Mart 1984’te başlayan ve 1 yıl süren madenci grevi, İngiliz tarihindeki geleneksel mücadelenin de son raundu, neoliberal politikalara geçişin ilk hesaplaşmasıydı. Başbakan Thatcher’ın zaferi aslında bir sınıf zaferiydi; neoliberalizm sadece ekonomik değil, kültürel ve siyasal olarak da sonraki sürece damgasını vuracaktı.
Hikayenin kısa tarihi, 2. Dünya Savaşı sonrasında İngiltere’deki seçimleri beklenmedik bir şekilde İşçi Partisi kazandığında, Başbakan Clement Attlee hükümetinin kömür üretimini millîleştirmesiyle başlamıştı. Savaştan çok daha önce, 1926’da maden patronlarının lokavt yaparak ücretleri düşürmeye çalıştığı, hatta madenleri kapattığı dönemdeki yenilginin ardından, madenciler için çok önemli bir kazanımdı bu karar.
Ancak 1960’tan itibaren bu model teklemeye başladı. Yine İşçi Partisi hükümeti 1967’de Harold Wilson döneminde devalüasyona gidince işçilerin yaşam standardında düşüş kaydedildi. Sanayi işçilerine kıyasla madencilerin durumu daha da kötüleşti; madenciler böylelikle mücadelenin ön safında yer alacaklardı. Bundan 5 yıl sonra ise, NCB (National Coal Board-Ulusal Kömür Kurulu) İngiliz ekonomisinin rekabet gücünü artırmak için ücretleri düşük tutmaya çalışırken, Ulusal Maden İşçileri Sendikası (NUM) 9 Ocak 1972’de ulusal greve (1926’da beri ilk) gidecekti. Başbakan Edward Heath’in de meydan okumasıyla mücadele iyice sertleşti; sonunda 9 Şubat’ta “olağanüstü hâl” ilan edildi. Ancak elektrik kesintileri ekonomiyi felç edince NUM işbaşı çağrısı yaptı; sonuç olarak %21’lik bir ücret artışı kaydedildi.
İngiltere’de Muhafazakar Heath 1974’te iktidarı kaybetti; Harold Wilson’ın İşçi Partisi tekrar iktidara geldi. Ancak bu defa da meşhur petrol krizi hem İngiltere’yi hem de dünyayı sallayacaktı. Aslında olup biten, savaş sonrası Keynesçi politikaların tıkanması üzerine daha sonra “neoliberal” diye adlandırılacak ekonomi politikasına geçişin dünya ölçeğindeki ilk hesaplaşmasıydı (Eylül 1973’te Şili’de Sosyalist Allende hükümetinin kanlı bir askerî darbe ile bastırılmasıyla ilk defa doludizgin uygulanacaktı).
Margaret Thatcher ise daha iktidar olmasından 4 sene önce hazırlıklara başlamıştı. 1975’te Muhafazakar Parti’ye başkan seçilmesinin ertesi günü, “siyasi ve toplumsal karşı devrim”i geliştirmekten sorumlu çalışma grupları kurdu. 1977’de akıl hocalarından Nicholas Ridley, NUM’la hesaplaşmaya ilişkin bir rapor hazırlamıştı. Buna göre saldırıya geçmeden önce kömür depolanmalı, elektrik santralleri petrole çevrilmeli, karayolu taşımacılığında sendikasız kamyon şoförleri işe alınmalı ve bir dizi önlem alındıktan sonra savaşa girişilmeliydi.
Mart 1984’te başlayan greve onbinlerce madenci aileleriyle birlikte katılmıştı.
1979’da Thatcher liderliğindeki Muhafazakarlar, İngiltere’de yeniden iktidara geldi. Hedefleri, savaş sonrası rejimi kökünden değiştirmek; onun yıkıntıları üzerine Milton Friedman’dan, Friedrich Hayek’ten esinlenen yeni rejimi oturtmak; buna karşı çıkacak güçleri cepheden çökertmekti. Daha sonra bir motto haline gelecek “başka bir alternatif olmadığına” (TINA: There is no alternative) toplumu inandırmak için her yol mubahtı ve madenciler bu savaşta başlıca hedefti. Madencilerin yenilgisi sendikaların yenilgisi anlamına gelecek ve artık sermayenin yeni birikim modeli rahatlıkla yürürlüğe sokulacaktı. Böylece siyasal düzeyde 1972 ve 1974’te Muhafazakar hükümetin yenilgisinin izleri de silinmiş olacaktı.
Thatcher önce bir dizi “reform”la sendikal mücadeleyi hukuki alanda sınırlandırdı. Ancak acele etmedi; NUM ile mücadeleyi zamana yaydı ve madencileri desteksiz bırakmak için önce çelik, sağlık, demiryolları gibi daha az kuvvetli sektörleri zayıflattı. 1981’de grev tehdidi karşısında Muhafazakar hükümet geri çekildi; zira henüz koşullar oluşmamıştı.
Nicholas Ridley’in tavsiyesi üzerine, 1926’daki grev kırıcılarından birinin kardeşi olan Ian MacGregor’u NCB’nin başına getirdi. Artık saldırıya geçmeye hazırdı. MacGregor, ekonomik olmadığı gerekçesiyle 198 kuyudan 141’inin kapatılmasını önerdi.
Madenciler, İşçi Partisi ve TUC’un desteğini alamayacaklarını bilerek uzlaşmaz bir hükümetle karşı karşıya kaldılar. 1979’dan beri sendikalaşma oranı düştüğü gibi işsizlik de %13 gibi yüksek bir orana ulaşmıştı. İşçi Partisi neoliberal saldırı karşısında “yeni gerçekçi” bir pozisyon takınmıştı ve işçiler arasında eylemden yana olanların sayısı iyice düşmüştü.
Madenciler sendikasının karizmatik başkanı Arthur Scargill, mücadeleyi çalışma hakkı çerçevesinde siyasallaştırdı ve güç dengesi alabildiğine elverişsiz bir durumda iken hükümetin restini görerek savaşı kabul etti. Grev, 5 Mart 1984’te Arthur Scargill’in kalesi olan Yorkshire’da, Cortonwood kuyusunun kapatılacağı duyurulduğunda başlatıldı. 6 Mart’ta, 185 bin madencinin 20 bininin işten çıkarılmasına ve yaklaşık 20 ocağın kapatılmasına dair bir yeniden yapılanma planı kamuoyuna açıklandı. Ekonomik olmayan veya daha az verimli kuyular kapatılacaktı.
Grevin en önemli olaylarından biri 18 Haziran 1984’teki “Orgreave Çatışması”ydı. Yüzlerce polis grevci işçilere saldırdı ve çok sayıda kişi yaralandı.
12 Mart 1984’te Scargill ulusal grev ilan etti. 176 madenden 90’ı ve 184 bin madencinin büyük çoğunluğu bu harekete katıldı. Kadınlar kasaba kasaba her işletmeye giderek dayanışma çağrısında bulundu.
Thatcher’ın siyasi danışmanı John Redwood, durumu şu sözlerle özetliyordu: “Sol’un amacı, hükümetin politikalarını ve güvenilirliğini yoketmektir.” Grev devam ettikçe baskılar da sertleşti. 18 Haziran’da Yorkshire’da atlı ve yaya polis grevcilere saldırdı (Orgreave Çatışması). Arthur Scargill dahil 123 kişi yaralandı, 95 kişi tutuklandı. Bu yetmezmişçesine, 1982’de Arjantin’le yaşanan savaş hatırlatılarak grevciler dış düşmanlara benzetildi. Elektrik santralleri için gereken yakıt, Polonya’daki Jaruzelski rejiminden alınan kömürlerle takviye edildi. Temmuz ve Eylül 1984’te liman işçilerinin destek grevleri sendika liderlerinin anlaşmazlığından dolayı daha başlamadan sona erdi. Sendikaların eylemsizliği ve İşçi Partisi’nin grevdeki “şiddeti” kınaması, hükümetin elini daha da güçlendirdi.
Hükümetin saldırısı karşısında İşçi Partisi ve TUC, madenciler grevinin genişleyerek bir genel greve dönüşmesine destek vermedi. 1985 Şubat’ında, kuyuların kapatılması konusunda herhangi bir garanti olmaksızın grevin sona erdirilmesini öngören bir anlaşmaya varıldı. Bu anlaşma NUM’un olağanüstü kongresi tarafından reddedildi ama; 6 Mart 1985’te, 1 yıl süren mücadelede izole edilmiş ve bitkin düşmüş madenciler ve temsilcileri, en küçük talepleri bile gerçekleşmeden işe dönmeye karar verdiler. Hükümetin zaferi tamdı.
Birleşik Krallık, eğreti çalışma, düşük ücret ve derin eşitsizlikler çağına giriyordu. Toplumsal ilişkilerin ticarileştirilmesinin yolu açılmıştı. Ancak neoliberalizm yalnızca ekonomik bir paradigma olarak değil, kültürel ve siyasal olarak da sürece damgasını vuracaktı. Thatcher’ın 1985’teki zaferi, aslında 1926’daki gibi bir sınıf zaferiydi.
Grev yenildi, futbolun seyri değişti
İngiltere’deki madenciler grevinin 1985’te sendikaların yenilgisiyle sonuçlanması, işçi gençliğinin bunalımını hızlandırdı. Kuşaklar boyunca ailelerinden miras kimliğin parçalanmasına şahitlik eden gençler, kendilerini çaresiz hissediyordu. Kapatılan madenler kimi bölgeler için idam fermanıydı; ülkenin kuzeyiyle güneyi arasındaki refah farkı tırmanacak, ortaya çıkan öfke de bir yerde patlayacaktı.
Futbol, Britanya’da “işçi sınıfının balesi”ydi; bir asır boyunca belki de en büyük eğlencesiydi. Margaret Thatcher, savaş açtığı kültürel kodlar arasında en çok futboldan tiksiniyordu. Zaten Demir Leydi’ye göre maç izlemeye giden herkes potansiyel suçluydu. Yasaklayabilse, yasaklardı. 1982 Dünya Kupası’nda İngiliz taraftarlar Thatcher’ın pompaladığı şoven milliyetçilik yüzünden olaylar çıkarmıştı. 1984’te taraftar kartı ve statlarda kapalı devre kamera sistemini getirmek isteyen Demir Leydi, muhalefetten gelen tepki üstüne geri adım atıyordu; ancak yaşanacak iki büyük facia hükümetin ekmeğine yağ sürecekti.
1985’teki Şampiyon Kulüpler Kupası finali, 39 taraftara mezar oldu. Her ne kadar Heysel Stadyumu’nda güvenlik zafiyeti olsa da bu sümenaltı edilmişti. İngiliz ekipleri Avrupa kupalarından uzaklaştırıldı. 1989’da ise Hillsborough Stadyumu’nda Liverpool’la Nottingham Forest arasında Federasyon Kupası yarı finali oynanacaktı. O gün 97 kişi hayatını kaybedecekti.
Artık maçlara girmek isteyen taraftarlar kimlik kartı çıkarıyor, statlar gizli kameralarla izleniyordu. 1991’de “Futbol Kabahatleri Yasası”yla taraftarların üzerindeki baskı daha da arttı. Futbolun Thatcher’cı dönüşümünü tamamlamak, John Major’a nasip olacaktı. Taraftarların arasına sivil polislerin karıştırılması o günlerde başladı.
1989’daki Hillsborough Faciası’nda stadyumda sonradan açılan kapılardan içeri yağan insan seli yüzünden oluşan izdihamda 97 kişi hayatını kaybetmişti. Çimlere atlayabilenler canlarını kurtarmıştı.
Futbolun marka değerinin düşmesiyle irtifa kaybeden büyük kulüpler biraraya geliyor, statların modernizasyonu fikrini hayata geçiriyordu. Bilet fiyatları artıyor, tribünün eski sahipleri maçlara gelmekte zorlanıyordu. Yeni “müşteri”lerin locaları doldurması için sistemin yeniden tasarlanması gerekiyordu.
Sky’la yapılan yayın anlaşmasıyla Ada futboluna para yağmıştı. Gelirler başarı esasına göre dağıtılacak, küçük kulüpleri yüzyıl boyunca ayakta tutan havuz ortadan kalkacaktı. Premier Lig’in kuruluşuyla Thatcher’cı dönüşüm neredeyse noktalanmıştı. Küçük şehir büyük kulüpleri ekonomik bir darboğazdaydı. 50’den fazla takım iflas edecek, Manchester United, Liverpool, Manchester City, Chelsea gibi futbolun devleri yurtdışından İngiltere’ye taşınan büyük sermayeyle yoluna devam edebilecekti. Aksi takdirde onlar da kapılarını kapatabilirdi.
“Efendim, bizde kadın hakları iyi değil ama bakın zaten hiçbir yerde iyi değil, idare ediverin canım” demek için değil, bilakis “Hiç idare falan etmeyin anacım, bunlara güven olmaz” demek için yazıyorum. Hani şu Amerika’nın meşhur “Yaparız be anacım!” posterleri falan, hep savaşa giden askerlerin yerine kadınları işgücüne dahil etme çabalarının bir parçası.
Dünyanın yarısını teşkil eden bir grubun asırlardır daha az hakka sahip olması ve bunun yakın zamana kadar geniş ölçüde son derece olağan kabul edilmesi gerçekten düşündürücü bir mesele. Üstelik bu, sadece dünyanın belli başlı bölgelerine has bir durum da değil.
Modern dünyanın önemli ülkelerinden, endüstri devi, milyarder, para babası, fabrikalar sahibi Alman Federal Cumhuriyeti’nde mesela -aklımda yanlış kalmadıysa- kadınlar 50’li yılların sonuna dek kocalarının ya da bekarlarsa babalarının izni olmadan sürücü ehliyeti alamıyor; 60’lı yılların sonuna dek bir başlarına gidip bir bankada hesap açamıyor; bankacılık işlemi yapamıyor. Yetmedi, yine Almanya’da 1977’ye kadar, evli bir kadının kocasının yazılı izni olmadan işe girip çalışması ya da iş kurması bile yasak. Ülkenin daha muhafazakar eyaletlerinde, mesela kadın öğretmenler evlendikleri anda öğretmenlikleri de sona eriyor. Artık çocuklar “fräulein meier” derken durduk yere “frau meier” demeye başlarlarsa kafaları karışır diye midir, nedir bilmiyorum.
Tabii ilginç olan, kadınların çalışmasına bu denli güçlük çıkartan Alman Federal Cumhuriyeti’nin o meşhur “wirtschaftswunder” yıllarında ihtiyaç duyduğu işgücünü başta Türkiye, İspanya, Arnavutluk, Yunanistan ve İtalya gibi ülkelerden ithal etmesi; üstelik gelen “misafir işçiler”in karı-koca ikişer vardiya çalışmasına da hiç ses çıkarmaması. Yani “Almanya Acı Vatan” filmindeki Hülya Koçyiğit, bir başına çıkıp geldiği Almanya’da çalışıp parasını kazanırken, Almanya’daki bir kadının Hülya Koçyiğit’in çalıştığı bandın yanında çalışması ancak ve ancak kocasının iznine bağlıydı.
