Etiket: 2. Abdülhamid

  • Cemil Cem: Türk karikatürü onun çizgileriyle mizah oldu

    Cemil Cem: Türk karikatürü onun çizgileriyle mizah oldu

    20. yüzyılın başında Fransa’da Dışişleri’nde görevliyken karikatürle ilgilenmeye başlayan Cemil Cem, sonraki hayatını bu sanata vakfetti. Önce Kalem dergisinde çizen, sonra kendi adını taşıyan dergiyi çıkaran sanatçı, özellikle 2. Abdülhamid’i eleştiren çizimleriyle öne çıkacak; İttihat Terakki döneminden sonra, cumhuriyet devrinde de takibata uğrayacaktı.

    KALEM DERGİSİ / 1908 – 1911

    Kalem dergisiyle başlayan müthiş macera

    Edebiyat_Tarihi_1

    Mehmet Cemil Cem (1882-1950), 1899’da Vefa İdadisi’nden me­zun olduktan sonra İstanbul’da hukuk eğitimi aldı; sonrasında Hariciye Nezareti’nde (Dışiş­leri Bakanlığı) göreve başladı. 1903’te Nice ve Toulon Baş­konsolosluğu yardımcılığına, sonrasında Paris Büyükelçiliği katipliğine atandı.

    Edebiyat_Tarihi_2
    29 Mayıs 1987 tarihli Le Rire’de Abdülhamid çizimi.

    Bu görevleri sırasında Fran­sız karikatüristlerin işlerinden etkilendi ve büyük yeteneğiyle özgün bir çizim-anlatım tek­niği geliştirdi. Bu sırada Salah Cimcoz (1875-1947) ve Celal Esat Arseven (1875-1971), 2. Meşru­tiyet’in ilanının ardından gelen özgürlük havasıyla, 16 sayfalık Kalem karikatür mecmuasını çıkarmaya başladı. İlk sayısı 3 Eylül 1908’de çıkan dergi, 29 Haziran 1911’e kadar 130 sayı yayımlanacaktır.

    Kalem, Fransız Le Rire (Kahkaha) mizah gazetesinden esinlenmişti. 4. sayıdan itibaren eski harfli Türkçe ön kapağa ek olarak, Fransızca yazılı arka kapakla da çıkmaya başladı. Çizer kadrosunda da Fransız etkisi vardır. Dergide Sedat Nuri İleri’nin (1888-1943) yanısıra Le Rire’den de bilindik isimler görülür: A. Rigopoulos, L. And­reas, Ion, Pahatreas, A. Scarselli, Georges d’Ostaya, Plaicek.

    Edebiyat_Tarihi_3
    Kalem Dergisi’nde A. Rigopoulos’un kaleminden Cem.

    Bu dönemde Paris’te diplo­mat olarak bulunan Cemil Cem de, Kalem’e karikatürler gön­dermeye başlar. İlk karikatürü, derginin 22 Ekim 1908 tarihli 8. sayısının 8. sayfasında tam sayfa olarak yayımlanır. Bu ilk çizimde Hariciye Nazırı Tevfik Paşa vardır. Refik Cevad Ulunay, 14 Nisan 1950 tarihli Yeni Sabah gazetesinde bu ilk karikatür için şöyle yazar: “Karikatür, Bulgar Maslahatgüzarı Geşof Efendi’nin, Hariciye Nezareti tarafından verilen ziyarete -ecnebi sefirleri ile birlikte- da­vet edilmemesi üzerine çıkan ihtilafa aitti. Orada Hariciye Nazırı Tevfik Paşa birkaç çizgi ile o kadar canlı surette tas­vir edilmişti ki ondan sonraki nüshalarda Cem imzası halk tarafından takdirle aranmaya başladı.”

    Edebiyat_Tarihi_4
    Cemil Cem’in ilk karikatürü: Kalem, 22 Ekim 1908.

    Gerçekten de bir sonraki, 29 Ekim 1908 tarihli 9. sayıda iç sayfalarda yine Cem imzası vardır. Bu defa, belki de son­raki yıllarda en çok çizeceği ve yereceği 2. Abdülhamid’i hokka oyunu oynarken hicve­der. Aynı sayının 11. sayfasında yine Abdülhamid’i uzun burnu ve çelimsiz hâliyle, “Bilmece” başlıklı karikatürle çizer. Cemil Cem, modern çizgilerle kurgu­ladığı portre çizimleriyle bir ekol oluşturmaya başlamıştır: Politik portre çizim ekolü.

    Edebiyat_Tarihi_5
    Kalem’in 19 Kasım 1908 tarihli 12.sayısı. Cemil Cem ilk kez kapaktan imzasıyla yer alıyor.

    Turgut Çeviker, Silah ve Meşale (Adam Yayınları, 1989) kitabında, “Cem, Gustave Doré, Jean-Jacques Grandvil­le, Jean-Louis Forain ve Sem (Georges Goursat ) gibi Fransız karikatürcülerden esinlenmiş, neredeyse bir sentez karikatü­rüne ulaşmıştı” diye yazar ve Cem’in Kalem’deki çizgileriyle Türk karikatürüne katkısını şöyle ifade eder: “(Kalem), şefi Cem olan bir orkestra gibidir. Bu güçlü ve inançlı çaba, Türk karikatüründe ilk devrimi gerçekleştirir. Kurtuluş Savaşı yıllarında (1919-1922) gelişti­rilecek olan karikatürün ana çizgilerini bu kadro belirler.”

    Kalem’in 19 Kasım 1908 tarihli 12. sayısında Cemil Cem ilk defa kapaktadır. Cem, muhalif ve sivri kalemiyle iç sayfa çizimlerinden kısa sürede kapağa terfi etmiştir. İttihat ve Terakki’nin kurucularından Ahmed Rıza Bey nişan talimi yapmakta ve talim sırasında 2. Abdülhamid hedef alınanlar­dan biri olarak yer almaktadır. Karikatürün altyazısı şöyledir: “Nişan talimi. Birini düşürdük. Bakalım öbürlerine.”

    Kalem’deki bu ilk kapak çizi­minin ardından birçok kapakta artık sadece Cemil Cem imzası vardır. Cem rüştünü ispatla­mıştır; karikatürde yeni ufuk­lara, yeni maceralara yönelmek için sabırsızlanmaktadır.

    İLK KARİKATÜR ALBÜMÜ / 1909

    Abdülhamid sürgüne, çizimleri ise albüme

    Edebiyat_Tarihi_6
    Djem imzalı ilk karikatür albümünde ilk sayfa.

    Cemil Cem, Kalem’de çizerliğini sürdürürken 18 karikatürden mürekkep, bordo kapağında büyükçe “Djem” imzasının ve “1” ibaresinin olduğu bir karikatür albümü yayımlar. Doğan güneşe doğru, memleket kapısını örüm­cek ağlarından, baykuşlardan ve softalardan kurtarmış gururlu bir Türk askeri vinyetinin yer al­dığı büyük boy (25×38 cm) bir ka­rikatür albümüdür bu. Albümün sağ alt köşesinde matbaa olarak Galata’daki “Imp. Chanth” ismi ve “Constantinople 1909” ibaresi vardır.

    Edebiyat_Tarihi_9
    Albümde Abdülhamid’in karga olarak tasvir
    edildiği karikatür.

    Kimisi daha önce Kalem’de yayımlanmış kimisi yeni karika­türlerden oluşan albüm 1909’da bastırılan 31 Mart Vakası’nın ardından 2. Abdülhamid’in Selanik’e sürgüne gönderilmesi sonrası başına gelenleri anlatır. Albümün en önemli özelliği ise Türkiye’de o güne kadar yayım­lanan ilk Türkçe karikatür albü­mü olmasıdır.

    Edebiyat_Tarihi_7
    Mahmud Şevket Paşa: “Geldim, gördüm, yendim.”

    Cemil Cem, fevkalede lüks ve özenli bir baskıyla, bordo ve yeşil kalın kartonlar üzerine, hari­ci olarak basılan; siyah-beyaz karikatürlerin üst kısmından büyük bir emekle tek tek yapış­tırılarak sınırlı sayıda basılan bu müstesna ilk albüme imza­sını atar. Sayfaları numarasız basılan albümde, karikatürlerin yazıları eski harfli Türkçe ve Fransızcadır.

    31 Mart Vakası’nın ardından tahttan indirilen 2. Abdülhamid, Selanik-Alatini Köşkü’ne sür­güne gönderilmiştir. Albümün ilk karikatürü de bu köşkte 2. Abdülhamid ve yardımcısı arasındaki bir diyalogla başlar: “-Aman efendim Harem’de isyan var. -Sebep? Yine ne var? -Kıyam ettiler, İstanbul’a gidip esvapları­mızı Karlman’dan alacağız diye tutturdular.”

    İkinci karikatürde devrik Sultan, uzun burnu ve elinde “Faruki” yazan bir şişeyle çizil­miştir; altyazı şöyledir: “Yıldız hazinelerini terkederken birlikte getirdiği küçük çantada ne vardı bilir misiniz? Meşhur Ahmet Faruki’nin hayat bahş (hayat veren) kolonya suyu ile müstah­zarat (ilaçları) sairesi.” Bu ikinci karikatürün altında bir de şam­panya reklamı vardır; Cem bu ilk karikatür albümüne reklam da almıştır.

    Edebiyat_Tarihi_8
    Albümün kapağındaki vinyet.

    31 Mart Vakası’nı bastıran ve kahraman olarak anılan Mahmud Şevket Paşa da albüm­de yerini alır. Onun bir eli cebinde bir eli bastonunda tam sayfa çiziminin altında: “Veni, vidi, vici!” (Geldim, gör­düm, yendim!) yazar.

    Albümün kapağın­daki baykuşlu, örümcek ağlı vinyet, iç sayfada tam sayfa bir karikatür olarak yer alır ve ka­paktaki çizimin manası altyazıyla açığa çıkar: “Örümcek, impara­torların saraylarında koruyucu olarak yer alır ve kapının üzerine perde çeker; baykuş­sa, Efrasiyab’ın (Turan kahramanı) ışınlanabi­lir kubbelerini kederli şarkısıyla çınlatıyor.”

    Abdülhamid, albüm­deki diğer bir karika­türde elleri zincirle bağlı uzun burunlu bir kara karga olarak tasvir edilir: “Yıldız civarında Mahmut Şevket Paşa Hazretleri ve rif’atlı muhtremesi tarafından zabdedilerek Selanik’e azam olan arpacık kumrusu… Azmanı!”

    Edebiyat_Tarihi_10
    Albümün son karikatüründe “kelle koltukta” deyimi mizahi şekilde ele alınmış.

    CEM DERGİSİ / 1910-1912

    Sanatçının ismiyle, esprinin gücüyle

    Edebiyat_Tarihi_11
    Cem’in 10 Aralık 1910 tarihli ilk sayısının eski
    harfli Türkçe kapağı.

    Cemil Cem, ataması Roma’ya çıktığında izinli olarak İstanbul’a gelir. 1910’da profesyonel olarak karikatürcülükte karar kılar ve diplomatik görevini bırakarak İstanbul’da kendi ismiyle bir dergi çıkarmak için kolları sıvar. Kalem’de “Kirpi” mahlasıyla ya­zan Refik Halid Karay’ı ve çizer A. Rigopoulos’u yanına alarak Cem dergisini çıkarmaya başlar.

    Edebiyat_Tarihi_12
    Cem’in ilk sayısının Fransızca kapağı.

