89 yıl önce Çorum’da başlayan Alaca Höyük kazıları, MÖ 2500’lere tarihlenen mezar yapılarını, sonradan “Hitit Güneşi” olarak adlandırılacak buluntuları ortaya çıkarmıştı. O dönemde Hititlere atfedilen bu eserler, ırk ve milleti temsil eden bir sembol haline geldi ve tartışmalar yıllarca sürdü. Bilim ve ideoloji arasında kalan Türk kimliği.
Atatürk’ün talimatıyla 1935’te başlayan Alaca Höyük kazısı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk millî kazısı olma özelliğine sahiptir. İlk kazı başkanı Remzi Oğuz Arık döneminde keşfedilen Erken Tunç Çağı (MÖ 2500) mezarlarında, genellikle tunçtan üretilmiş dinsel özellikli buluntular açığa çıkarılmıştı. Birkaç yıl içinde sayıları 13’e ulaşan bu mezarlar, Anadolu’nun ilk devleti olan Hatti Beyliği’nin kral ve kraliçelerinin gömüldükleri kurganlardı.
Alaca Höyük mezarlarında bulunan sembol (kurs) ve sistrum’lar, kral-kraliçelerin ve yerleşme sakinlerinin güneş kültüne inandıklarına, geyik ile boğaya saygı duyduklarına işaret ediyordu. Alaca Höyük mezar buluntuları ilk andan itibaren hem Türkiye hem de Batı dünyasında büyük heyecan ve merak uyandırdı. 1937’de İstanbul’da gerçekleştirilen 2. Türk Tarih Kongresi’nde sözkonusu buluntular içindeki güneş sembolü eserler, dönemin arkeolojik bilgisi dahilinde Hititlere atfedilmiş; Hitit Güneş Kursu olarak adlandırılarak, Güneş Dil Teorisi’nin simgesi hâline gelmişti. Devam eden Alaca Höyük kazıları ve arkeolojinin gelişen bilgi düzeyi, bu eserlerin Hattilere ait olduğunu kanıtladı, ancak “Hitit Güneşi” deyimi günümüze değin varlığını devam ettirdi. Güneş Dil Teorisi’nin simgesi Hitit Güneşi, zaman içinde Atatürkçülük ile ilişkilendirilen bir sembol ve ulusal ideolojiyi çağrıştıran metonimik bir araç durumuna geldi.
Hitit Güneşi’nin MÖ 2500’lere tarihlenen tunç malzemeden üretilmiş orijinali, Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde.
2. Dünya Savaşı öncesi Avrupa’daki faşizm ve diğer ideolojilerin Türk milliyetçiliği ile çatışması, Hitit Güneşi’nin ortaya çıkmasında önemli bir nedendir. Bunun sonucu olarak Türk Tarih Tezi’nin oluşumu hızlanmış ve ardından gelen Hitit Güneşi’nin Türklerle anlamlandırılması, Avrupa’daki ırkçı aryanizm söylemlerine bir yanıt olmuştur. Remzi Oğuz Arık, Alaca Höyük mezarlarını kazarken 3 mezarda yalnızca detaylarda birbirinden farklı olan güneş kursları buldu ve bunlara kimi zaman boğa boynuzlarının kimi zaman da geyik ve boğa figürlerinin eşlik ettiğini gözlemledi. 1934’te kurgulanan Güneş Dil Teorisi’den etkilenen Remzi Oğuz Arık ve dönemin ünlü tarihçisi Afet İnan, güneş kurslarını bu teoriyle ilişkilendirdi. Arık’a göre Hititlerin Anadolu’nun ilk sakinleri olması büyük olasılıkla Türk olmalarını sağlayan bir anlatı sunuyor, böylece Türkleri Anadolu’nun otokton halkı yapıyordu. Böylece Hitit Güneşi, aryanizmin sembolü gamalı haçın bir karşılığı olarak değer bulmaya başladı ve protohistorik bir Anadolu eseri, bir ırkı ve milleti işaret eden bir simge olarak tanımlandı.
Hitit Güneşi, 2. Türk Tarih Kongresi’nin hem arka plan resmi olarak hem de Belleten dergisinin ilk sayısında kapakta kullanılarak, Batı dünyasına da net bir mesaj veriyordu. Güneş Dil Teorisi ve Hitit Güneşi sadece akademik toplantılarda kalmadı, madenciliği finanse etmek amacıyla 1935’te kurulan Eti (Hitit) Bankası’nın da simgesi oldu. Önce Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, sonrasında ise Ankara Üniversitesi’nin amblemi olarak kullanılmaya başlandı. 1935’ten itibaren kimlik arayışı temelinde öne çıkan Hitit Güneşi, Atatürk’ün vefatı ve hemen sonrasında 2. Dünya Savaşı’nın araya girmesiyle unutulmaya başlandı. 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti tarafından bilinçli olarak geri plana itilen bu sembol, 1960 darbesinden sonra tekrar canlandırıldı ve ilk defa Ankara’nın amblemi olarak belirlendi. Ardından Türkiye’nin ilk bisküvi fabrikası (1961) olan Eti’nin sembolü oldu.
Ankara Belediyesi de Hitit Güneşi’ni 1961’de kentin simgesi olarak belirledi. Hitit Güneşi artık gamalı haç karşıtlığını değil, erken cumhuriyet döneminde Atatürk’ün himayesinde kurulan Türk ideolojisi ve kimliğinin devamını simgeliyordu. 1970’lerde özgün anlamından uzaklaşmış eser, esas olarak Türk laikliği ve aydınlanmasını temsil etmeye başlamıştı. Aynı yıl en popüler sigara markası Maltepe’nin ve hâtta bir dönem Turizm Bakanlığı’nın (1973) simgesi hâline geldi.
Alaca Höyük’teki Hatti kral mezarlarının imitasyonları, orijinal seviyelerinde ve yerlerinde değil.
1977’de Anadolu Sigorta, tunç sembollerden birinin anıtsal heykelini şirket binasının önüne dikmeye karar verdi. Bu faaliyet kimi çevreler tarafından sözkonusu sembolün pagan kültürünü yansıttığı ileri sürülerek eleştirilmeye başlandı. Hitit Güneşi ile aynı formda olan bu heykelin temel aldığı orijinal buluntu, güneş kursu ile aynı anlamları yüklüyordu. Konuya sahip çıkan Ankara Belediyesi ve onun CHP’li başkanı Vedat Dalokay, heykelin Anadolu Sigorta binasının önünde dikilmesi talebini reddeden İçişleri Bakanı ile ciddi bir tartışma içine girdi ve anıtın Sıhhiye Meydanı’na konulmasına karar verdi. Bu girişim uzun bir süre basında tartışıldı. Senatör Adile Ayda, Hititlerin Hint-Avrupalı bir halk olduğunu, Hattilerin ise kökeninin meçhul olduğunu ileri sürerek, anıtın Türklükle bir ilgisinin bulunmadığı belirten bir köşeyazısı kaleme aldı. 24 Ekim 1977 tarihli Tercüman gazetesinde yayımlanan “Sıhhiye’deki Put” başlıklı yazısında Adile Ayda, “anıt dikilirse, bunu tarih Türklerde ulusal ve dinsel bilincin iflası olarak yazacaktır” dedi. Buna karşın anıt 1978’de Sıhhiye Meydanı’na, yüzü Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi’ne dönük biçimde dikildi.
Günümüzde Ankara’da hem Kocatepe Camii hem de Alaca Höyük sembolünden türetilmiş anıt Atatürk Bulvarı’ndan görülebiliyor.
1994 yerel seçimlerinde Ankara Belediyesi’ni kazanan Refah Partisi, Türkiye’nin İslâm öncesi geçmişine uzanan Hitit Güneşi’nin %99’u Müslüman olan bir ülke için uygun bir simge olmadığını öne sürdü ve kent amblemini değiştirdi. Teklif edilen yeni amblem, 1987’de inşa edilen klasik Osmanlı üslubuyla devasa Kocatepe Camii silueti ile 1980’lerde yapılmış Atakule’yi, İslâmiyet’in sembolü hilal motifi içinde üstüste bindiriyordu! Hitit Güneşi ambleminin değiştirilmesine karşı çıkanlar, bunu paganizmin değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut durumunun bir sembolü olarak görüyordu. Günümüzde hem Kocatepe Camii’nin hem de Alaca Höyük sembolünden türetilmiş anıtın Atatürk Bulvarı’ndan görünüyor olması, bu sembolik kimlikler arasındaki kimyasal gerilimin ironik bir işaretidir.
2019 yerel seçimleri ile uzun bir süre sonra Ankara Belediyesi’ni tekrar kazanan Cumhuriyet Halk Partisi, kent amblemini tekrar Hitit Güneşi yapmak için çalışmalara başladı. Atatürk’ün akılcı yaklaşımları ile arkeoloji, Türk ulusunun yaşadığı topraklar ile olan bağlarını güçlendirmenin önemli bir aracı aynı zamanda. Genç Türkiye Cumhuriyeti, Batı merkezli Hint- Avrupacı bakışaçısını kırarak, Hitit Güneşi’ni Anadolu coğrafyasının sembolü yapmıştı. Hitit Güneşi bugün de Anadolu’nun Türk kimliğini, Türklerin pagan kültürünü ve Atatürk döneminin aydınlanmış devlet görüşünü sembolize ediyor.
2.Dünya Savaşı’nın bitişiyle başladığı, SSCB’nin yıkılmasıyla sona erdiği kabul edilen Soğuk Savaş, aslında 1. Dünya Savaşı sonrasından günümüze uzanan çok daha uzun bir dönem. Askerî cephelerin yanısıra bağımsızlık mücadelelerinden nükleer gerilimlere, kaynakların paylaşmasından darbelere, ideolojik çatışmalara uzanıyor ve hâlâ sürüyor.
Soğuk Savaş, yaygın ve kabul edilen tanıma göre 2. Dünya Savaşı sonrasında başlar; Berlin Duvarı’nın yıkılışı (1989) ve Sovyetlerin dağılmasıyla (1991) birlikte sona erer. 1945 sonrası üstünlük yarışında ABD ile SSCB sıcak savaşa girmemişler, ancak nükleer terör tehdidi altında her alanda çatışmışlardır. Bunun temel olguları da, sırasıyla Yalta ve Potsdam Konferansları, atom bombaları, 2 bloklu dünyanın kurulması, Marshall yardımı, McCarthy dönemi, Berlin krizleri, Kore Savaşı, NATO ve Varşova Paktı, nükleer üstünlük arayışları, Budapeşte hadisesi, Küba, Vietnam, Prag’ın işgali, yumuşama ve nihayet Doğu Bloku’nun, diğer ifadesiyle “komünizmi inşa etmeye çalışan” rejimlerin çöküşüdür. Elbette bu süreç bütün dünyada istihbarat savaşları, sömürgeciliğin tasfiyesi, siyasi darbeler, dolaylı ve açık askerî müdahalelerle birlikte yürümüştür.
Soğuk Savaş’ın tarihi şüphesiz bunlar olmadan yazılamaz; ancak bunun daha uzun vadedeki yeri ve anlamlandırılması konusunda farklı yaklaşımlar vardır. Daha geniş bir bakış, Soğuk Savaş’ın 1918’de Rus limanlarının Batılı güçler tarafından işgali ve komünizme karşı mücadelelerin yükselmesiyle başladığı; günümüzde Ukrayna başta olmak üzere, yine Rusya’nın geleneksel etki alanlarında hâlâ devam ettiği ve Çin’in de büyük güç oyununa dahil olduğu şeklindedir. Bu çatışmalar Yugoslavya’nın parçalanması ve Balkanlar ile Kafkasya’daki diğer savaşlarla kendisini göstermiş, daha ağırlıklı olarak İran’dan Libya’ya kadar olan coğrafyada sürmüştür. Büyük güçlerin küresel hakimiyet çabaları hiç kesilmemiştir ve günümüzde de son derece yoğundur.
Soğuk Savaş’ı 3 aşamada ele almak yerinde olur. Birincisi 1918 ile 2. Dünya Savaşı’nın sonu arasındaki yıllar, ikincisi esas dönem sayılan 1945 ile 1991 arası, üçüncüsü ise 1991’den günümüze uzanan gelişmeler.
İspanya içsavaşı, 2. Dünya Savaşı öncesi Soğuk Savaş’ın en önemli sahnelerinden biriydi.
İlk dönemde imparatorlukların parçalanmasıyla birlikte, komünizm ile kapitalizm arasındaki karşıtlık öne çıktı; birçok ülkede içsavaşlarla birlikte totaliter rejimler kuruldu. Özellikle Almanya ve İtalya bu iç çatışmaları yoğun şekilde yaşadı; 1936 ila 1939 arasındaki İspanya İçsavaşı da dönemin çok tipik bir örneği oldu. Nazi Almanyası ile faşist İtalya, Franko’ya büyük yardım gönderirken SSCB de İspanya’ya bir miktar yardım etti; ama bunu Cumhuriyetçi saflarda hegemonya oluşturmak ve Rusya’daki tasfiyeleri İspanya’ya taşıyarak Moskova’nın koşulsuz denetimi dışında varolmaya çabalayan sosyalistleri erişebildikleri oranda imha amacıyla yaptı. Bu dönemde “demir perde” SSCB sınırlarıydı ama, sözkonusu terim ilk defa 1946’da Churchill’in Missouri’nin Fulton kentinde “bugün Baltık kıyısındaki Stettin’den Adriyatik’teki Trieste’ye kadar Avrupa’nın üzerine demir bir perde iniyor” sözleriyle literatüre girmiştir.
2. dönem veya esas Soğuk Savaş döneminde, yerkürenin 3’te 1’ine yayılmış olan komünizmin çevrelenmesi ve yayılmasının önlenmesi Batı dünyasının yeni lideri ABD’nin temel hedefiydi. Bu dönemde Rusların Doğu Avrupa ve Batı Asya dışında Kore ve diğer Doğu Asya ülkelerindeki ilerlemeleri de endişeyle karşılanıyordu. Batı Avrupa’da savaştan sonra iktidara aday olan komünist partilerin etkisizleştirilmesi için, başta Fransa, İtalya ve Almanya olmak üzere bu ülkelere büyük ekonomik yardımlar yapıldı; doğuda ise Güney Kore’nin işgaline karşı savaşa girmekten kaçınılmadı. Sonradan Avrupa Birliği’ne dönüşecek olan kurumların yanısıra 1949’da NATO kuruldu; Uzakdoğu’da Japonya desteklendi. SSCB de buna iktisadi sahada Comecon ve askerî olarak Varşova Paktı (1955) ile yanıt verdi; işgal ettiği ülkeleri dünyadan tecrit etti. Batı’da da “yeniden inşa” sloganıyla etkili olmaya çalışan Avrupa komünistlerinin önü kesilmiş oldu.
Bu dönemde Kore ve Vietnam ile Hindiçini’de sıcak savaşlar oldu ama, bunlar ABD ile SSCB’yi doğrudan çatışmanın eşiğine getirmedi. Ne var ki 1949 Berlin Krizi ile 1962 Küba füze krizleri sırasında gerçek birer nükleer çatışma tehlikesi yaşandı. Yapılan pazarlıkla Ruslar Küba’dan, Amerikalılar ise Türkiye’den nükleer füzelerini sessizce çekmeye razı oldular. Böylece dünya nükleer felaketin eşiğinden dönmüş oldu.
Yine bu 2. dönemde bağımsızlıklarını kazanmak için savaş veren eski sömürgelerde etkinlik kurma yarışına girişildi. Çoğu ulusal kurtuluş mücadelesinde, bir bağımsızlıkçı hareketin yanısıra bir Sovyet yanlısı ve bir ABD yanlısı örgütün oluşturulduğunu görürüz. Ne var ki, Doğu Bloku’nun en başta ekonomik anlamda Batı’nın çok gerisinde kalması belirleyici oldu ve 1918’de kurulmuş olan Yugoslavya, Çekoslavakya ve Sovyetler Birliği gibi siyasi yapılar tarihe karıştı.
3. ve hâlen devam eden dönem ise SSCB ile birlikte iki kutuplu sistemin yıkılmasıyla başladı; yine büyük güçler arasında açık savaşa gitmeden, en yoğun şekliyle Balkanlar, Karadeniz ve Afganistan’dan Kuzey Afrika’ya uzanan coğrafyada devam edegeldi. Bu dönem için, Çin’in büyük güçler arasına eklenmesiyle tanımlanan “Yeni Soğuk Savaş” veya “2. Soğuk Savaş” ve hâtta kimi zaman “3. Dünya Savaşı” terimleri kullanılmakta.