Kadınlar için oy hakkı talep eden Almanca afiş, 8 Mart 1914.
Ha günümüzde güllük gülistanlık mı her şey? Aile içi tecavüze karşı yaptırımlar, Avustralya’da 1990, ABD’de 1993, Fransa’da 1994, Almanya’da 1997, İzlanda ve Belarus’ta ancak 2018’de kanunlaştı. Bugün dünyanın dörtte birinde de yasak falan değil; Türkiye’de 21. yüzyılda aile içi tecavüzü şevkle savunan profesör var. Üstelik bir alanda iyileşme var sanılırken, diğer tarafta daha da geriye gidebiliyor kadınların durumu: “Kadın sünneti” diye bir kavram sadece Sahralatı Afrikasında bir korkunç gelenekken, uluslararası kadın hakları kuruluşları yıllarca mücadele edip bu uygulamayı Afrika’da bir hayli azalttı ama, “whack-a-mole” misali bu sefer Irak’a, Afganistan’a, Suriye’ye falan sıçrayıverdi. Kadın düşmanı ve kadın sünneti vaaz eden şeyhler bölge diktatörleri tarafından koruma altına alındı. Düşünün artık, gidilecek ne çok yol var.
Tabii bunları Süleyman Demirel’in meşhur “Devlet Kürt olan vatandaşına kötü davranıyor da, Türk olan vatandaşına daha mı iyi davranıyor?” lafı gibi; “Efendim, bizde kadın hakları iyi değil ama bakın zaten hiçbir yerde iyi değil, idare ediverin canım” demek için değil, bilakis “Hiç idare falan etmeyin anacım, bunlara güven olmaz” demek için yazıyorum. Zira dünyanın en büyük “azınlığı”, yine o dünyanın işine geldiğinde çalışma hayatına da atılıyor; erkeklerle eşit de oluyor; üzerine düşen/kendisine verilen görevleri yerine getiriyor; ama devran dönünce gerisin geri evine yollanabiliyor.
Kurtuluş Savaşı edebiyatında aradabir karşımıza çıkan bir “şehirli şaşkınlığı” vardır: Roman karakterleri veya tanıklar, savaş yıllarında erkeklerin çoğu cepheye gittiği için şehirlerde sokak temizliğinden fabrika işçiliğine her tür işte kadınların da çalışmaya başladığını kimi zaman şaşarak kimi zaman kızarak aktarır. Bu tabii Türkiye’ye has bir durum değil; zira 1. Dünya Savaşı’nda, savaşa giren tüm ülkelerde bir de “Vatan Cephesi” teşkil edilmiş; ülkelerin halkları topyekun hem cephede hem de şehirlerde ağırlıklı olarak savaş için çalışmış.
2. Dünya Savaşı döneminde hazırlanmış ABD’nin savaş propagandası görsellerinden. 1980’lerden itibaren feminist hareket tarafından da kullanılmıştı. Çizim: J. Howard Miller, 1943.
Eğer aklımda yanlış kalmadıysa dünya halklarının çoğu 1. Dünya Savaşı’na katılmakta istekli olduğundan; garibim İtalyan fütürist ressamları bile gönüllü olarak cepheye koştuğundan, bu gerideki cepheyi örgütlemek zor olmamış. Erkekler savaştayken kadınlar her tarafta çalışmaya başlamış. Lakin savaş bitip de oğlanlar eve dönünce, kadınlara “hizmetiniz için teşekkürler” denilmiş ve kadınlar tekrar evlerine gönderilmiş; erkekler de kaldıkları yerden devam etmişler. Hani bazen “Cumhuriyet kurulduktan sonra kadının işgücüne katılımı azaldı” diyen arkadaşlar, bu durumun evrenselliğini ve zaten cumhuriyet öncesi kadının işgücüne katılımının da sadece seferberlik dönemiyle sınırlı olduğunu feci şekilde ıskalıyor. Neden, bilemem (Ha tabii bunlar şehirler için geçerli. Zira köyde asıl çalışanın genellikle kadın olduğunu, tüm “aktörler”in köy kahvesinde oturup “aktristler”in tarlada çalıştığını zaten biliyoruz).
Bu “Vatan Cephesi” operasyonu 2. Dünya Savaşı’nda da yaşanmış. Hani şu Amerika’nın meşhur “Yaparız be anacım!” posterleri falan, hep savaş propagandası, savaşa giden askerlerin yerine kadınları işgücüne dahil etme çabası. Komik ama belki de istemeden 2. dalga feminizmin temellerini atmış bile olabilirler bu çabayla.
Ama öyle ya da böyle ABD’de, Alman Federal Cumhuriyeti’nde, Fransa’da, İngiltere’de kadınlar özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında zorlu mücadeleler vererek, örneğin kocanın izni olmadan da işe girip çalışabilme, babaya sormadan da ehliyet alıp araba kullanabilme, kimseye hesap vermeden bankada hesap açabilme gibi temel haklarını söke söke, tabiri caizse tırnaklarıyla kazıyarak almışlar. Tıpkı öncüllerinin seçme/seçilme, kanun önünde eşitlik haklarını söke söke koparmaları gibi.
Zaten bu hak kısmının da, sen talep bile etmeden “al gülüm” diye tepeden altın tepsi içinde verileni değil de, böyle tırnaklarla kazınarak kazanılanı daha bir lezzetli galiba.
20.yüzyıla damgasını vuran askerî mücadeleler, özellikle 2. Dünya Savaşı’yla birlikte yeni bir boyut kazandı. Artık sıcak muharebeye giren askerî birliklerin sevk ve idaresi kadar, istihbarat örgütlerinin faaliyetleri, özel operasyonları ve propaganda da hayati bir önem taşıyordu. Kurtarılan-kaybedilen hayatlar ve uluslararası mücadelenin yeni alanı.
Geçen yüzyıl savaşlarında gördüğümüz birçok yeniliğin arasında, özel operasyonların giderek artması dikkati çeker. Bunlar esas olarak düşman hatlarının gerisinde veya çatışmalara taraf olmamış ülkelerdeki girişimlerdir ama; terör hadiseleri sözkonusu olunca ülkelerin kendi topraklarında da gerçekleşir. Resmen ilan edilmemiş savaşlarda, özel operasyonlar daha bir ön plandadır. Bunlarda, sayı olarak az ama çok sıkı elemeler ve eğitimlerden geçmiş yetenekli özel birlikler kullanılır. Temel amaçlar, hasım liderlerin bertaraf edilmesi, rehinelerin kurtarılması, kritik sabotaj faaliyetleri, ulaştırma-iletişim sistemlerinin çökertilmesi, sindirme, istihbarat ve propagandadır. Özel birliklerdeki personel içerisinde subay ve astsubaylar büyük ağırlık taşır; bazı timler sadece bu unsurlardan oluşur. Bu faaliyetler, “düşman” tarafın büyük birliklerinin ve maddi imkanlarının koruma faaliyetlerine ayrılmasını getirir.
Özel birlikler denilince ilk akla gelenler komandolardır. Bu terim 1899-1902 arasındaki Boer Savaşı’ndan miras kalmıştır. İngilizler ilk başta komando olarak anılan birkaç bin Boer süvarisiyle başa çıkmak için 75 bin askerin yeterli olacağını düşündüler; ama sonuçta savaşı kazanmak için 450 bin kişi yığmak zorunda kaldılar ve bunların çoğu ikmal hatlarını korumak için ayrılmıştı. Bu gelişmeler, onları bu tür özel operasyonlar üzerinde düşünmeye yönlendirdi. 1. Dünya Savaşı sırasında en başarılı özel operasyonlarından biri, Thomas Edward Lawrence’ın (1888-1935) başlattığı Arap isyanıdır. Bu faaliyet, Türk Ordusu’nun ikmal hatlarına büyük zarar verip birliklerin korumaya ayrılmasına yolaçtığı gibi, baskınlarla da önemli kayıplar verdirmişti. 1. Dünya Savaşı’nda daha az popüler diğer bir özel harekat da, Alman General von Lettow-Vorbeck’in Doğu Afrika’da kendilerinden 10 kat daha kalabalık İngiliz kuvvetlerini bağlamasıdır. Ancak özel operasyonlar konusunda büyük gelişmelerin yaşandığı dönem 2. Dünya Savaşı’dır. Birçok ülke bu konuya hassasiyetle eğilecek, ama başı çeken İngiltere olacaktır. 1940 Mayıs’ından 1941 Haziran’a kadar Almanya karşısında tek başına kalan İngiltere, Avrupa’ya çıkarak savaşı sürdürme olanaklarına sahip değildi. Bu nedenle Kuzey Afrika ve Atlantik konvoylarını korumanın haricinde, savaşı hava bombardımanı ve özel operasyonlarla devam ettirmekten başka çaresi yoktu. Bu tür operasyonlar için kısa sürede 8’i Donanma’ya bağlı, çoğu tabur büyüklüğünde 30 civarında birlik kuruldu. Ne var ki, tüm silahlı kuvvetlerden en güçlü askerlerin bu birimlere seçilmesi belli bir tepki de oluşturmuştu. Winston Churchill, Dunkirk’teki çekilmenin (26 Mayıs-4 Haziran 1940) hemen ertesinde, Avrupa’yı ateşe verme talimatıyla SOE (Special Operations Executive) adında bir başka örgütün kuruluş emrini verdi. Bu kuruluş, işgal altındaki tüm ülkelerde istihbarat ve sabotaj faaliyetleri yürütecekti. Kuzey Afrika’da David Stirling’in “Çöl Akıncıları “(Long Range Desert Group) ve Burma’da Orde Wingate’in “Chindits” adı verilen tugayı ile Japon hatlarının arkasına yaptığı akınlar öne çıkar. Stirling’in grubu daha sonra SAS (Special Air Service) olarak örgütlenecek ve o tarihten (1941) itibaren dünyanın her tarafında operasyon gerçekleştiren İngiliz özel birliklerinin atası olacaktı. Hitler savaş sırasında bu operasyonlara karşı büyük bir savaş suçu olan “Komando Emri”ni yayınladı; buna göre askerî kıyafete bakılmadan paraşütçüler dahil yakalanan her komando teslim olsa dahi derhal öldürülecekti ve bu emrin uygulandığı durumlar oldu.
Amerikalılar da savaşa girdikten sonra CIA’in öncülü sayılan OSS (Office of Strategic Services) adlı kurumu oluşturarak benzer operasyonlara başladı. Bunlardan kimi doğrudan Silahlı Kuvvetler bünyesinde yapılırken kimi de OSS’nin denetimindeydi. General Frank Merrill’in komutasında kurulan “Merrill’s Marauders” adlı askerî birlik, tıpkı Wingate’in “Chindits”i gibi Burma’da akınlar yapmış ve onlar gibi büyük kayıp vermişti. Ancak bu ülkede ve Çin’de OSS yönetimindeki başka operasyon grupları, yerlilerden gerilla grupları kurmanın yanısıra istihbarat ve sabotaj faaliyetlerinde bulundu.
ABD’nin 1993’te Somali’deki özel operasyon fiyaskosu, Kara Şahin Düştü (Black Hawk Down) adıyla sinemaya aktarıldı. 2001 yapımı film savaş sinemasının seçkin örnekleri arasında sayılıyor.
Amerikalılar 2. Dünya Savaşı sırasındaki istihbarat çalışmalarını önce tarafsız ülkelerden yürüttüler ki, bunların başında sonradan CIA’in patronu olacak Allen W. Dulles’ın İsviçre’de yaptığı işler gelir. Onun en büyük başarısı, İtalya’daki Alman birliklerini resmî antlaşmadan 1 hafta önce teslime ikna ederek birçok hayat kurtarmış olmasıdır. Bu arada İstanbul’da ‘Packy’ Macfarland yönetimindeki OSS grubu, Balkanlar ve Orta Avrupa’ya yönelik faaliyetler için bir merkezdi. Buradan elde edilen istihbaratın, İtalya ve Kuzey Afrika’dan Avrupa’daki direniş gruplarına malzeme gönderilmesine katkısı olmuştur. Fransa’nın kurtarılması sırasında ise işgal altındaki bölgelere paraşütle indirilen “Jedburgh” timlerinin Normandiya ve sonrasında istilayı kolaylaştırması da, özel kuvvetler kapsamında önemli faaliyetler arasındadır. Bunlar yerel direnişçilerle bağlantı, istihbarat ve sabotaj faaliyetleri yürütmüş, Müttefik birlikleri bölgelerine ulaştıkça görevleri sona ermiştir (Soğuk Savaş yıllarında Amerikalılar çok sayıda özel birlik yetiştirdiler ki bunlar arasında Yeşil Bereliler, Delta Grubu, Navy Seals, Raiders, Rangers vs. daha çok bilinenlerdir).
2. Dünya Savaşı sırasında Almanlar’ın özel birliği olan Brandenburg komandolarını da unutmamak gerekir. Bu birlik 1939 sonunda ordu içerisinde, ancak istihbarat örgütü Abwehr gözetiminde kurulmuştu; düşman cephesinin gerisinde her türlü istihbarat, sabotaj, yakın dövüş, silah, paraşüt eğitimi alan, yabancı dil bilen yetenekli askerlerden oluşuyordu. Daha sonra SS birlikleri kendi özel kuvvetlerini oluşturdu. Hitler’in “harika komandosu” olarak anılan Otto Skorzeny, 12 Eylül 1943 tarihinde Mussolini’yi, hapis tutulduğu Gran Sasso dağının tepesine planörle inip, inanılmaz bir operasyonla kurtardı. Hitler’e bu başarısı üzerine Brandenburg birliklerinden 4 bin asker ve subay alması için izin verdi. Skorzeny’nin önemli operasyonlarından biri de, savaşın sonu yaklaşırken taraf değiştiren Macaristan diktatörü Amiral Miklós Horty’yi ele geçirmesidir. Onun Müttefikler’le temasının izlenmesi üzerine Skorzeny, önce Horty’nin müzakereleri yürüten oğlunu kaçırdı, sonra da 16 Ekim 1944 tarihinde başkanlık sarayını basıp Horty’yi esir aldı.
Rus özel operasyon birliklerine gelince… Bunlar 2. Dünya Savaşı öncesinde gizli servisler olan NKVD ve GRU içerisinde oluşturulmuştu. İstiladan sonra Alman hatlarının gerisinde operasyonlar geliştirmeye çalıştılar ve 1943’te bunlara, karşı-istihbaratta uzmanlaşan SMERSH de katıldı (Savaştan sonra ise düşman hatları gerisinde harekat yapacak Spetnatz özel bölükleri kurulacak (daha sonra tabur seviyesine çıkarıldı); bunları KGB tarafından oluşturulan Vitnaz, Vega ve Alfa birlikleri izleyecekti).