    Cem’in ilk sayısı 10 Aralık 1910’da yayımlanır. Kalem’deki gibi hem eski harfli Türkçe hem de Fransızca çift kapak vardır. İlk sayıda ‘’Bir iki söz’’ başlıklı yazıda Cem şöyle yazar: “Bugün tarihî hayatımın en güzel bir sayfasını açacağım…. ‘Karika­tür!.. Şümulü (kapsamı) geniş. Büyük bir kelime. Güldürmek için biraz şehla baktıran bir göz, biraz büyütülen bir buruncuk; biraz sırıtan bir ağız, hülasa biraz yanpiri çiziverilen bir çizgi bazen hiddet olur. Güldürecek­ken kızdırır. Melek bir fikri, ifrit (zararlı) bir iradat şekline kor… Benim anlayışım tevkirdir (ağır başlılık), fakat biraz teşrifatsız (geleneğe bağlı olmadan) biraz fazla şatafatla tevkirdir; çünkü eşhasın (sıradan insanın) kari­katürü olmaz; zevatın (tanınmı­şın) karikatürü yapılır. Hayatta vatanın hayat-ı siyasiye ve ilmiyesinde bir mevkii olmayan şahısların karikatürü olamaz… Latif olmayan latife çekilmediği gibi, edebi bir nükteyi, hüneri, bir çizgiyi ihtiva etmeyen karikatür maskaralıktır. Karikatür bazen o kadar mühim, o kadar vakur olur ki tarih sayfalarında vesika yeri­ni tutar. Medeni memleketlerde mizah gazetelerine geçmemiş bir şöhret tasavvur olunamaz.”

    Edebiyat_Tarihi_13
    Mahmut Şevket Paşa Don Kişot, Sadrazam
    Hakkı Paşa da “Şanso Panso”.

    Cemil Cem, bu dergide de tanınmış siyasilerin karikatür­lerini çizer. Bu defa eleştirilerin hedefinde İttihat Terakki kadro­su da vardır. İktidardaki İttihat ve Terakki Fırkası’yla birlikte muhalif Hürriyet ve İtilaf Fırkası da Cem’in sivri kaleminden payını alır. Refik Cevad Ulunay Cem’in bu tavrı için şöyle yazar: “Öyle ki Cemil Cem, Hareket Ordusu ile İstanbul’a geldikten sonra Harbiye Nezareti’ne geçen Mahmut Şevket Paşa’yı -zayıflı­ğından kinaye olarak- Don Kişot ve Sadrazam Hakkı Paşa’yı da Şanso Panso olarak çizmekten çekinmiyor ve kendisine kimse birşey demiyordu.”

    Cem’in 7. sayısında Menteşe Mebusu Halil Bey ve İttihatçı Cavid Bey at arabasına binmiş, atı da atlar değil halk çekerken hicvedilir. Karikatürün altyazısı tek kelimedir: “Çektiklerimiz”.

    Cem dergisi, 8 Temmuz 1911 tarihli 32. sayısından sonra yak­laşık 1 sene boyunca kendi ifadesi ve kendi isteği ile kapalı kalır. 1912’nin 10 Ağustos gününde 33. sayısıyla tekrar yayın hayatına döner. Cem, Balkan Savaşı’n­dan gelen yenilgi haberlerinin ardından toplumda oluşan moral bozukluğu ile yayınını daha fazla sürdüremez ve 20 Ekim 1912 tarihli 43. sayısıyla kapanır.

    Edebiyat_Tarihi_14
    “Çektiklerimiz” altyazılı karikatür. Çizimin sol tarafında Fransızca “İzmir seyahati hatırası” ve “20. yüzyılda bir zafer tankı” ibareleri var.

    HARB MECMUASI / 1916

    Savaş ve ilk renkli karikatür

    1912’de Cem dergisini kapatarak önce İzmir’e taşınıp, sonra da Avrupa’ya gittiği bilinen Cemil Cem, 1916’da, 1. Dünya Savaşı’nda cephelerimizden haberler veren Harb Mecmuası’nın 14. sayısında ortaya çıkar. Cem’in Harp Mec­muası’na tam sayfa renkli olarak çizdiği bu karikatür sanatçının biyografilerinde de yer almaz.

    Edebiyat_Tarihi_15
    Cem’in Harb Mecmuası’nda Kasım 1916 tarihli tam sayfa renkli ilave karikatürü.

    Kasım 1916 tarihli derginin müstakil ilavesi olarak veri­len “Djem” imzalı tek sayfalık renkli çizimde, eski harfli Türkçe yazıların, afişlerin, dağılmış bir iskambil masasının olduğu odada bir yabancı asker camdan bağırmaktadır: “Ey Ferdinand! Bu kadar çabuk geleceği kimin aklına gelirdi.” Bu karikatür, aynı zamanda Türkiye’de yayımlanan ilk renkli karikatürdür.

    Cemil Cem 6 yıl sonra, 2 Ocak 1922’de, Refik Halid Karay’ın çıkarmaya başladığı Aydede dergisinin ilk sayısının kapak sayfasında “Hayat bir zar oyu­nudur” üstbaşlıklı karikatürüyle görülür. Kurtuluş Savaşı yılla­rında Avrupa’da olduğu bilinen Cem, 1921’in Eylül ayında Maarif Nezareti tarafından Sanayi-i Nefise Mektebi’ne müdür olarak atanmıştır. Mart 1925’te bu göre­vinden istifa edecektir.

    Ahmet Haşim, 20 Eylül 1921 tarihli Dergâh dergisinin 11. Sa­yısındaki “Cem’in Gözü” maka­lesinde “Cem bir dâhidir” diyerek şunları yazar: “Cem’in gözü bizim gözlerimiz gibi yalnız görmez fakat bilhassa tahattur eder (ha­tırlatır)… Cem’in gözü, ruhların dârü’l-azâbıdır (cehennemidir).”

    CUMHURİYET DÖNEMİ / 1927-1929

    Cem’in ikinci baharı da kısa sürecekti

    Edebiyat_Tarihi_16
    Cem’in ikinci dönem 10 Aralık 1927 tarihli ilk sayısının Cem imzalı iç kapağı ve “Bir vergisiz memleket olsa” karikatürü.

    Cemil Cem, 1910’da çıkardığı ve 1912’de sonlandırdığı ilk dönem Cem dergisinin ardından tam 15 yıl sonra 10 Aralık 1927’de Cem’i ikinci defa çıkarmayı dener. Derginin ön kapağı, grafik ustası İhap Hulusi imzalıdır. İç sayfalarda da Cem ile birlikte İhap Hulusi’nin çizimlerine rastlanır. İlk sayı 10 Aralık 1927 tarihlidir. Cem ilk sayının ka­pağında, çevresini sırtlanların ve köpeklerin sardığı bir deri bir kemik kalmış bir vatandaşı “Vergisiz bir memleket olsa” üstyazısı ile tasvir ederek açılışı yapar.

    Edebiyat_Tarihi_17
    Cem’in 49 numaralı, 2 Mayıs 1929 tarihli son sayısından bir karikatür.

    Cem, hem bu karikatürü hem de 15 Mart 1928 tarihli 14. sayı­daki “Dervişin fikri ne ise zikri de odur! Harbe sevkülceyş ve tabiyeye dair!” altyazılı karika­türü nedeni ile yargılanır. Vakit gazetesinin 17 Haziran 1929 tarihli kapağında “Cem’in davası bitti” başlığıyla sanatçının bu iki davadan beraat ettiği haberi vardır: “Evvela müstehcen görülen karikatür ‘Dervişin fikri ne ise zikri de odur!’ serlevhası altında iki zabit arasında mania aşmak ve hücum etmek zemininde bir ko­nuşmayı tespit etmektedir. Bunda askerî bir mevzu mahiyeti değil, bunun zımnında kadına takarrüp (yanaşma) mevzuunu ima mahiyeti görülmüştür. Diğer karikatür de ‘Vergisiz bir memleket olsa’ serlev­hası altındadır. Malul bir adam karşısında vergilerin tesirini temsil etmektedir. Bunlardan ‘aşar’ vergisi de ölmüş bir kurt şeklindedir.”

    Cem dergisi, bu beraat kara­rından 1 ay önceki 49 numaralı son sayısı ile ikinci dönemine de veda edecek, 2 Mayıs 1929’da ka­panacaktır. Cemil Cem bir daha dergi çıkarmaz. 68 yaşında, 9 Nisan 1950’de vefat eder.

  • Eğitim ve öğretim birliği aydınlamanın öncüsü oldu

    Eğitim ve öğretim birliği aydınlamanın öncüsü oldu

    3 Mart 1924’te TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilen Tevhid-i Tedrisat (Eğitim Öğretim birliği) Kanunu, 4 yıl sonra gündeme gelecek Harf İnkılâbı’nın da habercisiydi. Bu kanunla bütün okullar ve vakıf gelirleri sömürülen harabeler durumuna düşmüş medreseler Maarif Vekâleti’ne bağlanacak; kaçak öğretim yapılması yasaklanacaktı.

    Osmanlı Devleti’nin İstanbul’daki merkez örgütlerinde bir eği­tim-öğretim kuruluşu yoktu. Medreseler vakıf kuruluşlarıydı. Din ve okuma-yazma eğitimi veren ilk aşama mektepler özel mekteplerdi. Başta askerlik, tıp, meslek eğitimi veren mektepler 18. yüzyıl sonlarında; Osmanlı Maarif Nezareti’nin örgütlenişi 1847-1857 arasında; İbtidai, Rüş­diye, İdadi, numune, tıp, hukuk, mülkiye, muallim, ziraat ve diğer mekteplerin kuruluşları da 19. yüzyılın ikinci yarısındadır.

    Bu dönem ve sonrasındaki ilk ve orta öğretim aşamaları için örgütlü, programlı, sağlıklı yapılardan sözedilemez. Osmanlı topraklarında okullaşma esas olarak 2. Abdülhamid (1876- 1909) ve 2. Meşrutiyet (1909-1918) dönemlerindedir. Yabancı ve gayrimüslim okulları da dışa ba­ğımlı, cemaat, kilise okullarıdır.

    Türkiye’de her kanal ve dü­zeyde Türkçe eğitim-öğretim, Millî Mücadele ve cumhuriyetle doğdu; Tevhid-i Tedrisat (Eği­tim-öğretim birliği) Kanunu ile anayasal güvenceye alındı. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun 3 Mart 1924 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda kabul edil­mesinin 100. yılında başta Atatürk’ü, Maarif Vekilleri Vasıf Çınar ve Mustafa Necati’yi saygıyla anıyoruz. Cumhuriyeti ilan eden devrim yasalarını gündeme getiren Atatürk ile asker-sivil, aydın, okumuş-o­kumamış vatansever kadro­lar; milletvekilleri ve bunlara oy-onay veren ulus çoğunluğu 1919-1929 arasındaki 10 yılda önemli işler başardılar. Onlara borcumuz var.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 2. aşamasında, TBMM’nin ilk toplantısı 13 Ağustos 1923’te yapılır. Yeni meclis, 23 Ağustos’ta Lozan Barış Antlaşması’nı onaylar. İzleyen günlerde işgal devletleri askerleri İstanbul’dan ayrılır­ken, 6 Ekim’de de Türk Ordusu İstanbul’a girer. 13 Ekim’de Ankara yeni devletin başşehri ilan edilir.

