Etiket: 2. Bayezid

  • Tarihin akışına ve insana dair ‘ileri-geri’ konuşma hâlleri…

    Tarihin akışına ve insana dair ‘ileri-geri’ konuşma hâlleri…

    Tarih, çizgisel bir akışla hepten iyiye ya da kötüye doğru gitmez, zikzaklar çizer. “Yükseliş”ten sonra Osmanlılar’ın pek çok parlak devletin ömründen uzun sürecek bir “duraklama-gerileme” devrine girdiği bilgisi, ders kitaplarımızdaki çizgisel anlayışın ürünü. Lale Devri’nde çiçek aşısının bulunması bile, dönemin sadece eğlenceyle geçmediğini kanıtlar.

    Ekonomik gerileme, temel ihtiyaçları karşılamayı güçleştiriyor. Sosyalleş­mek, eğlenmek, tatil yapmak her geçen gün daha fazla lüks görülüyor. Yoksunluk umutsuz­luğu ve güvensizliği körüklü­yor, toplumun fertleri şiddete meylediyor. Alıştığımız çizgisel tarih duygusu, bu yokuş aşağı gidişin pek hayırlı olmadığını sezdiriyor. 16.-17. yüzyıllarda­ki Celâli isyanları, sert iklim değişikliği ve enflasyon ile sey­reden o boğucu yokuşlar bile, bir biçimde düzlüğe çıkmış; tarihin yollarına dönüp bak­tığımızda dik rampalar değil, deve hörgüçleri, zikzaklar ve menderesler görüyoruz.

    Dinlerin insan hayatına da­hil ettiği “ereklilik” (bir ideale doğru yaşamak) olgusu, tarihi de dümdüz uzanan raylar üze­rinde ülküsel bir düzene doğru yola çıkmış bir trene benzet­miştir. Bu tren çeşitli mer­halelerden geçecek, sonunda kemâl istasyonuna ulaşacaktır: Hegel’e göre bu durak, intizam­lı Prusya’nın Alman toplumuy­du; Marx’a göre ise kapitalizmi geçtikten sonra karar edilen eşitlikçi sosyalizm. Gelgelelim insanlığın geldiği noktada gö­rüldü ki, türün en zeki fertleri bir ötekini ve dünyayı tümüyle yokedecek kadar tahripkar kitle imha silahları üretmek ve patlatmakla meşguldür ve tre­nin kemâle gittiği bir sanrıdır.

    Laklakiyat-Minyatur-1
    — 2. Ahmed: Ben mi “gerileme” padişahıymışım?
    Vallahi lalama sorun, musikide epey ilerledim!

    1513’te küçük kardeşi Yavuz Sultan Selim tarafından, aralarındaki ahde rağmen boğularak öldürülen Şehzade Korkud; yazdığı Dâvetü’n-nefs adlı eserinde daha 2. Bayezid döneminde bozulmanın başla­dığından sözediyordu. Ancak Osmanlılar’ı asıl 15. yüzyılda yaşamış Tunuslu tarihçi İbn Haldun’un, devletlerin de in­sanlar gibi kaçınılmaz biçimde ölümlü olduğu savı etkilemişti. Kanunî dönemini ideal örnek olarak gösteren Kâtip Çelebi gibi 17. yüzyılın Osmanlı nasi­hatname yazarları, bu organiz­manın yaşlılık çağında ve bir ayağının çukurda olduğunu kabul ediyordu: Takdir-i ilahi kaçınılmazdı ve yapılabilecek olan ancak yaşlılığı uzatmaktı. Hammer, D’ohsson, Ranke gibi tarihçiler, biraz da çizgisel bak­tıklarında bunu Batı’ya karşıt olarak doğrusal bir “gerile­me” olarak nitelendirdiler. Bu niteleme o kadar sahiplenildi ki Türk tarih ders kitaplarında Osmanlı tarihi dönemlendi­rilirken kullanıldı; kuruluş ve yükselişten sonra impa­ratorluğun toplam ömrünün hemen yarısını kapsayacak bir “duraklama-gerileme” dönemi geliyordu. Tarihteki pek çok parlak devlet, mesela Timur’un devleti ya da Prusya Krallığı bile, Osmanlılar’ın “durakla­ma-gerileme”si kadar uzun sürmemişti.

