Etiket: 2. charles

  • Saatleri ayarlayan enstitü ve 100 yıl önceki 6 ‘bip’ sesi

    Saatleri ayarlayan enstitü ve 100 yıl önceki 6 ‘bip’ sesi

    Bugün tüm dünyada saatler, UTC’ye (Coordinated Universal Time) yani “Eşgüdümlü Evrensel Zaman” sistemine göre ayarlanıyor. Oysa 20. yüzyıl başlarına kadar gerek kullanılan takvim gerekse saat sistemleri konusunda farklı uygulamalar vardı. Gregoryen Takvim’in kabulü, Greenwich’in “0 boylamı” kabul edilmesi ve miladi takvime geçiş…

    İngiltere Kralı 2. Charles (1630-1685), bir zamanlar 8. Henry’nin av sarayının bulunduğu Londra yakınla­rında Greenwich’teki tepeye bir “Kraliyet Gözlemevi” inşa edilmesi emrini vermişti. Aynı zamanda bir astronom olan ünlü mimar Christopher Wren (1632-1723) bugün hâlen aktif olan bu binanın inşaını üst­lendi. Yıldızların izlenmesiyle İngiliz “denizcilik sanatı”nın mükemmelleşeceğini öngören kralın tahminleri doğru çıkmış ve Britanya İmparatorluğu’nun dünyanın süper gücü olmasıyla buranın da kaderi değişmişti.

    Britanya’nın siyasette ve teknolojide tayin edici güç olmasıyla, Greenwich Kraliyet Gözlemevi modern dünyanın da “zaman standardı”nı ve başlangıç noktasını belirleyen merkez olmuştu. Gözlemevi, teknolojik gelişmeler sonu­cunda en doğru hâliyle saati ve zamanı belirleyecekti. Önce denizciler, sonra demiryolları şirketleri ve vatandaşlar da bunu öğrenecekti.

    5 Şubat 1924’e gelindiğinde ise tüm dünya BBC’nin 6 ‘bip’ sesi (5’i kısa, 6.’sı uzun olmak üzere), yani “Greenwich Zaman Sinyali”ne (The Greenwich Time Signal – GTS) göre saatlerini ayarlamaya başlayacaktı.

    Tarihte_Bu_Ay_2
    1920’lerde BBC Savoy Hill stüdyolarındaki ‘bip’ sesini oluşturarak yayına veren ekipman.

    1. Radyo sinyalinden önce “vakit küresi” kullanılıyordu

    Günümüzde telefona veya saate bakarak zamanı öğrenebili­yoruz; fakat bir zamanlar bu o kadar kolay değildi. Taşınabilir saatlerin ortaya çıkmasından sonra bile mekanik aksam­larındaki yetersizlikten ötü­rü saat geri kalabiliyor veya durabiliyordu; bu nedenle zamanı doğru öğrenebilmek için saatler bir şekilde ayarlan­malı yani “eşgüdümlenmeli” idi. Greenwich’teki Kraliyet Gözle­mevi, buna bir çözüm bulmuş­tu. Antik Yunan’da kalabalık meydanlarda bir küre, direğin aşağısına indiğinde zamanı belirtiyordu. Aynı bu şekilde bir “vakit küresi”, 1833’ten itibaren tam saat 13.00’te aşağı iniyor ve Thames Nehri’ndeki denizciler bunu görebiliyordu. Elektrik­li telgrafın geliştirilmesiyle 1850’lerde artık Greenwich’ten “vasati saat” İngiltere’de diğer büyük şehirlere telgraf telle­rindeki sinyalle iletilebiliyor ve “vakit küre”leri kontrol edilebi­liyordu.

    Tarihte_Bu_Ay_1
    Saati gösteren vakit küresi. 1881, Boston.
    Tarihte_Bu_Ay_3
    Galata Kulesi, bir dönem “vakit küresi”nin yerleştirilmesi için tercih edilmişti.
    Tarihte_Bu_Ay_4
    20 Mart 1930’da Cumhuriyet’te çıkan haberin kupürü.

    Tüm dünyada tren hatla­rı yaygınlaştıkça, bunların istasyon saatlerini belirlemek önemli bir mesele hâline geldi. 1913’te Paris’te yapılan Ulusla­rarası Saat Bürosu kongresine Osmanlı Devleti de katıldı ve yeni saat düzenine, yani “alafranga saat”e geçmeyi kabul etti. Buna göre 12.00’ye 5 saniye kala Paris’ten İstanbul Okmey­danı’ndaki telgrafhaneye saati belirten bir telgraf geliyor; bu da şehiriçi telgraf sistemiyle İngiliz Bahriye Hastanesi’ne (bugün Beyoğlu Göz Eğitim ve Araştırma Hastanesi) ulaşı­yordu. 1915’te bu hastanenin kulesine kurulan “vakit küresi”, saat tam 12.00’de aşağı indirili­yordu. Tıpkı Thames’teki deniz­ciler gibi, Haliç’te ve Karaköy’de demirlemiş denizciler de küre­nin inişini görebiliyordu. Bina ve aksamı, 1924’ten itibaren Kızılay’a bırakıldı. 1930’da ise belediye küreyi sökerek Galata Kulesi’nin tepesine taşıdı. Hem İstanbul’daki vakit küresi hem de Sirkeci Postane Binası’nda alaturka saatle alafranga saa­tinin beraber durmuş olması; İstanbul’da doğup büyüyen Ahmet Hamdi Tanpınar’a gele­cekte yazacağı Saatleri Ayarla­ma Enstitüsü romanı için esin kaynağı olmuş olmalı (bilimta­rihçisi Feza Günergun da böyle bir tahminde bulunmuş).

    2.Greenwich Kraliyet Gözlemevi’nin sinyal sorumluluğu

    1924’te başlayan 6 ‘bip’ sesinin fi­kir babaları, dönemin kraliyet ast­ronomu Frank Watson Dyson ve BBC Genel Müdürü John Reith idi. Greenwich Kraliyet Gözlemevi’n­de, sarkaçları birbirine elektriksel olarak bağlı -birbirinin yedeği- iki mekanik saat, zamanı gelince/saat başlarında BBC’ye sinyal gönderi­yor ve bir cihaz bunu yayına ‘bip’ sesleri olarak veriyordu. Daha sonra bu gözlemevi Greenwi­ch’ten Herstmonceux Şatosu’na geçti ve saat elektrikli saate dönü­şürken, sinyaller BBC’ye buradan gitmeye başladı. 1990’da ise sinya­li oluşturma sorumluluğu şatodan BBC’nin merkezi ünlü “Broad­casting House”a geçti. Kraliyet Gözlemevi de aynı yıl Cambrid­ge’e taşındı. Greenwich’teki eski gözlemevi binası 1998’de “Kraliyet Gözlemevi, Greenwich” adıyla müzeye dönüştü.

    Tarihte_Bu_Ay_5
    Astronomi ve denizcilik tarihinde büyük rol oynayan Greenwich Kraliyet Gözlemevi, bugün bir müze kompleksinin parçası olarak hizmet veriyor.

    3. “Greenwich Zaman Sinyali” 100 yılda iki defa şaştı

    Günümüzde BBC Radyo 4 ve BBC World Service radyosunda 6 ‘bip’ sesi hâlâ duyulmakta. Hatta BBC’nin televizyon yayınlarında da program açılışı bu simge ses ile yapılıyor. 100 yıl boyunca her saat başı tekrarlanan ‘bip’ler, tarihte yalnızca iki defa şaştı. 2008’de bir yayın sırasında 6 ‘bip’ durmayarak yedinci bir ses verdi. Bunun sesi oluşturan cihazla ilgili olduğu anlaşılınca, cihaz kapatılıp tekrar açılarak (güç döngüsünü değiştirerek) düzeltildi. 31 Mayıs 2011’de saat 17.00’de gerçekleşen ikinci problem ise daha büyüktü. Saat 17.00’yi gösterdiğinde ‘bip’ sesi duyulmadı. Atom saatinden gelen sinyali sese dönüştüren ekipmanın elektrik tedariki kesilmişti. Saat 20.00’ye kadar 6 ‘bip’ sesi gelmeyince sosyal medya “parmağa” kalktı, hatta yabancı bir devletin müdahale ettiğine dair komplolar üretildi.

    4. GTS’den UTC’ye, sezyum atom saatine…

    Tarihte_Bu_Ay_6
    Daha önceleri tarihî başlangıç meridyeninin geçtiği Greenwich’teki yapı bir çizgi ile bölünmüş ve önünde bir bronz hat konmuştu.

    1955’te sezyum atom saati geliş­tirildi ve bu elementin izotopu olan sezyum133’ün belirli bir zaman aralığında titreşmesinin, astronomik gözlemlerden daha istikrarlı ve kullanışlı olduğu farkedildi. Bunun üzerine 1960’ta ABD Donanması Gözlemevi, Greenwich Kraliyet Gözlemevi ve Birleşik Krallık Ulusal Fizik Laboratuvarı (NPL) sinyallerini eşgüdümleyerek “UTC”yi (Co­ordinated Universal Time) yani “Eşgüdümlü Evrensel Zaman”ı kullanmaya başladı. Bugün bazı ulusal ve yerel radyolar saatlerini yine Broadcasting House’da­ki NPL ile senkronize edilmiş UTC’ye göre ayarlıyor. NPL’deki “zamanın efendisi” lakaplı görev­li de her yılbaşı öncesi Birleşik Krallık’ın saatine artık saniye­yi ekleyerek dünyanın dönüş hareketiyle UTC’yi uyumlu hâle getiriyor. BBC’deki “zamanın koruyucusu” denilen görevli ise 7. ‘bip’ sesiyle bunu seyircilere/ izleyicilere iletiyor.