Rusya’da 1917 devriminden sonra çıkan içsavaş sırasında Troçki, Kızıl Ordu’yu denetliyor. Soğuk Savaş, Batı’nın içsavaş sırasında Sovyet limanlarını işgaliyle başlamıştı.
Bu aşamada büyük açık savaşlar olmamakla birlikte, son derece yaygın bir şiddet dünyayı sarsmakta. Büyük devletler veya onların yönlendirdikleri diğer ülkeler, destekledikleri silahlı örgütler vasıtasıyla birçok ülkede “vekalet savaşı” yürütüyor. 3. dönemin savaşları Saraybosna, Vukovar, Grozni, Libya’nın tüm kentleri, Ukrayna kentlerinin büyük kısmı, Halep, Beyrut, Gazze, Telafer, Felluce, Rakka, Mogadişu ve daha nice yerleşimlere daha önceki felaketlerin ötesinde yıkımlar getirdi. Örneğin ilk dönemde İspanya İçsavaşı’nda bombalanan Guernica’nın bunların yanında esamesi bile okunmaz. 1937 Nisan’ında Franko’yu destekleyen Alman ve İtalyan uçakları, bu Bask kentine 22 ton bomba atıp 300 ila 400 arasında kişiyi öldürdüler (bu rakamlar 153 ile 1.654 arasında değişmekle birlikte daha hassas analizler yukarıdaki sayı aralığını vermektedir). Buna karşı Vietnam’da Amerikan Hava Kuvvetleri 6.162.000 ton, deniz piyadelerinin uçakları ise ayrıca 1.5 milyon ton bomba attı. Bu rakam Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan bombaların 100 katı patlayıcıya eşittir. Rakka’da Amerikalıların, Gazze’de ise İsrail’in attığı bombalar da inanılması zor rakamlara ulaşmaktadır. Bu rakamlar Soğuk Savaş’ın içinde bulunduğumuz evresinde şiddetin yine ağırlıkla sivilleri hedef alarak yoğun şekilde devam ettiğini gösterir.
3. dönemin en tipik özelliklerinden biri de, ilk iki dönemde özellikle Batı’da öne çıkmış olan komünizm tehdidinin sona ermesi, bunun yerine Rusya ve Çin’in ABD hegemonyasını sarsma girişimlerine karşı küresel mücadeleye başlamasıdır. Çin düşük profille yavaş yavaş etkinliğini artırma stratejini sürdürürken, Rusya dolaylı silahlı güce daha çok başvurmuş; ABD ise Çin ile birlikte askerî gücün yanı sıra yumuşak güç dediğimiz ekonomik ve diplomatik unsurlara ve ayrıca vekalet savaşlarını yürüten yerel veya bölgesel güçlere Ruslardan daha fazla ağırlık verebilmiştir.
Dünya Savaşı sonrası Soğuk Savaş’ın en önemli simgesi olan Berlin Duvarı’nın yapımına 13 Ağustos 1961’de başlandı.
ALGILAR VE YANILGILAR
İki süper devletin farklı yapısı
İngiltere ve Fransa 1945’te imparatorluklarını çaresizce tasfiye ederken, ABD ve Rusya tarafından iki kutuplu bir dünya oluşturulduğu inancı kesindi. Batı ülkeleri ordularını terhis ederken SSCB Doğu Avrupa’yı işgal etmişti; Çin 1949’da komünist bloka geçmiş olup, birçok yerde de komünist iktidarlar yakın görülmekteydi.
Rusların atom bombasına, kısa süre sonra da hidrojen bombasına sahip olması, hegemonya mücadelesinde ellerini müthiş şekilde güçlendirmişti. Ne var ki Rusya 1914 ila 1945 arasında 26 milyonu 2. Dünya Savaşı’nda olmak üzere 50 milyona yakın insan yitirmiş, ülkenin büyük bölümü yerle bir olmuş ve üretim düşmüştü. Rusya atom bombasına sahip, ancak nüfusu giderek azalan mutsuz bir ülke durumundaydı. Halkın yoksulluğu pahasına gerçekleştirilen dev silahlanma, aşırı sansür, eleştirinin en hafif karşılığının Sibirya sürgünü olması ve bürokratik uygulamalar, baskı altındaki tüm halkların memnuniyetsizliğini had safhaya çıkarmıştı. Üretkenlik son derece düşük olup, hiçbir şekilde Batı ülkelerine yaklaşamıyordu. Bu durum Sovyet sistemini çürüttü ve çöküşle birlikte işgal altındaki tüm ülkeler nefret ettikleri rejimden bağımsızlıklarını kazandılar. Keza, o kadar silaha rağmen Rus Ordusu’nun zaafları Afganistan’dan Çeçenistan ve Ukrayna’ya kadar ortaya çıktı. Halbuki yüzlerce denizaltı ve binlerce uçağı üslerde çürüteceklerine, bu kaynakların yarısını bile halkın tüketimine harcasalardı, gelişmeler farklı olabilirdi.
Sovyet Ordusu’nun zaaflarının ortaya çıktığı alanlardan biri Afganistan oldu.
Yunan İçsavaşı ve pazarlıklar…
İşgal altında başlayan ve 1949’a kadar süren Yunanistan İçsavaşı’nda bir dizi yanılgı yaşandı. Birincisi Yunan komünistlerinin SSCB’den yardım beklemeleriydi. Halbuki Stalin zaten Churchill ile pazarlık yaparken Yunanistan’ı Batı’ya terketmişti. 1944’te yapılan görüşmede Bulgaristan, Macaristan ve Romanya, Sovyet etki alanına bırakılırken, Yugoslavya için %50-50 oranı belirlenmiş, Yunanistan ise %90 Batı, %10 SSCB olarak belirlenmişti. Bu, Stalin’in tuttuğu çok nadir sözlerden biri olarak kaldı; çünkü Doğu Avrupa’da rahatça at oynatmak istiyordu. Bu nedenle 1945’te çok avantajlı durumda olan Yunan komünistlerine Sovyetler hiç yardım etmedi ve ayrıca onları siyasi ve askerî olarak felaketli yollara, sabit mevzileri savunmaya sürükledi.
Yunan İçsavaşı’nda Sol muhalefet Soğuk Savaş’ın kurbanı oldu.
Komünist Blok’un ekonomik zaafları
Komünizmin dünyada tek bir blok halinde ilerlediği yanılgısı 1960’lara kadar devam etti. Ne var ki Çin devrimcileri daha 1935’te Rusların zorladığı felaketli “sabit mevzi stratejisi”nden yılmış ve Moskova’dan gelen danışmanları geri göndermişti. Çin Komünist Partisi 1949’da iktidarı ele geçirdikten sonra da ilişkileri hiç iyi olmadı. Bu arada Avrupa komünistleri ve Yugoslavya da SSCB ile yollarını ayırma sürecindeydi.
Ulusların bağımsızlıklarını her şeyden önemli görmeleri bir yana, Sovyet iktidarı hem verimsiz hem de kendi halkı da dahil olmak üzere bütün ülkelerde aşırı baskıcı ve zalimdi. Çok önemli bir diğer nokta ise Doğu Bloku ülkelerinin sosyalist ekonomiyi nasıl inşa edeceklerini çözümlemekteki başarısızlıklarıdır. Kaynak dağılımı için bir yöntem bulamadıkları ve sektörler arasında denge kuramadıkları için bu ülkeler büyük bir verimsizlik çemberi içinde tıkanıp kaldı.
Çin, Sovyetler Birliği’ni Stalin’in ölümünden sonra ‘sosyal emperyalist’ ilan edecekti.
Rusya’da 1917 Şubat Devrimi’nden sonra Bolşeviklerin Ekim Darbesi ile iktidarı ele geçirmeleri ve 1918 Ocak ayında Kurucu Meclis’i güç kullanarak feshetmelerinden sonra Batılı güçler Sovyet rejimine karşı harekete geçtiler. Bunun ilk örnekleri, Rus İmparatorluğu’ndan kopan Polonya ve Finlandiya’nın desteklenmesiydi. Devrimin ilk romantik günlerinde Bolşevikler, Polonya’yı ele geçirerek Alman proletaryasıyla birleşmeyi umuyorlardı; bu belki de yegane samimi enternasyonalist girişimleriydi. Ne var ki Spartakistlerin katledilmesi ve Varşova önlerinde uğradıkları askerî bozgun onları içe kapanmaya itti. Bu arada Ukrayna’yı ve Beyaz güçlerin elindeki Kırım’ı tekrar işgal etmişlerdi.
1918’den sonra komünizme karşı dünya çapında bir mücadele başlamıştı. Bu belki dünya çapında bir ideolojik savaştı ama, göz açıp kapayıncaya kadar bir “milliyetçi hegemonya” aracına dönüştü. 1919’da Sovyet Komünist Partisi denetiminde oluşturulan 3. Enternasyonal (Komintern), tüm dünyadaki sosyalistleri Moskova’nın çıkarlarına hizmet etmek üzere yönlendirmeye, farklı bakışa sahip olanları tasfiye etmeye yöneldi. Sovyetler’in 1939’da Naziler ile anlaşmaları; 1941’e kadar İngiltere ve Fransa’ya karşı Almanya’yı desteklemeleri; daha sonra aniden politika değiştirerek Müttefikler’e yaranmak için 3. Enternasyonal’i lağvetmeleri, sosyalist inanışın prestijini neredeyse yok etti.
Senatör MacCarthy’nin başını çektiği ekip “Kızıllar Geliyor” sloganını kullanarak Amerikan halkını manipüle etmişti.
Ne var ki Batılılar, bir propaganda aracı olarak enternasyonalizmi olduğundan çok daha güçlü göstermeyi sürdürdü. Moskova da diğer ülkelerdeki sosyalistleri yönlendirme girişimlerini kesmedi; Doğu Avrupa’daki işgallerini meşrulaştırmak için her ülkede giderek azalan taraftarlarını kullandılar. Ancak bu arada Vietnam başta olmak üzere ulusal kurtuluş hareketlerine destek verdiklerini de kaydetmek ve buna Küba’yı da eklemek gerekir (Küba askerlerinin Angola ve diğer Afrika ülkelerinde yıllarca savaşmaları, 1960 sonrasındaki Soğuk Savaş’ın bir başka cephesidir).
1919’da 3. Enternasyonal’in kurulması ABD’de ilk “Kızıllar geliyor” korkusunu tetiklemiş ve aynı yıl FBI bünyesinde komünistleri izlemek üzere kurulan özel bölümün başına yıllarca bu kurumu yönetecek olan Edgar J. Hoover getirilmişti. Bu kurum 1945 sonrasında faaliyetlerini çok büyük ölçüde geliştirecekti ama, Soğuk Savaş’ın çok önceleri başladığını göstermesi açısından önemlidir. 1929 ekonomik krizinin bütün ülkelerde Sol hareketleri güçlendirmesi de bu eğilimi ileriye taşıyacaktı. 1940’ların ikinci yarısında MacCarthy’nin başını çektiği ikinci “Kızıllar” korkusu ise Soğuk Savaş’ın iç cephesini canlı tutma çabasından başka bir şey değildi.
SOĞUK SAVAŞ’IN SINIR ÜLKESİ
Türkiye’nin Batı’ya yaklaşması ve ABD’nin iki yüzlü politikaları
Soğuk Savaş’a çok erken bir tarihte dahil olan Türkiye, bundan en çok etkilenen ülkelerin başında gelir. Stalin’in Doğu Anadolu’dan toprak talebi; Boğazlar üzerinde söz sahibi olmak üzere güç yığmaya başlaması; Kuzey Afrika’daki İtalyan sömürgelerinden pay istemesi; İran’dan çekilmemekte direnmesi gibi hususlar Türkiye’yi Batı Bloku’na itmiş, Türkiye Yunanistan ile birlikte Marshall yardımından yararlandırılmıştı. Bunu Kore’ye asker gönderilmesi ve NATO’ya girilmesi izledi. 50’lerin başından itibaren ABD ve Federal Alman servisleri Türkiye’de örgütlenme çabalarına hız verdi. İkili antlaşmalar ile tarımdan eğitime her alana müdahale ederken ordunun ve devletin her kademesinden taraftar devşirdiler ki, bu bağlantılar da yıllar sonra komplo davaları ve 2016 darbe girişiminde net şekilde ortaya çıkacaktı. Akabinde barış gönüllüleri, komando kampları, Türkiye’ye yerleştirilen Jüpiter füzeleri krizi, siyasi müdahaleler ve cemaat örgütlenmeleri geldi.
1960, 1971 ve 1980 darbeleri ve bunu izleyen darbe girişimlerinde Batılıların rolleri bellidir. Türkiye’nin Soğuk Savaş’ın 2. döneminde Varşova Paktı’na karşı bir cephe ülkesi olması belirleyiciydi. Bu çerçevede Batılı güçler, Türkiye’de çokyönlü dış politika izlemeye çalışan liderlerin tasfiyesi için doğrudan ve dolaylı müdahalelerde bulunmuştur ve bu çaba sonrasında da devam etmiştir.
2 kutuplu yapının sona ermesiyle birlikte Balkanlar, Kafkasya, İran ve Ortadoğu ülkeleri arasındaki Türkiye’nin konumu başka boyutlar kazandı. Türkiye’nin kontrol altında bir güç olması NATO açısından önemliydi. Ankara, Batı’nın taleplerine daha fazla boyun eğmesi için terör ve ambargolarla sıkıştırılmaya çalışıldı. Kıbrıs, bu dönemin önemli bir sorunu olarak öne çıktı. Türkiye bununla bağlantılı olarak Batı’nın yönettiği terör saldırılarına maruz kaldı ve Kıbrıs konusu önce ASALA ve hemen akabinde PKK ile genişletilerek üçüncü evreye taşındı. Bu arada Irak, Suriye, Libya ve İsrail sorunları da bunlara eklendi. Soğuk Savaş’ın bu döneminde Türkiye onbinlerce can kaybına ve büyük maddi zarara uğradı. Açıkça söylemek gerekirse Türkiye, Soğuk Savaş’ı çok daha yoğun bir şekilde yaşadı.
1962’deki ‘Füze krizi’nde Türkiye de masadaydı.
BELGESEL (Netflix) DÖNÜM NOKTASI: ATOM BOMBASI VE SOĞUK SAVAŞ (TURNİNG POİNT: THE BOMB AND THE COLD WAR) YÖNETMEN: Brian Knappenberger
Dijital yayın platformu Netflix’te yayınlanan belgesel, 2. Dünya Savaşı’ndan Ukrayna- Rusya Savaşı’na kadar dünyada yaşanan siyasi-askerî olayları ele alıyor. Soğuk Savaş sürecinde ve sonrasında siyasilerin takındığı tavırlar ve bunların günümüze uzanan etkileri, çarpıcı ve akıcı bir ifadeyle izleyiciye sunuluyor. 20. yüzyılın kritik olaylarında rol alan kişiler ile yapılan mülakatlara ve önde gelen isimlerin görüşlerine yer verilen belgesel, 1’er saatlik 9 bölümden oluşuyor.
1960’lardan itibaren geliştirilmeye başlanan tomografi uygulamaları, aslında 20. yüzyılla birlikte devreye giren röntgen kullanımının çok daha ileri bir safhasını oluşturacaktı. 3 boyutlu bir nesnenin iç yapısını farklı kesitlerde görmek prensibi hem teşhiste hem de tedavide çığır açacak; sağlık sektöründe ve finansal yapılarda da bir devrim yaşanacaktı.
Wilhelm Conrad Roentgen’in 1895’te keşfettiği X ışınları, kısa bir süre sonra hekimlerin canlı bedenin içini görebilmelerini sağlayan mucizevi bir teşhis yöntemi olarak kullanılmaya başlandı. X-ışınları nüfuz ettiği katı nesneler tarafından bir miktar zayıflatıldığından, ışına maruz kalma sonucunda ortaya çıkan resim, bedenin içini gösteriyordu. Röntgen devriminden sonra tıp artık eski tıp olmadı; radyoloji 1900’lü yılların başlarında tıbbi bir uzmanlık dalı hâline geldi ve X-ışını görüntüleme bugün hâlâ kullanılmakta… (“Ve insan kendi içini gördü: Röntgen devrimi”, #tarih dergi, Ekim 2014, s: 82-89)
Radyolojinin gelişimi 2. Dünya Savaşı’na kadar ılımlı bir hızda seyretti. Savaş yıllarında X-ışını görüntülemenin yaygın kullanımı ve dijital bilgisayarın ilk örneklerinin ortaya çıkışı ile tanısal görüntüleme tekniklerinde bir devrim yaşandı. Görüntüleme teknolojisinin ve bilgi işlem gücünün gelişmesiyle birlikte, organ fonksiyonları ve metabolizmanın işleyişi de ölçülebilir hâle geldi.