    29 Ekim 1923’te cumhuriye­tin ilanından sonra, sıra inkılap kanunlarına gelir. 5 ay sonra TBMM’nin gündeminde 3 Mart 1924 Devrim Yasaları vardır. Bunlar arasında doğrudan Türk millî eğitimini ilgilendiren 431 sayılı kanun, Öğretim Birliği Yasası’dır. Anayasanın “değiş­tirilemez” maddeleri arasında yer alan Öğretim Birliği Yasası, cumhuriyetin ilanından sonra Türk toplum yaşamını, ulu­sal kültürü, aydınlanmayı ilk sırada etkilediği gibi, 4 yıl sonra gündeme gelecek Harf İn­kılâbı’nın da habercisi olacaktır.

    Yabancı okulların duru­mu, uluslararası antlaşmalar nedeniyle sonraya bırakılarak diğer bütün okullar ilk etapta Maarif Vekâleti’ne bağlanır. Yasa gereği medreseler de, Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldı­rıldığı için Maarif Vekâleti’ne bağlanır. Ancak medreselerde öğretim dili Arapça (ve ezber) olduğundan, bunların Maarif Vekâleti kurallarına uyum sağlamaları olanaksızdır. Kaldı ki birçok medrese, adı var kendi yok, vakıf gelirleri sömürülen harabeler durumundadır. Bun­lar, yasa yürürlüğe girdiği gün kendiliğinden kapanmış sayılır. Diğerleri ve işlevsel durum­daki Anadolu medreseleri de aynı gerekçeyle kendiliğinden kapanır; İstanbul’daki birkaç medrese ve pek çok özel okul da yasanın öngördüğü ilkelere uyamayacakları için kapa­nır. Buralarda kaçak öğretim yapılması yasaklanır; diğer özel okullar da doğrudan Maarif Vekâleti’ne bağlanır.

    Cumhuriyetin 5. yılında, 1928’de de ulusal eğitim ve öğretimin bütün ülkede uygu­lanması için, yeni Türk alfabesi ve yazısı yasalaşacak; okullarda öğrencilere, kadın-erkek tüm vatandaşlara yeni alfabe öğre­tilmeye başlanacaktır.

    inkılap_tarihi
    Atatürk, İzmir Erkek Lisesi ziyaretinde… Şubat 1931.

    BAŞBAKAN İSMET PAŞA VE EĞİTİM-ÖĞRETİM BİRLİĞİ

    ‘Yaptığımız işin dinsizlikle ilgisi yok; Müslümanlığın en hakiki şekli bizde’

    Yeni dönemin yani cumhuriyetin ilk başbakanı İsmet İnönü, eği­tim-öğretim birliği üzerine yaşanan gelişmeleri sonradan şöyle değer­lendirecekti:

    “Tevhid-i Tedrisat’ın bazılarınca yanlış yorumlanacağını, öncülük edenlerin dinsizlikle suçlanacak­larını, doğurabileceği sonuçları biliyorduk. Bir takım ıslah önerile­riyle eski kurumların yaşatılmasını isteyenler de mutlaka çıkacaktı. Fakat meclis kararını verdi. Yavaş yavaş varılacak bir sonuca ivedilikle ulaşmak devrim yapmaktır. Gördük ki bütün ileri dünyanın yolu aynıdır. Uygarlığı yakalayanlar hep bu yoldan yürümüşlerdir. Tevhid-i Ted­risat, ülkenin bütün hayatında fikrî, fennî, ekonomik ve sosyal alanlarda başlıca temeldir. Yaptığımız işi dine aykırı görmek, yapılan işi görme­mektir. Bunun dinsizlikle hiçbir ilgisi yoktur. Bu sistemde başarılı olalım, 10 yıl azimle yürüyelim, şimdi bize karşı olanlar, din adına endişe duyanlar göreceklerdir ki Müslümanlığın asıl en temiz, en saf, en hakiki şekli bizde yaşanacaktır. O noktaya varıncaya kadar, biz bu gerçeği kanunla ve cebren telkine ve uygulamaya devam edeceğiz… Hedefe varmak için her cahilane itiraz ve girişim önlenecektir (…)

    Millî maarif istiyoruz? Bu ne demektir? Bunu zıddı ile daha doğru anlarız. Bunun zıddı, dinî terbiye ya da beynelmilel eğitimdir. Siz öğretmenler, dinî veya beynel­milel değil millî eğitim vereceksiniz. Dinî terbiyenin millî eğitime saldırı demek olmadığını, her iki eğitimin de kendi yollarında gerçekleşebile­ceğini göreceğiz (…)

    Bütün bu topraklara Türk mahi­yetini veren ‘Türk’var (…) Bir milliyet kütlesi içinde ayrı medeniyetler olamaz. Kendilerini başka cami­alara bağlı görenlere açıkça teklif ediyoruz: Türk milleti ile beraber olsunlar. Fakat ‘konfedere’ olmuş medeniyetler hâlinde değil, bir tek medeniyet hâlinde. Bu vatan, işte tek olan bu milletin ve bu milliye­tindir. Bu siyaset, vatanın bütün hayatıdır. Yaşayacaksak, yekpare bir millet kütlesi olarak yaşayacağız. İşte ‘millî terbiye’ dediğimiz sistemin genel hedefi.” (Muallimler Birliği Mecmuası, sene 1, sayı 4, 1925)

  • Osmanlılar’ın başında halife değil padişah vardı

    Osmanlılar’ın başında halife değil padişah vardı

    Kaldırılışının 100. yıldönümünde halifelikten yana olanlar isteklerini yüksek sesle dile getiriyor. Şeriatı eleştirenler ise apar topar gözaltına alınıyor. Osmanlı padişahlarının halifelik ünvanını sistematik olarak kullanmadığını bir kez daha hatırlamak gerekiyor. Osmanlı döneminde hilafet kurumunun devletle ilişkisi ve padişahların yaklaşımı.

    Hilafet dendiği zaman ilk söylenmesi gere­ken -eğer kimi siyasal İslâmcı kesimler gibi ideolojik bir açıdan değil de tarihsel bir açıdan bakılacak olursa- ilk ha­life Hz. Ebubekir’den son halife Abdülmecid Efendi’ye kadar hiç değişmeden sürmüş bir ku­rumdan sözetmenin mümkün olmadığıdır. Zaten bu iki zatın hem içinde yaşadıkları toplum­ların hem de gördükleri ya da görmeyi akıllarından geçirdik­leri işlevlerin aynı olmadığı ve olamayacağı aşikardır.

    İlk halife Hz. Ebubekir, Hz. Muhammed’in devlet yöneti­cisi olarak halefiydi. Abdülme­cid Efendi ise devlet başkanı olmadığı gibi, cumhuriyetin ve cumhurbaşkanlığının ortaya çıkmasından çok zaman önce de Osmanlı Devleti’nin başkanı halifeler değildi; sultanlardı. Nitekim Osmanlılar anayasal düzene geçtiklerinde de yani 1876 Anayasası yapıldığında da halifeliğin değil sultanlığın ta­nımı yapılmış; Sultan 2. Abdül­hamid’in ısrarı üzerine Osmanlı sultanlığının aynı zamanda halifeliği de içerdiği belirtilmiş­tir. 1 Kasım 1922 gecesi saltanat kaldırılırken görüşmelerin çok uzamasının nedeni de budur; zira saltanatın olmadığı bir ortamda halifelik de olamaya­caktı. Ancak o gece bir anayasa değişikliği yapılmadığı, yalnızca bir Meclis kararı alındığı için iş o kadar da uzamamış; saltanat ve hilafet birbirlerinden ayırılmış ve saltanat kaldırılmıştı.

    100yil_din_ve_siyaset_1
    Hamla-i Haydari’de halife Ebû Bekir’in ölümü.

    Öte yandan, halifeliğin klasik İslâm tarihindeki devlet başkanlığı özelliği de çok uzun sürmemiş, 10. yüzyıl ortaların­da sona ermiştir. O tarihlerden itibaren Abbasî halifeleri, ayrıca bir de Şiî olma özelliği taşıyan Büveyhoğulları ailesinin kurdu­ğu devletin elinde tutsak gibiydi. Herhangi bir siyasal güçleri kalmamıştı. Batı İran ve Irak’a hâkim olan Büveyhoğulları, büyük olasılıkla bir Sünnî-Şiî savaşı istemediklerinden, hali­fenin Bağdat’ta yaşamasına ses çıkarmamışlardı. 11. yüzyılda bölgenin Selçuklular’ın deneti­mine geçmesi sonrasında da bu durum sürdü. Şu farkla ki, Sünnî olan Selçuklular Bağdat’taki Abbasî halifesine saygı göste­riyorlar; iktidarlarının halife tarafından onaylanmış olduğu varsayımını sorgulamadan sal­tanat sürüyorlardı. Bu gelenek, Anadolu Selçuklular’ı tarafın­dan da sürdürülmüştür. Özetle söylenecek olursa, artık gerçek iktidarı elinde tutan bir saltanat kurumu vardı ama, sultanlar siyasal açıdan herhangi bir yaptırım gücü olmayan Abbasî halifesinin adına saltanat sür­dükleri iddiasındaydılar. Bunun nedeni, Mâverdî (975-1058) adlı alimin Büveyhoğulları’nın eski hilafet topraklarında egemen oldukları dönemde Abbasî hilafetini koruma içgüdüsüyle ortaya attığı hilafet kuramıdır. Mâverdî’ye göre siyasal durum ne olursa olsun, Sünnîler’in mutlaka bir halifesi olması gere­kiyordu ve bu halifenin de mut­laka Kureyş kabilesine mensup olması şarttı. Bilindiği gibi hem Hulefâ-yı Râşidîn diye adlandır­dığımız ilk 4 halife ve onlardan sonra gelen Ümeyyeoğulları (Emevîler) ile Abbasoğulları bu kabileye mensuptular.

    Moğol istilası bu duruma kesin bir son verdi. Artık Abbasî halifeleri Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethettiği dönemde orada bulduğu Ebu Cafer Mütevekki­lüllah’ın durumuna düşmüşler, Memlûklar’ın himayesinde birer sığıntı gibi yaşar olmuşlardı. Ancak bu gelişme, halifelik kuru­munun daha 10. yüzyılda görülen bir özelliğini daha da pekiştirmiş oldu. Mâverdî’nin Abbasî hali­feliğini yeni türeyen sultanlara karşı korumaya çalıştığı yıllarda, bir Emevî halifesi İspanya’da, bir Fatımî halifesi de Mısır’da hüküm sürüyordu. Gerçi soyları Hz. Fatma’dan inen Fatımîler’in Şiî oldukları için halifeliklerinin ne anlama gelebileceğini sorgu­layabiliriz. Ancak unutmamak gerekir ki, Şiîler her ne kadar bir imâmet kuramı geliştirmiş olsalar da Hz. Ali’nin hakkının yendiği ve daha Muaviye’nin hi­lafeti ele geçirmesinden önce, Hz. Ömer ve Hz. Osman’dan bile önce halife olması gerektiği iddiasıyla yola çıkarak muhtemelen “pa­ralel” bir hilafet kuramı geliştir­mek istemişlerdir. İşte bu halife çokluğu, 14. yüzyıldan itibaren neredeyse kural oldu. İslâm dün­yasının farklı köşelerinde belirli bir askerî ve siyasi güçle ortaya çıkan birçok hükümdar halife sanını da taşımaya başladı. Yani İbn Haldun (1332-1405), “İslâm dünyasının genişliği nedeniyle birden çok halifenin varlığının kabul edilebilir bir şey olduğunu” yazarken, aslında fiilî bir duruma meşruluk sağlamaya çalışıyordu.