    5. Başlangıç meridyeninin yeri değişiyor

    “Evrensel zaman”, dünyanın dö­nüşüyle ve dolayısıyla kavram­sal olarak dönüş hareketinin gözlemlendiği başlangıç yani “0 boylamı”yla (ve bunun antime­ridyeni “180 boylamı”yla) bağ­lantılı. 1721’de Britanya kendi haritalarında Greenwich’i baş­langıç meridyeni olarak kullan­maya başladı; ardından 1851’de tüm kolonileriyle beraber bu meridyenin “0 boylamı” olarak kullanılması gerektiği fikrini ortaya attı. 1884’e gelindiğinde, dünyadaki gemilerin üçte ikisi “0 boylamı” olarak Greenwi­ch’i kabul ediyordu. Aynı yıl ABD’de düzenlenen Uluslara­rası Meridyen Konferansı’nda, Kraliyet Gözlemevi’nin olduğu yer başlangıç boylamı kabul edildi. Bu durum tam 100 sene devam etti. 1984’te “0 boylamı”, Greenwich Başlangıç Merid­yeni’nin 102 metre doğusuna taşındı. Uluslararası Referans Meridyeni (IRM) adı verilen bu yeni “0 boylamı”, tüm dünyada referans kabul ediliyor.

    Tarihte_Bu_Ay_7
    Bugün ise başlangıç meridyeni bir lazer hat ve bu Londra’dan rahatlıkla görünüyor.

    MÖ 45 / 1582 / 1926

    Takvimin kökeni, ‘cüce ay’ ve ‘artık gün’lerin siyaseti

    Tıpkı her sene eklenen artık sani­ye ve BBC’nin yılbaşındaki 7. ‘bip’ sesi gibi; kullandığımız Gregoryen Takvim’in de dünyanın güneş etra­fında dönüşüne uyum sağlaması için her 4 senede “artık yıl”a bir “artık gün” eklemesi gerekiyor. Gregoryen Takvim, aslında Jülyen Takvimi’nin 1582’de Papa 13. Gregorius’un em­riyle modifiye edilmiş hâli ve yine bir güneş takvimi.

    Jülyen Takvimi, Eski Roma Takvi­mi’nin MÖ 45’te Jül Sezar’ın emriyle tekrar düzenlenerek oluştu. Roma Takvimi daha öncesinde 10 aylı idi; daha sonra iki kış ayı, Ocak ve Şubat eklendi. 10 ayın hepsi, tek sayıların uğurlu, çift sayıların uğursuz olduğu Pisagorcu bir hurafeden dolayı 29 ve 31 günlük olarak düzenlenmişti. Sonradan eklenen Ocak 29 gün iken, Şubat 4 sene boyunca sırasıyla 28- 23-28-23 gün olarak değişiyordu.

    Tarihte_Bu_Ay_Kutu
    Papa 13. Gregorius’un yaptığı reformla 1582’de değiştirilen takvimin ilk basımlarında aylar, günler ve yortu günleri açıkça tarif edilmişti.

    Jülyen Takvimi’nin aylarındaki gün sayıları, tıpkı bugünkü gibi dü­zenlenmiş ve 1 yıl 365.25 gün olarak tasarlanmıştı. 3 yılın sonunda “artık gün” ekleniyor ve o yıl 366 gün olu­yordu. Ancak bu defa da güneş yılı ile takvim yılının arasındaki farktan do­layı, 400 yılda 3.1 günlük bir fark olu­şuyordu. Bunun önüne geçmek üzere Papa 13. Gregorius, dönemin önemli astronomlarından Cizvit Christopher Clavius’a yeni bir takvim hazırlattı. Bu takvimde yıl, 365.2425 gündü ve güneş yılına daha yakındı. Böylelikle 400 yılda sadece 0.1 günlük bir fark oluşuyordu ki, bu da Jülyen Takvi­mi’ndeki hesaba kıyasla çok daha isabetliydi. 1900’lere gelindiğinde aradaki sapma artık 13 güne çıktığı ve Rus İmparatorluğu o dönemde Jülyen Takvimi kullandığı için, 1917 Ekim Devrimi eski takvime göre 25 Ekim’de, Gregoryen Takvim’e göre ise 7 Kasım’da gerçekleşmiştir (yeni kurulan SSCB de 1918’de yılında Gre­goryen Takvim’e geçecekti).

    Gregoryen Takvim’in Avrupa’da ve dünyada yaygınlaşması oldukça yavaş oldu. En önemli engeller, siyasi ve dinîydi. Katolik Kilisesi tarafından geliştirilmiş bir takvim olduğu için, Protestan ülkeler yeni takvimi benimse­mekte “ihtiyatlı” davrandı. Büyük Britan­ya, Gregoryen Takvim’i 1752 gibi geç bir tarihte kabul etti. Doğu’da ise bu takvim genellikle Avrupa ile uyum sağlamak üzere kullanılmaya başlandı; ancak bu­nun gerçeklemesi yüzyıllara yayılacaktı (Japonya 1873, Mısır 1875, Çin 1912’de Gregoryen Takvim’i kullanmaya başla­dı). Suudi Arabistan ise ancak 2016’da kamu çalışanlarının maaşlarını ödeme düzeni için Hicrî Takvim’in yanında bu takvimi de kullanmaya başladı.

    Gregoryen Takvim ülkemizde de ancak 335 yıl sonra, 1 Mart 1917’de uygulamaya kondu. Başlangıç yılı yine Hicrî yıl olarak kaldı, ancak cumhuriyet­le beraber 1926’da miladi Gregoryen Takvim’e geçtik.

  • ‘Yolunu bulan’ krallar ‘işini bilen’ düzenbazlar

    Yolsuzluk ve rüşvet, şüphesiz modern devlet-kapitalizm öncesinde de hatta çok eski devirlerden beri vardı. Para ve sermaye piyasaları geliştikçe, yolsuzluğun uygulama biçimleri de gelişti. 20. yüzyılda yolsuzluğu önlemek için gerek tek tek ülkelerde gerekse uluslararası düzeyde yasalar çıkarıldı, antlaşmalar imzalandı. Ancak “bal tutan parmağını yalar”, “benim memurum işini bilir” hâlâ geçerli. Döneminde, dünyayı sarsan 5 büyük hadise…

    Yolsuzluk, Dünya Banka­sı’nın basit tanımına gö­re, “devlet görevlilerinin kişisel çıkar için özel sektörden rüşvet kabul/talep ederek ikti­darlarını kötüye kullanmasıdır”. Elbette Dünya Bankası kurulma­dan; kapitalizm, özel sektör, mo­dern devlet ve diğerleri ortaya çıkmadan yüzyıllar önce de yol­suzluk vardı. Hatta tüm dünyaya eşit olarak dağıtılmıştı. Eskiden beri halk, vergi veya hediye adı altında rüşvet toplayan sütü bo­zuk, hırsız devlet görevlilerini bilir; bunlar hakkındaki hikaye­ler kulaktan kulağa dolaşır, kimi zaman da abartılırdı.

    Örneğin eski rejimlerde va­lilerin belli bir ücreti olmaz­dı; yönettikleri bölgenin yerel halkından kendileri ve ekipleri için vergi toplarlardı. “Deli Pet­ro” olarak bildiğimiz Rus Çarı 1. Piyotr’un reformlarından ön­ce Rus valilerinin uyguladığı bu yönteme “kormlenye” (kelimesi kelimesine: “beslemek”) denirdi. Halk, beslemek zorunda olduğu bu memurlardan hiç hoşlanmaz­dı. Bazı tarihçilere göre “korm­lenye”, Rus halkının gözünde yolsuzluğu, devletin olağan bir özelliği hâline getirmişti.

    Yolsuzluk her zaman olmasa da kimi zaman düzenbazlık ve sahtekarlıkla elele gider. Örneğin 18. yüzyıl başında İspanya vera­set savaşlarından mali yıkımla çıkan İngiltere ve Fransa’da iki “balon” patlamıştı. İskoçyalı Jo­hn Law, Fransa’yı borçlarından kurtaracağına ikna ederek Ame­rika ile ticaret yapacak bir “Mis­sissippi şirketi”ni kurup hisse­lerini piyasaya sürdü. Bunlar öyle bir spekülasyona yolaçtı ki kurduğu saadet zinciri kısa süre sonra 1719’da çöktü. İngiltere’de ise John Blunt adlı bir girişimci, kamu borcunu kurduğu Güney Denizi adlı şirketin sermayesine dönüştürmek, sonra da hissele­rini halka satmak üzere İngiliz hükümetini ikna etti. Bu balon da 1720’de patladı. Aynı dö­nemde İskoçyalı bir düzenbazın Amerika’da “Poyais” adlı hayali bir ülke adına tahvil çıkardığı bi­le görüldü.

    ABD’de kongre üyeleri demiryolculardan aldıkları rüşvet sonucu trene dönüşmüş, ülkenin adı da “Amerika Demiryolları Devletleri” olarak değişmiş. Thomas Nast’ın karikatürü, 1880.

    Bu hadiselerde şüphesiz ka­munun sorumluluğu büyüktü; ancak bu girişimlere izin veren devletler için “yolsuz”dan çok “basiretsiz” sıfatı daha uygundu. Seçkinler saadet zincirlerinden nasiplenmişti ama sonuçta zin­cir koptuğunda onlar da servet­lerini kaybetmişti.

    Kapitalizm geliştikten sonra, 1934’te Fransa’yı sarsan “Sta­visky Skandalı” yolsuzlukla hi­lenin birbirine karıştığı bir baş­ka örnekti. Alexandre Stavisky adlı bir Rus mültecinin kurdu­ğu düzen, küçük Bayonne ken­tinin kredi kurumu (Fransa’da fakir halkın borçlanabildiği bu kurumlar belediye tarafından iş­letiliyordu) adına sahte bonolar çıkararak başlamıştı. Güya Ti­caret Bakanlığı’nın ve Bayonne Belediyesi’nin denetlediği bu bo­nolar, sigorta şirketleri tarafın­dan satın alınmıştı. Balon patla­dığında Stavisky intihar etti veya kimilerine göre öldürüldü, hükü­met çöktü, Fransız siyaseti kök­ten sarsıntıya uğradı ve bir darbe girişimi güçlükle önlendi.