Godfrey Hounsfield’ın bilgisayarlı tomografi makinesinin ilk prototipi. Science Museum, Londra.
Müzik sektörünün devlerinden EMI (Electric and Musical Industries, Ltd.) 1931’de kurulmuştu. 1939’dan itibaren Ar-Ge bölümünde çalışan genç yetenekler, savaş nedeniyle hava radarlarının ve diğer elektronik cihazların geliştirilmesine yönlendirilmiş; savaşın sonunda şirketin geleneksel eğlence işlerinin yanısıra, savunmayla ilgili elektronik çalışmaları da devam etmişti. 1955’te ABD’de Capitol Records’un satın alınması ve ardından EMI ile sözleşmeli olan Beatles grubunun büyük başarısı, 1970’lere girerken şirketi çok güçlü bir konuma getirmişti. O sıralarda şirketin üst yönetiminde, dolayısıyla kurumsal stratejisinde bir değişiklik yaşandı. Yeni icra kurulu başkanı John Read, EMI’nin kârının üçte ikisini oluşturan müzik işinin riskleri ve belirsizlikleri nedeniyle, şirketin stratejik dengesini değiştirmek istiyordu; bu amaçla nakit akışının bir kısmını şirket içi araştırma-geliştirmelere yönlendirmeye başladı.
1971’de geliştirilen EMI Scanner, Londra’daki Science Museum’da sergileniyor.
Read, şirket içi yenilikçiliği teşvik etmek gayesiyle bir araştırma fonu kurdu. Finanse edilen ilk projeler arasında EMI’de araştırmacı olan Godfrey Hounsfield tarafından önerilen bir proje vardı. Bu proje, şirkete hızla büyüyen tıp teknolojisi alanına girme fırsatı oluşturacaktı. Elektrik mühendisi Hounsfield, radar sistemleri, güdümlü silahlar ve İngiltere’nin ilk transistörlü bilgisayarı gibi projelerde çalışmıştı. Zihnini meşgul eden yeni proje “otomatik örüntü tanıma” (automatic pattern recognition) idi: Kapalı bir kutunun içini görmenin mümkün olup olmadığını merak ediyordu! Daha sonra bunun biyolojik bir yapıda, kafatasında ince ayarlı X-ışını kullanılarak başarılabileceğinin farkına vardı ve ilk bilgisayarlı tomografi tekniğini tasarladı. Bu tasarım, bir nesneye farklı açılardan gönderilen çok sayıda X-ışınını kullanarak, daha sonra bir bilgisayar işlemcisiyle o nesnenin yüzlerce fotoğraftan oluşan bir resmini oluşturmak fikri üzerineydi; böylelikle 3 boyutlu bir nesnenin iç yapısını farklı kesitlerde görmek mümkün olacaktı. Bilgisayarlı tomografi kavramsal anlamda bir yenilikti ama kullandığı teknolojiler iyi biliniyordu. Temelde X-ışını, görüntüleme teknolojisi ve veri işlemeyi birbirine bağlıyordu. Burada asıl zorluk, birbirinden farklı nitelikte olan mekanik, elektronik ve radyografik bileşenlerin tek bir sisteme doğru ve hassas bir şekilde entegre edilmesiydi. İlk deneylerinde verileri elde etmek (tarama süresi) 9 saat, görüntüyü bilgisayarda yeniden oluşturmak 2.5 saat sürmüştü. Sonuçta laboratuvardaki beyin örneğinde ak ve gri maddenin ayırt edilebildiği bir görüntü elde edebilmişti. 1968’de eksiksiz bir sistem olarak tanımlanan ve patent başvurusu yapılan bilgisayarlı tomografi için patent 4 yıl sonra verilecekti.
Beatles Tıpta da Devrim Yapmıştı”, ntv tarih, Nisan 2009.
O yıllarda EMI esas olarak plak ve elektronik üretimiyle ilgileniyordu ve radyolojik ekipman konusunda hiçbir tecrübesi yoktu. Şirkete en büyük kazancı Beatles’ın albüm kayıtları sağlıyor, araştırma projesi için de önemli bir kaynak oluşturuyordu fakat yüksek maliyeti karşılamak için İngiltere Sağlık ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın da destek vermesi gerekecekti (“Beatles Tıpta da Devrim Yapmıştı”, ntv tarih, Nisan 2009)
“Ve insan kendi içini gördü: Röntgen devrimi”, #tarih dergi, Ekim 2014
Hounsfield, 1969’da Londra’da bir radyoloji uzmanının desteğini almak için Dr. James Ambrose ile görüştüğünde tıp tarihine geçecek bir işbirliği de başladı. Ambrose, İngiltere’nin en önemli beyin cerrahisi merkezlerinden biri olan Wimbledon’daki Atkinson Morley Hastanesi’nde radyolog olarak çalışıyordu. Bilgisayarlı tomografinin gerçek potansiyelini farketmişti ve Hounsfield’a klinik teknik konularda yardımcı olan, beyin tomografilerini yorumlayan ilk kişi olacaktı.
Londra’da, Atkinson Morley Hastanesi’nin radyoloji bölümüne yerleşen Hounsfield ve küçük ekibi, 2 yıl boyunca Ambrose’un okuldan edindiği deney hayvanlarının kafalarını kullanarak orijinal cihaz üzerinde çalıştıktan sonra, 1971’de bir prototip EMI tarayıcısı (scanner) üzerinde ilk klinik deneyleri gerçekleştirdi. Sonuçlar inanılmazdı; böyle bir buluş tıpta devrim yaratacaktı. Ancak makine çok yavaştı; X-ışını ile taramayı yapmak yalnızca 5 dakika sürüyordu ama, taramayla toplanan verilerin bulunduğu kaseti Atkinson Morley’den EMI laboratuvarlarına götürmek ve burada bir bilgisayarda gece boyunca görüntüleri işlemek gerekiyordu. Kafatası artık tümörler ve kafa yaralanmaları gibi çeşitli kafa içi sorunların radyolojik incelemesine engel teşkil etmeyecekti. İngiltere Sağlık ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı hiç vakit kaybetmeden Manchester, Queen Square ve Glasgow için 3 EMI tarayıcı sipariş etti.
Müzik sektörünün devlerinden EMI’nin kârının büyük kısmı, Beatles grubunun plaklarından elde ediliyordu. Bu gelir sayesinde bilgisayarlı tomografinin tohumları atılacaktı.
Klinik deneylerinin yapıldığı sıralarda John Powell, EMI’ye teknik direktör olarak katıldı. Şirketin elektronik işindeki kârlılığı zayıftı; çünkü 2.500 kişilik Ar-Ge kapasitesi çok sayıda birbirinden farklı küçük hacimli üretime yayılmıştı. Bilgisayarlı tomografi projesi şirketin köklü elektronik altyapısı üzerine inşa edildiğinden, Powell bunun EMI’ye heyecan verici yeni bir alana girme konusunda önemli bir fırsat sağladığına inanıyordu; ancak EMI yönetimi yeni ürünlerinin satış potansiyeli konusunda kararsızdı.
EMI-Scanner olarak adlandırılan bilgisayarlı tomografinin fiyatının 400 bin USD civarında olması bekleniyordu ve yalnızca en büyük ve mâli açıdan en güçlü kurumların satın almaya gücü yetiyordu. Ancak şirket, doktorların coşkusuyla cesaretlendi. Özellikle nörologlar ve beyin cerrahlarının, tanı koymadan önce bilgisayarlı tomografi istemeye etik açıdan kendilerini zorunlu hissedecekleri zamanın yakın olduğunu tahmin edebiliyorlardı. Şirketin ilk 12 ayda 50 tomografi/tarayıcı satacağı tahminiyle Powell, 6 milyon Sterlinlik yatırım projeksiyonu üzerinden temel bir stratejinin ana hatlarını çizdi. Ürün, kazançlı tıbbi ekipman alanına girişle birlikte küresel pazarlara erişim imkanı sağlayacaktı. Şirketin hedefinin, tıbbi görüntüleme alanıyla sınırlı kalmayıp girişimsel radyoloji ve radyasyon terapisine doğru genişlemesi gerektiğini hissetmişti.
Bilgisayarlı tomografiyi geliştiren Godfrey Hounsfield, bir İngiliz nörolog ile ABD’ye gönderildi. Konuştukları Amerikalı uzmanlar, cihazın büyük tıbbi öneme sahip olduğunu doğruladı. Tıp camiasında ilgi yüksekti. Daha sonra EMI, Kuzey Amerika Radyoloji Derneği’nin (RSNA) yıllık toplantısında bir sergi düzenledi. Şirket yönetiminin Amerikan medikal pazarına girmek için bir ABD satış şirketi kurma konusundaki güveni artmıştı.
Godfrey Hounsfield’ın çizimiyle bilgisayarlı tomografi makinesinin ilk taslağı.
1977, EMI’nin ABD’deki şirketi EMI Medical Inc. için çok iyi bir yıldı; bilgisayarlı tomografi, Amerikan pazarında muazzam bir başarı elde etmişti. Tarayıcının piyasaya sürülmesinden itibaren geçen 3 yıl içinde, şirketin tıbbi elektronik satışları 42 milyon Sterline yükseldi. 300 üniteden fazla siparişle istikbal de çok parlak görünüyordu.
O zamanlar mevcut olan en umut verici yenilik EMI beyin tomografisiydi. Bu, EMI’nin varlığının ve deneyiminin olmadığı bir pazarda bilinmeyen potansiyele sahip bir üründü. Roentgen’in X ışınlarını keşfetmesinden bu yana tıpta teşhis alanındaki en büyük sıçramayı temsil ediyordu. 3 yılı aşkın bir süre boyunca EMI, dünya pazarının %100’üne sahip oldu. Sonraki 2 yılda rekabetin başlamasıyla birlikte pazar payı düştü ancak satışlar artmaya devam ediyordu. Tıbbi elektronik yatırımları, 1979’un sonunda EMI’nin devralınmasından kısa bir süre sonra THORN EMI tarafından satıldı, ancak EMI’nin patentleri korundu.
Günümüzde görüntüleme sistemleri tüm vücudu, her bir organı kesitler halinde ve 3 boyutlu olarak ortaya koyabildiği gibi, atan kalbi, damarlarda akan kanı, sinir liflerini, dokularda yerleşen tümörleri, enfeksiyonları da gösterebilmekte. Görüntülerin analiziyle kemiklerin yoğunluk kaybı ya da kalbin kan pompalama kapasitesi gibi bilgiler hesaplanabilmekte. Biyopsi ve radyoterapi gibi çeşitli teşhis ve tedavi girişimlerinde görsel kılavuzluk ise radyolojik görüntülemenin başka bir önemli boyutu.
Bilgisayarlı tomografi, genellikle X-ışını kaynağını ve detektörünü hastanın etrafında döndürerek, çeşitli açılardan çok sayıda projeksiyon X-ışını görüntüsü elde eder; bu görüntüler 3 boyutlu bir hacme dönüştürülerek kesit görüntüleri elde edilir. İlk bilgisayarlı tomografide (BT) insan beyninin yalnızca bir kesitini taramak 9 saat sürmüş ve bunlar ardından 2.5 saatte yeniden yapılandırılmıştı. Elde edilen kesit görüntüsü 802 piksel matrise ve 8 Bit kontrast çözünürlüğüne sahipti. Modern BT sistemleri, saniyede 40 kesit yapacak hızda 10242 piksele kadar görüntü matrislerini elde ediyor ve yeniden oluşturuyor.
Kadıköy’ün sahil semtlerinden Moda, İstanbul’un karşı yakasındaki en önemli yerleşimdi. Esas olarak köşklerden-konutlardan, ibadethane ve okullardan oluşan semt; çokkültürlü dokusu, plajı ve hayat tarzı ile farklılaşıyordu. Gerek tarihî Pervititch haritaları gerekse yakın tarih araştırmacılarının referans kitapları, semtin yakın geçmişini günümüze taşıyor.
Okullarda, orta öğrenim yıllarında gördüğümüz tarih derslerinde savaş sonrası yapılmış antlaşmaların maddeleri kafamıza kakılırdı da, hiçbir öğretmenin aklından çatısı altında bulunduğumuz okulun tarihini anlatmak geçmezdi. 6 yılımı geçirdiğim Saint-Joseph’in köklü sayılabilecek tarihine, okul döneminden çok sonra kendi çabalarımla ve merakımla sokuldum. Lisenin son iki yılında öğrencisi olduğum Ankara Atatürk Lisesi’nin oldukça özgün yapısının mimarının Bruno Taut olduğu bilgisine ise 20 yıl sonra eriştim. Düşünmüşümdür: Okulun öğretmenleri adını duymuş muydu? Mezun öğrencilerden kaçının tasası olmuştu o bilgi?
Konuya dönüyorsam, Saint-Joseph üzerine yıllar önce yazdığım denememe bir uzantı getirmek için. Kadıköy ve Moda tarihine yoğunlaşan amatör tarihçiler (burada lütfen herhangi bir küçümseyici vurgu aranmasın), internet ortamında değerli katkılar yapıyor; bunlardan kimileri zaman içinde kitap hâline de geliyor, gelecektir.
Kadıköy ilçesini haritalayan 15 paftadan, Küçük Moda’nın bulunduğu 2 no’lu Pervititch paftası, 1939. Pervititch haritaları, Türkiye Sigortacılar Daire-i Merkeziyesi tarafından evlerini sigortalatmak isteyenler için sigorta bedelinin hesaplanabilmesi amacıyla topograf Jacques Pervititch’e yaptırılan 60×84 ölçüsündeki detaylı haritalardır.
Arif Atılgan’ın “blog”u ve kitapları örnek. 2015’te Saint- Joseph lisesi ve çevresi hakkında görsel malzeme destekli yaptığı çalışmaya ben yeni ulaştım. 35 yıl önce yazdığım Saint-Joseph metnimde ne okulun hemen altındaki arazide yer alan manastırdan ne de Alman kampından sözetmediysem, varlıklarını bilmediğim içindi. Küçük Moda’nın Pervititch paftasında bölgenin iç dağılımı apaçık gözler önüne seriliyor.
Arif Atılgan’dan geniş bir alıntı yapmak istiyorum; meraklı takipçiler “atilganblog.blogspot. com” adresine başvurabilir fazlası için:
“Moda İskelesinin Kalamış tarafında kalan eski Moda Plajının üst tarafı Küçük Moda olarak bilinirdi. Bunun sebebi, buradaki denize çıkıntı yapan burunun Moda Burnunun içinde küçük bir burun olması dolayısıyladır. 1900’lü yılların başında Küçük Modanın üst tarafında 1895 yılında son şeklini almış olan Saint Joseph Okulu bulunmaktadır. Onu, eski adıyla Yoğurtçu Park Cad. yeni adıyla Dr. Esat Işık Caddesinin sınırının alt tarafında bir manastır ve manastırın altında Şifa Hastanesinin bulunduğu Şifa Sokağı izlemektedir. Manastır Karmelit Rahibelerinin manastırı idi. Şifa Hastanesi, o yıllarda Yeldeğirmeni’nde açılan Dame De Sion Okulunun şubesini inşa ederek eğitim veren Oblates de L’assomption rahibelerinin Kadıköy’e gelme sebebi olan hastanedir. Saint Joseph Okulunun denize doğru olan tarafında ise bahçelik alanlar vardır… Eski Moda Plajının hemen üstünde Moda Mektebi Sokakta ise Mıkhitarist Papaz Okulu bulunmaktadır. Mıkhitarist Papaz Okulu Katolik Ermeni mezhebine aittir. Sokak bu okul sebebiyle Mektep Sokak adını almıştır. Moda Plajının bulunduğu küçük koy ise henüz ağırlıklı olarak İngilizlerin denize girdiği temiz bir kıyıdır. Plajın üstünde küçük bir bahçe göze çarpmaktadır.
1900’lü yılların ortalarına doğru Küçük Moda da az da olsa değişiklikler olmuştur. Saint Joseph Okulunun denize doğru olan tarafındaki Karmelit manastırının altındaki alan Almanlar tarafından kiralanmış ve kamp yeri olarak kullanılmaktadır. Alman gençlerinin disiplinli kamp yaptığı bu alan 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Almanlar tarafından terk edilmiştir. 1930’lu yılların Pervititch Haritalarında Alman Kampının sahilinde Kolejin İskelesi gözükmektedir. Bu iskeleye yanaşan teknelerdeki kömürler, dik kayalıklardaki rayların üzerinde çalışan dekovil hattı ile Saint Joseph’e çıkarılmaktadır. Loranda ailesinin arazisi ise aileye sonradan giren kişiler olması sebebiyle Frankenstein ailesinin olmuştur. (…) 1950’li yıllardan sonra Karmelit Manastırının yerine Maarif Koleji gelmiş, rahibeler Kızıltoprak tarafına gönderilmişlerdir. Maarif Koleji 1976 yılında Kadıköy Anadolu Lisesi adını almıştır. Alman Kampının bulunduğu alan ise spor alanlarına dönmüştür.”