    Elbette bu paradigma, son çeyrek asırdaki araştırmalarla gözden geçirildi. Tarihçi Cemal Kafadar, “Neyin gerilemesi, kimin gerilemesi, hangi an­lamda, nerede, ne kadar süren ve neye nispetle?” diye sorarak konuyu biraz detaylandırmak gerektiğine işaret eder. Edward H. Carr “tarihsel olayların ve toplumların doğa yasaları gibi tepki vermediğini; öngörüle­mez ve rastlantısal olduklarını” hatırlatır bize. İleri ya da geri giden bir trende değil de coş­kun bir nehre kapılmış iri bir tomruğun üzerinde, akıntıda yalpalıyoruz sanki.

    Laklakiyat-Minyatur-2
    — 3. Ahmed: Biz ne zaman düzelicez be Koçi Bey?
    — Düzelicez inşallah padişahım.
    — Ne zaman çelebim, kabre duhûl edince mi?
    — Yok, şu olaylar bi bitsin.

    Evet, 16. yüzyıl sonları ve 17. yüzyılda Osmanlılar, Yeni Dünya ve Hint yolu keşfini tamamlayıp altına-gümüşe doyan Avrupalılar karşısında askerî, ekonomik ve sosyal anlamda geride görünüyordu. Ayrıca Rönesans ve Reform, Ba­tı’ya düşünsel anlamda da çağ atlatmıştı. Tabii bu değişmeler birdenbire olmadı; Osmanlılar bu devirde paraları pula dönse de caydırıcı askerî güçlerini korudular. Öte yandan 1633’te Roma’da Enkizisyon Mahkemesi’ne çıkarılan Galileo, hâlâ dünyanın güneş etrafında döndüğü tezini inkara zorlanı­yordu.

    Laklakiyat-Minyatur-3
    — Neyiniz var efendim?
    — Bilmiyorum, böyle gerileme dönemindeymişiz gibi bi his var içimde. Sürekli kanun-ı kadim eksikmiş gibi geliyo bana. Sarayda bi yerlerde kadınlar etkin… Padişahlar küçük yaşta tahta çıkıyomuş gibi…Yeniçeriler, Celâliler, tımar sistemi… Onu özlüyorum
    galiba ben ya, Süleyman’ı…

    16. yüzyıl sonlarında, Anado­lu’da bugün olduğu gibi kontro­lü güç bir enflasyon yaşanıyor, her şey kötüye gider gibi görü­nüyordu. 17. yüzyıl ortalarına kadar durum böyle devam etti ama fiyat artışları duraksadı. 18. yüzyılda hâlâ el atölyele­rinde değerli ihracat malları üretiliyordu. Kanunî’nin to­runu, saraydan dışarı adımını atmayan gerilemenin timsali 3. Murad, günümüzde Osmanlı kültür dünyasını kavramamızı sağlayacak Surnâme, Hünernâ­me, Şehinşahnâme gibi minya­türlü elyazmalarını ürettirmiş ve Osmanlı toplumu kitap-re­sim sanatlarında altın bir çağ yaşamıştı. “Sefahat devri” diye adı çıkan Lale Devri, tıp tari­hinde hiç de fena sayılmayacak bir gelişmeyi, çiçek aşısını müjdeliyor; bu gelişme İngiliz misafir Lady Montagu tarafın­dan gıptayla kaydediliyordu.

    Savaşmadığı için “pasif” diye nitelenen şehzade ve sultanlar gerçekten daha az becerikli olsalar da daha az içsavaşa, kan ve harcamaya sebep olmuş; idarenin bürokrasi organları üzerinde dağılması daha ku­rumsal bir devlet düşüncesinin doğmasına yardım etmişti. Kısacası tarih, çizgisel biçimde iyiye ya da kötüye gitmiyor, zikzaklar çiziyor; belki doğa olayları ve mevsimler gibi daireler hâlinde kendi döngü ve devinimine devam ediyor.

    Şaka bir yana… [1] 2. Ahmed. Levnî, Kebir Musavver Silsilenâme, Topkapı Sarayı M. Ktp. A. 3109, s. 20b. [2] Sahnede Koçi Bey’in ölümünden yaklaşık 20 yıl sonra doğan 3. Ahmed’i görüyoruz; 1720 Okmeydanı sünnet şenliğinde devlet erkanıyla sohbet ediyor. Surnâme-yi Vehbî, res. İbrahim, 1720-28. Topkapı Sarayı M. Ktp. A. 3594, s. 106b. [3] 15. yüzyıl âlimi Gümüşlüoğlu Şeyh Abdurrahman çile kemeri kuşanmış hâlde irşad postunda. Taşköprizâde Ahmed, Şekâiku’n-numâniyye, çev. Mehmed Hâkî (Hadâiku’r-reyhân), res. Nakşî, TSMK, H. 1263.

