Tarihe olimpiyat altını kazanan en yaşlı kadın jimnastikçi olarak geçmişti Ágnes Keleti. Kimbilir 2. Dünya Savaşı araya girmese, olimpiyat madalyalarının sayısı 11’den fazla olacaktı. Ocak ayında 103. yaşını kutlamaya hazırlanan “yaşayan en yaşlı olimpiyat şampiyonu”, başına gelen her türlü felakete rağmen hayata gülümseyerek bakmaya devam ediyor.
Gençliğinde tek hayali vardı: Çellist olmak istiyordu. Macaristan Müzik Akademisi’nde çalacak kadar yetenekliydi. Ancak bir gün Camille Saint-Saëns’ın ölümsüz eseri “Hayvanlar Karnavalı”nın en bilinen bölümü olan “Kuğu”yu çalacakken donakalınca tüm hayatı değişti. Müzikte ülkesinin en iyilerinden biri olma fırsatını kaçıran o genç kadın, sonradan bambaşka bir alanda yükselecek; toplama kampından kaçtıktan sonra Olimpiyat’ta altın madalyaları boynuna takacaktı.
Bugün 102 yaşında olan Ágnes Keleti, Macaristan tarihinin gelmiş geçmiş en başarılı kadın olimpik sporcusu. Bu asırlık çınarın spor tarihi bakımından önemi ise olimpiyat tarihinin en yaşlı şampiyonu olması. Kendi deyişiyle “aynaya bakmadığı için” genç kalmayı başarıyor.
Macaristan tarihinin en başarılı olimpik sporcuları arasında gösterilen jimnastikçi Ágnes Keleti, Olimpiyat altınını takan en yaşlı sporcu olmuştu.
Hakkında kitaplar yazılan efsane jimnastikçinin öyküsü 9 Ocak 1921’de Budapeşte’de başladığında Macaristan henüz krallıktı. 1911’de evlenen Ferenc-Rózsi Klein çiftinin ikinci çocuğuydu Ágnes. Zengin bir ailede doğmuştu; babası bir fabrikanın ortağıydı. Ferenc Klein, Ágnes’i Budapeşte’deki tek Yahudi spor kulübü olan VAC’a yazdırdığında küçük kızı 4 yaşındaydı. Burada jimnastiğe başlayan Ágnes, bir yandan da çello çalıyordu. İki tutkusunun peşinden aynı anda koşan ufaklık çok yetenekliydi. Bir avuç çimenlikten gemi güvertesine, boş bulduğu her yerde amuda kalkıyor; arta kalan her anda çellosunun başına oturuyordu.
Bu sırada Adolf Hitler’in iktidara gelmesinin ardından Avrupa’daki Yahudiler için koşullar giderek kötüleşmeye başlamıştı. Macaristan Kral Naibi Miklós Horthy’nin antisemitist politikaları, Yahudiler için hayatı zorlaştırıyordu. 1937’de 16 yaşındayken ilk ülke şampiyonluğunu kazanan Ágnes, o günlerde hâlâ Klein soyadını taşıyordu. Kökeni yüzünden başına geleceklerden habersiz yaşayıp giderken 1939’da Almanya Polonya’ya girmesiyle 2. Dünya Savaşı başladı.
Yıllara meydan okuyan Keleti, halen gençleri imrendirecek jimnastik hareketlerini yapabiliyor.
Hayatta kalmak için…
1940’ta Macaristan’ı uluslararası arenada temsil etmeye hazırlanırken, Yahudilik ilk defa karşısına bir engel olarak çıktı Ágnes’in. Takım arkadaşı ve baş rakibi Margit Csillik, federasyona onun Yahudi olduğunu hatırlatmış, faşist İtalya’yla yapılacak yarışmalarda takıma alınmamasını sağlamıştı. Federasyon, onun ülkenin en iyi jimnastikçilerinden biri olmasını önemsememişti.
Harp yüzünden 1940’ta Olimpiyat Oyunları yapılamamış; uluslararası alanda spor durmuştu. O zamanlarda soyadını Klein’dan Keleti’ye çeviren genç kadın, antisemitist kanunlardan kaçmaya çalışıyordu. Ancak ertesi yıl Macaristan’da Yahudilerin spor yapması resmen yasaklandı. Ágnes bir süreliğine jimnastiği sadece rüyalarında görecekti.
19 Mart 1944’te Naziler’in Macaristan’ı işgal etmesiyle bu topraklardaki Yahudiler için de geri sayım başladı. Budapeşte’nin değişik mıntıkalarına dağılan Klein ailesi, birarada değildi artık. Babası bir yerdeydi, annesi ve kardeşi başka bir yerde. Ágnes önce bir köyde, ardından şehirde kalmıştı. Nazilerle işbirliği içindeki aşırı sağcı Ok Haç Partisi üyelerinin amcasını ve kuzenini götürmesine engel olamayan Keleti, tüm malvarlığını Juhász Piroska isminde bir yabancının adını taşıyan belgeleri almak için feda etti. Bu kimlik sayesinde hayatta kalabilecekti. O hiç tanımadığı kadına dair tüm bilgileri ezberlemekle kalmamış, onun adıyla sınava bile girmişti.
O sıralarda kulaktan kulağa bir söylenti dolaşmaya başlamıştı. Yeni evli kadınların toplama kamplarına yollanmayacağı söyleniyordu. Hayatta kalmak için her yolu denemeye kararlı olan Ágnes, bunun üzerine eski jimnastikçi István Sárkány ile gizlice evlendi. Ancak kocasının şansı yaver gitmedi, yakalanıp bir toplama kampına yollandı.
Sárkány, anılarında yazdığına göre, ilk gönderildiği kamptan kaçarken bir Alman askerine denk gelmişti. Üstünü arayan asker, onun 1936 Berlin Olimpiyat Oyunları’ndan kalma rozetini görünce duraksamıştı. Jimnastikçi olduğunu söylediğinde ise hiç beklemediği bir cevap alacaktı Macar sporcu: Karşısında kendisine silah doğrultan asker de bir zamanlar jimnastikçiydi. Alman asker bir patates uzatmış, onu bir hamlede vurmak yerine atına binip uzaklaşmadan önce Sárkány’e vakit kazandırmak için Mauthausen Toplama Kampı’na yönlendirmişti. Kamp birkaç ay sonra Amerikan Ordusu tarafından kurtarıldığında, Sárkány 33 kiloya düşmüştü. Yine de başka bir askere rastlasa 2009’a kadar uzun bir hayat sürmesi büyük ihtimalle mümkün olmayacaktı.
Keleti, 1952 Helsinki Olimpiyat Oyunları’nda kürsünün en üst basamağında.
Azmin zaferi
Savaşın son zamanlarında Budapeşte’de Nazi sempatizanı bir Macar subayın evinde hizmetçilik yapan genç kadın ise sokaklarda ceset toplamakla görevlendirilmişti. Sabahın ilk ışıklarından itibaren ölüleri toplu mezarlara taşıyordu. Topraklarının bağımsızlığa kavuşması, bir dönüm noktası olmuştu. Artık Juhász Piroska adını kullanmasına gerek kalmayan sporcu, yeniden antrenmanlara başlamış, jimnastiğe tüm benliğiyle sarılmıştı. Azmi sayesinde spora verdiği 5 yıllık arayı bir çırpıda kapatacaktı.
Keleti, “yaşayan en yaşlı Olimpiyat şampiyonu” unvanının sahibi.
1947 Balkan Oyunları’nda altınları toplayan jimnastikçi, bir balerin gibiydi. Hareketleri şurup gibi akıyor, izleyenleri büyülüyordu. Ertesi yıl Londra’da düzenlenen Olimpiyat’ta sahne almak en büyük hayaliydi; fakat geçirdiği sakatlık yüzünden bu rüyası gerçekleşmeyecekti. 1949’da Dünya Üniversite Oyunları’nda 4’ü altın olmak üzere 6 madalya kazandığında, ismi hâlâ Ágnes Sárkány idi; ertesi yıl boşanacak, Ágnes Keleti efsanesi de böyle başlayacaktı.
Olimpiyat sahnesine çıkabildiğinde 31 yaşına gelmişti. Jimnastik gibi çok küçük yaşlarda başlanan ve erken bırakılan bir spor için bir hayli yaşlı sayılıyordu. Buna rağmen, 1952 Helsinki Olimpiyat Oyunları’nda Macaristan’ı başarıyla temsil etmiş; 1’i altın olmak üzere 4 madalya kazanmıştı. Uzmanlığı yer hareketleri ve asimetrik paraleldeydi. Yer hareketlerinde 1952 ve 1956’da olimpiyat altını almış, asimetrik paralelde ise 1954’te dünya, 1956’da da olimpiyat şampiyonu olmuştu.
1952’de kazandığı ilk olimpiyat madalyalarından sonra ise artık dur-durak tanımamıştı. Bir taraftan jimnastiği sevdirmek için ülkesini karış karış dolaşıyor, diğer yandan antrenmanlara tüm gücüyle devam ediyordu. 1954 Dünya Şampiyonası, Roma Olimpiyat Stadyumu’nda yapılmıştı. Kızgın güneş sporcuları kavururken, o döktürmüştü. 10 yıl önce her gün ayrı bir cehennemi yaşayan Keleti için imkansız diye bir şey yoktu. Zaten Holokost’tan kurtulmuş, spora 5 yıl ara verdikten sonra en üst seviyeye çıkmayı başarmış o kadın için biraz güneş yanığının ne önemi olabilirdi ki…
Takım arkadaşlarından Olga Tass’ın aktardığına göre, her antrenmandan sonra yaptığı hataları yazan Keleti, mükemmelin peşindeydi. Kazandığı madalyalar tesadüf değildi.
1956’da Macaristan ayaklanmıştı. Komünist öğrenci birliğine dahil olmayı reddeden gençlerin oluşturduğu örgütün yasaklanmasıyla birlikte ülkenin değişik şehirlerine sıçrayan kıvılcım, 23 Ekim’de yangına dönüştü. Sovyetler Birliği ayaklanmayı bastırmak için 4 Kasım’da Macaristan’a girmiş; binler ölmüş, onbinler ülkeden kaçmıştı. Macaristan kafilesi, 22 Kasım’da başlayan 1956 Melbourne Olimpiyat Oyunları’na bu koşullar içinde gitti. Organizasyon öncesi bir sakatlıkla boğuşan Keleti, düzelince kafiledeki yerini almıştı. Heyecanının bir nedeni de Avustralya’ya iltica eden ablasını yıllar sonra ilk defa görecek olmasıydı.
35 yaşında olimpiyatta 4 altın, 2 gümüş kazanması üzerine, tarihe “Olimpiyat altını kazanan en yaşlı kadın jimnastikçi” olarak geçecekti. Yer hareketlerinde Béla Bartók’un müziğiyle sergilediği performans izleyenleri büyülemişti. Hatta Kraliçe 2. Elizabeth’i temsilen Melbourne’de olan Prens Philip’in ricası üstüne o ve takım arkadaşları performanslarını tekrarlamıştı.
Organizasyonun sonunda 43 arkadaşıyla birlikte Avustralya’ya iltica etti. Başta aklı annesinde kalsa da, onu da bir süre sonra yanına alacaktı.
Macar efsanenin doğumgünü hediyesi, Dezső Dobor ve Sándor Dávid tarafından ona adanan kitaplar oldu.
Ailenin kaderi
1957’de İsrail’e yerleşen Keleti, yeni kurulmuş ülkenin jimnastik alanında gelişmesinde büyük rol oynayacaktı. Hem sporcuları hem de antrenörleri yetiştiren olimpiyat efsanesi, aynı zamanda üniversitede hocalık yapıyordu. İsrail’de tanıştığı Róbert Bíró’yla 1959’da evlenen Keleti’nin iki de oğlu olmuştu. İtalya Jimnastik Millî Takımı’nı 1960 Olimpiyat Oyunları’nı hazırlayan Keleti, Macaristan’a tekrar ayak bastığında ise takvimler 1983’ü gösteriyordu. Bir zamanlar ölümden döndüğü topraklarda ona gösterilen ilgi, oğlu Rafael’in dediği gibi “ömrünü uzatmıştı”.
Finlandiyalı Lydia Wideman’ın 2019’daki ölümünden sonra yaşayan en yaşlı olimpiyat şampiyonu olan Keleti, 2004’te Macaristan tarihinin en önemli 12 sporcusu listesine seçildi. 2017’de İsrail Ödülü’yle onurlandırılan efsanenin adını taşıyan bir asteroid bile var. Krisztián Sárneczky tarafından 2005’te keşfedilen 265594 numaralı astreoid Keletiágnes ismini taşıyor.
Keleti, 1949’da Vasas Spor Merkezi’nde antrenman sırasında. Takım arkadaşlarının anlattığına göre Keleti, her antrenmandan sonra bütün hatalarını yazarak mükemmelin peşinde koşuyordu.
11 Olimpiyat madalyası bulunan, 1972 Münih’in yıldızı Mark Spitz’ten sonra en başarılı Yahudi olimpik sporcu olan Keleti, önümüzdeki Ocak ayında 103. yaşını kutlamaya hazırlanıyor. Olimpiyat tarihinde kadın jimnastikçiler arasında 18 madalya kazanan Sovyet Larisa Latynina ve 11 madalyalı Çekoslovak Věra Čáslavská’dan sonra en çok madalya kazanan kişi o; Macaristan tarihinde en çok olimpiyat madalyası kazanmış sporcu da…
Macar eskrimciler Aladár Gerevich, Pál Kovács ve Rudolf Kárpáti, ondan daha fazla altın aldıysa da savaş ve sakatlık yüzünden iki olimpiyat kaçıran Keleti’nin çok daha fazlasını başarabileceğini herkes biliyor. Film gibi bir hayata bütün bu başarıları sığdıran olimpik sporcunun uzun yıllar ülkesinde tanınmaması ise bir dönemin politik ikliminin özeti gibi. Geçmişten bahsetmekten pek hoşlanmayan efsane sporcunun, “Hadi gelecekten konuşalım. Güzel olması gereken gelecek; geçmişe bir şey yapamayız ancak gelecek ellerimizde” demesi ise yüzünden eksik olmayan gülümsemenin sırrı olsa gerek.
103.yaşını kutlamaya hazırlanan Keleti, altın madalyalarıyla.
Esas şöhretini ölümünden 22 sene sonra, 2. Dünya Savaşı ertesinde kazandı. Bunun arkasında yaşarken eserlerinin yayımlanmasında kendisine destek olan en yakın dostu Max Brod vardı. Kız kardeşleri toplama kamplarında öldürüldü. Hem Naziler hem komünistler tarafından sansüre uğradı. 20. yüzyıl edebiyatının çığır açan yazarı…
Almanca dilinin en çok okunan yazarlarından Franz Kafka, 1883’te Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda, Prag kentinde doğdu. Eserlerini rüyaların mantığıyla yazan Kafka, 20. yüzyıl modern edebiyatının çığır açan öykü ve romancısı oldu. Yaşadığı zamanda edebiyat çevrelerinde tanınsa da esas şöhretini ölümünden 22 sene sonra, 2. Dünya Savaşı ertesinde kazandı. Bunun arkasında yaşarken eserlerinin yayımlanmasında kendisine destek olan en yakın dostu Max Brod vardı. Brod, Kafka’nın geride bıraktığı yazmaları imha etme vasiyetine uymamış ve onları yayımlamıştı.
Stach’a göre Kafka’yı tanıyan 15 kişiden 4’ü onun gözlerini “siyah”, dördü “gri”, üçü “mavi”, üçü “kahverengi” olarak tanımlamıştı. Pasaportunda ise gözleri “koyu mavi-gri” olarak belirtilmişti.
1. Depresif değildi.
Espriliydi, kadınlarla ilişkilerinde başarılıydı Kafka, her ne kadar içine kapalı bir karakter olarak bilinse de (belki de romanlarının bazı kısımlarındaki otobiyografik özelliklerden dolayı), özellikle arkadaş ortamlarında zekası her hâlinden belli olan, esprili biriydi. Kadınlarla rahatlıkla ilişki/iletişim kurabiliyordu. Yazıları ve mektupları okunup analiz edildiğinde kendi iç dünyasında cinsellikle ilgili korku ve çekinceleri olduğu görülse de aslında hayatı yaşamayı seven bir kişiydi. İkisi aynı kişiyle (Felice Bauer) olmak üzere üç defa nişanlandı. Hatta Brod’un ve biyografi yazarı Reiner Stach’ın kanıtlanamayan iddiasına göre, Bauer’le ilişkisi sürerken sevgilisi Margarethe Bloch’tan bir çocuğu bile olmuştu. Kendisini fiziksel olarak çekici buluyordu; bunda çocukken sporla çok ilgilenmese de ilerleyen yaşlarında yüzme, kürek ve biniciliğe merak salması etkili olmuştu.
2. Evrak-ı metrukesi dava konusu oldu
Max Brod, 3. Reich’ın Çekoslovakya’nın tümünü işgal etmesiyle olacakları öngörmüş ve dostu Kafka’dan kalan tüm elyazmalarıyla mektupları yanına alarak 1939’da Britanya mandasında bulunan Filistin’in Tel Aviv kentine göçetmişti. Brod, bunları 1947’de sekreteri Ilse Esther Hoffe’ye hediye etmişti. 1968’de ölümünden önce yazdığı vasiyetinde, Kafka’nın Hoffe’de bulunan tüm evrak-ı metrukesinin ileride edebî ve bilimsel olarak incelenmek üzere Kudüs’teki İbrani Üniversitesi Kütüphanesi’ne veya Tel Aviv Şehir Kütüphanesi’ne verilmesini şart koşmuştu. Hoffe ise Kafka’nın mektuplarını, kartpostallarını başkalarına satmıştı. Önce Bir Savaşın Tasviri eserinin elyazması satışa çıkarılmış; 1988’de ise Dava eserinin elyazması Sotheby’s’deki açıkartırmayla o zamanın parasıyla 3.5 milyon Alman markı karşılığında verilmişti (bugün Almanya’da Marbach Edebiyat Müzesi’nde sergilenmekte).
Hoffe, geride kalan elyazmalarını ise kızları Eva ve Ruth’a vermişti. Annelerinin 2007’deki ölümünden sonra Eva ve Ruth, Brod’un vasiyetine rağmen bunları Marbach Edebiyat Müzesi’ne satmaya çalışırken mahkemelik oldular. İsrail, Almanya ve İsviçre’de süren mahkemeler sonucunda, vasiyete uygun olarak elyazmalarının İsrail Ulusal Kütüphanesi’ne verilmesi uygun görüldü. 2016’da İsrail’deki üst mahkeme kararı onadı ve kardeşler (ve varisleri) tüm veraseti buraya devretti.
Franz Kafka, yayımlanmış veya yayımlanmamış tüm edebî mirasını dostu Brod’a bu mektupla bırakmıştı.
3. Eserleri hem faşist hem sosyalist rejimler tarafından yasaklandı
1920’li yıllarda Kafka’nın eserleri edebiyat çevrelerinde belli bir bilinirliğe ulaşmıştı. 1933’ten sonra ise Naziler bu eserleri zararlı ve istenmeyen yayın olarak tanımladı ve yasakladı. Hatta Kafka’nın kitapları, Hitler rejiminin önayak olduğu toplu kitap yakma eylemlerinde yakıldı. Nazi Almanyası ve işgal ettiği topraklardaki (doğduğu topraklarda kurulmuş olan Çekoslovakya da işgal edilmişti) bu yasak 1945’e kadar devam etti.
2. Dünya Savaşı sonrası, eserleri bu defa Çekoslovakya’da iktidarda olan Komünist Parti tarafından dekadan/yozlaşmış bulundu ve tekrar yasaklandı! Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nde de Kafka’nın eserleri “yozlaşmış burjuva edebiyatının bir parçası” olarak değerlendirilmekteydi ve “geçici bir burjuva modası” olarak görülmekteydi. SSCB’de Kafka konusundaki “gevşeme” Stalin’in ölümünden sonra başladı. 1959’da Kafka üzerine Inostrannaia literatura dergisinde uzun bir makale yayımlandı ve aynı sene Ilya Ehrenburg, Kafka’nın eserlerini “faşizme karşı bir ön uyarı” olarak değerlendirdi. 1963’te Çekoslovakya’da Liblice Sarayı’nda yapılan ve Kafka’yı doğduğu topraklarda tekrar tanıtmayı amaçlayan Kafka Konferansı; dört yıl sonra yaşanacak Prag Baharı’ nın kıvılcımını çakacaktı; zira bu konferans, Marksist literatürdeki emeğe yabancılaşma kavramını Kafka üzerinden tartışırken, edebiyat-siyaset ilişkisini de yeniden değerlendiriyordu. SSCB’nin 1968’te Çekoslovakya’ya askerî müdahelesi sonrası, Kafka konusunda Doğu Bloku’ndaki sansür tekrar yürürlüğe girdi.