    Tabii bu gelişmelerin, ortaya başka bir ilginç durum çıkardığı­nı da unutmamak gerekir. Şöyle ki, güçlü bir siyasal konumda olan hükümdarların halifelik iddiaları, bir anlamda 10. yüzyıl ortalarından öncesine dönüş olarak da görülebilir. Zira hali­felik, sonuç itibarıyla bu isimden ziyade saltanat yoluyla da olsa, yeniden siyasal bir güce ulaşmış gibi konumlanıyordu. Ancak bu, aynı zamanda siyasal gücün yitirilmesiyle birlikte halifeliğin de yitirilmesi anlamına gelecek­ti. Nitekim 16. ve 17. yüzyıllarda halifelik iddiasında bulunan Fas sultanları, daha sonra iyice zayıflamaları sonucunda bu iddi­alarından sözetmez olmuşlardır. İşte Osmanlılar’ın zaman zaman görülen halifelik iddiaları da, bu son gelinen noktanın yani güç politikasının bir parçası olarak ortaya çıkar. 14. yüzyılın sonla­rıyla 15. yüzyılın başlarında artık önemli bir dünya gücü olmaya doğru giden Osmanlı sultanla­rı, Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden de önce halife sanını kullandılar: Bunlar, Yıldırım Ba­yezid, Yavuz’un babası 2. Bayezid ve büyükbabası Fatih Sultan Mehmed’tir. Ayrıca kimi Anado­lu beylerinin 1. Murad’a bile bu sanı kullanarak hitap ettiklerini, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Ha­san’ın da Fatih’le araları bozul­madan önce yazdığı bir mektupta Osmanlı sultanını halife olarak tanıdığını biliyoruz. Bu noktada, “Yavuz Sultan Se­lim’in halifeliği alan ilk Osmanlı padişahı olduğu”na ilişkin iddialar tarihsel temelden yok­sundur. Esasında, Yavuz Sultan Selim’in de böyle bir konuma ihti­yacı yoktu. Kahire’den İstanbul’a getirdiği son Abbasî halifesin­den bu sıfatı resmî bir törenle devraldığına ilişkin anlatılar da uydurmadır. Böyle bir hâdise ne Türkçe ne de Arapça kaynaklarda yoktur. Bu durumu, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Rus doğubilim­ci Vasili Bartold ve Britanyalı İslâmiyatçı Sir Thomas Arnold gayet iyi açıkladıkları gibi; Faruk Sümer de 1992’de yayımladığı bir makalede kesin olarak söyle­miştir. Bu uydurmanın mucidi ise, 1788’de Fransızca yazdığı Osmanlı İmparatorluğu’nun Genel Görünümü (Le Tableau général de l’empire Othoman) adlı kitabıyla Batı dünyasına Osmanlı İmpa­ratorluğu hakkında ilk etraflı bilgileri veren ve İstanbul’daki İsveç elçiliğinde tercüman olarak çalışan Mouradgea d’Ohsson’dur (Muradcan Tosunyan).

    100yil_din_ve_siyaset_2
    Son halife Abdülmecid Efendi ve kızı Dürrüşehvar Sultan (Nice, Fransa).

    Ancak d’Ohsson’un yayım­ladığı bu uydurmanın, Osmanlı başkentinde Küçük Kaynarca Antlaşması’nın (1774) imza­lanmasından beri dolaşan bir söylentiden kaynaklandığı da dü­şünülebilir. Zira Ruslar antlaşma metnine Eflâk-Boğdan Ortodoks­ları adına konuşma haklarının olacağına dair bir madde koydur­muşlardı. Buna karşı çıkamayan ve ilk defa bir Müslüman toprağı kaybetmenin acısını yaşayan Os­manlı murahhasları da, sultanın aynı zamanda Müslümanlar’ın halifesi olduğunu, bu nedenle de Kırımlılar’ın seçecekleri hânın bu sıfatının halife tarafından onaylanması gerektiğini ileri sürdüler. Böylece Osmanlı sulta­nının halifeliği, bir uluslararası hukuk metnine girmiş oluyordu.

    Ancak Küçük Kaynarca Ant­laşması’nda geçen bu halifelik sıfatı, Osmanlı sultanlarınca ön­cesinde olduğu gibi sonrasında da sistematik şekilde kullanılmadı. Hanefî olan Osmanlılar, bu fıkıh okulunun öğretisince neredeyse bütün tarihleri boyunca, halife­liğin 30 yıl sürdüğü ve Hz. Ali’nin ölümüyle sona erdiği, daha sonra gelenlerin ise alelade krallar olduğu görüşünde olmuşlardır. Bu bakımdan Sultan 2. Abdül­hamid’in halife sıfatına yaptığı vurgu, hattâ bazı yazışmalarda halife sıfatının sultan sıfatından daha önemli olduğunu söylemesi, Osmanlı tarihinde bir ilktir. Yani Küçük Kaynarca’da sahnelenen “diplomatik hile”yi, Sultan 2. Abdülhamid bir politika kozu ola­rak sürdürmüştür. Bu aşamada hatırlamamız gereken bir nokta da, 2. Meşrutiyet döneminde, özellikle de 1. Dünya Savaşı’na gi­riş aşamasında aynı politik kozu İttihat ve Terakki yönetiminin de kullanmaya çalışması; Enver Pa­şa’nın ise savaş sırasında olduğu gibi, savaşın hezimetle neticelen­mesinden sonra da bunu canlan­dırmak istemesidir.

    Sultan 2. Abdülhamid, Osman­lı Devleti’nin sonunun yaklaştığı­nı görmüştü. Dolayısıyla hilafeti son bir çare, imparatorluğunun ömrünü biraz daha uzatabilme aracı olarak kullanmaya çalıştı. Bu politika onun için, hem ayrı­lıkçı milliyetçiliklerin Araplar ve Arnavutlar gibi Müslüman toplulukları da etkilemesine karşı bir önlem hem de artık iyice saldırgan bir evreye girmiş olan Batı Avrupa ve Rus emperya­lizmlerini biraz daha çekingen davranmaya zorlayacak bir tehdit anlamına geliyordu. Bütün İslâm dünyasını bu emperyalistlere karşı harekete geçirebileceği korkusunu yaymakta bir derece­ye kadar başarılı olduğu söyle­nebilir. Aynı politikanın Kaiser 2. Wilhelm’e olası bir dünya savaşı halinde Müslüman dünyasını kendi yanında savaştırabilece­ği fikrini aşılayabilmiş olduğu da görülüyor. Ancak Mısır’da Britanyalılar’a karşı patlak veren Urabî Paşa İsyanı’nda Büyük Britanya’dan yana tavır alması ve Boxer İsyanı sırasın­da Çin Müslümanları’na buna katılmamalarını söylemesi gibi bazı tercihleri; Sultan Hamid’in zaten olmayacak duaya âmin demek olan uluslararası bir İslâm dayanışması yaratma çabalarına sekte vurmuştu.

    100yil_din_ve_siyaset_3
    Yavuz Sultan Selim’in halifeliği alan ilk Osmanlı padişahı olduğuna ilişkin uydurma, 1788’de yayımlanan Fransızca bir kitaptan alınma.

    Ayrıca -başta Araplar’ın büyük bir çoğunluğu olmak üzere- bir­çok Müslüman, “Türk halife” fikrine hiç de sıcak bakmıyordu. Türk hilafetine olumlu bakanla­rın büyük çoğunluğu ise, bunu Osmanlı Devleti’yle güçlü bir öz­deşleşme adına değil, o günlerde kendilerinin de başını fena halde ağrıtan maddiyatçı, modern­leşmeci ve milliyetçi eğilimlere karşı giriştikleri ortak mücadele adına yapıyorlardı. Bilindiği gibi bu noktada hilafeti özleyen Türk İslâmcılar’ı, temcit pilavı gibi Hint Müslümanları’ndan, bunların kurduğu Hilâfet Komitesi’nden ve Millî Mücadele’ye yaptıkları yardımlardan dem vururlar. Aslında bunlar,“Hint Müslüman­ları” değil, Hint Müslümanları’nın bir bölümüdür. Zira birçok Hint Müslümanı, Hint milliyetçi­liğini tercih etmiş; komşuları Hindular ve Sihler’le birlikte Kongre Partisi’ne katılmıştı. Yani İstanbul’daki halife hazretleri konusunda duyarlı olan Hintliler, tıpkı Türkiye’deki benzerleri gibi, henüz “milliyetçilik aşaması”na bile gelememiş muhafazakar Hintliler’di (Öte yandan, hilafet nostaljisiyle yaşayan kimileri, koskoca Arap dünyasından Millî Mücadele’ye yapılan yardımın hiç denecek derecede olduğuna hiç değinmezler).

    Sonuç olarak Sultan 2. Abdül­hamid’in “hilafet politikası” kalıcı bir etki/sonuç doğurmamıştır. Zaten Britanyalılar da bunun “panzehir”ini hemen devreye sokmuşlar; Müslümanlar’ın yaşadığı sömürgelerde değil Kureyş kabilesinden olmak, Arap bile olmayan bir halifenin hiçbir hükmü olamayacağı propagan­dasını yapmışlardır. Öte yandan 2. Abdülhamid’in bu politikasının herhangi bir yararı olduğunu bir an için varsaysak dahi, Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’yla birlikte tarihe karışması nedeniy­le de artık bir anlamının kalma­dığını söylemek gerekir. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti halifeliği kaldırdığında da gerek İslâm tarihini gerekse Osmanlı tarihini iyi bilenler arasında pek sızla­nan olmamış; şikayetler ya da eleştiriler muhafazakar medrese çevrelerine münhasır kalmıştır.

    Türkiye’nin 3 Mart 1924’te halifeliği kaldırmasına gelin­ce… Bu karar iki açıdan çok isa­betlidir. Halifelik kurumu, tüm dünya Sünnî Müslümanlar’ın sevgi ve saygıyla bağlı olduğu bir kurumdu; ancak bu durum, Müslümanlar’ı bu ilişkiden daha fazlasını beklemeye, yani birtakım siyasal sorunlarda hilafetten medet ummaları­na yol açıyordu. Nitekim 19. yüzyıl ortalarında Rusya’nın Orta Asya’ya yayılması sonu­cunda buraların ahalisi İstan­bul’a sürekli başvurmuş ve en güçlü Müslüman devleti olarak gördükleri Osmanlı Devleti’nin başındaki sultanın “halife sıfatıyla” kendilerinin yardı­mına koşması gerektiğini ileri sürmüşlerdi. Sultan 2. Abdül­hamid’in hilafet politikasına ilham veren bu istekler, özellik­le Yeni Osmanlılar tarafından çıkarılan gazetelerde etraflıca tartışılmıştır. Bu tür durumla­rın yenilenmesi, ister istemez uluslararası sorunlar çıka­rabilir, yıllarca savaşmaktan bıkmış bir toplumu yeniden kan kaybına itebilir ve zaten perişan olan ekonomik durumu daha da beter edebilirdi. Mustafa Kemal Paşa’nın 1923’ün Ocak ayında İzmit’te düzenlediği bir basın konferansında dediği gibi, “sorunları olan dünya Müslü­manları Türkler’den yardım beklememeli, bu sorunları Türkler’in yaptığı gibi kendileri halletmeli”ydi.

    100yil_din_ve_siyaset_4
    Sultan 2. Abdülhamid zaman zaman halife sıfatını sultan sıfatından daha önemli görmüştü. Bu durum Osmanlı tarihinde bir ilkti.