  • Hubbî Hatun’un mesnevisi ve sınır tanımayan tesiri…

    Hubbî Hatun’un mesnevisi ve sınır tanımayan tesiri…

    16. yüzyıl divan şairi Ayşe Hubbî Hatun’un kayıp mesnevisi Estonya’daki Tartu Üniversitesi’nde bulundu. Bu gelişmeyle anımsadık ki Osmanlı kadını, arkasına itildiği perdeyi aralamak ve hayata karışmakta sandığımızdan çok daha istekli ve cesur. Şair, işinsanı, haydut, cambaz ve katil; tüm insani olabilirlikleriyle birkaç kadın görünümü.

    Kadın; 15. yüzyılda yazıya geçirilen Dede Korkud hikayelerinde düzlük­lerde erkeklerle at yarıştıran, 11. yüzyılda Karahanlı saraylısı Yusuf Has Hacib tarafından ise “eve kapatılması gereken, içi dışı bir olmayan” olarak tanım­lanmıştı. Osmanlı sarayında Enderun öğrencilerine oku­tulan Kırk Vezir hikayelerinde kadın güvenilmez ve hilekardı. Erkek şairler onlar için “saçı uzun aklı kısa” diyor, “nâkı­sü’l-akl” (aklı noksan) tamla­ması sözlükte “kadın”a karşılık geliyordu. Hâl ve hareketleri, giyim kuşamları bizzat padişa­hın nasihatnameleriyle ayar­lanıyordu. Timar defterlerinde erkekler yazılır, kadınların ad­ları anılmazdı. Çoğu evli kadın ana babasıyla görüşmek için dahi olsun evinden çıkamaz, kıskanç kocalar eşlerini boşa­makla tehdit ederdi. Erkekle­rin kadınlarla olan nikahları, hemcinsleriyle giriştikleri ucuz iddialaşmalarında masaya ko­nulan yitirilebilir şeylerdi.

    Kanunî’nin şeyhülislamı Kemalpaşazâde (ö. 1534), Yusuf u Zelîha mesnevisinde kadın­larla ilgili şöyle demişti: “İyisini diyemem içinde yoktur / Velâkin yavuzu (kötüsü) gâyetle çoktur / İyisi bunların dahi iyidir / Amma denilemez ki iyisi işte budur.” 2. Bayezid’in çevresinde yer alan Amasyalı Mihrî Hatun (ö. 1512 sonrası) kadına yönelik olumsuz algıya yönelik bir cevap niteliği taşıyan şu şiiri yazmıştı diva­nında: “Bir müennes (dişi) yeğ durur kim ehl ola / Bin müzek­kerden (erkekten) ki ol nâ-ehl ola / Bir müennes yeğ ki zihni pâk ola / Bin müzekkerden ki bî-idrâk ola.” Kısacası “Bir akıllı ehil kadın, bin akılsız-yetenek­siz erkekten yeğdir” diyordu.

    kadin_dosyasi_3
    Şenlikte kadın. Şehzâde Mehmed’in sünneti şerefine Atmeydanı’nda düzenlenen 1582 şenliklerinde seyirci olmalarına göz yumulan kimi kadınlar sağ köşeden erkek dansçıları izliyor. İçlerinden biri seyretmekten sıkılıp gösterinin bir parçası olmak istediğinde erkek kılığına bürünüp at sırtında meydana atılmıştı, tabii nakkaş o anı resmedemedi. İntizâmî Surnâmesi, 1344.