2.DÜNYA SAVAŞI SIRASINDA BAŞLICA ÖZEL OPERASYONLAR
DÜŞMANI ALDATMAK İÇİN…
Avrupa’da başlayan savaşın küresel bir nitelik kazanmasından önce görülen istihbarat savaşları ve operasyonlar, ABD’nin savaşa girmesiyle hız kazanacaktı. Yine de özellikle İngiliz MI5’ın (Military Intelligence, section 5) Almanlar’a karşı operasyonları tayin edici olacak, savaşın kaderine etki edecek sonuçlar doğuracaktı.
VENLO HADİSESİ (9 KASIM 1939)
İngilizler’e ağır darbe
2 İngiliz ajanının kaçırıldığı Hollanda- Almanya sınırındaki Café Backus.
2. Dünya Savaşı’nın ilk günlerinde meydana gelen, önemsiz görünen ama ciddi sonuçlara yolaçmış bir operasyon. SS tarafından Naziler’i kışkırtmak üzere sözde İngilizler’in marifetiyle Hitler’e düzenlenen sahte bir suikast girişimi sonrasında; buna misilleme olarak sözde muhalif Naziler ile tarafsız Hollanda’nın sınırdaki Venlo kentinde buluşmaya giden iki İngiliz ajanı kaçırıldı. İngiliz ajanlar, sınırdan hızla dalan ve aynı hızla kaçan arabaya itildiler; ajanların yıllardır kurdukları istihbarat şebekesi çökertildi; aynı zamanda Almanya’daki Nazi muhaliflerine de gözdağı verilmiş oldu.
İSKENDERİYE BASKINI (19 ARALIK 1941)
HMS Queen Elizabeth.
İtalyan tim su altından vurdu
Müttefik güçlerle Mihver arasında Akdeniz’de askerî rekabetin sürdüğü 1941’in Aralık ayında, İtalyan dalgıç komandoların gerçekleştirdiği operasyon. İtalyan tim, üzerlerine binilerek yönlendirilebilen özel yapım torpilleriyle gizlice İskenderiye limanına girdi; bunları Valiant ve Queen Elizabeth ana muharebe gemilerinin altında patlattı. Kuma oturan gemiler çok uzun süre harekatdışı kaldı ve kritik aylarda İngilizler Akdeniz’deki üstünlüklerini yitirdi.
Alman General Erwin Rommel.
FLIPPER OPERASYONU (10-18 KASIM 1942)
Rommel’i ele geçirememek
“Flipper” koduyla anılan bu başarısız operasyonda İngilizler, Alman General Erwin Rommel’i hedef almışlardı. Kuzey Afrika’da (bugün Libya) Rommel’in kaldığı ve kimi zaman karargah olarak kullandığı evi basıldı ama, İngiliz istihbaratı onun sözkonusu günlerde cephede olduğunu tespit edememişti. 11. İskoç Komandoları tarafından yapılan baskın ateşle karşılık gördü ve 2 ölü verdikten sonra kaçan gruptan 28 asker esir düştü. Sadece 3 komando, çölde haftalarca süren yürüyüşten sonra İngiliz hatlarına dönebildi.
BRUNEVAL BASKINI (27-28 ŞUBAT 1942)
Bruneval’nın 1941’de çekilmiş bir fotoğrafı. Sol tarafta Würzburg radarı görünüyor.
Hedef radar ele geçirildi
Bombardıman akınlarında büyük kayıp veren İngilizler, Almanlar’ın Fransa kıyılarına yerleştirdiği bir radarı ele geçirmek üzere paraşütle yakın bir bölgeye inip başarılı bir baskın yaptı. 1942 başlarındaki bu operasyonda önemli parçaları ülkelerine götürüp değerli bilgiler edindiler.
GUNNERSIDE OPERASYONU (ŞUBAT 1943)
İngilizler’in ‘ağır su’ sabotajı
Norveç’in Telemark bölgesindeki Norsk Hidroelektrik Santrali.
İngilizler, Naziler’in atom bombası yapımında kullanabilecekleri “ağır su” tesisini ortadan kaldırmak üzere SOE (Special Operations Executive) tarafından yetiştirilen bir özel grubu harekete geçirdi. 1940’da başlayan planlama ve eylemler, Norveç’teki bir hidroelektrik santralindeki tesisinin imhasına uzanacak ve 1943 Şubat’ında yapılan eylem “Gunnerside” adıyla anılacaktı. Tesisin imhasından sonra elde kalan su, bir feribotla Almanya’ya taşınırken ikinci bir sabotajla bu gemi de batırıldı. Gerçi Almanlar atom bombası yapımından çok uzaklardı ama, bu o dönemde kesin olarak bilinmiyordu.
MINCEMEAT OPERASYONU (NİSAN 1943)
Müttefikler Sicilya’ya, Almanlar Sardunya’ya
Cesedin üzerine konulan Binbaşı Martin’in kimlik kartı.
İngilizler 1943 başında, kıta Avrupa’sına yapılması planlanan çıkarmaların yeri konusunda Almanlar’ı aldatmak için bu operasyonu planladı. Böylece onları, harekatın Sicilya yerine Sardinya’ya veya Yunanistan’a yapılacağına inandırabilirlerdi. Tıp uzmanlarının yardımıyla kimsesiz bir cesedi Binbaşı Martin adıyla hazırlayıp 30 Nisan gecesi kaza geçirmiş gibi İspanya kıyılarında denize bıraktılar. İspanyollar, cesedin koluna zincirlenmiş çantadaki belgeleri derhal Almanlar’a gösterdiler. Burada tiyatro biletinden nişanlıya yazılmış mektuba kadar her şey düşünülmüştü. Bilgiler, Almanlar’ın Sardinya ve Yunanistan’a güç kaydırmasına yolaçacaktı. MI5’ın (Military Intelligence, section 5), 2. Dünya Savaşı sırasındaki en başarılı istihbarat operasyonlarından sayılır. 2021’de sinema filmi olarak dramatize edildi.
2.DÜNYA SAVAŞI SONRASINDA BAŞLICA ÖZEL OPERASYONLAR
SINIRÖTESİNDE YENİ SINIRLAR…
Çok sıkı eğitim ve hazırlığa rağmen, özellikle yakın tarihte özel kuvvetler tarafından yapılan uluslararası operasyonların önemli bir kısmı başarısız oldu. Bunun nedeni, operasyon hedefi olan tarafın çok daha tedbirli olması ve senaryoların çeşitliliği idi. Yine de 1976’daki Entebbe Baskını gibi, amacına ulaşan operasyonlar kaydedildi.
Fidel Castro, Domuzlar Körfezi çıkarması sonrası çıkan çatışmayı izliyor.
ENTEBBE BASKINI (3-4 TEMMUZ 1976)
İsrail komandoları Uganda’da
Operasyondan dönen “Sayeret Matkal” komandoları, 4 Temmuz 1976.
Paris-Tel-Aviv seferini yapan bir yolcu uçağı Atina’da kaçırılarak Uganda’ya götürülmüş, rehinelerin serbest bırakılması karşılığında İsrail’in çok sayıda Filistinli tutukluyu serbest bırakması istenmişti. Görüşmeler sonuç vermeyince 3-4 Temmuz 1976 tarihinde İsrail’in “Sayeret Matkal” adlı özel operasyon birimi uçaklarla havadan ikmal yaparak 4 bin kilometrelik bir uçuşla gece vakti Entebbe Havalimanı’na inmiş; 1 saat süren operasyonla rehinelerin hepsini kurtarıp gene uçakla İsrail’e dönmüştü. Filistinliler ve onlarla birlikte olan 2 Alman ve bazı silahlı Ugandalılar öldürülmüş; İsrailliler’in tek kaybı, bugünkü İsrail başbakanının ağabeyi olan komutanları Yonatan Netanyahu olmuştu.
DOMUZLAR KÖRFEZİ ÇIKARMASI (17-20 NİSAN 1961)
Domuzlar Körfezi çıkarmasında Kübalı sürgün askerler büyük rol oynadı.
CIA’in suya düşen planları
2. Dünya Savaşı sonrası en başarısız büyük operasyonların önde geleni. Küba’da Castro rejimine karşı CIA tarafından eğitilen 1.500 kadar Kübalı, 19 Nisan 1961 tarihinde Domuzlar Körfezi adı verilen kıyıya çıktı ama tam bir yenilgiye uğradı. Hayatta kalanlar büyük bir mahkemede yargılanarak siyasi propaganda vesilesi oldular.
MÜNİH OLİMPİYAT KATLİAMI (5-6 EYLÜL 1972)
Keskin nişancıyla öldürmesi planlanan eylemciler, rehinelerin bulunduğu helikopteri havaya uçurmuştu.
Spora sürülen ‘Kara’ leke
İsrailli 11 sporcu, olimpiyat köyünde Kara Eylül adlı Filistinli örgüt tarafından korumasız bir şekilde rehin alındı. Pazarlık sonunda eylemcilerin rehinelerle birlikte helikopterle havalimanına götürülmesi için anlaşıldı. Ne var ki bu sırada Alman polisine bağlı PSG9 anti terör grubu son derece kötü bir operasyona girişince bütün rehineler (11 İsrailli sporcu ve 1 antrenör) öldü. Ekibin bu operasyonu yapacak yetenekte olmadığı ortaya çıktı ama, Alman Silahlı Kuvvetleri’nin bu operasyon için zaten yetkisi de yoktu.
İRAN / REHİNE KURTARMA OPERASYONU (NİSAN 1980)
Tahliye esnasında helikopterlerde arıza meydana geldi. Amerikan ordusu operasyonu sürdüremedi.
Büyükelçilikte büyük fiyasko
İran Şahı’nın devrilmesini takiben, ABD’nin Tahran Büyükelçiliği’nde rehin alınan Amerikalılar’ın kurtarılması için bir operasyon planlandı. 1980 Nisan’ında Basra Körfezi’nden kalkan helikopterler Tahran yakınlarında toplanıp ikinci kez havalanacaktı. Ne var ki indikleri yerde karşılaştıkları bir yolcu otobüsünün yanısıra, mekanik arızalar ve kum fırtınası 8 helikopterden 3’ünü devredışı bırakınca operasyona devam edilemedi. Burada da hazırlık ve planlamada büyük eksiklikler ortaya çıktı.
MOGADİŞU MUHAREBESİ (3-4 EKİM 1993)
ABD güçlerinin saldırılarında Mogadişu’daki sivillerden de yüzlerce ölü olduğu belirtildi.
3 Kara Şahin düştü
Somali’nin başkenti Mogadişu’da bir savaş lordunu ele geçirmek üzere havalanan ABD özel birliklerine ait 3 Black Hawk helikopteri düştü; bunlardan ikisi şehir içinde öfkeli kalabalıkların saldırısına uğradı. Saatler süren çatışmalardan sonra Amerikalılar 18 ölü ve 73 yaralı vererek üslerine çekildi. Hadise, meşhur “Black Hawk Down” filmiyle (2001) sinemaya aktarılacaktı.
Birçok terör eyleminde yeralan Sanchez, hâlen Fransa Fleury Merogis Cezaevi’nde tutuklu.
CARLOS OPERASYONU (14 AĞUSTOS 1994)
Çakal takip edildi, Sudan’da yakalandı
Uzun yıllar boyunca dünyanın her tarafında aranan Çakal Carlos lakaplı Ilich Ramirez Sanchez’in yeri, 1994 Şubat’ında CIA tarafından tespit edildi. Fransız istihbaratı tarafından 4 ay boyunca takip edilen Carlos, 14 Ağustos 1994’te Sudan’da yapılan bir operasyonla kaçırıldı. Paris’e götürülerek, mahkeme sonrası müebbet hapse mahkum edildi. Sudan hükümetine ise kimi ekonomik avantajlar sağlandı; Sudanlılar’ın izinsiz operasyon dolayısıyla şikayetlerinden vazgeçmeleri sağlandı.
PKK LİDERİNİN YAKALANMASI (16 ŞUBAT 1999)
Sayın Öcalan! Memlekete hoşgeldin
“Silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmek” suçuyla 29 Haziran 1999’da idama mahkum edildi, cezası ağırlaştırılmış müebbet hapse çevrildi.
Baskılar nedeniyle 1999 Ocak’ında Suriye’den Yunanistan’a giden PKK lideri Abdullah Öcalan, iltica izni verilmeyince oradan Rusya, sonra İtalya’ya sığınmaya çalıştı. Bu süreçte MİT tarafından takibe alındı ve sonunda bir süre kalacağı Kenya’ya gitti. Buradan Hollanda’ya gideceği öğrenilince, ABD’nin de bilgisi dahilinde Türk Özel Kuvvetleri olan Bordo Bereliler’den bir ekip Nairobi Havalimanı’nda Öcalan’ı yakaladı. Türkiye’ye getirilen Öcalan’ın yakalandığı, 16 Şubat günü kamuoyuna açıklandı.
NEPTUNE SPEAR (2 MAYIS 2011)
Usame Bin Ladin’in Pakistan’ın Abbottabad şehrinde öldürüldüğü yer.
Usame Bin Ladin’e mızrak operasyonu
ABD, 11 Eylül saldırılarından sorumlu tuttuğu Usame Bin Ladin’i ele geçirmek için geniş çapta bir faaliyete girişti. Ladin hiçbir elektronik haberleşmeyi kullanmadığı halde, kuryelerinden biri izlenerek kendisinin Pakistan’da saklandığı yer bulundu. 2 Mayıs 2011 tarihinde Afganistan’dan kalkan helikopterlerde bulunan özel birlikler, baskın yaparak (Neptün Mızrağı Operasyonu) Bin Ladin’i evdekilerle birlikte öldürdü.
Bayern Münih’i Bayern Münih yapan, libero mevkiini tüm dünyanın hafızasına kazıyan, Almanya’yla hem oyuncu hem de teknik direktör olarak Dünya Kupası’nı kazanan Franz Beckenbauer 7 Ocak’ta öldü. Lakabı “imparator” (kaiser) olan, sahayı adeta yukarıdan idare eden Beckenbauer, yeşil sahaların gördüğü en büyük futbolculardan biriydi.
Aslında her şey 2. Dünya Savaşı’nın noktalanmasından birkaç ay sonra Münih’te başlamıştı. 11 Eylül 1945’te doğan Franz Anton, daha 25’ine gelmeden “kaiser” (imparator) unvanıyla anılır olacaktı. Onun kişisel tarihini, ardından Alman ve dünya futbol tarihini değiştirense bir tokat olmuştu! Bir altyapı maçında 1860 Münih formasını giyen yaşıtından tokat yiyen küçük Franz, doğduğu kentin takımına gitmeyeceğine yemin etmişti. O zamanlar 1860, Münih’in incisiydi, Bayern’in ise esamisi okunmuyordu.