    Halifeliğin kaldırılmasın­daki ikinci isabetli nokta ise, bu kurumun yalnızca Sünnîler için anlam ifade eden bir kurum olmasıdır. Türkiye ise birçok gay­rimüslimin yanısıra Alevîler’in, Nusayrîler’in ve Caferîler’in de yaşadığı bir ülkedir. Demokratik, insan ve yurttaş haklarına saygı­lı, bütün vatandaşlarına eşit me­safede durma ilkesini benimse­miş, yani ulus-devlet olma yolunu seçmiş bir yönetimin değil üst kademelerinde, alt kademeleri­nin bir köşesinde bile yalnızca bir dinî cemaatle özdeşleşen bir kişi ya da kurum olamazdı.

    Dolayısıyla, günümüzde Osmanlı halifeliğini özlemek; bu kurumun kaldırılmış olmasını eleştirmek; Osmanlı Devleti’nin tarihe karışması sürecinde orta­ya çıkan yeni Türkiye’de yaşanan devrime karşı çıkışın dışavu­rumlarından biridir. Bu tespit ise, sözkonusu özlemin yalnızca Türkiye’ye münhasır olduğunun da kabul edilmesini gerektirir. Tabii günümüzün Sünnî-İslâm dünyasında birçok muhafazaka­rın biraz siyasal gerçekçilikten uzak olmaları, biraz da İran İslâm Devrimi’nden sonra Ayetullah Humeynî’nin geliştirmiş olduğu “velâyet-i fakih” kuramının tesi­riyle, bir halifenin varlığını arzu ettiğini söyleyebiliriz; ancak bu halifenin kesinlikle Osmanlı ya da Türk bir halife olmayacağını da teslim etmemiz gerekir. Öyle sanıyorum ki bu muhafazakar­lar bile, Türkçe Wikipedia’nın okurlarına sunduğu Osmanlı sultanları biyografilerinde görülen “108. İslâm Halifesi”, “109. İslâm Halifesi”, “110. İslâm Halifesi”, vs. gibi kayıtlara gülüp geçiyorlardır.

  • ‘Ecnebiler’in Hagia Sofia’sı Türkler’in Ayasofya Camii

    ‘Ecnebiler’in Hagia Sofia’sı Türkler’in Ayasofya Camii

    Yaklaşık 1500 yıl önce yapılan Ayasofya, dünyanın en önde gelen anıt eserlerinden. Gerek 1453’ten önce gerekse cami olduktan sonra bu mekanla ilgili tartışmalar hep devam etti. Bugün de yeni yapılan giriş kapısı, üst katları, farklı ücret uygulamalarıyla gündemde. Bu müstesna yapının dünden bugüne uzanan ibadet, ziyaret, çizim ve kullanım macerası.

    Osmanlı Devleti’nde mua­melat ve ukubat (toplum­sal esaslar ve cezalar) yönünden İslâm’ın Sünnî yoru­munun Hanefî mezhebi kuralla­rına uyulurdu. Hanefîler’e göre gayrimüslimlerin camileri ziya­ret etmesi caiz olsa da, Osmanlı toplumunun erken çağlarından Nizam-ı Cedid devrine kadar bu kurala pek uyulmamış; camile­rin gayrimüslimler tarafından ziyareti bir tarafa, onların cami­lere bitişik veya yakın evlerde oturmaları dahi engellenmiştir. Bu nedenle 19. yüzyıl ortalarına kadar Osmanlı mahalle düzenin­de cami/mescit merkeze alındı­ğından, çevresinde gelişen iskan düzeninde sadece Müslüman ahalinin mesken tutmasına izin verilerek Müslüman mahalleleri oluşturulmuştur.

    Hıristiyan veya Yahudi ma­halleleri de aynı şekilde bir kilise veya sinagog çevresinde konuş­lanmış meskenlerden ibarettir. Bunlar Müslüman mahallelerine komşu olduklarında, sınırlar çıkmaz sokaklarla belirlenir ve birbirlerinin yaşam alanlarına nüfuz etmeleri engellenirdi. Kentlerin yerleşim düzeni böyle olunca, Osmanlı tebaasından gayrimüslimlerin mahalle mes­citlerine veya anıtsal camilere gi­rip çıkması da mümkün olmazdı.

    16. yüzyıldan itibaren Avrupa ülkelerinin ikamet elçiliklerinin birbiri ardına açıldığı İstanbul’da, yerli gayrimüslim nüfusun ya­nında bir de hatırısayılır miktar­da ecnebi nüfusu yerleşik düzene geçmişti (“ecnebi” kelimesinin lügat anlamındaki çeşitliliğinin ötesinde, bu kelime terim olarak kullanıldığında; vatandaşlık hukukunun geliştiği 19. yüzyıla kadar Avrupalı gayrimüslimlere “ecnebi” denir, yerli gayrimüs­limlere ise “azınlık” veya “ecnebi” denilmezdi. Onlar erken dönem­de reaya, sonrasında Müslüman halkla birlikte tebaa, 2. Meşru­tiyet sonrasında vatandaştır. 19. yüzyılın son çeyreğinden itiba­ren ise, Osmanlı Devleti’ne tâbi olmayan herkes Müslüman da olsa “ecnebi”dir. Azınlık tabiri ise Lozan Antlaşması’ndan sonraki zaman dilimi için sözkonusudur).

    1Belge_1
    Fransız ressam Guillaume-Joseph Grelot, Ayasofya’nın içten ve dıştan birçok resmini çizmiş, 1680’de yayımlamıştı.

    İstanbul bilindiği gibi, öteden beri Batılı seyyah veya heyetle­rin gözdesi olmuştur. Kalabalık diplomatik heyetler ile bağımsız dolaşan seyyahlar birbiri ardına İstanbul’u ziyaret ettiler. Turizm anlayışının henüz yeşerme­diği zamanlarda Rönesans ve Aydınlanma Çağı’nın etkilediği Avrupalılar, eski kültürleri merak ettikleri ölçüde soluğu Osmanlı topraklarında alıyor; çoğunlukla Kudüs hedefli gezilerin en önemli ayağı olarak “kâfir Müslüman­lar”ın işgalindeki İstanbul’u “Roma başkenti” gözüyle görüp ziyaret ediyorlardı.

    Bu ziyaretlerde görülmek is­tenilen en önemli tarihî eser, şüp­hesiz Ayasofya Camii’ydi. Ne var ki İstanbul’un fethinden sonra camiye çevrilen bu tarihî eserin ziyareti, yerleşik âdetler ve gayri­müslimlere getirilen kısıtlamalar nedeniyle mümkün değildi. An­cak üst düzey diplomatik heyetler ve onlara eşlik eden seyyahlara izin verilirdi ki, bunun için de çoğu defa bizzat padişahın veya nadir durumlarda sadrazamın onayı gerekmekteydi. İstanbul’u Bizans döneminde 1162’de ziyaret eden Sultan 2. Kılıçarslan ve yine 1332’de şehre gelen ünlü seyyah İbn-i Batuta, Müslüman oldukları için Ayasofya’ya sadece uzaktan bakabilmişler; fetihten sonra ise bu defa Hıristiyanlar için yasak­lar başlamıştı.

    Osmanlı toplumunda cami­lerin kullanımı-işlevi bugün­künden farklıydı. Bunlar namaz vakitlerinde açılıp-kapanan ve Müslümanlar’ın sadece ibadet ettiği mabetler değildi; günün her saatinde, namaz saatleri dışında da neredeyse her sütunun di­binde herkese açık cami dersleri veren dersiamlar ve takipçisi öğrenciler vardı; geceleri de yolcuların, yolda kalmışların geçici ikamet ettikleri yerlerdi; aynı zamanda sıklıkla yangın felaketine maruz kalan İstanbul­lular’ın da geçici barınaklarıydı. Külliye tarzındaki büyük camile­rin etrafında muhakkak medre­seler bulunurdu ve bunların da her yaştan öğrencileri çevreden eksik olmazdı. Bunların “sohta/ softa” olarak adlandırılanları, camilerin içini bırakın, çevre­sinde bile ecnebilerin veya yerli gayrimüslimlerin dolaşmasını istemez, bunlara tepki gösterirdi.

    3. Selim’in saltanatı (1789- 1807) sırasında Rusya ve Sicil­yateyn elçileri ile İsveç masla­hatgüzarı, yanlarında zevceleri ve kalabalık bir subay grubuyla tebdil-i kıyafet ederek Süleyma­niye Camii’ni ziyarete geldiler. Padişahın izniyle “beyaz üzerine sadrazam buyrultusu” verilerek ve yanlarında Babıâli’den tayin edilen görevliler olduğu halde camiye gelen resmî ziyaretçile­re bir grup softa fizikî saldırıda bulundu; Rusya elçisi ile zevcesi darp edildi; bir subay başından yaralandı. Elçiler hemen Babıâ­li’den tarziye talebinde buluna­rak suçluların en ağır şekilde cezalandırılmasını istedi. Rusya ve diğer ülkelerle ilişkilerin bo­zulmasına sebep olacak derecede vahim bu olayın duyurulduğu 3. Selim, olayı özetleyen telhisin üzerine kendi eliyle yazdığı hatt-ı hümayunda şöyle dedi: “Bakındı şu vakitsiz olan hezeyana. Elçi elbette taltif olunsun ve ‘Efen­dimiz duymasın yoksa biz tekdir oluruz’ diye itizar olunsun. Ve hediye dahi irsal olunsun. Maazallah böyle vakitte…”. Bunun üzerine yakalanan softalardan lider mertebesindeki 4’ü elçilerin gönderdiği görevlilerin şahit­liğinde Rumelihisarı’nda idam edilmiş; geri kalan ikinci derece suçlu saldırganlardan 14 softaya da Babıâli’de Rusya tercümanıyla ilmiye görevlilerinin şahit olduğu bir infazla 20’şer değnek vurul­muş; yine de Rusları memnun etmek zorlukla mümkün olabil­miştir (BOA. HAT. 15274; 15309; 15612).

    1Belge_2
    Fossati Albümü’nden bir çizim ve detay. Sultan Abdülmecid döneminde restorasyon sonrası Ayasofya’da rehber veya tercüman eşliğinde üst kat galerilerini gezen ecnebiler. Ziyaretçiler ayakkabılarını çıkarmamışlar…
    1Belge_2_1

    Ecnebilerin cami ziyaretleri­nin katı kurallara tâbi tutulma­sında, istenmeyen sonuçlara, dip­lomatik krizlere yolaçabilecek bu gibi hadiseler de etkili olmuştur. İslâm’ın şanını gösterme fırsatı bulunduğu ve şer’an caiz olduğu vurgusuyla sadrazamın telhis ettiği başka bir belge ise İspanyol seyyahlarla ilgilidir. Bunların cami gezme talebine yine 3. Selim tarafından bu defa izin verilmemesi, Ruslar’la yaşanan tatsızlığın henüz unutulmamış olmasıyla izah edilebilir (BOA. HAT. 8005). Yine de bu padişah devrinde, diplomatik heyetlerin Ayasofya başta olmak üzere cami ziyareti talepleri pek fazla red­dedilmemiştir. Bu devirde yavaş yavaş -erken Osmanlı devirle­rindeki katı tavrın aksine- gayri­müslimlerin cami gezmelerinde şer’an bir sakınca bulunmadığı, bunları engellemeye izin olmadı­ğı söylenmeye başlanır. Sultan 3. Selim ile 2. Mahmud’un saltanatı (1808-1839) sırasında izin taleple­rine olumlu bakılmasını isteyen sadrazamların ortak gerekçe­leri; “düvel-i Nasara (Hıristiyan devletler) elçilerinin camileri gezmek istemeleri karşısında İslâm’ın ahlaki temizliğini gös­terme fırsatı yakalanacağından şer’an cevaz verildiği” olmuştur (BOA.HAT. 7044; 34577). Bilhassa, büyükelçilerin görev süreleri bitince İstanbul’dan ayrılmak üzere bulundukları sırada selatin camilerini gezmelerinin teamül olarak kabul edildiği anlaşılmak­tadır (BOA.HAT. 10872).