    16. yüzyıl divan şairi Ayşe Hubbî Hatun’un kayıp Hurşid ü Cemşid (1552-53) mesnevisi Estonya’daki Tartu Üniversitesi Kütüphanesi’nde bulunarak geçen aylarda yayımlandı. Ayşe Hubbî Hatun (ö. 1590), 2. Selim’in hocası Şemseddin ile evli seçkin bir kadındı. Bu eserindeki bir şiirinde “aklı noksanlardan olduğunu”, ilim ve nasihat yazı­mıyla değil eski aşk hikayeleriy­le ilgilenmesi gerektiğini, adeta verilmiş bir toplumsal cinsi­yet rolünü oynarcasına (veya gururlu erkekleri iğneleyerek) kendi kendine söylüyordu: “Çün oldun nâkısâtü’l-akldan sen / Degül lâzım ki ola her sözün ahsen…” Şiirlerinde çoğunlukla erkeklere ait bir işten, gaza­dan dem vuran Hubbî’nin bu tavrı, şairler derlemesi yazan Kınalızâde Hasan (ö. 1604) tarafından beğenilmiş olmalı ki “söyleyişi dahi kız nakşı gibi değil hayli merdâne” diyerek över onu. Diğer bir şair biyog­rafisi derleyicisi Âşık Çelebi (ö. 1572), onu erkeklerle değil kadın divan şairleriyle mukayese eder, yine de ataların “erkek aslan aslan da dişi aslan aslan değil mi” sözünü anımsatarak onun erkek şairlerden aşağı kalır yanı olmadığını ima eder. Hubbî Hatun erkeklerin küçümseyici yargıları tarafından kuşatılmış kadınlardan biri olmasına rağ­men konumunu da kullanarak adını tarihe önemli bir şair ola­rak yazdırdı. Ama bunu başka ölçeklerde de olsa başarmış, perdeyi aralayıp erkeklere ait sayılan tarih sahnesine atlamış birçok kadın vardı.

    kadin_dosyasi_5
    Hurşid ile Cemşid. İranlı Selman-ı Sâvecî tarafından 1376’da yazılan eser Ayşe Hubbî Hatun tarafından Türkçe’ye uyarlandı ve çok sevildi. Bu minyatürlü sayfada Çin kralının oğlu Cemşid’in Rum kayserinin kızı Hurşid’in huzuruna gelip aşkıyla kendinden geçmesi gösteriliyor, kadın figür tahtında üstün bir konumda betimleniyor. Oriental Manuscripts-Otto Friedrich von Richter Koleksiyonu.

    Usulden olmamasına rağ­men, vergi tespit kayıtlarını içeren 1616 tarihli Halep avâ­rız-hâne defterine muhtemelen hepsi dul olan Mısriye, Şerife, Fatma, Şehriban ve Merlin hatunlar her nasıl olduysa kendilerini hane reisi olarak kaydettirmişlerdi. Kanunna­melerde timar topraklarının miras bırakılması söz konusu olduğunda kadınların hak sahibi olamayacakları açık­ça ifade edilmesine rağmen Ankara taşrasında ünlü Âşık Paşa soyundan gelen bir ailenin gelini Şakire Hatun, ölen sipahi kocası Abdi’nin idaresinde­ki topraklarını ve yıllık 5 bin akçeyi aşan gelirini 1570’lerde padişah beratı ile teslim almış, bu gelir karşılığında -savaşlara bizzat katılamasa da- 2-3 zırhlı süvariyi donatıp orduya verme sorumluluğunu yüklenmişti. 24 Eylül 1756 tarihli bir padişah beratı Aliye Zeliha Hatun’a İs­tanbul Gümrüğü’ndeki işletme haklarını, 15 Eylül 1776 tarihli berat Rabia Hatun’a Atmeyda­nı’ndaki Firuz Ağa Vakfı’nın mütevelliliğini (idareciliğini), 20 Eylül 1789 tarihli bir başka berat ise Naile Hanım’a Tekfur Sarayı mumhane işletmecili­ğini veriyordu. Kadı sicillerine bakılırsa hukuki haklarının farkında olan kadın az değildi. 1580’de fahişe olduğu gerekçe­siyle Edremit Soğanyemez’deki evine girilen Sultan Hatun, asayiş amiri subaşının evinden aşırdığı değerli kaftanını iti­razla geri almış ve kadı izni ol­madan evine girilmesinin hak ihlali olduğunu onaylatmıştı.

    kadin_dosyasi_4
    Bir Avrupalı elçinin İstanbul’da çarşı ressamlarına ısmarladığı albümde bir hanım sultan, muhtemelen Kösem veya Turhan, padişahlara yaraşır tahtında taç giyip oturuyor. Albüm, 1650-1699.