Bayern altyapısına 14’ünde giren Beckenbauer, başta forvetti. Sonradan orta sahaya çekilen delikanlı, A Takım formasıyla tanıştığında 18’ine gelmişti. O zamanlar 2. Küme tozu yutan takıma eklenen 3 genç oyuncuyla birlikte Bavyera’da dengeler bozulacak; Bayern şaha kalkarken, 1860 yerinde saymaya başlayacaktı. O harika üçlüden Sepp Maier kaleciydi, Gerd Müller ise santrfor. 2. Lig’de 146 gol atan kırmızı-beyazlılar, 1965’te güle oynaya Bundesliga’ya yükselmişlerdi.
Aralarında ilk millî olan ise Beckenbauer’di. 1965’te ilk defa Federal Almanya için sahne alan dönemin orta saha yıldızı, ertesi yıl takım arkadaşları Maier ve Müller’le millî takımda da buluşacak, “Panzerler” lakabını sağır sultan bile duyacaktı.
1966 Dünya Kupası’nda Almanlar final oynarken, kadroda kupa şampiyonu Bayern’den iki oyuncu vardı: Beckanbauer ve Maier. Finalde Beckenbauer’den çekinen İngiltere’nin hocası Alf Ramsey, en iyi futbolcusu olan Bobby Charlton’ı 20 yaşındaki futbolcuyu marke etmekle görevlendirmişti. Wembley’de İngiltere uzatmalarda zafere uzanırken, Almanya dünya şampiyonluğu için 8 yıl daha bekleyecekti.
Bayern’i Bayern yapan üçlü: Önde golcü Gerd Müller, ortada kaleci Sepp Maier, arkada İmparator Beckenbauer.
1966 ve 1967’de kupayı kazanan Bayern ise tarihindeki ikinci şampiyonluğa 1969’da ulaşmıştı. Takımın gol makinesi Müller’in lakabı “bombacı”ydı; fakat aslında birçokları ona “ulusun bombacısı” (bomber der nation) diyordu. Bild gazetesi 1969’daki şampiyonluktan sonra Beckenbauer’i ise “ulusun imparatoru” (kaiser der nation) ilan edecekti. 1971’de Viyana’da oynanan bir maç öncesinde Hofburg Sarayı’nda adaşı İmparator Franz Joseph’in büstünün yanında çektirdiği fotoğraf, yayımlandığı andan itibaren çok konuşulacaktı.
1970 Dünya Kupası’nda Panzerler üçüncü olurken, Beckenbauer’in yarı finali sakat sakat tamamlaması unutulmazdı. Askılı omzu, azminin ispatıydı. Ertesi yıl Almanya’nın kaptanı olan İmparator, bu sıfatla ilk maçına da İstanbul’da çıkacaktı. 1972’de kazanılan Avrupa şampiyonluğunu, 2 yıl sonra Dünya Kupası şampiyonluğu takip etmişti. Münih Olimpiyat Stadyumu’nda kupayı o kaldırırken, takım arkadaşı Maier de yanıbaşındaydı. Artık muzaffer kadronun üçte biri Bayern’liydi.
Bavyeralılar, Şampiyon Kulüpler Kupası’nı tahakküm altına alıp üst üste üç defa kazanırken, kaptan hep oydu. Geriden oyun kuran, icabında gemisini kurtaran libero, yıllara meydan okuyordu. 1976’da penaltılarla Avrupa şampiyonluğunu Çekoslovakya’ya kaybeden Almanya, 1977’de İmparator’u Yeni Dünya’ya kaptırmıştı. Ahmet Ertegün’ün takımı Cosmos’un yaptığı cömert teklifi kabul eden Beckenbauer ABD’ye gitmiş; Pelé’yle beraber oynamıştı. New York’a taşınmak demek, Alman Millî Takımı’na da veda etmek demekti. 103 maçta 17 gol atan kaptan, Panzerler defterini kapattığında henüz 31 yaşındaydı.
1974 Dünya Kupası finalinden sonra kaptan Beckenbauer kupayı kaldırıyor. Yanında kaleci Sepp Maier var.
Daha sonra Hamburg’a dönen Beckenbauer, 1982’de Bundesliga’da son kez zirveye çıkacaktı. Cosmos’ta futbolculuğa nokta koyan Beckenbauer’in teknik direktörlük kariyeri de kupalarla dolacaktı. 1986’da Arjantin’e Dünya Kupası finalini kaybeden Almanya, 4 yıl sonra rövanşı aldığında Beckenbauer, Mario Zagallo’dan sonra bu kupayı hem oyuncu hem de hoca olarak kazanan ikinci kişi olmuştu. Marsilya ve Bayern’i şampiyonluğa ulaştıran İmparator, ayrıca Alman devini 1996’da UEFA Kupası’na da taşımıştı. Bu, onun son büyük başarısıydı.
Vergi kaçırma iddiaları, isminin daha sonraları yolsuzluk dosyalarına karışması onu sevenlerin ağzında kekremsi bir tat bıraksa da İmparator hep bir şekilde temize çıktı. Önce oğlunu, ardından biricik dostu Müller’i kaybeden Beckenbauer’in son yılları çok acıydı. Sürekli tekleyen kalbi, görmeyen gözüyle haberlere konu olan efsane 7 Ocak 2024’te öldüğünde tüm dünyada manşetleri süslüyor, ardından milyonlar gözyaşı döküyordu.
Tüm kariyeri boyunca kupa kaldırmaktan yorulmayan Beckenbauer, Bayern Münih ve Almanya demek. Vesikalık fotoğrafını futbol kitaplarına, libero tanımının yanına koymak gerek.
Bayern Münih, 1970’lerde üst üste üç defa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazanmıştı. Beckenbauer, Marienplatz’ta kupayı taraftarlara gösteriyor.
1950’lerde Hamiyet Yüceses’ten Zeki Müren’e dek tüm assolistlerin ekiplerine almaya çalıştığı klarnet üstadı Saffet Gündeğer’in müzik yaşamı, caz sahnesine atılmasından sonra bambaşka bir rotaya girer. Avrupa ve ABD’de Okay Temiz’le verdikleri konserlerde ayakta alkışlanan Gündeğer, kendi ülkesinde pek bilinmez ve 1994’te huzurevinde vefat eder.
Saffet Gündeğer’in müzikle ilgili büyük bir yeteneği olduğu daha küçük yaşlarda ailesinin dikkatini çekince, hayat boyu yürüyeceği yol en baştan şekillendi. 1936’da Bandırma’nın önde gelen müzik hocalarından Saatçi Mehmet Efendi’nin kapısını çaldılar. Saatçi Mehmet Efendi, 13 yaşındaki Saffet’e ilk teorik bilgileri anlattı ve sonra onu hayatının ilk müzik aleti kemanla tanıştırdı. İlk hocasıyla 3 yıl ders gördü Saffet Gündeğer.
Kemanda çok başarılıydı, müzik hayatı boyunca zaman zaman bu enstrümandaki maharetini sergilemekten geri durmadı. Ancak askerlik çağına geldiğinde, elinde esas kariyerini yapmasına yolaçacak klarneti vardı.
Saffet Gündeğer, “Golden Clarinet” adlı albümünün kapak fotoğrafı için poz vermiş. Yıl 1970. (Mete Avunduk arşivi)
Saffet Gündeğer askerliğini 2. Dünya Savaşı’nın hüküm sürdüğü dönemde Ankara’da Jandarma Bandosu’nda yaptı. O günün koşullarında tam 4 yıl süren askerlik, onun için başka bir okul oldu. Nefesli sazlara olan büyük hakimiyeti askerî birliğin dışında da duyulmuş; genç cumhuriyetin müzikal alandaki yenilik çabalarının sonucu kurulan Riyâseti Cumhur Bandosu’nun şefi Veli Kanık’ın kulağına kadar gitmişti. Veli Kanık, müzik hayatına Osmanlı döneminde kurulan ve cumhuriyetin ilanıyla Riyâseti Cumhur Mûsiki Heyeti adıyla Ankara’ya taşınacak olan Muzika-yı Hümâyun’da klarnet çalarak başlamış, Riyaseti Cumhur Bandosu şefliğine atanmıştı. Aynı zamanda şair Orhan Veli’nin babasıydı. Onun teşvikiyle Saffet Gündeğer de sınavlarını geçerek bando üyeleri arasına katıldı.
Bando günleri kendisi için yepyeni bir kapı aralamıştı. Hem klarnetteki ustalığını geliştirecek hem de Batı müziğiyle tanışacaktı. Bando resmî cenazelerde Chopin’in “Matem Marşı”yla yürüyor; verdikleri halk konserlerinde hareketli parçalarla Ankaralı dinleyicileri coşturuyor; aynı zamanda radyo programlarıyla geniş bir kitleye de canlı yayınlanan konserler veriyordu. Bandırma’daki çocukluk günlerinden halk müziğine, Balkan ve Roman ritimlerine kulak doygunluğu olan Gündeğer, Veli Kanık’tan öğrendiği Batı armonisiyle, klasik müziğin derinliğine varmıştı. En başta da Igor Stravinski’nin yapıtları kendisini derinden etkiliyordu. Ta ki önce Benny Goodman, sonra Charlie Parker ve hayatını baştan sona değiştirecek bir başka isim John Coltraine ile, dolayısıyla cazla tanışana dek. Ancak oraya gelmeden önce devam etmesi gereken bir “okul” daha vardı. 1950’lerin başında Saffet Gündeğer ismi dönemin alaturka dünyasında bilinir olmuştu. 30 Eylül 1950’de gazetelerin 1. sayfa manşetlerinde Kore’deki savaş, arka sayfalarda ise o günlerin en tanınmış solistlerinden Sevim Tanürek’in Saffet Gündeğer gibi üstatların yer aldığı fasıl heyetiyle vereceği konserin ilanları vardı.
Bando günlerinin ardından yine hocası Veli Kanık’ın önerisiyle 1952’de Ankara Radyosu’nun sınavlarına girdi Gündeğer. Bu çok yetenekli genç klarnetçinin kabul edilmeme ihtimali zaten yoktu. Radyo günlerinde Cevdet Kozanoğlu, Fahri Kopuz gibi üstatlarla biraraya gelerek makam müziğinin derinliklerine indi.
50’li yıllarda Saffet Gündeğer, Zeki Müren’den Müzeyyen Senar’a, Hamiyet Yüceses’e kadar tüm assolistlerin ekiplerine almak için peşinden koştuğu, müzik bilgisinden istifade ettiği bir isim olmuştu. Alaturka dünyasında sadece bir icracı olarak değil, aynı zamanda bestekar sıfatıyla da şöhret kazanmıştı. “Swing Kralı” adıyla bilinen caz klarnetçisi Benny Goodman’ı çoktan keşfetmişti (1987’de Gösteri dergisi için Kürşat Başar’a verdiği çok nadir söyleşilerinden birinde Goodman için şöyle diyecekti yıllar sonra: “Benny Goodman’ı dinlediğimde benim ruhum dinleniyor, büyük bir coşku duyuyorum. Alaturka bana çok şey kazandırdı ama ben caza gönül verdim”.
1950’lerde bir gazino programında Saffet Gündeğer klarnetiyle Zeki Müren’e eşlik ediyor. (Cengiz Kahraman arşivi)
Gündeğer’in müzikal yaşamındaki dönüm noktası 1958’de yaptığı ilk ABD seyahati oldu. Sonraki yıllarda defalarca ziyaret edeceği bu ülkede farklı kentleri dolaştı, caz kulüplerinde epey zaman geçirdi. Be-bop akımının doğuş yıllarında cazın anavatanında Charlie Parker’ı dinlediğinde ne hissettiğini 1975’te İsveç’te bir gazeteciye şöyle aktaracaktı: “Onun yanında ben bir hiçtim!”
Bu ilk seyahatin etkileri belki de 1960 tarihli “Liman Yosması” filminde kendini gösterdi. Yönetmenliğini Şinasi Özkonuk’un yaptığı ve başrollerinde Avni Mutlugil, Aliye Rona, Işın Kaan ve Suzan Jaja’nın yer aldığı filmin müzikleri Gündeğer’e aittir. Konu gereği çok sayıda gece kulübü sahnesi olan filmde, Saffet Gündeğer de orkestrasıyla birlikte arka planda müzik icra ederken görülür. Bir yanıyla son derece oryantal ama diğer yandan alışılageldik kalıpların çok dışında swing yüklü, caz tınılı melez bir müziği vardır filmin.
İstanbul Radyosu’nun büyük üstadları “Bahriye Çiftetellisi” 45’liğinin kapağında sandal sefasında.
Önce Ankara, 1955’ten itibaren de İstanbul Radyosu’nun kadrolu sanatçıları arasına giren, alaturka sahnesinde büyük isim yapan, yüzlerce bestesi seslendirilen Gündeğer; radyo ve konser programlarından arta kalan zamanda caz plaklarının yanısıra çok farklı coğrafyalara uzanır. Uzakdoğu müziği de radarındadır; Japon, Tibet geleneksel müziklerinde ayrı bir cevher bulur. Kendi deyimiyle “farklı farklı müzikler değişik kokulara sahip bambaşka çiçekler gibidir”, onun için ve hepsini koklamak mutluluk vericidir. Diğer yandan bir ayağı da Balkanlar’da ve Ortadoğu’dadır. “O müziğin annesidir; şarkı söylerken sanki bir kuş gibi şakır” dediği Ümmü Gülsüm’ün büyük hayranıdır. Bu sebeple yolu çok defa Kahire’ye düşer; hayranı olduğu Ümmü Gülsüm’e uduyla eşlik etme şansı da yakalar.
1970’te dinlediği bir plak ise onu çok etkiler: John Coltrane’in 1965’te kaydedilip ancak ölümünden sonra, 1968’te yayınlanan 29 dakikalık “OM” başlıklı kaydı. Anlaşılması ve dinlenmesi pek kolay olmayan bu “free jazz” klasiği, Gündeğer’i kendi ifadesiyle “şoka” uğratır. Coltrane’in standart kalıpların dışına çıkarak gezindiği modal müzik yapısı, zihninde bir kıvılcım çakmasına yolaçmıştır. Kendisinin hakim olduğu klasik musikinin makamları içinde Coltrane’in aradığı modalite halihazırda vardır. Dolayısıyla makamların içine onunki gibi bir caz tavrını yerleştirerek farklı bir müzikalitede gezinebilir, bambaşka ufuklara açılabilir. Coltrane’in aradığı, kendisinin zaten bildiği bir şeydir.