4. Tüm kardeşleri Nazi rejiminin kurbanı oldu
Kafka, Prag’da Almanca konuşan Yahudi bir ailede doğmuştu. Bu ailenin ilk çocuğuydu; erkek kardeşleri küçük yaşta ölmüş, üç kız kardeşi Gabrielle, Valerie ve Ottilie ise onunla beraber büyümüştü. Kafka 1924’te veremden öldü. Kız kardeşleri ise Çekoslovakya’nın tamamı Naziler tarafından ele geçirildikten sonra soykırıma kurban gittiler. Gabrielle ve Valerie muhtemelen Chelmno imha kampında, Naziler tarafından öldürülmüş; Ottilie ise önce Theresienstadt’a (Terezin) sürülmüş, orada çocuklara bakıcılık yaparken Auschwitz’e götürülerek katledilmişti.
Kafka’nın ölümünden sonra geriye kalan elyazmaları Max Brod’a, ondan da Brod’un sekreteri Esther Ilse Hoffe’ye kalmıştı.
5. Brod, Kafka’nın eserlerini derleyip tamamlamıştı
Max Brod, Kafka’nın en yakın dostu olduğu gibi aynı zamanda yayıncılık konusunda tecrübeliydi, kendisi de başarılı bir yazardı. Kafka vasiyetinde, tüm yayımlanmamış veya yayımlanmış edebî mirasını imha edilmek üzere ona bırakmıştı. Brod’un onun en yakın dostu olarak bunu yapıp yapamayacağı konusu ya da edebî mirasın imha edilmesi konusundaki sorumluluğun -etik olarak- okurlara mı yoksa Kafka’ya mı karşı olması gerektiği sorunsalı üzerine tartışmalar hâlâ devam etmektedir.
Brod’un Kafka’nın elyazmalarını ölümünden sonra imha etmek şöyle dursun yayımlaması ise basit bir sürecin sonunda gerçekleşmedi; zira Kafka’nın üç önemli romanı, Dava (1925), Şato (1926) ve Amerika (kitabın bu ismi Brod tarafından seçilmiştir, kitabın taslaklardaki ismi Kayıp’tır – der Verschollene), dağınık şekilde başka yazıların arasında ve numaralandırılmadan farklı defterlere/kağıtlara yazılmıştı. Ayrıca bu romanların bölümleri de sıralanmamıştı ve kimi kısımları Kafka tarafından tamamlanmadan bırakılmış vaziyetteydi.
Max Brod tüm bu parçaları biraraya getirmiş, sıraya dizmiş ve yarım kalan bölümleri de kendi tamamlayarak yayımlayabilmiştir. Bu romanların dışında Kafka’nın mektuplarının büyük kısmı da yine Brod tarafından hazırlanıp yayımlanmıştır.
İstanbullular hazırlıkları uzun süre önce başlayan 500. fetih yılı kutlamalarını dört gözle beklemişti ama, 29 Mayıs 1953’teki törenler büyük hayalkırıklığı yaratmıştı. Devlet ricalinin, dostluk rüzgarlarının estiği Yunanistan’ı rencide etmemek için ilgi göstermediği kutlamalar ve canlandırmalar, basında çadır tiyatrosuna benzetilmişti.
İstanbul’un 500. fetih yılı kutlaması fikri, ilk defa 1939’da gündeme gelmiş; Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün talimatıyla İstanbul Valiliği’nde oluşturulan “Güzideler Komisyonu” 1953’e kadar tamamlanması hedeflenen bir plan hazırlamıştı. İstanbul’un imarıyla ilgili önemli atılımlar içeren plan, tek parti iktidarına yönelik “Ankara imar edilirken İstanbul kendi hâline bırakıldı” eleştirilerine yanıt vermeyi de amaçlıyordu. Planda Fatih döneminden kalma yapıların onarılması; yeni yolların ve parkların açılması; modern otel, okul ve tiyatro yapılarının inşa edilmesi gibi maddeler vardı. Ancak maliyet 140 milyon lira olarak hesaplanınca hiçbiri hayata geçirilemedi.
1942’de fethin 500. yılına yönelik yeni bir plan açıklandı. Fatih’in görkemli bir heykelinin dikilmesi, spor alanları inşa edilmesi ve kentin yaz olimpiyatlarına evsahipliği yapması hedeflerinin olduğu bu plan da, 1944’te açıklanacak sonraki plan da, 2. Dünya Savaşı döneminin zorlu ekonomik koşullarında bir defa daha rafa kalktı.
Önde Yeniçeri kıyafetli askerler, arkada mehter takımı Beyazıt’tan geçiyor.
Savaşın bitiminden sonra, 1946’da kurulan Bakanlıklararası komisyon ise ancak 1949’da yeni bir plan hazırlayabildi. Zaman daraldığı için bu planda yollar, meydanlar yoktu. 19 milyon liralık bütçe hazırlanmış, bunun bir bölümü Fatih dönemi eserlerinin onarımına, bir bölümü de kültür ve sanat projelerine ayrılmıştı. Hürriyet gazetesinin 6 Nisan 1949 tarihli haberine göre Tekel Bakanlığı gerekli masrafları karşılamak için Tekel ürünlerine zam yapacak ve 500. yıl için özel ürünler çıkaracaktı.
20 Şubat 1950’de kurulan “İstanbul’un Beşyüzüncü ve Müteakip Fetih Yıllarını Kutlama Derneği” de Bakanlıklararası komisyona katkı sunmaya başladı ama, Mayıs ayında Demokrat Parti iktidara gelince konu bir süreliğine gündemden düştü. Sonradan İstanbul Fetih Cemiyeti adını alan dernek, 1951’den itibaren kutlamalara çok az kaldığı yönünde uyarılar yapmaya başladı. Nihayet 1952’de derneğin hazırladığı program önerisi hükümet tarafından kabul edilince 500. yıl kutlamalarının çerçevesi belli oldu.
Zaman darlığı nedeniyle Topkapı Sarayı’ndaki Çinili Köşk’ün açılması ve bazı çevre düzenlemeleri dışında kalıcı olmayan etkinlikler içeren programda; bir Fetih sergisinin açılması; Fatih’in türbesinin etrafının temizlenmesi; fener alayları ve havai fişek gösterileri yapılması; özel tiyatro gösterileri, konserler ve spor turnuvaları düzenlenmesi yer alıyordu. Surların dışındaki büyük bir alanda da Fatih’in ordugahının ve top mevzilerinin canlandırması yapılacaktı.
Açıklanan program, 1939’dan beri görkemli kutlama beklentisi içinde olanları hayalkırıklığına uğratmıştı. Türk Milliyetçiler Derneği’nde toplanan ve 1952’de Fetih Yıllarını Aydınlatma Derneği’ni kuran Nihal Atsız çevresi başta olmak üzere birçok grup tepki gösteriyordu.
29 Mayıs 1953 gecesi Perşembe Pazarı’nda yapılan ve Haliç’i aydınlatan havai fişek gösterisi.
Artık zorlu savaş yılları geride kalmıştı ve ekonomi hiç olmadığı kadar iyiydi. Bu koşullarda Demokrat Parti iktidarının İstanbul’un fethinin 500. yılını çok daha görkemli bir şekilde kutlaması beklenirdi; ancak Türkiye ile Yunanistan arasında esen dostluk rüzgarları buna engel oluyordu. İyi ilişkilerin zirveye ulaştığı 1952’de Yunanistan Kralı Paulos Türkiye’yi ziyaret etti, Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes de Yunanistan’a gitti. Karşılıklı resmî ziyaretler, imzalanan antlaşmalar, ortak spor ve sanat etkinlikleri, iki ülke arasında ticareti artırma çabaları tüm yıla yayılmıştı. Yunanistan’daki Türk-Yunan Birliği’nin Türkiye’deki muadili olarak, başkanlığını İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Fahrettin Kerim Gökay’ın yaptığı Türk-Ellen Dostluk Derneği kurulmuştu. Böyle bir ortamda İstanbul’un fethinin görkemli bir şekilde kutlanması Yunanistan’ı üzebilirdi; bu bakımdan törenler olabilecek en sade şekilde yapılacaktı. Aynı zamanda Türk-Ellen Dostluk Derneği’nin başkanı olan İstanbul Valisi Gökay’ın 8 Şubat 1953’teki “Törenler yakın-uzak dostları rencide edecek tarzda olmayacaktır” açıklaması da bunu doğruluyordu.
Fatih Camii önünde toplanmış kalabalık mehter takımını bekliyor. CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ
Açıklanan programdan memnun olmayanlara bir darbe de, 29 Mayıs’a üç gün kala bazı etkinliklerin iptal edilmesiyle geldi. Surların temsilî olarak topa tutulması, programdan çıkarılmıştı. Halkın en çok merak ettiği, bir kadırganın geçit resmine katılmasından da vazgeçildi; törenlerde birebir boyutunda kadırga yerine küçük bir modelinin yer alacağı açıklandı.
Her şeye rağmen 10 binlerce İstanbullu 29 Mayıs 1953 Cuma günü kutlamaların yapılacağı Topkapı-Aksaray-Fatih güzergahını doldurmuştu. Sabah, Vali Gökay’ın konuşmasıyla başlayan törenlerin sonrasına ise kargaşa hâkim oldu. Ertesi günkü Hürriyet gazetesi yaşananları şöyle aktaracaktı:
“Ulubatlı Hasan’ı canlandıran Yeniçeri kıyafetli er kaleye tırmanarak şanlı bayrağımızı ve Fatih’in bayrağını kalenin üstüne dikmiştir. Bunu müteakip Yeniçeri, mehter ve ordu birliklerinin bir geçit resmi yapması gerekirken tedbir alınmaması nedeniyle ortalık bir anda karışmış ve yabancı diplomatlar, azınlık temsilcileri, mebuslar, malul gaziler, askerî ve sivil erkanla yerli ve yabancı basın mensuplarının bulunduğu alan bir anda ana-baba günü hâlini almıştır. Emniyet ve intizamı temin edecek şahıslar ve bu işleri organize edecek bir merci bulunmaması nedeniyle kadınlı erkekli davetliler ve bilhassa yabancı davetliler bu hâl karşısında şaşkına dönerek Topkapı’ya doğru akan insan seline kendilerini kaptırarak sürüklenmeye başlamışlardır”.
Fetihin 500. Yılı için yapılan canlandırmalar gazeteler tarafından gülünç bulunmuş ve çadır tiyatrosuna benzetilmişti. CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ
Fatih Camii avlusunda yapılan törenin ikinci bölümünde de izdiham nedeniyle düzen sağlanamayacak, polisler birçok noktada vatandaşlara palaska ile hücum edecekti. Gece yapılan görkemli fener alayı ve havai fişek gösterisi de gündüz yaşananların gölgesinde kalmıştı. Kutlamalara Cumhurbaşkanı Bayar’ın İzmir’deki NATO karargahını ziyaret etmesi, Başbakan Menderes’in de İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth’in 2 Haziran’daki taç giyme törenine gitmeye hazırlanması gerekçesiyle katılmayışı da basında eleştiriliyordu. Fetih günü canlandırmalarını bazı gazeteler çadır tiyatrosuna benzetirken; Hürriyet gazetesi başyazarı Sedat Simavi “Kadırga yerine sandal sürüdük, takma bıyıklı Yeniçeri ve Levent taklitleri dolaştırdık ve bunun ismini de 500. yıldönümü koyduk” diye yazmıştı.
İstanbul’da fethin 500. yılı kutlanırken Yunanistan’da ise yas törenleri ve ayinler düzenleniyordu. Bayar ve Menderes’in törenlere katılmaması Yunan basınında olumlu karşılanmış, Türk hükümetinin “basiret gösterdiği” yazılmıştı. Fetih yıldönümü kutlamalarından 2 hafta sonra Yunanistan Başbakanı Papagos’un Türkiye’yi ziyaret etmesi de fetih kutlamalarının dostluğa zarar vermediğini gösteriyordu.
DÖNEMİN GAZETELERİ
‘Ele güne rezil olduk’
30 Mayıs 1953, Hürriyet
Uzun zamandır beklenen 29 Mayıs 1953’teki Fetih kutlamalarında yaşanan düzensizlik ve aksaklıklar basın tarafından sert bir şekilde eleştirilmişti. Ertesi günün bazı gazetelerinde şunlar yazıyordu: Akşam: “İstanbullular kutlama töreni için hazırlanması gereken programın yüz binde birinin provasını seyretmiş oldu”.
Dünya: “Kutlama programı tam bir fiyaskoyla neticelendi. Bütün milletle alay edercesine yapılan törenlerde İstanbullular aradığını bulamamanın ıstırabını yaşadı”.
Hürriyet: “Programsız ve intizamsız bir hercümerç içinde cereyan eden kutlama töreni bir yüzkarası halinde idi. Hem halk azap çekti hem ele güne rezil olduk”.
Milliyet: “On binlerce İstanbullu güneşin altında yandı, tutuştu, ezildi, dayak yedi. Sonunda itile katıla sözüm ona 500’üncü fetih yılını kutladı. Fatih Sultan Mehmet Han eğer merasimde gördüğümüzün binde birini yapsaydı, İstanbul hâlâ Konstantinopolis olurdu”. Ulus: “Biz bu acıyı 500 yılda bile unutamayacağız”.
Yeni İstanbul: “Beş yüzüncü yıl kutlama törenleri intizamsız oldu. Polis halktan bazı kimseleri yüz numaraya hapsetti, seyircilere palaska ile hücum etti. Tören yerinde rezalet çıktı”.
2. Dünya Savaşı, sıradan insanların da akla hayale sığmayacak kötülükler yapabileceklerini gösterdi. Holokost’la zirve noktasına ulaşan dehşet, tüm dünyayı insanın doğasına ilişkin fikirleri gözden geçirmeye mecbur bıraktı. Sosyal psikologlar, savaşın ardından insanın otoriteyle ilişkisini bir dizi deneye tabi tutacak; itaatin rahatsız edici mekanizmalarını açığa çıkaracaklardı. İnsan zihninin karanlık köşeleri…
“Milyonlarca insanın aynı ahlak yoksunluğunu paylaşıyor olması bunları erdem yapmaz; paylaşılan hataların çok sayıda olması o hataları doğru yapmaz; milyonlarca insanın aynı zihinsel patolojide ortaklaşması bu insanları aklı başında yapmaz.“
Erich Fromm
İnsan, içinde hayat bulduğu yeryüzünün yazgısına ortak oldu. Önce doğa sonra hemcinsi üzerinde egemenlik kurarken sadece doğayı köleleştirmekle kalmadı, kendi doğasını da boyunduruk altına aldı. İçimizdeki ve dışımızdaki doğanın köleleştirilmesiyle, modern denilen toplumlara doğru yol aldık.
Her insan, doğuştan başlayarak “uygarlığın” baskıcı yüzüyle tanışır. Babanın yönetimi, doğadan bağımsız akıldır. Çocuk bu kuvvete boyun eğerken acı çeker. Dürtülerine direnmesi, kendisiyle çevreyi birbirinden ayırtetmesi yani babanın sunduğu ilkeleri içeren bir süperego sahibi olması istenir. Amacını anlamadığı bu taleplere, cezalandırılmamak için, büyüklerinden gördüğü sevgiyi yitirmemek için boyun eğer. Bir kişiye değil de bir gruba boyun eğildiğinde, bu süreç daha da sert ve acımasız olabilir. Sanayi toplumunda, doğrudan kolektif güçlerle tanışan çocuğun psikolojik dünyasında konuşmanın, tartışmanın ve düşünmenin kapladığı yer azalırken vicdan ya da süper ego çözülür.
Cadı avından Holokost’a kitlelerin şiddeti Ortaçağ insanı modern insandan sadece seçtiği kurbanlarla ayrılır. Cadıların, büyücülerin ve kafirlerin yerini modern zamanların yasaklıları alır.
Çocukluktan gençliğe geçerken öğretilen ideallerle, kabul edilmek zorunda kalınan gerçeklik arasındaki mesafeyi keşfetmek direnme ya da boyun eğmeye yolaçar. Direnen birey, doğruluktan feragat etmektense çatışmalarla örülen bir hayatı kabul edecektir. O, yalnızlığı göze almak zorundadır. Boyun eğiş ise çoğunluğun seçmek zorunda kaldığı yoldur. İnsanların çoğunluğu, kendi sıkıntılarından ötürü toplumu suçlamaya devam eder. Gerçekliğe karşı çıkamayacak kadar zayıf olanların, onunla özdeşleşmekten başka çaresi kalmaz.
Boyunduruk altındaki insanlar, baskı organıyla kolayca özdeşleşir. Baskıya gösterdikleri tepki, taklittir, yani karşı konulmaz bir ezme isteği. Sonra bu istek de onu doğuran sistemi sürdürmek için kullanılır. Bu açıdan modern insan, Ortaçağ insanından sadece seçtiği kurbanlarla ayrılır. Cadıların, büyücülerin ve kafirlerin yerini yasaklılar alır.
Almanya’da Nazilerin mitinglerinde konuşmacıya ve dinleyenlere asıl haz veren şeyin, toplumsal olarak bastırılmış dürtülerin dışa vurulduğu, taklit edildiği oyunlar olduğu bilinir. Yasaklanmış doğal dürtüler, burada ceza korkusu olmadan anlatım imkanı bulur.
Mimetik dürtülerine geri dönme eğilimini hiçbir zaman tam olarak yenememiş binlerce insan vardır. Başka bir deyişle, insanların çok büyük bir çoğunluğunun “kişiliği” yoktur; gerçekten saygı duydukları ve özendikleri tek şey “iktidar”dır.
Sıradan insanların içindeki karanlık Dünya Savaşı’nın dehşeti, sıradan gibi görünen insanların uygun ortam bulduğunda nasıl vahşileşebileceğini göstermiş; sosyal psikologları bu karanlığı yaratan koşulları incelemeye yöneltmişti.
Hitler’in iktidarı ve Nazi Partisi
1. Dünya Savaşı 1918 sonbaharında sona ermiş; Alman İmparatorluğu çökmüş; Weimar hükümetiyle yeni bir dönem başlamıştı. Almanya artık bir cumhuriyetti. Alman parlamentosunda en fazla delegeye sahip siyasi parti Sosyal Demokratlar ülkeyi yönetiyor; radikal gruplar ve diğer siyasi partiler de savaşın ve monarşinin sona ermesini takip eden kargaşada iktidarı ele geçirmeye çalışıyordu. Bir taraftan özgürlük rüzgarları eserken, bir taraftan sokaklarda şiddet ve gerginlik de sürüyordu. Bu hızlı değişimin getirdiği tedirginlik, kaygı ve korku, ama en çok da belirsizlik Weimar dönemine damgasını vurdu.
1. Dünya Savaşı boyunca yaşanan can kayıplarının ağırlığı, insan yaşamının ne kadar ucuz, ne kadar kolay harcanabilir olduğunun kanıtı gibiydi. Hayatın değerinin sorgulandığı bu dönem, “ırkı ıslah etmek” için yeni bir hareketin de yükselmesinin önünü açmıştı. Öjenistler, “ırksal olarak kusurlu” insanları ortadan kaldırarak insan ırkının standardını yükseltebileceklerine inanıyordu.
1920’de avukat Karl Binding ve psikiyatrist Alfred Hoche’nin yayımladığı kitapçık, öjeni tartışmalarının fitilini ateşlemişti. Binding ve Hoche, kimi hayatların yaşanmaya değer olmadığını savunuyor; “hiçbir değeri olmayan” bu insanların hem toplumun iyiliği için hem de merhamet (!) icabı ortadan kaldırılabileceğini savunuyordu. Alman kültüründe bir dönüm noktası olan bu kısacık kitap, Holokost’un öncüsü T4 programının da tetikleyicisi olacaktı. Savları şöyleydi: Geçmişin müreffeh zamanlarında belki bu fazla yükler taşınabiliyordu ama artık işler değişmişti. Zor zamanlardan geçiliyordu. Başarıya ulaşmanın koşulu sağlıklı ve güçlü olmaktan geçiyordu. Toplum için kimin değersiz olduğu da hekimler tarafından belirlenebilirdi; fiziksel ve zihinsel olarak iyileşmesi mümkün olmayan kişilerin tanımlanabilmesi için birçok bilimsel kriter vardı. 1920’de Adolf Hitler ve Nazi Partisi’nin üyeleri bu fikirden etkilenmeye başladı.