    Ancak yolsuzluğun mutla­ka bir düzenbazın tezgahından kaynaklanması gerekmiyordu. 19. yüzyıldan itibaren devlet­ten onay almak veya onunla iş yapmak isteyen girişimciler, sık sık rüşvet dağıtmak zorunday­dı. Örneğin İngiltere ve ABD’de ilk demiryolları özel girişimciler tarafından bir plan dahilinde de­ğil, karmakarışık bir şekilde ku­rulmuştu. Bir demiryolu kurmak isteyen, parlamento veya kong­reden onay almak zorundaydı, bu da fiiliyatta milletvekillerine, kongre üyelerine rüşvet dağıt­mak demekti. Ara ara skandallar patlıyor, az sonra unutuluyordu. Ancak sonuçta demiryolları da inşa ediliyordu.

    Le Petit Journal’in kapağında Stavisky skandalını araştıran polisler bir baskın yapıyor

    Para ve sermaye piyasaları geliştikçe, yolsuzluğun uygula­ma biçimleri de gelişti. 1970’ler­de patlak veren Lockheed skan­dalına baktığımızda, rüşvetin dağıtılma şekli bize komik dene­cek kadar safça gelebilir. Paralar ilgili ülkelerin politikacılarına bizzat bavulla taşınarak ulaştı­rılıyordu. Japon başbakanı Ta­naka’ya gönderilen para, Guam ve Hong Kong üzerinden gön­derilmişti; bir müttefiki destek­lediğini sanan bir takım düşük rütbeli CIA ajanları parayı bü­yük zorluklarla, golf çantalarıy­la taşımışlardı. Japonya sınırın­da polise yakalanma korkusuyla terleyen bu kuryeler, yüklerini Tokyo’da Peder Jose diye bilinen gerçek bir İspanyol rahibe teslim ediyorlardı. Bugünkü elektronik para dolaşım ağı, kripto paralar, okyanuslardaki ufak tefek ada­larda kurulu paravan şirketler ve ne olduğunu bilmediğimiz diğer dolambaçlı yollar henüz geliş­memişti. Ancak temelde her şey aynıydı: Bir şirket, mallarını sa­tabilmek için alıcı ülkelerin yö­neticilerine rüşvet ödemişti.

    20. yüzyılda yolsuzluğu ön­lemek için gerek tek tek ülkeler­de gerekse uluslararası düzey­de yasalar çıkarıldı, antlaşma­lar imzalandı. Ancak “bal tutan parmağını yalar”, “benim memu­rum işini bilir” gibi sözler hâlâ geçerli. Tarihten seçtiğimiz ör­neklere yakından baktığımızda yolsuzluğun, algılanış biçiminin ve yolaçtığı skandalların aslında hep aynı temel özellikleri taşıdı­ğını görüyoruz.

    Maaşa bağlanan kral

    İngiltere Kralı 2. Charles’ın 1670’te Fransa Kralı 14. Louis ile gizli bir antlaşma imzalayıp para kabul etmesi, ülkede kralla ilgili bir kuşku ve dedikodu dalgası­na yolaçmıştı. Eskiden kralların birbirlerine çıkar sağlamak için ödemeler yapmaları doğal karşı­lanırdı. Ancak 17. yüzyılın ikinci yarısında İngiltere’de hem hü­kümdarı denetleme arzusunda­ki bir parlamento vardı hem de Protestanlığı Katolik Fransa’ya karşı korumaya dayalı bir milli­yetçi siyaset doğmuştu.

    2. Charles, kendi parlamen­tosundan tiksiniyordu; çünkü babası 1. Charles parlamento öncülüğündeki bir devrim sonucu tahtını, dahası kafasını kaybet­miş; genç oğlu yıllarca Avrupa’da sürgün olarak yaşamıştı.1660’ta tahta çağrıldığında parlamento­ya bağlı kalacağına yemin etmek zorunda kalmıştı ama, mümkün olduğu kadar bağımsız davran­mak istiyordu. Avam Kamarası ile dengeyi kurmak için ip üs­tündeki cambaz gibi hareket et­meyi ilke edinmişti.

    Para uğruna Fransa’ya köle oldu İngiltere Kralı 2. Charles’ın portresi, John Michael Wright (üstte). 2. Charles’ın Katolik dinine inandığını, buna karşılık Fransa’nın ödeme yapacağını taahhüt eden ve iki yüzyıl gizli kalan Dover Antlaşması (üstte, sağda).

    2. Charles’ın aynı zamanda kuzeni Fransa Kralı 14. Louis ise Avrupa’daki gücünü perçinleme­nin peşindeydi. Hedefi, bugün­kü Belçika ve Hollanda’yı dize getirmekti. Kuzeyindeki bu top­raklara saldırmak için kuzeniyle anlaşmak isteyen Fransa kralı, aracı olarak erkek kardeşinin eşi Orléans düşesini kullandı. Bu genç kadın, 2. Charles’ın çok sevdiği kızkardeşiydi; 1670 so­nunda iki ülke arasında yapılan Dover Antlaşması’nın mimarı oydu. Aslında iki antlaşma im­zalanmıştı. Bunlardan 22 Ma­yıs 1670 tarihli olanı, o meşhum gizli antlaşmaydı. Gizli tutulma­sının nedeni, İngiltere kralının “Katolik dinine inandığını” be­lirtmesi ve “Roma Kilisesi’yle barıştığını ülkesi için uygun bir zamanda açıklamasını” öngör­mesiydi. Buna karşılık Fransa, İngiltere kralına para ödeyecek­ti. Sürekli para sıkıntısı çeken ve elisıkı parlamentonun tahsis et­tiği bütçeyle ihtiyaçlarını karşı­layamayan 2. Charles için bu çok önemliydi.

    Charles ölene kadar Lou­is’den para tırtıklamaya de­vam etti. Gizli antlaşma ancak 1830’da tarihçi Lingard tara­fından açıklanacaktı. 2. Char­les’ın İngiltere’deki şöhreti bun­dan çok zarar gördü. Hatta 19. yüzyıl tarihçisi Macaulay, onun için “Fransa’nın Kölesi” tanımı­nı kullandı. 2. Charles’ın Fran­sa’dan aldığı toplam para, Fran­sız para birimi “livre tournois” olarak 9 milyon 950 bini (o dö­nemde 746 bin Sterlin) buldu. Bu miktar, aşağı yukarı kralın (yani devletin) 1 yıllık bütçesi­ne eşitti.

    O dönemde Kral’ın Fran­sa’dan para aldığını bilen, hatta buna aracılık eden bazı bakanlar da vardı. Bunlardan Lord Dan­by ibretlik bir cezaya çarptırıldı. 1678’de 2. Charles, ülkesindeki Fransız düşmanlığının yükseli­şini bahane ederek rüşvet mik­tarını artırmak için başlıca ba­kanı Lord Danby’ye emir verdi. Danby iki ülke arasında gizlice aracılık yapan Montagu’ye yaz­dığı iki mektupta Fransa’dan yıl­da 6 milyon Livre “tırtıklamak” için gereğini yapmasını istedi. Başbakan Danby bu mektupla­rı unutmuş olacak ki birkaç ay sonra Montagu ile kavga ederek onu görevinden attı. Montagu intikamını hemen aldı: Dan­by’nin Fransa’dan para talep eden iki mektubunun Avam Ka­marası’nda yüksek sesle okun­masını sağladı. Gerçi mektupla­rın altında kralın “Bu mektubu onaylıyorum. C. R.” şeklinde bir notu vardı ama Meclis Başka­nı bu bölümü okumamayı tercih etti; böylece Danby sanki Fran­sa’dan kendisi rüşvet istiyormuş gibi ortada kalakaldı. Kral onu hemen feda etti; Danby de ken­dini Londra Kulesi’nde buldu.

    Charles, Fransa Kralı’nın erkek kardeşinin eşi ve Dover Antlaşması’nın mimarı olan kız kardeşiyle.

    Kraliçenin elmas gerdanlığı

    Fransız Devrimi’nden dört yıl önce, 1785’te patlak veren “El­mas Gerdanlık Skandalı”, Kra­liçe Marie Antoinette’in temsil ettiği kraliyetin ve Kardinal de Rohan’ın temsil ettiği kilisenin imajına ağır bir darbe vurdu. Bu gerdanlık, saray kuyumcuları Boehmer ve Bassenge tarafın­dan tasarlanmış gösterişli bir parçaydı. Toplam 2.800 karat ağırlığında 647 elmastan oluşu­yordu. Kuyumcular değeri 2 mil­yon Frank’ı bulan bu ucubeyi sa­tacak müşteri bulmakta zorlan­dılar. İlk başvurdukları kişi olan Kraliçe Marie Antoinette, savur­ganlığıyla bilinmesine rağmen teklifi geri çevirdi. Gerdanlığın resmi İstanbul dahil Avrupa’daki bütün sarayları dolaştıysa da alı­cı bulunamadı.