Radyo konserlerinin nasıl kaydedildiğinin anlatıldığı 24 Mayıs 1952 tarihli Radyo Haftası dergisinde Saffet Gündeğer’den “klarnet üstadı” diye sözediliyor. (Volkan Özboz arşivi)
Kafasını kurcalayan bu yeni sorular, 70’lerin ilk yarısından itibaren yolunu Okay Temiz’le kesiştirir. İki müzisyen, birlikte müzikal bir yolculuğa çıkmaya karar verir. Okay Temiz, Gündeğer’in alaturka dünyasıyla sınırlı kalamayacak müzikal kıymetinin farkındadır. İskandinav ülkeleri başta olmak üzere Avrupa ve ABD kentlerinde verdikleri konserlerde Batılı caz dinleyicisi, sahnede oluşturulan kimyadan çok etkilenir. Gündeğer, verdikleri konserlerde dakikalarca ayakta alkışlanır. Saygın caz dergilerinde “wah-wah pedalı” takarak kullandığı klarneti sebebiyle “klarnet çalan Jimi Hendrix” ya da “Türk Coltrane” tanımlamalarıyla övülür.
Temiz ve Gündeğer 80’lerin sonuna kadar çeşitli zamanlarda sürdükleri birliktelikleri sonucu toplam üç plak kaydı bırakırlar geride. İlki 1974’ün Mart ayında Stockholm’de verdikleri ve bir sonraki yıl plak olarak basılan bir konserin kaydıdır. Davul ve diğer vurmalılarda Okay Temiz, klarnette Saffet Gündeğer ve kontrbasta Björn Alke’den kurulu bir üçlü olarak yaptıkları kayıt “Turkish Folk Jazz” adıyla yayınlanır. Albümün arka kapağında yer alan müzik eleştirmeni Keith Knox imzalı yazıda “3 müzisyen serbest bir uçuşa geçerken sizi de yanlarına alıp uçuruyorlar” denirken; Gündeğer’in performansı için “Saffet’in müzikal birikimi o kadar geniş ki her şekilde tecrübelerinden istediği gibi faydalanabiliyor; bu da ona inanılmaz bir özgürlüğün kapılarını açıyor” yorumu yapılır.
1976’da Okay Temiz, İstanbul’da piyanist Johnny Dyani ile “Witchdoctor’s Son” albümünü kaydeder. Bas gitarda Oğuz Durukan, saksafonda Gunnar Bergsten’in yanısıra Gündeğer de klarnetiyle yer alır albümde. Etnik caz kategorisinde bugün bir başyapıt olarak görülen albüm, yıllar içinde koleksiyoncuların iyi bir kondisyona sahip olanını bulmak için yüklü bir miktarı gözden çıkarabildikleri albümler arasına girer. En son 2019’da yeni bir baskısı yapılır.
Gündeğer, 1975’te Stockholm’de kaydedilen “Turkish Folk Jazz” albümündeki performansıyla Batılı eleştirmenlerin övgüsünü kazandı. (Mete Avunduk arşivi)
Saffet Gündeğer’in Okay Temiz ile birlikteliklerinin tarihe kalan son kaydı ise 1982’dedir. Bu defa yanlarında kimse olmadan başbaşadırlar. Albüme farklı bir isim koymayıp sadece kendi adlarını kullanmayı tercih ederler. Albümde Okay Temiz davulun ve farklı türde perküsyonun yanında synthesizer kullanırken, Saffet Gündeğer klarnetin yanısıra ut ve kemandaki ustalığını sergiler.
Bugün Saffet Gündeğer’den geleneksel tarzda kaydettiği birkaç albüm ve 45’lik kaldı geriye. Bunun dışında isminin iyi bilindiği Yunanistan’da basılan iki plağı var. TRT arşivlerindeki kimi radyo kayıtları ile tanınmış isimlere eşlik ettiği sayısız alaturka kaydı mevcut ama, müzikal yaşamının diğer kısmında yer alan caz sahnesinde yaptığı çalışmalardan maalesef sadece 3 albüm elimizde. Ve bir de Okay Temiz’le birlikte 80’lerde TRT televizyonlarında göründükleri kimi program kayıtları.
80’li yılların sonuna kadar, çoğunlukla Okay Temiz ile birlikte çıktığı caz konserlerinin haberlerinde müzisyen kadronun tanıtıldığı satırlarda “klarnette Saffet Gündeğer” diye adı geçer. 90’lara girildiğinde sahnelerden çekilir. Birlikte sahneyi paylaştıkları Türkiye cazının mühim isimlerinden İsmet Sıral gibi, o da 1994’te hayatını kaybettiğinde hakkında herhangi bir haber çıkmaz.
Gündeğer’in gümüş klarneti, bugün Bandırma Huzurevi’nin yerine yapılan kız öğrenci yurdunda sergileniyor.
Okay Temiz birçok söyleşisinde kendisinden bahsederken, “Amerika’da, Avrupa’da ayakta alkışlanıyordu. Dünya çapında büyük müzisyendi ama Türkiye’de tanıyan yoktu” diyecektir. Gündeğer’in de 1987’deki söyleşisinde yakındığı kimi şeyler vardı: “Müziğimiz fakirleşiyor. (…) Maalesef hep işin kolayına gidiliyor, eski şeyler aynen tekrarlanıyor. Yeni nesil artık eski musikiyi dinlemiyor. Nasıl dinlesin, ne dendiğini bile anlamıyor ki o eski şarkılarda. Çünkü bir değişme bir yenileşme yapılmamış, olduğu gibi bırakılmış. Ne yazık ki biz kendi sanatçımıza sahip çıkamıyoruz. Ben yurtdışında yabancılar tarafından büyük ilgi görürken kendi memleketimde kimsenin ilgilenmediğini düşünüyorum. Bunlar üzücü şeyler”.
İsminin geçtiği son gazete haberi 2014’te yayımlandı. Bandırma Yaşlı Huzurevi, masrafları karşılamadığı için kapatılmış, kız öğrenci yurduna çevrilmiştir. Huzurevinde son yıllarını geçirmiş yaşlılardan geriye kalan bazı eşyalar öğrenci yurdunun bir köşesinde oluşturulan alanda sergilenmektedir. Eski daktilo, radyo, dikiş makinesi, pikap, hesap makinesi gibi çeşit çeşit nesnenin arasında bir de en az 100 yaşında olduğu tahmin edilen, tamamıyla elyapımı, gümüşten mamul, çok özel bir klarnet vardır. 90’lı yıllarda Bandırma Huzurevi Müdürü olarak görev yapan Ekrem Eren şöyle diyecektir:
“Saffet Gündeğer eşine az rastlanır bir sanatçıydı. Burada kaldığı 2 sene boyunca her akşam yemek sonrası o meşhur klarnetini çalarak bizlere ve arkadaşlarına musiki ziyafeti sunuyordu. Huzurevinde 2 sene yaşadı ve 1994’ün Aralık ayında vefat etti. Gümüş klarnetinin huzurevinde muhafaza edilmesini vasiyet etmişti. Biz de o tarihten bu yana bu değerli klarneti sergiliyoruz”.
Türkiye’nin 2. Dünya Savaşı yıllarında yaşadığı ekonomik zorlukların en bilinen örneği ekmeğin karneyle dağıtılmasıdır. Savaşa girme olasılığı nedeniyle tahıl stoklanmış ve erkek nüfusun büyük bölümü silah altına alınmıştı. Bu nedenle hem buğday üretimi düşmüş hem de piyasaya verilen tahıl azalmıştı. Ekmek tüketimini denetim altına almak zorunlu olunca karne uygulamasına geçilmişti. 14 Ocak 1942’de İstanbul’da, 17 Ocak’ta Ankara’da, 22 Ocak’ta İzmir’de ekmeğin karneyle dağıtımına başlandı.
Ekmek karnesi 8 Eylül 1946’da yürürlükten kaldırıldı. İstanbul’daki bir fırından karneyle yarım ekmek alan bir genç kız…
Tarih boyunca kış aylarında savaştan kaçınıldı ama teknolojik olanakların gelişimine rağmen, çağımızda da sayısız asker kış savaşlarında tarifsiz acılar çekerek can verdi. 1. Viyana Kuşatması’ndan Napoléon’un meteorolojik yenilgisine, Sarıkamış’tan Stalingrad’a, Ardenler’e uzanan buz cehennemleri ve zebanilerin elinde can verenler.
Önce ıslanıp sonra buz kesmek… Ayazda sabahı etmek… Gelmeyecek tayını beklemek… Bir kap sıcak yemek düşlerken bir ağacın dibinde uyuklamak, uyurken donup gidenleri ve evde bekleyenlerini düşünmek… Silkinip ayağı yere vurarak ısınmaya çalışmak… Soğuktan çıplak ele yapışan silah demiri… Şanslıysan bir ateşe yaklaşabilmek, yarısı yenmiş bir peksimeti ısırabilmek ve kuşatılmadan çekilmeye çalışmak… İşte milyonlarca asker, üstelik çoğu 20. yüzyılda bu acıları yaşadı. Kimisi donup giderken bir kısmı da esarette can verdi. Örneğin Stalingrad’ın buz cehenneminde esir düşen 105 bin kişiden sadece 6 bini ülkesine dönebildi (Ancak tabii bu Almanların elinde açlık ve hastalıkla öldürülen milyonlarca Rus esirin yanında çok küçük kalır).
Nispeten daha iyi belgelenmiş olan yakın tarihe baktığımız zaman, savaşların hiç durmadığını ama kış savaşlarından sürekli kaçınıldığını görüyoruz. Özellikle 13. yüzyıldan 19. yüzyılın ortalarına kadar süren küçük buz çağında, kış seferleri en zengin ordular için bile açlık, hastalık ve donarak ölüm anlamına geliyordu. Buharlı ve ardından içten patlamalı motorlar seferleri biraz kolaylaştırmış olsa da, 20. yüzyılın ortasındaki 2. Dünya Savaşı’nda bile milyonlarca asker kış nedeniyle korkunç acılar çekti; yüzbinlercesi hayatını yitirdi. Napoléon’un yarım milyonluk “Grande Armée”’sini yutan kış, Hitler’in ordularını da kıracaktı. Napoléon Rusya’da bir muharebede yenilgiye uğramadı ama Moskova’dan çekilirken ordusunun neredeyse tümünü açlık ve soğuk nedeniyle yitirdi. Perişan hâlde kalanlar da onları sürekli izleyen süvarilerin kurbanı oldu. Rusya içlerine giren yarım milyona yakın askerin yüzde 90’dan fazlası dönemedi.
Savaşlar ılıman kuşakta -ki geçmişte havalar çok daha sertti- bazı nedenlerle kışa sarkan seferler dışında, ordu atları için gerekli otların yeşerdiği Mayıs’ta başlar ve Kasım’da askerler eve dönmüş olurdu. Osmanlılar’da ordunun büyük kısmı için sefer başlangıcı Hızır İlyas günü olarak bilinen 3 Mayıs, sefer sonu ise Ruz-i Kasım tabir edilen 5 Kasım idi. Sefer hazırlıkları Mart sonunda başlar ama yola Mayıs başında çıkılır; Kasım sonunda da eve dönülmüş olurdu. Genel usul böyleydi; çünkü açıkta barınma bir yana, orduların kışın ikmal edilmeleri ve atların uzun süre açık arazide tutulmaları imkansızdı. Aralık’a kalan yanardı.
Napoléon ve ordusu (Grande Armée) Aralık 1812’de Moskova’dan çekilirken mevcudunun çoğunu açlık ve soğuk nedeniyle kaybetmişti.
Bizim tarihimizde kışa sarkan iki felaketli sefer özellikle öne çıkar. Bunlardan ilki Kanunî’nin hesapsız 1. Viyana Seferi macerası (1529), ikincisi ise Sarıkamış’tır (1914). İkisi arasında 385 sene olmasına rağmen, ikincisinde insan kaybımız -abartılar bir yana- çok daha fazla olmuştur. Bu arada orduların sürekli ve hızlı yürüdüklerini sanan varsa, İstanbul’dan Macaristan’a kadar geçen sürenin 80-120 gün arasında sürdüğünü bilmeleri gerekir. Ordu yağmurlu günlerde yürüyemez, bu arada bazı nehir geçişlerinde vakit yitirilir ve ayrıca askerin dinlenmesi gerekirdi.
1529 seferinde olumsuz koşullar nedeniyle ordu ancak Eylül başında Budin’i kuşatmış ve ayın 10’unda şehri almıştı. Artık ancak geri dönecek kadar sefer zamanı kalmıştı ama Kanunî, Avusturya ordularının uğradığı bir dizi yenilgiden sonra Viyana yolunun açık olduğunu anlayınca felaketli kararını verdi. Kış yaklaşmış, üstelik ordunun yiyeceği azalmış, hastalık başgöstermişti. Buna rağmen kuşatmayı denedi. Surları savunanların tek yapması gereken, birkaç hafta direnip soğukları beklemekti. Padişah durumun umutsuzluğunu anlayınca 14 Ekim’de kuşatmayı kaldırdı ama artık çok geç olmuştu. Nehirler kabarmış, hayvanlar çamura saplanmış, ağırlıklar terkedilince asker aç ve açıkta yatmaya başlamıştı. Farklı kaynaklarda 14-25 bin arasında askerin hayatını yitirdiğinden sözedilir ama, ne kadarının açlık-hastalık-soğuktan öldüğü, ne kadarının yiyecek bulmak için dağılınca pusuya düşen akıncılardan olduğu bilinmemektedir. Yine de Osmanlılar henüz yükseliş çağında oldukları için toparlanmış; bu durum gerilemenin en büyük dönüm noktası olan 2. Viyana felaketi gibi yıkıcı olmamıştır.
Elbette, kış savaşları bu yazıda ele aldığımız hadiselerden ibaret değildir. Norveç’te, Finlandiya’da, Rusya ve Doğu Avrupa’da ve Kore’de tarihin diğer dönemlerinde de kış savaşları oldu. Sıcak iklimde haftalarca açlığa dayanan asker, soğukta 1 haftada sağlığını ve direncini yitirir. Savaş her yerde kötüdür ama düşmanın karşısında açlık, soğuk ve hastalıklardan kırılmak daima daha büyük acılar vermiştir.
1. Viyana Kuşatması sırasında kötü hava koşulları yüzünden 14-25 bin arasında Osmanlı askeri hayatını kaybetmişti.
ARALIKTA ÖLÜM
1914 Sarıkamış felaketi: Ruslar’dan önce bastıran soğuk
Allahuekber Dağı’nın yüksek kesimlerine doğru dondurucu soğuk altında yürüyen tümenler, daha Ruslarla karşılaşmadan mevcutlarının yarısından fazlasını yitirmişti (yapay zeka ile oluşturulmuştur).
Kısa kış gününün güneşi çekilip yerini ayaza bırakınca sırılsıklam çatıklar donmuş, askerin ayağında buzdan prangalar oluşmuştu. Buzlaşan çarıkların parmak uçlarında başlattığı karıncalanmalar nedeniyle askerler ayaklarını yere vuruyor ama bir süre sonra yorgunluktan bitap düşerek yavaşlıyor, donma bileklere kadar ulaşıyordu. Isı düştükçe yere düşenlerin de sayısı artıyordu. Olduğu yere yığılanları, ölenleri görenler can havliyle zıplamaya çalışıyordu.