    2. Mahmud, ecnebilerin gide­rek artan talepleri karşısında zi­yaretlerin usulünü şekillendiren ilk padişahtır. Hatta kendisi hatt-ı hümayunlarında bizzat yazdığı maddelerle, farkında olmadan ilk “turist talimatnamesi”ni kaleme almıştır da denilebilir. Madde madde “cami ziyaretlerinin öğrencilerin tatil günlerinde, namazdan önce veya namazdan sonra yapılmasını; tercümanla­rın camilerde saygısızlık addedi­lebilecek hareketlerden kaçın­maları noktasında ziyaretçileri uyarmalarını; şeyhülislamlıkla bilgi alışverişinde bulunularak, gezilecek camilerde umuma açık ders veren hocalarla talebeleri­nin seyyahlarla gerginlik yaşa­mamaları için gereken tedbirle­rin alınmasını” istemiştir (BOA. HAT. 34577; 31893). Bu maddeler, bundan yaklaşık 50-60 yıl sonra 2. Abdülhamid döneminde Evkaf Nazırı tarafından kaleme alınan 5 maddelik talimatnameye öncü­lük edecektir.

    Ayasofya, Sultan Abdülme­cid’in emriyle 1847-49 arasında İtalyan asıllı İsviçreli Mimar Gas­pare ve Guiseppe Fossati kardeş­lere restore ettirildikten sonra, gezilerin daha kolaylaştırıldığı anlaşılıyor. Kırım Savaşı sırasın­da İngiltere ve Fransa ile kurulan ittifakın ardından 1856’da ilan edilen Islahat Fermanı’yla, Batı’ya açılım evresinde eski kısıtlama ve zorluklar nispeten ortadan kalkmıştı. Yine de bu yıllarda Os­manlı tebaası gayrimüslimlerin de Ayasofya’yı izinsiz ziyaret ede­medikleri anlaşılıyor. İzinlerin çıkmasına bağlı olarak gezenler de çoğalınca, seyyahlarla cami görevlileri arasında çekişmeler de artmıştır.

    Diğer yandan, gerekli şartlar sağlanmadan artan ziyaretçi sayısı kontrolü zorlaştırmıştır. Ayasofya’daki üst kat galeri du­varlarıyla sütunlarının bilhassa Rum ve Yunan olduğu tahmin edilen kişilerce kötü niyetli çeşitli yazı ve şekillerle kirletildiği ihba­rı gelince, bizzat 2. Abdülhamid (saltanatı 1876-1909) tarafından bir teftiş emredilmiştir. Evkaf Nazırı Mustafa Paşa emri yerine getirir; Ayasofya’da 20-30 yıldan beri tarihî duvarlara yazılan bu yazı ve şekilleri binaya zarar vermeyecek şekilde sildirir.

    1Belge_3
    2. Abdülhamid’in Osmanlı propagandası çerçevesinde hazırlattığı fotoğraf albümü (altta sağda) ve buradaki bir Ayasofya fotoğrafı. Albüm, Sébah ve Joaillier tarafından 1893’te hazırlanmıştı.
    1Belge_4

    Mustafa Paşa, Ayasofya’nın üst kat galerilerinin boş olma­sından dolayı, sefaret mensup­ları hariç olmak üzere, Hariciye Nezareti’nden verilen biletlerle gelen “adi ziyaretçiler”in sadece cami içini gezmekle yetinmeleri gerektiğini; bunların üst katlara çıkarılmamasının görevlilere emredildiğini Yıldız’a gönderdiği takririnde belirtiyor. Takrirde sözü geçen “biletler”in mahiye­ti hakkında kaynaklarda bilgi yoktur; ancak bu yazımızda kullandığımız Ayasofya ve Ce­behane biletleri olması kuvvetle muhtemeldir. Bilet üzerindeki yazıda “cami-i kebir” veya “cami” kelimelerinin bulunmayıp sade­ce “Ayasofya” yazılması dikkati çeker.

    Bu yıllarda Ayasofya’nın en önemli süsleme unsurlarından olan mozaiklerin ziyaretçiler tarafından çalındığı veya satın alındığı da kayıtlara geçmiştir. Evkaf Nezareti, Ayasofya özelin­de olmakla birlikte tüm selâtin camilerinde “turistik” ziyaretler­den kaynaklanan olumsuzlukları değerlendirerek, aksaklıkları gidermeye yönelik bir talimatna­me hazırlar. Evkaf Nazırı Mustafa Paşa’nın Yıldız’a sunduğu 1887 tarihli “İstanbul’daki mukaddes mekanları ziyaret edecek gayri­müslimlere dair talimatname” Türkiye’nin ilk turizm genelgesi sayılmalıdır (metni için: Emine Betül Çakırca, “On Dokuzuncu Yüzyılda Seyir ve Temaşa Mekânı Olarak Ayasofya Camii ve Gayri­müslim Ziyaretçileri”).

    Seyahatnamelere göre sivil seyyahlar, resmî makamlardan izin almanın zorluğundan veya kendilerine daha kolay geldiğin­den, cami kapılarında kurdukları ikili ilişkiler, cami görevlilerine verdikleri hediye ve paralar sa­yesinde rahatlıkla camilere alın­mıştır. Softaların bu gibi seyyah­lara müdahale ettiklerine dair kayıtlara rastlanılmıyor; ancak seyyahlar her anlatıda tedirginlik hatta korkularını aktarmaktan çekinmemiştir.

    1Belge_5
    Grelot’nun, sakal bırakıp sarık sararak ve uzun bir elbiseyle kimliğini gizleyerek girdiği Ayasofya’da çizdiği iç mekan çizimlerinden. Relation Nouvelle D’un Voyage De Constantinople, 1680.

    16. yüzyıldan itibaren birçok seyyah kitaplarında Ayasofya’nın iç mekanını gayet ayrıntılı tasvir edebilmiş; hatta çok değerli gravür ve planlarla Osmanlılar’ın eksik bıraktığı bu alanı doldur­muşlardır. Bu seyyahların en önemlisi, Ayasofya’nın içerisin­de kaldığı 3 günü ayrıntılarıyla anlatan (1670’ler); tarihte ilk defa Ayasofya, Sultan Ahmed, Süleymaniye ve Yeni Cami’nin planlarıyla, bunların içeriden ve dışarıdan çok mükemmel gra­vürlerini çizen Fransız ressam Guillaume-Joseph Grelot’dur (1630-?). Sakal bırakıp sarık sara­rak ve uzun bir elbiseyle kendini kamufle ederek Ayasofya’da giz­lice kaldığı 3 gün içinde iç mekan resimlerini çizmiş; ibadet eden Müslümanlar’ın hareketlerini incelemiş; namaz kılınırken icra edilen rüku, secde gibi eylemleri tespit edip resimlemiştir. Fransa Kralı 14. Louis’ye sunduğu 1680 tarihli Relation Nouvelle D’un Vo­yage De Constantinople kitabıyla haklı bir ün kazanmıştır.

    Bundan 30 yıl sonra ise, İsveçli bir subay olan Cornelius Loos (1686-1738), Ayasofya’nın gayet ayrıntılı iç mekan tasvirlerini yapacaktır. İsveç Elçiliği’nde ter­cüman olan diplomat ve tarihçi Ignatius Mouradgea d’Ohsson ise (1740-1807) 1787’de Paris’te ba­sılan Tableau Général de l’Empire Othoman adlı eserinde Ayasof­ya’yı mükemmel çizimlerle içe­riden ve dışarıdan göstermiştir. İnsan bu eserleri görünce, “keşke rahat rahat çalışıp daha fazla eser bırakmalarına izin verilsey­di” diye hayıflanmadan edemi­yor (Ayasofya seyyahlarına dair toplu malumat için: Emrah İstek, 100 Seyyahın Gözüyle Ayasofya, Beyan Yayınları, 2021).

    Sultan Abdülmecid’in emriyle 1847-49 arasında Fossati Kar­deşler’in Ayasofya restorasyonu öncesi durumunu ve şeklini gösteren yegane resimler bu eserlerle günümüze gelmiştir. Gaspare Fossati’nin bizzat çiz­diği tablolarının ötesinde baskı özellikleriyle de başlı başına bir sanat eseri olan ve 1852’de Londra’da basılan Ayasofya Al­bümü, kendinden önceki gizli ve sıkıntılı süreçlerle elde edilmiş resimlerin aksine bizzat Sultan Abdülmecid’in emri ve devle­tin parasıyla ortaya konulmuş mükemmel bir çalışmadır. Aya­sofya galerilerini gezen ecnebi­leri resmederek bize Ayasofya turizmiyle ilgili en erken tarihli görsel malzemeyi bıraktığı için de önemi büyüktür.

    1870’LER…

    Ayasofya’ya giriş için 9 gün süreli turist bileti

    1Belge_Kutu
    Sol tarafı Fransızca, sağ tarafı Türkçe düzenlenen 9 günlük biletle Ayasofya Camii ziyaret edilebiliyordu.

    Hariciye Nezareti Teşrifat Mü­dürlüğü tarafından hazırlanan biletlerle, Ayasofya Camii ile Ahmed Fethi Paşa’nın 1846’da Topkapı Sarayı Cebehanesi’nde (Aya İrini Kilisesi) kurduğu ilk Türk müzesi olan Askerî Müze ziyaret edilebiliyordu. Belge satırlarında karşımıza çıkan, ancak ne olduğu anlaşılamayan bu biletlerin bugüne kadar hiçbir kaynakta görülememesi; mutlaka zamanında şahıslara verilip giriş es­nasında imha edilmeleri nedeniyle günümüze intikal etmemesinden kaynaklanmıştır. Bugün bulunan örnekleri de zaten çok azdır ve bunlar kenarda-köşede kalanlar olmalıdır.

    Osmanlı Arşivi’nde korunan bu biletler, ortasından delikli kağıda basılmış, aynı tabakada biri Aya­sofya diğeri Cebehane için olmak üzere iki adet giriş biletinden ibarettir. Sol tarafı Fransızca, sağ tarafı Türkçe düzenlenmiştir. Tam ortada iki kısmı ayıran çizginin üzerindeki ay-yıldız tasarımı oriji­naldir. Eski harfli Türkçe yazıda “Babıali Teşrifatî-i Hariciye-Duhuliye Bileti-A­yasofya-Dokuz gün için muteberdir-Fî” yazıları okunmaktadır. Türkçe kısımda “Fî” yazısından sonra bir tarih konulma­mış, ancak Fransızca kısımdaki “187” ibaresi bu biletin 1870’lerde hazırlandı­ğına delil olmuştur. Cebehane için de aynı şekilde bilet hazırlanmış, tek farkla “Ayasofya” yerine “Cebehane-i Âmire” yazılmıştır. Biletlerin dağıtım şekline, ücretli veya ücretsiz olup olmadığına, verildiği kişilerin bir deftere kaydedilip edilmediğine dair soruların cevapları henüz ortaya çıkmamıştır. Önümüzdeki yıllarda tasnifi tamamlanıp araştırmaya açılması beklenen belge ve defterler arasından tamamlayıcı malumatın çıkması muhtemeldir.