Alman ekonomisinin gelişmeye başlaması; 1926’da Almanya’nın Milletler Cemiyeti’ne kabul edilmesi; 1928’de ülkenin savaştan kurtulması… İşlerin iyiye doğru gittiği bu dönemde Almanların, Hitler ve Nazi Partisi’nin yaymaya çalıştığı nefretle ilgilenmesi için fazla neden yok gibiydi. Nazilerin seçimlerde oyların sadece %2’sini alması da bunun işaretiydi.
Öjenizmin doğuşu 1920’de psikiyatrist Alfred Hoche (üstte) ve avukat Karl Binding’in (üstte, sağda) yayımladığı kısacık bir kitap, öjeni tartışmalarının fitilini ateşlemişti. Alman kültüründe bir dönüm noktası olan kitap, Holokost’un öncüsü T4 programının tetikleyicisi olacaktır.
Ancak 1929 Ekim’inde dünya çapındaki ekonomik bunalım her şeyi etkileyecekti. İşletmeler üretimi azaltıyor; işçi çıkarmak zorunda kalıyordu. Sadece yoksulluk değildi sözkonusu olan; kırgınlık ve umutsuzluk da artıyordu… Hayatın acımasızlığı karşısında insanlar bir mucize bekler hale gelmişti. Tarikatlara, falcılara ve kahinlere rağbet artıyordu.
Bunalımı sona erdirme ümidiyle Sosyal Demokrat Hermann Müller’in yerine Katolik Merkez Partisi’nden Heinrich Brüning yeni şansölye olarak atanmış, ama bu değişiklik yeterli olmamıştı. Alman toplumu giderek “demokrasinin ekonomik çöküşle başa çıkamadığı” fikrine yaklaşıyordu. Krizden çıkmak için net çözümler vadedenler, aşırı uçlardaki partilerdi. Komünist Parti, Sovyetler Birliği’ndekine benzer şekilde toprağın ve sanayinin yalnızca kendi kârını düşünen kapitalistlerden devralınıp “ortak iyi”yi gözeterek paylaştırılması gerektiğini savunuyordu. Naziler ise Almanya’daki ekonomik krizden Yahudileri, komünistleri, liberalleri ve pasifistleri sorumlu tutuyor; Almanya’ya eski itibarını yeniden kazandırma sözü veriyorlardı. Sloganları “İş, özgürlük ve ekmek”ti. 1930’daki seçimlerde hem Komünistler hem de Naziler önemli kazanımlar elde ettiler. 1928’de sayısı 800.000 olan Nazi Partisi seçmenleri, 1932’de 13.4 milyona fırlamıştı. Almanya’daki işçilerin yüzde 40’ından fazlası işsizdi.
30 Ocak 1933’te Adolf Hitler Almanya Şansölyesi olarak atandıktan sadece birkaç gün sonra, muhaliflerini, özellikle komünistleri ve Yahudileri hedef almaya başladı. Aylar içinde Almanya bir diktatörlüğe dönüşmüştü. 1934’te Naziler, bu kez dikkatlerini “saf bir ulusal topluluk” yaratma hedefine çevirdiler. Yahudilere karşı artan düşmanlık, 1938’in 9-10 Kasım’ında ev, işyeri ve ibadethanelerinin yağmalanması, yüzlerce kişinin öldürülmesiyle ilk zirve noktalarından birine ulaştı. Her yeri kaplayan cam kırıklarının gecenin karanlığındaki hazin ışıltısı nedeniyle “Kristal Gece” olarak anılan Kasım kıyımı, 1933’te başlayan düşmanlığın düzenli bir takibe dönüşmesinin de başlangıcıydı.
Eylül 1939’da Almanya’nın ve SSCB’nin Polonya’yı işgaliyle Avrupa’da 2. Dünya Savaşı başladı. 3. Reich Avrupa’daki gücünün zirvesine ulaştığında, Naziler akıl almaz sayıda Yahudiyle birlikte “aşağı ırk” kabul ettikleri herkesi öldürmeye başladı… Ve Holokost…
2. Dünya Savaşı yıllarında Alman propaganda afişlerine ilgiyle bakan çocuklar…
Savaşın ardından sosyal psikoloji
Holokost’un dehşeti, araştırmacıları sosyal etki ve itaat üzerine çalışmaya yöneltmişti. İnsanların bu korkunç eylemlere katılmalarının nedenleri nasıl açıklanabilirdi? Yalnızca emirleri yerine getiriyor ve toplumsal baskıya boyun mu eğiyorlardı, yoksa başka faktörler de var mıydı? Bu sorulara cevap arayan sosyal psikologlar, otorite ve itaat gibi toplumsal olguların gücünü daha doğru değerlendirmeye başladı.
Hegel, toplumun sosyal aklın gelişimiyle kaçınılmaz bağlantılara sahip olduğu fikrini ortaya koymuş ve bu da “grup zihni” kavramının doğmasına yolaçmıştı. 1860’ta kolektif zihin üzerine çalışan “Volkerpsychologie” ortaya çıkmıştı. Yine de 1924’te Allport, sosyal davranışın esasen insanlar arasındaki etkileşimden kaynaklandığını gösterene kadar, sosyal davranışın doğuştan/içgüdüsel olduğuna yani tamamen bireysel olduğuna inanılmaya devam edilmişti. Sosyal psikolojinin temel araştırmalarının çoğu ise 2. Dünya Savaşı sırasında Hitler’in takipçilerine aşıladığı mutlak itaati anlamaya çalışan araştırmacılar tarafından geliştirildi.
1936’da, bugün sosyal psikolojinin babası olarak kabul edilen Kurt Lewin’in öne sürdüğü “B= f (P, E)” denklemi, insan davranışını neyin belirlediğini izah etmeyi amaçlıyordu. Formül; davranışın (B), kişinin (P) ve çevresinin (E) bir işlevi olduğunu vurguluyordu. Diğer bir deyişle, belirli bir kişinin herhangi bir zamandaki davranışı, hem kişinin özelliklerine hem de sosyal durumun etkisine bağlıydı.
Mutlak itaatin mekanizması Sosyal psikologlar, 2. Dünya Savaşı sonrası Hitler’in takipçilerine aşıladığı mutlak itaati anlama hedefiyle deneyler yapmaya başladı. Davranışın içgüdüsel değil çevresinin de etkisiyle şekillendiği fikri böyle doğdu.
Yine 1936’da Muzafer Sherif ve 1952’de Solomon Asch tarafından yapılan grup çalışmaları ile 1963’te Stanley Milgram tarafından itaat üzerine yapılan deneysel çalışmalar, sosyal gruplarda baskının rolünü ve otorite sahibi kişilerin diğerlerini nasıl itaat etmeye hatta bazı durumlarda başkalarına ciddi şekilde zarar vermeye yönelttiğini ortaya koymuştu.
Milgram ve meslektaşlarının yaptıkları bir deneyde, öğretmen rolü verilen katılımcılardan, öğrenci rolündekinin her yanlış cevabına karşılık elektrik şoku vermeleri istenmişti. Şoklar aslında gerçek değildi; ama öğretmen rolündekilere bunun tehlikeli olduğu, öğrenci rolündekilere de acı çeker gibi rol yapmaları söylenmişti. Deneyde, her yanlış cevaptan sonra verilen elektriğin voltajını yükseltmek de teşvik edilmişti. Sonuçta hiçbir katılımcı 300 volt seviyesinden önce şok uygulamaktan vazgeçmemiş; en yüksek limit olan 450 volt’a ulaşanların oranı yüzde 65 olmuştu. “Öğretmenler” sırf bir otorite figürü onlara bunu yapmalarını söylediği için, bir insana zarar vermek pahasına maksimum düzeyde şok vermişlerdi.
Milgram Deneyi 1963’te Stanley Milgram tarafından yürütülen ünlü deneyde, katılımcılar yalnızca bir otorite figürü onlara öyle diyor diye, diğer katılımcılara elektrik vermekten çekinmemiş; deneklerin %65’i en yüksek limit olan 450 volt’a kadar çıkmıştı.
1971’de Philip Zimbardo’nun ünlü “Stanford Hapishane Deneyi”nde ise hapishane gibi kurgulanan bir üniversite bodrumunda, gardiyan ve mahkum rollerini oynamak üzere işe alınan erkek üniversite öğrencilerinden faydalanılmıştı. Rastgele seçilen mahkumlar kısa sürede pasif hâle gelirken, gardiyanlar aktif, vahşi ve baskın bir rol üstlenmişlerdi. Her iki grubun da insanlıktan çıkma derecesinde düşmanlık sergiledikleri bu deney, sosyal rollere uyumun sosyal etkileşimin bir parçası olarak gerçekleştiğini göstermişti. Etkileşimler öylesine şiddetli bir hâl almıştı ki Zimbardo çalışmayı erken sonlandırmak zorunda kaldı.
Yıllar içinde sosyal psikoloji hızla genişledi. 1968’de Darley ve Latané, ihtiyacı olan insanlara yardım etme ya da etmeme kararını açıklamaya yardımcı olan bir model geliştirdi. 1974’te ise Leonard Berkowitz insan saldırganlığı çalışmasına öncülük etti. Gordon Allport ve Muzafer Sherif önyargı ve ayrımcılığı anlamak amacıyla gruplararası ilişkilere odaklandı.
20. yüzyılın ikinci kısmında ise sosyal psikologlar; reklamcıların mesajlarını daha etkili hale getirmenin yollarını bulma amacıyla ilk resmî ikna modellerini geliştireceklerdi.
LARS VON TRIER’İN 3’LEMESİ
‘Dogville’ ve sıradan insanın kötülüğüne dair
“Amerika Üçlemesi”nin ilk halkası “Dogville” (2003) aynı zamanda kendi halinde, zararsız gibi görünen insanların içinden çıkan riya ve sömürüyü; iyilik diye sunulan sahte erdemlerin altında yatan nefreti gözler önüne seren bir sosyal psikoloji deneyiydi.
ABD’de 1930’lu yıllar… Peşindeki gangsterlerden kaçan Grace, Colorado’da Dogville adlı küçük bir kasabaya sığınır. Kasaba sakinlerinden Tom, silah seslerini duymuştur ve gangsterlerden kaçan Grace’le böylece tanışır. Ardından, Grace’in saklanmasına yardım etmek için kasabalılardan yardım ister ve onu kasaba halkıyla tanıştırır. Kendi kendine yetebilen ve huzurlu bir hayat süren Dogville halkı şaşkındır. Yeni misafirlerine onu tanımak için 2 hafta mühlet verirler.
Geçmişinden kaçan bu güzel kadını, kasabalı kısa zamanda bağrına basar ve onun için üzülür. Ancak bu kabulü izleyen günlerde her şey değişmeye başlar. Dogville halkının sakin hayatı bu yabancıyla aniden değişivermiştir. Grace’in varlığı, kasaba halkı için büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Temkinli olmak zorundadırlar. Kasabanın karanlık yüzü yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar. Önceleri onu onaylayan ve bu yeni duruma karşı çekingen olan halk, aldıkları riskin de verdiği cesaretle Grace’den sonu gelmeyen isteklerde bulunmaya başlar.
GERÇEK İLE YALAN ARASINDA
Sosyal psikolojide iki ünlü deney ve bir acı gerçek…
KITTY GENOVESE CiNAYETi VE ‘SEYiRCi ETKiSi’: 1964’te New York-Queens’te bir cinayet işlendi. 28 yaşında bir barmaid olan Kitty Genovese, 13 Mart gecesi 02.30 sularında işten eve dönerken bıçaklı bir adamın saldırısına uğradı. Robert Mozer, olaya tanık olduğu penceresinden “Bırakın o kızı” diye bağırınca saldırgan kaçtı. Ağır yaralanan Genovese sürünerek evine girmiş, 10 dakika sonra geri gelen saldırgan Winston Moseley bu defa ona tecavüz etmiş, tekrar bıçaklamış ve parasını çalmıştı. Komşusu Sophia Farrar, Genovese’i bulduğunda polisin aranması için çığlık atmış, polis birkaç dakika sonra gelmiş, fakat Genovese hastaneye kaldırılırken ambulansta hayatını kaybetmişti.
Polis apartmanın kapısını çaldığında ve ev arkadaşı Zielonko’ya olayla ilgili bilgi verdiğinde saat sabah 04.00’tü. 38 ayrı görgü tanığının olduğu, ama hiç kimsenin polise haber vermediği söyleniyordu. Zira herkes bir başkasının bildireceğini düşünmüştü. Cinayet The New York Times’ta kısa bir habere konu olmuştu.
Büyük şehirde insanların birbirlerine karşı ne kadar duyarsız olduğuna dair bu hikaye, giderek ün kazanmış ve zaman içinde bütün ders kitaplarına girmişti. Bu psikolojik olgu bugün de “Genovese sendromu” veya “seyirci etkisi” olarak adlandırılıyor. Teori, bir olayın bir tanığı varsa kurbana yardım etme olasılığının daha yüksek olacağını; birden çok tanığın olduğu durumlarda tanıkların birbirine güvenerek yardım etmeme olasılığının yükseleceğini söylüyordu.
Ancak gerçekte Kitty Genovese’in başından geçenler anlatılanlardan farklıydı. Görgü tanıklarının sayısı gazetedeki habere dayandırılmıştı. Olay 2007’de yeniden araştırıldığında bu görgü tanıklarına dair hiçbir bilgi edinilemedi. Tanıkların harekete geçmediği de doğru değildi. Polis raporları incelendiğinde en az iki ayrı tanığın polise haber verdiği görülmüştü. 911 hattının henüz devreye girmediği bu yıllarda polis olay yerine geç gelmişti. Yani The New York Times haberi şaibeli ve abartılıydı. Mart 2016’da gazete, 57 yıl önceki olayla ilgili yaptıkları haberin isabetli olmadığını kabul eden bir duyuru yayımladı. Bu duyuruya göre 38 değil, 10-12 tanık vardı ve bu tanıkların hiçbiri olayı baştan sona görmemişti. Gerçekten yardım edebilecek 2-3 tanık vardı. İçlerinde sadece biri bıçaklama olayını görmüştü. Kitty Genovese vakası çok doğru bir misal olmasa da “seyirci etkisi” laboratuvar deneyleriyle de ortaya konmuş bir sosyal davranıştır.
STANFORD HAPiSHANE DENEYi: Ağustos 1971’de Stanford Üniversitesi’nde yapılacak bir deney için, “Hapishane yaşamının psikolojik bir incelemesi” başlıklı ilana başvuranlar arasından, fiziksel ve zihinsel olarak tamamen sağlıklı olduğuna karar verilen 24 genç erkek seçilmişti. Günde 15 dolar ücret ödenen denekler, rastgele şekilde yarısı gardiyan, yarısı mahkum olacak şekilde bölündü. Gardiyanlara mahkumları fiziksel olarak taciz etmemeleri emredildi ve göz temasını engelleyen aynalı güneş gözlükleri verildi. Mahkumlar üniversite kampüsünde bir binanın bodrum katındaki sahte bir hapishaneye teslim edildi. Baskı ortamı yaratmak amacıyla her mahkumun üniforma giymesi ve ayak bileğinde asma kilitli bir zincir taşıması sağlandı. İkinci gün mahkumların isyan çıkarması üzerinde, gardiyanlar bir ödül ve ceza sistemi geliştirdi. İlk dört günde üç mahkum öylesine şiddetli travma geçirmişti ki bunlar serbest bırakıldılar. Zimbardo, 1 hafta bile geçmeden deneyi sona erdirmek zorunda hissetmiş ve kendisini bazen bir araştırmacıdan ziyade hapishane müdürü gibi hissettiğini itiraf etmişti. Stanford Hapishane Deneyi daha sonra “Das Experiment” (2001) ve “The Experiment” (2010) filmlerine de ilham kaynağı oldu.
İtaat ölüm getirdi 1994’te denizcilik tarihinin en büyük facialarından birinde aslında çok daha az kayıp verilebilirdi. M/S Estonia feribotu yolcuları, oldukça yakın olan kıyıya yüzebilecekken kaptanı dinlemiş; göz göre göre yan yatan feribotla birlikte batmışlardı.
ESTONYA FERiBOTU SENDROMU: Estonya’nın başkenti Tallinn’den Stockholm’e giden M/S Estonia feribotu 28 Eylül 1994’te Baltık Denizi’nde batmış; 989 yolcudan sadece 137’si kurtulurken 852 yolcu hayatını kaybetmişti. Denizcilik tarihinin en büyük facialarından biri olan kaza sırasında, aslında feribot kıyıya oldukça yakın bir mesafedeydi. Geceyarısı 00.50’de su almaya başlamış, ardından yan yatmıştı. 1 saat boyunca ağır ağır su alan feribot, saat 01.50’de tümüyle batmıştı.
Ölenlerin büyük çoğunluğunun çok iyi yüzme bilmelerine rağmen kurtulmak için çaba göstermemeleri nasıl açıklanabilirdi? Davranış psikolojisi uzmanları kazadan kurtulanlarla, ölenlerin aileleri ve arkadaşlarıyla görüşmüş, geçmişlerini incelemişlerdi. Hadise şöyle gelişmişti: Su miktarının artmasıyla birlikte tahliye işlemi başlamıştı, fakat 1.000’e yakın yolcudan sadece 137’si su almaya başlar başlamaz hemen feribotu terk etmişti. Geri kalan 852 yolcu ise kaptanın “Panik yapmayın; dünyanın en güçlü feribotundasınız” sözlerini dinleyerek su boşaltma işlemini izlemiş sular ağır ağır yükselirken dahi gemiyi terketmemişti. 1 saat sonra feribotun tamamen yan yattığını gördüklerinde bile, 852 yolcu yerinden kıpırdamamıştı!
1883’te başlayan, 1977’ye kadar devam eden meşhur Orient-Express tren seferleri, tepe noktasını iki dünya savaşı arasında yaşadı. Geçilen ülkeye göre yemek mönüleri değişiyor, yolculara hem klasik hem farklı tatlar sunuluyordu. Agatha Christie’nin meşhur Şark Ekspresi’nde Cinayet’i bir yana, Tolstoy’dan Mata Hari’ye, Gandhi’den Churchill’e, Freud’den Marlene Dietrich’e ünlü yolcular Doğu’ya böyle geldiler.
İpek tafta eteklerin hışırtıları; kristal kadehlerde ruj izleri; maun rengi hafiften bir deri, puro ve ona karışan parfüm kokuları; çınlayan kahkahalar; koltuktan koltuğa mırıltılı sohbetler, ipek çarşaflar… Ve hepsini bastıran paranın kokusu. Güçlü erkeklerin, güzel kadınların gösteri sahnesi…
Compagnie Internationale des Wagons-Lits, yani Uluslararası Yataklı Vagon Şirketi’nden bahsediyoruz. İç gıcıklayıcı kısa adı ile Orient-Express. 1800’lerden itibaren Avrupa’da bir “Orient” merakı başlamıştı zaten. Mozart 1782’de “saraydan kız” kaçırıyordu. 1829’da Victor Hugo “14. Louis döneminde Hellenciydik, şimdi oryantalist olduk” diye yazmış.
“Orient” sözcüğünün çağrıştırdığı epik ve erotik düşler âleminin içini herkes kendi meşrebince doldurmaktaydı. Aslında İstanbul’dan ötesi yani gerçek anlamda “Doğu”, buradan gidenler için ancak 1930’da Toros Ekspresi’nin sefere başlaması ile mümkün olmuştur. Haydarpaşa Garı’ndan Suriye, Irak, Filistin üzerinden Mısır’a giden Simplon/Orient-Express treni “üç kıta aşan tren” olarak tanınmıştı.
En taze yemekler, en özel şaraplar ve zarif sunumlarıyla Orient- Express’in yemekli vagonu.
Orient-Express kontrastların da treni aynı zamanda. Lüksün, gösterişin ve sınır tanımayan keyiflerin rengarenk sayfasını çevirince tarihe kayıtları bile düşülmemiş binlerce insanın anlatılmamış öyküleri çıkar karşımıza. Çamaşırcı kadınlar sürekli saf ipek nevresimleri yıkayıp ütüler. Ahşap ustaları koca hangarlarda tamirle meşgul olur. Makinistler, kondüktörler, mutfaktaki garson, barmen ve ahçılar, istasyonlarda kömür kürekleyen, bavulları sırtlayan hamallar, yolcuları otellerine götüren şoförler… Binlerce insanın bu debdebenin sürdürülmesi için sarfettiği enerjiyi dikkate almayan bir tren; dört yataklı vagon, bir yemek vagonu ile iki bagaj vagonu ile 3.5 günlük bir yolculuğa çıkıyordu. Büyüsü neydi peki bu tantananın?