Eski bir İstanbul kartpostalında Saint- Joseph Lisesi, 20. yüzyılın başları.
Eşinirken ve sıçrarken, benzeri bağlamda bir röportaja Gazete Duvar arşivinde rastladım: Berker Döner imzalı, “Bir Modalı Levanten: Mösyö Mario Vanocore” son derece değerli ve etkileyici bir belge; yazarın Öyle Bir İstanbul kitabında şimdi. Yalnızca taşıdığı portrenin yakıcı boyutları nedeniyle değil, Moda’nın yakın dönem tarihi açısından da ufuk açıcı bir röportaj bu. Bir ucu, Saint-Joseph Lisesinin geçmişine de uzanıyor, ürperiyorum: Baba ve oğul Vanocore’yi görmüş ve tanımış olmalıyım -bir geniş alıntı da buradan:
“1940’da Moda’da doğan Mario Vanocore, bir zamanların levanten Moda semtinin son üyelerinden. 1900’lü yılların başında, büyükbabası Antonio Vanocore ailesiyle birlikte Napoli’den İstanbul’a göç etmiş. O yıllarda Kadıköy’ün en aristokrat semti olmakla ünlü Moda, semte yerleşen levanten ailelerin Batılı hayat tarzıyla biçimlenmiş. Vanocore Ailesi de İstanbul’a gelir gelmez, hiç tereddüt etmeden Moda’ya yerleşmiş. Büyükbabasından dinlediği o yılları şöyle anımsıyor Mösyö Mario: ‘İstanbul’un en varlıklı ve nüfuzlu levanten aileleri Moda’da yaşardı; İngiliz Whittall Ailesi bunların başında gelirdi. Vitol Çıkmazı Sokak (günümüzde Belkıs Dilligil Sokak) bu aileden kalma bir isimdir. Küçük Moda’da geniş arazilerin sahibi Lorando Ailesi, sonrasında La Fontain, Tubini, Frankenstein ve Frederiçi aileleri de ünlüdür. Bu ailelerin Mühürdar, Moda Burnu, Küçük Moda’da geniş arazileri, görkemli köşkleri vardı. Son derece kültürlü ve varlıklı Modalı Levantenlerin semte hakimiyeti cumhuriyetin ilk dönemine kadar sürdü. Onun dışında bizim gibi orta halli levanten aileler de vardı. Vanocore, Corinthio, matbaacı Zelich ailesi, Kuntze, Perpinyani, Novotni, Raad, Mikonio Ailesi ortahalli levanten ailelerdendi. Bizler az önce sözünü ettiğim o büyük ailelerin yanında çalışırdık. Büyükbabam Antonio Vanocore, Whittall Ailesi’nin kotrasında kaptandı. Hayatını kaptanlıkla kazanırdı. Vanocore Ailesi, o yıllarda Muratbey Sokak’ta Bakkal Ali Bey’in evinde oturuyormuş. 1945 yılında, çok tanıdık bir sebeple, ‘Almanya’dan oğlum geliyor. Bundan sonra bu evde oturacak’ denilerek apar topar evden çıkarılmış. Evsiz kalan aileye, yardım elini Notre Dame de L’Assomption Kilisesi uzatmış. Geçim sıkıntısının üstüne yersiz yurtsuzluk da eklenince, iyice perişan olan aile, kilisenin teklifini kabul etmiş. Babam 1930’lu yıllarda Joseph’te marangozluk yapıyordu. O yıllarda kaçak olarak çalışıyordu. Bir levantenin Türkiye’de çalışması yasaktı. Evden de çıkarılınca mecbur kaldık, Notre Dame de L’Assomption Kilisesi’nin başrahibi ile görüştük. Katolik bir ailenin sokakta kalmasına müsaade etmeyeceklerini düşündük. Yanılmamışız! Ağabey Sokak’ta kiliseye ait iki katlı bir bina vardı, ‘orada oturabilirsiniz’ dediler. Tek şartları vardı; babam kilisenin zangocu olacaktı. Böylece babam 1945 yılında kilisede çalışmaya başladı. Bu zor günleri atlatabilmek için ailecek babama yardım ettik. 1950 senesinde Adnan Menderes iktidara gelince bir kanun çıkardı. Türk vatandaşı olmayanlar Türkiye’de çalışabilir ama vergi ödemek şartıyla! Babam Bastiyano Vanocore bu kanunla çok rahatladı. Vergisini ödediği marangozluk mesleğine de devam etti. 1984 senesine kadar Saint Joseph Lisesi’nin marangozluğunu yaptı.”
Goebbels’in heyetiyle göründüğü 14 Nisan 1939 tarihli Cumhuriyet gazetesi kupürü.
Son yıllarda, böylesi kaynaklarla, kaynak-metinlerle her karşılaşışımda, içimde belgesel-kurmaca karışımı katır filmler çekmeye hevesli bir sinemacı kıpırdıyor.
İnsanlarla insanlar, bir o kadar da mekanlarla mekanlar arasında köprüler kuran, zaman tünellerinde dolaşacak yapımlar. Kurmaca, böyle durumlarda gerçeğin tamamlayıcısı olur; farklı tabakalar arasındaki boşlukları gerçeksi (vraisemblable) hamlelerle doldurur. Bir defasında Goering’in bavul ve sandıkları üzerinden ucu açık ve bulanık kalmış bir İstanbul hikayesinden yola çıkmıştım. Açık uçlardan biri de Goebbels’in 13 Nisan 1939’da İstanbul Moda’da, Teutonia Kulüp’te yediği akşam yemeğine bağlanabilir. Heyetiyle bir fotoğrafı yer almış basınımızda. Alman kampını ziyaret etmiş miydi? Bu olası ziyarete ilişkin tozlu bir rafta sırasını bekleyen kayıtlar var mıdır?
Kamera arkasındaki göz, bakış bu tür ayrıntılar arasında mekik dokuyabilir. Bunun en düzgün yolu haritalara büyüteçle bakmaktan geçiyor sanırım. Kadıköy’ün derin tarihçisi Müfid Ekdal, doyumsuz tadlarla donattığı Kapalı Hayat Kutusu- Kadıköy Konakları’nda Şifa semtine şöyle girer:
Şifa Sokağı’nda Karmelit manastırı. Kapalı Hayat Kutusu- Kadıköy Konakları, Müfid Ekdal.
“Anadolu Lisesi’nin bugün bulunduğu yerde Saint Joseph Lisesiyle komşu duvarı olan büyük bir arazi içinde bir rahibe manastırı (…), manastırın bahçesinin bittiği yerde denize kadar uzanan çam ve kavak ağaçlarıyla dolu çok büyük bir arazi vardı. Bu arazi II. Dünya Savaşından önce İstanbul’daki Alman kolonisi tarafından kiralanarak yalnızca Almanların faydalandığı son derece mükemmel bir dinlenme kompleksi inşa edilmişti. Türklerin ne denizden ne karadan yakınından bile geçemediği bu kampta Alman gençleri askeri bir disiplinle yetiştirilir, her türlü sporu en iyi şekilde yapabilmeleri için adeta zorla çalıştırılırdı. (…) Savaşın sonuna doğru Türkiye Almanya’ya savaş ilan edince Türk toprağı üzerine kurulmuş bu küçük Alman kolonisi de Türkiye’yi terketmek zorunda kaldı.”
Ekdal, daha sonra kampın arazisine Coni Brindizi’nin göz-kulak olduğunu, kızı Elizabet’in Kadıköy’ün en güzel kızı olduğunu (ve Orhan Boran’la kısa süren bir evlilik yaptığını) aktardıktan sonra, baba-kızın bilinmeyen nedenlerle Vatikan tarafından aforoz edildikleri bilgisini veriyor!
2. Dünya Savaşı yıllarında sınırlanan kira artış oranı, 1955’te yeni kiralanacak evler için serbest bırakılmış, ama eski kiracıların zam oranı sınırlandığı için evsahipleri pek memnun olmamıştı. Kararın ardından evlerini daha yüksek fiyata kiralamak isteyen kimi evsahipleri, kiracılarından kurtulmak için akıl almaz yöntemlere başvurdular.
Kira artışlarına 2022’de sınırlama getirildiğinden beri, evsahipleriyle kiracılar arasındaki çekişmelere dair haberler günlük hayatımızın bir parçası oldu. Birçok kentte kira anlaşmazlıkları yüzünden kavgalar çıktı, hatta cinayetler işlendi. Bunlar dışında, evsahiplerinin kiracılarını evden çıkarmak için kullandığı bazı ilginç yöntemlere de tanıklık ettik: Evin elektrik, su ve doğalgaz aboneliğini iptal ettirenler, kapının kilidini değiştirenler, kanalizasyon giderini tıkayanlar, kiracılar evde yokken eşyalarını sokağa attıranlar… Bu akımın zirve noktası ise geçen yıl Ankara’da bir evsahibinin, evden çıkaramadığı kadın kiracısı adına bir “flört uygulaması”nda hesap açması oldu.
Türkiye’de evsahipleriyle kiracılar arasındaki ilişkiler hiç bu kadar gerilmemişti ama, geçmişte de kimi zaman iki taraf arasındaki tansiyon yükselmiş; ev sahiplerinin kiracılarını evden çıkarmak için kullandığı akıl almaz yöntemler gazete haberlerine konu olmuştu. Sorunun kaynağı yine kira artışı meselesiydi.
2. Dünya Savaşı’nın yokluk yıllarında kiracıları korumak için çıkarılan kanunla kira üst sınırı belirlenmişti. Her mahallenin rayiç bedeli belliydi ve daha yüksek fiyatlara ev kiralanamıyordu. Kira artış oranları da sınırlanmıştı. Savaştan sonra dernek kurup örgütlenen evsahiplerinin yıllar süren baskısıyla 1955’te kiralar serbest bırakıldı. Ancak bu kural yeni kiralamalar için geçerliydi; eski kiracılar yine belirlenen oranda zam yapacaklardı. Bu kararın ardından evlerini daha yüksek fiyattan kiralamak isteyen bazı evsahipleri eski kiracılarından bir an önce kurtulmak için ellerinden geleni yapmaya başladı.
1955’teki ilk vakalarda, İstanbul Şişli’deki bir evsahibi kiracıların oturduğu evin kaloriferlerini bozmuş; Samatya’daki 4 katlı ahşap evde yaşayan kiracılarını çıkaramayan ev sahibi ise evin merdivenlerini yıktırmıştı.
Çatıdaki kiremitleri kaldırmak da evsahiplerinin yıldırma yöntemlerinden biriydi. 1956’da İzmir’de bir evsahibi evin kiremitlerini kaldırıyor, yağmur yağınca eşyalarını kaybeden kiracı dava açıyordu. İstanbul Teşvikiye’de çatıdaki kiremitleri söktürerek kiracıları kaçıramayan emekli general ve eski milletvekili Ali İhsan Sabis de Hürriyet gazetesine göre, “kadın kiracılarına pantolonunu indirerek edep yerlerini göstermişti.”
1957’nin yıldızı ise Beyoğlu’ndaki bir evsahibi oldu. Cumhuriyet gazetesinin haberine göre 50 yaşındaki adam “karşı apartmanın pencerelerinde mütemadiyen kukla oynatmak suretiyle asabını bozduğu kiracısını evden kaçırtmayı başarmıştı.”
Hayvanlardan destek alan evsahipleri de vardı. 1958’de İstanbul Tarlabaşı’nda, birkaç hafta boyunca bahçede asılı çamaşırlarına kül ve çöp dökerek yıldıramadığı kiracılarını korkutup kaçırtmak isteyen evsahibi, döşemesinde delik açtığı eve yüzlerce akrep ve solucan sokmuştu. Aynı yıl Fatih’teki bir evsahibi de kiracılarını eve bıraktığı 60 santimetrelik yılanla korkutmaya çalışıyor, olay yerine gelen polislerin elkoyduğu yılan hayvanat bahçesine gönderiliyordu.
1962’de Şişli’de yaşanan korkutma girişiminde ise ünlü bir doktor olan evsahibi 2 metrelik bir bezle hortlak kılığına girip karanlıkta kiracısının önüne atlamıştı. Ancak 7 aylık hamile kiracı korkup çığlık atınca komşular yetişmiş ve yakalanan evsahibinin foyası ortaya çıkmıştı.
Yine 1962’de Çarşıkapı’daki bir evsahibi ise restorasyon izni aldığı evin kapısını mühürleterek kiracıların eve girmesini engelliyordu. Ancak restorasyon bir türlü başlamayınca, kiracı mahkemeye başvurup eve zemin kat penceresinden girip çıkma izni almıştı. 63 yaşındaki engelli kiracının en büyük sorunu, pencereden sığmayan karısının eve girememesiydi.
Evsahiplerinin hamlelerini zirveye taşıyan olay ise 1964’te Kadıköy Hasanpaşa’da yaşanıyordu. Kiracısını hapse attırıp evini başkasına kiralamayı planlayan ve aynı mahallede 15 evi daha bulunan 80 yaşındaki evsahibi, kiracısının evine esrar yerleştirmişti.
Neyse ki mutlu sonla biten olaylar da vardı. Üsküdar’da yaşayan 4 kişilik Kurt ailesi, kiracıları Süha Bey’i çıkarıp kendi evlerinde oturmak istiyorlardı. Ancak Süha Bey haftalarca aramasına karşın uygun fiyatlı bir ev bulamayınca hep birlikte aynı evde yaşamaya başlamışlardı. “Tarafların gül gibi geçindiğini, kardeş gibi yaşadığını” yazan Hürriyet gazetesinin haberinde kiracı Süha Bey salondaki kanepede uyurken, Kurt ailesinin hemen yanıbaşındaki masada kahvaltı yaptığı bir fotoğraf kullanılmıştı.
Evsahipleriyle kiracılar arasında 10 yıl süren ilk büyük savaş, 1965’te çıkarılan ve kira artışlarını kurallara bağlayan yasayla son bulacaktı.
Tarih boyunca doğayı/evreni anlama çabasındaki insan, bu merakın/ihtiyacın bir sonucu olan “akıllı düzenekler”in hayalini kurdu. Özellikle savaşların, felaketlerin gölgesinde filizlenen teknoloji, bugün yapay zekanın belirleyici bir mesele hâline gelmesinde şüphesiz en önemli unsur. Tabii “doğal zeka”lı ve inatçı biliminsanları sayesinde…
Kökeni her ne kadar -ve oldukça zorlayarak- antik dönem filozoflarına ve mitolojilere dayandırılsa da, bugün tanık olduğumuz yapay zekanın (AI) en temel hâli ancak 20. yüzyıl ortalarına kadar geri götürülebilir.
Yapay zekanın onlarca sözlük tanımı var şüphesiz. Temel olarak “normalde insan aklına ihtiyaç duyulan işleri” insan olmayan bir düzeneğe yaptırma teknolojisi. Henüz modern anlamda bilgisayarlar hayatımıza girmeden çok önce, bir yapay zeka fikri ufukta görünmeye başlamıştı. İlk dönem bilgisayarlar da, insanın bilgiyi işleme ve karmaşık hesaplamaları hızlı bir doğrulukla yapabilme konusunda kendine yardımcı arayışından ortaya çıkmıştı. “İnsan gibi düşünebilen makineler”in icadının, önce insan beynini anlama ve açıklama yolundan geçtiği düşünülüyordu.
20. yüzyılın önemli biliminsanları nörofizyolog Warren S. McCulloch ve mantıkçı Walter Pitts, insan beynini açıklamak için teoriler geliştirdiler. 1943’te yayımladıkları makalede, beynin temel bileşenlerinin matematik ve mantık ile açıklanabileceğini; bilgiyi işleyebilecek, öğrenebilecek ve düşünebilecek karmaşık bir “ağ” oluşturulabileceğini söylediler; beyin hücrelerinin çalışma şeklini esas alan bir model önerdiler. Yapay zeka adımı olarak kabul edilen ilk çalışma, McCulloch ve Pitts’in bu yapay sinir hücreleri tasarımıydı.