    Bir hırsız çetesi o sırada işe karıştı. Fransa’nın en eski ailele­rinden birine mensup Kardinal de Rohan’ın kraliçe tarafından hiç sevilmediğini bilmeyen yok­tu. Kont ve Kontes de Lamotte adlı, kim oldukları tam bilin­meyen bir karı-koca, Kardinal’e yaklaşarak kraliçenin gerdanlı­ğı almak istediğini, ama paraya sıkışık olduğunu, onun adına ilk avansı öderse Kardinal’e min­nettar kalacağını iddia ettikle­rinde; epeyce saf olduğu anlaşı­lan Kardinal hemen teklifi kabul etti. Kontes Jeanne de Lamotte, güya kraliçenin arkadaşıydı. Üs­telik iddiasını kraliçenin ağzın­dan yazdığı sahte mektuplarla kanıtlamıştı. Kardinal hemen 30 bin Frank avansı verdi. Ancak biraz da şüphelenerek kraliçeyle gizli bir görüşme ayarlamalarını istedi. Karı-koca Marie Antoi­nette’e çok benzeyen bir fahişe bularak kraliçe gibi giydirdiler, Versailles Sarayı’nın halka açık bahçelerinde uzaktan kardinale gösterdiler.

    ‘Elmas gerdanlık’
    hadisesi

    16. Louis döneminde
    Fransa’da büyük skandala
    yolaçan elmas kolyenin
    zirkondan yapılmış kopyası,
    Breteuil Şatosu’nda
    sergileniyor (üstte).
    Skandalın ardından
    ömürboyu hapis ve kırbaçla
    cezalandırılan Kontes de
    Lamotte (üstte, sağda).

    Lamotte çiftinin amacı hem kardinali tırtıklamak hem ger­danlığa el koymaktı. Kardinal­den aldıkları avansın bir mikta­rını ve güya kraliçenin yazdı­ğı, geri kalan ödemeyi Kardinal aracılığıyla yapacağını belirten bir mektubu Boehmer ve Bas­senge’a vererek karşılığında ger­danlığı aldılar. Kont de Lamotte elmasları satmak üzere hemen İngiltere’nin yolunu tuttu.

    Aradan zaman geçti. Ama kraliçe hâlâ Kardinal’e yüz ver­miyordu. Boehmer ve Bassan­ge ise hâlâ paranın geri kala­nını alamamışlardı. Kraliçeye doğrudan başvurmaktan başka çare kalmamıştı. Skandal ancak o zaman ortaya çıktı. Marie An­toinette, hiç güvenmediği Kar­dinal’in de kendisi gibi aldatıl­dığını anlamadı; komplonun onun başının altından çıktığına inandı. Aynı görüşte olan Kral 16. Louis o kadar öfkelenmişti ki bütün sarayın toplandığı bir ortamda Kardinal’in tutuklan­masını emretti. Saray Bakanı Breteuil’ün herkesin ortasında “Kralın emriyle Kardinal’i tutuk­layın!” diye bağırması, sarayda ve ülkede bomba etkisi yarattı.

    Kral ve Bakanları daha se­rinkanlı davransaydı, olayı tam anlamıyla araştırmadan kamuya açıklamanın kendi imajları açı­sından felaket olacağını öngö­rebilirlerdi. Ancak gerek hemen yakalanan Kontes de Lamot­te’un gerekse Paris Parlamento­su tarafından yargılanan Kardi­nal de Rohan’ın mahkeme süre­ci, hükümdarın istediği sonucu vermedi. Bir fahişenin kraliçe gibi giyinmesi, kardinalin de onu uzaktan görüp Marie Antoinette zannetmesi kralın onurunu çok zedelemişti. Buna rağmen Paris Parlamentosu sonunda Kardi­nal’i akladı. Dinadamı, Fransa Kraliçesi’nin kendisine bir “ge­ceyarısı randevusu” verdiğine inanmak gibi bir “küstahlığa” kapıldığı için özür diledi; görev­lerini bıraktı ama serbest kaldı. Kontes de Lamotte ise halkın önünde cellat tarafından kamçı­landıktan sonra, “voleuse” (hır­sız) anlamındaki bir V harfiyle damgalanarak ömür boyu hapse gönderildi.

    Louis ve “bütün kötülüklerin anası” kabul edilen Marie Antoinette’in aşağılandığı bir dönem karikatürü.

    Elmas gerdanlık hadisesinin tek ciddi sonucu, kraliyete olan güvenin tamamen yıkılmasıydı. Halk, bütün kötülükleri temsil eden Kraliçe’nin geceyarısı bir kardinalle saray bahçesinde bu­luşmasını tam da onun karakte­rine uygun bir davranış olarak görmüştü. Bu arada Londra’daki Kont de Lamotte gerdanlığın el­maslarını kuyumculara satmış­tı. Boehmer ve Bassenge iflas ettiler. İki kuyumcunun Kar­dinal’in ailesine açtıkları dava 1867’ye kadar sürdü. O tarihte Fransız monarşisi çoktan yıkılıp gitmişti.

    Başbakan hapse girdi

    Lockheed skandalı, bir şirket­le çok sayıda devletin üst düzey yöneticileri arasında kurulmuş rüşvet ağı olarak 20. yüzyılın en önemli yolsuzluk olaylarından biriydi. 1970’lerde zor durum­daki Amerikan Lockheed şirketi askerî ve sivil uçaklarını satabil­mek için Japonya, Batı Alman­ya, Hollanda, İtalya gibi gelişmiş, demokratik sayılan “1. Dünya” ülkelerinin Bakanlarına, prens­lerine, hatta başbakanına para dağıtmıştı. Lockheed’in ve onun lisansıyla üretim yapan diğer şirketlerin müşteri ağı genişti, Türkiye’den Suudi Arabistan’a, İran’dan Endonezya’ya kadar uzanıyordu. Gerçi bu ülkeler Ba­tı kamuoyunun gözünde o kadar önemli değildi; çünkü yolsuz­luğun bu az gelişmiş ve otoriter devletlerin bir parçası olduğuna inanılıyordu.

    Skandalı ABD Senatosu’nun bir soruşturma komisyonu orta­ya çıkardı. Frank Church’ün başkanlık ettiği komisyon 1975’te büyük şirketlerle ilgili yolsuzluk iddialarını araştırmaya başladı. Önce Northorp mercek altına alındı ama şirketin komisyona ifade veren başkanı “Biz kendi­mize Lockheed’i örnek almıştık” deyince, dikkatler ona döndü. Lockheed’in hesaplarından pa­ranın izini süren komisyon üye­leri rüşvet ağının ne kadar ge­niş olduğunu anlayınca, durum Hazine Bakanı William Simon’a iletildi. Komisyonun önerisi şuy­du: “Bu yöntemleri durdurma­nın en etkili yolu, Lockheed’den para alan yabancı görevlileri ve ödemeleri yapan sözde pazarla­ma danışmanlarının isimlerini açıklamaktır. Bu önlem, ileride Amerikan şirketleriyle iş yapan yabancı görevlilerin rüşvet ta­leplerini durduracaktır”.

    Japonya’da milat: Lockheed skandalı Lockheed 1970’lerin başında geliştirdiği L-1011 TriStar yolcu uçağını (üstte) satmak için çok rüşvet dağıttı. Tokyo’da 1976’ya “Lockheed Yılı” adı verildi. Yolsuzluklara karşı gösteriler yapıldı (altta sağda).

    Ancak öneriyi uygulamak kolay değildi; çünkü Lockheed’in avukatları ABD’nin güçlü Dışiş­leri Bakanı Henry Kissinger’a başvurarak bu isim açıklama ko­nusunun ABD’nin “dost ve müt­tefikleri” için ne kadar korkunç olacağını hatırlattılar. Kissin­ger’ın müdahalesi tam istenen sonucu vermedi. Church Komis­yonu 4 Şubat 1976’da tetiği çekti. Para alanlar arasında Alman ve İtalyan bakanlar, Hollanda Kra­liçesi Juliana’nın kocası Prens Bernhard ve Japonya’nın bir ön­ceki başbakanı Tanaka Kakuei de bulunuyordu. Hollanda Pren­si Bernhard kendisine soru so­ran gazetecileri “ben böyle şey­lerin üstündeyim” diye tersledi. Haklıydı: Hollanda hükümeti ta­rafından himaye edildi. Almanya ve İtalya’daki bakanlar şöyle bir sarsıldılar; bazıları istifa etti ama fazla bir sonuç çıkmadı. Dünya bu vesileyle süper yatını Lock­heed’den tırtıkladığı rüşvetlerle alan Suudi arabulucu Adnan Ka­şıkçı ile tanıştı ama onun da kılı­na zarar gelmedi.

    Asıl fırtına Japonya’nın ba­şına patladı. 6 Şubat 1976’da Lo­ckheed’in başkan yardımcısı se­natoda verdiği ifadede Tanaka’ya başbakanken Japon havayolu şirketi ANA’nın 21 adet L-011 sivil Lockheed uçağı alması için 1.8 milyon Dolar rüşvet ödedik­lerini açıkladı. Tanaka başba­kanlık koltuğunu aynı partiden Miki’ye bırakalı sadece 2 ay ol­muştu. En büyük cazibesi dürüst şöhreti olan Miki, Tanaka’nın tutuklanmasını, bir süre hapiste yatmasını sağladı. Ancak Tanaka 1993’te ölünceye kadar Liberal Demokrat Parti’nin gölgedeki en güçlü adamı olarak kalacaktı.

    Korkutucu bir başka nokta, Japonya’daki rüşvet ağının tam ortasında Kodama Yoşiyo adlı bir eski savaş suçlusunun bulun­masıydı. Kodama, 1930’larda ül­kesinin Çin’i işgali sırasında bu­rada yağmaya dayanan büyük bir servet yapmıştı. Savaştan sonra yargılanmaktan kurtulmuş, ye­raltı dünyası teşkilatı Yakuza ile yakın ilişkiler kurmuştu. Eski başbakan Tanaka, Japon seçkin­leri tarafından feda edilip hapse gönderilirken, kimse Kodama’ya dokunmadı; ölene kadar siyaset ve kirli para ilişkilerinin ortasın­da yaşamaya devam etti.