    Bazıları da hukuku çiğneme­nin, çizilen sınırları aşmanın yollarını yoklamıştı: 1572’de Döndü isimli Ayıntab’ın (Antep) Güllüce köyünden evli bir kadın aşk belasına uğrayıp başka bir adama tutulunca kocasını sıçanotlu bir yumurta hazır­layarak zehirlemeye çalışmış, hastalanan koca mahkemeye başvurmuştu. Trabzon Bab-ı Pazar mahallesinin hâli vakti yerinde sakinlerinden Havva Hatun, 1632’de nedeni bilinme­yen bir biçimde 6 cariyesiyle beraber Ömer adlı komşusu­nun evine baltalarla saldırmış, değerli birkaç parça eşya alarak kaçmıştı. 1582 sünnet şenli­ğinde gösterileri kıyı köşeden izlemelerine müsaade edilen kadınlardan biri, tarihçi Âlî’nin Câmiü’l-buhûr’da yazdığına göre, illallah edip erkek kılığın­da ata binmiş, Atmeydanı’nın ortasına dalmış, akrobasi göste­risi kendisini tanıyan bir işgüzar tarafından bölününce padişaha şikayet edilip yargılanmıştı. Bir suç işlemediğini ifade eden kadın serbest bırakılmıştı.

    Kadının “fitne yaratan doğasının” karantinaya alın­ması, onun yaşamda var olma, görünme ve görme, adını duyurma, faal olma dürtüsünün önüne geçememiş gibi görü­nüyor. Osmanlı kadını, modern dönemdeki bilinçle değil ama doğal bir itkiyle, toplumsal ha­yata göbeğinden karışmak için yerinde durup beklemeyen et­kin simalara sahipti ve cinsiyeti genellikle erkek sayılan koca tarihe bir biçimde kendisini saydırmıştı.

  • İkona ve minyatürlere karşı çok ‘kırıcı’ davranan insan…

    Hıristiyanlıkta ikona kırıcılık (8. yüzyıl), İslâmiyet’te tasvirin yasaklanması (9. yüzyıl)… Minyatür/tasvir sanatı bu tarihten itibaren gitgide hayatın içinden konuları kapsamaya başladı. Gelgelelim bir uzlaşım yoktu: Fatih Sultan Mehmed kendi portresini çizdirecek kadar resme düşkün, oğlu 2. Bayezid babasının tasvirlerini kaldırtacak kadar tutucuydu.

    Resmin Tevrat’tan başla­yan yasaklanma öyküsü garip maceradır. Hıris­tiyanlıkta 8. yüzyılda bir süre yasaklanıp ikonalar kırıldık­tan sonra yine dini anlatmak amacıyla serbest bırakılır. Böyle bir yasak, 9. yüzyılda âlimler üzerinde uzlaşana kadar İslâ­miyet’te kesinlik kazanmadı. Kesinleştiği andaysa muta­savvıf ressamlar “bu dünya bir görüntü dünyasıdır; duyularla algılanan nesneler birer göl­geden ibarettir ve bu gölgeler idea’ların yansımalarıdır” diyen Platon’a kulak verdiler; Tanrı’nın yaratma yetkisinin nişanesi olan duyusal dünyayı taklide girişmeksizin, soyut/ kavramsal bir ressamlığa yönel­diler. Böylece iki boyutlu, gölge ve perspektif içermeyen bir minyatür/tasvir sanatı doğdu ve gitgide hayatın içinden konuları kapsamaya başladı. Gelgelelim tam bir uzlaşım da yoktu: Fatih Sultan Mehmed kendi port­resini çizdirecek kadar resme düşkünken, oğlu 2. Bayezid babasının tasvirlerini kaldırtacak kadar tutucuydu.

    3. Murad ve 3. Ahmed gibi oturak ve kitap meraklısı padişahlar bir dolu resimli kitap hazırlattılar; oğullarının sünnet düğünlerini “düğün fotoğrafçısı” gibi görevlendir­dikleri nakkaşlara resimlettiler; meşhur Osman ve Levnî böyle sivrildi. Görünüşe göre reaya da bu resimli kitapları seviyordu. Evliya Çelebi Seyahatnâme’sin­de, Bitlis’te bir şehnâmenin resimlerini karalayan Kadızâ­deli yobazın tartaklanıp paşa eliyle para cezasına çarptırıldığı ballandırılarak anlatılır. Ağus­tos 2022’de Eyüp Sultan türbe­sinde bir çinideki Rumi motifte “şeytan tasviri” gördüğünü iddia eden birkaç zevat da böyle bir ikonakırıcılık yapıp asırlık çinilere çekiçle saldırmıştı; Ka­dızâdeli kadar ceza görmediler! Yine aynı yıl Da Vinci’nin şöh­retli Mona Lisa’sı birkaç “iklim aktivisti”nin boyalı saldırısına uğradı (güya ki niyetleri tasviri kırmak değil imiş…). Demem o ki hâlen 21. asırda birçok resim ve tasvir varoluş mücadelesini sürdürüyor.