Mobil gastronomi deneyimi İlk kez 1883’ün Ekim ayında Paris’ten İstanbul’a doğru yola çıkan Orient-Express, büyüsünü biraz da yemek vagonuna borçluydu. Masa örtüleri ve yemek takımlarından kullanılan malzemelere her şeyin dört dörtlük olması gerekiyordu.
Paris’ten kalkan Orient-Express treni “Constantinople”a doğru ilk kez 1883’ün Ekim’inde yola çıktı. Bu ilk sefer doğrudan bir sefer değildi henüz. Aktarmalar, arada at arabası ile katedilen uzunca bir mesafe ve sonunda Varna’dan binilen buharlı gemi ile yolcular 82 saat sonra İstanbul’a inmişlerdi. Doğrusu ne tren gerçek anlamda ekspres idi ne de İstanbul gerçek anlamda Orient. Yine de o döneme göre en hızlı ve rahat yolculuk buydu.
Orient-Express ilk seferine çıktığında Balkanlar’daki karışık politik durum nedeniyle Sırbistan-Bulgaristan demiryolu henüz tamamlanamamıştı. Bu nedenle yolculuğun son etabı Karadeniz üzerinden buharlı bir gemi ile yapıldı. İlk misafirler Sultan Abdülhamid tarafından ilgiyle karşılandı. Trenle gelen yolcular arasında ünlü ve etkili bir kalem, Times ve Herald Tribune’ün Paris muhabiri Henri Opper de Blowitz vardı. İlk defa bir Osmanlı sultanı bir yabancı gazeteciyle görüşme yaptı.
Trenin doğrudan İstanbul’a gelmesi 1889’da mümkün oldu. Hemen 1 yıl sonra Alman mimar August Jachmund tarafından planı çizilen Sirkeci Garı hizmete açıldı. İstanbul’da yüksek standartları olan bir otel yoktu. 1892’de inşaına başlanan Pera Palace Hotel 1895’te bir balo ile hizmete açıldı. İstanbul’da Osmanlı sarayları dışında elektriğin verildiği, ilk elektrikli asansörün ve ilk akar sıcak suyun bulunduğu binaydı. Yazlık otel olarak hizmet veren Tarabya’daki Summer Palace Oteli ise 1894’te açılacaktı. Şehrin elektrikle aydınlatılan ilk yapılarından olan otel; balo salonları, plajı, kortları ve manzaralı terasıyla Mayıs-Ekim aylarında Orient-Express yolcularını ağırlıyordu.
Orient-Express dünya savaşları dönemlerinde ve komşu devletlerin çeşitli dönemsel engellemeleri dışında 1977 Mayıs’ına dek İstanbul’a gelmeye devam etti. Ancak 30’lardan sonra giderek çaptan düşmüş; 1950’lere gelindiğinde eski görkeminden pek bir şey kalmamıştı. Life dergisi için Londra’dan İstanbul’a dek yol boyunca Simplon/Orient-Express’i fotoğraflayan Jack Birns’ün objektifinden yansıyan, yoksul, politik karmaşa içinde başka bir dünyaydı.
Dört dörtlük personel Trenin şefi “à la reine” denilen stilde milföy volovanların üzerinde kuzu pirzola servis ediyor (üstte). Şef garsonların yemeğe uygun şarap önerme konusunda deneyimli olmaları gerekiyordu (altta).
94 yıllık serüven
Orient-Express’in dönüm noktalarına ve ünlü mönülerine bir göz atalım:
1883’teki ilk sefere diplomat, gazeteci, subay ve demiryolu yöneticilerinden 30 kişi davet edilmişti. Yolcular 1. sınıf yolculuk bileti üzerine ek bir bedel ile Orient-Express hizmetini satın alıyorlardı. Pahalı olmasına rağmen o tarihlerde 3 bin kilometreye yakın mesafeyi 3.5 günde, konforlu biçimde katetmeyi sağladığı için önemli bir yenilikti. İlk sefere katılan Henri Opper de Blowitz ve Edmond About’un yayımladıkları röportaj ve yazdıkları kitaplarda aktardıkları göz kamaştıran ayrıntılar ve Nagelmackers’in hatırısayılır halkla ilişkiler yeteneği sayesinde, haftada 2 gün Paris’ten İstanbul’a kalkan bu trenin yolcusu 2. Dünya Savaşı’na dek eksik olmayacaktı. Aslında Nagelmackers’in gerçek dehası, lüks kompartmanlar inşa etmekten ziyade kurguladığı rotalardaydı. Hızlı ve lüks içinde katedilecek “sınırları olmayan bir Avrupa” düşlemiş ve başarmıştı.
Orijinal trenin yemekli vagonunu gösteren bir kartpostal.
Blowitz kompartmanların döşenişini ayrıntılı şekilde anlatır ama asıl “görülmesi gereken yer” ona göre yemek odasıdır: “Tavanı kabartmalarla işlenmiş Kordoba derisinden, duvarlar Gobelins Atölyesi’nin işlediği goblen halılarla kaplanmış, perdeler de en kaliteli Cenova kadifesinden yapılmış” diye yazmış. İpekli damasko ile kaplı masalarda peçeteler incelikli bir şekilde katlanmış. İçinde şampanya şişeleri ile buz kovaları hemen el altında imiş. 5 ana yemekten oluşan sunum yeterli gelmezmiş gibi her vagonun ucunda egzotik yiyecekler ve soğuk içecekler bulunan buz tablaları varmış.
1. Dünya Savaşı nedeniyle duran tren hizmeti 1919’da Alpler’i geçen Simplon Tüneli’nin açılması ile yeniden başlamış. Bu hatta Simplon/ Orient-Express adı verilir ve savaşı kaybeden Almanya es geçilir. Savaşı bitiren anlaşma, ormana çekilmiş 2419 no’lu Orient-Express vagonunda imzalanır. Versailles Antlaşması, Simplon/Orient-Express’e Paris-İstanbul hattında 10 yıllık tekel hakkı verir. Bu dönemde dışı tik ağacından eski vagonlar lacivert ve altın boyalı, çelikten, Art Deco döşenmiş yeni vagonlara dönüşür.
Yolculuk süresi artık kısalmış, 58 saate inmiştir. 1930’lar Orient-Express’in zirvede olduğu yıllardır. Yolcuların hizmetlilerinin uyuması için ayrı bir yataklı kompartıman bile vardır. Furgonlara girip çıkma izinleri olan bu hizmetliler sayesinde patronlar yemek vaktinde üstlerini değiştirerek yemek vagonuna geçer. Bu lüks trende günde üç kez giysi değiştirmek etiket gereğidir. Kompartımanlara sığamayacak kadar kocaman, sandık bavullar için iki ayrı vagon vardır.
1950’lere gelindiğinde trenin eski ihtişamından eser kalmamıştı. Life dergisinin fotomuhabiri Jack Birns’ün objektifinden yemeksiz vagon (üstte). Orient-Express kartpostalları (altta).
Trende yemeklerin çok çeşitli olduğunu ve öğün araları da dahil olmak üzere sürekli sunulduğunu biliyoruz. Peki, geçilen ülkeye göre mönüsü değişen bu yemekler nasıl ve nerede yapılıyordu? Mutfak vagonu, yemek salonunun ucunda ufacık bir yerdi. Lüks bir yolculuk düşüne halel getirmemek için olsa gerek, bu bölümün fotoğrafları ve çalışma koşulları hakkında pek bilgi yok. Çeşitli istasyonlarda dayanıksız gıda maddeleri su geçirmez kaplara konarak buza yerleştirilirmiş. Çekilecek etler varsa, tazeliğini koruması için hareketten 1 saat önce çekilirmiş. Yemek vagonu trene bağlanırken, şefler ekmek pişirmeye, etleri ızgaraya atmaya ve salata, sebze hazırlıkları ile tatlıları yapmaya girişirlermiş. Bu arada garsonlar masaların örtülerini örter, gümüş vazolara taze çiçekleri yerleştirir, tertemiz üniformaları ile yolcuları beklemeye geçerlermiş. Bu arada aynı mutfağın personel yemeğinden de sorumlu olduğunu hatırlatalım. Yolcular çekildikten sonra çalışanlar ve en son da mutfak çalışanları yemeklerini yerlermiş. Çok daha uzun yolculuklarda değişik istasyonlarda stok yenilenir, yemek vagonu yeni bir vagonla değiştirilirmiş.
Şirket başından beri gastronomi alanında da Fransız yaşam stilini ortaya koyuyordu. Yemek öncesi yolcular barda içkilerini alıyor, nazik bir çan sesi ile yemek vagonuna davet ediliyorlardı. Mönülerde, geçilen ülkelere göre farklılıklar vardı. Örneğin Kahire ile İskenderiye arasında enginar kalbi krema ile sunuluyor, “à la reine” denilen stilde milföy volovanların üzerinde kuzu pirzola, bonfile, sonra da tatlılar sunuluyordu. Masaları Haviland, Lalique ve Christofle gibi prestijli markaların yemek takımları süslüyordu. Kullanılacak her sunum malzemesinin ayrı ayrı tasarımları yapılmıştı.
Bu gustoya da ancak en güzel yemekler ile şaraplar yakışırdı. Şef garsonların yemeğe uygun şarap önerme konusunda da deneyimli olmaları ve diğer tüm elemanlar gibi birden çok yabancı dil konuşabilmeleri şartı vardı. Trende ücreti karşılığında servis edilmek üzere 6 çeşit Burgonya, 5 çeşit Bordeaux ve 6 çeşit de şampanya bulunduruluyordu. 1929’da Çerkezköy’de 5 gün boyunca kara saplanıp, Agatha Christie’nin Şark Ekspresi’nde Cinayet romanına esin kaynağı olduğunda bile, trenin anı defterine tek bir şikayet yazılmamış olması müşterilerin yolculuğun her tür heyecanına açık olduklarını gösteriyor.
Trenin devrin ünlü isimlerini ağırlamış olması da normal. Bulgar kralı Ferdinand suikastçı sandığı adamlardan korkup kendini odasına kilitlemiş. Sonraki kral 3. Boris biraz çocuksu bir karaktermiş; “ülkemin sınırları içinde treni yalnız ben kullanırım” diye makinistin yerine geçip, hızı da kökleyince trendeki her şey devrilmiş. Mutfaktaki düzenin canına okumuş. Yolcular da, şef de şikayetçi olmuşlar. 1891’de treni basan haydutlar 5 yolcuyu rehin almışlar. Rus Çarı 2. Nikola, Fransa’ya yapacağı bir yolculukta trenin baştan aşağı kendi zevkine göre dekore edilmesini istemiş. 1920’de Fransa Başkanı Paul Deschanel geceyarısı trenden düşmüş. Birkaç saat sonra bir istasyonda güvenlik görevlisi tarafından pijamalarıyla şaşkın “Neredeyim ben?” diye sorarken bulunmuş. Tolstoy’dan Mata Hari’ye, Gandhi’den Churchill’e, Freud’dan Marlene Dietrich’e dek aklınıza gelen birçok ünlü isim trenin yolcusu olmuş.
2. Dünya Savaşı ertesinde demiryolu altyapısı çökmüş, uçak seferleri artmaya başlamıştı. “Orient” fikri de artık kimseye çekici gelmiyordu. 1977’de tren Paris’ten İstanbul’a doğru son seferini yapmak üzere kalktığında bir yemek vagonu bile yoktu. Başa dönülmüştü sanki. Trendeki parasız hippilerin ve göçmenlerin de lüks beklentisi yoktu zaten. Yazar Paul Theroux “Orient Express cinayetin kendisi!” diye trenin sefaletini tarihe not düşmüş o sıralar. Demir yollarında görkemli bir devir de görkemli mönüler de sona ermişti.
İki Almanya arasında 12-13 Ağustos 1961’de yapımına başlanan duvar, esas olarak Doğu’dan Batı’ya devam eden büyük göçü durdurma amacını taşıyordu. Doğu Bloku her ne kadar duvarın “faşizme karşı” örüldüğü propagandasını yaymaya çalışsa da, 10 Kasım 1989’da Doğu Berlin’de toplanan yüzbinlerin inisiyatifiyle duvar yıkıldı.
Bir zamanlar dünya, Berlin’de ikiye bölünmüştü. 2. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın ortasına kadar giren Rus orduları, Yalta Konferansı’na göre Amerikan, İngiliz ve Fransız müttefikleriyle ülkeyi paylaştıklarında, ellerindeki başkent Berlin’in yaklaşık yarısını da onlara bırakmışlardı. Sovyet nüfuz alanının ortasındaki Berlin, sanki dünyayı ikiye ayırmıştı. Aslında savaşın sonuna doğru başlayan iki blok arasındaki gerilim, Berlin’de simgesel bir önem kazanmıştır. 1949’da Batı’da başkenti Bonn olan Federal Almanya Cumhuriyeti kurulurken Doğu’da başkenti Berlin olan Demokratik Alman Cumhuriyeti kurulacaktı. Günlük kullanımda ise ilkine Batı, ikincisine Doğu Almanya denecekti. Almanya’ların kuruluşu ile sınırların güvenliği ve kapatılması gündeme gelecekti. Berlin’in ise özel bir konumu vardı. Kağıt üzerinde iki devletten bağımsız bir statüye sahip olan Berlin, Batı’sı ve Doğu’suyla ait olduğu nüfuz alanına bağlandı. 1958’de SSCB lideri Hruşçov 6 ay içinde Batılıların askerlerini geri çekmelerini talep edince, dört yıl sürecek Doğu-Batı krizi gündeme geldi.
Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nden Batı’ya Berlin üzerinden 2.5-3.5 milyon insanın kaçması (yaklaşık nüfusun altıda biri) hem rejimin itibarını zedelemekte hem de ihtiyaç duyulan işgücü ve beyin gücünden Doğu’yu mahrum bırakmaktaydı. Doğu’dan Batı’ya geçiş metro veya demiryoluyla olduğu için herhangi bir engel tanımıyordu. Ağustos 1961’in ilk haftasında bu geçiş 47 bin kişiye vardı. Almanların dışında Çekoslavakya ve Polonya gibi yakın Doğu Bloku ülkelerinden gelenler de bu geçişi kullanıyordu. Özellikle göçün asli unsurunun gençler olmaları, ülkenin geleceği açısından ciddi bir kaygı oluşturuyordu. Öte yandan 50-60 bin Doğu Berlinli gündelik olarak Batı’ya geçip çalışıyorlardı. Ne de olsa Batı’da ücret yüksekti, Doğu’da ise kiralar düşüktü! Doğu polisinin gözünde ise geçiş yapanlar muhtemel kaçakçı veya casustu.
Berlin’in batısı ile doğusunu ayırmak üzere ilk olarak dikenli tel örgüler çekilmişti. Batı Berlin’den Doğu Berlin’e bir selam.
Duvar geliyor
Doğu Alman lider Walter Ulbrich, Ağustos başında Varşova Paktı zirvesinde SSCB lideri Nikita Hruşçov ile görüşüp onun olurunu alınca, 12-13 Ağustos 1961 gecesinde ilkin dikenli tel örülerek uluorta geçiş engellenmiş, hemen ardından asker ve polis gözetiminde duvarcılar işe girişmişti. 14.500 ordu mensubu kara ve demiryollarını durdurarak kentin iki yakası arasındaki ulaşımı kesmişlerdi.
Duvarın inşaının ve güvenliğinin sorumluğunu merkez komite genel sekreteri olan Eric Honecker bizzat üstlenmişti. Aynı gün Varşova Paktı üyeleri yayınladıkları bildiriyle ablukayı desteklediklerini açıklıyorlardı. Eylül 1961’e kadar yine de sınırı geçmek mümkün olabildi. Çarşafla bir taraftan diğerine bir binadan sarkıp geçen bir kişinin fotoğrafı, bu geçişlerin simgesi oldu.
Duvar tamamlandığında Batı Berlin, düşman bir ülkenin ortasında çevrelenmiş bir toprak parçası haline geldi. Batı güçlü bir tepki vermese de Batı Berlin belediye başkanı ve geleceğin ünlü şansölyesi Willy Brandt, bunu uluslararası hukuka ve insanlığı karşı bir suç olarak niteleyip 300 bin kişinin katıldığı bir protesto gösterisi düzenledi.
Batı’ya kaçmaya çalışanların 136’sının hayatını kaybetmesine sebep olan Berlin Duvarı, 9-10 Kasım 1989’da yıkıldı.
81 geçiş kapısının 69’u hemen kapatıdı. Tarihî Brandebourg Kapısı artık bir geçiş noktası değildi. Potsdamer Platz ikiye bölünmüştü. Kent merkezi boşluktan ibaretti. Doğu’da oturup Batı’da çalışan 63 bin, Batı’da oturup Doğu’da çalışan 10 bin kişi işlerini kaybettiler.
Berlin Duvarı dünyanın iki kampa ayrılmasının simgesi haline geldi. Doğu Alman yönetimi her ne kadar duvarı faşizme karşı inşa ettiğini iddia etse de, Batı’ya kaçışı engelleyemeyen Doğu’nun ekonomik ve sosyal başarısızlığının bir itirafı olarak görüldü. İki taraftaki akrabaların birbirlerini ziyaret edebilmesi için çeşitli tarihlerde anlaşmalar yapıldı. 70’li yıllarda ise iki ülkenin yöneticileri Willy Brandt ve Erich Honecker’in izlediği yakınlaşma politikasıyla gidiş-gelişler artmaya başladı.
Duvarın paradoksal bir sonucu, Almanlarda birleşme fikrini geliştirmesi oldu.
Duvarla birlikte kentin iki kesiminin gelişiminde büyük farklılıklar meydana gelmişti. Doğu Almanya başkenti olarak Doğu Berlin’de gösterişli binalar inşa edilirken, ablukayı propagandif olarak haklı çıkartmak için kent özel olarak canlandırılmaya çalışıldı. Batı ise daha ziyade kentin geleneğine uygun olarak bir üniversite kenti olarak gelişti ve öğrenciler nüfusun hatırısayılır bir kısmını oluşturdu. Batı Berlin bir kültür merkeziydi.
Duvarın arkadan yıkılması
1989’da Doğu Bloku için alarm zilleri çalıyordu. Ruslar Afganistan’daki başarısız işgali sonlandırmak zorunda kalmışlardı. Polonya’da muhalefetteki Solidarnosc hareketinin önderi Walesa, başbakan olmuştu. Macaristan ise demirperdeyi yırtmıştı. Sınırlar açılmıştı. Doğu Almanlar o yaz önce Macaristan’a oradan da Avusturya’ya geçiyordu. Federal Almanya elçilikleri Doğu Almanya’dan gelenlerle dolup taşıyordu.
16 Ekim 1989’da Leipzig’de 200 bin gösterici sokakları dolduruyordu. Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin 40. yılını kutlamaya gelen Mihail Gorbaçov, yöneticileri gösterilerin silahla bastırılmaması için ikaz ediyordu. 4 Kasım’da Doğu Berlin’de 1 milyon ve diğer kentlerde de yüzbinlerce insan gösterilere katılıyordu. 9 Kasım’da bir yetkilinin televizyon programında seyahatlerin serbest bırakılableceğine dair beyanatı üzerine, yüzbinler geçiş noktalarına giderek geçmeyi talep ettiler. Ortada resmî bir karar olmamasına rağmen kitlelerin baskısıyla kapılar açıldı. Ertesi gün Doğu Berlin Batı’ya akıyordu.
Bir yıl sonra 3 Ekim 1990’da iki Almanya birleşti. Duvardan geriye hatıra olarak saklanan parçalar kaldı. 1961’den 1989’a 5 bin kişi duvarı geçmeye çalışmış, bunlardan 3 bini tutuklanmış, en az 100’ü ölmüştü.
19-25 Ağustos 1944 tarihinde Nazilerden kurtulan Paris, dört yıllık işgal döneminde büyük insani acılar yaşadı. Kurtuluştan sonra başlayan dönem ise yine sancılı oldu. Alman işbirlikçilerin cezalandırılması, komünistlerle yaşanan siyasi krizler ve sonrasındaki Vietnam, Süveyş ve Cezayir krizleri, Fransa’yı uzun süren bir türbülansa soktu. 68 Mayıs’ına dek uzanan bir Fransız öyküsü.