Yapay zeka alanında çalışan Marvin Minsky, Claude Shannon, Ray Solomonoff ve “yapay zeka”nın temelinin atıldığı Dartmouth Çalıştayı’ndaki diğer biliminsanları, 1956.
2. Dünya Savaşı felaketi, bilimsel gelişmeleri de tetikledi. Hedefi kendisi bulan bir uçaksavar yapılmasının mümkün olup olmadığı sorusu, canlılardaki sinir sistemini bilgisayarlara uyarlayarak özyönetimli makineler yapmaya çalışan “sibernetik”in doğmasına yol açtı. Matematikçi Norbert Wiener, 1948’de bilgisayarların bir gün satranç oynayacağını ve büyük ustaları (GM) bile yenebileceğini düşünüyordu; onun çalışmaları, yapay zeka konusunda çığır açtı.
2. Dünya Savaşı sırasında Nazilerin haberleşmede kullandıkları şifreleme sistemini çözmesiyle tanınan matematikçi Alan Turing (1912-1954), 1950’de Mind dergisinde yayımlanan “Computing Machinery and Intelligence” isimli makalesinde “akıllı makineleri” tanıttı. “Makineler düşünebilir mi?” diye soruyor, elektronik bir bilgisayarı “akıllıca davranacak şekilde programlama olasılığı”ndan bahsediyor ve 5 dakika sürecek bir test öneriyordu: “Sorgulayıcı/değerlendirici” olarak tanımladığı insanın bir bilgisayar programıyla konuştuğunda, kendine cevap verenin makine olduğunu tespit edemediği ve gerçek bir insan olduğu kanaatine vardığı (yani kandırıldığı) durumda, makinenin “akıllı” olacağını öne sürüyordu. Kendi adıyla anılan Turing testi, daha sonra yapay zekanın temellerini teşkil eden bir kavrama dönüşecekti (Turing’in 1900’lerin sonuna kadar geçileceğini öngördüğü bu test, 2014’e kadar geçilemedi).
1956’da “yapay zekanın babası” sayılan matematikçi John McCarthy, Dartmouth Koleji’nde “yapay zeka” projesini başlatmak için yaklaşık 2 ay süren bir çalışma toplantısı düzenledi. Dartmouth Çalıştayı olarak da anılan bu toplantıda “yapay zeka” ifadesi ilk defa kullanıldı. Projenin hedefi, makinelerin dil kullanmasını, soyut düşünmesini, sadece insanların yapabildiği işleri yapmasını, insanların çözebildiği sorunları çözmesini ve kendilerini geliştirmelerini sağlamaktı. İlk yapay zeka programı “Logic Theorist” (Türkçeye “mantık kuramcısı” olarak çevrilmiştir) bu çalıştaydan sonra ortaya çıktı. Allen Newell, Cliff Shaw ve Herbert Simon’ın tanıttığı “Logic Theorist”, insanın problem çözme becerilerini taklit etmek, mantık teoremlerinin kanıtlarını üretmek ve Principia Mathematica’dan (matematiğin temellerini ve bazı paradoksları barındıran kitap) bazı matematik sorularını çözmek için tasarlanmıştı. Bilim tarihçileri “Logic Theorist”i insanların karmaşık sorunları çözmek için akıl yürütme yöntemlerini taklit eden ilk program olarak nitelendiriyor.
1958’de McCarthy, yapay zeka hesaplamalarında kullanılmak üzere ilk programlama dili olan LISP’i geliştirdi (ilerleyen dönemlerde LISP, yapay zeka programı yazanların en çok tercih ettiği dil olacak, bu programlama dili sayesinde ses tanıma teknolojisi gelişecek ve iPhone’un kişisel yardımcı uygulaması “Siri” ortaya çıkacaktı).
Satranç oyunu için geliştirilen Deep Blue, Dünya Satranç Şampiyonu Gari Kasparov’u yeniyor, Mayıs 1997.
McCarthy 1961’de internet ve bulut sisteminin temeli sayılan zaman paylaşımlı (birden çok kullanıcının erişimini sağlayan) bilgisayar konseptini geliştirdi. Yine o yıllarda MIT’de bir yapay zeka projesi başlatan McCarthy, ardından Stanford Üniversitesi’ne geçerek ilk yapay zeka laboratuvarını kurdu.
Yapay zekanın ilerleyişi, mühendislik alanındaki gelişmelerle paralel olarak ilerledi. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler ile ABD arasındaki uzay savaşı, teknoloji alanındaki gelişmelere hız kazandırıyordu.
1966’da Natural Language Processing, NLP (doğal dil işleme) programı ELIZA geliştirildi. Turing testinin yetkinliğini göstermek için üretilen ve bugün “ChatGPT” olarak bilinen sohbet robotunun erken bir versiyonu olan ELIZA’nın amacı, bilgisayar-insan arasında gerçekleşebilecek doğal dil iletişimini mümkün kılmaktı. Bu aslında bir psikoterapi programıydı; kullanıcılar soru soruyor ve ELIZA cevaplıyordu. Amaç, kişiyi en basit düzeyde gerçek bir insanla etkileşime girdiğine inandırmanın bir yolu olarak insan iletişimini taklit etmekti; fakat yalnızca kendine söylenenleri yeniden işleyerek cevap veriyordu ki bunların çoğu anlamsızdı.
1966’da bir kamerayla bilgisayarların “görmesini” sağlayan program “Computer Vision” üzerinde çalışıldı ve bir dizi deney yapıldı. Aynı yıl Richard Greenblatt, ilk satranç programı “Mac Hack 6”yı üretti. 70’lerin başlarında ilk ses tanıma programı “Hearsay 1” geliştirildi ve bilgisayarlar sesi algılamaya başladı. Bu program, modern ses tanıma sistemlerinin temelini oluşturan birçok ilkeyi ve teknolojiyi tanıtmıştı.
Yapay zekanın nasıl geliştirilebileceği ile ilgili farklı görüşler de araştırmacıların gündemindeydi. Bunun geleneksel bilgisayar algoritmasına dayanması gerektiğini söyleyen uzmanlar olduğu gibi, insan beynine benzer sinir ağlarıyla çalışması gerektiğini savunan uzmanlar da vardı.
Digital Equipment Corporation (DEC) şirketinin kurucusu Ken Olsen, yapay zekanın ticari faydasını farkeden ilk işinsanlarından.
1960’larda yapay zeka için yapılan çalışmalar ABD Savunma Bakanlığı başta olmak üzere devlet kurumları tarafından desteklendi ve dünyanın dörtbir yanında yapay zeka çalışmaları için laboratuvarlar kuruldu (bu dönemde yapılan çalışmalar, bugün teknoloji devi olan markaların temelini oluşturmaktadır). 1974’te yapay zekanın ne olduğunu anlamak ve bu alanı destekleyip desteklememe konusunda karara varmak isteyen İngiltere, matematikçi James Lighthill’e konuyla ilgili bir rapor hazırlattı. Lighthill’in eleştirileri ve daha üretim odaklı projelerin desteklenmesi gerektiğini ifade etmesi; 70’lerde tüm dünyaya yayılan ekonomik sıkıntıların da etkisiyle birleşince, yapay zeka çalışmaları için fon bulmak giderek zorlaştı. Lighthill, yapay zeka çalışmalarının çok hantal ilerlediğini, vaatlerini gerçekleştiremediğini ve zaten bir makinenin asla insan gibi düşünemeyeceğini söylüyordu. Yapay zeka araştırmacılarının imkanları çok kısıtlıydı; ellerindeki bilgisayarlar güçlü işlemcilere sahip değildi; programlama dilleri gelişmemişti ve bu yüzden çalışmalar tam manasıyla başarıya ulaşmıyordu. Yapay zeka çalışmaları için ayrılan fonlar kesildi, bu alanda çalışanlar ise başka alanlara yönelmeye başladı. Bu dönem “AI winter” (“yapay zeka kışı”) olarak adlandırılmaktadır.
1972’de yapay zeka üzerine doktorasını tamamlayan nöropsikolog Geoffrey Hinton, insan beyninin çalışma prensibinden ilham alınarak tasarlanmış “sinir ağları” üzerine çalışıyordu. Araştırmaları, çok katmanlı sinir ağları kullanarak verileri daha ileri seviyelerde işleyebilen ve anlamlandırabilen bir yapay zeka yöntemi olan “derin öğrenme” alanına öncülük edecekti.
Bu dönemde çalışmalar azalsa da, dünyada “işlem gücü” açısından büyük gelişmeler yaşanacaktı. Yapay zeka araştırmacılarının “ayağına takılan en büyük engel” olan işlem gücü geliştikçe, bunun etkisi tüm disiplinlerde görülmeye başlandı.
1980’lerin başlarında bilgisayar üreticisi Digital Equipment Corporation (DEC) tarafından kullanılan ve müşterilerin seçimlerine göre donanım öneren yapay zeka programı, firmaya 1 yılda bugünkü karşılığıyla145 milyon USD’lik bir gelir/tasarruf sağladı. Bu ticari başarı, yapay zekanın ekonomik potansiyelini de gözler önüne serdi. Alanda yapılan çalışmalar tekrar ivme kazandı ve “yapay zeka kışı” sona erdi.
90’ların sonunda yapay zeka; lojistik, “veri madenciliği” (büyük veri kümelerinden anlamlı/ değerli bilgilerin çıkarılması yöntemi) ve tıbbi tanı gibi çok farklı alanlarda uygulanmaya başladı. “Bilgisayarla görme” alanında önemli ilerlemeler kaydedildi; nesne tanıma, hareket takibi gibi konularda yeni algoritmalar geliştirildi. Doğal dil işleme alanında çalışmalar yoğunlaştı; çevrelerini algılayıp ona göre hareket edebilme yeteneği olan robotlar ortaya çıktı.
1997’de satranç oynaması için geliştirilen Deep Blue süper bilgisayarı, Dünya Satranç Şampiyonu Gari Kasparov’u yendiğinde, yapay zekanın süper beyinlere karşı bile üstünlük sağlayabileceği ortaya çıktı. 2000’lere doğru kademeli olarak toplumun her kesimine ulaşmaya başlayan internet, dünya genelinde devasa boyutta veri üretilmesine yol açtı. Bu büyük veri kümeleri, makine öğrenimi algoritmalarının daha doğru ve genelleştirilebilir modeller oluşturmasını sağladı, sağlamaya devam ediyor. İnsanlardan toplanan bu veriler (big data), çeşitli kaynaklardan (örneğin sosyal medya platformları veya alışveriş yaptığımız market uygulamaları) bireylerin davranışları, tercihleri, etkileşimleri ve diğer kişisel bilgilerden geliyor. Yapay zeka ve makine öğrenimi modellerinin eğitilmesi, doğrulanması ve geliştirilmesi için kritik öneme sahip olan bu verilerle, bugün artık bambaşka bir boyutu yaşıyoruz.
60 yıldır Belçika’da yerleşik Türk toplumu, sosyal dokuda önemli bir yer tutuyor. Birçok birey bu ülkenin gündelik hayatına aktif şekilde katılım göstermiş; çeşitli alanlarda ticari ve kültürel başarılara imza atmış durumda. Büyükelçi Bekir Uysal, çokkültürlü bir ülkede en büyük ikinci grubu oluşturan Türkler’in faaliyetlerini ve Türkiye’nin yaklaşımını anlattı.
Sayın Büyükelçi, Brüksel’e atanmanızdan önceki görevlerinizden bahseder misiniz?
Dışişleri Bakanlığı’na katıldığım 1989’dan bu yana, hem merkez hem dış teşkilatımızda değişik birimlerde ve farklı kademelerde görev aldım. Urumiye ve Strasbourg’da başkonsolos, BM Viyana Daimi Temsilciliği’nde temsilci yardımcısı, Lefkoşa Büyükelçiliği’nde birinci müsteşar, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Kongo Cumhuriyeti ve Orta Afrika Cumhuriyeti nezdinde büyükelçi olarak görev yaptım. Brüksel’e atanmadan önce ise Dışişleri Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı görevini yürüttüm.
Öncelikle, büyükelçilik binamızın tarihçesi hakkında bilgi rica edebilir miyim?
1985’te satın alınarak devlet malı olan büyükelçiliğimizin kançılarya binası, Brüksel’in en işlek ve diğer öndegelen ülkelerin dış temsilciliklerinin bulunduğu Belçika Kraliyet Sarayı’nın ve kamu kurumlarının yerleşik olduğu bir muhitte yer alıyor. Aynı binada Brüksel Başkonsolosluğumuz da vatandaşlarımıza hizmet sunuyor.
2. Dünya Savaşı’ndan 1985’e kadar büyükelçilik kançılaryası da esasen bugün resmî konut olarak kullandığımız tarihî binada bulunmaktaydı. Kültürel miras kimliğiyle öne çıkan resmî konut, devletimizin yurtdışında sahip olduğu nadide taşınmazlar arasındadır. 1945’te kiralanan konutumuzun, Rıfkı Rüştü Zorlu’nun Brüksel’de büyükelçi olarak görev yaptığı sırada, Kont Raoul de Liedekerke’den 1958’de satın alındığı kayıtlarda görülmektedir. 3 cepheli olan ve “beaux-arts” stiliyle inşa edilen bina, ünlü Fransız mimar René Sergent tarafından tasarlanmış. Devletimizin envanterine girdikten sonra gerçekleştirilen çeşitli renovasyon tasarımları ise İlhan Türegün tarafından gerçekleştirilmiş (konutumuzun tarihçesi ile gözkamaştırıcı güzelliği, Zeynep Ersavcı tarafından kitaplaştırılarak The Residence of the Ambassador of the Republic of Turkey in Brussels adıyla literatüre önemli bir katkı sağlamıştır).
Büyükelçi Uysal, Belçika ile Türkiye’nin kökleri Osmanlı Devleti’ne dayanan 185 yıllık ikili ilişkilerini her yönüyle ele almak ve geliştirmek için çalıştıklarını söylüyor.
Büyükelçilik ve başkonsolosluğun hizmet alanına dahil bölgeler hangileridir?
Büyükelçiliğimizin görev bölgesi Belçika’nın tamamını kapsıyor. Ayrıca Anvers ve Brüksel Başkonsolosluklarımız da faaliyet göstermekte. Anvers Başkonsolosluğu’nun görev bölgesi, Belçika’nın Flaman bölgesini kapsıyor. Başkent Brüksel ve Belçika’nın Valon Bölgesi ise Brüksel Başkonsolosluğumuzun görev bölgesi dahilinde.
Ülkemizin Belçika’yla olan ve esasen kökleri Osmanlı Devleti’nin Belçika Krallığı ile tesis ettiği dostluk anlaşmasına dayanan 185 yıllık ikili ilişkilerini her yönüyle ele almak ve geliştirmek için ekip arkadaşlarımla çaba sarfediyoruz. Brüksel ayrıca bildiğiniz gibi Avrupa Birliği ile NATO’nun da merkezi. Bu iki önemli kurum nezdinde Brüksel’de yerleşik daimi temsilciliklerimizle birlikte, Türkiye Cumhuriyeti’nin Belçika’da toplam 5 farklı dış misyonu bulunuyor.
AB, Avrupa Birliği Konseyi, Avrupa Parlamentosu, NATO… Bu durum Brüksel’in önemini daha da artırıyor. Bu kilit şehirde büyükelçi olarak görev yapmak ne tür sorumluluklar yüklüyor?
Şüphesiz Brüksel gibi önemli bir merkezde görev yapmak birçok açıdan önemli. Brüksel ayrıcalıklı bir stratejik konuma sahip. Bu durum, ilave sorumlulukları da beraberinde getirir şüphesiz. Bu sorumlulukları burada AB ve NATO nezdinde ülkemizi temsil eden büyükelçilerimizle birlikte ahenk içerisinde göğüslediğimizi söyleyebilirim. Gerek Belçika resmî makamları, gerek diğer büyükelçiliklerle etkileşimde bulunarak ülkemizin çıkarlarını savunmak ve güçlendirmek için çaba gösteriyoruz. Bu kilit şehirde, stratejik düşünme yeteneği ve hızlı karar alma kapasitesi büyük önem taşıyor şüphesiz.
1985’te satın alınarak devlet malı olan “beaux-arts” stili binanın Paris’in ünlü mimarları tarafından çizilen orijinal planı (üstte) ve günümüzdeki hâli (sağda altta).
Belçika’da yerleşik Türk toplumunun zaman içinde yaşadığı gelişimle ilgili görüşleriniz nelerdir?