    identifier W.593.000213|date 2010-07-01|creator The Walters Art Museum (Baltimore/MD/USA)|contributor The Walters Islamic Manuscript Digital Project|contributor Bockrath, Diane|contributor Tabritha, Ariel|contributor Emery, Doug|contributor Gacek, Adam|co
     — Oyna oğlum oyna, heh şöyle ellerini de aç… Ceyb-i fakiranemize üç benek mangır girsin! Hem gariplerin aklıyla oyna hem de yarının tek Tanrılı dünyasında yaşayacak heykeltıraşların ekmeğiyle…
    Laklakiyat_2
    — Efendim gölgesi olmayan tasvirleri de kıracak mıydık, arkadaşlar bir tane kırmış da?
    — ?
    identifier W.593.000251|date 2010-07-01|creator The Walters Art Museum (Baltimore/MD/USA)|contributor The Walters Islamic Manuscript Digital Project|contributor Bockrath, Diane|contributor Tabritha, Ariel|contributor Emery, Doug|contributor Gacek, Adam|co
    — Roma medeniyetinin eyü yanlarını alacan böyle, bi makascuk.
    — Ehehe… Günah değil mi ağam öyle?
    — Tapmadığın sürece sorun yok. Bencesi…

    Laklakiyat_4
    — Yok beğim abdest veren otomat ben değilim, kendisi sarayın hamamında bulunur. Şarapdar otomatım ben, ak cinnü var kızıl cinnü var, ne arzu buyurulur?.. Haram mı? Hangisi, şarap mı, heykel misal gölge sahibi bir otomat olmam mı, yoksa Cezerî Efendi’mizin bir de kalkıp tasvirimi kağıda işlemiş olması mı? O işi ulema bilür. Ak cinnü mi, kızıl cinnü mi?
    Laklakiyat_5
    — “Dünyaya iki İbrahim geldi, biri put yıktı biri put dikti” derler merhum Süleyman Han veziri-yiçün. Ben dahi put diktüm amma İbrahim Paşa misali değül, iğne ilen, ehe ehe. Pabuccu esnafınun maharetlerüni arz etmek gâyemiz beğim, gelme üstüme. Maharet sahnesünde yasak yok, ibadet secdesünde var. “Devr-i Lale ensâliyüz biiiz, zamânumuz geçmiiiş…”
    Laklakiyat_6
    — Heykel: Vıağğğr! Hem el ayağum oynar hem kükrer idim, puttan daha put, şirkten daha şirk olsam gerek idi. Amma şenlik nizamı, Hünkâr Murad huzurunda arz-ı endâm etdim… Yine de o tasvirimi karalayanı bulur isem aha bu topuz ilen… Sana ne etdiler yılan?
    — En sağdaki yılan başı: Benim dahi alt çenemi kırdı Sultan Mehmed spor içün. Keşke tasvir diye kırsa-yidi hiç olmaz ise manidar olur idi.

    Şaka bir yana… 1: Üç adam elle oynatılan Multan putuna tapınır. Acâibü’l-mahlûkât, derleyen Muhammed el-Tûsî, res. ?, Farsça, 16. yy. Walters Sanat Müzesi, W.593, 103a. – 2: Hz. Süleyman, önünde secde edilen Rum Kralı’nın portresini kırdırır. Tuhfetü’l-acâib, derleyen el-Tûsî, res. ?, 1388, Farsça. Fransa Ulusal Ktp., Supplément Persan 332, 165a. – 3: İki adam çıplak heykele dokunur. Acâibü’l-mahlûkât, Walters, W.593, 122a. – 4: Saki otomat. Yazan ve çizen Cezerî, Kitâb fî marifeti’l-hiyel. TSMK, A. 3472 – 5: Bir ayakkabı esnafı 1720 sünnet şenliğinde omzunda dikim maharetlerini gösteren bir kız kuklasıyla geçiş yapar. Vehbî, Surnâme, res. İbrahim, 1720-28. TSMK A. 3594, 154a. – 6: 1582 Atmeydanı sünnet şenliklerinde geçiş yapan hareketli ve sesli korkunç otomatlar. İntizâmî, Surnâme-yi Hümâyun, 1582-95, res. Osman. TSMK H. 1344.