Dört yıllık işgal boyunca Alman askerlerini her zaman temiz ve ütülü üniformaları içerisinde izlemeye alışmış Parisliler, Normandiya’daki ateş çemberinden kurtulabilen perişan yaralıları, yorgun şoförleri, kuzeye çekilen kafileleri görünce kaderlerinin değişmekte olduğunu anladılar. İyi de, tam olarak ne zaman?
Çıkarmadan 10 hafta sonra, Müttefik orduları Paris’in batısına ulaşmıştı ama kente girmeye niyetleri yoktu. Bu büyük metropol, diğer başkentler gibi yanıp yıkılacak mıydı? Kızılordu’nun Varşova’da yaptığı gibi, kenti ve ahalisini Almanların zulmüne terkedecekler miydi? Bununla birlikte, işbirlikçiler dışındaki ahali “la grande fuite des Fritz” (Almanların büyük kaçışı) dedikleri olayı büyük zevkle izledi.
Paris yanacak mı?
1944 Ağustos’unun sıcak günlerinde Paris işgal komutanı General von Choltitz, Hitler’in kesin emirlerine karşı Paris’i yakmayacak, Seine Nehri üzerindeki 45 tarihî köprüyü havaya uçurmayacaktı. Buna rağmen Müttefik orduları yaklaştıkça direniş yayılırken, şeref meselesi olarak sembolik bir Alman savunması olacaktı elbet. Bu duyulunca, Fransız general Leclerc’in Amerikalılar tarafından donatılmış 2. Zırhlı Tümen’i, Amerikan 4. Piyade Tümeni ile birlikte üç koldan Paris’e ilerlemeye başladı. Leclerc’in çok ama çok acelesi vardı. Ayaklanmaya dönüşen direnişte komünistler öne çıkabilir veya Amerikalılar şehre daha önce girip, de Gaulle’ün Fransa ve “Paris’in Fransız ordusu ve direnişçileri tarafından Müttefik ordularının yardımıyla kurtarıldığı” yalanını çürütebilirlerdi. Tabii o an henüz bilmiyorlardı ama Choltitz de emre uymadığı için görevden alınabilir ve yakıp yıkma emri uygulanabilirdi.
Paris kurtuldu!
Paris’e ilk giren Fransız General Leclerc’in bölüğünden bir tankçı şehir kurtulduktan sonra 25 Ağustos 1944’te düzenlenen geçit sırasında halk tarafından selamlanıyor.
Bu sırada Hitler, Jodl’a sorup duruyordu: “Brentt Paris?” (Paris yanıyor mu?) Hayır, Paris’te durum son derece karışıktı ama şehir yanmıyordu. Direniş yayılırken kente sığınan Petain hükümetinin üyeleri dağılıp daha kuzeye kaçmış, 20 bin kişilik Paris polisi “Albay Rol” takma adıyla öne çıkan komünist lider Tanguy’un teşvikiyle greve gitmişti. Ne var ki polis gücü çok kısa süre de Gaulle taraftarlarının kontrolüne geçmiş ve valiliği işgal ederek komünistleri ayazda bırakmışlardı. Komünistler buna karşı her yerde Almanlara saldırarak inisiyatifi kazanmak istedilerse de başarıları kısıtlı kaldı. Tanguy’un emri üzerine militanlar sokaklarda 400’den fazla barikat kurup savunmaya geçtiler.
Şimdi birkaç gün geriye gidelim.
Kente giriş
Müttefik başkomutanı Eisenhower, Normandiya’dan kuzeye ilerlerken Paris’e girmeyi hiç istemiyor, bu büyük kentin asayişini üstlenmenin yanısıra, gıda ve petrol stoklarını eritmekten, ulaştırma sıkıntısını arttırmaktan kaçınıyordu. Hedefi, bu kenti “by-pass” ederek ilerlemekti. Ne var ki Paris’te ayaklanma ve katliam olasılığı ortaya çıkınca, Fransızların büyük ısrarı üzerine fikri değişmeye başladı. Bu arada, emir gelsin veya gelmesin, Leclerc bir emrivakiyle Paris’e yürümek üzere günlerdir gizlice petrol ve cephane biriktiriyordu. Nihayet 22 Ağustos günü Eisenhower, Paris’e girmekten kaçınamayacağını düşündü. Leclerc ve 4. Tümen birkaç saat içerisinde ileri fırladılar. Bu saatte artık Eiffel kulesine bile patlayıcı yerleştirildiği öğrenilmişti.
Naziler Paris’i teslim ediyor Ağustos 1944’te Paris’in düşmesinden üç hafta kadar önce şehre askeri vali olarak atanmış Alman General Dietrich von Choltitz başkentin teslim edildiğine dair belgeyi imzalıyor. Choltitz Hitler’in şehri yakması emrine “tarihe Eyfel Kulesi’ni ve Paris’i yıkan adam olarak geçmek istemiyorum” diyerek karşı gelmişti.
24’ü sabahı Fransız öncüleri şehre girdiler ama, çılgınca sokaklara dökülen ahali ilerlemelerini engelliyordu. O gece, Choltitz teslim olmadan önce subaylarına bir veda yemeği verirken sokaklarda silah sesleri ahalinin çığlıklarına, bunlar da gramafonlardan ve otomobillere monte edilen hoparlörlerden yayılan marşlara ve kiliselerin çanlarına karışıyordu. Bu sırada Amerikalı, Afrikalı askerler, her türden direnişçiyle birlikte kente doluyordu ama sahnedeki esas kişi De Gaulle olacaktı. 26 Ağustos günü komutanları onu dikkatle bir adım arkasından takip ederken, kente girdi. Bu askerî düzen ile liderliğini vurgulamaya büyük özen göstermişti. Önce Meçhul Asker anıtına bir çelenk koydu ve Champs-Elysée’den yürüyerek Notre Dame’da kısa bir ayine katıldı. Akabinde taraftarlarının direniş sembolü olan valilik binasına geldi. Direniş liderliği iddiasındaki komünistler bunu hakaret addettiler.
Gurur yürüyüşü General de Gaulle ve maiyeti şehrin kurtuluşu üzerine 26 Ağustos 1944’te yaptıkları geçitte Zafer Takı’nın bulunduğu Champs Élysées bulvarından aşağı doğru dini töreni gerçekleştirmek üzere Notre Dame Katedrali’ne yürüyor.
Komünistlerin kaybettiği an
Nihayet De Gaulle “Ulusal Direniş Komitesi” adı verilen karargahı ziyaret için Hotel de Ville’e geldi. Ona, balkona çıkıp aşağıdaki mahşeri kalabalığa komite adına okuması için bir bildiri hazırlamışlardı. Böylece Özgür Fransa’nın lideri değil, komitenin yürütme yetkilisi gibi görünecekti. De Gaulle kimsenin elini sıkmadan geçti. Belediye Konseyi Başkanı Georges Bidaut aklısıra tuzağını kurmuştu: “General, niçin balkona çıkıp aşağıdaki kalabalığın önünde Cumhuriyet’i ilan etmiyorsunuz?” dedi. De Gaulle onu buz gibi bir bakışla süzdü ve “Cumhuriyet hiçbir zaman ortadan kalkmadı. Ben zaten Cumhuriyet hükümetinin başkanıyım. Niçin Cumhuriyeti ilan edecekmişim ki?..” diyerek balkona çıktı. Kısa bir hitap “de Gaulle, de Gaulle” dalgalarıyla kesildi. Komünistlerin akıllı olanları, o an partiyi yitirdiklerini anladılar.
Direnişte öne çıkmaya çalışan komünistler, güvenilirliklerini aslında daha 1939 Ağustos’unda, Moskova’dan Fransız Komünist Partisi’nin Paris yakınlarındaki gizli telsiz istasyonuna gelen bir talimatla yitirmişlerdi. Almanlarla yapılan Ribbentrop-Molotof Antlaşması’nın üzerinden 12 saat geçmeden L’Humanité gazetesinin anti-faşist politikasını değiştirmişler; Hitler faşizmi yerine İngiliz emperyalizmini baş düşman yerine koymuşlar; 1939’daki savaş ilanını da “başkalarının savaşı” olarak nitelemişlerdi. Bu “kıvraklık”, Avrupa komünizminin çöküşündeki en önemli köşe taşlarından birisi olacaktı. Resmen SSCB politikalarını desteklemek zorunda kalan parti, Hitler Rusya’ya saldırınca tekrar politika değiştirecek, ancak bu arada liderleri de ordudan kaçıp Rusya’ya sığınacaktı.
En son teslim olan Nazi kalesi Naziler Paris’i işgal ettiklerinde, birliklerini, ismini Prens Eugène’den alan kışlaya yerleştirmişti. Paris’in kurtuluşu için verilen mücadele sırasında 25 Ağustos akşamı Almanların direnişçilere en son teslim ettikleri kaleydi.
Tüm bunların yanı sıra, Paris’i işgal eden Almanlardan “radyo yayını” için izin istemeleri, buna rağmen büyük baskı ve katliamlara uğramaktan kurtulamamaları, onlara olan güveni sarsmıştı. Stalingrad’dan itibaren sözedilmeye başlanan ve son aylarda artmış bulunan direnişleri, kaybettikleri itibarlarını tam olarak geri kazanamazdı. Ama De Gaulle’cüler de onların iktidara ortak olma riskini göze alamazdı. Kurtuluştan hemen sonra Fransa çok çalkantılı günlerden geçiyordu. Bir yandan işbirlikçiler yargılanarak veya yargısız ölüm cezasına çarptırılıyor, geri plana atılmaktan memnun olmayan direnişçilerin de huzursuzluğu artırıyordu. Kendisini her zaman Üçüncü Cumhuriyet’in koruyucusu olarak gören De Gaulle, kurtarılan her ilde kendi komiserlerini yetkili kılmaya ve komünistleri güçsüz bırakmaya çalışıyordu. Buna rağmen 1946’nın sonunda yeni anayasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte yapılan seçimlerde Komünistler 618 sandalyenin 183’ünü almayı başardılar. Sosyalistler 105, Katolik Demokratlar (Halkçı Cumhuriyet Hareketi) 164 milletvekili çıkardılar; çünkü sağ partiler Vichy ile birlikte tavır aldıkları için itibar kaybetmişti. Ayrıca işbirlikçilerin cezalandırılması için ısrar edenler de solculardı ve Fransa işbirlikçi sayısının çokluğuna rağmen bir bütün olarak işgalde çok acı çekmişti.
İşbirlikçileri temizleme
1944’teki kurtuluş sonrasında ülkenin önündeki önemli sorunlardan birisi de işbirlikçilerin ve hainlerin “temizlenmesi” idi. Fransızlar bu iş için “épuration” (saflaşma/arındırma/tasfiye) terimini kullanmışlardır ki 1930’larda Rusya için kullanılan “purge” teriminin aynısıdır. Aslında işbirlikçilerin “cezalandırılması” daha 1942’de tek tük başlamış olup, kurtuluş günlerinde bir furya halini almıştı. Olayların sıcaklığı içerisinde öldürülenleri, halk veya askerî mahkemeler tarafından yapılan idamlar izledi. İkinci aşamada özel mahkemeler kuruldu. Önde gelen işbirlikçiler için 1944 sonlarında özel bir Yüksek Mahkeme faaliyete geçti.
1945 sonuna kadar idam edilen veya öldürülenler için verilen rakamlar son derece farklı olup 10.000 ile 100.000 arasında değişmektedir. Uzun süre 50.000 rakamına inanıldı ama, çok sonraları bunun 10.000’in biraz üzerinde olabileceği görüşü ağır bastı. Bu konuyu araştırmak için kurulan sayısız komitenin net bir rakam ortaya koyamaması şaşırtıcı değildir. Çoğu işbirlikçi hiçbir kayıt veya resmî karar olmadan öldürülmüş olup, 1 milyondan fazla savaş esiri ve gene buna yakın miktarda köle işçi ülkeye henüz dönmemiş; birçoğu açlık, hastalık veya başka nedenlerle yollarda hayatını kaybetmiş; bir kısmı izini kaybettirmiş; bazıları dünyanın uzak köşelerine kaçmış; bir bölümü SS’lere veya diğer Alman birliklerine katılmıştı. Ayrıca sorumluları veya suçluları korumak için birçok iz örtülmüş, belgeler imha edilmiş, bunların sahteleri tanzim edilmişti. Gerçek rakam ebediyen karanlıkta kalacaktır.
Mareşal Pétain ve Coco Chanel
Bu ortamda, halkın her şeye rağmen “Verdun kahramanı” olarak hatırladığı Mareşal Pétain’in idam cezası müebbet hapse çevrildi ve kendisi 1951’de Yeu adasında öldü. Laval ise hapishanede zehir yuttu ama ertesi sabah midesi yıkandıktan sonra ölüm cezası infazı gerçekleşti. Kaderinin mareşalden farklı olacağını herkes biliyordu. Toplamda 160.287 dava açıldı, 7.037 idam cezası verildi ve bunlardan sadece 1.500’ü uygulandı. İlk idam edilenler arasında Fransız gazeteci ve direniş lideri Georges Mandel’i öldüren milisler ve işbirlikçi gazeteciler vardı. 10 bine yakın kişi ise çoğu ilk haftalarda olmak üzere mahkemesiz öldürülmüştü. De Gaulle de bazı tanınmış kişilerin cezalarını hapse çevirdi ama, örneğin işbirlikçilikle iftihar eden Robert Brasillach gibileri idam edildi. Sözkonusu kişi dönek olmadıklarını, işgali severek kabul ettiklerini söylemiş, Müttefikler ilerlerken de “biz korkak değiliz” diye böbürlenmiş, teslim olup mahkemede ölümü bir şeref sayacağını ifade etmişti. De Gaulle onun idamını imzalarken “belki adalet idamını gerektirmiyor ama devletin bekası bunu talep ediyor” demişti. Bu arada bazı tanınmış kişilerin işbirlikçilikleri görmezden gelindi. Örneğin işgalcilerin hayranı ve Yahudi düşmanı Coco Chanel, Amerikalı askerlere “5 Numaralı” parfümünden yüzlerce şişe dağıtarak yeni döneme uyum sağlarken tutuklandı ama kısa sürede serbest kaldı. Birçokları sadece aşağılanma ile kurtuldu. Aradan yirmi yıl geçtikten sonra, yeni yakalanan birkaç kişi dışında hapiste kimse kalmamıştı.
Saçları ‘sıfıra vurma’
Öldürülenlerin çoğu, direnişçilerle son derece acımasız bir mücadeleye girmiş olan faşist Fransız milis kuvveti üyeleriydi. Alman askerleriyle birlikte olan kadınları (collobos horizontales) bekleyen ceza ise saçlarının sıfır numara kesilerek halk arasında aşağılanmaya tâbi tutmaktı. Elbette bu arada kaçmayı başaran sayısız suçlu olduğu gibi, kişisel garez ve iftira kurbanı olanlar da az değildi. Yargılama ve cezalandırmaların çoğu ilk yıllarda sona erdi ama sonradan yakalananların işlemleri 50 yıldan daha fazla sürdü. “Lyon Kasabı” olarak bilinen Klaus Barbie 1980’lerin sonlarında yargılanırken, yardımcılarından Touvier 1994’de; Gironde bölgesindeki Yahudilerin toplama kamplarına gönderilmesini sağlayan Maurice Papon ise 1996’da hakim karşısına çıktı. Paris’teki büyük insan avını örgütleyen polis şefi René Bosquet ise 1993’de yargılandı. Büyük olayların hesabı kolay görülmüyor ve o nesiller hayatta kaldıkça sürüyor ve gene tam bitmiyor.
Yatay işbirliğinin cezası: Saç kazıma İşgal Fransa’da çok fazla işbirlikçilik ve acı bırakmıştı. Alman askerleriyle birlikte olan kadınları (collabos horizontales) bekleyen ceza saçlarının sıfır numara kesilerek halk arasında aşağılanmaya tâbi tutmaktı. Şayet De Gaulle kısa sürede düzeni sağlamayı başaramamış olsaydı, intikam eylemlerinin çok daha uzun ve yaygın olacağı ihtimali yüksekti.
İşgal Fransa’da çok fazla işbirlikçilik ve acı bırakmıştı. Şayet De Gaulle kısa sürede düzeni sağlamayı başaramamış olsaydı, intikam eylemlerinin çok daha uzun ve yaygın olacağını öne sürmek mümkündür. Paris’e girdiği zaman Fransa için konuşan direnişçiler değil, kendisiydi ve daha uzun bir süre ülkesinin kaderinde başrolü oynayacaktı.
İşgal ardından ilk yılları
Fransız komünistleri ve siyasi muhalefet
Fransa’da savaşın hemen sonrasında koalisyon hükümetlerinde yer alan komünistler iktidara ortak oldular. Belçika ve İtalya’da da benzer bir durum görüldü. Doğu Avrupa’da Rus işgali altında bölgelerde komünistler diğer partileri koalisyondan atarak iktidara getirildi. 1947’nin Mayıs ayında (bu ülkede bütün olaylar Mayıs’a denk geliyor sanki) Fransa’da Sosyalist Paul Ramadier ve İtalya’da Hıristiyan Demokrat de Gasperi komünistleri hükümetten uzaklaştırdı. Belçika’da da sosyalist Henri Spaak iki ay sonra aynı yola gitti. Bu tarihten sonra hep muhalefette kalacaklardı. Bunun üzerine sendikalardaki güçlerini kullanarak büyük grev dalgaları yaratmaya giriştiler ama parlamentoların itibarını azaltmayı başaramadıkları gibi, işçi hareketleri de bölündü ve bunların büyük kısmı komünistlerin denetiminden çıktı. Keza, Rusya’nın Doğu Avrupa’ya girmesine izin vermediği Marshall yardımları ekonomik yeniden inşayı hızlandırınca, bunu engelleyerek iktidara gelme koşulları oluşturmaya çalışan komünistler daha da destek yitirdiler, zira öncülük iddia ettikleri yeniden inşayı gerçekleştirecek kaynakları yoktu.
Komünistler bununla birlikte Dördüncü Cumhuriyet boyunca muhalefete devam ettiler. 1956 seçimlerinde hâlâ 150 milletvekilleri vardı. Çoğunlukla merkez partilerinden oluşan zayıf koalisyonlar istikrarlı bir yönetim yaratamayınca De Gaulle’cü hareket öne çıktı ve general bir kez daha ülkesinin kurtarıcısı olarak büyük yetkilerle yönetime geldi. 1959’un Ocak ayında başlayan yeni dönemde parlamentonun başkan üzerindeki denetim yetkileri kısıtlanmıştı ama bu yönetim ülkede hızlı bir büyüme, refah ve istikrar sağladı. De Gaulle bu dönemde sadece ülkesinde değil, Avrupa’da ve dünyada da etkili bir lider oldu. Bu nedenle, rejimin içte ve dıştaki büyük başarılarına rağmen Mayıs 1968’de patlak veren hareket şaşırtıcıdır. Burada De Gaulle’cülerin çaresizlikleri, buna rağmen Haziran seçimlerini kazanmaları ve ertesi yıl yapılan referandumu az farkla da olsa tekrar yitirmeleri, siyasi tarihçileri daima hayrette bırakan bir olaylar dizisidir.
Fransız İhtilali’nden günümüze
1792’den 1958’e beş cumhuriyet
Fransa’da cumhuriyet Devrim’in üçüncü yılında, 1792’de kuruldu. İlk Cumhuriyet Napoléon’un kendisini imparator ilan ettiği 1804’te sona erdi. Onun sürgüne gönderilmesinden sonra 18. Louis’nin getirildiği “Bourbon restorasyonu” dönemi vardır. 1830’da hanedan değişikliği geçiren krallık, 1848’de tekrar sona erdi ve bu tarih ile 1851 arasında kısa bir İkinci Cumhuriyet yaşandı. Bu cumhuriyet de 3. Napoléon’un yeni bir imparator olarak gelmesiyle sona erdi. Ne var ki Fransa’yı sürüklediği Alman savaşı kendisinin de sonu oldu. 1870 ile 1946 yılları arasında çalkantılı bir hayat süren (ve en uzun cumhuriyet olma özelliğini hâlâ koruyan) Üçüncü Cumhuriyet kuruldu. Bu cumhuriyetin aslında işbirlikçi Mareşal Pétain tarafından kurulan Vichy rejimi ile 1940’ta sona erdiğini ileri sürenler olmuşsa da, Charles de Gaulle bunu reddetmişti. Bazı direnişçiler (örneğin 1944 Temmuzunda Vercors Platosu’nda iyi hazırlanmayan bir ayaklanmaya girişip Alman paraşütçüleri tarafından imha edilen büyük grup) ilk iş olarak Üçüncü Cumhuriyet’i tekrar ilan etmişlerdi. Yani direnişçilerin Paris’te Charles de Gaulle’den cumhuriyetin ilanını beklemeleri beklenmedik bir olay değildi. O ise Petain’in başından beri kanun dışı olduğunu ileri sürüp ülkede düzeni sağlamaya girişti; akabinde ülke için yeni bir anayasa yapılmasına girişildi; bu 1946’da tamamlandı.