    Lockheed skandalı, yolsuzlu­ğa karışanları yeterince cezalan­dırmamış olabilirdi ama Japon­ya ve ABD’de önemli değişiklik­lere yolaçtı. ABD 1977’de FCPA olarak bilinen yabancı ülkeler­deki yolsuzluklarla ilgili bir yasa çıkardı. Olay, savaş sonrası Ja­ponya’da kurulan muhafazakar seçkin siyasetinin kara yüzünü sergileyen, önemli reformların kapısını açan bir milat haline geldi.

    Lockheed şirketi ise sonra­ki yıllarda pek çok değişikliğe uğradı. Bugün Lockheed Mar­tin adıyla dünyanın en büyük savunma sanayii şirketi olarak F-35 projesinin üreticisi duru­munda.

    Çin imparatorunun dünürü

    Konfüçyus ilkelerine göre ka­tı hiyerarşik bir toplum olan Çin’de insanın üstlerine her ve­sileyle hediye vermesi köklü bir gelenekti. Çinli âlimler öteden beri hediye ile rüşveti birbirin­den ayıran sınırın ne olduğunu tartışırdı. Ama hangi standart uygulanırsa uygulansın, He­şen’in (1750-1799) bütün gücü elinde toplayan bir vezir olarak elde ettiği servet yüksek mevki­iyle açıklanacak gibi değildi. Çin tarihine yolsuzluk şampiyonu olarak geçti.

    İddialara göre serveti şöyle sıralanıyordu: Konaklarındaki oda sayısı 3 binden fazlaydı, 32 kilometre karelik toprağa sahip­ti, bir sürü banka şubesi, 75 re­hin dükkanı, her biri 1000 tael (Çin para birimi) eden 100 bü­yük külçe altını, milyonlarca gü­müş külçesi, 58 bin sterlini (İn­giliz Doğu Hindistan şirketiyle iş ilişkileri kurmuştu), en yüksek kalitede sayısız ginseng (Uzak­doğu’da sağlık açısından çok değerli olan bir bitki), 10 büyük incisi (bunlar o kadar kaliteliydi ki, idam fermanında imparator kendi tacında bile böyle inciler bulunmadığını belirtmişti), sa­yısı 1000’i geçen yeşim muska­sı, 10 büyük yakutu, 40 safiri, 40 gümüş yemek takımı, 7000 de­ğerli kıyafeti, 14 bin 400 top en iyi kalite ipeği, 550 tilki postu, 460 Avrupai giysisi, 61 bin tunç eşyası, 100 bin porselen kapka­cağı, 606 erkek hizmetkârı ve hareminde 600 cariyesi vardı. Toplam servetinin Çin’in 15 yıl­lık bütçesine eşit bir rakama, 1 milyar 100 milyon gümüş Tael’e ulaştığı söyleniyordu.

    Bugün tarihçiler bu servetin iddia edilen kadar olmadığın­da hemfikir olsalar bile, Heşen iktidarda kaldığı sürece iş ha­yatına hep ilgi duymuş, bizzat sarraflık yapmış, Hindistan’daki İngilizlerle ticari ilişkilere gir­miş, kıyafetleriyle göz kamaştır­mış ve kuşkusuz mağrur tavrıyla kendine çok düşman edinmişti. En büyük sorun fazla hızlı yük­selmesiydi. Evet, Mançuların önemli klanlarından biri olan Niohuru ailesinin bir üyesiydi; akıllı, yakışıklı ve yetenekliydi ama Pekin’deki Yasak Şehir’de muhafız subayı olarak başladığı kariyerinde 1 yıl gibi kısa bir sü­rede en tepeye ulaşmış, Vergiler Kurulu başkan yardımcısı, Saray Bakanı ve Büyük Danışman gibi devletin zirvesindeki mevkile­re ulaşmıştı. Bu sırada henüz 30 yaşındaydı. İmparator Çiyenlong (saltanatı 1735-1796, emekli im­parator olarak 1796-1799) onda bir cevher görmüş olacak ki, öle­ne kadar önünü açtı ve yetkile­rini artırdı. Hatta en sevdiği kızı Prenses He Şiayo’yu, vezirinin oğluyla büyük bir düğün yaparak evlendirdi. İmparator 65 yaşın­dayken doğan bu küçük kızına çok düşkündü. Prensesin 300 bin gümüş Tael’lik çeyizi, dört ablasından çok daha fazlaydı.

    Heşen’in açgözlülüğüyle ilgili söylentiler, saraydaki düşman­ları tarafından durmadan kö­rükleniyordu. En büyük hatası, Çiyenlong’un veliahtını da ken­disine düşman etmek olmuştu. Nihayet Çiyenlong öldükten sa­dece beş gün sonra, yeni İmpa­rator Ciyaçing tutuklanmasını emretti. Yapılan soruşturmadan sonra yeni imparator, Heşen’i 20 ayrı suçtan ölüme mahkum eden uzun bir ferman yayınladı. Suçlar arasında servet edinme­sinden çok “imparator baba­mın gücüne meydan okumak” ve “iktidarı kötüye kullanmak” gibi iddialar yer tutuyordu. He­şen, en korkunç cezaya (yavaş yavaş kesilme) mahkum edilse de imparator belki kızkardeşi­ni düşünerek ona bir ipek sicim yollamakla yetindi, yani intihara mahkum etti.

    Say say bitmeyen bir servet


    Veziri Heşen’i desteklemekten hiç vazgeçmeyen Çiyenlong, Çin’in en uzun süre tahtta kalmış imparatorlarından biriydi. Heşen, sonunda servetiyle neredeyse onu geride bırakmıştı.

    Beyaz Saray ve viski çetesi

    ABD Başkanı Ulysses S. Grant döneminde (1869-1877) pat­lak veren Viski Çetesi skanda­lı, viskiye uygulanan verginin birkaç kat arttırılması sonucu ortaya çıkmıştı. Missouri eyale­tinin St. Louis kentindeki viski üreticileri, bu yükten kurtulma­nın yolunu devletin üst düzeyin­de yer alan iki generalle işbirliği yapmakta buldular. Bunlardan John McDonald yoksul bir ai­lenin çocuğuydu; çeşitli işlerde çalıştıktan sonra Amerikan İç­savaşı sırasında kazanan tarafta çarpışarak tuğgeneralliğe kadar yükselmişti. Daha sonra Mis­souri eyaleti defterdarı olmuştu. Diğer general Orville E. Babcock ise Westpoint Akademisi’nden mezun meslekten bir askerdi. İç savaşta Ulysses S. Grant ile aynı cephede bulunmuş, generalliğe kadar yükselmiş, silah arkadaşı başkan olunca o da özel sekre­terlik görevini üstlenmişti. Baş­kanın arkasındaki karanlık güç olarak biliniyordu.

    Viski Çetesi davasında 238 kişi yargılandı.

    St. Louis’deki viskiciler bu iki adamın şemsiyesi altında Vergi İdaresi memurları, depo sahiple­ri, polis ve eyalet yetkililerinden oluşan geniş bir örgüt kurdular. Ürettikleri viski için ödemele­ri gereken verginin sadece ya­rısı ceplerinden çıkıyor, bunun bir miktarı devlet memurlarına dağıtılıyor, geri kalanı devlet ha­zinesine giriyordu. Bir süre son­ra hazine bakanlığına getirilen Benjamin Bristow, viski vergi gelirinin düşük düzeyinden kuş­kulanarak olayı soruşturmaya karar verdi. Ancak başkanın özel sekreteri Orville Babcock, çete­nin muhbiriydi. Beyaz Saray’da atılan her adımı St. Louis’deki ortaklarına bildiriyordu. Bu telg­raflar şifreli bile değildi. Örne­ğin: “Şimdilik onları durdurmayı başardım. Sylph”. Özel sekrete­rin telgrafları “Sylph” diye im­zalamasının nedeni, St. Louis’yi ziyaret ettiğinde viskicilerin onu bu isimle anılan güzel bir kadın­la tanıştırmasıydı…

    Hazine Bakanı attığı her adımda karşısına çıkan engelleri görünce, soruşturmasını özel de­dektiflerle, viski teşkilatının içi­ne sızan muhbirlerle sürdürdü. Dosya oluşturulduğunda baş­kandan operasyonu başlatmak için onay almak kolay olma­dı. Çünkü çetenin en önemli iki üyesi, eski silah arkadaşlarıydı.

    Başkan Grant’in arkasındaki güç Orville Babcock.

    Sonunda başkan ABD tari­hinde ilk kez skandalı soruştur­mak için bir özel savcı atadı. 10 Mayıs 1875’te 238 kişi hakkın­da dava açıldı, bunlardan 110’u mahkum edildi, 3 milyon dolar­lık vergi cezası toplandı.

    Başkanın özel sekreteri Or­ville Babcock’un yargılanma­sı bir sonraki yıla kaldı. Başkan ondan kolay kolay vazgeçmek istemiyordu. Mahkeme karşısı­na çıkmasını engelleyemedi ama Babcock nasıl olduysa temize çıktı. Özel sekreterlik görevi­ni bırakmak zorunda kaldı ama başkanlık süresi bitinceye kadar Ulysses E. Grant’a hizmet etme­yi sürdürdü.

    ABD’de pekçok yolsuzluk skandalı patlamıştı ama viski çe­tesinin bir özelliği vardı. İçsavaştan muzaffer çıkan yeni seçkin­ler savaş alanlarında kurdukları ilişkileri sivil hayatta da perva­sızca kullanmış, kendilerinde her şeye hak görmüşlerdi.

  • Çay: Tarih yazan yaprak

    Çay: Tarih yazan yaprak

    Tarih boyunca efsanelerin ve bilimin, sosyal dönüşümlerin ve dinginliğin, ruhsal ayinlerin ve dünyevî hazların, kutlamaların ve savaşların, soyluların ve yoksulların içeceği oldu. Çin’de doğan çay Japonya’ya, Hindistan’a, Rusya’ya ve İngiltere’ye yayıldı; gündelik hayatın vazgeçilmez tadı oldu. Başlangıcından bugüne çayın serüveni.

