştur. “Avrupaî moda ve yaşam tarzlarının yayılmaya başlaması, giyim kuşam yenilikleri, basının ve fotoğrafın günlük yaşama girmesi, toplumda yeni düşüncelerin, özgürlük isteklerinin uyanması önemlidir. “Sultan Aziz devri” denen kısa dönemde, askerî, endüstriyel ve ekonomik açılardan Avrupa’ya bağımlılık yanında, ayrılıkçı ayaklanmalar da artmıştır. Padişahın askerî bir darbeyle tahttan indirilmesi, dört gün sonraki “intiharı”nın öldürüldü davasına dönüştürülmesi, “önce uydur, sonra inan” türü Osmanoğulları tarihine eklenen son vak’adır.
Eşleri Dürrinev Başkadınefendi, Edadil, Hayrandil, Neş’erik kadınefendiler, ikbâl konumunda Gevheri (veya Nesrin), gözdeleri Mihrişah ve Yıldız’dır. Şehzâdeleri: Yusuf İzzeddin (ö. 1916), Mahmud Celâleddin (ö. 1888), Mehmed Selim (ö. 1867), Abdülmecid (son Halife) (ö. 1944), Mehmed Şevket (ö. 1899), Seyfeddin (ö. 1927) efendilerdir. Kızlarından Emine, Fâtıma, Münire küçük yaşlarda ölmüş; Saliha Sultan, Ahmed Zülkif; Nazima Sultan, Ali Halid; Esma Sultan, Kabasakal Çerkes Mehmed, Emine (2.) Sultan, Mehmed Şerif paşalarla 2. Abdülhamid’in saltanatında evlendirilmişlerdir. Pertevniyal Valide oğlunun hal’i ve ölümü ardından dünyası kararmış olarak yedi yıl daha yaşamış, 1883’te ölmüştür.
ACILI DÖNEM
Osmanlıların aile trajedileri
Osmanoğullarının 30.’su Mahmud, 3. Selim ile 4. Mustafa’nın tahttan indirilip kafese kapatıldığı sonra öldürüldüğü 1807-1808 14 ay aralığı ardından tahta geçmiş, 1839’da 54 yaşında halkın “illet-i fukara” dediği veremden ölmüştü. Çoğu gencecik veremden ölen 22 câriye eşinden doğan şehzadelerinden 20’sinin adları biliniyor. Bunlar da ikisi dışında, babalarının sağlığında bebek veya çocukken, yine 20 kızından da 16’sı küçük yaşlarda ölmüştür. Yaşayan dört kızından şair Âdile Sultan’ın, babasının evlat acıları için dizeleri şunlardır: “Kimi masum kimi âkil, kimi genç / Gördü çoğu(nun) acısı(nı) ol padişah”.
Yaşayan iki oğlu, ardılı Sultan Abdülmecid ile bunun ardılı Abdülaziz’dir.
Abdülmecid, 4. Mehmed’den (1648-1687) sonra, babasına ardıl olan tek padişahtır. Abdülmecid de babası gibi çok eşli, kız erkek çok çocuklu, eşlerinin ve çocuklarının çoğu, veremden, bulaşıcı hastalıklardan vakitsiz öldüğü gibi, kendisi de babası gibi içki iptilâsından, veremden, 38 yaşında ölmüş bahtsız bir sultan, acılı bir eş ve babadır. Bu baba-oğulun 1808-1861 arasındaki toplam 53 yıllık saltanatı, aile yaşantıları açısından uzun bir trajedi, devlet ve toplum açısındansa köklü yeniliklerin, dönüşümlerin yaşandığı bir dönemdir.
Babası Mahmud öldüğünde 9, ağabeyi Abdülmecid’in ölümünde 30 yaşında olan Abdülaziz’inse, uzun şehzadelik evresinde hanedan geleneğine aykırı davranışı, şehzade iken baba olmasıdır. Çünkü, şehzadeliğinde aile kuran 3. Mehmed’den (1595-1603) 250 yıl sonra bu ilk vak’adır. Abdülaziz şehzade iken yasak olmasına karşın bir cariyesi 1856’da doğurmuş, Yusuf İzzeddin adı verilen bu şehzade oğlu şehzadenin varlığı, Abdülaziz tahta geçtiği 1861’e değin gizli tutulmuştur. 5. Mehmed Reşad’ın (1909-1918) saltanatında veliaht olan bu Yusuf İzzeddin Efendi (öl. 1916), 1603-1856 arasındaki 253 yıl boyunca babası şehzade iken doğan tek şehzadedir.
Sultan Abdülaziz’in Fransa günlüğü-1867
21 HAZİRAN
İSTANBUL’DAN HAREKET
Sultan Abdülaziz, Avrupa seyahatine bir hafta gecikmeli olarak İstanbul’dan hareket etti. O gün padişah cuma namazını Tophane Nusretiye Camii’nde kıldıktan sonra, çıkışında iskele ve çevresini dolduran devlet erkânı ve İstanbullular tarafından törenle ve dualarla uğurlandı. Padişahın yanında şehzadeler Yusuf İzzeddin, Murad Efendi, (Abdul)hamid Efendi, Mabeynci Cemil Bey, Başkâtip, yaverler, müşir rütbeli subaylar, Hariciye Nazırı Keçecizade Fuat Paşa da vardı.