1946-1958 yılları arasındaki Dördüncü Cumhuriyet istikrarlı olmadı. Savaş sonrasının yeniden inşaı ve Vietnam Savaşı ile Süveyş krizlerinin üzerine gelen Cezayir meselesi ülkeyi sürekli gerdi ve 1958 Mayısında içsavaşın eşiğine getirdi. Nihayet Charles de Gaulle’ü geri çağırmaktan başka bir çare bulunamadı.
Dördüncü Cumhuriyet’i yıkan esas faktörün sömürge imparatorluğunu koruma çabası olduğu söylenmiştir ve bu doğrudur; çünkü büyük ülkeler arasında sadece Fransa on beş yıl boyunca aralıksız olarak savaşmıştı. Mağluplar, yani Almanya, Japonya ve İtalya yeniden inşa için var güçleriyle çalışırken, Fransa enerjisinin bir kısmını umutsuz davalara harcadı. Sonuçta Charles de Gaulle geri çağırılınca, başkanlık yetkilerini artıran yeni bir anayasa koşulunu dayattı. Böylece 1958’de başlayan ve hâlâ süren Beşinci Cumhuriyet kuruldu. Bundan tam 10 yıl sonra, 1968 Mayısında başlayan kriz ise ertesi yıl Charles de Gaulle’ün referandumu küçük bir farkla yitirdikten sonra çekilmesiyle sonuçlandı, ama cumhuriyet artık istikrara kavuşmuştu.
Fransa tarihinde Birinci ve İkinci Cumhuriyetlerden sonra çok uzun aralar olup, bu dönemlerde kraliyet ve imparatorluk rejimleri geri gelmiştir. Üçüncü Cumhuriyet ise sadece sürgündeki Charles de Gaulle tarafından yaşatılmıştır. Böylece ancak Dördüncü ve Beşinci Cumhuriyetlere geçişin kesintisiz olarak gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Dördüncü Cumhuriyet sürekli istikrarsızlık içinde, birbiri ardına gelen koalisyon hükümetleriyle geçmişti. Bu durum Beşinci Cumhuriyet’in tahkim edilmiş, daha güçlü bir başkanlık sistemine dönüşmesiyle sonuçlanmıştı; ancak bu sistem içerisinde meclis yetkisiz ve güçsüz kalmamıştır.
Nazi Almanya’sının Avrupa’daki işgali başladığında, İngiltere bu büyük tehdit karşısında yapayanlız kalmıştı. Her an Alman uçaklarını ve Alman istilasını bekleyen İngilizler, Churchill’in liderliğinde son savaşa hazırlandılar. Sovyetler’e saldırının henüz başlamadığı, ABD desteğinin belli belirsiz olduğu 1940 yılının ikinci yarısında, İngilizler tek başınaydı. “En Karanlık Saat” filmi o bunalımlı günleri, Tanju Akad ise gerçekte yaşananları anlatıyor.
İngiltere 1940 Mayıs’ının son günlerinde kendisini birdenbire Nazi Almanya’sı karşısında yapayalnız buldu. Ordusunun ağırlıkları Dunkerk’te bırakılmış, Hitler’in ülkeyi istila etmesinin önündeki tek engel olarak daracık Manş Kanalı ve donanma kalmıştı. Fransa çökmek üzereydi ve Almanlar kanalı geçtikleri takdirde karşılarında tam donanımlı tek bir birlik bulacaklardı: Tümgeneral Bernard Montgomery komutasındaki 3. Tümen.
20 tümenden fazlasına yetecek eğitimli askerleri vardı ama bunların o yıl içinde donatılması olanaksızdı. İstila paniği içerisinde, müzelerdeki silahları bile birliklere dağıtmaya başladılar ama hiçbir şey yetmiyor, yedekler süpürge sopalarıyla talim yapıyordu. Almanya her fetihle Avrupa’nın en gelişmiş fabrikalarını ele geçirirken, İngiltere’nin kaynakları gittikçe azalmaktaydı. Tüm dünya teslim olmalarını veya en azından kıta Avrupa’sında Nazi hâkimiyetini tanıyacak bir antlaşma yapmalarını beklemeye başlamıştı. Sadece İngilizler farklı düşünüyordu.
2 Haziran günü Dunkerk’ten gelen birliklerin çıkarıldığı Dover limanı ile Londra arasındaki yol boyunca muazzam kalabalıklar toplanmış, büyük bir zafer kutlaması yapılıyordu. Ordu, (40 bini esir düşen) 68 bin eksikle de olsa, kurtulmuştu. Gazeteler coşkuyu artırıyor, bayraklar sallanıyor, bandolar askerleri kamplarına uğurluyordu. Durumu gören bir Fransız irtibat subayının söyle mırıldandığı duyuldu: “İngilizler yenilgiyi böyle karşılıyorlarsa, zafer törenlerinde ne yaparlar acaba?”
Aynı gece Churchill odasında dönüp dolaşıyor, ulusa ertesi gün yapacağı sesleniş için en uygun sözleri arıyordu. Savaşlar Dunkerk gibi tahliyelerle kazanılamazdı elbette. Nihayet sekreteri Mary Shearburn’un daktilosu tıkırdamaya başladı. On milyonların zihnine kazınacak olan şu sözler ertesi gün radyoda okunacaktı: “Dermanımız tükenmeyecek, yenilmeyeceğiz. Sonuna kadar gideceğiz. Fransa’da savaşacağız, denizlerde ve okyanuslarda savaşacağız… Bedeli ne olursa olsun adamızı savunacağız. Plajlarda savaşacağız, çıkarma yerlerinde savaşacağız, tarlalarda ve sokaklarda savaşacağız, teperlerde savaşacağız…” ve bir dakika kadar duraladıktan sonra ekledi: “Asla teslim olmayacağız”.
Ve gene aynı gün, dünyanın dört köşesine yayılmış sömürge ve dominyonlardan asker getirilmesi için çalışmalara başlandı. “En kısa sürede Filistin’den sekiz tabur getirmeliyiz” diyorlardı ama istila kısa sürede gerçekleşirse ne onlar yetişebilirdi, ne de Avustralya ve Yeni Zelanda’nın söz verdiği birer tümen. Kanada, ikinci tümenin sevkini hızlandırmayı kabul etmişti ama, söz verdiği 100 bin askeri henüz seferber edip donatamamıştı. Dominyonların yurttaşları uzaklardaki bir savaş için fedakarlık etmeye o kadar da istekli değildi.
İşin aslına bakılırsa, İngiliz halkının küçümsenmeyecek bir kısmı savaşa devam arzusunu taşımıyordu. Enformasyon bakanlığı geniş bir araştırma yaptırmış ve ülkenin bazı bölgelerinde moralin düşük olduğunu ve bir bölümün yüksek kararlılığına rağmen, halkın sadece yarısının tek başına savaşa devam beklentisi içerisinde olduğunu tespit etmişti. İngiltere’nin Hitler’i tek başına yenmesi olanaksız olduğuna göre, teslimiyet değil ama, bir antlaşma yapılması yaygın bir beklenti haline gelmişti. Bu kısa sürede değişecek, özellikle de Temmuz’da başlayacak bombardıman savaş azmini pekiştirecekti.
Hitler birkaç hafta İngilizlerin teslim olmalarını bekledikten sonra bu ülkeyi Luftwaffe ile dize getirmeyi düşünüyordu. Esasen bu sırada Almanlar Fransızların isteksizce hazırladıkları son savunma hatlarını parçalayacak, bu ülkeye kayıtsız şartsız teslim antlaşmasını imzalattıktan sonra İngiltere’ye yakın hava üsleri kuracaklardı. Bu nedenle İngilizlerin kendilerini toparlamak için birkaç haftaları oldu. Bu arada Knickenbein’ı bozacak elektronik tedbirlerini geliştirmeye çalışacak, aynı zamanda Spitfire ve Hurricane avcı uçaklarının üretimini artırmak için deli gibi çalışacaklardı. Keza, Savaş Bakanı Eden her an beklenen Alman paraşütçüleri gözlemek amacıyla haftada en az 10 saat görev yapacak bir Yerel Savunma Gönüllüleri teşkilatı için radyodan çağrı yapınca, 16 ila 60 yaş arasından olması istenen gönüllüler birkaç dakika sonra karakollara gelmeye başlamıştı. Başvurular beklenenin çok üzerindeydi. Yarım milyon kişilik bir güç oluşturulacak, ama çok azına tüfek verilebilecekti. Bunlara, çoğu sopa taşıdıkları için “broomstick army”, yani “süpürge sapı ordusu” adı yakıştırıldı.
Dunkirk tahliyesi Alman uçaklarından açılan ateşlere rağmen İngiliz destroyerları birkaç sefer sonucu Dunkirk’te sıkışmış birlikleri anakaradaki Dover limanına tahliye etti.
Aslında Hitler’in planları hazır olmadığı gibi, istila hazırlıkları henüz başlamamıştı bile. Ancak Avusturya, Çekoslovakya, Polonya, Danimarka, Norveç, Hollanda, Belçika ve Fransa o kadar hızla işgal edilmişti ki, hükümetin de o yöndeki propagandasıyla, İngilizler o yazı Alman paraşütçüleri her an kendi bahçelerine inecekmiş gibi bir beklenti içerisinde geçirdi.
Bu psikolojik ortamda parlamento, sadece iki muhalif oyla, hükümete tüm kişisel hakları askıya alan olağanüstü yetkiler verdi. Görevliler her eve girebilecek, arama yapabilecek, karartmayı denetleyecek, şüphe üzerine tutuklama yapabileceklerdi. Tüm işyerleri ve fabrikalar, taşıt araçları ve banka hesapları da devlet tarafından kullanılabilecekti. Grevler yasaklanmış olup, herkes tatil yapmadan haftada yedi gün çalıştırılabilecekti ki, talihin garip cilvesi, bunu uygulatmak hayatı boyunca 40 saatlik iş haftası için mücadele etmiş olan Çalışma Bakanı Bevin’e düştü. Hitler 9 ay önce Polonya’yı işgal ederek 2. Dünya Savaşı’nı başlatmıştı ama, savaş İngiltere’ye gerçek anlamıyla şimdi gelmekteydi (Buraya meraklısı için bir not düşelim. Uzun çalışma saatlerinin üretimi ciddi şekilde düşürdüğü anlaşılınca bundan hemen vazgeçildi).
1940 Mayıs ve Haziran’ında İngiltere’de olan biri, Londralı çocukların demiryoluyla uzak köylere gönderilmesini izleyebilir, paraşütçüleri şaşırtmak için tüm köy ve sokak tabelalarının ve yol işaretlerinin kaldırıldığını görebilirdi. Ayrıca kıyıdan içerlere doğru sayısız beton mevzi ve tank tuzağı yerleştiriliyor, madenciler kuyulara su basıp dağlara ve tepelere çekilmenin planlarını yapıyordu. Bu direnme eğilimi, Fransa’daki teslimiyetçilikle tam bir tezat oluşturmaktaydı. Bu olayların hemen arkasından “Battle of Britain” adı verilen hava muharebeleri başladı, ama önce Haziran ile Temmuz başındaki İngiliz-Fransız ilişkilerine değinmemiz yerinde olacaktır.
Beklenen: Londra bombardımanı Hitler İngilizler’in teslim olmasını bekledikten sonra ülkeyi hava akınlarıyla dize getirecekti. Seferber olan halk her an beklenen Alman paraşütçülerini gözlemek için çatılara çıkmıştı.
1940 Haziran’ının ilk günlerinde Fransa’nın düşeceği giderek kesinlik kazanırken, Churchill kendi hazırlıklarına zaman kazandırmak için bu ülkenin direnişini uzatmaya, bu arada güçlü Fransız donanmasının Almanlara teslimine karşı tedbir almaya çalışıyordu. Ne var ki Fransızların istediği hava savunma filolarını göndermedi, çünkü bunların İngiltere’nin savunması için elzem olduğu açıktı. Churchill buna rağmen savaşa devam kararını açıklayınca Fransızlar “nasıl” diye sordular, “artık bir ordunuz yok ki”.
Sömürgelere çekilecek Fransız hükümetiyle birlikte savaşa devam umudunu yitiren İngilizler Oran yakınlarında Mers El Kebir’de bulunan Fransız donanmasının Almanlara teslimini önlemek için oluşturdukları bir görev gücünü limanın önüne yolladılar. Fransızlara dört seçenek sunuldu. İngilizlere katılabilir, azaltılmış mürettebat ile enterne edilmek üzere bir İngiliz limanına gidebilir, Karayiplerdeki Fransız limanlarında veya ABD gözetimi altında silahtan arındırılabilir veya altı saat içerisinde kendilerini batırabilirlerdi. Fransızlar hepsini reddedince ateş açıp bazı Fransız gemilerini batırdılar, bir kısmını da kullanılmaz hale getirdiler. 1200’den fazla Fransız denizci öldü ve bu olay iki ülke arasındaki ilişkilerde kapanmayan bir yara olarak kaldı. İngiliz Akdeniz filosu bundan sonra İtalyan donanmasıyla savaşacak ve 11 Kasım’da Taranto deniz üssüne Japonların Pearl Harbour için örnek alacakları başarılı bir baskın yapacaklardı.
Hitler, İngilizlerin inatçılığı karşısında önce şaşırdı, sonra da Luftwaffe bombardımanı başladı. Bununla hem İngiltere’yi teslime zorlamak, hem de bu ülkeyi istila için 16 Temmuz’da hazırlanmaya başlanan “Deniz Aslanı” harekatının önkoşulu olan hava üstünlüğünü ele geçirmek amaçlanıyordu. İşin aslında, 33 tümenle yapılması düşünülen bu operasyon için Almanya’nın elinde gerekli araçlar yoktu ama gene de Fransa’dan Hollanda’ya kadar uzanan limanlarda bazı tekneler toplanmaya başlandı. Royal Air Force (RAF) buna karşı ülkenin güneydoğusuna ağırlık vererek hava savunma sektörleri oluşturdu. Her sektör, radar ve izleme birimleri, sektör kontrol istasyonları ve avcı filoları için üslerden oluşmaktaydı. Ayrıca uçaksavar topçusu vardı.
3 Temmuz ila 10 Ağustos arasında yapılan ön çatışmalarda Almanlar 364, İngilizler 203 uçak yitirdiler. Almanlar bu sırada Stuka pike yer destek uçaklarının burada işe yaramadığını ve kolayca düşürüldüklerini anlayıp bunları geri çektiler. 10 Ağustos günü akınlar ciddi bir şekilde başladı. 13 Ağustos’da yapılan “Kartal Günü”nde (Adlertag) Alman yüksek komuta heyeti, 1000’den fazla uçağın toplanıp Manş’ı geçmesini kıyıdan izlediler. Bu haftalarda günde 2.000’e yakın çıkış yapabiliyor ve İngiltere’nin bunları karşılama gücünün kısa sürede tükeneceğini umuyorlardı.
Metroya sığınan İngilizler Nazi uçakları Londra semalarında sık ve güçlü hava akınları düzenlerken halk bu saldırılardan korunmak için Londra metrosuna sığınmıştı.
Ne var ki İngilizler 1940 yılı boyunca 4.283 avcı uçağı imal ederek bu alanda Almanları geride bıraktılar. Her seferinde karşılarında yeni filolar gören Almanlar moral bozukluğuna uğradı. Eylül başında 1000 uçaklık yeni akınlara rağmen direniş azalmadı. Kışın akınlar seyrekleşti ve 1941 baharında filolar Barbarossa harekatı için Rusya sınırına kaydırıldıkça İngiltere Hava Muharebesi söndü. Bu dönemde iki taraf da çok abartılı iddialarda bulundular. Buna göre 2.968 Alman ve 3.058 İngiliz uçağı düşürülmüştü. Gerçekte İngilizler 915, Almanlar 1.733 uçak yitirmişlerdi (Farklı sayılar vardır ama hepsinde mertebe aşağı yukarı aynıdır). İngiliz havacıları Almanları püskürtürken, kara orduları da yeniden donatıldı. Ne var ki bu arada Londra çok büyük zarar görmüştü.
Londralılar “blitz” adı verdikleri bombardıman günlerinde ya metro istasyonlarında yaşıyor, ya da evlerinin bahçesine gömdükleri “Anderson shelter” adı verilen basit sığınaklara iniyorlardı. Gece bombardımanlarında sirenler, ışıldaklar, uçaksavarların baraj ateşi, bomba patlamaları, itfayecilerin umutsuz çalışması ve yangınlara rağmen bir süre sonra kulaklarını bile tıkamadan uyumaya alıştılar. Gündüz ise kimileri dışarıya çıkıp uçakların it dalaşını ve havada bıraktıkları izleri seyre dalıyordu.
Sadece 7 Eylül ile 13 Ekim arasında Londra’ya 13.651 ton HE (patlayıcı) bomba ve 12.586 yangın bombası atıldı. Birçok evin yanısıra önemli tarihî eserler de yıkıldı. İtfaiye çaresiz kaldı ve kentin her yerine su depoları yapılması kararlaştırıldı. En önemli sorun halkın moraliydi ve kısa sürede kontrol altına alınan bir olay hariç, herhangi bir yerde panik çıkmadı. İngilizler ileride büyük Alman kentlerini yerlebir ederek intikamlarını alacaklar, ama onlar da Almanların direniş azmini yıkamayacaklardı. Orada Gestapo İngiliz bombardımanında yılgınlık gösteren veya yağmacılık yapanları derhal öldürecek veya çalışma kampına gönderecekti.
Bombardımanın yükünü Londra çekti ama simge kenti (İspanya’daki Guernica gibi) Coventry oldu. Aslında Londra’nın acıları İngiltere’nin kurtuluşu anlamına geliyordu; şöyle ki, Almanların radar ve hava üslerine saldırıları sürerken İngiliz Bombardıman Komutanlığı 80 uçaklık bir akınla Berlin’i bombalayınca öfkeye kapılan Hitler hedefi Londra’ya çevirdi. Bu da İngiliz Avcı Komutanlığı’nın (Fighter Command) nefes alıp kendisini toparlamasını sağladı. Radarlar ve üsler kısa sürede yeniden tam kapasite çalışmaya başladı.
Bombaların altındaki İngiltere için en kritik mesele Rusya ve ABD’nin Hitler’in Avrupa hakimiyetini kabul ederek Almanya ile antlaşmaya varmalarıydı. Bu nedenle kapsamlı bir çalışmaya girdiler. ABD’yi savaşa devam edeceklerine inandırmak, özellikle 1940 yazında öncelikli iş olarak ele alındı. Roosevelt ve çevresi, İngiltere’ye verecekleri gemilerin olası bir teslim antlaşmasıyla Almanya’nın eline geçmesinden endişe duyuyorlardı. ABD’deki propaganda işlerini yönetmek üzere eski savaş kahramanı, Kanada doğumlu çok zengin bir sanayici olan William Stephenson’u New York’taki istihbarat bürolarının başına getirdiler. Göstermelik işi Pasaport Kontrol Dairesi başkanıydı ama, görevi Almanları gözden düşürmek, izolasyonist politikacıları ikna etmek, ABD’deki İngiliz çıkarlarını ve sipariş edilen savaş malzemesini korumaktı. Bu iş için şantaj, suikast, propaganda, sahte belge kullanma dahil her şeyi yapmaya hazırdı. Stephenson ayrıca Kongre üyelerine sahte bir Alman haritası verip, bunu onların Latin Amerika ülkelerini ele geçirme planı olarak sunmuş ve Amerikan halkının savaşa bakışıyla ilgili kamuoyu araştırmalarını etkilemeye çaba göstermişti. Ayrıca Almanların Avrupa’da yaptıkları zulümle ilgili birçok fotoğraf ve belgeyi el altından basına dağıtıp yayımlanmasını sağlamıştı. Kuşku yok ki Stephenson tüm bu işleri ABD yönetiminin örtülü desteği olmadan yapamazdı. ABD savaşa girinceye kadar Roosevelt biraz da bu sayede yardım için bazı girişimler de bulnabilmişti.