    Çay, dünyanın farklı coğrafyalarının zaman çizelgelerinde büyük değişimler yaratmış bir bitki. Binlerce yıldır nice din, ülke, saray, fabrika ve ev gezen çay, aslında tarihi yönlendirecek denli güçlü bir iksir. Çünkü gücünü zıtlıklardan alan bu iksir, tarih boyunca efsanelerin ve bilimin, sosyal dönüşümlerin ve dinginliğin, ruhsal ayinlerin ve dünyevî hazların, kutlamaların ve savaşların, soyluların ve yoksulların içeceği olmuş. 

    Bugün Arjantin’den Kenya’ya dek pek çok ülkede yetişse de, ilk olarak Uzakdoğu, Güney Doğu Asya ve Hindistan’da yabani olarak yetişen ve yapraklarını dökmeyen bir bitki olan çay, bilimsel adı olan Camellia Sinensis’e 1753’te kavuşmuştur. Pek çok alt dalı olsa da, iki ana çeşidi vardır: Çin kamelyası anlamına gelen ve Çin’de yetişen çaylar için kullanılan Camellia sinensis var. Sinensis ve Assam kamelyası anlamına gelen, Hindistan, Assam’daki çay bitkisi çeşidini işaret eden Camellia sinensis var. Assamica

    Tahmin ettiğiniz gibi çay, kamelya familyasından bir bitkidir. Yeşil, sarı, beyaz, siyah, oolong ve pu-er olarak altı ana başlıkta toplayabileceğimiz çay çeşitlerinin onlarca alt çeşidi vardır. Esasında tüm çeşitlerin temeli yeşil ham çay yaprağıdır ve farklı oksidasyon ve fermantasyon yöntemleriyle diğer çeşitler elde edilir. Çayın yetiştiği bölge, o yılın hava şartları, bitkinin hangi yaprağının kullanıldığı ve toplanma sonrası işlemler, çayın likörü, tadı, kafein ve tanen oranları açısından belirleyici olur. “Bitki çayı” dediğimiz ıhlamur, adaçayı gibi bitkilerinse çayla uzaktan yakından alakaları yoktur. 

    Çay: Tarih yazan yaprak

    Çay, efsaneye göre M.Ö. 2737’de Çin’in Siçuan bölgesinde, Çin tıbbının kurucusu olarak bilinen ve güçlü mistik yönleriyle tam bir şifacı olan İmparator Shen Nong tarafından keşfedilir. Shen Nung, bir ağacın altında her zamanki gibi sıcak suyunu içmektedir. Rüzgarın etkisiyle kopup savrulan birkaç çay yaprağı, imparatorun sıcak suyunun içine düşer. Shen Nung da, içtiği sıvıyı lezzetli ve ferahlatıcı bulur. Çin’e tarımı getirdiğine inanılan ve “Tanrısal Çiftçi” olarak da bilinen İmparator Shen Nung’un 365 bitkinin tadına baktığı ve aşırı dozdan zehirlenerek öldüğü söylenir. 

    Cha ve Te 

    Modern dillerde “çay”ı karşılayan iki ana ses vardır: Cha ve te. Bu fark, 17. yüzyılda Çin’den çay ithal eden Portekizliler ve Flemenklilerin farklı limanları kullanmasına dayanır. Portekizliler ticaretlerini Macao bölgesinden yaptıkları için Mandarin ve Kantonca’daki cha (ça) kelimesini benimsemiştir. Türkçe, Farsça, Arapça, Yunanca ve Rusça gibi dillerde de benzer bir ses kullanılır. Flemenkliler ise, Çin’in Amoy lehçesindeki çay karşılığı olan te sesini ödünç almış ve pek çok Avrupa dilinde çay, tea, te, thé ya da benzer sözcük ve seslerle yerleşmiştir. 

    Çay: Tarih yazan yaprak
    Çay işçisi çocuklar yüzyıl başında Çin’de çay işçisi çocukları gösteren suluboya tablo (üstte). 20. yüzyıla gelindiğinde tablo yine aynı (altta).
    Çay: Tarih yazan yaprak

    Ne var ki, yazılı kaynaklar bize çayın keşfi için çok daha ileri bir tarihi işaret etmekte. Çay, ilk kez MÖ 1600-1046 arasından hüküm sürmüş olan Shang Hanedanı döneminde tüketilmiştir. Çay ekimi Yunnan bölgesinden Çin’in tüm Güney yarısına yayılmıştır. Hekim Hua Tuo’nun 1. ve 2. yüzyıllarda yazdığı ünlü Tıp Kitabı’na 3. yüzyılda yapılan eklemede çaydan “Baş bölgesindeki tümör ve apselere iyi gelir ve mesane için faydalıdır. Göğüste oluşan balgam ve yanma hissini dağıtır. Susuzluğu giderir. Uyuma isteğini azaltır. Kalbi mutlu ve neşeli kılar” şeklinde bahsedilir. Bu dönemlerde çay sadece ağız yoluyla değil, adale ağrılarının dindirilmesi için merhem olarak da kullanılmıştır. 

    Çayın içecek olarak daha da popülerleşmesi ise 4. ve 5. yüzyıllarda Güney Çin’de gerçekleşmiştir. Çinli çay tiryakileri, günümüzden 1600 yıl kadar önce, çay yapraklarını buharda pişirip döverek tabaka hâline getirmiş; ardından pirinç, zencefil, tuz, portakal kabuğu, çeşitli baharatlar ve süt ekleyerek kaynatıp içmişlerdir. 618 – 907 arasında hüküm sürmüş olan Tang Hanedanı döneminde, çayı ek malzemelerle kaynatma geleneği geride bırakılmış, bu dönemde yaşamış “Çay Bilgesi” Lu Yu, çay tarifinden ek malzemeleri çıkartarak, çay kültüründe devrim gerçekleştirmiştir. 

    Zamanla kurutulmuş yaprakları kaynatma yöntemi gelişmiş, 9. yüzyılda Puer tekniği ortaya çıkmıştır. Pu-er, toplanan çay yapraklarının buhara tabi tutulmasının ardından sıkıştırılarak “çay tuğlası” ya da “çay keki” de denilen yekpare çay kalıplarına dönüştürülmesine dayanır. Kuruyup sertleşene dek fırınlanan “çay tuğlaları”, istenilen miktarı kırılıp çaydanlıkta suyla birlikte kaynatılarak tüketilebilir. Bu teknik, çayı uzun süre muhafaza edebilme gayesiyle ortaya çıkmıştır. “Çay Yolu”, “Atlı Çay Yolu” ya da “Güney İpek Yolu” olarak adlandırılan bu rotada, Güneybatı Çin dağlık bölgelerinden Tibet’e dek uzanan bir rotada en çok çay ve tuz ticareti yapılmıştır. 

    Çay: Tarih yazan yaprak
    Çin’den sonra Hindistan Çayın Çin dışında ilk tüketildiği ülke Hindistan’dı. Hindistan Assam ve Darjeeling çaylarıyla global çay kültürüne imzasını attı.

    Çin’de 960–1279 arasında hüküm süren Sung Hanedanı döneminde çırpılmış çay moda olmuştur. Taş değirmenlerde öğütülerek toz hâline getirilmiş çay yapraklarının bambu bir karıştırıcı yardımıyla çırpılmasıyla oluşan bu çay, günümüzde Japonya’dan çıkıp tüm dünyada büyük bir trende dönüşen matcha’dan başkası değildir aslında. 

    Çin’in 17. yüzyılda Mançuların yönetimi altına girmesiyle, yaprakların demlenerek içildiği yöntem yerleşmiştir. Avrupa’nın Çin’le ve dolayısıyla çayla tanıştığı dönemlerde bu uygulama yaygın olduğu için, Avrupa’da ve ardından tüm dünyada çay demleme geleneği bu şekilde yayılıp yerleşmiştir. 

    Çin çay seremonisi 

    Gongfu cha ya da Kungfu cha olarak adlandırılan Çin çay seremonisinin 17. yüzyılda geliştiği bilinmektedir. Bu ad, büyük çaba ve sabırla öğrenilen beceri anlamına gelir. Dövüş sanatı olan Kungfu da aynı kavramdan yola çıkarak isimlendirilmiştir. Seramik veya porselen demliklerde ya da gaiwan adlı kapaklı fincanda, bir çay tepsisi üzerinde demlenir. Kimi yörelerde “çay hayvanı” olarak adlandırılan ve seramikten yapılan ufak hayvan figürleri de bu tepside yer alır. Çay, fincanlardan önce iyi şans getirdiğine inanılan bu minik figürlere dökülür. 

    Çay Bilgesi’nden özel tarifler 

    Çay Bilgesi Lu Yu, kitabı Chaking’de en iyi çay yapraklarını “Tıpkı bir Tatar atlısının deri botları gibi buruşuk olmalı, güçlü bir boğanın boynuzları gibi kıvrılmalı, dar ve derin bir vadiden yükselen sis gibi açılmalı, hafif bir esintiyle dalgalanan bir göl gibi parlamalı ve yağmurun ardından verimli bir toprak nasıl olursa öyle nemli olmalıdır” sözleriyle tanımlamıştır. Lu Yu, çayın sadece tuzla kaynatılarak içilmesini salık verir. Lezzetli bir çay için, çayın kendisi kadar kullanılan suyun da kaliteli olmasının önemini vurgulamıştır. 

    Çayın ikinci durağı 

    Çayın Çin dışında ilk tüketildiği ülke Hindistan olmuştur. Zenbudizm’in kurucusu Bodhidharma, Budizm’i yaymak için 6. yüzyılda Çin’e gitmiş ve buradaki uzun meditasyon çalışmalarına faydalı olması için çay yaprakları içmeye başlamıştır (kimi kaynaklara göre çay yapraklarını çiğnemekteydi). Bodhidharma’nın ülkesine dönerken beraberinde çay tohumları da götürdüğü ve Hindistan’da tarımının böyle başlandığı bilinmektedir. 