  • İlk resimli mizah gazetesi: Konuşan-çizen Türk Papağan

    İlk resimli mizah gazetesi: Konuşan-çizen Türk Papağan

    Yayıncı Karabet Keşişyan tarafından 1908-1909’da çıkarılan Musavver Papağan (Resimli Papağan) adlı 4 sayfalık gazete, hem içerik hem teknik bakımdan Türkiye’de bir ilkti. Örneği ve ismi İtalya’dan alınan (Il Papagallo) bu ilk mizah gazetemiz, hem renkli taş baskısıyla hem de Batılı ülkelere karşı tutum alışıyla Türkler’in üstünlüğünü vurguluyordu.

    Karabet Kitabevi’nin sahibi, yayıncı Kara­bet Keşişyan Efendi (1850-1911), 2. Abdülhamid döneminin en üretken ve şanslı yayıncısıydı. Türkçe ders kitapları da basan Ermeni asıllı Karabet Efendi, 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başlarında yayıncılı­ğa damgasını vurmuş, Osmanlı matbuatına ciddi katkılar sunmuş, ödülleri ve nişanları bulunan bir isimdi.

    İtalya-Bologna’da Il Papa­gallo, yani “Papağan” ismiyle çıkmakta olan mizah gazetesi Karabet Keşişyan’ın ilgisini çekti. Keşişyan adeta “İtalyan­lar’ın Papağan isimli mizah gazeteleri var da bizim neden olmasın” diyerek aynı format, aynı boyutta, iç sayfada çift tam sayfa renkli taş baskı afiş örneğini bize uyarladı. İlk resimli mizah gazetemiz olacak yayının ismini de çok değiş­tirmeden Musavver Papağan (Resimli Papağan) koydu.

    Edebiyat_1
    İtalyan mizah gazetesinde aslanın ağzında bir Türkiye tasviri. 1905.
    Edebiyat_2
    Musavver Papağan’ın 19 Eylül 1908 tarihli ilk sayısının kapağı.

    O dönem İtalya’sında usta mizahçı Augusto Grossi (1835- 1919) tarafından 1873-1915 arasında yayımlanan 4 sayfalık Il Papagallo -diğer Batı ülke­lerinde de örnekleri görülen- Türkiye aleyhtarı ve Türkiye’yi küçük gören kimi renkli orta sayfa afişleri ile de dikkati çekiyordu. 1908’e gelene kadar, bizde renkli taş baskı bir mizah gazetesi yayımlanmamıştı. İtalyanlar’ın Türkiye aleyhinde­ki mizahi propagandasına karşı da herhangi bir yayın yoktu.

    Edebiyat_3
    İtalyanca orijinal yayın Il Papagallo (1905)

    Kitapçı Karabet, İtalyanlar’ın gazetesini gördü ve hem yayın­cılık hem de bir karşı propagan­da amacıyla bunun birebir aynı formatta bir benzerini çıkar­mak için başvurdu. “Şimdilik haftada bir, ilerde iki defa neşir edilmek üzere ‘mizaha müte­allik resimleri havi’ Musavver Papağan isimli mizah gazetesi çıkarmak” amacıyla yaptığı başvuru hemen kabul edildi.

    Edebiyat_4
    Fransızca versiyonu Le Perroquet (1908).

    Muhammed Tatlısu, “Kitapçı Karabet Efendi’nin Osmanlı Matbuatına Katkıları Üzerine Bir Methal” adlı çalışmasında, onun 2. Abdülhamid’le olan yakın ilişkilerine şu şekilde değinir: “Karabet’in merkezle kurduğu ilişki, 2. Abdülha­mid’in saltanatı dönemindeki dönüşüme paralel şekillendi. İmtiyazları sayesinde hızlı yayıncılık, ucuza kitap satma, gümrük vergisinden muaf tutulma, yayımlayacağı kitaplar için daha geniş bir alan bulma ve akranlarına göre daha hızlı yayın izni alma gibi faydalar görmüştü. Necib Âsım, Ka­rabet’in Arakel’den daha çok kazanarak ‘matbaa-apartman’ sahibi olmasına atıf yapar­ken, doğrudan bu ilişkilenme biçimine işaret eder. Kaspar’ın yayımlamak istediği sözlüğün bir jurnal sonrası toplatılıp yakıldığını, aynı yazara ait Karabet basımı sözlüğe ise hiç dokunulmadığını aktarır.”

    19 EYLÜL 1908

    İstibdat nihayet sona erdi vatana hizmet için yürüyoruz

    Edebiyat_6
    Karabet Keşişyan Efendi

    Karabet Keşişyan’ın hazırla­dığı Musavver Papağan’ın ilk sayısı 40 cm x 56 cm ölçü­lerindeydi ve 2. Meşrutiyet’in ilanından yaklaşık 2 ay sonra, 19 Eylül 1908 tarihinde piyasa­ya çıktı. Latin karakterleri ve eski harfli Türkçe ile üst ortada Papaghan ibaresi vardı; sağ üst köşesinde imtiyaz sahibi olarak Karabet, muharrir olarak da Hüseyin Hıfzı ismi yazılıydı. Derginin ilk sayısı, “Şimdilik haftada bir defa Cumartesi günü neşrolunur; vatan ve millete hadim siyasi-mizahi musavver gazetedir” lejandıyla çıktı. Bu lejandın üstünde Fransızca, “Journal politique et chariva­ri illustré et coloré / Parait le Samedi” (Renkli ve resimli, abur-cuburdan bahseden siyasi gazete/Cumartesi’leri çıkar) ibaresi bulunuyordu.

    Her sayısının ilk ve 4. son sayfasında Papağan ve Tuti isimli iki karakterin gündemi değer­lendiren atışmaları ve sohbetleri resimsiz, sadece yazı olarak yer aldı. İç sayfaya denk gelen 2. ve 3. sayfalarda ise renkli taşbaskı bir karikatür bulunuyordu. O güne kadar basında, renkli, tam sayfa, böylesine ilgi çekici bir baskıyla karikatür yayımlanmamıştı; bu bir ilkti. Bu renkli taş baskılarda, İtalyan propagandasına ve diğer dünya milletlerine karşı Türki­ye’nin üstünlüğünü vurgulayan mizahi propaganda karükatürleri yer aldı. Sayfaların sağ alt köşe­sinde Türkçe, sol alt köşesinde ise Fransızca altyazılar ile karikatü­rün konusu özetlendi.

    Edebiyat_5
    Il Papagallo’nun 1891’deki bir nüshasında Türkiye tasviri.

    İlk sayının girişinde yer alan “İfade” başlıklı bölümde, der­ginin çıkışının 2. Meşrutiyet’in özgürlük atmosferinden kaynak­landığına dair şu ifadeler yer aldı: “Bir çok senelerdir matbuatın duçar olduğu müsaib istibdaddan ses çıkarmaya cesaret edeme­yen papağanımız ile tutimiz, vatanın-milletin nail olduğu hürriyetten müştereken vatana hizmet uğrunda çıkmayı vazife ve temenni eyler.” 4. ve son sayfa­da ise çeşitli gazetelerden ilginç haber örnekleri ile ilanlar vardı.

    İlk sayıda, at sırtında elinde Türk bayrağıyla gururla yürüyen bir Türk askeri çizilmişti; İtalyan askeri onu alkışlıyor, bir İngiliz atın ipini tutuyor, Avusturya ve Fransız askerleri de süvarinin ilerleyişini takip ediyordu.

    Edebiyat_7
    Gazetenin 19 Eylül 1908 tarihli ilk sayısının orta sayfaları ve taş baskı karikatürde yüceltilen Türk askeri.

    28 EYLÜL 1908 / 12 EKİM 1908

    Jöntürkler mücadeleye hazır kim isterse buyursun gelsin

    Gazetenin 28 Eylül 1908 ta­rihli 2. sayısında, Kânûn-ı Esâsî yazısının yanında, bir elinde kalem bir elinde kılıç, arkasında Türk askerleriyle dünyanın diğer güçlü ülkeleri­ne karşı dimdik ayakta duran bir kadın çizimi yer aldı. Çi­zimin altında da Fransızca ve Türkçe “Yaşasın Kânûn-ı Esâsî / Entrikalara ve zorluklara rağ­men, geri adım atmayacağım” yazıyordu.

    12 Ekim 1908 tarihli 4. sa­yıda ise “Jöntürk Sirki” başlığı altında, ortada poz veren bir Türk güreşçi ve karşısında teredddüt içerisinde diğer dünya ülkelerinin temsilcileri resmedilmişti. Alttaki ibare ise şöyleydi: “O güreşmeye hazır; kim isterse buyursun.”

    Edebiyat_9
    12 Ekim 1908 tarihli 4. sayıda, Türk güreşçi meydan okuyor.
    Edebiyat_8
    Gazetenin 28 Eylül 1908 tarihli 2. sayısının orta sayfaları.

    17 ARALIK 1908

    Edebiyat_10
    Meclis-i Mebusan özel sayısının giriş sayfası

    Yaşa-varol hür Türkiye: İyd-i millî kutlu olsun!

    Gazetenin 14 Aralık 1908 tarihli 13. sayısın­dan sonra, numarasız bir özel sayı piya­saya çıktı. 23 Temmuz 1908’de 2. Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra, aynı yılın Kasım-A­ralık aylarında milletvekili seçimi yapılmış; İttihat ve Terakki çoğunluğu sağlamış; 17 Aralık 1908’de 3. Meclis-i Mebusan açılmıştı. Musavver Papağan’ın bu özel sayısında, ilk sayfada Meclis’in açılışı kutlanıyordu: “Papa­ğan el cümle Osmanlı vatandaşlarının bugün­kü iyd-i millîsini tebrik eder.” Orta sayfa ise ilk olarak siyah-beyaz tasarlanmıştı. Altyazıda, “Yaşasın hür Türkiye” ibaresi bulunuyor, bir kadın elinde Türk bayrağı taşıyor ve meşruti­yetin uhdeleri (hürriyet, eşitlik ve adalet) Türk bayrağının çevresinde hareleniyordu.

    Edebiyat_11
    Gazetenin ortasında yer alan çizimde, bir elinde bayrak bir elinde kılıç tutan Türk kadını. Sağ üst köşedeki papağan da “Bravo, Vive, Yaşa!”diyor.

    9 OCAK 1909

    Damat Bey pek kibar bir zattır, Osmanî-Mecidî rütbelerine de haiz!

    Hamza Altın, “Osmanlı Hiciv Matbuatında Ermenilerin Oynadığı Role Dair Örnekler” makalesinde, “Musavver Pa­pağan gazetesinde geleneksel muhavere (diyalog) usulüne yer verilmekte, tahmin edildiği üzere güncel meseleler üzerine konu­şulmaktaydı. Konuşanlardan biri Papağan, diğeri ise Tuti idi” diye yazarak gazetenin 9 Ocak 1909 tarihli 17. sayısından şu örneği paylaşır:

    “Tuti- Merhaba Papağan.

    Papağan- Merhaba Tuti! El­hamdülillah bayramı güzel güzel geçirdik.

    Tuti- Çok şükür hamdolsun; Allah cümlemizi kemal-i ayetle nice bayramlara yetiştirsin. Papağan- Âmin.

    Tuti- Papağan, bugünlerde hiç rahatım yok.

    Papağan- Niçin?

    Tuti- Damat Bey’den.