1. Dünya Savaşı’nda ordular esas olarak tren ve at arabalarıyla ve kimi zaman da öküz arabaları, develer veya mekkare (katır) kollarıyla ikmal ediliyordu. Motorlu araçlar henüz çok azdı.
Yakın tarihimizdeki ikinci kış felaketi, bilindiği gibi 1914’te Sarıkamış’ta meydana gelmiştir. Bu coğrafyada daha önce hiçbir ordu Aralık ayında harekete geçmemişti. Rusları Almanların karşısından kuvvet çekmeye zorlamak için yapılan bu operasyon kötü yönetilmiş, başından felakete mahkum edilmişti; gönderilen kışlık teçhizat askerin eline ulaşmamıştı. Yüksek irtifada dondurucu soğuk altında yürüyen tümenler, daha Ruslarla karşılaşmadan mevcutlarının yarısından fazlasını yitirdi, asker telef oldu. Burada elden çıkan 4 tümen savaşın devamında çekilen sıkıntıları da arttıracak ve bu felaketin hesabı sorulmayacaktı; zira bunun esas sorumlusu başkomutan vekili Enver ile 3. Ordu Komutanlığı’na getirilen Hafız Hakkı idi. Her ikisi de 2 yıl içerisinde binbaşılıktan en üst komutanlığa gelmiş hırslı ama yetersiz subaylardı. Hafız Hakkı burada tifüsten öldü; Enver ise Balkan Savaşları’nda dağılan orduyu kısa sürede toparlamış olduğu için övgüyü hak etse de, sürekli hata yaparak büyük kayıplara yol açmayı sürdürecekti.
TEKNOLOJİYE KARŞI DİRENİŞ VE COĞRAFYA
1941-42 kar cehennemi: Alman Ordusu’nun erimesi
Aralık’ta sıcaklık eksi 40 dereceye kadar düşerken kışlık kıyafetleri olmayan Alman ordusu 750 bin kayıp vermiş, bu rakam Mart başında 1.074.000’e ulaşmıştı.
2. Dünya Savaşı’nda motorlu araçların miktarı ve oranı artmakla birlikte, İngiliz ve Amerikalılar hariç (ki onlar da dağlık ve ormanlık bölgelerde ikmal için katır kullanmışlardır), diğer ordularda çeki hayvanları büyük bir ağırlık taşıyordu. Alman ordusu Rusya’ya 3.2 milyon askerle hücum ederken 150’den fazla tümenin 116’sı piyade, biri süvari tümeniydi; bütün bunların ikmali için 500 bin at kullanılıyordu. Geri kalanın 19’u zırhlı, 16’sı motorizeydi ancak bunlar da Rus kışı ve çamurunu çekeceklerdi.
1941 yazının büyük ilerleme günlerinde Almanlar çok kısa sürede Leningrad’ı kuşattı. Şehir sürekli bombardıman altında muazzam bir direniş gösterdi. Ancak Stuka’ların yiyecek depolarını tahrip etmesi nedeniyle sivillerin yiyecek istihkakı günde 37.5 gram talaşla karışık siyah ekmeğe düşünce açlık, soğuk ve hastalıktan ölenler 1 milyona yaklaştı. Sadece Ladoga Gölü buz tutunca, top ateşi altında biraz ikmal yapılabildi ama Ruslar çoğu hapishanelerden toplanmış olan “einsatz” denilen Nazi ölüm taburlarını şehire sokmadı.
Almanlar savaşı sonbahar başında sonuçlandırma ümidiyle ilerlemişti ama tekerlekli araçları önce “rasputitsa” denilen çamurlu dönemde batağa saplanıp yavaşladı, sonra durdu. Kış yaklaşırken çoğu yerde sadece paletli araçlar az çok ilerleyebiliyordu. Alman Ordusu savaşın erken biteceği beklentisi içerisinde askerlerin büyük kısmı için kışlık kıyafet temin etmemişti. Aralık’ta ısı eksi 40 dereceye kadar düşerken yazlık kıyafetleri içerisinde titreyen askerler donmuş toprakta derin siper kazamıyor, karın içerisinde 1 saatten fazla dayanamıyordu.
Almanlar ve müttefikleri 1941 kışında Moskova, 1942 kışında Stalingrad’da son derece büyük sıkıntı çekti. 1940’ta 20 binden az ölü vererek Avrupa’yı fetheden Alman Ordusu Aralık başına kadar 750 bin kayıp vermiş, bu rakam Mart başında 1.074.000’e ulaşmıştı. Kayıplar, Alman ordusunun ilk baştaki yedeklerinin 2.5 katıydı.
Ertesi yıl Kasım sonunda başlayan Rus karşı taarruzu ise 3 günde Stalingrad’daki 320 bin kişilik Alman ordusunu kuşattı. Aç kalan birlikler teslim oluncaya kadar harabeler arasında süründü. Luftwaffe mareşali Goering onları havadan ikmal edeceğini vaadetti ama günlük gereksinimlerinin dörtte birini bile karşılayamadı. Yiyecek götüren uçaklar, dönerken sadece 30 bin yaralıyı geri getirebildi. Havaalanları, kendilerini son uçaklara atmaya çalışan uzuvları donmuş yaralıların bekleştikleri sefalet manzaralarıyla öne çıktı. Yıkıntılar arasında çalışan hekimler ise soğuktan donan uzuvları anestezi olmadan kesiyor, askerler ise her halükarda ölüyordu. Çekilişin bozgunla sonuçlanacağını anlayan Hitler, askerlerine bulundukları yerde direnme emri vererek büyük kayıplar pahasına Wehrmacht’ı kurtardı.
ALMAN KARŞI SALDIRISI
1944 Ardenler: Donan tarih, geri çekilemeyen ve kırılan asker
Ardenler Taarruzu sırasında avcı çukurunda düşmanı gözleyen bir Amerikan M1919 ağır makineli tüfek takımının renklendirilmiş fotoğrafı.
Aralık 1944’te, Amerikalılar çok zor bir Avrupa coğrafyasında ve ağır kış koşullarında savaşı sürdürüyordu. Amerikan tarihinin ilk büyük kış muharebesi olan ve “Battle of the Bulge” diye anılan Ardenler harekatı bu sırada yaşandı. Almanların taarruz gücünün kalmadığı sanısı içerisindeki Amerikalılar, özellikle Ardenler bölgesinde zayıf örtme birlikleri bırakarak rahata kapılmışlardı. Hitler tam da buradan vurarak Müttefik cephesini yarmayı ve Hollanda’da denize ulaşmayı hesaplıyordu. Belçika ve Lüksemburg’da kasabalara dağılmış Amerikan birlikleri, Alman hazırlıklarını değerlendiremedi. Üstelik hava kapanmış ve Müttefik hava üstünlüğü bir süreliğine kullanılamaz hâle gelmişti. 16 Aralık 1944’te Hitler’in son taarruzu başlayınca, buradaki 4 Amerikan tümeni 20 Alman tümeni karşısında ilk başta darmadağın oldu. İleri hatlardaki muharebe grupları, durumu kavrayamayan komutanlıklardan çekilme izni alamamıştı. Bunlar karlı tepelerde muazzam sıkıntı çektiler. Ne var ki, hücuma öncülük eden 7 Alman zırhlı tümeninin yakıtı çok azdı ve bu nedenle Amerikan depolarını ele geçirmek üzerine plan yapmışlardı. En büyük depoya çok yaklaştıkları hâlde bunu başaramadılar. Amerikalılar birkaç direniş noktasında tutundular ve hem İngilizlerden yardım aldılar hem de ihtiyatlarını çok hızlı bir şekilde getirdiler. 1 hafta sonra hava açınca, Müttefik uçakları muharebe sahalarına tekrar hakim oldu.
1945 Ocak’ında, Almanların taarruzu bittikten 2 hafta sonra bile Amerikan 30. Tümen’i kar ve soğuktan kaynaklanan hastalıklardan günde 100 asker yitiriyordu. Avcı çukurları bile ancak dinamitle patlatılarak açılabiliyordu. Grip ve donma nedeniyle oluşan kayıplar neredeyse muharebe kayıplarına eşitti. Su boruları ve kanalizasyonlar da donduğu için herkes dışarıda yaşamak zorundaydı.
Almanlar bu muharebede son hareketli ihtiyatlarını tüketerek çekildiler ama bu Amerikalılar için büyük bir şok oldu. Tam savaş bitmek üzereyken 56 bin ölü ve yaralının yanısıra 21 bin esir ve kayıp da verdiler. Almanlar da çok dar bir cephede sadece 90 kilometre ilerlemek için 120 bin kayıp vermişlerdi. Ardenler’in karları içerisinde iki taraftan 80 bine yakın ceset kalmış, kurtulanların çoğu ise zatürre ve dizanteriye yakalanmış. birçok asker de donan uzuvlarını yitirmişti. Bulabildikleri her şeyi ayaklarına sarmışlar, sivillerden aldıkları her çeşit giysiye bütünmüşler, dondurucu rüzgara direnmeye çalışmışlardı.
1928’de Mısır’da kurulan İhvan hareketi (Müslüman Kardeşler), 1936-39 arasındaki Filistin sivil ayaklanmasını açıkça destekledi. İsrail’in kurulduğu 1948’de ise günümüzdeki anlamıyla “siyasal İslâmcı” bir hareket yahut örgütten sözedilemezdi. Milliyetçi ve Solcu akımların zayıfladığı 1970’lerin sonundan itibaren bu yapılar yeniden güç kazandı.
Son çatışmalardan önce Gazze’ye gidenler, “açık hava hapishanesi” benzetmesinin ne kadar doğru olduğunu net bir şekilde görebiliyordu. Tamamen kuşatılmış bu bölgede, ekonomik kriz ve işsizliğin yarattığı yokluk ve yoksulluk manzaraları arasında birçok ihtiyaçtan mahrum bir yaşam vardı. Gazze’de halk, hiç bitmeyen bir askerî atmosferin, olağanüstü hâl koşullarının ve bölgeyi yöneten HAMAS’ın oluşturduğu polis devletinin baskısı altında yaşıyordu. Bu koşullar HAMAS ve İslamî Cihad gibi örgütlerin de işine geliyor, insanları militarize ve mobilize etmek kolaylaşıyordu.
Peki 1950’li ve 1960’lı yıllarda Sol’un güçlü olduğu Gazze’de HAMAS nasıl egemen duruma geldi? Bunu daha iyi anlayabilmek için HAMAS’ın nasıl ortaya çıktığını bilmek gerekiyor.
Filistin kentlerindekiilk İhvan örgütlenmesi, hareketin kurucu lideri Hasan el-Benna’nın 1930’lardaki Filistin ziyareti sonrasında başladı.
İsrail’in kurulduğu 1948’de, günümüzdeki anlamıyla belirgin “siyasal İslâmcı” bir hareketten sözedilemezdi. O tarihten önce, Filistin Müslüman hareketi, ulusal ve anti-sömürgeci yanı çok güçlü bir Arap-İslâm sentezinden ibaretti. İslâm ve cihat söylemi, kitleleri seferber etmenin bir aracı olarak kullanılıyordu. Ancak hedef, Müslüman ve Hıristiyanların da içinde yer alacağı bağımsız bir ulus-devlet oluşturmaktı.
1928’de Mısır’da kurulan İhvan hareketinin (Müslüman Kardeşler) Filistinli Müslüman önderler ya da siyasilerle yakın ilişkisi vardı. Mısırlı İhvan önderi Hasan el-Benna’nın kardeşi Abdurrahman, 1935’te Filistin’e giderek Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseyni ile İslâm dünyasının meselelerini görüşmüştü. İhvan bu tarihten sonra, Filistin meselesine özel bir önem verdiğini ilan etti. 1936-39 arasındaki Filistin sivil ayaklanmasını (özellikle büyük grevleri) açıkça destekledi. Aynı yıllarda İhvan’ın lideri Hasan el-Benna da Filistin’i ziyaret etti; İhvan’ın çekirdek örgütleri bu dönemde oluşturuldu.
2. Dünya Savaşı’nın ertesinde, 1948’de İsrail devleti kurulup savaş patladığında, dört koldan gönderilen Arap ordularının arasında milis kuvvetlerine benzeyen İhvan mensupları da vardı. Bu askerî birimler, aynı zamanda hareketin örgütsel çekirdeğini oluşturan ve Mısır Kralı’nı devirmeyi hedefleyen bir yapı durumundaydı. Ancak 1949’da Kral’ın darbesini yiyen İhvan, yeraltına çekildi; Mısır’la idari ve ekonomik bağları bulunan Filistin’in Gazze bölgesinde gizli/açık örgütlenmeye gitti. İlk defa “geleneksel yerel rehberlik”ten çıkıp siyaset sahnesine atıldı.
Gazze bölgesinde aşiret ve kabile ilişkileri güçlüydü. 1948’de İhvan’ın İsrail’e karşı savaşa katılması, yerli halk üzerinde olumlu etki bırakmıştı. Bu nedenle, örgüt burada kolayca kök saldı. 1949-55 arasında Gazze’de İsrail’e karşı verilen mücadelede Arap milliyetçilerinin yanısıra İslâmcı akım da filizlenmeye başladı.
Cemal Abdülnasır, 1948’de İsrail’e karşı savaşan Mısır ordusunun subaylarındandı. O günlerde İhvan mensuplarıyla cephe arkadaşlığı vardı. Mısır Kralı Faruk’u devirmek için İhvancılarla güçbirliği bile yapmıştı. Bundan dolayı, 1952’de askerî darbeye, İhvancılar kendileri yapmış kadar sevindiler. Abdülnasır’ın da içinde bulunduğu ihtilalci subaylar, komünistler ve diğer siyasi güçlerin önünü kesmek için, Gazze’de İhvan’ın faaliyetlerini teşvik edip kollamışlardı. Aynı amaçla Mısır’dan gönderilen din alimleri de Gazze’deki dinsel faaliyetlerin yayılmasına hizmet ettiler.
İngiliz manda yönetimine karşı 1936’da başlayıp üç yıl süren Filistin ayaklanması sırasında Yafa kentinde sivillere müdahale eden İngiliz askerleri.
İhvan 1954’te iktidar çatışmasına girdiği Abdülnasır’a darbe yapmaya kalkınca Mısır’da yasaklandı. O tarihten sonra, Gazze’de Tevhid Cemiyeti adıyla hem legal dernek konumu kazandı hem de yeraltı etkinlikleri için zemin oluşturdu.
1950’lerde dünyada ulusal kurtuluşçu ve sosyalist hareketler yükseliyordu. Ortadoğu’da en hızlı gelişen akım Arap milliyetçiliği (Nasırcılık, Baasçılık) idi. Bu gelişmeler, Mısır’da yasaklanınca epey güç kaybeden İhvan’a bir darbe daha vurdu; Müslüman hareketin Gazze bölgesindeki gelişmesi geriledi. İhvan’la organik bağları olan Ebu İyyad, Ebu Cihad gibi birçok Filistinli genç önder, 1959’da milliyetçi-yurtsever El Fetih hareketinin kuruluşunda yer aldı. Artık İhvan’ın Gazze’de eski gücü kalmamıştı.