  • ‘Nazarından kitap gitmez, uykuya hiç rağbet etmez’

    ‘Nazarından kitap gitmez, uykuya hiç rağbet etmez’

    Çivi yazılı tabletler, papirüs tomarları ve nihayet iki kapak arasındaki kodeksler (ciltli kitaplar)… Bergamalılar ve Romalılardan sonra İslâm dünyasında iki kapak arasındaki ilk kitap, Kur’an ayetlerinin bir araya getirildiği Mushaf’tı ve belki de bu gerekçeyle Osmanlılarda her türlü kitaba bir muhabbet, yazılı-yazısız kâğıtlara hususi bir hürmet vardı. 

    Kaşgarlı Mahmud’a göre yazıya ve yazılı her şeye “bitik” denir. Bugün bildiğimiz anlamda kitaplarla tanışan ilk Türkler, Budist Uygurlardı. 11. yüzyılda Selçuklular, Nizamülmülk’ün girişimleriyle ilk medreseleri kurmaya başladıklarında bunları kitaplarla doldurmayı da düşündüler. Beylikler ve Anadolu Selçukîleri devrinde medreseler, içlerindeki İslâmî kitaplarla birlikte Anadolu’ya yayıldı. 

    [1] murad
    Kütüphane-yi şâhâne 
    3. Murad, Has Oda’daki bahçeli kütüphanesinde. Kitapsever sultan, dedesi Kanûnî’nin aksine ciddi ve karmaşık konular yerine daha eğlenceli şeyler okuyup okutmayı seviyordu: Tarihten nadir ve tuhaf olaylar, astronomi, rüya tabirleri, egzotik ülkeler, hilkat garibeleri, büyülü ve esrarlı hadiseler ilgi alanları arasındaydı. Halvetî tarikatı mensubuydu ve gizemciliğe meyyaldi. Kendisi de oğlu Mehmed için düzenlettiği, 55 gün süren masalsı düğünleri divan kâtiplerinden İntizâmi’ye Surnâme adıyla yazdırmıştı. Ayrıca Hz. Peygamber’in hayatını konu alan bir minyatürlü Siyer-i Nebî de telif ettirdi (Mustafa el- Harirî’ye atfedilir, Cennâbi’nin Cevâhirü’l Garâib’inden, 1582. Harvard Sanat Müzeleri/ Artur M. Sackler Müzesi). 

    Selçukluların konar-göçer uç beyleri Osmanlılar, kuruluşları sırasında okuma yazma bilmiyordu ve kitapla da doğrusu pek işleri yoktu. Âşıkpaşazâde (öl. 1484), Osman Gazi’den bir köy almayı başaran dervişin mektup (yazılı belge) istemesi üzerine hükümdarın şöyle cevap verdiğini kaydeder: “Ben mektûbı yazabilür miyin ki benden mektûb istersin! Uşda bir kılıcım var, atamdan ve dedemden kalmışdur, anı saña vireyüm”. Neşrî’nin (öl. 1520) zikrettiği tereke kaydına göre padişahın malları arasında hiç kitap görülmez. 

    1331’de İznik’in fethiyle burada kurulan ilk Osmanlı medresesinin küçük de olsa bir kitaplığa sahip olduğu tahmin edilir. Yıldırım döneminde sayıları artan medreselerin ve camilerin kitaplıkları yavaş yavaş dolmaya başlar. 2. Murad’dan itibaren Osmanlı sarayında kitap yazdırma faaliyetleri de belirginleşir. İlk saray kütüphanesi Fâtih devrinde İstanbul’un fethinden sonra oluşturulmuş, sarayın ilk kütüphane binası olan Enderun kitaplığıysa 3. Ahmed döneminde (1703-1730) inşa edilmiştir. İlk müstakil vakıf kütüphanesi Divanyolu’nda, Fazıl Mustafa Paşa marifetiyle 1678’de kurulur. Kâtip Çelebi gibi pek çok âlim, atadan kalan mirası hiç göz kırpmadan yatıracak kadar düşkündü kitaba; böylelerinin odalarında yanan mum sabahlara kadar sönmezdi. 