1964’te imzalanan Türkiye-Belçika İkili İşgücü Anlaşması, vatandaşlarımızın Belçika’ya gelişlerinin yasal çerçevesini teşkil etmiştir. Bu 60 yıllık süre zarfında Belçika’da yerleşik Türk toplumu, toplumsal dokuda önemli bir yer edindi. Bu gelişim, kültürel, ekonomik ve sosyal alanlarda çeşitli boyutlarda izler bıraktı. Belçika’daki Türk toplumu, güçlü bir entegrasyon süreci geçirdi. Birçok birey, yerel topluma aktif bir şekilde katılım gösterdi; eğitim, iş alanlarında ve kültürel alanda başarılar elde etti. Ekonomik olarak, Türk kökenli girişimcilerin sayısındaki artış, iş dünyasında etkili bir varlığa işaret ediyor. Bu girişimciler hem kendi topluluklarına hem de Belçika ekonomisine katkı sağlıyor. Bizler de Belçika Türk toplumuna mensup 7’den 70’e her vatandaşımızla temas halinde kalmaya gayret ediyor, yaşadıkları sorunların çözümünü ve ilişkilerin her anlamda geliştirilmesini amaçlıyoruz.
İki ülke arasında turizm alanındaki ilişkileri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Belçikalılar için AB dışında yer alan belli başlı tatil ülkelerinden biri Türkiye ve en çok tercih edilen güzergahlardan biri de “Türk rivierası” olarak da bilinen eşsiz sahillerimiz. Genellikle deniz, kum ve güneş turizmi kapsamında ülkemizi ziyaret eden Belçikalılar’ın, son yıllarda ülkemizce gerçekleştirilen tanıtım faaliyetleri sayesinde diğer bölgelerimizi de ziyaret ettikleri görülüyor. Türkiye’yi ziyaret eden Belçikalılar’ın sayısında da 2016’dan itibaren -salgın hastalık dönemi hariç- artış var. 2019’da 557 bin olan Belçikalı turist sayısı 2022’de 596 bin ve 2023’te yine 596 bin oldu. Pekçok ülkenin salgın sonrasında 2019 ziyaret sayılarına ulaşamadığı gözönüne alındığında, Türkiye’nin bir tatil hedefi olarak Belçikalılar için önemi bir defa daha ortaya çıkmaktadır. Ülkemiz, sahip olduğu eşsiz doğal mirası, kültürel varlıkları, zengin mutfağı, nitelikli işgücü ve hizmet kalitesi ile fiyat/kalite dengesi açısından rakipsiz durumdadır. Belçika’ya İstanbul’un 3 saat, diğer önemli güzergahlarımızın ise 4-4.5 saatlik mesafede yer alması nedeniyle, ülkemiz Belçikalılar için uzun tatillerin yanısıra, kısa kent gezileri için de cazip bir konumdadır.
Belçika toplumunun Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılımı konusundaki eğilimleri için görüşünüz nedir?
Belçika, kurucu üyelerden biri olarak AB değerlerine ve prensiplerine büyük önem veriyor. Ancak Türkiye’nin AB üyeliği konusu, Belçika toplumu içinde farklı görüşlere konu oluyor. Belçika’da yaşayan Türk kökenli vatandaşlar, çoğunlukla Türkiye’nin AB’ye katılımını desteklemekte. Bu kişiler, Türkiye’nin AB üyeliği ile ekonomik, kültürel ve siyasi açıdan daha güçlü bir bütünleşmenin sağlanacağını ve bunun Belçika’daki Türk toplumunu da olumlu bir şekilde etkileyeceğini düşünüyorlar. Öte yandan, kimi Belçika vatandaşları veya diğer topluluklar, Türkiye’nin AB üyeliği konusunda daha temkinli veya karşıt bir tutum sergilemekte. Büyükelçiliğimiz bu farklılıkları anlamayı ve diyalogları güçlendirmeyi; haklı tezlerimizin Belçika ve toplumu tarafından daha iyi kavranmasını sağlamayı amaçlıyor.
Yemek odası olarak tasarlanan bu oda kançılarya binasının resepsiyonu olarak kullanılmakta. Brèche violette mermerinden yapılan şöminenin üzerinde 16. Louis dönemine ait bronz detaylı nadir bir saat bulunmakta.
Belçika’da Türk kültürünün tanıtımı için ne tür aktiviteler düzenleniyor?
Türk kültürünün Belçika’da tanıtımı için düzenli olarak etkinlikler düzenleniyor. Cumhuriyetimizin 100. yıldönümünde, bilhassa büyükelçiliğimiz eşgüdümünde önemli kültürel faaliyetler gerçekleştirildi. Devlet Sanatçısı Şefika Kutluer, Brüksel’de bir flüt resitali verdi. Türk Tarih Kurumu ile işbirliği içinde, Atatürk fotoğrafları sergisi düzenlendi. TRT ve CSO sanatçılarından oluşan Arpanatolia grubu, “Binlerce Yıllık Anadolu Kültüründen Ezgiler” temalı konseri Belçika Kraliyet Konservatuvarı salonunda gerçekleştirdi. Prof. Dr. İlber Ortaylı ile Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun katılımlarıyla, Belçika’nın en prestijli düşünce kuruluşu Egmont Kraliyet Enstitüsü’nde konferanslar düzenlendi. Bu organizasyonlarda, Belçika’da yerleşik Türk vatandaşları da kendi kişisel deneyimlerini aktardılar. Cumhuriyet Bayramı’nda, Brüksel’deki en prestijli konser salonu Bozar’da bir resepsiyon gerçekleştirdik; CSO’dan 5 sanatçı, repertuvarında bilhassa Türk ezgilerinin Batılı usullerle çalındığı bir konser verdi. Tüm bu etkinlikler sivil toplum temsilcilerinden de büyük ilgi gördü.
Belçika mutfak zenginliğinde Türk mutfağının yerini nasıl görüyorsunuz?
1964’ten bu yana, Belçika’ya çalışmak amacıyla gelen Türk işçileri ve sonrasında gelen aileleri sayesinde Türk nüfusu Belçika’da en büyük ikinci grubu oluşturuyor. Zaman içinde farklı sektörlerde de yer almaya başlayan Türk girişimciler, açmış oldukları restoranlar ile Türk lezzetlerini Belçikalılar’a da sundular. Çokkültürlü bir yapısı olan Belçika’da farklı ülkelere ve kültürlere ait çok sayıda restoran bulunmakta. Türk restoranları ise sundukları hizmet ve çeşitlilik ile öne çıkıyor.
Büyükelçilik binasında 15. Louis stili dolapların, masanın ve sandalyelerin yanısıra Uşak halısı ile Türk kültürü dokunuşu yapılan salonu.
İki ülke arasındaki ekonomik ilişkiler daha çok hangi sektörlerde etkin? Belçika çikolatası ülkemizde de çok seviliyor. Bunun ekonomideki payı nedir?
Dünyanın en büyük 26. ekonomisi olan Belçika, coğrafi konumu ve çokkültürlü yapısı dolayısıyla stratejik bir avantaja sahip. Avrupa’daki diğer ülkelere ulaşım ve iletişim açısından gelişmiş bir altyapıya sahip olan Belçika, ulaşım ve lojistikte liman, karayolu, havayolu ve demiryolu ağı ile çevre ülkelerin sanayileriyle bütünleşmiş durumda. Belçika Dış Ticaret Ajansı verilerine göre, Türkiye ile dış ticaret hacmi 2022’de %15.1 oranında artış kaydederek şimdiye kadarki en yüksek seviyesine, 13.3 milyar Euro’ya yükseldi. Bu dönem içerisinde Belçika’nın Türkiye’ye ihracatı %18 oranında artarak 7.2 milyar Euro; Türkiye’den ithalatı ise %12 oranında artışla 6.1 milyar Euro seviyesinde gerçekleşti.
2023 Ocak-Ekim dönemi içerisinde, Belçika’nın ülkemizden ithalatında ilk sırada motorlu taşıt ve ekipmanları yer almıştır. Mineral ürünler ve ana metaller ihracatımız da sözkonusudur. Aynı dönem içerisinde Belçika’nın Türkiye’ye ihracatında en önemli kalem yine motorlu taşıt ve parçaları olmuş; kimyasal ürünlerin ihracatı ise sıralamadaki önemli yerini muhafaza etmiştir.
Öte yandan, sizin de belirttiğiniz gibi çikolata sektörü Belçika ekonomisinde önemli bir yer tutuyor. Bu sektör, ülkenin ekonomik performansına, istihdam yaratılmasına ve küresel itibarına da katkıda bulunuyor. Belçika, dünyanın en büyük ikinci çikolata ürünleri ihracatçısı ve Avrupa’nın en büyük ikinci doğrudan kakao çekirdeği ithalatçısı. Ülke, bu sektörde faaliyet gösteren 260’tan fazla şirketle büyük bir çikolata imalat endüstrisine evsahipliği yapmakta. Bu sektör, gıda endüstrisindeki Belçika işgücünün %8.7’sine istihdam sağlıyor. Belçika, 2022 sonunda yaklaşık 3 milyar USD’lik bir çikolata ihracatına ulaştı.
Yakın siyasi tarihimizin en önemli dönüm noktalarından biri, 1 Mart 2003 tarihinde yaşandı. TBMM, Amerikan askerlerinin Irak’a müdahale için Türkiye topraklarından geçmelerine izin vermedi. Dönemin başbakanı Abdullah Gül, bu kritik süreçte hem ülke içinde siyasetçilerle hem de uluslararası ölçekte yürütülen temasları ilk defa ayrıntılarıyla anlattı. 1 Mart Tezkeresi, TBMM’de çoğunluk olan AkParti milletvekillerinden bir kısmının da “hayır” demesiyle, sadece 3 oy farkla reddedilmişti. Türkiye’de bu Tezkere’nin geçmesi için uğraşanlar “masada yerimiz olmaz” demiş ve her kanaldan baskı yaparak Meclis’in iradesini etkilemek istemişlerdi. Abdullah Gül, sürecin sadece siyasi değil; insani, ahlaki-vicdani ve tarihî boyutlarını da dile getiriyor.
Irak meselesi, biz hükümet olduğumuzda önümüzde bulduğumuz en önemli dosyalardan biriydi. Kıbrıs, AB, ekonomik meseleler de bununla birlikteydi. Irak’a müdahale süreci bizden önce başlamıştı. ABD’nin bir “neocon” projesiydi; uluslararası bir meşruiyeti yoktu. Başka meselelerde olduğu gibi BM Güvenlik Konseyi’nden bir karar neticesinde değil; ABD önderliğinde, İngilizler’le bir koalisyon sonucu ortaya çıkmıştı.
Savaş karşıtı cephede AkParti seçmeninin de bir bölümü yer alıyordu.
O dönemde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in de bunun uluslararası meşruiyeti bulunmadığına işaret eden ve muhalif bir tavrı vardı; başbakan olarak da bunu bana da iletmişti. Tabii başlangıçta dosyalara çok hakim değildik; öncelikle bu meselenin tüm uluslararası veçhelerini ve muhtemel etkilerini ayrıntılarıyla bilmeliydik. Dışişleri’nin brifingleri ve diğer temaslarla bunları netleştirmemiz gerekiyordu.
Bizim için zorluk şuradaydı: Hukuki olarak uluslararası meşruiyeti bulunmayan bir çerçevede, 50 binin üzerinde Amerikan askeri Türkiye’ye gelecek; Türkiye’nin değişik havalimanlarından -Trabzon’dan tutun da Sabiha Gökçen’e kadar- giriş yapacak ve Türkiye içinden bir komşu ülkeyi işgal edecekti. Bu durum cumhuriyet tarihinde de bir ilkti ve büyük bir meseleydi. Kimi arkadaşlar, kimi çevreler, kimi gazeteciler “Amerika’yı reddetmek masada yeri kaybetmek demek” diye açık açık belirttiler, yazdılar. Ben ve bazı arkadaşlarımız böyle düşünmüyorduk. Büyük bir sorumluluk, tarihî bir sorumluluk sözkonusuydu. Bunu bir başbakan olarak üstlenmenin ağırlığını her saniye üzerimde hissettim.
Tabii böyle bir olaya girerseniz, bu kadar Amerikan postalı ilk defa Türk topraklarına ayak basacak. Bir kısmı burada, bir kısmı orada… Bunların lojistikleri, ilişkileri… Nihayetinde savaş bitecek, Irak yakılacak-yıkılacak ama ondan sonra bunlar ne zaman gidecekler? Ne zaman tamamen çekilecekler? Yakın tarihte birçok örnek vardı: Güney Kore’den tutun da Afganistan’a kadar. Bunlar çok büyük sorulardı. Tabii Irak’ta bir diktatör vardı hiçbir zaman sempati duymadığımız. Kendi halkına zulmeden bir Saddam… Türkmenler’e, Kürtler’e, kendisine karşı gelen Araplar’a, herkese… Amansız, acımasız bir diktatör. Aslında bu işgal fırsatını tabii o veriyordu. Ancak diğer bir gerçek de şuydu: Ortadoğu’da Filistin meselesi çözülmemiş, orada sağlam bir barış sağlanmamıştı. Ortadoğu’nun hem maddi kaynak, hem de insan kaynağı bakımından -nüfus ve para, petrol- en güçlü devleti Irak’tı. Suudi Arabistan’ın parası vardı, insanı yoktu. Mısır’ın insanı vardı, parası yoktu. ABD geleneksel olarak İsrail’in güvenliğini önplanda tutuyordu.. Neocon’lar ve onların bir nevi güdümüne girmiş Başkan Bush da bu projenin kilit insanlarıydı. Yani, İsrail’in güvenliğini tehdit eden en güçlü ülkenin belini kırmak istiyorlardı.
Bu koşullarda, şüphesiz öncelikle askerî yapımızın görüşleri ve hareketi çok önemliydi. Genelkurmay Başkanımız Orgeneral Hilmi Özkök bize karşı çok dürüst davranıyordu. Kendisiyle konuştuğumda, hem bardağın dolu tarafını hem de boş tarafını anlatıyor ve ihtimalleri aktarıyordu.
Bizim için bir başka tedirginlik konusu da şuydu: Yeni hükümet olmuştuk. Reformcu bir hükümet anlayışımız vardı. Türkiye’de uzun bir dönemden sonra tek başına iktidar olan bir hükümettik. Bu tek başına iktidar gücünü, Türkiye’nin demokratik ve ekonomik kalkınmasına seferber etmek istiyorduk. Dolayısıyla bunları devreye sokacağız ve AB hedefi doğrultusunda da süratli bir şekilde yürüyeceğiz. İlk hedeflerimizden biri AB müzakere süreci ve Türkiye’nin “Kopenhag Kriterleri”ni yakalayıp buna dahil olmasıydı. Tüm bunları düşündüğümüzde, böyle bir ajandası olan bir hükümetin “savaşa yol vermesi” çok çelişkili bir durumdu doğrusu. Savaşa girerseniz, kaçınılmaz olarak güvenlik politikaları uygulayacaksınız. Halbuki biz o dönem Güneydoğu Anadolu’da 30 senedir uygulanan “olağanüstü hâl”leri kaldırmışız; normal döneme geçmişiz; Devlet Güvenlik Mahkemeleri sona ermiş… Eğer savaşa angaje olursak, bu kadar yabancı asker gelince ister istemez bunların arkasına kendi topraklarımızda da kendi askerlerimizi koyacağız.
2003 Mart’ının ortalarında Başbakanlık görevini Recep Tayyip Erdoğan’a devreden Abdullah Gül, 1 Mart tezkeresiyle ilgili ayrıntıları #tarih dergisi Yayın Yönetmeni Gürsel Göncü’ye anlattı.
Ayrıca Türkiye’deki “Kürt meselesi” zaten hallolmamış büyük bir mesele. Girilen bölge Kürt bölgesi olacak ve Amerikalılar’ı o coğrafyaya biz sokacağız. Tabii kimi çevreler gayet hayalci bir şekilde “Musul, Kerkük petrollerinde söz sahibi olmak” gibi cümleler sarfediyorlardı ama; benim endişem hatta korkum, bırakın petrolü, suya gidip susuz gelme durumu, hatta Kürtler’le çok daha içinden çıkılmaz problemlerin ortaya çıkmasıydı.
Sonuçta başbakan olarak sadece benim değil, partide önemli bir grup arkadaşın da ciddi şüpheleri vardı. Hem Bakanlar Kurulu’nda hem milletvekilleri içinde, durumu tüm boyutlarıyla değerlendiren insanlar bulunuyordu. Tabii bunun yanısıra bazı arkadaşlar da yine iyi niyetli olarak Türkiye’nin geleceği için daha “pratik” hareket etmek gerektiğini düşünüyor; derin analizlere girmeden “aman masada olalım” diyorlardı.