İngiltere’nin Guernica’sı Coventry Alman hava akınları en çok Londra’yı vurdu; fakat İspanya’daki Guernica gibi İngiltere’de de Coventry yerle bir edildi. Churchill 1941 Eylül’ünde şehrin harap olmuş katedralini incelemekte.
Savaşın ikinci yılına girerken İngiltere büyük bir mali sıkıntı içerisindeydi. En gerekli malzemelerin alınması için bile haftalık kotalar konulmuştu. Denizaltı savaşı da yoklukları artırıyor, her batan gemi İngiliz ticaret filosunu daha da azaltıyor, inşa edilen gemi tonajı bazı aylarda batanları karşılayamıyordu. Alman işgaline giren ülkelerin gemilerinin bir kısmının İngiliz donanmasına ve ticaret filosuna katılması bir süre rahatlık sağladı ama çözüm değildi. Roosevelt destek vermek istemekle birlikte, izolasyonist baskıyı kırmakta zorlanıyordu. Eylül ayında 50 adet eski, ama işe yarar durumda destroyeri İngiltere’ye vererek konvoy korumasına çok önemli bir katkı sağladı. Bunların karşılığını da parayla değil, İngiltere’nin Atlantik’teki bir dizi üssünü 99 yıllığına kullanma hakkı şeklinde aldılar. Danimarka sürgün hükümeti ile Grönland’ın kullanılması için ve ayrıca İzlanda ile antlaşmalar yapılarak konvoy refakatçılarına üs olanakları sağlandı.
Nihayet 1941 Mart’ında Roosevelt “Land Lease” adı verilen bir programı Kongre’den geçirerek İngiltere’ye yardımı sistemli hale getirdi. Bu kanun, başkana gerekli gördüğü herkese istediği her malzemeyi satma, imal etme, ödünç verme, transfer, kiralama veya takas etme olanağı sağlıyordu. Bu tarihten itibaren İngiltere, bedeli savaştan sonra ödenmek üzere doğrudan ABD hükümetine sipariş vermeye başladı. Hükümet bunları kendi hesabına imal ettirip İngiltere’ye ve sonra da Rusya’ya gönderdi.
Rusya’ya gelince… İngiltere bu ülkenin Almanya ile ittifakı yenilemesinden korkuyordu. Esasen savaş 1939 Ağustos ayında yapılan Ribbentrop-Molotov antlaşması sayesinde başlamış, Stalin Baltık ülkelerini işgal ve Doğu Avrupa’yı paylaşma hırsıyla Hitler’in saldırganlığını mümkün kılmıştı. Sonbahardan itibaren, Hitler “Deniz Aslanı” adı verilen İngiltere’yi istila planını rafa kaldırırken, İngiliz istihbaratı Rus sınırına yapılan yığınakla ilgili bilgileri toplayarak Ruslara bildirmişti.
Ne var ki Stalin, Hitler’e karşı son derece titiz bir yatıştırma politikası yürütüyordu. Alman yığınağını Hitler’in yeni bir nüfuz alanı paylaşımı isteğine yordu. İngilizlerin yolladığı istihbaratı da Almanya ile ilişkilerini sabote etmeye yönelik bir komplo olarak değerlendirdi. Sonuçta, Almanya 1941 yılının 22 Haziran günü Rusya’ya vargücüyle saldırınca, Rus birlikleri yeni bir tertiplenmenin ortasında yakalanarak perişan oldular. Ama artık İngiltere karşısında yalnız değildi. Bir süre sonra ABD de savaşa girince, iki ülke Rusya’yı ayakta tutarak Alman gücünü yıpratması için ciddi bir yardım göndermeye başladılar. 1944 yazında Fransa’da ikinci bir cephe açılıncaya kadar büyük muharebeler Rusya’da cereyan edecek, Anglo-Amerikan güçleri mihver ordularıyla Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz’deki tâli cephelerde karşı karşıya geleceklerdi.
EN KRİTİK YIL: 1940
ALMANYA’YA KARŞI, SONUNA KADAR…
KEREM YALÇINER
Mayıs 1940’ta, Nazilerin Fransa taarruzu sırasında Britanya parlamentosu çalkalanmaktaydı. Anthony McCarten’ın senaryosunu yazıp John Wright’ın çektiği “Darkest Hour” (En Karanlık Saat), muhaliflerin yıkıcı eleştirileri karşısında istifa etmeye zorlanan Başbakan Chamberlain’in ve azınlıkta kalan hükümetinin çaresizliğiyle başlıyor. Hemen ardındaki sahnede Chamberlain’in yerine gelmesi muhtemel olarak düşünülen Vikont Halifax’ı görüyoruz. Ülkesini Nazilere teslim edecek başbakan olarak anılmak istemediğini belirtip kapalı kapılar ardından bu işi üstlenecek tek bir ismi gösteriyor. Bu isim Britanya tarihindeki başarısızlıklarına, mensubu olduğu Muhafazakar Parti’nin çoğunluğunu oluşturan hasımlarına ve Kral 6. George’un da aralarında bulunduğu barış yanlısı kanada rağmen mağlubiyeti göğüsleyeceği düşünülen Winston Churchill’dir.
EN KARANLIK SAAT Yön.: John Wright Oyn.: Gary Oldman, Kristin Scott Thomas, Lily James 2 Şubat’tan itibaren
Nazi tehdidi Birleşik Krallığın üzerine çökmüşken, 200 bin Britanya askeri Dunkerk’te pusuya düşürülmüşken, Churchill bütün ipleri eline alır. Ülkenin yazgısı onun kararına kalmıştır. Film, savaş süresince seçeneklerin gittikçe azaldığı, İngiltere’nin kaderinin çizildiği bu 20 güne odaklanıyor. Yönetmen Joe Wright, Gary Oldman tarafından ustaca canlandırılan Churchill’le, biyografinin ötesinde bir portre sunuyor.
Churchill, kendi partisinin ve yakın çevresinin bile “en azından günde iki kere doğruyu gösteren saatle” özdeşleştirdiği bu yalnız adam, 31 yıllık hayat arkadaşı Clementine’ın da desteğiyle ülkesinin özgürlük ve bağımsızlık ideallerini savunacak güce erişmek için yüzünü Britanyalılara doğru çevirir. İşte tam bu noktada, yorulmak bilmez sekreteri Elizabeth Layton’ın da yardımlarıyla o ünlü söylevini okur ve “en karanlık zamanlarında” bütün halkı yekvücut savaşa çağırır: “Sonuna kadar savaşacağız. Fransa’da savaşacağız, denizlerde ve okyanusta savaşacağız, göklerde savaşacağız, her ne pahasına olursa olsun adamızı savunacağız. Kıyılarda, tarlalarda, sokaklarda, tepelerde savaşacağız, asla teslim olmayacağız”.
Filmin son sahnesinde Churchill söylevini tamamlamış, bütün parlamentoyu konuşmanın heyecanıyla yerle yeksan etmiştir. Bu sırada Muhafazakar Parti sıralarında usulca konuşmakta olan iki kişiyi görürüz. Onlardan biri “ne oldu?” diye sorar. Diğeri Churchill’in ezeli rakibi Vikont Halifax’tır ve soruya şöyle cevap verir: “İngiliz dilini seferber edip savaşa yolladı”. Filmde Halifax’a söylettirilen bu cümle, 1963’te ölümünden yedi ay önce Başkan Kennedy tarafından Churchill’e fahri Amerikan vatandaşlığı verildiği sırada sarfedilmişti. Ama sözler Kennedy’ye de ait değildi; 1954’te Amerikalı gazeteci Edward R. Murrow tarafından söylenmişti.
Kuzey Kore rejiminin “istisnai” karakteri bir yanda, ABD başta olmak üzere bölgedeki büyük güçlerin askerî gösterileri diğer yanda, bölgesel olmanın ötesinde uluslararası bir felaketin sirenleri çalmakta.
Donald Trump’ın başkan seçilmesinden ardından Kore krizi akut hale geldi. Trump’ın iç politikadaki başarısızlıkları telafi etmek için Rusya, Çin ve Kuzey Kore gibi bir “dış tehlike”ye karşı ulusal bir seferberlik havası yaratmaya çalışması kadar; özellikle Kuzey Kore yönetiminin konvansiyonel ve nükleer silah denemelerini sıklaştırması da krizi derinleştirdi.
Kriz doğal ve esas olarak büyük devletler arasındaki dünya ölçeğindeki güç ilişkilerinden, Doğu Asya’nın bütünündeki gerilimlerden ve iki Kore arasındaki statükonun korunması veya ilişkilerin kopması gibi hassas noktalardan kaynaklanmakta. Kore savaşandan bu yana 65 yıl geçmiş olmasına rağmen ateşkes dışında herhangi bir barış antlaşması imzalanmadığı için, yarımadada bugün resmî anlamda da bir savaş hali mevcuttur.
2. Dünya Savaşı’nın bitiminde, 1948’de seçilen Kore (Güney) Cumhurbaşkanı Syngman Rhee’a karşı direniş başlamış, iki yıl sonra genelleşerek uluslararası bir boyut kazanmıştı. Kim İl Sung, Rus ordusundan bir ay sonra Kuzey Kore’ye geldi ve Moskova onun yeni rejimin başına geçmesine yardım etti. 50’li yıllarda temizlik hareketleriyle iktidarını sağlamlaştırdı. İlk kurbanlar, düzmece davalarla içerdeki komünistler oldu, Çin ve Sovyet yanlıları da daha sonra aynı kaderi paylaştılar. Despotik bir rejim kuruldu ve Kim İl Sung’dan sonra, Kim Jong-İl ve Kim Jong-Un hanedanıyla bugüne ulaştı. Aynı süreçte Güney’de de Kuzey’i aratmayan despotizm yılları yaşandı.
Siyaset sahnesinde 70’li yıllarda Çin-Amerikan ilişkilerinin tesisi, Çin’de kapitalizmin gelişmesi, SSCB’nin çöküşü, Kim İl Sung gibi “kurucu” bir liderin ölümü gibi bir dizi gelişmenin yanısıra; 90’lı yıllardaki büyük açlık gibi sosyal olaylara rağmen, rejim kendini siyasal olmaktan ziyade etnik bir milliyetçilik temelinde ayakta tutabildi. Özellikle Japon işgali direnişine dayanan ve sonunda bir “gerilla devlet” ulusal anlatısı üzerine temellenen bu milliyetçilik, Batı’nın bir müdahalesine karşı ayakta kalmak için nükleer silaha sahip olma amacında somutlaştı.
ABD başta olmak üzere diğer güçler de dahil olmak üzere bölgede aşırı bir silahlanma sözkonusu ve Uzakdoğu’daki bu yarış, kimin ilk kez silah çekeceğini önemsiz kılan bir hal almış durumda. Trump’ın gelişi, zaten pek tekin olmayan bu ortamı daha da belirsiz hale soktu. Güney Koreliler ise doğal olarak askerî bir çözüm yerine müzakere siyasetini destekliyor. Kuzey Kore rejiminin “istisnai” karakteri bir yanda, ABD başta olmak üzere bölgedeki büyük güçlerin askerî gösterileri diğer yanda, bölgesel olmanın ötesinde uluslararası bir felaketin sirenleri çalmakta.
Kim Jong-Um
Güney’de bu Mayıs’ta, böyle bir dönemde göreve başlayan yeni başkan Moon Jae-in, iki Kore arasında uzun süredir devam eden gerginliğe son verme ve ülkesinde köklü bir yenilenme iddiası ile ortaya çıktı. Merkezdeki ve muhafazakar rakiplerini geçen Demokrat Parti kökenli yeni başkan, on yıldır hüküm süren muhafazakar iktidardan sonra ilk ilerici yönetici. Kuzey’e karşı ABD ile ittifakın devamını savunan Moon Jae-in, aynı zamanda diyalogun da geliştirilmesinden yana. Hatta daha da ileri giderek “Güney Kore, bir gün barışcıl bir birleşmeyi sağlamak için Kuzey Kore halkına yaklaşmalı. Kim Jong-un’u Kuzey’in yöneticisi ve diyalog için muhatabımız olarak tanımalıyız” diye eklemekte.
Kuzey Kore’nin de “doğru şartlar altında ABD yönetimi ile diyalog kurarız” diyerek yeni bir döneme geçilebileceğini dile getirmesi, tansiyonun düşebileceği umudu yaratıyor. Yine de Kore coğrafyası, önümüzdeki dönemde kolay sakinleşecek gibi görünmüyor.
Tarih boyunca efsanelerin ve bilimin, sosyal dönüşümlerin ve dinginliğin, ruhsal ayinlerin ve dünyevî hazların, kutlamaların ve savaşların, soyluların ve yoksulların içeceği oldu. Çin’de doğan çay Japonya’ya, Hindistan’a, Rusya’ya ve İngiltere’ye yayıldı; gündelik hayatın vazgeçilmez tadı oldu. Başlangıcından bugüne çayın serüveni.
Çay, dünyanın farklı coğrafyalarının zaman çizelgelerinde büyük değişimler yaratmış bir bitki. Binlerce yıldır nice din, ülke, saray, fabrika ve ev gezen çay, aslında tarihi yönlendirecek denli güçlü bir iksir. Çünkü gücünü zıtlıklardan alan bu iksir, tarih boyunca efsanelerin ve bilimin, sosyal dönüşümlerin ve dinginliğin, ruhsal ayinlerin ve dünyevî hazların, kutlamaların ve savaşların, soyluların ve yoksulların içeceği olmuş.
Bugün Arjantin’den Kenya’ya dek pek çok ülkede yetişse de, ilk olarak Uzakdoğu, Güney Doğu Asya ve Hindistan’da yabani olarak yetişen ve yapraklarını dökmeyen bir bitki olan çay, bilimsel adı olan Camellia Sinensis’e 1753’te kavuşmuştur. Pek çok alt dalı olsa da, iki ana çeşidi vardır: Çin kamelyası anlamına gelen ve Çin’de yetişen çaylar için kullanılan Camellia sinensis var. Sinensis ve Assam kamelyası anlamına gelen, Hindistan, Assam’daki çay bitkisi çeşidini işaret eden Camellia sinensis var. Assamica.
Tahmin ettiğiniz gibi çay, kamelya familyasından bir bitkidir. Yeşil, sarı, beyaz, siyah, oolong ve pu-er olarak altı ana başlıkta toplayabileceğimiz çay çeşitlerinin onlarca alt çeşidi vardır. Esasında tüm çeşitlerin temeli yeşil ham çay yaprağıdır ve farklı oksidasyon ve fermantasyon yöntemleriyle diğer çeşitler elde edilir. Çayın yetiştiği bölge, o yılın hava şartları, bitkinin hangi yaprağının kullanıldığı ve toplanma sonrası işlemler, çayın likörü, tadı, kafein ve tanen oranları açısından belirleyici olur. “Bitki çayı” dediğimiz ıhlamur, adaçayı gibi bitkilerinse çayla uzaktan yakından alakaları yoktur.
Çay, efsaneye göre M.Ö. 2737’de Çin’in Siçuan bölgesinde, Çin tıbbının kurucusu olarak bilinen ve güçlü mistik yönleriyle tam bir şifacı olan İmparator Shen Nong tarafından keşfedilir. Shen Nung, bir ağacın altında her zamanki gibi sıcak suyunu içmektedir. Rüzgarın etkisiyle kopup savrulan birkaç çay yaprağı, imparatorun sıcak suyunun içine düşer. Shen Nung da, içtiği sıvıyı lezzetli ve ferahlatıcı bulur. Çin’e tarımı getirdiğine inanılan ve “Tanrısal Çiftçi” olarak da bilinen İmparator Shen Nung’un 365 bitkinin tadına baktığı ve aşırı dozdan zehirlenerek öldüğü söylenir.
Cha ve Te
Modern dillerde “çay”ı karşılayan iki ana ses vardır: Cha ve te. Bu fark, 17. yüzyılda Çin’den çay ithal eden Portekizliler ve Flemenklilerin farklı limanları kullanmasına dayanır. Portekizliler ticaretlerini Macao bölgesinden yaptıkları için Mandarin ve Kantonca’daki cha (ça) kelimesini benimsemiştir. Türkçe, Farsça, Arapça, Yunanca ve Rusça gibi dillerde de benzer bir ses kullanılır. Flemenkliler ise, Çin’in Amoy lehçesindeki çay karşılığı olan te sesini ödünç almış ve pek çok Avrupa dilinde çay, tea, te, thé ya da benzer sözcük ve seslerle yerleşmiştir.
Çay işçisi çocuklar yüzyıl başında Çin’de çay işçisi çocukları gösteren suluboya tablo (üstte). 20. yüzyıla gelindiğinde tablo yine aynı (altta).
Ne var ki, yazılı kaynaklar bize çayın keşfi için çok daha ileri bir tarihi işaret etmekte. Çay, ilk kez MÖ 1600-1046 arasından hüküm sürmüş olan Shang Hanedanı döneminde tüketilmiştir. Çay ekimi Yunnan bölgesinden Çin’in tüm Güney yarısına yayılmıştır. Hekim Hua Tuo’nun 1. ve 2. yüzyıllarda yazdığı ünlü Tıp Kitabı’na 3. yüzyılda yapılan eklemede çaydan “Baş bölgesindeki tümör ve apselere iyi gelir ve mesane için faydalıdır. Göğüste oluşan balgam ve yanma hissini dağıtır. Susuzluğu giderir. Uyuma isteğini azaltır. Kalbi mutlu ve neşeli kılar” şeklinde bahsedilir. Bu dönemlerde çay sadece ağız yoluyla değil, adale ağrılarının dindirilmesi için merhem olarak da kullanılmıştır.
Çayın içecek olarak daha da popülerleşmesi ise 4. ve 5. yüzyıllarda Güney Çin’de gerçekleşmiştir. Çinli çay tiryakileri, günümüzden 1600 yıl kadar önce, çay yapraklarını buharda pişirip döverek tabaka hâline getirmiş; ardından pirinç, zencefil, tuz, portakal kabuğu, çeşitli baharatlar ve süt ekleyerek kaynatıp içmişlerdir. 618 – 907 arasında hüküm sürmüş olan Tang Hanedanı döneminde, çayı ek malzemelerle kaynatma geleneği geride bırakılmış, bu dönemde yaşamış “Çay Bilgesi” Lu Yu, çay tarifinden ek malzemeleri çıkartarak, çay kültüründe devrim gerçekleştirmiştir.
Zamanla kurutulmuş yaprakları kaynatma yöntemi gelişmiş, 9. yüzyılda Pu–er tekniği ortaya çıkmıştır. Pu-er, toplanan çay yapraklarının buhara tabi tutulmasının ardından sıkıştırılarak “çay tuğlası” ya da “çay keki” de denilen yekpare çay kalıplarına dönüştürülmesine dayanır. Kuruyup sertleşene dek fırınlanan “çay tuğlaları”, istenilen miktarı kırılıp çaydanlıkta suyla birlikte kaynatılarak tüketilebilir. Bu teknik, çayı uzun süre muhafaza edebilme gayesiyle ortaya çıkmıştır. “Çay Yolu”, “Atlı Çay Yolu” ya da “Güney İpek Yolu” olarak adlandırılan bu rotada, Güneybatı Çin dağlık bölgelerinden Tibet’e dek uzanan bir rotada en çok çay ve tuz ticareti yapılmıştır.
Çin’den sonra Hindistan Çayın Çin dışında ilk tüketildiği ülke Hindistan’dı. Hindistan Assam ve Darjeeling çaylarıyla global çay kültürüne imzasını attı.
Çin’de 960–1279 arasında hüküm süren Sung Hanedanı döneminde çırpılmış çay moda olmuştur. Taş değirmenlerde öğütülerek toz hâline getirilmiş çay yapraklarının bambu bir karıştırıcı yardımıyla çırpılmasıyla oluşan bu çay, günümüzde Japonya’dan çıkıp tüm dünyada büyük bir trende dönüşen matcha’dan başkası değildir aslında.
Çin’in 17. yüzyılda Mançuların yönetimi altına girmesiyle, yaprakların demlenerek içildiği yöntem yerleşmiştir. Avrupa’nın Çin’le ve dolayısıyla çayla tanıştığı dönemlerde bu uygulama yaygın olduğu için, Avrupa’da ve ardından tüm dünyada çay demleme geleneği bu şekilde yayılıp yerleşmiştir.