29 HAZİRAN
TOULON’A VARIŞ
Fransız limanı Tolulon’da coşkulu bir karşılama töreni yapıldı. Top atışlarıyla yapılan donanma gösterilerinden Sultaniye gemisi aşırı sallanınca öfkelenip geri dönmek isteyen padişahı Fuat Paşa güçlükle ikna etti. “Vive le Sultan”, “Vive le l’Empereur” bağırışları, top ve mızıka sesleri arasında padişah ve erkânı küçük bir gemi ile kıyıya çıktı. O sırada Fransa hükümeti Paris’teki Namık Kemal ve Ziya Beyler ile diğer Jöntürkleri Fransa’dan çıkarıyordu. Aynı gün öğleden sonra arabalarla istasyona hareket edildi. Abdülaziz Toulon’dan ayrılmadan hayır kurumlarına ve yoksullara 20 bin Frank bağışta bulundu. Saat 17.00’de hareket eden tren, saat 18.30’da Marsilya’ya vardı. Padişah özel bir salonda (adet gereği) tek başına yemek yedikten sonra tren 19.30’da Paris’e hareket etti.
1 TEMMUZ
TREN İLE PARİS’E
Padişah, 3. Napoléon maiyetince istasyonda karşılandı ve birlikte Tuileries Sarayı’na gidildi. Burada Kraliçe Eugénie tarafından karşılandı ve konaklayacağı Elysée Sarayı’na gidildi. Aynı gün padişah istirahat ettikten sonra Champs- Elysée’de 687 bin metrekare bir alanı kaplayan Uluslararası Paris Sergisi’nin serginin açılışına katıldı. Padişah, imparator ve imparatoriçe yanyana oturdu ve ödül törenini izledi.
3 TEMMUZ
KABUL VE TEHİR
Padişah yabancı devlet adamlarını kabul etti. O günlerde Avusturya imparatorunun kardeşi Meksika imparatoru Maximilian’ın ülkesinde kurşuna dizildiği haberi gelince, Abdülaziz kendisi için yapılacak şenliklerin tehirini 3. Napoléon’dan rica etti.
4 TEMMUZ
‘GİRİT’İ KAÇA VERİRSİNİZ’
Avusturya elçisi padişahı ziyaret ederek Abdülaziz’in Viyana’ya uğramasını rica etti. Ertesi günlerde de padişahın kabulleri devam etti. O günlerdeki resepsiyonda 3. Napoléon’un, “Girit’i kaça verirsiniz?” sorusu üzerine Fuat Paşa’nın hemen atılarak “Aldığımız fiyata!” yanıtını vermesi diplomasi tarihine geçmiştir.
5 TEMMUZ
PARİS’TE ZİYARETLER
Padişah Paris’teki Türkleri kabul etti ve bir kışlayı, Nebatat Bahçesi’ni, Paris sergisindeki Türk pavyonunu gezdi ve özellikle Türk silahlarını ve armalarını gözlemledi. Kahvehane-i Osmanî’yi açtı. Burada Türk usulü çubuk ve nargile içiliyordu. Bu kahvehane Türk dünyasının renklerini yansıtan muhteşem bir düzenlemeydi. Padişahın asıl merakı babaannesi Nakşidi Sultan’ın imparatorun akrabası Aimée de Rivery olup olmadığını öğrenmekti. Bu hikâyedeki amaç tamamen siyasiydi ve Abdülaziz ile 3. Napoléon’u akraba göstermek için uydurulmuştu.
8 TEMMUZ
MÜTHİŞ TÖREN
Sultan Abdulaziz ile 3. Napoléon ve iki devletin ileri gelenleri önünde Champs-Elysée’de 50 bin askerin katıldığı muazzam bir askerî resmigeçit yapıldı. O akşam Paris belediye dairesinde resmî ziyafet verildi. Bando Sultan Aziz Marşı’nı çaldı. Ziyafet sırasında Paris Belediye Başkanı’nın “İstanbul sokakları ne kadar masrafla sulanıyor?” sorusuna karşılık ünlü Türk Nüktedanı Ömer Faiz Efendi “Bizde sokakları sulamaya hiç ihtiyaç yoktur! Sokaklarımız caddelerimiz iki taraflı kahve berber bakkal aşçı dükkânlarıyla doludur. Mesela bakkal peynir yıkadığı fıçının, aşçı yağlı tencerelerinin, kahveci kirli kahve çömleklerinin, nargilelerinin, berberler sabunlu leğenlerinin sularını dökerler dolayısıyla sokaklar yıkanır” cevabı ile bilinir.
10 TEMMUZ
VERSAİLLES’DA BALO
Tuileries sarayında akşam ziyafeti ve Versailles Sarayı’nda balo verildi. Padişah tuvaletleri ile göz kamaştıran güzel kadınları izledi. Yeğeni Veliaht Murad Efendi’nin dans etmesine de bozuldu.
12 TEMMUZ
İNGİLTERE’YE HAREKET
Padişah yine Champs-Elysée’den geçip Paris istasyonuna geldi. O gün trenle İngiltere’ye hareket edildi. Padişah saray görevlilerine, Paris yoksullarına, Toulon limanı ve diğer hizmetlilere 160 bin Frank dağıttı.
13 TEMMUZ VE SONRASI
Sultan Abdülaziz 13 Temmuz cumartesi günü İngiltere’ye ayak bastı. İzleyen günlerde Vindsor sarayında Kraliçe Victoria ile görüştü. 23 Temmuz’da Londra’dan, 31 Temmuz’da Viyana’dan ayrılan padişah, Tuna yolundan Budapeşte’ye, oradan Rusçuk’a ulaştı. Vidin’de Tuna Valisi Midhat Paşa tarafından kabul edilen padişah, ertesi gün Türk donanmasına geçti. Böylece Avrupa seyahati sona erdi. İzleyen günlerde Sultaniye ve Pertevniyale yatları ile 7 Ağustos’ta İstanbul’a döndü.
(Ali Kemâlî Aksüt’ün Sultan Azizin Mısır ve Avrupa Seyahati kitabından özetlenmiştir. Hasan Selçuk Turan).