    Çayın aslında ilk kez Hindistan’da yetiştirildiğini öne süren savlar ve bu savlar doğrultusunda, pek de eğlenceli olmayan bir de efsane var: Bodhidharma, uzun bir meditasyon esnasında yorgun düşmüş ve uyuyakalmıştır. Uyandığında, kendisini cezalandırmak için gözkapaklarını keserek yere fırlatmış ve toprağa düşen kesik göz kapağı parçaları, kök vererek çay bitkisine dönüşmüştür. Birkaç yaprak kopararak çiğneyen Bodhidharma, bir anda kendini aydınlanmış hissetmiş, odaklanarak meditasyonunu tamamlamıştır. Bu efsaneye göre, o günden sonra çay bitkisinin uyku kaçırdığına ve zihni berraklaştırdığına inanılır. 

    Efsaneleri bir kenara bırakacak olursak; Hindistan’ın 6. yüzyılda başlayan çay serüveninde çayın ruhani ritüellerle sınırlı kaldığını söyleyebiliriz. Çay, halka ulaşmamıştır. İki ana çay bitkisinden biri olan Camellia sinensis var. Assamica. Hindistan’da bin yıllardır yabani olarak kendi kendine yetişmekteydi; fakat geniş kitleleri etkileyecek boyutta tarımının yapılması ve içilmesi 19. yüzyılda İngiliz Doğu Hindistan Şirketinin Hindistan’a ulaşması ve büyük alanları ele geçirmesiyle başlamıştır. Hindistan, çok kısa bir sürede çayı millî kültürünün bir parçası hâline getirmiş, bugün aynı adlı bölgelerde yetişen Assam ve Darjeeling çaylarıyla global çay kültürüne imzasını atmıştır. Meşhur Masala çayı, Hintlilerin baharatlar ve sütle hazırladıkları bir çay çeşididir. Hindistan’ın diğer önemli siyah çayı Darjeeling’i tanımlarken genelde şampanya benzetmesi yapılır. Yılda beş farklı hasat zamanı olan bu çayın üretildiği toprak, yıl ve zamanı, tadımında büyük farklar yaratmaktadır. 

    Çay: Tarih yazan yaprak
    Doğu’dan Batı’ya uzanan gizem Çay, 16. yüzyıla kadar Doğulu bir içecek olarak kaldı (üstte). Avrupalılar ise Doğu’dan gelen bu gizemli bitkide gelecek günlerin vadettiklerini görmeye çalıştılar.
    Çay: Tarih yazan yaprak

    Güneşin doğduğu ülke 

    Okakura Kakuzo, Çay ve Zen adlı kitabında 729 yılında, Japon İmparatoru Shomo’nun Nara’daki sarayında keşişlere çay ikram ettiğini yazar. Bu çayın elçiler tarafından Çin’den ithal edilmiş olduğuna inanılmaktadır. Çay yetiştiriciliğinin başlaması Budizm sayesinde olmuştur. Budizmi daha iyi öğrenmek için Çin’e giden çok sayıdaki keşiş, Japonya’ya döndüklerinde kendi ekollerini kurmuştur. Bunlar Japonya’ya dönerken, çok severek içtikleri çayın tohumlarını da yanlarında götürmüş ve Japonya’daki manastırlarının bahçesine ekmişlerdir. Böylece yeşil çay, uzun bir süre boyunca dini sınıfın ve ritüellerin içeceği olur. Bu yeni içeceği çok seven İmparator Saga’nın da teşvikiyle, Japonya’da çay tarımı hızla gelişmiş ve çay içimi yaygınlaşmıştır. 

    Budizm sayesinde çayla tanışan bir başka ülke de Kore’dir. Yine Çin’de kalan Koreli Budist keşişlerin, ülkelerine dönerken Camellia sinensis tohumlarını da beraberlerinde götürdükleri bilinmektedir. 14. yüzyıldan beri çay, kültürün ayrılmaz bir parçası hâlini almış ve bugün hâlâ devam eden, “günlük çay ritüeli” anlamına da gelen darye adlı çay seremonisi ortaya çıkmıştır. 

    Japon çay seremonisi, yani Chado da Japon kültürünün önemli bir ayağı olmuştur. “Çayın yolu” olarak Türkçeleştirebileceğimiz Chado, matcha adlı toz hâline getirilmiş özel yeşil çayın hazırlık ve sunum seremonilerinin tamamına verilen addır. Japonlar, Çin’den devşirdikleri matcha’yı kültürlerinin bir parçası kılıp, Japon çay seremonisini oluşturmuşlardır. 

    Japon çay seremonisi 

    Chado yıllar içinde dönüşüp gelişse de çayın hazırlanışı, sunumu, misafir tarafından kabul edilişi, çay odasının dekorasyonu gibi temel prensipler korunmuştur. Hafif atıştırmalıkların da olduğu samimi çay buluşmalarına chakai adı verilir. Chaji ise çayla birlikte kaiseki mutfağından yemeklerin de servis edildiği resmî yemeklerin adıdır. Chabana (Çay çiçeği) adlı ritüel de çay seremonisinde kullanılan çiçeklerin aranjmanı sanatına verilen isimdir. 

    Ruslara yaraşır, çileli bir sevda 

    Bir başka çay ülkesi olan Rusya’nın bu mucizevi bitkiyle tanışması, Kazak atamanları Petrov ve Yalişev’in 1567’de Çin’e gidip bu içeceğin tadına bakmasıyla gerçekleşir. Ancak çayın ülkeye girişi, 1638’de Moğolistan’dan Çar Mikhail Federoviç’e hediye olarak gönderilen çayla olmuştur. Elçi Vasili Starkov, bunca ölü yaprağı Rusya’ya taşımayı saçma bulup bu armağanı reddetmek istese de, Altan Han’ın ısrarını kıramamıştır. 

    1665’te Çar Aleksey’in mide ağrılarını dindirmek için çay içtiği bilinse de; Camellia Sinensis’in Rusya’da gerçek anlamda tüketilmeye 1679’da Çin’le yaptığı takas anlaşmasıyla başlamış, 1689’da Nerçinsk Antlaşması sonucu açılan Sibirya Çay Yolu sayesinde Rusya çaya tamamıyla teslim olmuştur. 

    1700’lerin ikinci yarısında 2. Katerina döneminde, Çin’den hem yaprak hâlinde, hem de Pu-er tuğlaları şeklinde ithal edilen çay, Rus kültürünün ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Ülkemizde de kullanılan semaverin Lisitsin Kardeşlerce icat edilişi de yine bu döneme rastlar. Günün her öğününün ardından çay içmeyi seven Rusların en ünlü çayı “Rus Kervanı”dır. Çin’den bir yılı aşkın sürede develer üzerinde getirilen çaylar, kurulan kamplarda yakılan ateşler sayesinde tütsülü bir tada kavuşup Rus tüketicilere bu şekilde ulaşmaktaydı. Bugün aynı tadı yakalayabilmek için, fermantasyon yöntemi uygulanmakta ya da siyah çay, Çin oolong’u veya Taiwan formosa’sı, ya da Lapsang Souchong ile harmanlanmaktadır. 

    Çay: Tarih yazan yaprak
    Richard Collins’in 1727 tarihli kulpsuz Çin porselenlerinden çay içen bir İngiliz ailesi.

    Çayın Batı dünyasına girişi 

    Avrupalılar, Marco Polo’nun 1285 tarihli Çin seyahatnamesi sayesinde çaydan haberdar olur. Portekiz İmparatorluğu’nun deniz yoluyla Çin’e ulaştığı ve iki ülke arasında ticaretin başladığı 1557 yılı, kuşkusuz pek çok kültürel ve sosyal dinamiğin de başlangıç noktası olmuştur. Birçok ürünle birlikte çay da Çin’den Portekiz’e ihraç edilmiş ve Portekizliler 1557’de Avrupa’da çayla ilk tanışan millet olmuştur. 1610’da kaynaklar hem Portekiz’in, hem de Flemenklilerin Çin’den çay ithal etmekte olduğunu gösteriyor. Günümüzde Portekiz ve Hollanda’nın, vaktiyle çayla tanışan ilk iki ülke olması tarihin bir garip cilvesi olsa gerek. 

    17. yüzyılda İngiltere’de çay servisi 

    Çay, çok lüks ve pahalı olduğu için, her zaman kilitli, ufak bir çay sandığında saklanırdı. Çin’den getirilen porselen demlik ve fincanlarla birlikte sıcak su evin hizmetçisi tarafından odaya getirilir; bizzat ev sahibesi tarafından demlenirdi. Bu da bize Uzakdoğu’nun çay ritüellerinin, İngiltere’ye bir şekilde adapte edildiğini gösteriyor. Çay hazır olduğunda kulpsuz fincanlarla misafire ikram edilirdi. Ming tarzını yansıtan porselenlerde ağırlıkla kelebek, kuş ve çiçek figürleri olurdu. Çay sade içilirdi. İngiliz çay servisinin başat ögeleri süt ya da krema, ancak yüzyıl sonunda kullanılmaya başlanmıştır. Uzakdoğu’dan gelen ürünler Londra’ya farklı paketlerde ulaştığı için, porselen takımları çok nadir bulunur; farklı fincan, fincan tabağı ve çaydanlıklar olağan karşılanırdı. 17. yüzyılda çay, Londra’ya kendisinden kısa bir zaman önce ulaşan kahve ile birlikte Coffee House adı verilen kahvehanelerde satılmaktaydı. Kadınlar ise, çay zevkini yalnızca ev ortamında yaşamaktaydı. 