El Fetih zaman içinde büyük mesafe alırken, İhvan da giderek kabuğuna çekildi. 1954-1970 arasında Abdülnasır’ın bu hareketle amansız mücadelesi sonucunda, hemen tüm faaliyetlerini durdurmuş, uzun sürecek bir kış uykusuna yatmıştı.
Mısır’da 1952 darbesini yapan subayların başında General Muhammed Necib (halkı selamlayan) vardı ama asıl lider hemen sağındaki Albay Cemal Abdülnasır’dı. Sonrasında ülke yönetimini ele alan Abdülnasır, İhvan örgütüne karşı amansız bir mücadeleye girişti.
1967’deki “6 Gün Savaşı”nda yaşanan büyük bozgun, Arap-İslâm dünyasında “El Nekbe” (Felaket) olarak nitelendirilmişti. 1948’teki savaştan sonra Ürdün’ün denetimine bırakılan Batı Şeria ve Mısır’ın denetimine bırakılan Gazze Şeridi’nde onlarca yıl sürecek İsrail işgali başlıyordu. 1967 bozgunu, Filistin toplumunun dine daha fazla yönelmesine yolaçtı ve İslâmcı hareketlere gerekli zemini oluşturdu.
“İslâmi uyanış”ı tetikleyen en önemli etkenlerden birisi ise El Fetih gibi gerilla gruplarının yönettiği Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) 1975’te başlayan Lübnan içsavaşına gereğinden fazla bulaşarak yıpranmasıydı. 1982’de Beyrut’un İsrail ordusunca kuşatılıp FKÖ’nün Tunus’a sürülmesi; aynı dönemde Lübnan’daki Filistin örgütleri arasındaki kanlı çatışmaların çok sayıda ölümle sonuçlanması; Arap milliyetçisi ve sosyalist hareketleri gözden düşürdü.
1979 İran İslâm Devrimi de Lübnan-Suriye hattı üzerinden Filistin’i etkiledi. Başta Arafat olmak üzere FKÖ yönetimi, neredeyse İran’a bir kurtarıcı gibi sarılıp İslâmcı görüşlerin kendi saflarında yayılmasını teşvik etti.
İsrail işgali altındaki Filistinliler, toprakları elinden alınan köylüler, İsrail’in sömürü yükü altında ezilen kent esnafı ile içler acısı bir durumda olan göçmen kamplarındaki Filistinli kitleler FKÖ’den umudu kesiyor; dine yöneliyordu. Bu dönemde cami ve mescit faaliyetleri, Kur’an okuma merkezleri, medreseler ve dinî cemaatler çoğaldı. İşgal altındaki Batı Şeria topraklarındaki cami ve mescitlerin sayısı 1967-87 arasında 400’den 750’ye, Gazze Şeridi’nde ise 200’den 600’e yükseldi. Kudüs, Halil, Gazze ve Beytüllahim kentlerinde İslâmi üniversiteler kuruldu.
Mısır’da Nasır yönetiminin 1954’te yasaklayıp feshettiği İhvan’ın Hasan el-Benna’dan sonra lideri olan Hasan el-Hudeybi mahkeme salonunda.
İsrail’in Arap milliyetçiliğine ilişkin tüm yayınları yasakladığı bir dönemde, İslâm dini ve tarihine ilişkin kitaplara kolaylıklar gösterildi; özelllikle cemaat yapılarına göz yumuldu. Benzer kolaylıklar 1970’lerde İsrail hapishanelerinde yaşayan, çoğunlukla Filistin direnişinden umudunu keserek “İslâm dinini yaşayarak huzur bulmak” isteyen Filistin fedailerine de sunuldu. Bu mahkumlar, cezaevi yönetimine karşı insani talepler için verilen mücadeleye sırt çevirdiler; Filistin halkına karşı işlenen çeşitli katliamları protesto amacıyla yapılan eylemlere karşı da benzer bir tutum aldılar; bu arada kendi hesaplarına örgütlenmeye başladılar; örgütlendikçe cezaevi yönetimiyle yakınlaştılar; hatta İsrail’in hapishanelerdeki küçük çaplı üretim faaliyetlerine katıldılar (Filistinliler açısından bunlara katılmak onur kırıcı bir davranıştı). Buna karşılık hapishane yönetiminden mescit, dinî günleri kutlama, daha çok dinî kitap okuma taleplerinde bulundular. Filistin direnişini kırmak için fırsatı kaçırmayan İsrail yönetimi, diğer Filistinli tutsaklara tanımadığı olanakları bu kişilere tanıdı (Bu gözlemler, bu satırların yazarının İsrail cezaevlerinde tutsak olduğu dönemde bizzat tanıklık ettiği somut olgulardır).
Kısacası Müslüman hareket 1970’lerin ortalarında uzun kış uykusundan uyandı. 1970-80 arasında Filistinli İslâmcılar, İslâmi Tebliğ ve Davet Cemaati, Müslüman Eller, Tekfir ve Hicret, İslâmi Cihad adıyla çeşitli grupda örgütlenmişlerdi. İhvan’a bağlı bazı gençler de “Siyonist düşmana karşı askerî eylemlerde bulunmak” için kendi önderliklerini ikna etme çabasına girdi. Ancak gelenekçi İhvan önderliği, “uygun bir fırsat ortaya çıkıncaya kadar askerî eylem yapılmayacağını” vurguladı.
İslâmcı akımların güç kazanmaya başladığı 1970’lerin sonunda Filistin kentlerinde açılan İslâm üniversitelerinden biri de Gazze İslâm Üniversitesi’ydi. 1978’de açılan okul, son İsrail saldırılarında kullanılamaz hâle geldi.
El Fetih fedaileri Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta. Yıl 1979.
Filistin’deki İhvan, iki kanattan oluşuyordu. Batı Şeria’dakiler, Ürdün İhvanı’yla daha içli-dışlıydı; oysa Gazze’dekiler Mısır’daki İhvan’dan uzaktı ve daha özerk bir tutum içindelerdi. 1980’lerde bu iki kanada bir üçüncüsü eklendi: Kuveyt’teki mülteci Filistinliler arasında, önemli bir İhvancı kadro yetişmişti. Kuveyt Üniversitesi’ndeki İslâmi Birlik çevresinde kümelenen bu kanat, 15 kadar farklı siyasi örgütü çatısı altında barındıran FKÖ içinde kendilerine yer olmadığını savunuyordu. Tek çare, Filistin için İslâmi bir çözüm oluşturmaktı. Kuveyt’ten sonra işgal altındaki Filistin okullarında da bu gruplar devreye girdi. FKÖ destekli ulusalcı, demokrat ve sosyalist derneklere karşı İslâmcı alternatifler oluşturdular yahut mevcutların içine sızıp yönetimleri ele geçirdiler. FKÖ yanlısı öğrencilerle bunlar arasındaki rekabet, husumet, kavga ve çatışmalar artık sıradanlaşmıştı.
Filistin’de yaşayan İhvancılar, dışarıdaki fikir ve örgüt arkadaşları tarafından da destekleniyordu. Özellikle petrol zengini Körfez ülkelerinden toplanan bağışlar büyük meblağlara ulaşıyordu.
1980’lerden itibaren İhvan hareketi içinde silahlı mücadele yanlısı bir akım belirmeye başladı. Kuveyt ve Ürdün’de uç veren bu akım, yönetim kademelerindeki İhvan ileri gelenleriyle gizli bir toplantı yaptı. Suudi Arabistan, Ürdün, Kuveyt, Bahreyn, Katar ve işgal altında yaşayan Filistin uyruklu üyelerin katıldıkları toplantıdan şu karar çıktı: “Filistin’de cihat stratejisi İslâmi bir seçenek olarak benimsenip uygulanacak. Bu kadrolar, askerî eğitimden geçirilecek. Mücadele için gerekli silah ve mühimmat sağlanacak” Konferansa Filistin’den katılanlar, Ürdün’de hızlandırılmış askerî eğitim aldılar.
FKÖ lideri Yaser Arafat, 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgalinde Irak lideri Saddam Hüseyin’e karşı açık tutum almamıştı. Buna tepki gösteren zengin Körfez ülkeleri, o tarihten sonra HAMAS’a daha çok destek vermeye başladı.
İleride HAMAS’ın kurucu lideri olacak Ahmed Yasin, Gazze’de yaşayan İhvan liderlerinden biri olarak 1970’lerin sonunda şunu öngörüyordu: Yeni kuşak, FKÖ’nün çaresiz tutumundan usanmış; İran İslâm Devrimi ile Müslüman hareketlerin Afganistan’daki Sovyet işgaline karşı direnişinden büyük ölçüde etkilenmişti. Bunun üzerine dışarıdaki destekçilerinden de gerekli icazeti alan Ahmed Yasin, 1982’de Gazze’de İhvancıların ilk silahlı birimini kurdu. Ancak 1984’te İsrail güçleri bu silahlı birimi çökertti; Ahmed Yasin ve arkadaşları tutuklandı.
Ahmed Yasin’in kurduğu silahlı birim çökertilmişti ama, bu durum FKÖ’ye karşı alternatif arayan ve pasifist Ürdünlü İhvancılara tepkili olan Filistinli öğrencileri çok etkilemişti. İlk girişim başarılı olmamıştı belki ama, artık silahlı ve İslâmcı bir hareket oluşturmak hayal değildi. Ahmed Yasin 14 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Cezaevindeki birinci yılında, esir değiş-tokuşu sonucu 1.000 tutsakla birlikte serbest bırakıldı.
1986’da El Fetih’ten ayrılanlarla İhvan’dan kopanlar, İslâmi Cihad Alayları adıyla bir örgüt kurdular. Örgüt, aynı yıl Kudüs’te hassas bir bölgede çok sayıda İsrail askerinin ölümüne yolaçan bir eylem yaparak adını duyurdu. Bu eylem çok sayıda Filistinli gencin bu akıma yönelmesine neden oldu. 1987’de başlayan 1. İntifada, yoksulluk ve işgalin yarattığı ulusal kin ve öfkeyi kitlesel bir harekete dönüştürdü. İşte böyle bir ortamda HAMAS’ın kurulmasına karar verildi.
HAMAS militanları, 2007’de milliyetçi El Fetih örgütünün çok sayıda üyesini öldürüp tutukladıktan sonra Gazze’nin yönetimini ele geçirdi.
HAMAS kurulunca İhvan’da şu konu tartışılmaya başlandı: Örgüt, içinden çıktığı İhvan’a bağlı olarak mı çalışacaktı, yoksa kitleselleştikçe bağımsızlığını kazanacak bir yapı mı olacaktı? Birinci görüş, örgütün askerî bir kanat olarak İhvan’a bağlı olmasından yanaydı; ikinci görüş ise, İhvan’dan bağımsız, kitlesel ve herkese açık olmasını savunuyordu. Hararetli tartışmalar sonucu, çoğunlukta olan birinci görüş kazandı; içtüzükte “HAMAS’ın İhvan’ın kanatlarından biri olduğu” yazıldı. Ancak bu durum uzun sürmeyecek, HAMAS giderek bağımsız bir örgüt gibi hareket etmeye başlayacaktı.
HAMAS, sadece örgütsel bakımdan İhvan’dan ayrılmadı. Siyasetler ve zihniyetler açısından da giderek daha radikal tutumlar aldı. Sözgelimi, Mısır ve Ürdün’deki İhvan, parlamentoya girmeyi bir amaç olarak bellerken; HAMAS, Filistin Ulusal Meclisi’ne girmeyi reddetti. Suriye ve Libya, İhvan’ın pek sevmediği ülkelerken, HAMAS bu ülkelerle işbirliğini onaylıyordu.
1990’da başlayan Körfez Savaşı sırasında İhvan, Batı’ya karşı Irak lideri Saddam Hüseyin’i kerhen desteklerken, HAMAS tercihini Irak ordusunun bir bölümünü işgal ettiği Kuveyt ile bu ülkeyi destekleyen Suudi Arabistan’dan yana kullanmıştı. Bunun meyvelerini toplayacaklardı; zira FKÖ lideri Arafat, Saddam Hüseyin’e karşı açık bir tutum almayınca Kuveyt ve Suudi Arabistan’ın gazabını üzerine çekmişti. Bu iki zengin ülke, savaştan sonra FKÖ’ye nispet yaparcasına HAMAS’ı destekleyecekti. 1980’ler boyunca FKÖ ve Arafat’a tam destek veren İran da 1990’lardan itibaren radikal tutumlar alan HAMAS’ı destekledi.
12 Ocak 2017’de Gazze’deki Jabalia mülteci kampındaki elektrik krizini protesto eden göstericilerden biri, “Elektrik istiyoruz” yazan bir döviz tutuyor. O gün HAMAS güvenlik güçleri gösteriye katılan çok sayıda kişiyi gözaltına almıştı.
HAMAS’a verilen destek demişken, İhvan çizgisinin gelişmesine İsrail’in göz yummasından da sözetmek gerekir. Siyasal İslâmcıların güçlenip, ulusal kurtuluşçu Filistin hareketine alternatif yaratması, o dönemde baş düşman olarak FKÖ ve Arafat’ı gören İsrail’in işine geliyordu. İsrail, zengin Körfez ülkelerinden siyasal İslâmcılara gönderilen bağışlara göz yumdu. Oysa aynı İsrail, Filistin direnişinin altyapısını yoketmek amacıyla Filistin’e girip çıkan parayı çok yakından takip ediyordu. 1980’lerde işgal altındaki Gazze’de İsrail’in din işlerinden sorumlu devlet görevlisi olan Avner Cohen, 2009’da The Wall Street Journal’a “Üzülerek söyleyeyim ki HAMAS’ı biz yarattık” açıklamasını yapmıştı. Cohen sıradan bir görevli değildi; İhvan hareketinin önünü açma önerisini getirenlerden biriydi.
1980’lerde Gazze valisi olan Tuğgeneral İzak Segev de FKÖ’ye karşı siyasal İslâmcılara güç kazandırmak için İsrail hükümetinin verdiği bütçeyle Gazze’de çok sayıda cami yaptırdıklarını açıklamıştı. Gazze’deki işgal yönetimi ayrıca siyasal İslâmcıların sosyal yardım ve hayır kuruluşları açmasına, sağlık ocakları ve klinikler inşa etmesine de göz yummuştu. İsrail’in böl-yönet politikasının sonucu olan bu uygulamalar sayesinde İhvan-HAMAS çizgisi Gazze’de iyice kök saldı.