İşte bu şartlar altında süreç işlerken Davos Toplantısı oldu. Orada en üst Amerikan yetkilisi olarak Dışişleri Bakanı Colin Powell’la da buluştuk; özel bir görüşme yaptık. Powell çok prestijli bir insandı şüphesiz; 1. Körfez Savaşı’nın galibi komutan, hükümetin en kuvvetli ismi, kendi karizması yüksek biri… Yaptığımız özel görüşmede, onun aslında bu savaşa çok gönüllü olmadığını gördüm, hissettim. Aslında kendisi de bunu hissettirdi. Yanımda Büyükelçi Gürcan Türkoğlu vardı. Bir taraftan Amerikan askerlerinin Türkiye’ye girmesi, çıkartma yapılacak iskeleler, İskenderun Körfezi’ndeki düzenlemelerden bahsederken; diğer taraftan “çok da acele etmeyin” diyordu. Kendisine “Ben bunu şüphesiz meclise götüreceğim ve meclis karar verir” dediğimde “yani o zaman karar Türkiye’nindir” diyecek kadar dürüst bir yaklaşımı vardı. Tabii sonraki süreçte kendisine “Irak’ın nükleer çalışmaları var” efsanesinin nasıl dayatıldığını, nasıl aldatıldığını ve bunu ömür boyu bir leke olarak taşıdığını, yazdığı kitapta ifade edecekti.
1 Mart tezkeresi döneminde Erdoğan parti başkanıydı ama henüz parlamentoya girememişti. Dönemin Genelkurmay Başkanı ise Hilmi Özkök’tü.
Meclisteki genel kuruldan 1 gün önce bir grup toplantısı yaptık. Grup toplantısında Genel Başkan Tayyip Bey de bir konuşma yaptı. Ben de başbakan olarak herkesi bilgilendirdim. O zaman Dışişleri’nin hazırladığı artıları, eksileri sözlü ve yazılı olarak ilettim. Hatta bu süreç içerisinde bütün siyasi partilerin genel başkanlarını davet ettim. Rahmetli Ecevit de vardı; Rahmetli Mesut Bey, rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu… Hatta Cem Uzan bile vardı; o seçimde çok oy almıştı. Hepsinin fikirlerini dinledim.
Şu bir gerçekti ki, Türk kamuoyu ciddi bir şekilde bu savaşa karşıydı. Hatta Türkiye’ye gelip halkla röportajlar yapan televizyonlar -BBC gibi- benimle de mülakat yapıyorlardı. Bana “halkınız karşı, siz nasıl geçireceksiniz” sorularını yönelttiler. Ben de onlara şunu söylüyordum; “I’m not Emir or King, I’m the elected Prime Minister” (Ne emirim, ne kralım, ben seçilmiş bir başbakanım). Yani, ben meclise getireceğim, meclis ne derse o olacak. Hatta birkaç kere danışmanlarım uyardı; “emir-kral demeyin alınırlar” diye; ama doğrusu buydu.
O günlerde bir de İzmir seyahatim olmuştu. Rahmetli anneannemin, büyükbabamın kabrini de ziyaret etmiştim sessizce, sabahın erken saatinde. Çıkarken, kabristanda insanlarla karşılaştım. Kadınlar koşarak yanıma geldi. Bana söyledikleri şuydu: “Aman bizi savaşa sokma.” Bu hiç aklımdan çıkmaz. Savaşın ne demek olduğunu biliyoruz. Savaş ölüm demek, ayrımsız. Hele bugünün savaşları, büyük yıkım demek. Çoluk, çocuk, herkes yani… Ve bu uluslararası meşruiyeti de olmayan bir savaş olacağı için çok daha farklı olacaktı. Dolayısıyla bu duygular içinde meclise gittim.
Siyasi hayatımda sorumluluk duygusunu çok önemserim. Bazı kişiler risk almaya açıktır. Ben bunu yapamam. Bu mesele, diyelim kendi yaptığınız bir ticaret, bir ekonomik faaliyet değil. Neticesi sadece sizi ilgilendiren bir konu değil ki risk alalım. Milletin meselesi bu. Çok iyi hesaplanması, analiz edilmesi ve tartılması gerekir; tabii sonuçta ne olursa olsun o karara uyulması gerekir.
Konuyu meclise getirdiğimizde milletvekillerini detaylı bilgilendirdim. Son konuşmamızda da şunu söyledim: “Ben birçok başbakanın bu tip konularda yaptığı gibi hepinizin, grubumun oyunu alıp, sizin adınıza mecliste kullanmayacağım. Yani ‘şu yönde oy kullanın’ gibi bir talimatım olmayacak. Sizi yeterince bilgilendirdik. Neticede altında benim imzam olacağı için durumum farklı. Ancak sizler de farklısınız. Örneğin Amerikan Kongresi neyse bizim Meclis’imiz de öyledir” dedim.
AkParti hükümetlerinin ilk başbakanı Abdullah Gül, 1 Mart Tezkeresi Meclis’te görüşülmeden önce de Türk halkının büyük çoğunluğunun savaşa karşı olduğunu değerlendirmişti.
1 Mart 2023’te Meclis’te yapılan oylamada, bildiğiniz gibi 264 kabul, 250 red, 19 çekimser oy kullanıldı. Anayasa’nın 96.maddesinde öngörülen 267 salt çoğunluğa ulaşılamadı. Yani 3 oyla da olsa tezkere reddedildi.
Benim değerlendirmem şudur: Büyük sorumluluk duygusu içinde hareket etmemizin neticesinde, Türkiye için çok hayırlı oldu. Ahlaki kaygılar güden insanların-vekillerin ödüllendirilmesi diyebilirim. Kendi topraklarımızdan savaşa yol verseydik, Irak’ın altüst oluşuna da katılmış olacaktık. Ne olursa olsun bütün Arap dünyası, bütün İslâm dünyası, hatta Avrupa için; işbirlikçi olarak, Amerikalılar’ın güdümünde bir ülke olarak hafızalarda ve arşivlerde yer alacaktık.
Dönemin en önemli gazetesi Hürriyet manşetinde Meclis’in tarihî kararını böyle duyurmuştu.
Türkiye tezkereyi reddedince, ülkemizin dünyada en itibarlı seviyeye çıktığı bir döneme girdik. Arap sokaklarında da, Avrupa sokaklarında da, Türk dünyasında da bunun etkisini gördük. Birçok devlet başkanı beni arayıp “çok saygıdeğer bir ülke olduğunuzu gösterdiniz” dedi. En çok etkilenenlerden biri Putin, bir diğeri de Chirac’dı. Chirac o tarihe kadar Türkiye’yi ABD’nin güdümünde bir ülke olarak değerlendiriyordu; AB konularında bunun etkilerini hissettiriyor hatta açıkça ifade ediyordu; kendisiyle tatsız görüşmelerimiz de olmuştu. Ancak bu hadiseden sonra her AB toplantısında -ki o zaman sıklıkla liderleri de davet ederlerdi ve ben de birkaç zirveye katıldım- her seferinde yanıma oturdu ve özel görüşmek istedi. Birçok başka liderin de yaklaşımı değişmişti.
ABD’yle ilişkilerimizde ise tabii bir soğukluk meydana geldi ama, Amerikalılar çok şoke olmadılar aslında; daha ziyade Türkiye’deki Amerikancılar şoke oldu! Tezkere geçsin diye çok uğraşanlar ve Amerikalılar’la yakınlığıyla ünlenenler… ABD’nin “çok büyük intikam alacağını” falan yazan-çizenler… Ancak dediğim gibi, ABD’deki birçok sağduyulu siyasetçi Türkiye’nin bu kararına saygı gösterdi. Hatta daha sonra ben Dışişleri Bakanı olarak gittiğimde, o dönem tezkerenin geçmesi için büyük baskı yapan hem Cheney hem Rumsfeld benimle görüşmek istedi. Hepsine de dürüst bir şekilde bütün bunları anlattım. Onlar da Türk halkının büyük çoğunluğunun tezkereye karşı olduğunu bildiklerini ifade etti. Zaten ABD’deki Demokratlar da karşıydı; Başkan Obama bile “hayır” oyu kullanmıştı kendi meclislerinde.
Irak savaşının arkasındaki iki önemli isim ABD Başkanı Bush ve Dışişleri Bakanı Powell’dı. Powell, Türkiye’ye beklenenden daha yumuşak bir tepki verecekti.
Türkiye’nin kararı, ideolojik, körü körüne bir reddediş değildi. Altında ciddi analizlerin, ciddi ahlaki sorumlulukların hissedildiği bir duyguyla ve kararla Meclis bunu reddetti. Meclisin reddetmesi Türkiye’nin itibarını çok yükseltti, ülkenin önünü çok açtı. 2007- 2010’lara kadarki itibar artışının en büyük nedeni budur. Avrupa’yla en iyi dönemimizi yaşadık. Kimilerinin dediği gibi Amerikalılar’la ilişkilerimiz yıkılmadı. Daha o zaman, bana “ABD’yle ilişkiler koptu” diye feryat edenlere de şunu söylerdim: “Hayır, şimdi ABD’yle daha sağlıklı ilişkiler var. Önceden sadece askerî ilişkiler ve onların güdümünde görünen bir ülkeyken şimdi daha sağlıklı ve saygın bir ülkeyiz.” Nitekim böyle de oldu. Kimi kötü niyetliler, gizli anlaşmalar, “Büyük Ortadoğu Projesi”, “PKK’ya destek” diyerek bu süreci baltalamak istedi ama; bildiğiniz gibi önyargılı oldukları için bugün bile devam ediyorlar bunlara.
O dönem muhafazakar kesimin önemli gazetesi Yeni Şafak da tezkerenin reddedilmesinden memnundu.
Benim değer verdiğim, hatta arkadaşlığım da olan bazı yazarlar; müthiş bir Amerikan taraftarlığıyla, ABD’yle beraber hareket edilmesi gerektiği noktasında o kadar ileri gittiler ki, suçlamaya varan yazılar yazdılar. Wolfowitz’le telefon görüşmeleri dahi yapıp Türkiye’de bir etki oluşturmaya çalıştılar. Diğer taraftan bizim içimizdeki siyasetçiler ve milletvekilleri arasında, eğitimlerini Batı’da almış, hatta “Batıcı” bilinen birçok arkadaş da tezkereye karşı çıktı; çünkü o ahlaki sorumluluğu hissetti. Ancak bunun yanında kendisini daha “geleneksel” ve “yerli” sayan birçok arkadaş ise daha “pratik” hareket etmek istedi; tezkerenin geçmesi için çaba sarfetti.
ABD malum büyük bir güç, büyük bir devlet; ekonomik, teknolojik, bilim-kültür-sanat olarak lider ülke dünyada. Türkiye şüphesiz bunu yok sayamaz. Türkiye-ABD ilişkilerinin güçlü olması bizim için şüphesiz önemlidir; ama bunun sağlıklı bir şekilde olması, Türkiye’nin kendi çıkarlarını önde tutması daha da önemlidir.
CHP, TEZKEREYE TAM KADRO KARŞI DURMUŞTU
Onur Öymen: Meclis kararı doğru ve tarihî bir karardı…
Dönemin CHP milletvekili Türk diplomat ve siyasetçi Onur Öymen, “Bu kararı alan bir meclisin üyesi olduğum için gurur duyuyorum. Aksi takdirde siyasi bedeli çok ağır olacaktı” diyor.
Aslında 1 Mart Tezkeresi’nden önceki dönemde de ABD’nin Irak’a müdahale için Türkiye topraklarını kullanma projesi vardı. Savunma Bakanı Yardımcısı Wolfowitz Türkiye’ye geldi ve Ecevit’i iknaya çalıştı; ama Başbakan Ecevit buna sıcak bakmadı.
1 Mart Tezkeresi öncesinde ise Amerikalılar’la çeşitli düzeylerde bir dizi uluslararası temas gerçekleşti. Biz de özellikle BM Güvenlik Konseyi kararı olmadan Türkiye’nin bir müdahaleye izin vermesinin yasal imkansızlığını dile getirdik. Özellikle müzakereleri yürüten Deniz Bölükbaşı, 1 Mart Vakası adlı kitabında bunları dile getirmiştir. Gazeteci Fikret Bila da Ankara’da Irak Savaşları kitabında bu gelişmeleri ayrıntılarıyla anlattı, belgeledi. Sayın Şükrü Elekdağ da bu konunun takipçisi oldu.
Böyle bir ortamda 1 Mart tezkeresi Meclis’te görüşüldü. Deniz Baykal, Türkiye’nin uluslararası hukuka aykırı bir tezkereyi kabul etmesinin doğru olmayacağını, Irak’la ilişkilerimizi uzun vadede olumsuz etkileneceğini söyledi. CHP milletvekillerinden hiçbiri çekimser kalmadı ve “hayır” dedi. Sonuçta, Meclis’teki oylamada iktidar partisinden de -yanılmıyorsam 99 kişi- ya ret oyu verdi ya da çekimser oy kullandı. Neticede içtüzüğe göre gerekli oy çıkmadı ve tezkere reddedildi.
Benim bildiğim kadarıyla, ABD’nin herhangi bir ülkeye asker göndermesinin; oradan başka bir ülkeye müdahale etmesi için herhangi bir hükümetin onayını almasının; meclis çoğunluğuna sahip olmasına rağmen o hükümetin milletvekillerinin bir bölümünün karşı çıkması sonucunda bunun reddedilmesinin başka örneği, bırakın Türkiye’yi dünyada yok.
Tabii Amerikalılar büyük tepki gösterdi buna, çok şaşırdılar. “İktidarın nasılsa çoğunluğu var, bu meclisten geçer” havasındalardı. Reddedilince çok rahatsız oldular. Wolfowitz, Mehmet Ali Birand’la yaptığı bir mülakatta Türk askerlerini eleştiren laflar söyledi. “Askerler bu olayda meclise liderlik yapamadılar” dedi. Bir taraftan yıllardır “askerler siyasete karışmasın” diyorlar, burada ise “asker siyasete niye karışmadı” diyorlar!
Bence bu karar, TBMM’nin aldığı en önemli, en doğru, en isabetli kararlardan biridir. “Bu kararı alan bir meclisin üyesi olduğum için gurur duyuyorum” dedim ben hep. Aksi takdirde ne olurdu? Amerikalı askerlerin bir bölümü Kuzey Irak’a geçecekti, bir bölümü de -aşağı yukarı 25 bin asker- Türkiye’de kalacaktı. Ne kadar süre kalacaktı? Belirsiz. 2. Dünya Savaşı’nda ABD’nın Japonya’ya gönderdiği askerlerden 40 bini hâlâ orada. Güney Kore’ye gönderdiklerinden 26 bini orada. Almanya’ya gönderdiklerinin büyük kısmı hâlâ orada. Yani büyük bir ihtimalle Türkiye’nin en hassas bölgesi olan Güneydoğu Anadolu’da çok sayıda Amerikan askeri uzun yıllar kalmaya devam edecekti. Bu Türkiye’nin hem egemenlik haklarını, hem bölge politikalarını çok kötü bir şekilde etkileyecekti. ABD bu karardan rahatsız oldu ama aksi durumda bunun Türkiye’ye siyasi bedeli çok ağır olacaktı.
Almanya’da 1933’te iktidarı ele geçiren Naziler’in yaptığı ilk işlerden biri, 1919’dan beri kullanılan ve siyah-kırmızı-sarı şeritlerden oluşan Almanya bayrağını yürürlükten kaldırmak olmuştu. Siyah-beyaz-kırmızı şeritli imparatorluk bayrağı ile Naziler’in gamalı haçlı bayrağı birlikte kullanılacaktı. Kararın ardından Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg, yurtdışındaki Alman diplomatik temsilciliklerinde asılı bayrakların değiştirilmesi emrini gönderdi. İstanbul Gümüşsuyu’nda bulunan Almanya Başkonsolosluğu binasındaki eski bayrak da 17 Mart 1933’te kaldırıldı; binanın caddeye bakan büyük cephesine gamalı haçlı bayrak, yan cephesine ise imparatorluk bayrağı çekildi. Naziler 1935’te imparatorluk bayrağını da yasaklayacak ve gamalı haçlı bayrak 2. Dünya Savaşı’nın bittiği 1945’e kadar Almanya bayrağı olarak kullanılacaktı.