Çin çay seremonisi
Gongfu cha ya da Kungfu cha olarak adlandırılan Çin çay seremonisinin 17. yüzyılda geliştiği bilinmektedir. Bu ad, büyük çaba ve sabırla öğrenilen beceri anlamına gelir. Dövüş sanatı olan Kungfu da aynı kavramdan yola çıkarak isimlendirilmiştir. Seramik veya porselen demliklerde ya da gaiwan adlı kapaklı fincanda, bir çay tepsisi üzerinde demlenir. Kimi yörelerde “çay hayvanı” olarak adlandırılan ve seramikten yapılan ufak hayvan figürleri de bu tepside yer alır. Çay, fincanlardan önce iyi şans getirdiğine inanılan bu minik figürlere dökülür.
Çay Bilgesi’nden özel tarifler
Çay Bilgesi Lu Yu, kitabı Chaking’de en iyi çay yapraklarını “Tıpkı bir Tatar atlısının deri botları gibi buruşuk olmalı, güçlü bir boğanın boynuzları gibi kıvrılmalı, dar ve derin bir vadiden yükselen sis gibi açılmalı, hafif bir esintiyle dalgalanan bir göl gibi parlamalı ve yağmurun ardından verimli bir toprak nasıl olursa öyle nemli olmalıdır” sözleriyle tanımlamıştır. Lu Yu, çayın sadece tuzla kaynatılarak içilmesini salık verir. Lezzetli bir çay için, çayın kendisi kadar kullanılan suyun da kaliteli olmasının önemini vurgulamıştır.
Çayın ikinci durağı
Çayın Çin dışında ilk tüketildiği ülke Hindistan olmuştur. Zenbudizm’in kurucusu Bodhidharma, Budizm’i yaymak için 6. yüzyılda Çin’e gitmiş ve buradaki uzun meditasyon çalışmalarına faydalı olması için çay yaprakları içmeye başlamıştır (kimi kaynaklara göre çay yapraklarını çiğnemekteydi). Bodhidharma’nın ülkesine dönerken beraberinde çay tohumları da götürdüğü ve Hindistan’da tarımının böyle başlandığı bilinmektedir.
Çayın aslında ilk kez Hindistan’da yetiştirildiğini öne süren savlar ve bu savlar doğrultusunda, pek de eğlenceli olmayan bir de efsane var: Bodhidharma, uzun bir meditasyon esnasında yorgun düşmüş ve uyuyakalmıştır. Uyandığında, kendisini cezalandırmak için gözkapaklarını keserek yere fırlatmış ve toprağa düşen kesik göz kapağı parçaları, kök vererek çay bitkisine dönüşmüştür. Birkaç yaprak kopararak çiğneyen Bodhidharma, bir anda kendini aydınlanmış hissetmiş, odaklanarak meditasyonunu tamamlamıştır. Bu efsaneye göre, o günden sonra çay bitkisinin uyku kaçırdığına ve zihni berraklaştırdığına inanılır.
Efsaneleri bir kenara bırakacak olursak; Hindistan’ın 6. yüzyılda başlayan çay serüveninde çayın ruhani ritüellerle sınırlı kaldığını söyleyebiliriz. Çay, halka ulaşmamıştır. İki ana çay bitkisinden biri olan Camellia sinensis var. Assamica. Hindistan’da bin yıllardır yabani olarak kendi kendine yetişmekteydi; fakat geniş kitleleri etkileyecek boyutta tarımının yapılması ve içilmesi 19. yüzyılda İngiliz Doğu Hindistan Şirketinin Hindistan’a ulaşması ve büyük alanları ele geçirmesiyle başlamıştır. Hindistan, çok kısa bir sürede çayı millî kültürünün bir parçası hâline getirmiş, bugün aynı adlı bölgelerde yetişen Assam ve Darjeeling çaylarıyla global çay kültürüne imzasını atmıştır. Meşhur Masala çayı, Hintlilerin baharatlar ve sütle hazırladıkları bir çay çeşididir. Hindistan’ın diğer önemli siyah çayı Darjeeling’i tanımlarken genelde şampanya benzetmesi yapılır. Yılda beş farklı hasat zamanı olan bu çayın üretildiği toprak, yıl ve zamanı, tadımında büyük farklar yaratmaktadır.
Doğu’dan Batı’ya uzanan gizem Çay, 16. yüzyıla kadar Doğulu bir içecek olarak kaldı (üstte). Avrupalılar ise Doğu’dan gelen bu gizemli bitkide gelecek günlerin vadettiklerini görmeye çalıştılar.
Güneşin doğduğu ülke
Okakura Kakuzo, Çay ve Zen adlı kitabında 729 yılında, Japon İmparatoru Shomo’nun Nara’daki sarayında keşişlere çay ikram ettiğini yazar. Bu çayın elçiler tarafından Çin’den ithal edilmiş olduğuna inanılmaktadır. Çay yetiştiriciliğinin başlaması Budizm sayesinde olmuştur. Budizmi daha iyi öğrenmek için Çin’e giden çok sayıdaki keşiş, Japonya’ya döndüklerinde kendi ekollerini kurmuştur. Bunlar Japonya’ya dönerken, çok severek içtikleri çayın tohumlarını da yanlarında götürmüş ve Japonya’daki manastırlarının bahçesine ekmişlerdir. Böylece yeşil çay, uzun bir süre boyunca dini sınıfın ve ritüellerin içeceği olur. Bu yeni içeceği çok seven İmparator Saga’nın da teşvikiyle, Japonya’da çay tarımı hızla gelişmiş ve çay içimi yaygınlaşmıştır.
Budizm sayesinde çayla tanışan bir başka ülke de Kore’dir. Yine Çin’de kalan Koreli Budist keşişlerin, ülkelerine dönerken Camellia sinensis tohumlarını da beraberlerinde götürdükleri bilinmektedir. 14. yüzyıldan beri çay, kültürün ayrılmaz bir parçası hâlini almış ve bugün hâlâ devam eden, “günlük çay ritüeli” anlamına da gelen darye adlı çay seremonisi ortaya çıkmıştır.
Japon çay seremonisi, yani Chado da Japon kültürünün önemli bir ayağı olmuştur. “Çayın yolu” olarak Türkçeleştirebileceğimiz Chado, matcha adlı toz hâline getirilmiş özel yeşil çayın hazırlık ve sunum seremonilerinin tamamına verilen addır. Japonlar, Çin’den devşirdikleri matcha’yı kültürlerinin bir parçası kılıp, Japon çay seremonisini oluşturmuşlardır.
Japon çay seremonisi
Chado yıllar içinde dönüşüp gelişse de çayın hazırlanışı, sunumu, misafir tarafından kabul edilişi, çay odasının dekorasyonu gibi temel prensipler korunmuştur. Hafif atıştırmalıkların da olduğu samimi çay buluşmalarına chakai adı verilir. Chaji ise çayla birlikte kaiseki mutfağından yemeklerin de servis edildiği resmî yemeklerin adıdır. Chabana (Çay çiçeği) adlı ritüel de çay seremonisinde kullanılan çiçeklerin aranjmanı sanatına verilen isimdir.
Ruslara yaraşır, çileli bir sevda
Bir başka çay ülkesi olan Rusya’nın bu mucizevi bitkiyle tanışması, Kazak atamanları Petrov ve Yalişev’in 1567’de Çin’e gidip bu içeceğin tadına bakmasıyla gerçekleşir. Ancak çayın ülkeye girişi, 1638’de Moğolistan’dan Çar Mikhail Federoviç’e hediye olarak gönderilen çayla olmuştur. Elçi Vasili Starkov, bunca ölü yaprağı Rusya’ya taşımayı saçma bulup bu armağanı reddetmek istese de, Altan Han’ın ısrarını kıramamıştır.
1665’te Çar Aleksey’in mide ağrılarını dindirmek için çay içtiği bilinse de; Camellia Sinensis’in Rusya’da gerçek anlamda tüketilmeye 1679’da Çin’le yaptığı takas anlaşmasıyla başlamış, 1689’da Nerçinsk Antlaşması sonucu açılan Sibirya Çay Yolu sayesinde Rusya çaya tamamıyla teslim olmuştur.
1700’lerin ikinci yarısında 2. Katerina döneminde, Çin’den hem yaprak hâlinde, hem de Pu-er tuğlaları şeklinde ithal edilen çay, Rus kültürünün ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Ülkemizde de kullanılan semaverin Lisitsin Kardeşlerce icat edilişi de yine bu döneme rastlar. Günün her öğününün ardından çay içmeyi seven Rusların en ünlü çayı “Rus Kervanı”dır. Çin’den bir yılı aşkın sürede develer üzerinde getirilen çaylar, kurulan kamplarda yakılan ateşler sayesinde tütsülü bir tada kavuşup Rus tüketicilere bu şekilde ulaşmaktaydı. Bugün aynı tadı yakalayabilmek için, fermantasyon yöntemi uygulanmakta ya da siyah çay, Çin oolong’u veya Taiwan formosa’sı, ya da Lapsang Souchong ile harmanlanmaktadır.
Richard Collins’in 1727 tarihli kulpsuz Çin porselenlerinden çay içen bir İngiliz ailesi.
Çayın Batı dünyasına girişi
Avrupalılar, Marco Polo’nun 1285 tarihli Çin seyahatnamesi sayesinde çaydan haberdar olur. Portekiz İmparatorluğu’nun deniz yoluyla Çin’e ulaştığı ve iki ülke arasında ticaretin başladığı 1557 yılı, kuşkusuz pek çok kültürel ve sosyal dinamiğin de başlangıç noktası olmuştur. Birçok ürünle birlikte çay da Çin’den Portekiz’e ihraç edilmiş ve Portekizliler 1557’de Avrupa’da çayla ilk tanışan millet olmuştur. 1610’da kaynaklar hem Portekiz’in, hem de Flemenklilerin Çin’den çay ithal etmekte olduğunu gösteriyor. Günümüzde Portekiz ve Hollanda’nın, vaktiyle çayla tanışan ilk iki ülke olması tarihin bir garip cilvesi olsa gerek.
17. yüzyılda İngiltere’de çay servisi
Çay, çok lüks ve pahalı olduğu için, her zaman kilitli, ufak bir çay sandığında saklanırdı. Çin’den getirilen porselen demlik ve fincanlarla birlikte sıcak su evin hizmetçisi tarafından odaya getirilir; bizzat ev sahibesi tarafından demlenirdi. Bu da bize Uzakdoğu’nun çay ritüellerinin, İngiltere’ye bir şekilde adapte edildiğini gösteriyor. Çay hazır olduğunda kulpsuz fincanlarla misafire ikram edilirdi. Ming tarzını yansıtan porselenlerde ağırlıkla kelebek, kuş ve çiçek figürleri olurdu. Çay sade içilirdi. İngiliz çay servisinin başat ögeleri süt ya da krema, ancak yüzyıl sonunda kullanılmaya başlanmıştır. Uzakdoğu’dan gelen ürünler Londra’ya farklı paketlerde ulaştığı için, porselen takımları çok nadir bulunur; farklı fincan, fincan tabağı ve çaydanlıklar olağan karşılanırdı. 17. yüzyılda çay, Londra’ya kendisinden kısa bir zaman önce ulaşan kahve ile birlikte Coffee House adı verilen kahvehanelerde satılmaktaydı. Kadınlar ise, çay zevkini yalnızca ev ortamında yaşamaktaydı.
Büyük aşk: İngiltere çayla tanışıyor
1600’de kurulan İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası, 1601 ve 1629’daki iki büyük seferiyle İngiltere’nin sömürge hevesini köpürtmüştür. Ne var ki, Doğu Hindistan şirketi, Flemenkli ve Portekizlilerin yürüttüğü çay ticaretiyle pek alakadar olmamış ve çay İngiltere topraklarına ancak 1657’de Flemenkliler vasıtasıyla girebilmiştir. 1660’tan itibaren İngilizler doğrudan Çin seferleri yapmış ve çay Londra’da çok lüks bir ürün olarak bulunabilir hâle gelmiştir.
Kraliçe’nin çay tutkusu
İngilizlerin çay sevdasının baş kahramanlarından biri, Braganza (Portekiz kraliyet hanedanı) ailesinden Catherine’dir. Portekiz prensesi Catherine, 1662’de İngiltere Kralı 2. Charles ile evlendiğinde, yanında çay kutusunu da getirir. Catherine’in çaya düşkünlüğü, dönemin İngiliz soylularının da çay sevgisini şekillendirmiştir.
İngiltere’de 17. yüzyılın en önemli yazılı kaynaklarından biri, Samuel Pepys’in günlüğüdür. İngiliz donanmasında yüksek düzeyde bir memur olan Pepys, 25 Eylül 1660 tarihinde düştüğü nottı, Çin’den gelen bir içeceği ilk kez denediğini yazar. 28 Haziran 1667’de, eve geldiğinde eşini, eczacı Mr. Pelling’in önerdiği şekilde çay hazırlarken bulduğunu belirtir. O çağda İngilizler sabah bira içerdi. Çaysever Kraliçe Catherine’in etkisi, yüzyıl sonunda daha da hissedildi, çay günlük hayata yerleşti.
İngiltere’nin ilk çay markası doğuyor
Günümüzün meşhur çay markası Twinings’in kökleri 18. yüzyıl başında atılmıştır. Thomas Twining adlı tüccar, 1706’da çok tutulan bir kahvehane açar. Yakınındaki mahkeme binası nedeniyle hukukçuların başlıca uğrak mekanı olur. Twinings’in kahvesi, kadınların gelip çay aldığı ilk dükkanlardandır aynı zamanda. Soylu kadınlar, bizzat kendileri gelip çaylarını seçmekte, farklı harmanlar yaptırıp orada denemekteydi.
Yeni Dünya’da eski içecek
Amerika da, tıpkı İngiltere gibi 17. yüzyıl ortalarında, Flemenk Doğu Hindistan Kumpanyası vasıtasıyla tanışmıştır çayla. 1664’de İngilizlerin hakimiyetine geçip New York adını alacak olan, dönemin Hollanda sömürgesi New Amsterdam’daki limana gelen çayın başlıca müşterileri, Hollanda’daki hemşehrileriyle eşit olduğunu hissetmek isteyen üst sınıf Flemenklilerdi.
Tabii Amerika, bu yeni içecekle tanıştığında herkes çay hakkında bilgi sahibi değildi. Tarihçi Alice Morse Earle’ın Customs And Fashions In Old New England adlı kitabına göre o dönemde Salem ve başka pek çok kasabada, çay yapraklarının çok uzun süre kaynatılarak çıkan acı suyun içildiğini, ardından kalan yaprakların da tuz ve tereyağı ile yendiğini yazmıştır.
18. yüzyılın ikinci yarısında malî durumu kötüleşen Britanya, Doğu Hindistan Kampanyası’nın gelirini artırma hedefi ve yeni yasayla, çay ve diğer ithal ürünlere fahiş vergiler koydu. Sonunda bu sömürgelerin en önemli limanı olan Boston’da bir çay boykotu başladı. Bu boykot, 1773’te ünlü “Boston Çay Partisi” ile zirve noktasına ulaştı. İki yıl sonra da ABD’nin kuruluşuna giden Amerikan Bağımsızlık Savaşı başladı.
Boston Çay Partisi
1773 sonbaharında İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası’nın çayla dolu gemileri, Amerika’daki sömürgelerde yaşayanların yüksek vergili çayı Amerika’ya sokmayacaklarını açıklamalarına rağmen, yola çıktı. Üç gemi Boston limanına vardığında, yüksek vergilerden şikayetçi halk, Hollanda çayını ucuza satan kaçakçıların da aralarına katılmasıyla büyük bir eyleme girişti. Kalabalık, 16 Aralık 1773’de Kızılderili kılığına girerek gemilere çıkar ve tonlarca çayı denize döktü. O dönemde “Boston limanında çayın imha edilişi” olarak adlandırılan olay, sonradan Boston Çay Partisi olarak anılmaya başlamıştır.
Tüm bu süreçte Amerika’da çay içmemek vatanseverlikle eşdeğer hale gelmişti. Amerika bir daha asla eskisi gibi bir çay diyarı olmadı.
İngiltere’de 18. yüzyılın ilk çeyreğinde, yüksek vergiler nedeniyle oldukça pahalı bir tüketim ürünü olan çay, sadece üst sınıflara mahsustu. 1723 ve 1745’de vergilerin düşürülmesiyle, çay tüketimi inanılmaz oranlarda artmıştı. Siyah çaya hileli bitkilerin eklenmesi daha zor olduğu için, 18. yüzyıl başlarında siyah çay daha çok tercih edilir olmuş, bu da İngiliz çay kültürünün temellerini şekillendirmiştir.
Hizmetlilerin, maaşlarına ek olarak evdeki çaydan belirli bir miktarda içme iznine sahip olmaları, edinilmiş önemli bir haktı. Yüzyıl sonuna geldiğimizde, günde iki kez çay içme izni, işverenleriyle yaptıkları anlaşmalarla garanti altına alınır olmuştu. Ev hizmetleri dışında çalışan işçiler de, patronlarından günlük çay içme süreleri talep etmeye başlamış ve günümüzün çay ya da kahve molası filizlenmişti. Varlıklı çayseverler, kaliteli çay yapraklarını dönemin bir başka lüksü olan rafine şeker ve sütle tatlandırarak içerken, işçi sınıfının çay saati, yaprakların dibinde kalan, çok daha ucuz, toz hâline gelmiş az miktarda çayın, kaynar suda uzun süre bekletilerek, rafine edilmemiş kahverengi şekerle tatlandırılarak içilmesine dayanıyordu.
Britanya çay içme arzusunu giderebilmek için Çin’e mahkumdu. Ancak bu ticaret hiç de masum değildi. Doğu Hindistan Kumpanyası, Hindistan’da ürettiği afyonu Çin’e satıyor, karşılığında da çay alıyordu. Bu dönemde 4 ila 12 milyon Çinli afyon bağımlısı oldu (Aynı dönemde Amerikalılar da daha düşük kalite ve fiyattaki Türk afyonunu Çin’e satıyordu).
3 Haziran 1839’da Çin buna son vermek için limanına gelen bin tonu aşkın afyonu denize döktü, artık Britanya’ya çay satmayacağını açıkladı. 1842’ye dek süren 1. Afyon Savaşı, Çin’in ezilmesiyle ve birçok ticari imtiyazın yanısıra Hong Kong’un İngilizlere verilmesiyle sonuçlandı. 2. Afyon Savaşı (1856-1860) sonucu, yine yenilen Çin, ağır ticari yükümlülükler altına girdi ve afyon kullanımını yasallaştırmak zorunda kaldı.
Britanya’da zamanla kahvehanelerin yanısıra ”çay evleri” de ortaya çıktı Bunların en önemli işlevi, kadınları evlerinden çıkararak sosyal hayata sokmalarıydı. Zamanla kadınların dışarıda toplanabildikleri en “uygun” mekan olan çay evleri, kadınların seçme hakkı için örgütlenmelerine de sahne olmuştur.
Bir gelenek doğuyor: Akşamüstü 5 çayı
İngilizlerin meşhur akşamüstü çayı 19. yüzyıl ortasında doğdu. Doğruluğundan emin olmasak da, Bedford Düşesi Anna Maria, hafif bir öğle yemeği yedikten sonra akşam yemeğini bekleyemeyecek kadar acıkınca, öğleden sonra saat beşte çayla birlikte bir şeyler atıştırmış ve bundan çok hoşlanarak beş çayını düzenli bir alışkanlığa dönüştürmüştü. 1. Dünya Savaşı’nda şeker ve yağın karneyle dağıtıldığı sırada İngilizler çayın karneyle satılmaması için tüm önlemlerini almıştı. İkinci Dünya Savaşı’nda, Londra bombalanırken sokaklarda ihtiyacı olanlara çay dağıtan seyyar çay istasyonları olduğu rivayet edilir.
Beş Çayı Mary Cassatt’in 1880’lerde yaptığı epresyonist tablo bir sosyal ritüel olarak beş çayının detaylarını veriyor.
20. yüzyılın ikinci yarısında Batı’da çay satışları gittikçe düşmeye başlamış, 2000’lerin ilk yıllarında çay kültürü Britanya’da gitgide demode bir gelenek olarak görülür olmuştur. Bu gidişe dur demek isteyen İngiliz çay endüstrisi, Kate Moss’un rol aldığı büyük çaplı bir tanıtım kampanyası başlatıp istedikleri ivmeyi yakalamıştır.
21. yüzyıl başıysa, kahvenin yükselişine tanık oldu. Bugün hâlâ üçüncü dalga kahve, kültürel egemenliğini tüm dünyaya yayarken; kahvenin kardeşi çay da son yıllarda yeni bir yükseliş dönemine girmiştir.