    1. Selim en acele seferlere bile sırtı kitap dolu bineklerle çıkarmış. 2. Bayezid, oğlu Selim’e karşı siyasi mücadelesini kaybettiğinde, daha önce ondan Çorlu’da ganimet olarak aldığı kitapları iade ederek gönül almaya çalışmıştı. Tarihçi-Şeyhülislâm Hoca Sâdeddin (öl. 1599), “Nazarından kitap gitmez idi / Rağbeti hord u hâb [yemek ve uyku] itmez idi” diyor Selim için. 

    [1] murad
    Yatay dizim, uzun ömür 
    Osmanlılar çoğu minyatürde kitaplarını yan dizmeyi yeğler görünüyor. Bu usul, üst üste yığılan kitapları bir bakışta görmeyi ve altta kalanları kolayca alabilmeyi zorlaştırsa da, aralardaki boşluklara zararlı kurtçukların girmemesi ve ciltlerin kolay bozulmaması için ideal bir yoldu. Dikey bir istif tercihinin yerleşmesi herhâlde ciltçiliğin makinelerle yapıldığı 19. asırda gerçekleşmiş olmalıdır. Sultan’ın bu kitaplığı, onun hekimi Domenico Hierosolimitano’ya göre camla kaplıydı ve o Türk usulü oturduğu zaman müptelası olduğu bütün kitaplar bir uzanma mesafesinde kalıyordu. Esasen böyle ayrık dolaplar minyatürlerde nadiren karşımıza çıkar, genellikle gömme dolaplar tercih olunur.
    [2] Üçüncü ahmed
    3. Ahmed
    Bir diğer kitap dostu padişah da 3. Ahmed’di. Osmanlı minyatür sanatının son büyük ustası Levnî’yi himaye eden padişah, yine onun fırçasından bir kitabı okurken resmedilmiş (Kebir Musavver Silsilenâme, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi). 
    [2a] ayraçlardan önce
    Kitap ayraçlarından önce
    Genel olarak nakkaşlara poz verilmediğini düşünsek de, Sultan burada bir an poz vermek için kitaptan başını kaldırdığında okuduğu yeri kaybetmemek için işaret parmağını kaldığı yere koymuş gibi görünüyor. Esasında ciltlere raptedilen ipler ya da mıklepler de bu vazifeyi görüyordu.
    [3]
    Sıradan insanın deneyimi
    Medrese öğrencileri bir hafta sonu tatilinde, kırda. Belki rahle başında okudukları ciddi eserlerden sıkılıp biraz şiir ya da düşsel şeyler okumak için rahat bir hâlde, yaslanarak, bacak bacak üstüne atarak okuyorlar. Soldaki figür sarığını çıkarıp dizine koyarak kitap okumak için uygun bir yükselti edinmiş, başındaki terlik takkesiyle oldukça rahat. Ciddi ve dinî eserlerin bu gibi rahat pozisyonlarda okunamayacağı, ancak Şehnâme gibi popüler kurgu eserlerin daha rahat vaziyette okunabileceği düşünülür (1. Ahmed Albümü, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi). 
    [4] Kanûnî
    Kanunî huzurunda kitap tanıtımı
    Sultan Süleyman, İbrahim Paşa Sarayı’nda âlimlerle toplantıda. Bilgelerden biri bir kilim üzerine dizdiği kitapları tanıtıyor, belki haklarında uzunca değerlendirmeler gerçekleşiyor. Kudretli padişah, Büyük İskender tarihi, İbn-i Sina, Arap filozofları ve Osmanlı tarihçilerinin eserlerini okumaya düşkündü. Yemek yerken bu tür kitapları yüksek sesle okuttuğu rivayet edilir. Paşalar arasında da kitap okutma âdeti yaygın olmalıydı. Peçevî (öl. 1649), onun paşalarından Sokollu’nun Osmanlı Hanedan Tarihi’nden 1. Murad’ın Kosova’daki şehadeti bölümünü okuttuğunu, kendisinin de böyle şehit olmak için dua ettiğini ve ertesi gün benzer bir suikasta kurban gittiğini (1579) anlatır (Hünernâme, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi).