19. yüzyılın ülkemizdeki en büyük anıtı, Garabet Balyan’ın inşa ettiği Dolmabahçe Sarayı’ydı. Yakın tarihimizin dönüm noktalarına tanıklık eden saray, görkemli imajını yeni çağa taşımaya uğraşan Osmanlı devletinin, mimari ve şehircilikteki muazzam değişiminin simgesiydi.
Osmanlı İmparatorluğu, 19. yüzyılda sömürgeleri ile zenginleşen ve büyük bir gelişme gösteren Avrupa ülkelerine yetişebilmek için bu ülkelerin kurumsal yapısını örnek almaya çalışıyordu. Devletle birlikte başkent de değişmiş; asırlardır devam eden geleneklerle şekillenen şehir, hızla ve kalıcı olarak başka bir çehreye bürünmüştü. İstanbul’un Avrupa üslubunda yapılarla tanıştığı bu yüzyıldaki değişimi, en somut olarak saray ve askerî tesisler tanımlamıştı.
19. yüzyılın ülkemizdeki en büyük anıtı, Ermeni bir mimar olan Garabet Balyan’ın 180 yıl önce, 1843’te yapımına başladığı Dolmabahçe Sarayı’ydı. Sultan 2. Mahmut’un dünyaya açılma niyetiyle temelini attığı yapı, oğlu Abdülmecid tarafından 12 yıl sonra tamamlanacak; yeni sahil sarayı 7 Haziran 1856’da açılacaktı. Böylece İmparator Konstantinos’tan beri Akdeniz’in idari merkezi olan Suriçi’ndeki saray, Topkapı Sarayı’ndan Boğaz’ın batı kıyısına taşınacaktı. Bakanlıklar ise Suriçi’nde kalacaktı. Sultanahmet Meydanı’nın etrafında bugün farklı amaçlarla kullanılan eski Bakanlık yapılarını görmek hâlâ mümkün.
Batılı mimari anlayışla yapılan camiler, saray ve hükümet binalarını çepeçevre saran Tophane, Taksim, Gümüşsuyu, Taşkışla ve Maçka kışlaları ile birlikte siyasi ve askerî devasa bir dönüşümü simgeliyordu Dolmabahçe Sarayı. Kendini zamanın gereklerine uydurmak için Batılılaşmaya çalışan, sanayi imparatorluklarıyla rekabetin gölgesinde, eski görkemli zamanların imajını yeni çağa taşımaya uğraşan bir devletin, mimari ve şehircilikteki izdüşümüydü.
1876’da tahta çıkan Sultan 2. Abdülhamid, ilk anayasayı bu sarayın büyük muayede salonunda ilan edecek; 6. Mehmed Vahideddin’in bir İngiliz gemisiyle ülkeyi terk etmeden önce ayak bastığı son ülke toprağı Dolmabahçe Sarayı rıhtımı olacak; Mustafa Kemal Atatürk son nefesini burada verecekti.
2.000 yıldır Tarihî Yarımada’da yerleşik bir kentin hükümdar sarayı, 19. yüzyılda “Frengistan” denen Galata’nın kuzeyine, Boğaziçi kıyısına taşınmıştı. Dolmabahçe Sarayı, Osmanlıların dünyaya açılma arzusunun simgesiydi.
Uluorta “şanlı atalarımız” denen Osmanoğullarını –velev Süleyman olsun– kötülemek yanlış, eleştirmek ise gereklidir. Okul kitaplarında istila, yağma, haraca bağlama, tutsak etme seferlerini dinleyen ve okuyan öğrenciler, bu eylemleri kahramanlık sayarak yapanlara hayranlık duydular. Parlak zaferlerden korkunç cinayetlere, 30 Eylül 1520’den 7 Eylül 1566’ya Kanunî Sultan Süleyman…
Tarih yazarları Osmanlı Devleti’nin “Yükseliş dönemi” başlangıcı için İstanbul’un fethini (1453), “Duraklama”ya evriliş için de Kıbrıs’ın alınışını (1571) veya Sokollu Mehmed Paşa’nın öldürülüşünü (1573) önerir. Bu hesapça “Yükseliş” 120 yıl, bu sürenin zirvesi de Sultan Süleyman’ın yarı asra yakın saltanatıdır (30 Eylül 1520-7 Eylül 1566). Bu öğreti, Tanzimat-İstibdat-Meşrutiyet mekteplerindeki tarih derslerinden Türkiye Cumhuriyeti okullarına, tarih yükseköğretimine kadar geçerli olagelmiştir.
Süleyman’ın tahta çıkışı, Arifî’nin Süleymanname’sinden.
Başka bir konu, okul kitaplarındaki Osmanlı tarihi bilgilerinin anlatılışıdır. Emin Oktay’la hazırladıkları ilk ve orta öğretim okulları tarih ders kitaplarını hangi kaynaklardan yazdıklarını yıllar önce (merhum) Niyazi Akşit’e sorduğumda şu yanıtı vermişti: “Hocanın kitabından (İ. H. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi) özetler çıkarıyoruz: Lise Tarih, Ortaokul Tarih’i bundan özetliyoruz; son özetlemeyi de ilkokullar için yapıyoruz!” Yıllar sonra bu kitaplar yürürlükten kalkınca, biri ötekinden kopya, yanlışlarla, uydurmalarla, övgülerle, yergilerle dolu ders kitapları aldı yürüdü. Acaba bugün ders programları, öğretim metotları, kitap yazımları ne durumdadır?
Tanzimat’la başlayan “yeni mektep”, “usul-i cedid”, “ders kitabı” havalanmaları, 180 yıl sonra bugün, tarih öğretimini sosyal bilgiler/bilimler çıkmazına kilitlemiştir. Üstelik dogmalar da yükleyerek!
2020 Eylül ayı Muhteşem Süleyman’ın tahta çıkışının 500., ölümünün de 434. yılı. Kuşkusuz İstanbul’da türbesi ziyaret edilecek; Süleymaniye ve sevgili oğlu için yaptırdığı Şehzadebaşı külliyeleri gezilecek, anlatılacak, övülecek; belki bir Cuma namazı da Süleymaniye’de kılınacak; avlular, sokaklar cemaatle dolacak. Yahya Kemal’in “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiiri okunacak; Süleyman’ın öteki eserleri; babası Sultan Selim, küçük oğlu Cihangir için yaptırdığı camiler; köprüleri, kemerleri, sevgili Hasekisi Hurrem Sultan’ın Avrupa kapılarından Arabistan’a kadar hayır eserleri; günlük geliri 2 bin altın olan kızı Mihrümah’ın Sinan’a yaptırdığı camiler anlatılacak; Süleyman saltanatının namlıları, Mimar Sinan’dan Bâki’den başlanarak sanatçılar, şairler, döneminin uleması, vezirleri anılacak; adına yazılan Süleymannâmeler, Muhibbî mahlasıyla yazdığı şiirleri kapsayan kendi Divan’ı konu edilecek.
Üniversitelerde sempozyumlar, medyada oturumlar düzenlenerek Doğu’ya Batı’ya sefer-i hümayunları, Osmanlı topraklarına kattığı ülkeler anlatılacak; çağdaş Avrupa imparator ve krallarıyla ilişkileri, kraliçeler; bunlara oranla Süleyman-Hurrem çiftinin “her yönden” su götürmez üstünlüğü vurgulanacak. Ola ki günümüzün tartışmalarına denk düştüğünden Sultan Süleyman-Haseki Sultan Hurrem çifti üzerinden 16. yüzyıldaki “kadın-erkek eşitliği”ne göndermeler dahi yapılacak! Ama öteki eşi, –boğdurduğu oğlu Şehzade Mustafa’nın annesi– Mahıdevran’ın Bursa’da, ilgiden yoksun ve kimsesiz sürgün yaşamı sus-pus geçilecek.
Sultan Süleyman’ı eleştirmek?
İtalyan ressam Gentile Bellini’nin ekolünden bir ressamın yaptığı düşünülen Kanunî Sultan Süleyman tablosu.
2. Abdülhamid’in bile desturla eleştirildiği bir ortamda, Sultan Süleyman’ın 500. cülus yılında övülmesi pek parlak yapılır. Peki, eleştirilebilir mi? Tarihçilerin “Osmanlı Devleti’nin Yükselme dönemini temsil etmiştir” kimliğine oturttukları; Batılıların “Muhteşem” (Magnifique) ve “Büyük Türk” (Grand Turc) dedikleri, ABD Parlamentosu’nda yasakoyucular sırasında onun rölyefine de yer verildiği dikkate alındığında onur duymamız doğal. Cülusunun 500. yılında anmamız hakşinaslıktır ama üstünde durulmamış noktalarda “Süleyman eleştirisi” denemekte de yarar vardır. Zira bu çağda herkes, elindeki küçük aygıttan geçmişin doğrularını da yanlışlarını da pekala okuyup iyi-kötü öğrenebiliyor.
Uluorta “şanlı atalarımız” denen Osmanoğullarını –velev Süleyman olsun– kötülemek yanlış, eleştirmek ise gereklidir.
Kırmızı urbalılar Bir Balkan köyünden toplanan devşirme çocuklar… Kırmızı urbalarıyla sıralanmış, korku içinde birbirlerine sokularak ailelerinin memurlarla pazarlık yapmasını izliyorlar (Süleymanname’den).
Muhteşem-Kanunî Süleyman, zenginlikçe de öteki padişahların önündedir. “Servetini, hobisi olan kuyumculuktan kazanmıştı” demek tabii gülünçtür. Babası Selim, firavunların, halifelerin, kölemenlerin Mısır’daki hazinelerinden kalanları 1517’de gemilerle İstanbul’a taşıtarak saray iç hazinesini altınla doldurmuştu. Süleyman’ın yaptırdığı eserlerin bir kaynağı buydu olasılıkla. Sefer-i hümayunlarda yenik ülkelerden devşirilenler; alınan tazminatlar; kara ve deniz savaşlarında elde edilen ganimetler; akıncı-korsan talanlarından saray hazinesine ayrılan paylar; reaya-köylü kitlelerini ayaklandıracak kadar ağır vergiler… Hep saray hazinelerine akıtılmıştı.
Süleyman Kanunî’nin, eskilerin “yatacak yeri yok!” dedikleri düzeyde bir zulmünden söz edilir veya edilmez. Kimi hükümleri, o dönemin koşullarında mutlaka yapılması gerekenlerdi. Ancak Hurrem’den doğma bir oğluna taht güvencesi sağlamak için büyük oğlu Şehzade Mustafa’yı sefer yolunda otağ-ı hümayununda boğdurtması, vicdanları yaralayan bir cinayet olmuştu. Üstelik 38 yaşındaki şehzadenin Konya’daki bedbaht ailesi ve annesi Mahıdevran da Bursa’ya sürülerek yoksulluğa bırakılmışlardı. Hurrem Sultan’ın ölümünden sonra ağabeyi Şehzade Selim’e yenilip ailesiyle İran’a sığınan Şehzade Beyazid’le bunun oğullarını İran şahına boğdurtan da Süleyman’dır. Bunlar, olanakları sonsuz “padişah baba” şefkatinin katlanabileceği cürümler olabilir mi? “Süleyman, taht uğruna öldürecek kardeşleri olmadığından oğullarını, torunlarını boğdurtmuştu” diye yazanlar haksız mıdır?
Tarih ders kitapları cumhuriyet okullarında da sefer ve zafer vurgularına takılı kaldı: “Kanunî Sultan Süleyman’ın Doğu Seferleri’nin amacı neydi? Sonuçlarını sıralayınız” Bu, okkalı bir lise sınav sorusuydu. Tarih kitaplarındaki metinler, “tarih” bilinci ve kültürü için değildi. Öğrenciler tarafından önemli parçaları sınavda sorulur korkusuyla ezberlenirdi.
‘Padişah baba’ Şehzade Beyazid’in kaçarak Safevi Devleti’ne sığındığını duyan Kanunî Sultan Süleyman, bu onur kırıcı tavrı yüzünden secdeye kapanarak oğluna beddua ediyor (üstte). Makbul İbrahim Paşa’nın 1527’de Kalender Çelebi isyanını kanlı bir biçimde bastırması. (Süleymannâme, Ârifî, yy.)
Kanunî çağında Anadolu insanlarının geçim koşullarına, ev-aile düzenlerine, yaşam güvencelerine, çarşı-pazar ilişkilerine, can, mal ve yol güvenliğine, onlarca vergi türüne, gelir ve vergi kıyaslamalarına tarih ders kitaplarında yer yoktu! Doğal ki bunlar sınav konusu da olmadı.
Hanedanın en talihsiz sultanlarından Mahıdevran’ın ve oğlu Şehzade Mustafa’nın sandukaları, Bursa’daki Muradiye Türbesi’nde…
Örneğin Şah Kulu, Turhallı Celâl, Baba Zünnun, Şah Veli, Kalender Şah… Bunlar salt “Kızılbaşlık sevdası”yla mı ayaklandılar? Anadolu’daki kırımlar üzerine çok araştırmalar yapılmıştır. Ancak bunlardan ders kitaplarına neler yansıtılabildi? Anadolu’daki halk ayaklanmalarını belgelerle çalışan (merhum) Prof. Dr. Mustafa Akdağ’a (1913- 1973) yaşamak; Osmanlı gerçeklerini yazdığı için dolaylı biçimde zehir edilmişti. Yavuz ve Kanunî dönemlerinde dirlik topraklarını eken-biçen Anadolu köylüsünün, yüklenen örfî vergiler yüzünden yoksullaşarak ayaklandığı yazılmamalıydı! Yazanların türlü gerekçelerle cezalandırıldığı bir dönemin bilimin sanıydı Mustafa Akdağ.
1. Süleyman’ın naaşı Belgrad’dan dönerken, oğlu 2. Selim onu bekliyor.
Okul çağı kuşaklara baba Yavuz’un, oğul Süleyman’ın seferleri, gazâ ve cihat serüvenleri, meydan savaşları, zaptettikleri ülkeler, İstanbul’a sürüp getirdikleri tutsak sürüleri, develere yüklenmiş hazineleri anlatılageldi. Sefere gitmeyen padişahlar da eleştirildi. Talan ve ganimet paralarıyla cami, medrese yaptıranların övüldüğü ders kitapları okutuldu! Bu övgü retoriğinin ilk sayfaları, Yükseliş devrini yaşatan Yavuz Selim’le Kanunî Süleyman’a özeldi. Bu baba-oğul, Osmanlı Devleti’nin sınırlarını İran’dan Hicaz’dan, Afrika’dan, Avrupa içlerine kadar genişletmişlerdi. Selim hep Doğu’da İslâm âlemini dize getirmiş, oğlu Süleyman hem Batı Hıristiyan dünyasına hem Doğu İslâm ülkelerine yürümüştü! İstila, yağma, haraca bağlama, tutsak etme seferlerini dinleyen ve okuyan öğrenciler, bu eylemleri kahramanlık sayarak yapanlara hayranlık duydular.
Her yönden babasından şanslı Sultan Süleyman, adıyla sanıyla Peygamber Süleyman’a da varis olmuş, ondan sanlar almıştır. Örneğin “Dünya (sultan) Süleyman’a kalmamış” derken kast edilen hangi Süleyman’dır, duraksarız. İslâm hukuku sayılan şeriata olmadık fetvalar katan Ebussuud Efendi onun şeyhülislamı idi. Vezirlerine de Hz. Süleyman’ın veziri Asaf’a eş tutularak “âsaflık” yakıştırılmıştır. Süleyman-Belkıs aşkı ile Süleyman-Hurrem aşkı da benzerlikler çağrıştırır.
Bugünkü sınırlarımız içinde, Kanunî Süleyman fethetmişti diyebileceğimiz bir Van bir de Erzurum var… Şöyle de denebilir: 13 sefere çıkan bu padişahın fethettiği ülkeleri, kentleri zamanla asıl sahiplerine bırakmışız. Üstelik yollar, köprüler, camiler, han-hamam, çarşılar yaparak. Sultan Süleyman’ın sınırlarımıza kattığı, sonra bıraktığımız bu yerlere, örneğin sınırımıza çok yakın Rodos’a bugün gitmek için pasaport ve vize almamız gerekir.
Süleyman’ın ölümü de yine bir Eylül günü, İstanbul’dan, Edirne’den çok uzakta Avusturya sınırındadır. İç organlarının orada gömülmesi, mumyalanmış vücudunun İstanbul’daki türbesine getirilmesi de bir yazgı sürprizidir.
1553 – 1555: DERNSCHWAM’IN ANILARI
Süleyman saltanatında İstanbul’da günlük hayat
Yasağa uymayıp şarap taşıyan iki geminin yakılması, fıçıların denize dökülmesi, ibret için idam…
“…Evler kalitesiz malzemeden tek katlı ve gösterişsiz. Meyhaneleri Rumlarla Yahudiler işletiyor. Türklere içmek yasak. Onlar da gizli içmekteler. Yakalanan dayağa çekiliyor. İstanbul’da balın okkası 4.5, şekerin 17 akçe. Galata fırınlarında pişirilen beyaz sandviçler 1 akçe. Tataristan’dan gelen yağlar erimeye başlayınca tulumlar denize atılıyor. Türkler en çok soğanla kavrulan koyun eti yiyorlar. Diğer yemekler pirinç çorbası, pilav, etli pilav, tavuk kızartması, patlıcan kabak havuç dolmaları, yaprak sarması, sütlaç, muhallebi, omlet. İstanbullular helvayı ve balı seviyor, balık yemiyorlar. Sebzelerin ve meyvelerin bir kısmını, padişahın (Süleyman) İstanbul çevresindeki has bahçelerinde Acemioğlanları yetiştiriyor ve satıyorlar. Sokak köşelerinde küçük manav dükkanları var. İstanbul, her dil konuşulduğundan Babil’i andırıyor.
Kentte kimsenin kimseye güveni yok. Bir yerden bir yere giden herkes kıymetli neyi varsa yanına alıyor. Evinde bırakmadığı gibi birisine emanet de etmiyor. Sokaklarda gezen meczuplara halk ermiş gözüyle bakıyor. Kaba saba köylü giyimli dervişler, koro halinde ilahiler okuyarak dolaşmaktalar. En hafif suçlara bile ibret olsun diye bazen ağır cezalar veriliyor. Yangınlarda halk daha çok talan ve çapulculuktan zarar görmekte. Yangınları, yeniçeriler ve acemioğlanlar yağma amacıyla çıkartıyorlar. Padişah (Süleyman) önceki bir yangının kundakçılarını boş bir kayığa bindirip denizde yaktırmıştı. Yeni bir zafer haberi gelince herkesin dilediği gibi eğlenmesine yiyip içmesine izin veriliyor, şenlikler yapılıyor. Has Ahır’daki aslan, kaplan, leopar gibi vahşi hayvanlar sokaklarda gezdiriliyor. Dükkanlar renkli kumaşlar ve bayraklarla donatılıyor. Geceleri de yakılan kandillerle ortalık gündüze dönüyor. Kayık yarışları da yapılıyor”.
(Necdet Sakaoğlu, Bu Mülkün Sultanları, s.143-144’ten)
MUHİBBÎ MAHLASLI ŞAİR KANUNÎ
‘Saçı vârım, karşı yâyım gözi pür fitne bimârım’
Muhibbî mahlasıyla şiirler yazan Sultan Süleyman’ın “Sen benim her şeyimsin, dünyaya bedelsin, sırdaşım, varlığım, ayım, güneşim, gecelerimin aydınlığı, ışığım, Kevser şarabım, hazinem, şekerim, İstanbulumsun… Kapında meddahlık ederim”… Ve daha ne övgüler, nitelemeler sıraladığı Hurrem’e ilan-ı aşk gazeli:
1890’ın Eylül ayında, Japonya yolculuğu sonrası yurda dönmek için yola çıkan Ertuğrul fırkateyni, patlayan fırtına nedeniyle birkaç gün sonra sulara gömülmüştü. 600’e yakın mürettebattan sadece 56’sı bu felaketten kurtulabildi. Şehit olanlardan cenazesi bulunabilen 150 denizcimiz, bugün Kuşimoto şehrindeki kabristanda yatıyor.
Tokyo’dan kalkan “Şinkansen” (süper hızlı tren), 500 kilometre yolu 3 saatten az bir zamanda alıp Osaka’ya varıyor. Yolda yanından geçtiğim Fuji Dağı olmasa, turistik broşürlere yansıyan romantik Japonya’dan pek iz göremeyeceğim. Modern Japonya şehirleri temizlik, tertip ve düzen açısından çok gelişmiş olsalar da pek sevimli ve estetik değiller.
Aslında bu yolculuk bugünkü Japonya ile ilgili değil. 129 yıl önceki hüzünlü bir öykünün, Türk fırkateyni Ertuğrul’un izindeyim.
19. yüzyılın son çeyreğinde dünyada kurulan uluslararası ilişkiler, devletleri küresel ticaret ve çatışmalarda pozisyon almalarını sağlayacak ittifaklar kurmaya itiyordu. 1867’de iktidara gelerek Japonya’yı birleştiren İmparator Meiji, ülkesini çok hızlı bir modernleşme, Batılılaşma ve sanayileşme yoluna sokmuştu. Bu gelişmeler, aynı tarihlerde kendi içinde benzer çabaları gösteren “eski imparatorluk” Osmanlı Devleti’nin çok ilgisini çekiyordu. Yükselen Japonya aynı zamanda Büyük Okyanus kıyısında Rusya’ya karşı önemli bir rakip oluyordu ki, Osmanlı Devleti, en büyük düşmanı olan bu ülkenin en doğudaki komşusu Japonya ile ilişki kurmayı zorunlu görüyordu. Japonya daha sonra, 1905 savaşında Rusya’yı yenilgiye uğratacaktı.
Yaşlı Ertuğrul 79 metre uzunluğundaki Ertuğrul 1863’te Taşkızak tersanesinde yelkenli bir harp gemisi olarak suya inmişti; 1864’de gövdesine buhar makineleri eklenmişti. Japonya seferi görevi verildiğinde 25 yaşındaydı.
Japonya ile ilişkiler
1878’de İstanbul limanına ilk defa bir Japon askerî gemisi uğradı. 1881’de bir Japon diplomatik heyeti padişah 2. Abdülhamid’i ziyaret etti. 1887’de ise Japon İmparatorluk Prensi Komatsu Akihito, Japonya’nın en büyük devlet nişanı olan Krizantem Nişanı’nı İstanbul’da padişaha takdim etti. Bunun karşılığında padişah, İmparator Meiji’ye bir iyi niyet ziyareti yapmak ve Osmanlı Devleti’nin nişan ve hediyelerini takdim etmek üzere bir harp gemisini Japonya’ya gönderme kararı aldı. Bu görev için bir geminin hazırlanması emrini alan Bahriye Nazırı Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa, bu uzak yol seyri için Ertuğrul gemisinin uygun olduğuna karar verdi. 79 metre uzunluğundaki Ertuğrul ahşap bir gemiydi ve 1863’te Taşkızak tersanesinde yelkenli bir harp gemisi olarak suya inmişti; 1864’de İngiltere’ye yollanmış ve gövdesine buhar makineleri eklenmişti.
Gemi 1866’da Girit isyanının bastırılması harekatına katıldı. Sultan 2. Abdülhamid’in tahta çıkmasından sonra Haliç’e kapatıldı ve 11 yıl boyunca bakımsız kaldı, bazı bölümleri çürüdü.
Japonya seferi görevi o vakit 25 yaşındaki Ertuğrul’a verildiğinde, gemi hemen bakıma alındı. Komutasına da Albay Ali Osman Bey atandı.
Ertuğrul, üzerinde 600’den fazla bahriyeli personeli ile 14 Temmuz 1889’da İstanbul’dan demir aldı. Yaşlı geminin zaman zaman arızalar ve tamiratlarla geçen Japonya yolculuğu 11 ay sürdü. Hint Okyanusu ve Doğu denizlerinde bayrak göstermek görevi de olan Ertuğrul, Marmaris, Port Said, Süveyş, Aden, Somali, Cidde, Kalkütta, Singapur, Saygon, Hong Kong ve Şangay limanlarına uğradı. Osman Bey Japonya yolunda Mirliva (Tuğamiral) rütbesine terfi etti.
Japonya’da ilk olarak Nagazaki limanına yanaşan gemi, hedefi olan Yokohama’ya 13 Haziran 1890’da ulaştı ve limanda bizzat İmparator Meiji tarafından karşılandı.
Şehitlere saygı Kuşimoto kentinde Ertuğrul şehitleri için yapılan anıt ve buraya defnedilen 150 denizcimize bir selam!
Kuşimoto’ya doğru
Shin-Osaka istasyonunda tren değiştiriyorum. “Hızlı olmayan” bu yeni tren beni ülkenin güneydoğu kıyısındaki Kuşimoto şehrine götürecek. Üçbuçuk saat süren bu yolculukta binalar seyrekleşiyor, demiryolu tek hatta düşüyor. Dağ tünelleri, ormanlar, pirinç tarlaları ve okyanus kıyısındaki küçük ahşap evlerden oluşan sevimli köyleri ile “bir zamanlar Japonya”…
Sessiz ve sakin Kuşimoto şehrinin istasyon meydanında Türk bayrağı ve büyük bir yazı beni karşılıyor: “1890’dan Beri Türkiye İle Dost Şehir”. Oşima adasına gidecek belediye otobüsünü buluyorum. Karaya bir köprü ve karayolu ile bağlanmış Oşima adasının en ucunda o meşum kayalıklar, yani Ertuğrul’un battığı kayalıklar var. Hava puslu ve kapalı.
1870’de yapılmış deniz fenerinin kulesine çıktığımda, açıkta çok yoğun bir gemi trafiği görülebiliyor. Burası bugün de, Japonya’yı Avrupa’ya bağlayan deniz yolunun önemli bir noktası.
56 kişi kurtulabildi18 Eylül 1890 tarihinde Ertuğrul fırkateyninin kayalıklara çarparak parçalandığı mevkii.
Felaket günü
Japon yetkililer uyarmıştı: Tayfun ve fırtına sezonu başlıyordu. Bu zamanlarda Büyük Okyanus’un engin dalgalarının karşısına bu gemi ile çıkmak büyük bir riskti. Ali Osman Paşa uyarıları dinlemedi. Ertuğrul 15 Eylül 1890 tarihinde dönüş yolculuğu için Yokohama’dan demir aldığında hava güzeldi.
Fırtına ve kabus o gece başladı. Eski gemi Büyük Okyanus’un devasa dalgalarına karşı koyamadı ve su almaya başladı. Üç gün boyunca suyu boşaltmak için uğraştılar. Kobe’ye ulaşmaya çalıştılar. Korkunç fırtınada yelkenler açılamıyordu. Makine dairesini su basınca makineler de durdu. Sürüklenen gemi Oşima fenerinin hemen yanındaki kayalıklara çarptı ve anında parçalandı. Kayalıklar Ali Osman Paşa da dahil olmak üzere 533 Türk denizcisine mezar oldu. 56 denizcimiz bu faciadan kurtulabildi. Kurtulabilenler Japon donanmasına ait iki gemiyle Ekim 1890’da İstanbul’a gönderildiler.
Müze ve hatıralar
Sessiz, güzel bir parkın içinde yürüyorum. Karşıma İznik çinileri ile kaplı zarif bir bina çıkıyor. Türk Müzesi, bu acı olayı anma amacıyla 1974’te buraya yapılmış; yakın zamanda yenilenmiş. Bu hadiseyi anlatan görseller, modeller, 2007- 2008’de burada yapılan sualtı arkeolojisi çalışmaları sırasında çıkarılan Ertuğrul şehitlerine ait objeler (ki bunların bir bölümü de Mersin Deniz Müzesi’nde) görülebiliyor. 2015’te çekilen Japon-Türk ortak yapımı “Ertuğrul 1890” filminden sahneler de müzede.
Türk MüzesiKuşimoto şehrindeki müzede, şehit olan denizcilerimiz canlandırılıyor, bulunan objeler sergileniyor.
Bakımlı ve güzel parkın içinde yürüyorum. Karşıma çıkan anıt etkileyici. O uğursuz gün denizden çıkarılan 150 bahriyelimizin cenazeleri buraya defnedilmiş ve 1891’de mezarlığın yanına küçük bir anıt yapılmış. 1929’da İmparator Hirohito burayı ziyaret ettiğinde anıt ve çevresi düzenlenmiş. 1937’de ise bugün görülen etkileyici anıt inşa edilmiş ve açılış törenine Türkiye Cumhuriyeti Japonya Büyükelçisi Hüsrev Gerede katılmış. Biraz ileride Atatürk’ün 2010’da buraya dikilen bir bronz heykeli, Büyük Okyanus’un enginlerine bakıyor. Heykelin kaidesinde Türkçe ve Japonca “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” yazıyor.
İnsanlık dili
Bana dünyanın en ucu gibi gelen bu yerde zaman kavramını yitiriyorum; yemyeşil bir doğa ve ağaçlarla çevrili anayola çıktığımda gündelik hayatın gerçeklerine dönüyorum: Dönüş otobüsünü kaçırmışım! Kuşimoto’dan Osaka’ya dönüş trenini de kaçırırsam, gece bu küçük şehirde kalmam gerekecek. 15 dakika kadar yürüdükten sonra gelen ilk arabaya otostop yapıyorum. Duran otomobildeki yaşlı çifte Kuşimoto istasyonuna gitmek istediğimi söylüyorum. Beni araçlarına alıyorlar. Ortak bir dil konuşmasak da Türk olduğumu anlıyorlar; öyküyü ve benim neden orada olduğumu biliyorlar. Dönüş yolunda tren Büyük Okyanus kıyısına serpilmiş küçük balıkçı köylerinden geçerken, kıyı boyunca dalgaların dövdüğü kayalıklara bakıyorum. Birden güneş açıyor, okyanus mavileşiyor, artık Akdeniz gibi görünüyor.
Sualtı arkeolojisi Türk Müzesi, bu acı olayı anma amacıyla 1974’te yapılmış, yakın zamanda yenilenmiş. Sualtı arkeolojisi çalışmaları sırasında çıkarılan Ertuğrul şehitlerine ait eşyaların bir bölümü de bugün Mersin Deniz Müzesi’nde.
1891 Mayıs’ında İstanbul’dan Viyana’ya hareket eden Orient Express (Şark Sür’at Katarı), Sinekli ile Çerkezköy arasında saldırıya uğradı. Treni raydan çıkaran Kaptan Anastaş liderliğindeki eşkıya çetesi hem yolcuların değerli eşyalarını aldı hem de beş yolcuyu dağa kaldırdı. Avrupa çapında skandal yaratan hadisede, eşkıyaya 8700 Osmanlı lirası (200 bin Frank) fidye ödenerek rehineler kurtarıldı; çetesi yakalandı, Anastaş ve götürdüğü para hiç bulunamadı.
Amerika Birleşik Devletleri’nde 1836’da faaliyete geçen yataklı vagonlu tren katarları, Avrupa’da ancak 1883 yılında devreye girecektir. Avrupalılar 19. yüzyılın en önemli ulaşım aracından yararlanmakta çok geç kaldılar. Ancak 1883 sonrasında krallar, soylular, bankerler, maceraperest ve seyyahlar yaşam tarzlarını derinden etkileyecek Orient Express ile yeni, lüks, hızlı ve güvenli bir ulaşım aracına kavuştular.
Paris ve Viyana’dan yola çıkan trenler Avrupa’nın en doğusuna kadar gidiyordu. Paris’ten kalkıp lüks bir ortamda 82 saatte İstanbul-Sirkeci istasyonuna gelebilmek, o tarihlerde Avrupa sosyetesi için büyük bir yenilikti. Ne var ki 31 Mayıs 1891’de İstanbul’dan hareketle Viyana’ya gitmek üzere yola çıkan Orient-Express’in Sinekli istasyonu ile Çerkezköy arasında eşkıya saldırısına uğrayıp soyulması ve bazı yolcuların eşkıya tarafından dağa kaldırılması, hanedanları, diplomatları, soyluları, politikacıları etkileyen dünya çapında bir olay oldu.
İlk sefer, ilk resim 1883 tarihli bu gravür, buharlı Şark Ekspresi trenini ilk seferini gerçekleştirirken gösteriyor.
Sirkeci’den Viyana’ya gitmek üzere 31 Mayıs 1891 akşamı hareket eden Şark Sür’at Katarı (Orient Express) Sinekli ile Çerkezköy istasyonları arasında, eşkıya tarafından demiryolunun tahrip edilmesi sebebiyle hattan çıkar. Katarı ablukaya alan eşkıya, yolcuların tamamını indirerek, üzerlerinde, bagajlarında değerli eşya cinsinden ne varsa soyar. Alman Sefareti’nden Sadaret’e gönderilen bir yazıda, sadece dokuz yolcudan 4993 Mark çalındığı bildirilir. Direnen bazı yolcular yaralanır.
Haydutlar, katarın makinisti Freudiger ile 1. mevkiden beş yolcuyu dağa kaldırır. Alman vatandaşı rehineleri, Saray-Vize arasındaki dağlık bölgede saatlerce yağmur altında yürüten eşkıya çetesinin başı, Kaptan Anastaş adlı, hakkında Karakaçan, Ulah, Yunan olduğuna dair rivayetler olan biridir. Dramalı eşkıya Hasancık da yardımcı olmuştur. Rehinelerden makinist Freudiger ile Almanya’nın muteber tüccarlarından Moris İsrael isimli Alman vatandaşı, iki yüz bin Frank kurtuluş fidyesi tedarik edilmezse rehinelerin öldürüleceği haberini yetkililere iletip, paraları kararlaştırılacak yere getirmek üzere serbest bırakılırlar. Diğer rehineleri yanlarına alan eşkıya, dağda ilerlemeye devam eder.
Orient Express 1895 tarihli fotoğrafta Şark Ekspresi, İstanbul’da yol alıyor; Küçük Ayasofya Camii’nin yanından geçiyor.Karlar altında yolculuk 1888-1889 tarihli kış seferlerinin reklamını yapan poster. Seferler Londra-Paris-Viyana, Paris- İstanbul, Paris-Budapeşte şeklindeydi.
Çatalca Mutasarrıflığı, durumun nezaketi itibariyle sabah erkenden Sultan II. Abdülhamid’i olaydan haberdar eder. K. Çekmece, Baruthane tarafındaki bir bölük piyade, jandarma ve Hassa askerlerinden bir kısmı hemen bölgeye nakledilir. Sorunların çözümünde kendine özgü metotları olan II. Abdülhamid, eşkıyanın takibi için ordu kumandanlarını geriye bırakıp, güvendiği adamlarından olan İbrikçibaşı Hasan Ağa’yı görevlendirir.
Bir önceki yıl İzmit civarında ortaya çıkan eşkıyanın ele geçirilmesindeki başarılarından dolayı, tecrübesine istinaden görevlendirilen İbrikçibaşı Hasan Ağa, emrine jandarma, polis ve on beş bin kuruş verilerek yetkilendirilir. Fidye haberi gelince, devletin hazinesinden karşılanıp Osmanlı Bankası’ndan çekilmek üzere paranın temini için emir verilir. Rehineler kurtarılıncaya kadar askerî operasyona girişilmemesi, takibatın sivil vasıtalarla istihbarat temini maksadıyla yürütülmesi kararlaştırılır. Eşkıyaya fidye olarak verilecek sekiz bin yedi yüz elli Osmanlı lirası karşılığı olan iki yüz bin Frank, Moris İsrael’e Osmanlı Bankası’ndan ödenmekle, bankaya iadesi lazım geldiğinden Dâhiliye bütçesine ilave edilecektir.
Soygun ve rehine alınması haberinin Avrupa’da duyulmasıyla birlikte Almanya, İtalya, Avusturya, Fransa gibi ülkeler Osmanlı Devleti’ni sefaretleri vasıtasıyla tacize başlarlar. Avrupa’nın kibar insanlarının, elçiler ve ailelerinin en önemli ulaşım aracı trenin eşkıyanın tasallutundan kurtarılmasının önemini hatırlatırlar.
Avrupa’nın olur olmaz meseleleri Osmanlıların içişlerine karışmak için kullanma gayreti bu olayda da 2. Abdülhamid’i çok ürkütür. Rehinelerin can güvenliğinin tehlikeye düşürülmeden bir an evvel serbest bırakılmalarını sağlanmasına Osmanlı Devleti’nin azami gayret sarfetmesi için diplomatik kanallardan uyarı ve ultimatomlar yağdırılır.
Türkiye’de yasaklanan Fransız dergisi
Paris merkezli Le Petit Journal dergisinin 20 Haziran 1891 tarihli nüshası. “Şark’ta Eşkıyalık” kapağıyla çıkan bu sayının dağıtımı, Türkiye’de yasaklanmıştı.
2. Abdülhamid, Almanya, Avusturya ve İtalya gibi ülkelerin baskıları karşısında şaşkın ve tutarsız davranan Sadrazam Kâmil Paşa’yı eleştirir. Kendisi de bizzat kriz yönetiminin başına geçerek, hükümeti Mabeyn Başkâtibi Süreyya Paşa üzerinden aktarılan emirlerle yönlendirir. İstanbul’daki sefaret mensuplarıyla toplantılar yapılır, onların soygunda hükümetin ihmali olduğu suçlamasına itiraz edilerek İtalya’daki, Amerika’daki eşkıyalık, silahlı tren soygunlarından örnekler sefirlere aktarılır. Roma Sefareti, Rumeli ve Anadolu demiryollarında görevli İtalya tebaasından pek çok kişi bulunduğundan bunların mal ve canlarına bir zarar geldiğinde Devlet-i Aliyye’nin sorumlu tutulacağına dair İtalya hükümetinin kararını iletir. Türkiye’deki İtalya Sefareti tercümanına verilen cevapta “olaydan büyük üzüntü duyulmakla birlikte Osmanlı hükümetinin görevini yerine getirmeyi ihmal etmediği ve diğer ülkelerde de bu gibi eşkıyalıklar vuku bulduğu hatta İtalya’da iki yüz yetmiş kişiden ibaret bir haydut çetesinin aylarca şekavet ettikten sonra ancak keşfedilebildiği, bu münasebetle iki dost devletin diğerini sorumlu tutmasının kabul edilemeyeceği ve tebligatın keen lem yekün hükmünde tutulacağı” bildirilir.
Devlet erkânı arasında da rakiplerini safdışı bırakmak isteyenlerin birdenbire bu olayı kullanarak pozisyonlarını güçlendirme faaliyetleri ortaya çıkar. 2. Abdülhamid’e yağdırılan mektup ve raporlarda İstanbul çevresinde bile eşkıyanın cirit atmasının asker ve memur kadrolarındaki rehavet yanında idari teşkilatın yetersizliğinden kaynaklandığı iddia edilir. Sadrazam Kâmil, Dâhiliye Nazırı Münir, Hariciye Nazırı Mehmed, Meclis-i Vükelaya memur Ahmed Cevdet ve Adliye Nazırı Hüseyin Rıza Paşalardan ibaret komisyonda, padişah ve çevresi tarafından belirlenen tedbirler üzerine müzakereler yürütülür. Eşkıyaya fidye-i necat verilmesi yolunun kapatılması; ahali elinde bulunan silah ve cephanenin toplanması; emekli subaylardan namuslu ve liyakatli olanlarının Edirne Vilayeti jandarma zabitliğine tayini; her köyün namuslularından dörder-altışar kişilik jandarma muavini adı altında silahlı birlikler oluşturulması; Edirne vilayet merkezinde ehil ve muktedir bir nazır idaresinde, muntazam bir polis heyeti oluşturulması; demiryolu hattı üzerinde belirli noktalarda yapılacak kulelerde güvenilir bekçiler bulundurulması; eşkıyanın ölü veya diri yakalanmasında hizmeti görüleceklere nakdi mükâfat verileceğinin ilan edilmesi. Kurtuluş fidyesi ve eşkıyanın yakalanmasında hizmet edenlere nakdi mükâfat verilmesi haricindekiler komisyonda tasvip edilmez.
Teşekkür mektubu ve bir telgraf İbrikçibaşı Hasan Ağa’ya bir muhbirin bildirdiğine göre, bu resim Kırkkiliseli birine Berlin’den gönderilen mektupta yer alıyordu. Mektubu gönderen şahıs, kaçırılıp rehin tutulan Almanlardan biri imiş. Alman rehine, Kırkkilise’de gördüğü misafirperverlik üzerine bir teşekkür mektubu göndermeye karar vermiş. Sözkonusu mektupla birlikte gönderilen bu resimde ise üç rehine Alman ile yedi eşkıyanın tasviri görülüyor.
Güvenlik önlemleri alınarak Çarşamba ve Cumartesi günleri Edirne’den İstanbul’a gelen yataklı sürat katarlarıyla, Pazartesi ve Perşembe akşamları yataklı katardan bir saat sonra İstanbul’dan Viyana’ya giden katarların muhafazası için on jandarma ile bir zabitin trenlerde bulundurulması kararlaştırılır.
Edirne’nin Saray nahiyesi müdürü Ahmed Enveri, 2. Abdülhamid’e gönderdiği raporunda; “Saray nahiyesi civarındaki dağlarda meskûn yer yokken on yıl önce oralara kendi kendilerine yerleşen göçmenlerin eşkıyaya yataklık etmeleriyle, bu dağlar eşkıyaya sığınak olmuştur. Dağlarda yayılan eşkıya, Rum köylerini ve köylülerini her türlü eziyete maruz bıraktıklarından, buna karşılık olmak üzere oralarda Rum eşkıyası da çıkmıştır. Üç sene öncesine kadar Hıristiyan eşkıyası duyulmuş şey değil iken, Sinekli baskınına cesaret eden Anastaş da bu sıralarda ortaya çıkmıştır. Göçmen köyleri, eşkıyaya yataklık ettikleri dağlık ormanlık alanlardan kaldırılıp, ziraate elverişli yerlerde iskân olunmalıdır” diyerek bölgenin durumunu özetlemektedir.
Teşekkür mektubu ve bir telgraf
Gravürü anlatıp, tasvir eden İbrikçibaşı Hasan Ağa’nın telgrafı.
Anastaş’ın takibine memur polis komiseri Musa Efendi’nin raporuna göre, “Anastaş yedi-sekiz yıldır Edirne havalisinde eşkıyalık etmektedir. Sinekli olayından dört-beş gün önce Çerkezköy civarında dolaşmakta olduğu mahalli hükümete haber verildiği halde, yakalanması için çalışılmamıştır. İhmalden dolayı bu soygun olmuştur. Edirne Jandarma Kumandanı Miralay Zihni Bey, valilik tarafından eşkıya takibiyle görevlendirilmişse de emre uymayarak vaktini ailesiyle birlikte Çorlu’da geçirmiştir. Esasen asayişin muhafazasıyla görevli jandarmalarını büyük bir kısmı hapishanelerde görevlendirilmiş, bazıları da zabitlerin maiyetlerinde, şahsi işlerde istihdam edilmektedir. Görevlerini layıkıyla yerine getirmeyen kumandan ve mülki memurların işlerine son verilmelidir”.
Edirne Valisi Ahmed İzzet’in tahriratında, fidyenin Anastaş’a ulaştırılması anlatılıyor. Kırkkilise’de Avusturya konsolos vekilliğini sürdüren Macaraki’nin eşkıyayı himaye edenlerden biri olduğunu iddia ediyor. 200 bin Frank’ın 8700 Osmanlı lirası tuttuğunu, bu parayı altın olarak rehineyken serbest bırakılan Moris İsrael ve Almanya sefaret tercümanının Kırkkilise’ye getirdiğini belirtiyor. Oradan Macaraki’nin adamlarıyla, parayı getirmesi için serbest bırakılan makiniste teslim edilerek Midye cihetinde denize yakın Eşkıya Mezarlığı adlı yerde Almanyalıların nezaretinde Anastas’a veriliyor. Altın dolu torbaların birkaçını bizzat saydıktan sonra kalan torbaları yanındaki altı eşkıyaya verip rehin tuttuğu Almanlara beşer, parayı getiren Macaraki’nin adamlarına birer lira vererek üç gündür rehine olan Almanları serbest bırakıyor. Bundan sonra fidyeyi paylaştıran Anastaş, beş şakiye sekizer yüz lira, Dimo Banya’ya bin otuz lira veriyor ve geri kalanı kendisi alıyor. Bundan sonra kayıplara karışan Anastaş ve Lefter Kaptanların on nefer arkadaşıyla kayıkla deniz tarafından savuştukları, tebdil-i kıyafet ile Varna veya İstanbul Boğazı taraflarına çıkma ihtimallerinin bulunduğu, eşkıya takibine memur Ferik Edip Paşa tarafından bildiriliyor.
İlerleyen günlerde Bulgaristan’da yakalanıp iade edilen bazı çete üyelerinden Hristo Lab ve dört arkadaşının fidye-i necattan hisselerine düşen parayı gömdükleri Vize kazasında Örencik merasında gösterdikleri yerde yapılan kazıda 2101 lira bulunmuştur. Farklı birkaç yerde de bulunan paralarla birlikte toplam 4000 altına yakın para ele geçirilir. Bulunan paranın ne yapılacağına dair yürütülen müzakerelerde, 300 lirasının eşkıya takibine memur kumandan Ferik Edip Paşa’ya mükâfat olarak verilmesi, kalan miktarının Edirne Vilayeti Jandarma Alayı için kurulacak yardımlaşma sandığına sermaye olarak verilmesi kararlaştırılır.
Rehinelere zarar verilmeden kurtarılmaları üzerine Alman İmparatoru Wilhelm 19 Haziran 1891 tarihinde 2. Abdülhamid’e şükran mektubu gönderir. 2. Abdülhamid de cevaben Alman İmparatoruna gönderdiği nâme ile iki ülke arasındaki dostluğun devamını dilemektedir.
KAPTAN ANASTAŞ KİMDİR?
Yunanistan’dan kaçtı, Trakya’da eşkıyalık yaptı
Yunancada Athanasse olarak yazılsa da Osmanlılar bu ismi Tanaş, Anastaş şekillerinde kullanmıştır. Biz de Anastaş imlasına sadık kaldık. Anastaş’ın çetesindeki yedi kişinin isimleri; Dimo Todorof Banya İlyas, Panayot Banya, Angel, Kosti Yanef İstamof, Hristo Yorgaki, Hristo Vanço, Nikolof Mangaki. Hepsi de aslen “Koço Ulah Çinçar” neslindendirler.
Tren soygunundan önce Anastaş çetesinden ayrılıp teslim olan İstemat’ın tarifine göre Kaptan Anastaş 45 yaşında bir Yunanlıdır. Yunanistan’da bir adam vurup kaçmış, Anadolu’ya gelmiş. Bir süre eşkıyalık ettiyse de terkederek Darıca’ya yerleşmiş. Bir kızla nişanlanıp, kayınbiraderiyle kayıkçılık yapmış. Başka bir eşkıya aranırken benzetmişler ve Galata’da yakalanmış. Onu yakalayan Binbaşı İbrahim Efendi, üzerindeki elli lirayı alıp vermemiş. On altı ay hapsedildikten sonra kurtulmuş, Edirne tarafına gidip yine eşkıyalığa başlamış. Kaptan Anastaş’ın Almanlardan önce dağa kaldırdığı iki kişiden aldığı fidyeyi çete üyelerine taksim ederken fukaraya ve kilise tamirine ayrılmak üzere bir hisse ayırdığını söylüyor.
2. Fırka Kumandanı Ferik Mehmed Rıza sorguladığı İstemat’ın Anastaş çetesinin yatak yerlerini bildiği için işe yarayacağını, İbrikçibaşı Hasan Ağa’nın jandarma ve polisten oluşan kalabalık bir birlikle dağlarda eşkıya aramasından bir sonuç alamayacağını belirtmektedir. İstemat daha sonra Beyrut’ta Hazine-i Hassa çiftliğinde aylıklı olarak görevlendirilecek ancak oradan kaçıp memleketine geldiğinde hafiye tertibinden maaşa bağlanacaktır.
Ferik Edip Paşa’nın bildirdiğine göre Anastas, İslimye Sancağı, Kızılağaç kazası, Burgucu Köyü merasında çobanlık yapan Yani Krali adında bir Karakaçan’ın kızı olan Eleni ile evlilik planları yapmaktadır. Bu köyde yapılan tahkikatta köyde olmadığı belirlenmişse de daha sonra ne yanında götürdüğü altınların ne de kendisinin izine rastlanabilmiştir.
LEVANT HERALD GAZETESİ YAZARI
‘Devlet-i Aliyye’yi, Avrupa’ya kötü göstermek istiyorlar’
İstanbul’da İngilizce yayınlanan Levant Herald gazetesinin editörü Whitaker’in tespiti önemlidir. Anastaş’ın tren soygununun adi bir hırsızlık olmayıp, kendinden üstün bir sınıfın etkisiyle bu suçu işlediği kanaatini 6 Haziran 1891 tarihli gazetesinde yazar. Bunun üzerine Mabeyn Başkâtibi Süreyya Paşa tarafından davet edildiği Yıldız Sarayı’nda, yazısı üzerine ayrıntılı bir açıklama istenir ve zabıt tutularak 2. Abdülhamid’e takdim edilir. Whitaker, oldukça makul görüşlerini açıklarken “Siyaseten çeşitli fırkalara ayrılmış olan memleketlerde işbaşında olan bir fırkayı iktidardan düşürmek için aleyhinde olan fırka tarafından buna benzer ve başka şekillerde operasyonlar yapılması sıradandır. Devlet-i Aliyye’de demiryolu hattı inşa edileli epey zaman olduğu halde treni yoldan çıkarıp zenginlerden para istenilmesinin benzeri yok, ilk defa oluyor. Eşkıyanın asıl maksadı Vensan ve Ralli gibi bankerlerden para almak olsaydı, şimdiye kadar yaptıkları gibi bunlara tehdit mektupları göndererek maksatlarına kolaylıkla ulaşırlardı. Eşkıyanın bu kolaylığa rağmen tren hattını yoldan çıkarıp, adamları dağa kaldırıp, eşkıyalık etmelerinin şekavetten ziyade siyaset noktasından incelenip araştırılması gerekir. Eşkıyayı şu soyguna teşvik edenin kim olduğunu kesinlikle kestiremem, ancak Devlet-i Aliyye’nin yönetimini Avrupa’ya kötü göstermek veya bakanlar kurulunu padişahın gözünde lekelemek isteyenlerin teşviki olması gerekir” der.
Devrin Osmanlı devlet adamlarının Sinekli hadisesine dair yazışmalarında, bu yönde bir fikir beyanı olmadığı gibi en ufak bir imaya da rastlanılmamıştır.
Eski eserler (Âsâr-ı atîka) ile ilgili ilk nizamname 1869’da çıktı, aynı yıl Müze-i Hümayun resmen kuruldu. Osmanlı Devleti’nin, genel modernleşme projesinin bir parçası olarak eski eserlerin çıkarılması, korunması, sergilenmesi için attığı adımlar, Batılı bilim çevrelerinde rahatsızlığa yol açtı. Türkiye arkeoloji tarihinin bir yönü de, topraklarındaki eski uygarlıklara ait kalıntıların Türklerin “hakkı” olmadığını ileri sürenlerle yaşanan bu gerilimli ilişkilerdi.
Müze-i Mülkiye Müdürü Ressam Hamdi Bey (1842-1910).
Türkiye tarihinin en kötü anlarından biriydi. 22 Ekim 1912’de başlayan Balkan Savaşı’nda bir haftada bütün Rumeli toprakları kaybedilmiş, Bulgarlar 3 Kasım’da Çorlu’yu alarak İstanbul üzerine yürümeye başlamışlardı. Bütün dünya, Osmanlı hükümetinin kabullenmek zorunda kalacağı toprak kaybını ve ağır tazminatı bekliyordu. Bu beklentilere göre pozisyon alanlardan biri de New York Metropolitan Sanat Müzesi Başkanı, Amerikalı bankacı ve koleksiyoncu J. P. Morgan’dı.
Morgan, İstanbul’daki Müze-i Hümayun’un (bugün İstanbul Arkeoloji Müzeleri) koleksiyonunun satılacağını duymuştu. Konunun araştırılmasını ve bir uzmanın hemen Osmanlı başkentine gönderilmesini istedi. Amerikalı arkeolog Crosby Butler, bildiklerini ona şöyle aktardı: “Eğer Türkiye, başkentini elinde tutabilmek için yüksek bir tazminat ödemek zorundaysa, topu topu 100 Türk’ten fazlasını ilgilendirmeyen nesnelerden vazgeçmeye istekli olabilir.” Butler’a göre iş hemen kotarılmalıydı çünkü rekabet büyüktü: “Almanya ve Avusturya’nın İstanbul’da İskender’e ait olduğu söylenen lahdi almak için iyi bir teklif vermeye hazır adamları vardı.”
Birkaç hafta sonra, 20 Kasım’da Morgan, bankasının Londra’daki ortaklarından E. C. Grenfell’e bir telgraf yolladı: “Türk Hükümetinin, İskender’in lahdi de dahil olmak üzere İstanbul’daki müzenin bütün koleksiyonunu mantıklı bir fiyata satacağına inanmak için yeterince neden var. Mümkün olursa koleksiyonu toptan satın alabiliriz. Hem Almanya hem de Avusturya’nın rekabete girmesinden endişe ediyorum”. Koleksiyon Metropolitan Sanat Müzesi’ne aktarılacaktı.
Bu beklentilerin gerçekleşmediğini söylemeye gerek yok. Ancak önemli olan, bu dedikodu ve hesapların ardında yatan zihniyetti. Batı dünyasına göre, büyük bir bölümü Osmanlı topraklarında (Anadolu ve Mezopotamya) bulunan eski uygarlıklar (Babil, Asur, Yunan, Roma vb.), yeni Batı uygarlığının temelinde yatıyordu; dolayısıyla Batılılara ait olmalıydı. Bugün o topraklarda yaşayanların bu eski uygarlıklarla bir ilgisi yoktu; arkeoloji ve müzecilik gibi yeni yeni gelişen modern uğraşlardan da anlamıyorlardı. Oysa modernleşme çabası içindeki Osmanlı İmparatorluğu, 1860’lardan itibaren bu yeni dallara gittikçe artan bir ilgi duymaya, yatırım yapmaya başlamıştı; bu da Batılı arkeolog ve müzecilerin hiç hoşuna gitmemişti.
İlk yerli kazılar Türkiye’de ilk bilimsel kazıları başlatan Osman Hamdi Bey, Lagina kazı alanında (Muğla –Yatağan) Fransız arkeologlar Chamonard ve Carlier ile birlikte,1892 (Ömer M. Koç Koleksiyonu).
Zeynep Çelik’in geçen kasım ayında Koç ve Texas Üniversiteleri tarafından yayınlanan Âsâr-ı atîka: Osmanlı İmparatorluğu’nda Arkeoloji Siyaseti adlı son kitabı, 19. yüzyıl sonlarında Avrupalılarla Osmanlılar arasında arkeoloji, antik eserler ve müzecilik alanlarındaki ilişkilere odaklanarak, bu çekişmelerin ardındaki ideolojik ve siyasi tutumları irdeliyor. Batı ve dünyanın geri kalanı arasındaki çok yönlü gerilim burada da ortaya çıkıyor: Batı, bir yandan gerektiği kadar “modern” olmadığı için dünyanın geri kalanını eleştirirken, bir yandan da aynı ülkelerin modernleşme çabalarını ciddiye almıyor veya bundan rahatsız oluyor. Diğer taraf ise bir yandan Batı’nın izinden gidip onu yakalamaya çalışırken, bir yandan da bu çabalarıyla gereken alkışı almadığı için içerliyor.
1860’larda Osmanlı İmparatorluğu’nda devletin öncülüğüyle bir imparatorluk müzesi (Müze-i Hümayun) kuruldu ve ülke topraklarında Batılıların yaptığı arkeolojik araştırmalara gittikçe daha sıkı kurallar getirilmeye başlandı. Eski eserlerle ilgili çıkarılan her nizamname, bu arkeolog ve müzecilerin tepkisiyle karşılaştı. İlk büyük tartışma, 1874 nizamnamesinin çıkarılmasıyla başlamıştı. Bu yasaya göre, artık Osmanlı topraklarında arkeolojik araştırma yapıldığında, bulunan eski eserler üçe bölünecek, yarısı toprağın sahibine, yarısı kazıyı yapan yabancı arkeoloji ekibine, yarısı ise Osmanlı Devleti’ne ait olacaktı (Aynı yıl Yunanistan’da Almanların Olympia’da yapacakları kazı öncesi iki ülke arasında bir konvansiyon yapılmış, bulunacak eserlerin Yunanistan’a ait olacağına, Almanların bunların sadece replikalarını yapabileceklerine karar verilmişti).
Belli ki bu gelişmeler, Batılı arkeologların fena halde canını sıkmıştı. 1874 Nizamnamesi’nin çıktığı sırada, British Museum’un düzenlediği Ninova ve Nemrut kazılarının başında bulunan George Smith, artık bulduğu her şeyin yarısını Osmanlı Devleti’ne bırakması gerektiğini kendisine bildiren Musul Valisi’ni protesto etti. Nizamnamenin uygulanacağını anlayınca, Türklerin bu saçma kararıyla alay etti; bir yazıtın yarısı Londra’da yarısı İstanbul’da sergilenirse, ne işe yarayacaktı? Aslında George Smith haklıydı; bir yazıtın tamamı aynı yerde bulunmalıydı; ama nerede?
Osmanlı Devleti, bir yandan eski eserlerle ilgili yasaları çıkarırken, bir yandan da müzecilik alanında girişimde bulunuyordu. Müze-i Hümayun, 1869 Nizamnamesi’nin çıktığı yıl kuruldu. İlk koleksiyonlarından biri, New York Metropolitan Sanat Müzesi’nin de ilk koleksiyonlarından biriyle ortaktı: Bunlar Kıbrıs’tan çıkarılmış, Tunç Çağı’ndan Antik döneme kadar uzanan, eski Yunan, Mısır ve Yakındoğu uygarlıklarının izlerini taşıyan, pek çok eşsiz çanak çömlek, lahit ve heykelden oluşan eserlerdi. Cesnola koleksiyonu olarak bilinen bu eserlerin bulunuşu ve dağılışının hikayesi, 19. yüzyıl arkeoloji tarihinin de bir özeti gibiydi.
Nemrut araştırmaları Osman Hamdi Bey dev Apollon başının üstünde (1883, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Fotoğraf Arşivi). İlk kez önceki yıl Kraliyet Akademisi’nce görevlendirilen Otto Puchstein tarafından araştırılan Nemrut Dağı kazıları, Osman Hamdi Bey’le devam ettirilmişti.
Müze-i Hümayun ilk yıllarını yaşadığı Aya İrini’den 1875’te Topkapı Sarayı’nın bahçesindeki Çinili Köşk’e taşındı. Çinili Köşk bir müzenin gereklerini karşılamak üzere restore edildi; girişe sütunlu bir revak eklendi ve 1880’de kapılarını açtı. New York Metropolitan Müzesi’nin de bugünkü binasını aynı yıl açması sadece bir tesadüf değildi. Büyük Avrupa müzelerine karşı, doğuda ve batıda iki yeni iddia ortaya çıkıyordu.
Sonraki on yılda, Yunan ve Osmanlı hükümetlerinin antik eser meselesini iyice ciddiye almaya başladıkları ortaya çıktı. Bu sırada Batılı entelektüel dergilerde yayınlanan pek çok yazı, bir kampanyanın başladığını, arkeolog ve müze yöneticilerinin kendi hükümetleri üzerinde Osmanlı hükümeti nezdinde harekete geçmeleri için baskı oluşturmaya çalıştığını gösteriyordu. Bu yazılar içinde en ilginç olanı, Fransız arkeolog Salomon Reinach’ın 1883’te Fransa’da yüksek tirajlı Revue des deux mondes dergisinde yayınlanan “Le vandalisme moderne en Orient” başlıklı yazısıydı. Başlık manidardı: “Doğuda modern vandalizm”. Reinach ilk Türk arkeologu diyebileceğimiz Osman Hamdi Bey’i iyi tanıyordu, hatta Osman Hamdi Bey Müze-i Hümayun’un müdürü olduğunda Reinach da müze katalogunun hazırlanmasında çalışmıştı. Revue des deux mondes’daki yazısında özetle “Yunan-Roma Doğusu’nun eski eserleri buraların yeni efendileri [Türkler] açısından önemsizdir” ve “Yunan uygarlığının mirasçısı olan Avrupa, onların elinden anıtları geri alma sorumluluğuna ve şerefine sahip olmalıdır” deniyordu. Reinach’a göre, Osmanlı yasaları Avrupalı araştırmacılar açısından adaletsizdi; Osmanlı devleti antik eserleri koruyacak ve saklayacak olanaklardan yoksundu, zaten onlarla da bir ilgisi yoktu; “Türk ırkının” kendi “ulusal sanatı” vardı, bu da Yunan-Roma geçmişiyle alakasızdı. İddiasına dayanak olarak, Çinili Köşk’teki müzeyi Türklerin çok nadir olarak ziyaret ettiklerini ve “paranın heykelleri saklamak için harcanması karşısında haklı bir hoşnutsuzluk” hissettiklerini söylüyordu.
Reinach Osmanlı fonlarının antik eserlerden harabe halinde terkedilmiş olan ama “Türk ırkının tarih karşısındaki onurunu” temsil eden İslâmi anıtlara yönlendirilmesini öneriyordu. Osmanlılara, “hayali engelleme” yasaları çıkarmaktansa sanat ticaretini serbest bırakmalarını ve ihracata izin vermelerini tavsiye ediyordu. Ellerindeki eski eserleri iki veya üç yılda bütün Avrupa müzelerinin temsilcilerinin hazır bulunacağı resmi satış alanlarında örgütlü olarak satışa çıkarmaları daha akıllıca olurdu. Sonra da bu parayı kendi anıtlarını restore etmek ve Avrupalılardan silahlar, Kütahya ve Bursa çinileri gibi ülke dışına çıkarılmış “eski Türk sanatının” artefaktlarını geri almak için kullanabilirlerdi. Çinili Köşk “dünyadaki tek Osmanlı sanatı müzesi” haline gelebilirdi.
Başlatmaya çalıştığı kampanya istediği sonucu vermedi; Osman Hamdi Bey, padişah 2. Abdülhamid’in tam desteğine sahipti. Böylece 1884’te yeni bir eski eserler nizamnamesi yürürlüğe girdi; buna göre Osmanlı topraklarında bulunan eski eserler, artık bölüştürülmeyecekti, hepsinin adresi Müze-i Hümayun’du.
Salomon Reinach, arkeoloji çevrelerinde uyarılarda bulunan yazılar yazdı; bu “anlamsız yasaklar” sonucu Avrupa’da eski eser fiyatlarının yükseleceğini, gizlice yurtdışına çıkarılmalarının engellenmeyeceğini iddia etti. Yunan ve Türk yasalarından söz ederek, “arkeolog gezginlere” öğütler verdi. Gerçi yasadışı hareket etmelerini, kaçakçılık faaliyetlerine girişmelerini doğru bulmuyordu ama, bir Milo Venüsü bulup da onu cesurca “güvenli bir yere” götürmeyi başaran bir gezgini de kutlayacaktı.
Amerikalı arkeolog James Theodore Bent’in 1888’de The Living Age dergisine yazdığı yazı da ilginçti. Osman Hamdi’yi överek başlıyor, ancak eserleri ülkesinde tutma konusundaki inatçılığına kızarak bitiriyordu. Bent’e göre, Osman Hamdi Bey “artık işler değişti” demişti, “yaşadığım sürece artık hiçbir şey ülke dışına çıkmayacak. Siz zengin İngiliz, Fransız, Amerikalılar kazı yapabilirsiniz ama bu, benim müzemi süslemek için olacak”.
Osmanlıların kendi topraklarında bulunan eski eserleri tutup kendi müzelerinde sergileme hakkını savunanlar da vardı. Bunlardan biri olan Alman Max Müller, Londra’daki The New Review’da yayımlanan yazısında eğer Osmanlılar Osman Hamdi’nin başlattığı ümit verici yıldan gidip daha sistematik çalışırlarsa, müzelerinin en iyi Avrupa müzeleriyle rekabet edebileceğini iddia ediyordu. Ayrıca Türklerin iddialarını “çok haksız” bulan Avrupa zihniyetiyle alay ediyordu. Benzer yasalar pek çok ülkede var olduğu halde, “sadece Türkiye’de bunlara karşı çıkmanın, hatta bunlara meydan okumanın haklı ve arkeoloji biliminin yararına olduğunu” düşünen Avrupalı arkeologları eleştiriyordu.
Kral Antiokhos’tan bugüne Osman Hamdi Bey, Antiokhos’u tasvir eden bir taş kabartmanın alçı kalıbını çıkarırken (1883, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Fotoğraf Arşivi). Kommagene medeniyetine ait olduğu belirlenen eserler, Kral 1. Antiokhos tarafından yaptırılmıştı.
İstanbul’daki Düyun-u Umumiye Müdürü Vincent Caillard, Müze-i Hümayun ile ilgili İngiltere’de yayımlanan bir yazısında “İstanbul daha ulaşılabilir hale geldikçe, bilimadamları buraya gelecek, eski eserlerin tümünü bir bütün olarak ele almak için oradan oraya yolculuk etmek yerine, tek bir kaynaktan inceleyebilecekler” diye yazmıştı. Yani, eleştirilere rağmen, İstanbul’da kurulan müze, yavaş yavaş arkeoloji dünyası ve akademik çevrelerde ciddiye alınan, önemli bir kurum olarak kendini kabul ettiriyordu.
1887’de Osman Hamdi Bey’in Sayda’da (Lübnan) bulduğu lahitler nedeniyle yeni bir müze binası yapılmasına karar verildi çünkü bunlar Çinili Köşk’e sığmayacaktı. Osman Hamdi Bey, bürokratik engelleri padişahla olan özel ilişkisi sayesinde aşarak, gereken fonları sağladı. Çinili Köşk’ün karşısında, mimar Alexandre Vallaury’nin yaptığı, 64 metre uzunluğundaki yeni müze binası (kısa sürede buna ekler yapılacaktı) 1891’de halka açılınca, Müze-i Hümayun’un Osmanlı Devleti’nin arkeoloji dünyasındaki temsilcisi olarak yeri sağlamlaştı.
Batılılara göre müze “eski eserlere düşman bir halkın” bağrında bulunuyordu ama Osmanlı basınında müzeyle ilgili yayınlanan sayısız haber ve makale, yeni kurumu göklere çıkarıyordu. Gerek yeni bina, gerek Sayda lahitleri gazete ve dergilerde konu ediliyordu.
Servet-i Fünun dergisi, yeni binanın açılışını haber verirken, ana girişin iki tarafında bulunan sergi salonlarının Avrupalı eşdeğerlerinin ilkelerine göre tasarlandığını belirtiyordu; buradaki lahitler en zengin Avrupa müzelerinde eşine nadiren rastlanan bir öneme sahipti. 1904’te arka arkaya yayımlanan üç sayı, Sayda lahitleri başta olmak üzere, müzenin bütün koleksiyonuyla ilgili ayrıntılı betimlemelere yer veriliyordu. Bunlardan Nevkaheran Lahdi’nin (Ağlayan Kadınlar Lahdi) müzeye girişi ayrı bir haber olarak verilmişti.
1895’te Malumat, İskender Lahdi’ni özel bir fotomontajla sundu; antik dönemin en çok sevilen eserleri, fotoğrafı daha büyük olan ortadaki İskender Lahdi’nin etrafında bir çerçeve oluşturuyordu. Bütün bu yazılarda, lahitlerin dünya arkeolojisi için ne kadar önemli olduğu vurgulanıyordu; Sayda kazısı “dünyanın her tarafında ihraç edilen bunca hafriyatın ve tahriyatın hiçbirisinde misli görülmeyen Sayda Keşfiyatı” olarak takdim ediliyor, arkeolojinin uygarlık için önemi vurgulanarak nihayet Osmanlı bilimleri arasına girdiği söyleniyor ve Osmanlıların bu alana katkılarının Avrupalılar tarafından da kabul edildiği belirtiliyordu.
Müze-i Hümayun, sonraki yıllarda ciddi bir yayın programı başlattı, pek çok katalog hazırlandı. İstanbul’a gelen her okumuş veya önemli insan, müzeye gelip özellikle lahitleri görmeden geçmiyordu. Ancak Türkler müzeye ne kadar geliyordu? Belli ki Türk ziyaretçi sayısı özellikle ilk yıllarda azdı. Ancak basın, bu konuda da etkili yazılar yayınlıyordu. 1895’te Servet-i Fünun’da çıkan “Müzelerden İstifade” başlıklı yazı, yeni fikirler ortaya atıyordu. Kemal adlı yazar, “daima halkın mizacına seslenmenin” müzelerin ön plana çıkmasında oynadığı önemli rolü vurguluyordu.
Yazar, ABD’de Smithsonian Enstitüsü’ndeki çalışmalarıyla tanınan, müzeci George Browne Goode’dan (“bir Vaşington müzesi müdürü Mister Gud”) söz ediyor, onun müzelerin demokratik birer kurum olması gerektiği yönündeki düşüncesine atıfta bulunuyordu. Müzelere ziyaretçi çekmek için, sergiler onları sıkmayacak ve sürekli çaba göstermelerini gerektirmeyecek şekilde tasarlanmalıydı. Kemal Bey, Osman Hamdi’nin akademik ve halktan uzak tavrını da üstü kapalı olarak eleştiriyordu. Ona göre müze müdürlerinin, repertuvarlarını sık sık değiştiren gazino ve tiyatro gibi eğlence kurumlarının yöneticilerinden öğrenecekleri çok şey vardı: “Ufak tefek eğlencelerle halk müzelere cezb edilmeli ki, bunlar istifade-i maneviyyesi de tamim ve temin edilmiş olsun.”
Günümüzde müzeciliğin Kemal Bey’in önerdiğine benzer şekilde kabuk değiştirdiğini söylemeye gerek yok; ancak elbette Müze-i Hümayun kendi bildiği yoldan gitti. Ama zamanla eğitim alanına girdi. İlk önce Fransızca basılan katalogların Türkçeleri çıkmaya başladı, Türkçe bir rehber yayımlandı, öğrenci grupları tıpkı Amerika ve Avrupa müzelerinde olduğu gibi müzeyi doldurmaya başladı. Öğrenci ve öğretmenler için ücretsiz giriş talepleri, eğitim gezilerinin boyutunu ortaya koyuyordu. Örneğin 1907’de Kızanlık’tan (Bulgaristan) ve İhsaniye’deki (Üsküdar) kız mektebinden, 1910’da Bulgaristan’daki bir Rum ruhban mektebinden, 1914’te Bursa Muallim Mektebi’nden gelmiş böyle talepler vardı. Hatta 1914’te müze yönetimi öğrenci kalabalıklarıyla başa çıkamaz hale gelmişti. Üç beş okulun ziyaretinin aynı ana denk gelmesi, “inzibat ve intizamın” sağlanmasını zorlaştırıyordu, öyle ki okul müdürlerinin ziyaretten bir hafta önce resmî bir mektupla kuruma başvurması istendi, böylece her okula belli bir zaman dilimi ayrılabilecekti. Öğrencilere önce bahçede kısa bir konuşma yapılıyor, müzecilik hakkında temel bilgi veriliyor, sonra grup müzeye alınıyordu.
Osman Hamdi Bey’in ölümünün (1910) ardından Müze-i Hümayun’un müdürü olan kardeşi Halil Edhem Bey, Osmanlı ve Osmanlı-öncesi İslam sanatına ve mimarisine büyük ilgi duyuyordu. 1914’te İstanbul’da bu konuda önemli bir girişim olarak Evkaf Müzesi’nin açılmasında rol oynamıştı. Şehbal dergisinde 1913’te bir dizi makale yayımlayarak okurlarının dikkatini ihmal edilen bu mirasa yöneltti. “Âsâr-ı atîka-i Milliyemiz Nasıl Mahvoluyor?” başlıklı yazısında, bahsettiği yerlere her yıl iki kere gittiğini, fotoğraflarla belgelediğini belirtiyordu. Örneğin Mimar Sinan’ın Gebze’deki Çoban Mustafa Paşa Camii’ni ikinci ziyaretinde, Mustafa Paşa’nın Mısır’dan getirdiği dört tunç fenerin çalınmış olduğunu farketmiş, durumu hemen Evkaf Nezareti’ne duyurmuştu. “Tabii bulunamadılar ve şimdi de unutuldu gitti. Kim bilir hangi müzeye yahut antikacı mağazasına dahil olmuşlardır! Fevkalade kıymetli eşya idi. Bir daha yerine konamaz”.
3200 yıllık aslanlar Hitit aslanları, Osmaniye (1884). Aslanlar olasılıkla M.Ö. 12-11. yüzyıldan günümüze ulaşmıştır (Harvard Üniv. Güzel Sanatlar Kütüp. Ağa Han İslam Mimarlığı Prog. Dkm. Mrk. Koleksiyonu).
Halil Bey, “usul-i atika-i mimariyemiz” için büyük önem taşıyan binalarda yaşanan tahribata da dikkat çekti. Karamanoğlu İbrahim Bey Türbesi’nin, Beyhekim Camii’nin uğradığı felaketlerin sonu yoktu. 1910’da Konya mebuslarının teklifi üzerine Meclis, Beyhekim Camii’nin tamiri için 1.500 kuruş ayırmıştı ama tamirler felaketti: “O canım emsalsiz çini mihrabın yerine samanlı çamurdan bir mihrab” yapılmıştı ve “şimdi caminin içi bir yangın mahali gibi” idi. Seccadeler bile çalınmıştı. Halil Bey’e göre, talanın bir nedeni, kimisi muazzam binaların “bir adamcağızın eline” teslim olunmasıydı. Hırsızlığı önlemek için, en azından geceli-gündüzlü nöbet tutan iki-üç bekçi gerekliydi. Halil Bey, Edirne’den Irak, Suriye’ye ve Filistin’e kadar, sonsuz değerli eserlerimiz olduğunu hatırlatarak, bunların korunması için tek çözümün yeni bir kanun olduğunun altını çiziyordu.
Burada görüldüğü gibi, arkeoloji, müzecilik ve kültürel miras gibi modern kavramlar, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren tarihimizin bir parçası olmuştu. Ancak aradan neredeyse birbuçuk yüzyıl geçmesine karşın, Batı ülkeleriyle dünyanın geri kalanı arasındaki gerilim sona ermedi. Bugün Türkiye, Yunanistan, Mısır, Kamboçya, Peru gibi ülkeler, Batı müzelerinde bulunan, kendi topraklarının geçmişine ait eserleri geri almak için uğraşmaya devam ediyor.
Batı’da ise, bunları vermemek için eskisinden farklı, ama aynı sonuca ulaşan gerekçeler ortaya atılıyor. Örneğin müzeler ikiye ayrılıyor: Ansiklopedik (veya hümanistik) ve milliyetçi. İlk kategori, tahmin edileceği gibi Batı müzeleri: Louvre, British Museum, Metropolitan veya Altes Museum’un “herkes için, bütün dünya için, yeni bir tür dünya vatandaşı yaratma yolu olarak” kurulduğu iddia ediliyor; “milliyetçi” müzeler ise dünyanın geri kalanında, “ulusal hükümetler” tarafından, “kendi işlerine yarayan kararlara” uymak üzere, ulus yaratma sürecinin bir parçası olarak tanımlanıyor. Bu görüşler ileri sürülürken, Avrupa’nın büyük müzelerinin arkasında, aslında yine belli politikaların, özellikle de imparatorluk ve üstünlük iddialarının yattığı gerçeği unutuluyor.
MÜZENİN SİMGESİ
İskender Lahdi’yle tanıtım kampanyası
İskender Lahdi sayesinde Müze-i Hümayun, Louvre Müzesi’nin Mona Lisa’sı gibi, kendi simgesini bulmuştu. Osman Hamdi Bey’in bu süreçte yarattığı gizemli hava, müzenin ününü arttırdı.
Osman Hamdi Bey’in 1887’de yaptığı Sayda (Sidon, Lübnan) kazısı, arkeoloji dünyasında Türklerin iddiasını güçlendiren en önemli girişimdi. En ünlüsü İskender Lahdi (İskender’e ait olmadığının bilinmesine rağmen böyle deniyordu) olan bu lahit dizisinin bulunması, sadece eserlerin güzelliği ve iyi korunmuş olmaları açısından değil, arkeoloji dünyasında çokrenklilik tartışmasına yeni bir boyut kazandırdığı için de önemliydi.
Lahitleri ilk gören Batılı, Sayda’daki Amerikan misyoner W. K. Eddy olmuştu. Gerçi yetkililer nekropolün bulunduğunu anlar anlamaz hemen mezar odalarını kapatıp mühürlemişti ama Eddy, “aceleyle şöyle bir bakabilmiş” sonra da hemen bir yazı yazarak Amerikan Arkeoloji Dergisi’ne yollamıştı. Osman Hamdi Bey, meraktan çatlayan yabancı bilimadamlarına karşı “lahitlerini” kıskançlıkla korudu. 1889’de Fransız arkeoloji dergisi Revue Archéologique’e bir ön makale yollayarak dört lahitten söz etti. Ardından İskoç arkeolog Hayter Lewis’e bir-iki fotoğraf yolladı.
Bu arada İstanbul’da bu lahitleri sergilemek için yeni müze binası yapılmaktaydı. Müze için, lahitlerin uyandırdığı ilgiden daha iyi bir tanıtım yöntemi bulunamazdı. Osman Hamdi Bey dramatik bir atmosfer yaratarak merak uyandıran bilgi kırıntıları sızdırdı, söylentilerin yayılmasını sağladı.
American Architect and Building News’da yayımlanan bir haberde, 11 lahdin sandıklarda beklediği, Osman Hamdi’nin şimdilik dördünden söz ettiği, yedisini yazacağı kitap için “ayırdığı” belirtiliyordu. İngiliz The Athenaeum dergisinde “Hamdi Bey’in bu çarpıcı eserlerle ilgili yayımlanacak çalışması, arkeoloji araştırmalarında yeni bir çığır açacak” deniyordu.
Müzenin açılmasına az kala, Osman Hamdi Bey, arkeolog John Punnett Peters’ı davet etti; binada inşaat devam ederken bodruma inerek orada depolanan lahitleri gösterdi. Peters’ın nutku tutulmuş ve kendinden geçmişti.
Süreç zirve noktasına ulaşmıştı, “bina artık bitti, lahitler sergilendi ve aynı anda Hamdi Bey’in çalışması da (Une nécropole royale à Sidon) çıktı”. İskender Lahdi sayesinde Müze-i Hümayun, Louvre Müzesi’nin Mona Lisa’sı gibi, kendi simgesini bulmuştu.
ARKEOLOJİ EMEKÇİLERİ
Kazı işçileri ilkel, arkeologlar ise bilim kahramanları!
İlk dönem arkeologları, halkın içinde yaşadığı antik yapılara ve eserlere “saygı” göstermediği kanısındaydılar. Köylülerle topraklarının geçmişi arasında akademik değil doğal bir ilişki olabileceği ihtimali hiçbirinin aklına gelmiyordu. Onlara göre kazı işçisi Rumlar aptal, Türkler ise tembeldi.
İşçiler ve arkeologlar birlikte Arkeologlar ve kazı işçilerinden oluşan ekibin Behramkale kahvesinde dinlenirken objektiflere yansımış bir hatıra fotoğrafı (1882-1883, Pennsylvania Üniv. Arkeoloji ve Antropoloji Müzesi Arşivleri).
Arkeolojik çalışmalar her zaman, yerel halktan gelen ve bazen yüzlerce kişiye ulaşabilen bir emek gücüne dayanmıştı. Asar-ı Atika: Osmanlı İmparatorluğu’nda Arkeoloji Politikaları kitabının bir bölümü de sesleri hiç duyulmayan bu insanlara ayrılıyor. Osmanlı topraklarındaki kazılarda çalışan işçiler, merakla yabancı arkeologların yaşam tarzını izliyordu; kazıda bir şey bulunduğunda ise genellikle bunu sevinç gösterisiyle karşılıyorlardı. Örneğin, Austen Henry Layard’ın Mezopotamya araştırmalarında (1845-47), pek çok Arap ve Türkmen çalışmıştı. Layard’a göre işçiler keşfettikleri “sakallı adamları” birer cin olarak kabul ediyor, heyecanlarını aşiretlere özgü “savaş” çığlıklarıyla ifade ediyorlardı. Osman Hamdi’nin Sayda kazısında, iki yeraltı galerisinin birbirine kavuşması kutlanırken işçiler “hurra” diye bağırmış ve bir kaval eşliğinde “Arap havaları” söylemişlerdi. Siyah mermerden muhteşem bir antropoid lahdi bulununca “çılgınca çığlıklar” atarak dans etmişlerdi.
Sayda’da çıkarılan lahitler, bütün yöre halkının ilgisini çekmişti. Halk bunları o kadar görmek istiyordu ki, Osman Hamdi bir limon bahçesinde bir “eski eserler bahçesi” kurmak zorunda kaldı; lahitler burada bir süre sergilendi.
Sardis’te 1909’da yapılan kazıda Amerikalı arkeologlar, Sart şehriyle kalıntılar arasında bir demiryolu hattı kurdular. Hat bittiğinde, işçilerin çiçekler ve yeşil dallarla süslediği lokomotif bir zafer havası içinde kazıların olduğu noktaya götürüldü. Ancak arkeologlar hep yerel halktan şikayet ediyordu. 1863’te Efes’i kazmaya başlayan James T. Wood’a göre, Türkler güçlü, Araplar çevikti ama “son derece kavgacı”ydı, Rumlar ise hızlı ve akıllı olmalarına rağmen çok tembeldiler. Kıbrıs’ta kazı yapan Cesnola’ya göre, Rumların aptallığı, Türklerin tembelliğiyle yarışıyordu.
Bazı arkeologlar, aynı zamanda birer etnograf olarak yerel halkı da inceliyorlardı. İçlerinde yaşadıkları antik kültürden bihaber olduklarını iddia ettikleri bu insanlarda, bir yandan da o eski kültüre benzeyen öğeler buluyorlardı. Çoğuna göre yerel kültür donuktu, dinamizm ve değişiklikten nasibini almamıştı.
Arkeologlar, halkın içinde yaşadığı antik yapılara ve eserlere “saygı” göstermediği kanısındaydılar. Köylülerle topraklarının geçmişi arasında akademik değil doğal bir ilişki olabileceği ihtimali hiçbirinin aklına gelmiyordu.
Osmanlı döneminde arkeoloji siyaseti
Zeynep Çelik’in About Antiquities:Politics of Archeology in the Ottoman Empire adlı kitabı Texas Üniversitesi Yayınları, Türkçesi ise Asar-ı Atika: Osmanlı İmparatorluğu’nda Arkeoloji Siyaseti adıyla Koç Üniversitesi tarafından geçen sene sonlarında yayımlandı. Arkeoloji tarihine yönelik bir soruşturma olan kitap, New York Metropolitan Müzesi ile İstanbul Müze-i Hümayunu’nun kuruluşunu karşılaştırıyor; arkeolojik araştırmalarda hep perde arkasında kalan emek gücüne ve yerel halka, ayrıca kültürlerarası ilişkilere odaklanıyor.
İnce belli bardağı, desenli tabağı ve demlik-çaydanlığıyla günümüzde neredeyse Türkiye’nin simgelerinden biri olan çay, ülkemizde sadece 125 senelik bir geçmişe sahip. Osmanlı döneminde bir kahve ülkesi olan Türkiye, yaygın olarak cumhuriyetten sonra içilmeye başlandı.
Bugün Türkiye’de herhangi birine bu toprakların çayla ilişkisini sorsanız, çayın geleneksel bir Türk içeceği olduğu yanıtını almanız çok yüksek bir ihtimaldir. Oysa Osmanlı döneminden bu yana, burası her zaman bir kahve ülkesi olmuştur. Çay ise çok yeni bir içecektir. Bu yeni içecek kısa zamanda benimsenmiş, kahvehanelerde bile kahveden çok çay içilir olmuştur. İnce belli bardağı, kırmızı desenli çay tabağı ve Türk tipi çaydanlığıyla, şaşırtıcı derecede kısa sürede kendine ait bir kültür yaratan çay, bugün günde ortalama 240 milyon bardakla Türkiye’nin en çok tüketilen içeceğidir.
Çay Risalesi Adana valisi Mehmet İzzet Efendi ve 1890’da yazdığı Çay Risalesi’nin dibace (başlangıç) bölümü.
Tabii Türklerin Anadolu öncesi yerleşimlerinde, özellikle Çin’e yakın bölgelerde çayla tanışmış olma ihtimali çok yüksek. Örneğin, Kazan Tatar Türklerinden Abdül Kayyum Nâsırî’nin Favakihü’l-Cülesâ adlı kitabında çay içen ilk Türk’ün 12. yüzyılda Kazakistan’da yaşayan Hoca Ahmed Yesevî olduğu ileri sürülür. Rusya’da yaşayan Kazak Türklerinin de 19. yüzyıl ortalarında çaya çok düşkün olduklarını da biliyoruz.
Osmanlılara çayın ilk girişininse, Rusya ya da İran vasıtasıyla olduğu bilinmektedir. Özellikle Rusya’nın Kars’ı işgali sırasında çay kültürünü de taşımasına dair örnek olarak, Rus semaverinin önce Kars’a ulaşmasını ya da yine Ruslardan geçen çayı limonlu içme alışkanlığını verebiliriz. 1838 Baltalimanı Antlaşması sonucu Britanya’dan ithal edilmeye başlanan ürünler arasında çay da vardır. Çayı en çok gayrimüslimler ve varlıklı kesim benimsemiş, hatta zaman zaman çay partileri de verilmiştir.
Çayın bugünkü Türkiye topraklarında ilk yetiştirilişinin izini sürdüğümüzdeyse, arşivlerde çayla ilgili en eski belgeye II. Abdülhamid döneminde, 1894’te rastlıyoruz.Ancak bunun öncesinde, Mudanya Kaymakamı Hasan Fehmi tarafından İstanbul’da 1892’de yayımlanan Coğrafya-yı Sınai ve Ticari adlı kitapta, Bursa’nın ekolojik koşullarının çay yetiştiriciliğine uygun olmaması nedeniyle verimli bir sonuç alınamadığı belirtildiğine göre, ilk girişimler Bursa’da yapılmış. A. Fethi Açıl’ın 1973 tarihli Cumhuriyetin 50. yılında Türk Çayı ve Çaycılığımız kitabından, 1892’deki bu başarısızlıktan sonra çay ekimi girişimlerinin uzun bir süre rafa kaldırıldığını öğreniyoruz.
Çaya merakı nedeniyle “Çaycı” lakabıyla bilinen Adana Valisi Mehmet İzzet Efendi de 1890 yılında Çay Risalesi adında küçük bir kitap bastırmıştır. Bir çay tiryakisi olan Mehmet Arif’in 1910 yılında yazdığı Çay Hakkında Malumat’ı da bu alanda yazılmış bir başka Türkçe kaynaktır. 1924’te ise, Mustafa Nezih Albayrak imzalı bir kitapçık çıkıyor karşımıza: Kutu ve Paketlere Mahsus Çay Pişirme Tarifesi ve Çayların Envai.
Çay toplayıcılığı Dünya’da olduğu gibi Türkiye’de de çay toplayıcılığı denince kadınlar ve çocuklar öne çıkıyor.
1917’de botanik profesörü Ali Rıza Erten, Batum’un geri alınması sonrasında burada yaptığı araştırmalar sonucunda hazırladığı Şimali Şarki Anadolu ve Kafkasya’da Tetkikat-ı Zirai adlı raporunda, Batum’un iklim şartlarına benzerlik gösteren Doğu Karadeniz kıyılarında çay yetiştirilebileceğini ileri sürer. Savaş ortamında görmezden gelinen bu rapor, savaş sonrasında, Batum’un Gürcistan’a verilmesiyle, bölge halkının çalışmak için eskisi gibi buraya gidemeyişinin ve işe ihtiyaç olmasının da etkisiyle değerlendirmeye alınmış ve Rize’ye çay, mandalina, portakal ve bambu ekimi gerçekleştirmek üzere, zamanın Ziraat Umum Müfettişi Zihni Derin’in yönetiminde bir Bahçe Kültürleri İstasyonu kurulmuştur. 1938’de, Çay Araştırma Enstitüsünün kayıtlarına göre 135 kg.; 2015’deyse 1.327.984 ton yaş çay yaprağı toplanmıştır. Yetmiş yedi yılda neredeyse 10 bin katlık bir büyüme, çayın Türkiye için hayatiliğinin yanı sıra, Prof. Ali Rıza Erten ve Zihni Derin’in çalışmalarının isabetliliğini de gözler önüne sermektedir.
Türkiye, günümüzde çay tarım alanlarının genişliği bakımından dünyada üretici ülkeler arasında 8., kuru çay üretimi yönünden 5., yıllık kişi başına tüketim bakımından ise 4. sırada yer almaktadır. Ne var ki, üretilen çayın kalitesi aynı oranda yüksek değildir. İçim zevki açısından düşük bir seviyede olan Türk çayı, ihracat için de yeterli kıstasları sağlayamamaktadır.
II. ABDÜHAMİD’İN ONAYIYLA Japonya’dan çay fidanı
22 Ekim 1894 tarihli belgede; çay bitkisinin Osmanlı memleketinde üretiminin yapılması için Japonya’dan çay tohumu ve fidanı getirtilmesi hususunun padişaha arz edildiği belirtilerek şöyle deniyor:
BOA, İ.OM, 2/19
“Çayın şifa ve gıda verici özelliği dolayısıyla ticaret pazarında önemli bir mevki işgal etmesi üzerine bu bitkinin Osmanlı memleketinde de yaygın bir şekilde yetiştirilmesi konusunda padişah tarafından emir verilmiş ve nümune çiftliklerinde birer dönümlük arazide dikilerek tecrübe edilmesine karar verilmişti. Yetiştirilecek çay bitkisi için Japonya’dan yeterli miktarda tohum ve fidan sipariş edilmişti. Bu fidanların getirtilmesi ve dikilmesine ve bütün bu işler için gerekli olan paranın Ziraat Bankası’ndan kredi olarak alınmasına padişah Sultan 2. Abdülhamid tarafından onay verilmiştir”.
19. yüzyılın ülkemizdeki en büyük anıtı, Garabet Balyan’ın 160 yıl önce inşa ettiği Dolmabahçe Sarayı, yakın tarihimizin dönüm noktalarına tanıklık etmiş. Osmanlıların görkemli imajını yeni çağa taşımaya uğraşan bir devletin, mimari ve şehircilikteki muazzam değişiminin simgesi olan sarayı, tarihçi Necdet Sakaoğlu ve mimarlık tarihçisi Afife Batur anlattı.
Türk gezginlerin kendi ülkelerini ve şehirlerini öğrenmek amacıyla bilinçli bir şekilde, uzman rehberlerle gezmeye başlaması sadece 28 yıl öncesine gidiyor. Türkiye’de turizm başlarda, daha çok yurtdışından gelen gezginlerin ve misafirlerin ağırlanması olarak algılanırken, ilk defa Fest Travel seyahat acentası tarafından 12 Kasım 1988 tarihinde, Istanbullulara bir “adım adım İstanbul” kültür gezisi yapıldı. Faruk Pekin, Murat Belge, İlber Ortaylı, Metin Sözen, Cengiz Bektaş gibi hocalar ve uzmanlar, bilgilerini sahada Türk gezginlerle paylaşmaya başladılar.
27 yıl sonra yine sarayda 1989’da mimarlık tarihçisi Prof. Dr. Afife Batur, dergimiz yazarı tarihçi Necdet Sakaoğlu ve antika uzmanı Raffi Portakal, Dolmabahçe Sarayı’nda özel anlatımlı bir gezi yapmışlardı. 27 yıl sonra aynı ekip (hastalanan Portakal dışında), yine Fest Travel’in girişimiyle, Türk gezginler ve #tarih ekibinin katılımıyla aynı mekanda biraraya geldi.
1989’da mimarlık tarihçisi Prof. Dr. Afife Batur, dergimiz yazarı tarihçi Necdet Sakaoğlu ve antika uzmanı Raffi Portakal, Dolmabahçe Sarayı’nda özel anlatımlı bir gezi yaptılar. Sarayın tarihi, mimarisi, insanları ve objelerinin üç uzmanın anlatımı ile ayrıntılı bir şekilde sunulduğu bu gezi, katılan şanslı gezginler için unutulmazlar arasındaki yerini aldı.
27 yıl sonra, 13 Aralık 2016’da Fest Travel aynı geziyi aynı uzmanlarla tekrarladı. Raffi Portakal’ın son anda rahatsızlanması nedeniyle katılamadığı “Tarihi ve Mimarisi ile Dolmabahçe Sarayı” gezisine, meraklı İstanbul gezginleri ve Fest Travel rehberleri yanında, biz de #tarih ekibi olarak katıldık.
Hükümdar sarayı neden taşındı? Prof. Dr. Afife Batur, 2000 yıldır tarihî yarımadada yerleşik bir kentin hükümdar sarayının, 19. yüzyılda “Frengistan” denen Galata’nın kuzeyinde, Beşiktaş kıyısına taşınmasının ardında yatan nedenleri anlattı.
Soğuk ve yağışlı bir Istanbul sabahı, Dolmabahçe Sarayı’nın girişindeki kafede buluştuk gezginler ve hocalarımızla. Üç gün önce sarayın hemen yanındaki stadyumun dışında patlayan ve 45 insanımızın hayatını kaybetmesine neden olan bombanın ağırlığı ve hüznü her yerdeydi. Saray girişindeki polis memurlarına başsağlığı dilerken gözlerimiz doldu. Giderek yükselen terörün neticesi olarak, normal zamanlarda metrelerce uzayan bilet kuyruğu ve turist kalabalığı yerine bomboş, ıssız bir saray girişi gördük. Şehrimizin 160 yaşındaki bu büyük anıtının tarihte nelere tanık olduğunun bilinciyle, bu kara günlerin de bir an önce geçmesini diledik.
Havanın soğuğunu sıcacık çaylarımızla alt etmeye çalışırken, hocalarımız bize sarayın tarihi ve mimarisi üzerine bilgiler aktarmaya başladılar. Afife Batur bize 2000 yıldır tarihî yarımadada yerleşik bir kentin hükümdar sarayının 19. yüzyılda “Frengistan” denen Galata kuzeyinde, Boğaziçi kıyısına taşınmasının ardında yatan nedeni anlattı: Dünyaya açılma.
Yağmur altında bahçe sohbeti Necdet Hoca, sarayın içine girmeden önce tarihî yapının bahçesindeki unsurları, insan hikayeleri üzerinden anlatıyor. O zaman da insanın aklında kalıyor!
Padişah 2. Mahmut’un aldığı bu siyasi, coğrafi ve tarihi kararın sonucu, kentin çehresinin değişimi başlamıştı. Oğlu Abdülmecid de inşaatı 12 yıl süren yeni sahil sarayını 7 Haziran 1856’da açarken, Osmanlı iktidarının simgesini eskimiş Topkapı Sarayı’ndan Boğaz’ın batı kıyısına taşıyordu. Batılı mimari anlayışla yapılan camiler, saray ve hükümet binalarını çepeçevre saran Tophane, Taksim, Gümüşsuyu, Taşkışla ve Maçka kışlaları ile birlikte siyasi ve askerî devasa bir yeniliği simgeliyordu saray. Kendini zamanın gereklerine uydurmak için Batılılaşmaya çalışan, 19. yüzyılın sanayi imparatorlukları rekabeti devrinde, eski görkemli zamanların imajını yeni çağa taşımaya uğraşan bir devletin, mimari ve şehircilikteki muazzam değişiminin simgesiydi Dolmabahçe. Afife Hoca’nın deyimiyle, “19. yüzyılda yapılmış en önemli bina!”
Necdet Sakaoğlu, “Doğu dünyasında yapılan ilk Batı sarayı Dolmabahçe’dir” dedi. Batı tekniği ve normuyla, ama hanedanın geleneklerini temsil edecek şekilde tasarlanmış bir saray. Dış görünüşü Batı, iç düzeni ise Doğu’ya ait… Bu Mülkün Sultanları isimli, artık klasikler arasına girmiş bir başvuru kaynağı olan padişah biyografilerinin yazarı Necdet Hoca, “36 Osmanlı padişahı arasında en çok Sultan Abdülmecid’i severim ben…” diye sürdürdü anlatımını: “Abdülmecid, önceki padişahlar gibi kafese kapatılmamış, özel hocalardan ders almış, Fransızca bilen, hattat, sanatkar bir insan. Çocuklarına velilik yapmış, kendisi okula götürüp kaydettirmiş, öğretmene ‘tebaaya nasıl muamele ediyorsan benim çocuklarıma da öyle muamele et’ diye emir vermiş bir padişah. 38 yaşında ölmüş. 22 karısı varmış. 1856 Paris Antlaşması’nda Osmanlı Devletini Avrupa’nın parçası saydırıyor. Avrupa ülkesi olarak görülüyorsak onun sayesindedir…”.
Muayede salonu: Sarayın kalbi
Dolmabahçe Sarayının meşhur muayede salonu ve olağanüstü tavan süsleri.
Sultan Abdülmecid’in sarayı ve hemen yanında annesine adadığı Bezmialem Valide Sultan Camisi’ni Ermeni bir mimar olan Garabet Balyan’a yaptırttığını belirtti Sakaoğlu: “Bugünün Türkiye’sinde Ermeni bir mimara cami tasarlatmak hayal gibi geliyor…”
Sultan Abdülaziz, kardeşinin yaptırdığı Dolmabahçe Sarayı’nda 15 yıl oturabilmiş. Borçlarla ve kötü idareyle bozulan ekonomi, kendisinin ve sonrasında tahta geçen 5. Murat’ın tahttan indirilmesinin nedenlerinden sayılmış. 1876’da tahta çıkan Sultan 2. Abdülhamid ise, ilk anayasayı bu sarayın büyük muayede salonunda ilan etmiş ama, sonrasında hem Abdülaziz’in ve 5. Murat’ın tahttan indirilmesinin kötü hatıraları ve güvenlik gerekçesiyle tepelerdeki Yıldız Sarayı’na taşınmış. 30 yıl boyunca bayramdan bayrama törenler için kullanılan Dolmabahçe Sarayı, 5. Mehmed Reşat tarafından yeniden konut olarak kullanılmış. Yıldız Sarayı’nda oturmayı tercih eden son padişah 6. Mehmet Vahideddin’in ise, İngiliz gemisi ile ülkeyi terketmeden önce ülkesinde son ayak bastığı yer Dolmabahçe Sarayı’nın rıhtımı olmuş.
Afife Batur, bayramlaşmalarda ve törenlerde kullanılan odanın özelliklerini, İngiltere’den satın alınan muhteşem avizeyi, muazzam sütunları ve ısıtma sistemini anlatıyor.
Afife Batur, sarayın ve stadyumun bulunduğu yerin aslında deniz olduğunu, 17. yüzyılda 16.000 mavna dolusu taş taşınarak beş yılda doldurulduğunu, üzerine toprak getirilip bitki dikildiğini anlatıyor. “Dolmabahçe isminin kökeni budur. Dolmabahçe Sarayı ile birlikte inşa edilen ve saray kompleksine dahil olan has ahırlar, raht hazinesi (mücevherli koşum takımları) binası, saray tiyatrosu, seraskerlik binası ve saray kayıkhanesi ne yazık ki bugüne ulaşamamış. Necdet Hoca “bu çok sağlam bir yapı” diyor. Zamana başarıyla direnmiş, ancak hemen üzerine 1980’lerde yapılmış otel binası, yapıya zarar veriyor.
Sarayın anıtsal kapılarından içeri, muhteşem bahçeye giriyoruz. Soğuğa rağmen anıtsal kapıların, Mâbeyn (selamlık) bölümünün, barok, rokoko ve neoklasik çizgiler taşıyan mimarisi bizi etkiliyor, gözümüzü alamıyoruz. İç mekan gezimize selamlık bölümünden başlıyoruz. 19. yüzyıl saraylarımız, bugün ulusun mülkiyetini ve egemenliğini simgeleyecek şekilde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yönetiliyor ve müze olarak işletiliyor. Saray görevlileri bizi güleryüzle karşılıyorlar. Bu soğuk ve yağışlı günde üşenmeyip sarayı gezmeye gelmemizi takdir ediyorlar.
Resmî misafirlerin, elçilerin, devlet ve hükümet başkanlarının ağırlandığı selamlık bölümünün iç mekan zenginliği gözalıcı. Hocalar anlatmakla bitiremiyorlar. Herşey etkilemek üzerine kurulmuş. “Biz hala güçlü bir imparatorluğuz” mesajını veriyor bütün herşey. Bir de Avrupa’dan alınan borçlar olmasaydı… Sefirlerin ağırlandığı muhteşem salona çıkan kristal merdivenler dünyaca ünlü. Afife Hoca, bu bölümün cam çatısının Londra dünya sergisindeki Crystal Palace ile hemen hemen aynı döneme denk geldiğini söylüyor. Zamanı ve “muasır medeniyeti” yakalamak, son Osmanlılardan cumhuriyete taşınan bir heyecan. Kimi başarmış, kimisi başaramamış…
Avrupalılık ve Sultan Abdülmecid Necdet Sakaoğlu, yanından hiç ayırmadığı not defteriyle birlikte, sarayın tarihçesini anlatırken özellikle Sultan Abdülmecid’in üzerinde duruyor: “Bugün iyi kötü Avrupa ülkesi olarak görülüyorsak onun sayesindedir…”
Saraydaki Mâbeyn-i Hümayun (Selamlık) dairesi yeni zamanların protokolüne göre düzenlenmiş. Tasarımcılar bunu yaparken anafikir olarak Osmanlı İstanbul evinin orta-sofalı modelini kullanmışlar. “Avrupa’da olmayan bir sentez becerisidir bu” diyor Afife Batur; “Osmanlı sarayının ihtiyaç programını karşılar, mükemmel işlenmiş”.
Barok merdivenlerden çıkarak Harem bölümüne geçiyoruz. Burası daha sade; ne de olsa yabancı misafirler buraya giremiyor. Yine de çok varlıklı insanların evi burası. Atatürk, 1919’da terkettiği Istanbul’a cumhurbaşkanı olarak 1927’de dönmüş ilk defa. Sarayda kalmayı istemediği halde protokol ve güvenlik nedeniyle ısrar etmişler. “Sarayı bir kültür merkezi olarak kullanmıştır” diyor Necdet Hoca. “Dil ve tarih kongreleri, bilimsel toplantılar hep bu sarayda yapılmıştır”. Harem bölümünün bir köşesindeki birkaç oda Atatürk’ün ihtiyaçları için düzenlenmiş. Herşey çok sade ve zevkli. Hayata gözlerini yumduğu ve ebediyete intikal ettiği odaya girince hepimiz sessizleşiyoruz. Yatağının üzerindeki atlastan al bayrağa hüzünle bakıyoruz. Onu özlüyoruz…
Haremin mimarisi, aile ve iktidar çelişkisi arasında kalmış yüzlerce yıllık bu bilinemez kurumun karmaşıklığını yansıtıyor. Yüksek duvarların dışındaki Batı ve Avrupa, bu Doğu kurumunun hiyerarşik yapısının yansıdığı sonsuz odalı mekanlara sadece bazen sızabiliyor. Hamamın su mermerinden işlenmiş zarif duvarları, halıların, perdelerin, kalem işlerinin canlı renkleri; önce yurtdışından gelen, sonra da ülkenin ilk ressamlarına ısmarlanan manzara resimleri, eski savaşların cenk sahneleri, dünyanın her köşesinden peyzajlar; duvarların ardında kalan coğrafyaya ve hayata özlemi yansıtıyor…
Eyvanlı salonlar, cariyelerden ikballere, kadınefendilerden, valide sultanlara yükselen kıdem, hiyerarşi ve güç piramidini oluşturan gizemli insanların birbirlerine rastladıkları mekanlar oluyor. Sonra hepsi, kendi dairelerine çekilip, sessiz hayatlarına devam ediyorlar. Bugün o uzun, karanlık, girift koridorlarda onların izlerini bulmak ne kadar zor… Gezgin grubumuzdaki kadınlar, 150 yıl önce dünyaya gelselerdi nasıl bir hayat yaşayacaklarını düşünürken ister istemez ürperiyorlar.
Kapısından odasına muhteşem yapı Saray, mekanlarıyla da büyüleyici. Uzmanlarla dolaşmak ise ayrı bir keyif (üstte ve altta).
Sarayın en büyük iç mekanı, devasa muayede salonu. Bayramlaşmalarda ve törenlerde kullanılmak üzere inşa edilmiş. İngiltere’den satın alınan muhteşem avizesi, muazzam sütunları ve ısıtma sistemi ile sarayda turistlerin en çok hayran kaldıkları bölüm burası. Afife Hoca, tavan süslemesindeki kubbe izlenimi veren optik aldanmaya dikkat çekiyor. Ziyaret ettiğimiz sırada bu büyük salonda Sultan 2. Abdülhamid’in hayatına dair bir sergi vardı. Kendisi hayatında burada yaşamayı tercih etmediği halde, sergi mekanı olarak burası tercih edilmiş. Necdet Hoca’nın özellikle vurguladığı, Atatürk’ün İstanbul’a cumhurbaşkanı olarak ilk gelişinde yaptığı konuşmanın metni ise bir çerçeve içinde bu tarihî salonda sergileniyor:
“Sekiz sene evvel, mustarip, ağlayan İstanbul’dan kalbim sızlayarak çıktım. Teşyi edenim (uğurlayanım) yoktu. Sekiz sene sonra, kalbim müsterih olarak, gülen ve güzelleşen İstanbul’a geldim, iki büyük cihanın mültekasında (birleştiği noktada) Türk vatanının ziyneti, Türk tarihinin serveti, Türk milletinin gözbebeği İstanbul, bütün vatandaşların kalbinde yeri olan bir şehirdir. Sekiz sene önce buradan ayrılırken, kalbi yaralı olanlardan biri de bendim. Sekiz sene, heyet-i içtimaiyemizin (toplumumuzun) yeni girdiği devrin tarihi, ihtilâllerin, inkılâpların neticeleriyle doludur.
“Aziz İstanbul halkına, sekiz sene evvelki kadar, içinde yedi evliya kuvvetinde bir heyula (hayalet) tasavvur ettirilmek istenen bu sarayda içinde konuşuyorum. Artık bu saray, zıllulahların (Allah’ın gölgelerinin, padişahların) değil, zıl (gölge) olmayan) milletin sarayıdır ve ben burada, milletin bir ferdi, bir misafiri olarak bulunmakla bahtiyarım…”
Gezimiz sarayın cadde tarafına, duvarların dışına bakan tek mekanı olan Camlı Köşk’te sonlanıyor. “Acaba sarayın en sevimli mekanı burası mı?” diye kendi aramızda konuşuyoruz. Topkapı Sarayı’ndaki Alay Köşkü’nün işlevinde, padişahın geçit yapan alayları, canı istediğinde halkı izlediği küçük ama çok zarif bir mekan burası. Camekanlı serası, kalem işleri ve süslemeleri ile mutlaka görülmesi gereken bir yapı. Afife Hoca’dan, bu sevimli binayı Sultan Abdülmecid’in sevdiği İngiliz mimar William James Smith’in yaptığını, İstanbul’da eserler bırakan bu mimar ve binaları hakkında çok yakın zamanda güzel bir kitabın çıktığını öğreniyoruz.
Hocalarımıza ve gezgin dostlarımıza veda ederken, Dolmabahçe Sarayı’na, bu güzel binalar topluluğuna dönüp dönüp bakmadan edemiyoruz. Zor zamanlarda, borçla harçla bu yapıyı yapmışlar. Zamanı için bir zorunlulukmuş. Bugüne, Boğaziçi’ni aydınlatan güzelliği, devirlerin tanığı eşsiz zarafeti, içindeki zenginliği ve yalnızlığı kalmış. Asya’nın uzak bozkırlarından gelip Avrupa kıtasına yerleşmiş Türklerin asırlar önce Batı’ya dönmüş yüzünün bu simgesi, güzellik ve estetiğin bir amaç olduğu zamanlardan kalan soluk bir hatıra gibi…
Kapısından odasına muhteşem yapı Ziyaretçilerin önce görkemli kapısıyla tanıdıkları Dolmabahçe. Başlı başına anıtsal bir yapı olan saltanat kapısının kaynağı ise Topkapı Sarayı’nın Bâbıhümayun ve Bâbüselâm kapıları, dekorasyonu Avrupaidir.
İnsanların tıpkı kul hakkı gibi hayvanların hakkını almaktan çok korktuğu, hayvanlara eziyet edilmesinin felaketlere, afetlere sebep olacağı inancına sahip olduğu Osmanlı Devleti’nde hayvan haklarına dair düzenlemeler çok eski tarihlere dayanıyor.
Yeryüzünde birlikte yaşadığımız hayvanlara karşı iyi muamele edilmesi, şefkat, merhamet hisleriyle yaklaşılması, insanî duyarlılık ölçüsü, her toplumun kendi geleneğinden süzülen davranışlar ve bilhassa dini inançlarla şekillenmektedir.
Osmanlı toplumunda, hayvanlara karşı olunacak muamelede referans olarak din kitabı olan Kuran hükümleri ile hazret-i peygamberin hadislerinden örneklere bakılmaktaydı. Bu bakımdan Kuranda geçen hayvanlara güzel muamele edilmesini emreden ayetler ile, peygamberden rivayet edilen hadislerde hayvanlara iyi davrananlarla kötü davrananların akıbetleri, Müslümanlar için ölçüt olmuştur.
Mesela peygamberin hadislerinden birinde susuz kalmış bir köpeği kuyudan su çekerek sulayan fahişe bir kadının Allah tarafından affedilerek cennete konduğu veya yine bir kadının eve hapsederek yiyecek vermediği kedinin ölümüne sebep olan kadının cehenneme atıldığı gibi örnekler, Osmanlı toplumunda inançlı Müslümanlar için hayvanlara iyi davranmak ve onların hakkını gözetmek için hiç şüphesiz uyarıcı ve yol gösterici olmuştur.
Osmanlı Devleti’nde hayvan hakları ve hayvanlara dair düzenlemeler sanıldığından çok daha eski tarihlere dayanmaktadır. Osmanlılar, tıpkı kul hakkı gibi hayvanların hakkını almaktan çok korkmuş, hayvanlara kötü davranılmasının eziyet edilmesinin felaketlere, afetlere sebep olacağı inancına sahipti.
Osmanlılar inşa ettikleri ev, cami, medrese, han, saray vb. yapıların rüzgardan korunaklı bir köşesine yaptıkları kuş evleriyle kuşlara kendi elleriyle barınaklar hazırlamışlardı. Dünyada çok az örneği olan bu kuş evleriyle, aynı zamanda mimari dokuya estetik bir görünüm kazandıracak ince işçilik örnekleri sergilemiştir. Kuşların ve diğer hayvanların içmesi için suluklar yapılmıştı. Göçmen kuşlardan hasta veya yaralanarak geride kalanlar için hastane kurulması herhalde başka bir toplumda görülen bir uygulama değildir.
Tarih boyunca hayvanlarla bir arada yaşamaya alışmış, onlara bakan ve gözeten Osmanlı toplumu, inancının da gereği olarak hayvanlara karşı olan merhamet duygusunu, hayvanlara hizmet eden vakıflar kurarak kurumsallaştırmıştır.
Taksim Topçu Kışlası’nın önünde bir hayvanseverden yemek bekleyen sokak köpekleri, 19. yüzyıl sonları.
1613 yılında Sultan 1. Ahmed tarafından kurulan bir vakıf, sofralardan artan yiyeceklerin çöpe atılmayarak toplanmasını ve yaban hayvanları ile kuşlara verilmesini sağlamaktaydı.
İstanbul’da kasaplık yapan cömert bir esnaf olan Hacı Evhadüddin Efendi, İstanbul Yedikule’de bir cami, tekke, hamam ve çeşme yaptırarak bunların ayakta durması için bir de vakıf kurmuştu. Bu vakfın şartnamesinde, her gün iki sırık ciğer satın alınarak cami ve çevresinde bulunan kedilere verilmesini şart koşmuştu.
Ödemiş’te Hacı İbrahim Ağa’nın 1889’da kurduğu vakıf ise, göç edemeyerek geride kalan leyleklerin bakımı için vakıf gelirinden yüz kuruş vakfetmişti.
Osmanlı toplumunda bilinen ilk hayvan hakları belgesi 1587 yılında Sultan 3. Murad döneminde yayınlanmıştır. Divan-ı Hümayun’da alınan karar gereği, hayvanlara tahammüllerinin üzerinde yük konmaması, zayıf, hasta, nalsız ve bakımsız hayvanların çalıştırılmaması hakkında hamal esnafına sıkı bir emir yayınlanmıştı.
Yine aynı yıllarda Mekke ve Medine ile her bakımdan yakından ilgilenen ve kendileri için “hadimü’l-harameyn” (Mekke ve Medine’nin hizmetkârı) sıfatını kullanan Osmanlı padişahlarının Kabe’nin etrafında bulunan güvercinler için her yıl belirli miktarda darıyı Mısır ve Yemen’den getirterek kuşları besledikleri ve kuşlara yem atmak için bir görevli tayin ettikleri, bu uygulamanın 20. yüzyıl başlarına kadar devam ettiği belgelerden anlaşılmaktadır.
İnsanlara hizmet ederek işlerini kolaylaştıran hayvanlara merhametli olunması devleti idare edenler tarafından sıkı sıkıya takip edilmiş ve zaman zaman bu hususta talimatlar, emirler çıkarılmıştı. 1856 yılında yük ve eşya nakliyesinde kullanılan hayvanların haftada bir gün Cuma günü çalıştırılmayarak dinlendirilmeleri, boşken binilmemesi, binmek isteyenlere karşı önlem olmak üzere semerlerinin üzerine çivi mıhlattırılması sıkı bir şekilde hamal esnafına tembihlenmişti.
Hayvanlara karşı kötü muamelenin önüne geçilmesi için İstanbul dışında diğer şehirlerde de yerel meclisler bir takım kararlar alıp uygulamaktaydı. 1871 yılında Üsküp pazarına mal getiren köylüler, atlarına belirlenen ağırlıktan daha fazla yük koymalarından dolayı belediye meclisi kararıyla para cezasına çarptırılmışlardı.
Osmanlı Devleti, Afrika’da vahşi hayvan neslinin ve yaban hayatının korunması için alınacak tedbirlerin kararlaştırılacağı 1900 yılında Londra’da toplanan uluslararası konferansa da bir delegeyle katılarak, Afrika’daki hayvanların korunması için girişimde bulunan ülkeler arasında yerini almıştı.
Hayvan haklarına riayet eden, onlara şefkat ve merhametle yaklaşan bu uygulamaların yanı sıra zaman zaman bir takım tasvip edilmesi güç uygulamalara da rastlanmaktadır. Bilhassa kuduz hastalığının tedavisinin yapılamadığı devirlerde köpekler potansiyel kuduz tehlikesi görüldüğünden, başıboş sokak köpeklerinin toplanarak itlaf edilmelerine dair belgelere rastlanmaktadır. Resmi makamlarca tebliğ edilen bu tür belgelerde kuduz hastalığına karşı alınacak önlemler arasında köpeklerin ortadan kaldırılması tavsiyesi bulunmaktaydı. Bu tür belgelerden birisi de Alman İmparatoru 2. Wilhelm’in 1898 yılında İstanbul’a yapacağı ziyaret öncesi yapılan hazırlıklar esnasında kaleme alınmıştı. Sadaret’ten padişaha sunulan bu yazıda; Alman imparatorunun caddelerde gezinmek isteyeceği ihtimaline binaen kuduz ve uyuz hastalıkları yayan ve sokak ortasında “pek çirkin manzara” teşkil eden köpeklerin “uygun bir şekilde” ortadan tamamen kaldırılmaları gerektiği arz edilmişti.
Hayvanlara yönelik kötü muameleye dair belgelere yansıyan diğer bir husus da “ayı oynatıcılığı”dır. Yaşı kırkın üzerinde olanlar, İstanbul sokaklarında, meydanlarında ayı oynatıldığına şahit olmuşlardır. Bir eğlence olarak sunulan bu acıklı gösteri, 1990’lı yılların başına kadar devam etmişti. Osmanlı döneminde de İstanbul’da, Rumeli vilayetlerinde ayı oynatılmaktaydı. Ancak şimdikinden farklı olarak o dönemde ayı oynatmak için resmi makamlardan ruhsat almak şartı vardı.
Hayvanlara karşı beslenen şefkat ve merhamet duygularını paraya tahvil eden bazı örnekler de bulunmaktaydı. Bunlardan birisi olan tuzaklar kurulup yakalanan kuşları para vererek “azad” edip iyilikte bulunulması usulü artık görülmese de, cami önlerinde buğday satın alıp güvercinlere atmak adeti hâlâ süren çok eski adetlerden birisidir.
YÜK HAYVANLARIYLA İLGİLİ DÜZENLEMELER
At ve katırlara fazla yük konmaması
Osmanlı Devleti’nde hayvan haklarına dair en eski belge 17 Şubat 1587 tarihli Mühimme Defteri’nde bulunan hükümdür. Devletin en önemli kararlarının alınıp uygulandığı Divan-ı Hümayun’da hayvanlara iyi davranılması, eziyet edilmemesi hususunda ilgililere sert bir şekilde ihtarda bulunulmuştu.
1587 yılında İstanbul’da belediyecilik ile ilgili işleri takip eden görevli olan İstanbul Muhtesibi Mehmed Çavuş’un, at hamalları diye bilinen, at ve katırlarla yük taşıyan hamalların hayvanlarına fazla yük yükleyerek helak olmalarına sebep olduklarından şikayet etmesi üzerine, Divan-ı Hümayun’dan İstanbul kadısına yazılan hükümde; İstanbul’da taşımacılık yapan at hamallarının, bakımsız, nalları olmayan, semerleri eskimiş ve yıpranmış halde, zayıf ve sakat at ve katırlara taşıyabileceklerinden fazla yük vurmalarının yasak olduğunun, yasağa riayet etmeyenlerin cezalandırılacağının hamallara ve kethüdalarına tembihlenmesi emredilmiştir.
BOA, YB.021,23/10
1 Ekim 1856 tarihli belgede ise at ve katır ile taşımacılık yapan hamalların, Cuma günleri tatil yapıp hayvanlarını dinlendirmeleri ve diğer günlerde de hayvanlar boşken üzerlerine binmelerinin yasak olmasına rağmen bu yasağa uyulmadığı anlaşıldığından, Meclis-i Vâlâ’dan Şehremaneti’ne gönderilen yazıda; at, katır, eşek gibi hayvanlarla taşımacılık yapan at hamallarının Cuma günleri tatil yapıp hayvanları dinlendirmeleri, boş olduklarında üzerlerine binilmemesi, binilmesini önlemek için semerleri üzerine demir çiviler mıhlattırılması hamallar esnafına tembihatta bulunularak hayvanlara karşı merhametli davranılmasına riayet olunması emredilmiştir.
Yerel belediye meclisleri de hayvanlara eziyet edilmesinin önüne geçmek için tedbirler alıp cezai müeyyide uygulamaktan geri durmamıştı. Üsküp’te yük hayvanlarına belirlenen miktardan fazla yük yükleyen kişiler Belediye Meclisi kararıyla para cezasına çarptırılmıştı.
BOA, 62 Numaralı Mühimme Defteri, Hüküm No: 37
9 Mart 1871 tarihli bu belgede, Üsküp’e bağlı Koçana ve İştib kazalarından (bugün Makedonya’nın doğusunda iki şehir) yedi köylü, atlarına pirinç yükleyerek Üsküp pazarına götürmüşlerdi. Üsküp’te belediye görevlilerinin yaptığı denetimde köylülerin atlara vurdukları yüklerin belirlenen ağırlığın üzerinde, yaklaşık 150 kg. olduğu tespit edilerek köylülerden hesap sorulmuştur.
Üsküp Belediye Meclisi toplantısında gündeme gelen bu hayvan haklarına aykırı hareket sebebiyle, atlarına belirlenen miktardan fazla yük yükleyen yedi köylünün her biri, ikişer “beşlik” para cezasına çarptırılmış ve cezalar tahsil edilmiştir.
BOA, 62 Numaralı Mühimme Defteri, Hüküm No: 37
AVRUPA İMPARATORUNUN ZİYARETİ
Dilenciler Darülaceze’ye Sokak köpekleri itlafa
BOA, Y.PRK.BŞK, 61/103
Başta İstanbul olmak üzere, Osmanlı şehirlerinde kuduz vakaları çokça görülmekte ve can kaybına yol açmaktaydı. Kuduz hastalığına karşı tedavinin yaygınlaşmadığı devirlerde, bu illetten kurtulmanın en pratik yolu olarak, sokaklarda başıboş dolaşan köpeklerin toplanarak itlaf edilmesi görülüyordu. Pek çok belgede İstanbul’da başıboş sahipsiz köpeklerin itlaf edilmesine dair emirlere rastlamak mümkündür.
Bunlardan birisi de Alman İmparatoru 2. Wilhelm’in 1898 yılında İstanbul’a yapacağı ziyaret öncesinde, Sadaret tarafından alınan tedbirlerin padişaha arz edildiği yazıda görülmektedir.
Sadaretin arzında, imparatorun gelişi münasebetiyle İstanbul’da asayiş ve temizlik konusunda Zaptiye ve Şehremaneti’nin aldıkları önlemlerden bahsedildikten sonra, sokaklarda gezinen sakat ve fakir dilencilerin toplanarak yeni yaptırılan Darülaceze’ye kaldırılması, Alman imparatorunun caddelerde gezinmek isteyeceği ihtimaline binaen de kuduz ve uyuz hastalıklarını yayan ve sokak ortasında “pek çirkin manzara” teşkil eden köpeklerin de “uygun bir şekilde” ortadan tamamen kaldırılmaları gerektiği arz edilmişti.
16. YÜZYILDA BAŞLAYAN GELENEK
Kabe’deki güvercinlerin beslenmesi
BOA, BEO, 917/68753
Kutsal topraklar (Mekke ve Medine) Osmanlı idaresine geçtikten sonra, burayı özel bir statüde yönetmeye başlayan halife padişahlar, bölgenin her türlü işiyle yakından ilgilenmekteydi. Mekke’de Kabe’nin bulunduğu alandaki güvercinlerin beslenmesi için her sene Mısır ve Yemen’den darı getirterek güvercinlere atılması bir gelenek halinde asırlarca sürüp gitmişti.
16. yüzyıla ait belgede güvercinler için darı gönderilmesi padişah tarafından emredilmekteydi. 19. yüzyılın sonunda Sultan 2. Abdülhamid dönemine ait bu belgede ise geleneğin halen devam etmekte olduğu, güvercinler için yem tedarik edildiği gibi bu yemleri güvercinlere atmak üzere daimi bir görevlinin de bulunduğu anlaşılmaktadır.
BOA, 79 Numaralı Mühimme Defteri, Hüküm No: 619
Mısır Beylerbeyine yazılan 1 Mayıs 1585 tarihli hükümde; geçmişteki hükümdarlar zamanlarından beri Mekke-i Mükerreme’deki güvercinlere yiyecek verilmesi adet olduğundan, her sene Harem-i Şerif’te (Kabe’de) bulunan güvercinlerin gıdası için 50 irdeb (yaklaşık 3.500 kg.) darı gönderilmesi emredilmektedir. Gönderilen darıların belirli aralıklarla güvercinlere verilmesine nezaret etmek üzere de Mekke’de bulunan Yeniçeri Ahmet de görevlendirilmiştir.
Mısır Beylerbeyine yazılan 1 Mayıs 1585 tarihli hükümde; geçmişteki hükümdarlar zamanlarından beri Mekke-i Mükerreme’deki güvercinlere yiyecek verilmesi adet olduğundan, her sene Harem-i Şerif’te (Kabe’de) bulunan güvercinlerin gıdası için 50 irdeb (yaklaşık 3.500 kg.) darı gönderilmesi emredilmektedir. Gönderilen darıların belirli aralıklarla güvercinlere verilmesine nezaret etmek üzere de Mekke’de bulunan Yeniçeri Ahmet de görevlendirilmiştir.
Yemen Beylerbeyine gönderilen 25 Mart 1610 tarihli belgede; Kabe’deki güvercinler için her sene Yemen’den darı gönderilmesi eskiden beri devam eden bir adet olduğundan, bu sene de güvercinlerin nafakası için gerekli olan darının hazırlanarak Dergah-ı Mualla Kapıcılarından Mustafa ile Mekke’ye göndermesi emredilmektedir.
3 Mart 1898 tarihli belgede ise Mekke’de Harem-i Şerif (Kabe) içinde bulunan güvercinlere yem dağıtmakla görevli Seyyid Abdüllatif Efendi’nin vefat etmesi üzerine, bu görevin ölen Abdüllatif Efendi’nin kardeşinin oğlu olan Seyyid Abdullah’a verildiği bildirilmektedir.