Diplomasi sadece masa başında yapılan bir iş olmadı. Birçok diplomat savaşlarda aktif görev aldı, gidişatı değiştirdi. Bazen de tam tersi oldu. Özellikle asker kökenliler barışı sağlamak için muazzam diplomatik hamleler yaptı. Lozan’da Türkiye’yi temsil eden, daha sonra ülkenin 2. Dünya Savaşı’na girmesini engelleyen İnönü gibi…
Savaşlar öncelikle politikacılar ve askerler tarafından yürütülen bir faaliyet olmakla birlikte, diplomatlar da birçok durumda askerî ve siyasi stratejilerin planlanmasında ve yürütülmesinde pay sahibi olmak zorundadır. Savaşın hangi koşullara, hangi ittifaklarla yapılacağından tutun da, savaş sonrası koşullarının oluşturulmasına kadar her konuda işlevleri vardır. Bununla birlikte diplomatların faaliyetleri kimi zaman daha da geniş alanlara taşmış; örtülü operasyonlara katılmışlar; her düzeyde temaslarda bulunmuşlar; başarılı veya başarısız hamlelerle savaşların gidişatını değiştirmişlerdir.
Diplomatlar çok riskli bölgelerde faaliyet göstermiş, özellikle istihbarat faaliyetleri çerçevesinde hedef hâline geldikleri durumları yaşamışlar, kimi zaman da hayatlarını kaybetmişlerdir. En kısa ifadesiyle, savaş her aşamasında diplomasiyle içiçe yürütülür. Ancak diplomatik faaliyetlerin epey riskli bir niteliği de vardır: Diplomatlar kimi zaman kendi ülkelerindeki iktidarlarla ters düşerler veya öyleymiş gibi gösterilerek yine kendi devletleri tarafından mahkum veya idam edilirler. Buna karşın diplomatlar kimi durumlarda ülkelerinin umutsuz savaşlara girmesini önlemeye çalışmış; kimi zaman ise tam tersine savaşı teşvik ederek büyük kayıplar ve mağlubiyetlerde pay sahibi olmuşlardır.
Almanya Dışişleri Bakanı Arthur Zimmermann’ın Meksikalılar’a ABD’nin güney eyaletlerini teklif ettiği şifreli telgraf 1917’de İngilizler tarafından çözüldü ve ABD’lilere sızdırıldı.
Diplomasi, özellikle Avrupa’da bir zamanlar çoğunlukla askerlik mesleğinden gelen kişiler tarafından yürütülürdü. 18. yüzyılda diplomatların yarısından fazlası böyleydi ve geri kalanlar arasında yüksek ruhban kesiminden insanlar da yer alırdı; tabii o dönemde generallerin hemen hemen hepsi zaten aristokrasiden gelen kişilerdi. Bu durum özellikle 1. Dünya Savaşı sonrasında değişmiştir. Ancak 1918 sonrasında da muharebeleri yürüten askerlerin arasından diplomatik görevleri için seçilenlere rastlarız ki, bizde Lozan barış görüşmelerini yürüten İsmet Paşa önemli bir örnektir. İnönü, 2. Dünya Savaşı sırasında da ince bir diplomasi yürüterek savaşa girmeden iki ittifak arasında denge politikası izlemiştir. Kuşkusuz ki 1911-1922 arasında her rütbedeki savaş tecrübelerinin, izlediği politikalarda büyük katkısı olmuştu.
Bir savaşın gidişatı üzerinde büyük rol oynamış olan kişilerden biri de 1. Dünya Savaşı’nın büyük bölümünde Almanya Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Arthur Zimmermann’dır (1864-1940). Meksika ve Japonya’yı ABD’ye karşı savaşa sokma çabaları başarısız olduğu gibi, tam tersine ABD’nin Almanya karşısında savaşa girmesinde etkili oldu. Tarihe “Zimmermann Telgrafı” olarak geçen olay 1917’nin Ocak ayında meydana geldi. Bu telgrafta Texas, New Mexico ve Arizona eyaletleri, ABD’ye karşı savaşa girdikleri takdirde Meksika’ya vaadediliyordu. Şifre çözme konusunda başarılı olan İngilizler, bu telgrafı ele geçirip Amerikalı yetkililere sızdırarak tarihteki en önemli istihbarat başarılarından birini gerçekleştirdi. Bu hadiseden 3 ay sonra, Nisan 1917’de ABD savaşa girdi ve bu gelişme Almanya’nın yenilgisindeki en büyük faktör oldu. Gene Zimmermann’ın taraftarı olduğu “sınırsız denizaltı savaşı”na geçilerek Amerikan yolcu gemisi Lusitania’nın batırılması da savaş kararında etkiliydi. Rusya savaştan çekildikten sonra Batı cephesinde gücünün sonuna gelmiş olan İngiliz ve Fransızlar, ABD’nin taze kuvvetleri sayesinde zafere ulaştılar.
Lozan barış görüşmelerini yürüten İsmet İnönü, Dünya Savaşı sırasında da ince bir diplomasi ile iki ittifakın dışında kalmayı başardı.
Çin komünistlerinin askerî ve politik liderlerinden olup, diplomatik faaliyetlerde öne çıkan ve zaferlerinden sonra uzun yıllar Dışişleri Bakanlığı’nı yürüten Çu Enlay da (Zhou Enlai) önemli bir örnektir. Çu Enlay 1920’lerden itibaren askerî liderler arasında öne çıkmış; 1930’ların başında özellikle istihbarat konularında uzmanlaşmış; Mao ile beraber Uzun Yürüyüş’e katılmış; 1946’da Kuomintang olarak anılan milliyetçi yönetimi Çin Komünst Partisi ile uzlaştırmak için gelen ABD Dışişleri Bakanı George C. Marshall ile diplomatik görüşmeleri yürütmüş; nihayet zaferden sonra Çin Dışişleri Bakanı olarak Kore Savaşı’ndan Bandung Konferansı’na kadar birçok durumda etkili rol oynamıştır.
George C. Marshall’ın da 2. Dünya Savaşı boyunca ABD Genelkurmay Başkanı olduğunu ve savaştan sonra Dışişleri Bakanı sıfatıyla Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında kendi adıyla anılan planı ve bunun bir parçası olan büyük yardım programını oluşturduğunu hatırlatalım. Marshall, Batı Avrupa’yı ekonomik olarak ayağa kaldırarak “çevreleme” (containment) diye anılan politikalara öncülük etmiş; komünizmin yayılmasını engelleme hedefini kendi açısından başarıyla yürütmüştür. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra içsavaşın sürdüğü Yunanistan ve Rusya’nın toprak talepleriyle karşılaşan Türkiye de, “Marshall Yardımı” ile Batı ittifakına bağlanmıştır. Marshall bu planla Soğuk Savaş’ı farklı yöntemlerle geliştirmiş, istihbarat kuruluşlarını yoğun olarak sahaya sürmüştür.
Amerikalı diplomat Robert Daniel Murphy, Eisenhower’ın karargahında bulunan tek sivildi ve tehlikeli operasyonlara katıldı.
Savaşçı devlet adamları arasında Winston Churchill’in de özel bir yeri vardır. Politikacı, parlamento üyesi olup Amirallik Dairesi 1. Lordu olarak Çanakkale Harekatı’nın planlanmasında en önemli role sahiptir. Bu nedenle Çanakkale fiyaskosundan sonra görevden alındı ve hemen ertesinde tabur komutanı olarak Batı cephesinin siperlerinde görev yaptı. Antwerp savunmasında da rol oynamıştır. Savaştan sonra itibarı düştü ama, Nazi tehlikesine karşı kararlı tutumundan dolayı Dunkirk sonrasında İngiltere’nin en karanlık günlerinde başbakanlığa getirildi. Churchill savaşın askerî ve politik yönetimini günlük çerçevede yürüttü; birçok özel birimin kurulması ve hem stratejik kararlara hem de operasyonların yönetimine müdahil oldu; bunlara rağmen, ülkesini zafere ulaştırdığı günlerde seçimi kaybederek görevden ayrıldı. Diplomatların asker kökenli olup olmamalarından ziyade, savaşlarda oynadıkları roller çok daha önemlidir şüphesiz. Bu noktada ilk akla gelen örneklerden biri, Amerikalı diplomat Robert Daniel Murphy’nin (1894-1978), Vichy nezdindeki temsilciliği sırasında Kuzey Afrika’daki Fransız komutanları taraflarına çekmek için yaptığı çalışmalardır. 2. Dünya Savaşı sırasında Cezayir’e yapılacak çıkarma harekatının hemen öncesinde komutanlarla görüşmüş, prestijli liderlerin bir kısmını ikna edememiş, ancak çıkarma karşısında direnişin sınırlı kalmasında etkili olmuştur. Murphy, Cebelitarık üzerinden Cezayir’e gelip gitmiş; Eisenhower’ın İngiltere’de bulunan karargahına yegane sivil kişi olarak atanmış; Fransız direnişiyle temas kurarak istihbarat sağlamış; Amerikalı General Mark Clark’ın gece karanlığında Seraph denizaltısından şişme botla gizlice Cezayir’e çıkarak Fransız General Mast ile görüşmesinde bulunmuştu. Müttefik yanlısı bir tüccarın evinde yapılan bu toplantı Vichy polisi tarafından basılmış; Clark bodrumda toplantı sürerken evin sahibiyle sarhoş numarası yaparak onları atlatmış; apar-topar dönüp denizaltıya giderken Murphy kalarak görevini sürdürmüştü. Bu örnek, tipik olmasa da diplomasi mesleğinin her zaman masa başında yapılmadığını gösteren bir örnektir.
Bilindiği gibi 2. Dünya Savaşı’nın başlamasına vesile olan ana hadise, Nazi-Sovyet Paktı’dır. 23 Ağustos 1939’da imzalanan bu pakt sayesinde Hitler iki cephede birden savaşma riskinden kurtuluyor; Stalin ise Polonya’yı Hitler ile paylaşırken aynı zamanda Çarlık Rusyası’nın Baltık’ta yitirdiği ülkeleri de yeniden işgal fırsatı buluyordu. Bu antlaşmadan sadece 7 gün sonra toplar gürleyecek, tanklar ve uçaklar harekete geçecekti. 1938’de Dışişleri Bakanı olmadan önce Londra büyükelçisi olarak Nazi propagandasını yükselten Joachim von Ribbentrop, bu pakt ile savaşın başlamasına sebebiyet verdiği için idama mahkum edilen ilk Nazi oldu. Yahudiler’e karşı uygulamalardan da suçlu bulunarak 16 Ekim 1946 tarihinde darağacına götürüldü. Onunla 1939’da Nazi-Sovyet Paktı’nı imzalayan Sovyet Dışişleri Bakanı Mikhailovich Molotov ise, galiplerin tarafında olduğu için elbette kovuşturmaya uğrayamazdı!
SSCB’nin Dışişleri Bakanı Molotov, 2. Dünya Savaşı öncesi Hitler ile yapılan antlaşmayı imzaladı. Stalin’in en sadık adamlarından biriydi.
2. Dünya Savaşı sırasında Mihver İttifakı içerisinde Ribbentrop ile eşzamanlı olarak Dışişleri Bakanlığı yapıp ondan daha önce idam edilen bir başka kişi de Mussolini’nin damadı Kont Gian Galeazzo Ciano’dur (1903-1944). İtalya’da faşizmin yükselişi sırasında Bakanlık ve Habeşistan’ın istilasında Bombardıman Filosu Komutanlığı yapmış, 1936’da Dışişleri Bakanlığı’na getirilmişti. 1943’te İtalya’nın taraf değiştirme sürecinde Büyük Faşist Konseyi’nde Mussolini’nin görevden alınması için oy verdiği için Hitler’in gazabına uğradı. Naziler’in Mussolini’yi kaçırıp kuzeydeki kukla Salò Cumhuriyeti’nin başına geçirdiği sırada ülkeyi işgal eden Almanlar tarafından tutuklandı ve öldürüldü.
Yine bu dönemde, Amerikalı Dulles Biraderler’den sözetmeden geçemeyiz. Alan Dulles (1893-1969), 1916’da diplomatik hizmete girmiş olmakla birlikte, 1918’den itibaren İsviçre’de istihbarat faaliyetlerinde etkili rol almıştı. İki savaş arasındaki dönemde Almanya’daki ilişkilerini sürdürmüş, tekrar İsviçre’ye tayin edilmiş ve Almanlar Vichy bölgesini işgal edip sınırı kapatmadan sadece dakikalar önce bu ülkeye geçebilmişti. Naziler’e karşı olan Alman diplomat Fritz Kolbe’den uçak ve roketler dahil, çok önemli bilgiler aldı. İkinci ve en büyük başarısı ise İtalya’daki Alman komutanı Karl Wolff’un kuvvetlerinin savaşın bitiminden 1 hafta önce teslim olmasını sağlamasıydı ki, birçok hayat kurtarmıştır.
Kardeşi John Foster Dulles (1888-1959) ise Birleşmiş Milletler teşkilatının kurulduğu San Fransisko Konferansı’na katılmıştı (İki kardeşin daha önce 1919’daki Versailles Konferansı’na da birlikte katıldıklarını ekleyelim). J. F. Dulles 1953-58 arasında Eisenhower’ın Dışişleri Bakanı’ydı. Nükleer misilleme stratejilerinden İran, Guatemala ve Vietnam’a kadar birçok önemli hadisede rol oynadı, Marshall’ın komünizme karşı geliştirdiği “çevreleme” politikalarını sürdürdü.
ABD’nin ‘kanla beslenen’ iki diplomatı Henry Kissinger ve Zbigniew Brzezinski…
Bu noktada akla elbette Dwight David Eisenhower (1890- 1969) geliyor. Genelkurmay Başkanı Marshall’ın ayrılmasından sonra yerine gelen Eisenhower, 2. Dünya Savaşı sonrası dünyanın şekillenmesinde etkili oldu. Müttefik orduları başkomutanı Eisenhower, 1950’lerde iki dönem ABD başkanlığı yaptı ve “çevreleme” politikalarını sürdürdü. Eisenhower diplomat değildi ama, kendinden daha kıdemli olan birçok generali atlayarak başkomutanlığa getirilmesi diplomatik yetenekleri sayesinde oldu. Özellikle İngiltere ile savaşın yürütülmesi sırasında ortaya çıkan sayısız görüş ayrılığını bir şekilde çözüme bağladı. Churchill, Ruslar’ın Doğu Avrupa’da yayılmasını önlemek için Yunanistan ve Balkanlar’a çıkılarak kuzeye doğru bir cephe açılmasını isterken o bunu reddetti ve batıda geniş cepheden Almanya’nın kalbine ilerleyip savaşı sona erdirmeyi seçti; ama oradaki son muharebenin 100 bin insan kaybına malolacağını öngörerek, Berlin’i Ruslar’a bıraktı. Bu tercihler, savaş sonrasında dünyanın politik şekillenmesini belirleyecekti.
Soğuk Savaş sırasında ABD diplomasisi üzerinde birinci derecede etkili olan Henry Kissinger (1923-2023) ve Zbigniew Brzezinski’den (1928-2017) sözetmeden geçemeyiz. Kissinger 1969-77 arasında, Brzezinski ise onu izleyen dönemde etkili oldu. Kissinger’ın mirasında Kamboçya’nın bombalanması, buna rağmen yenilginin önlemediği Vietnam Savaşı’nın bitirilmesi gibi hadiseler vardı. Kendisi Şili’de Pinochet darbesinde ve Arjantin’deki diğer kanlı dikta rejiminin desteklenmesinde de rol oynadı. Bunlara karşın yumuşama (detant) politikası ve Çin ile ilişkilerin geliştirilmesi de bu döneme damgasını vuran gelişmeler oldu.
Brzezinski ise Soğuk Savaş’ın son dönemlerinde Çin ile ilişkileri sürdürerek Rusya karşısında bir denge oluşturmak istedi. İran’da önce Şah’ı, sonra da başarısız rehine kurtarma operasyonunu destekledi. Afganistan’da ise Rus işgaline karşı “İslâm radikalizmi” kartını oynamak için çaba gösterdi. Hayber Geçidi yakınlarındaki mülteci kamplarını gezerek onlara para ve silah desteği sağladı. “Afganistan’ı Rusya’nın Vietnam’ı yapacağız” lafı kendisine aittir. Dediğini başardı ve Afganistan, SSCB’nin sonunu getiren olaylar zincirinin bir parçası oldu. Brzezinski’nin en çok eleştirildiği noktalardan biri, bu politikaların Afganistan’da öne çıkan Taliban ve diğer radikal İslâmi akımların giderek dünyaya yayılmasında önde gelen bir paya sahip olmasıydı.
1.Dünya Savaşı sırasında Çanakkale yenilgisinin ardından görevden alınan Winston Churchill, Dünya Savaşı sırasında ülkesinin başbakanıydı.