    Büyük aşk: İngiltere çayla tanışıyor 

    1600’de kurulan İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası, 1601 ve 1629’daki iki büyük seferiyle İngiltere’nin sömürge hevesini köpürtmüştür. Ne var ki, Doğu Hindistan şirketi, Flemenkli ve Portekizlilerin yürüttüğü çay ticaretiyle pek alakadar olmamış ve çay İngiltere topraklarına ancak 1657’de Flemenkliler vasıtasıyla girebilmiştir. 1660’tan itibaren İngilizler doğrudan Çin seferleri yapmış ve çay Londra’da çok lüks bir ürün olarak bulunabilir hâle gelmiştir. 

    Kraliçe’nin çay tutkusu 

    İngilizlerin çay sevdasının baş kahramanlarından biri, Braganza (Portekiz kraliyet hanedanı) ailesinden Catherine’dir. Portekiz prensesi Catherine, 1662’de İngiltere Kralı 2. Charles ile evlendiğinde, yanında çay kutusunu da getirir. Catherine’in çaya düşkünlüğü, dönemin İngiliz soylularının da çay sevgisini şekillendirmiştir. 

    İngiltere’de 17. yüzyılın en önemli yazılı kaynaklarından biri, Samuel Pepys’in günlüğüdür. İngiliz donanmasında yüksek düzeyde bir memur olan Pepys, 25 Eylül 1660 tarihinde düştüğü nottı, Çin’den gelen bir içeceği ilk kez denediğini yazar. 28 Haziran 1667’de, eve geldiğinde eşini, eczacı Mr. Pelling’in önerdiği şekilde çay hazırlarken bulduğunu belirtir. O çağda İngilizler sabah bira içerdi. Çaysever Kraliçe Catherine’in etkisi, yüzyıl sonunda daha da hissedildi, çay günlük hayata yerleşti. 

    İngiltere’nin ilk çay markası doğuyor 

    Çay: Tarih yazan yaprak

    Günümüzün meşhur çay markası Twinings’in kökleri 18. yüzyıl başında atılmıştır. Thomas Twining adlı tüccar, 1706’da çok tutulan bir kahvehane açar. Yakınındaki mahkeme binası nedeniyle hukukçuların başlıca uğrak mekanı olur. Twinings’in kahvesi, kadınların gelip çay aldığı ilk dükkanlardandır aynı zamanda. Soylu kadınlar, bizzat kendileri gelip çaylarını seçmekte, farklı harmanlar yaptırıp orada denemekteydi. 

    Yeni Dünya’da eski içecek 

    Amerika da, tıpkı İngiltere gibi 17. yüzyıl ortalarında, Flemenk Doğu Hindistan Kumpanyası vasıtasıyla tanışmıştır çayla. 1664’de İngilizlerin hakimiyetine geçip New York adını alacak olan, dönemin Hollanda sömürgesi New Amsterdam’daki limana gelen çayın başlıca müşterileri, Hollanda’daki hemşehrileriyle eşit olduğunu hissetmek isteyen üst sınıf Flemenklilerdi. 

    Tabii Amerika, bu yeni içecekle tanıştığında herkes çay hakkında bilgi sahibi değildi. Tarihçi Alice Morse Earle’ın Customs And Fashions In Old New England adlı kitabına göre o dönemde Salem ve başka pek çok kasabada, çay yapraklarının çok uzun süre kaynatılarak çıkan acı suyun içildiğini, ardından kalan yaprakların da tuz ve tereyağı ile yendiğini yazmıştır. 

    18. yüzyılın ikinci yarısında malî durumu kötüleşen Britanya, Doğu Hindistan Kampanyası’nın gelirini artırma hedefi ve yeni yasayla, çay ve diğer ithal ürünlere fahiş vergiler koydu. Sonunda bu sömürgelerin en önemli limanı olan Boston’da bir çay boykotu başladı. Bu boykot, 1773’te ünlü “Boston Çay Partisi” ile zirve noktasına ulaştı. İki yıl sonra da ABD’nin kuruluşuna giden Amerikan Bağımsızlık Savaşı başladı. 

    Boston Çay Partisi 

    Çay: Tarih yazan yaprak

    1773 sonbaharında İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası’nın çayla dolu gemileri, Amerika’daki sömürgelerde yaşayanların yüksek vergili çayı Amerika’ya sokmayacaklarını açıklamalarına rağmen, yola çıktı. Üç gemi Boston limanına vardığında, yüksek vergilerden şikayetçi halk, Hollanda çayını ucuza satan kaçakçıların da aralarına katılmasıyla büyük bir eyleme girişti. Kalabalık, 16 Aralık 1773’de Kızılderili kılığına girerek gemilere çıkar ve tonlarca çayı denize döktü. O dönemde “Boston limanında çayın imha edilişi” olarak adlandırılan olay, sonradan Boston Çay Partisi olarak anılmaya başlamıştır. 

    Tüm bu süreçte Amerika’da çay içmemek vatanseverlikle eşdeğer hale gelmişti. Amerika bir daha asla eskisi gibi bir çay diyarı olmadı. 

    İngiltere’de 18. yüzyılın ilk çeyreğinde, yüksek vergiler nedeniyle oldukça pahalı bir tüketim ürünü olan çay, sadece üst sınıflara mahsustu. 1723 ve 1745’de vergilerin düşürülmesiyle, çay tüketimi inanılmaz oranlarda artmıştı. Siyah çaya hileli bitkilerin eklenmesi daha zor olduğu için, 18. yüzyıl başlarında siyah çay daha çok tercih edilir olmuş, bu da İngiliz çay kültürünün temellerini şekillendirmiştir. 

    Hizmetlilerin, maaşlarına ek olarak evdeki çaydan belirli bir miktarda içme iznine sahip olmaları, edinilmiş önemli bir haktı. Yüzyıl sonuna geldiğimizde, günde iki kez çay içme izni, işverenleriyle yaptıkları anlaşmalarla garanti altına alınır olmuştu. Ev hizmetleri dışında çalışan işçiler de, patronlarından günlük çay içme süreleri talep etmeye başlamış ve günümüzün çay ya da kahve molası filizlenmişti. Varlıklı çayseverler, kaliteli çay yapraklarını dönemin bir başka lüksü olan rafine şeker ve sütle tatlandırarak içerken, işçi sınıfının çay saati, yaprakların dibinde kalan, çok daha ucuz, toz hâline gelmiş az miktarda çayın, kaynar suda uzun süre bekletilerek, rafine edilmemiş kahverengi şekerle tatlandırılarak içilmesine dayanıyordu. 

    Britanya çay içme arzusunu giderebilmek için Çin’e mahkumdu. Ancak bu ticaret hiç de masum değildi. Doğu Hindistan Kumpanyası, Hindistan’da ürettiği afyonu Çin’e satıyor, karşılığında da çay alıyordu. Bu dönemde 4 ila 12 milyon Çinli afyon bağımlısı oldu (Aynı dönemde Amerikalılar da daha düşük kalite ve fiyattaki Türk afyonunu Çin’e satıyordu). 

    3 Haziran 1839’da Çin buna son vermek için limanına gelen bin tonu aşkın afyonu denize döktü, artık Britanya’ya çay satmayacağını açıkladı. 1842’ye dek süren 1. Afyon Savaşı, Çin’in ezilmesiyle ve birçok ticari imtiyazın yanısıra Hong Kong’un İngilizlere verilmesiyle sonuçlandı. 2. Afyon Savaşı (1856-1860) sonucu, yine yenilen Çin, ağır ticari yükümlülükler altına girdi ve afyon kullanımını yasallaştırmak zorunda kaldı. 

    Britanya’da zamanla kahvehanelerin yanısıra ”çay evleri” de ortaya çıktı Bunların en önemli işlevi, kadınları evlerinden çıkararak sosyal hayata sokmalarıydı. Zamanla kadınların dışarıda toplanabildikleri en “uygun” mekan olan çay evleri, kadınların seçme hakkı için örgütlenmelerine de sahne olmuştur. 

    Bir gelenek doğuyor: Akşamüstü 5 çayı 

    İngilizlerin meşhur akşamüstü çayı 19. yüzyıl ortasında doğdu. Doğruluğundan emin olmasak da, Bedford Düşesi Anna Maria, hafif bir öğle yemeği yedikten sonra akşam yemeğini bekleyemeyecek kadar acıkınca, öğleden sonra saat beşte çayla birlikte bir şeyler atıştırmış ve bundan çok hoşlanarak beş çayını düzenli bir alışkanlığa dönüştürmüştü. 1. Dünya Savaşı’nda şeker ve yağın karneyle dağıtıldığı sırada İngilizler çayın karneyle satılmaması için tüm önlemlerini almıştı. İkinci Dünya Savaşı’nda, Londra bombalanırken sokaklarda ihtiyacı olanlara çay dağıtan seyyar çay istasyonları olduğu rivayet edilir. 

    Çay: Tarih yazan yaprak
    Beş Çayı Mary Cassatt’in 1880’lerde yaptığı epresyonist tablo bir sosyal ritüel olarak beş çayının detaylarını veriyor.

    20. yüzyılın ikinci yarısında Batı’da çay satışları gittikçe düşmeye başlamış, 2000’lerin ilk yıllarında çay kültürü Britanya’da gitgide demode bir gelenek olarak görülür olmuştur. Bu gidişe dur demek isteyen İngiliz çay endüstrisi, Kate Moss’un rol aldığı büyük çaplı bir tanıtım kampanyası başlatıp istedikleri ivmeyi yakalamıştır. 

    21. yüzyıl başıysa, kahvenin yükselişine tanık oldu. Bugün hâlâ üçüncü dalga kahve, kültürel egemenliğini tüm dünyaya yayarken; kahvenin kardeşi çay da son yıllarda yeni bir yükseliş dönemine girmiştir. 

    Daha fazlasını oklumak için:

    Damarlarında çay dolaşan ülke: Türkiye
    Dünya edebiyatında “çay”