Arafat ve din silahı
Şahsına ve örgütüne karşı ciddi bir rakibin ortaya çıkmasını içine sindiremeyen Arafat, bir taraftan HAMAS ve benzeri hareketleri “İsrail imalatı” olmakla suçladı; diğer taraftan ise bu örgütlerin kullandıkları dinî söylemlere daha sıkı sarıldı. Önceleri laik, devrimci, sosyalist çizgide konuşmalar yapan Arafat, artık Filistin mücadelesinin “cihat” olduğunu savunuyordu. Konuşmalarını ayet ve hadislerle süslüyor, besmeleyle açıyordu.
2009’da “Üzülerek söylemeliyim ki HAMAS’ı biz yarattık” açıklaması yapan Avner Cohen, 1980’lerde işgal altındaki Gazze’de İsrail’in din işlerinden sorumlu devlet görevlisiydi.
Arafat’ın din eksenli rekabeti, esas olarak İslâmcılara yaradı. Münir Şefik, Ebu Hasan ve Ebu Hamdi gibi kanat temsilcileri, yandaşlarıyla birlikte El Fetih’ten ayrıldılar. HAMAS ilk dönemlerinde, başta El Fetih olmak üzere ulusalcı ve sosyalist Filistinli gruplarla rekabete girdi; iç çatışmalarda çok sayıda masum insan öldü. Örgüt büyüdükçe, FKÖ bileşenleri güç kaybediyordu.
Filistin-İsrail barışı çabalarında önemli bir yer tutan 1993 Oslo Antlaşması’na İsrailli aşırı sağcılar gibi HAMAS da sert tepki gösterdi. “Filistin’in kurtuluşunun görüşmeler yoluyla değil, silahlı mücadeleyle gerçekleşeceğini” ilan eden örgüt, “gerekirse 10, 20, 30 yıl sürecek bir yıpratma savaşı stratejisiyle İsrail’e bu topraklarda rahat yüzü göstermeyeceğiz” diyordu. Oslo Antlaşması gereği Batı Şeria ve Gazze, Filistin yönetimine bırakılıyordu.
1967’de başlayan işgal döneminde Gazze’nin çevresini kuşatan çok sayıda Yahudi yerleşimi kurulmuştu. İsrail askerleri geri çekilirken Gazze halkına bir şey bırakmamak adına bu bölgede ne varsa yakıp-yıktılar. HAMAS intihar saldırıları ve şiddet eylemleriyle büyürken, İsrail ortaya çıkmasına göz yumduğu örgütle sert bir mücadeleye girişti.
El Fetih ve HAMAS arasındaki mücadele, Batı Şeria’da El Fetih’in, Gazze’de HAMAS’ın egemen olmasıyla sonuçlandı. HAMAS 2007’de Gazze’deki El Fetih yetkililerini katletti, tutukladı veya sürdü. Vurucu timler aracılığıyla rakipleri üzerinde terör estirdi. Filistin yönetiminin yasalarını hiçe sayarak kendi din anlayışına uygun kurallar koydu. O zamandan beri Gazze halkı İsrail devletinin faşizan uygulamalarıyla, HAMAS’ın kurduğu baskıcı yapı arasında eziliyor.
İNSAN AYNI, YAPI FARKLI
İki farklı dünya: Gazze ve Batı Şeria
Acaba HAMAS neden Batı Şeria’da Gazze’deki gibi güçlü değil? Genel olarak İslâmcı hareketin özel olarak HAMAS’ın Gazze’de güçlü olmasının, tarihsel sebepler dışında bölgedeki yaşam koşullarıyla da ilgisi var. Sadece 1948- 1967 arasında nüfusu 5 katına çıkan Gazze’ye, bu tarihten sonra da topraklarından sürgün edilen Filistinlilerin göçü kesintisiz olarak sürdü. Bugün gelinen noktada, Gazze dünyada metrekare başına en çok kişinin yaşadığı yerlerin başında geliyor ve bunun getirdiği yakıcı ekonomik ve sosyal sorunlar cihatçı örgütlerin aradığı zemini yaratıyor.
Gazze Şeridi’nde kurulu çok sayıda mülteci kampında 1948’den beri topraklarından sürülen Filistinliler yaşıyor. 2022’de çekilen fotoğraftaki El Burj mülteci kampı bunların en eskilerinden biriydi ve son İsrail saldırılarında yerle bir oldu.
Gazze ile Batı Şeria arasındaki önemli bir fark da nüfus yapılarının farklı olması. Batı Şeria’da hatırı sayılır bir Hıristiyan nüfus yaşıyor. Ayrıca, zamanında Kudüs’te kurulan onlarca misyoner okulu ve kolej sayesinde bölge halkının eğitim seviyesi Gazze halkıyla karşılaştırılamayacak kadar yüksek. Bu okullarda yetişen birçok kişi Batı ülkeleriyle yakın ilişki içindeydi ve laik bir düşünce yapısını benimsiyordu. Bölge insanı 1950’lerde yükselen Arap milliyetçiliği ve sosyalizm akımından çok etkilendi; bu hareketler de bu bölgede kök saldı. Hem toplumsal doku bakımından hem de diğer Filistin hareketlerinin gücü açısından Gazze’den çok farklı bir durumda bulunan Batı Şeria’da HAMAS’ın güç kazanması pek mümkün değildi.
Türkiye’de tarih alanının en önemli isimlerinden Zafer Toprak, cumhuriyetin 100. yılında pek çok yeni çalışmaya imza atmak üzereyken aramızdan ayrıldı. Boğaziçi Üniversitesi, Tarih Vakfı ve Yurt Yayınları gibi köklü kurumların tarihinde izini bıraktı, yüzlerce öğrenci yetiştirdi, eserleriyle özgün ve çokyönlü bir tarih anlayışının temsilcisi oldu.
Zafer Toprak, zengin yayın külliyatı ve farklı alanlara yayılan çalışmalarıyla özgün bir tarihçi; bilimin temel kriterlerini içselleştirmiş, sağlam kurumların gücüne inanan, çokyönlü bir 20. yüzyıl aydınıydı.
2. Dünya Savaşı ertesinde 1946’da İstanbullu öğretmen bir anne-babanın çocuğu olarak Zonguldak’ta doğdu. İlkokul döneminde İstanbul’a döndükten sonra Saint-Joseph Lisesi’nin ardından 1969’da Ankara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun oldu. 1968 Mülkiyesi’nde bulunmak onun için önemli bir tecrübeydi.
İngilizcenin öneminin farkında olan Toprak, üniversitenin ardından yüksek lisans eğitimini Londra Üniversitesi’nde tamamladı. Ardından İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ndeki doktora eğitimi sırasında yazdığı 2. Meşrutiyet dönemine odaklanan “Türkiye’de Milli İktisat (1908-1918)” başlıklı tezi, Türkiye’nin en çok referans verilen doktora tezlerinden biri oldu. 1977’de ise, emekliliğine dek yaklaşık 40 yıl boyunca parçası olacağı Boğaziçi Üniversitesi Beşeri Bilimler Bölümü’ne katıldı.
Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’nün kurucu başkanı Zafer Toprak, 40 yıl boyunca Boğaziçi Üniversitesi’nde ders vermişti. (FOTOĞRAF: SEBATİ KARAKURT)
1992’de Boğaziçi Üniversitesi’nin seçimle göreve gelen ilk rektörü Prof. Üstün Ergüder, ondan Atatürk Enstitüsü’nü farklı disiplinleri kesiştiren bir yüksek lisans ve doktora programı hâline getirmesini rica etmişti. 1992-2013 arasında enstitünün kurucu başkanı olarak görev yapan Toprak, bu süre zarfında akademik kadrodan ders içeriklerine her konuyla titizlikle ilgilendi; farklı disiplinlerden öğrencilerin çok çeşitli konular üzerinden geç Osmanlı ve cumhuriyet dönemlerine eleştirel bir şekilde yaklaştığı, uluslararası saygınlığa sahip bir kurum oluşturdu.
Zafer Toprak’ın bilimsel özgünlüğünün temelinde nicelikten çok nitelikle ilgilenmesi; eserlerinin konu çeşitliliği; kaynaklarının zenginliği ve ele aldığı toplumsal kesimlerin farklılığı yatıyordu. İmparatorluktan cumhuriyete geçiş sürecinde (1908-1946) siyasi elitten işçilere, kadınlardan tüccarlara ve düşünürlere dek toplumun çeşitli kesimlerinin dönüşümlerini farklı boyutlarıyla değerlendirdi.
Zafer Toprak, üniversite dışında Yurt Yayınları’nın ve Tarih Vakfı’nın da kurucuları arasında yer aldı. Hazırladığı sergiler, tarihe ilgi duyan pek çok kişiye ilginç hikayeler nakletti. Yazdığı kurum tarihi kitaplarıysa, iktisadi kurumların güçlü bir ekonomik ve toplumsal hayatın ne kadar önemli bir parçası olduğunu gösterdi.
Hoca, cumhuriyetin 100. yılında pek çok çalışmaya imza atmak üzereyken aramızdan ayrıldı. Bu eserlerden bazılarının ileriki günlerde yayımlanacağını umuyoruz. Eserleri bu alanda çalışan herkes için referans olmaya devam edecek.
Bugün birçok Batılı demokraside yükselişte olan popülist, sığ milliyetçi, “palyaçovari” siyasetçilerin rol modeli eski İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi 86 yaşında hayata veda etti; arkasında 86 dava ve 4 bini aşkın duruşma bıraktı. Gaflarıyla meşhur politikacı, medya ve siyasetteki gücü sayesinde bu davalardan hiçbirinden hapis cezası almamayı başarmıştı.
Bugün Batılı ülkelerde Viktor Orbán, Donald Trump gibi birçok politikacı, siyasi tarzlarının ilhamını büyük oranda bir kişiden alıyorlar: İtalya’nın eski başbakanı ve işinsanı Silvio Berlusconi. Geçen ay lösemi nedeniyle 86 yaşında ölen Berlusconi, siyasi zaferlerle olduğu kadar gaflar, davalar ve skandallarla dolu hayatıyla da hepsinin öncülü olmuştu.
Orta hâlli bir ailenin en büyük çocuğu olan Berlusconi, iyi bir eğitim almış, hukuk okumuştu. Üniversitedeyken başladığı emlak danışmanlığı işi ve ardından babasının çalıştığı banka, ona inşaat sektörünün kapılarını açmıştı. Milano’daki dev inşaat projesi “Milano 2”, basının dikkatini çeken ilk işlerindendi. Medya sektörüne ise ilk defa 1972’de, 2 km. çapında bir alana yayın yapan, İtalya’nın ilk özel kanalı Telemilano’yla girdi; 3-4 yıl içinde tüm Lombardiya bölgesine yayın yapmaya başladı. 80’lerde ise başka yerli kanalları da şirketi Mediaset’in bünyesine katarak İtalya’nın görsel medyadaki en büyük oyuncularından oldu. 1986’da futbol kulübü AC Milan’ı satın alarak takımı batmaktan kurtardı ve sonra da onu ligin en büyüklerinden birine dönüştürdü. Medyadaki güçlü konumunun yanında, İtalya’da adı skandallarla anılan Propaganda Due Mason Locası’na üyeliği de ona hem Sağ’dan hem Sol’dan siyasetçilerle içli-dışlı olma imkanı vermişti.
Berlusconi sayısız estetik müdahaleden sonra kendi kendisinin balmumu heykeli gibi gözükmeye başlamıştı.
Kaderini tamamen değiştiren hadise ise 1992’deki “Temiz Eller” operasyonu olacaktı. Bu operasyon 2. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan siyasi partileri silip süpürmüş, kimilerinin “İkinci Cumhuriyet” adını verdiği 1994 seçimleri sonrası dönemde Berlusconi böylece yeni ve güçlü bir aktör olarak öne çıkabilmişti.
Berlusconi’nin siyasete girişi bugün bile tartışmalı bir konu. Medyadaki konumu ona zaten ülke siyasetinde etkili olma imkanı tanımışken, bu adımı atmasını, şirketleri hakkında başlatılan soruşturmaların önüne geçme veya “dokunulmazlık alma” amaçlarına bağlayanlar da var. Hangi amaçla olursa olsun, Berlusconi’nin seçimlerden 4 ay önce kurduğu Forza Italia partisi, medya gücü ve kurduğu ittifaklar sayesinde İtalyan siyasi tarihinde bir partinin aldığı en yüksek oyu almıştı (%21). Seçimlere girmeden önce verdiği medya patronluğundan çekilme sözünü ise açılan davalara rağmen ölene kadar yerine getirmeyecekti.
Berlusconi, 2011’de güvenoyu alamaması üzerine istifa edişine kadar sürdürdüğü üç dönemlik başbakanlığında, gafları, lakayt demeçleriyle popülist “palyaçovari” siyasetçilerin öncüllerinden oldu. Yolsuzluk, cinsel taciz suçlamalarıyla açılan sayısız davadan hapse girmeden sıyrılmayı başardı.
2011 sonrasında başbakanlık koltuğuna bir daha oturamadı belki ama İtalyan siyasetinde ölene kadar söz sahibi olmaya devam etti. Bugünkü İtalyan başbakanı sağ popülist Giorgia Meloni’yi de bulunduğu yere taşıyan onun desteğiydi. Öldüğünde hâlâ şirketlerinin çoğunluk hissesinin sahibi ve İtalya’nın en zengin iş insanlarından biriydi.
Berlusconi, 80’lerde yerli kanalları bünyesine katarak şirketi Mediaset’i görsel medyadaki en büyük aktörlerden biri hâline getirmişti.
Berlusconi ve unutulmaz gafları
2002 AB’nin gayriresmî bir toplantısında fotoğraf çekilirken İspanya Dışişleri Bakanı’nın arkasından “boynuzlanmış” anlamına gelen el hareketini yaptı.
2003 Bir röportajında Mussolini’yi savunmak üzere “Mussolini asla kimseyi öldürmedi. Tatil için insanları sürgüne gönderdi” dedi.
2002’de bir Avrupa Birliği toplantısında İspanya Dışişleri Bakanı’nın arkasından “boynuzlanmış” anlamına gelen el hareketini yapan Berlusconi…
2006 Taraftarlarına seslenirken “Sadece Napolyon benim yaptığımdan daha fazlasını yaptı, ama ben kesinlikle ondan daha uzunum” dedi.
2008 ABD’nin ilk siyah başkanı Barack Obama seçildiğinde onu “yakışıklı, genç ve yanık tenli” diye övdü.
2009 Abruzzo depremi sonrası, çadırlarda yaşayan afetzedelere “Buna bir haftasonu kampı gözüyle bakın” tavsiyesinde bulundu.
2009 “Bunga-bunga” telefon tapesi skandalından sonra “Dün yatak odamın önünde bir sıra vardı. 11 kişi bekliyordu. 8 tanesini yaptım çünkü daha fazlasını yapamazdım; herkese yetişemezsiniz” dedi.
2010 “2. Dünya Savaşı’nda bir Yahudi başka bir Yahudiyi yüksek bir kira karşılığında saklıyormuş ve ona savaşın bittiğini söylememiş” diye fıkra anlattı.