    Papağan- Damat Bey edip, ki­bar, salih bir zattır. Ondan şikayet etmemelisin.

    Tuti- Hakikaten öyledir. Bu­nunla beraber azıcık da hodbin­dir.

    Papağan- Ne yapalım canım. Her güzelin bir kusuru var.

    Tuti- Azıcık da gevezedir.

    Papağan- Öyle ise Damat Bey Geveze gazetesini çokça mütalaa ediyor.

    Tuti- Yok, Geveze gazetesine iftira etmeyiniz. Zira Damat Bey 10 para verip de gazete alanlar­dan değildir.

    Papağan- Peki… Damat Bey seni neden rahatsız ediyor?

    Tuti- Canım gazetelerde bazı erbab-ı hamiyetin “müsavat” namına rütbe nişanlarını iade ettikleri yazılıyor.

    Papağan- Bundan sizin Damat Bey’e ne oluyor?

    Tuti- Damat Bey’e ne ola­cak; kendisi mutmain üçüncü, dördüncü rütbelerden Osmanî ve Mecidî rütbelerine haiz…

    Konuşmanın devamında 2. Abdülhamid devrinde çok ehem­miyeti olan nişanlardan bahse­dilmeye devam edilmekteydi. Önceki devirde aşçılara, seyislere, uşaklara dahi nişan verildiğinden bu durumun istismar edildiğin­den dem vurulmaktaydı.”

    Edebiyat_12
    Gazetenin 9 Ocak 1909 tarihli 17. sayısının orta sayfası. Ülke temsilcileri, Türk yetkililere gemi, para, silah, yiyecek teklif ediyor. En üstte Avusturya temsilcisi ağlıyor; papağan ise “ağlayın, ağlayın; sizden alacağımız bir şey yok” diyor.

    22 ŞUBAT 1909

    Yunanistan’a Türk çelmesi

    Türkiye-Yunanistan münakaşası 23. sayının orta sayfalarındaydı. Duvarda Girit adasının haritası olan bir odada, bir Türk vatandaş, elinde Yunanistan bayrağı olan kişiye bir fiske atıp onu sandalyesin­den düşürmüş. Diğer devletlerin temsil­cileri de kapıdan ve pencereden bu âna şahit oluyor. Çizimin altında şöyle yazıyor: “Bu çöreği yemek için pek fena bir zaman intihab ettiniz (seçtiniz).”

    Edebiyat_13
    23.sayıdaki çizimde Girit meselesine vurgu yapılıyor

    10 MAYIS 1909

    İlk hürriyet padişahı 5. Mehmed ve kafeste götürülen 2. Abdülhamid

    Eyüpte’ki kılıç alayı (5. Meh­med’in taç giyme töreni) 10 Mayıs 1909 tarihindeydi. Padi­şah, Dolmabahçe Sarayı önünden Söğütlü yatına bindi ve Haliç üzerinden Eyüp’e gitti. Musavver Papağan, aynı gün çıkan 32. sayı­sında bu hadiseye kayıttsız kal­mamış, padişahın cülusunu ilk sayfasından şu ifadelerle tebrik etmişti: “Mesud Osmanlılar’ın ilk hürriyet padişahı Sultan Mehmed Han Hâmis Hazretleri.”

    Bu özel günde çıkan gazetenin orta sayfası da çarpıcıydı: 2. Ab­dülhamid bir küçük kafes içinde hapsedilmiş ve “hürriyet kahra­manı” askerlerle Selanik’e doğru götürülüyor, diğer ülke liderleri de bu yolculuğu izliyor. Alman lider ise elinde mendil, ağlıyor.

    Edebiyat_14
    Padişahın cülusunu kutlayan 32. sayıda, Abdülhamid vurgusu.
    Edebiyat_15
    Meşrutiyet’in yıldönümünü kutlayan kapak.

    23 TEMMUZ 1909

    Meşrutiyetin 1.yıldönümü

    Gazetenin 39. ve son sayısı 2. Meşrutiyet’in ilanının 1. yıldönümüne denk getirilmişti. 23 Tem­muz 1909 tarihli derginin ilk sayfasında “Yaşasın hür padişahımız, yaşasın meş­rutiyet” manşeti var. Orta sayfada ise çok detaylı bir 2. Meşrutiyet çizimi bu­lunuyor: “Yaşasın Sultan Mehmed Han” yazılı taklar kurulmuş; Midhat Paşa ve Nâmık Kemal unutulma­mış; çocuklar kızlı-erkekli İttihat Terakki askerleri­nin geçişini selamlıyor. Altyazı ise şöyle: “Meşruti­yet-i Osmaniye’nin ilk se­ne-i devriyesi hatırasına.”

    Edebiyat_16
    Musavver Papağan’ın orta sayfasında geçit töreni ve kutlamalar.
  • Halkı silahlı isyana çağırdılar Abdülhamid’i telaşlandırdılar

    1896’da Cenevre’de basılıp dağıtılan beyanname, Tunalı Hilmi, Şefik ve Dr. Hasan Bey’in öncülük ettiği örgüt tarafından yayımlanmış; Osmanlı hükümetini telaşlandırmıştı. Sert ifadelerle dolu bildiri hem halkı isyana davet ediyor hem de Ermenilere yönelik hareketlere değinerek “şu toprak kardeşlerimizle bile yüzyüze gelecek hâlimiz kalmadı” diyordu.

    Osmanlı İhtilal Fırka­sı, İttihat ve Terakki Cemiyeti içerisinde eylem taraftarlarınca 21 Aralık 1896’da kurulmuş özel bir şu­beydi. Kurucuları Tunalı Hilmi, Şefik ve Dr. Hasan Bey’dir. Cenevre’de kurulan bu örgüt, parti (fırka) ismini taşımakla birlikte bir siyasi parti olarak kabul edilmemiştir.

    Şiddet, bombalama ve İstan­bul’da 2. Abdülhamid’e suikast fikirleri içeren pek çok mektup almış bulunan Tunalı Hilmi Bey ve arkadaşları, buna öncülük etme eğilimindedir. Balkan sahasında kendini gösteren İb­rahim Temo ve “Hutbe” başlıklı risaleler neşreden Tunalı Hilmi Bey, Osmanlı İhtilal Fırkası’nın etkin kişilerindendir. “Ya Hak, Ya Ölüm” şiarıyla hareket eden örgüt, İstanbul’a astıkları bil­diriler ile Osmanlı hükümetini korkutur, telaşlandırır.

    Yine 1896’da Cenevre’de, Tunalı Hilmi’nin kurucusu ve yayın sorumlusu olduğu Ezan dergisini (sadece iki sayı) çıkaran Osmanlı İhtilal Fırkası, “Beyanname” adıyla iki önemli bildiri de yayımlamıştır. İlki 36×15.5 cm. ölçüsünde tek say­fa, kırmızı mürekkeple basılmış el ilanı şeklindedir. Başında parantez içinde “Beyanname” yazılıdır. Sonunda ise ortasında top, tüfek, kılıç gibi simgele­rin, sağında-solunda “Ya Hak, Ya Ölüm”, hilalin ortasında da Osmanlı İhtilal Fırkası yazılı mühür bulunmaktadır.

    İkincisi ise 17×13 cm. ölçü­sünde 7 sayfalık kitapçık şeklin­de bir broşürdür. O da beyanna­me başlığıyla başlayıp, ilkindeki mührün aynısı ile sonlanır. Tek fark, sonda parantez içinde “İstanbul” kaydı olmasıdır. Her iki bildirinin de Cenevre’de ba­sılmış olması yüksek ihtimaldir. İkinci broşür Şükrü Hanioğlu tarafından yazılan Bir Siyasal Örgüt Olarak Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti ve Jön Türk­lük – Cilt 1 (1889-1902) (İletişim Yayınları) başlıklı önemli eserin 457-461. sayfaları arasında yayımlanmıştır.

    Sahaftan-1
    Osmanlı İhtilal Fırkası’nın liderlerinden Tunalı Hilmi Bey, Ezan dergisinin de kurucusu ve yayın sorumlusuydu.

    YA HAK YA ÖLÜM! KÜKREYİNİZ OSMANLILAR!

    ‘Padişahın Yıldız’ı sönecek. Artık günah bizden gitti…’

    Sahaftan-KUTU1

    Osmanlılar!

    Vakitler âhla vâh­la, buna sebep olan zalimlere boyun eğmek veya nasihat etmek ile geçtikçe nasıl korkunç neticeler çıkıyor, görüyoruz; hele o mâyesi bozuk Abdülhamid’in şu yakınlarda, rast geldiğini dalayacak derecedeki kudurganlığını elbette hepimiz işitmişizdir.

    Osmanlılar!

    Biliriz ki kudurmuş bir köpeği gebert­mek farzdır! İşte bugüne kadar kan dökmekten sakınmış olan (Osmanlı İhtilâl Fırkası) artık zalimlerin haddini silahla bildirmeye ve mazlumların intikamını almaya iyice karar verdi. Nerede ise elde edeceği ilk fırsatta meydan-ı mücahedeye atılacaktır! Bu halde ey Osmanlı yüreği taşı­yanlar! Umarız ki (İhtilâl) sözünden münasebetsiz manalar çıkarmayarak biz nâciler içine karışır, hakka ve halka olan borçlarınızı bir an evvel ödersiniz! Evvel be evvel şurasını da bildirmek isteriz ki, hakkımızda kim fena söz söylerse, yapabileceği bir işi teklif ettiğimiz halde yapmazsa bahusus -o küçük, büyük damgalı casuslar bertaraf- zabit güruhu ve asker takımı yolumuzu kesmeye kalkışırsa aramızı ancak ölüm ayırabilecektir. Evet. Öleceğiz, keseceğiz, biçeceğiz, yakacağız, yıkacağız, hiç kimseden pervamız yok! Gönüller, vicdanlar buna çoktan âşıktır! Hele kanunlar, fetvalar yolumuzu bize pek açık pek doğru gösteriyor! Başka çare yok! Değil yalnız bir iki münâfıkı tepelemek için lazım gelen kuvvetler, o canavar tabiatlı padişahın (Yıldız)’ını söndüre­cek ve külünü yıldızlara doğru savura­cak olan (dinamit)ler bile elde, belde hazırdır. Halkın selameti herhangi noktayı gösterirse oraya atılacaktır.

    Ey zâlim elinden kurtulmak için çareler arayan, fakat kan dökülmesini istemeyen vatandaşlarımız!

    Sahaftan-KUTU2
    Sert ifadelerle dolu bildirinin sonundaki mührün sağında ve solunda ”Ya Hak, Ya Ölüm” hilalin ortasında ise ”Osmanlı İhtilal Fırkası” yazıyor.

    Geliniz! Bâb-ı âli’ye ve her kasaba­daki hükümet konaklarına dolunuz; icap ederse sopaları, bıçakları çekiniz. Korkmayınız! Zira bir kılınıza dokunmak isteyecek hainlerin canı elimizdedir! Evet, ayaklanınız! Ey he­nüz başkaldırmamış olan ahalimiz! Bu kadarcık bir Osmanlılık gayreti bari gösteriniz ki: (Şimdiki Osmanlılar’da eski Osmanlılar’ın kanı yoktur) gibi ağır sözler altından da kurtulasınız! Ermeni vatandaşlarımızın fedakarlık­larından olsun ibret alınız. Geçenlerde yapılan hataları örtmek için ellerinizi onlara uzatınız; arkalarından gitmek ağır geliyorsa önlerine düşünüz! Bu ne acı bir ömürdür ki senelerden beri birlikte yaşadı­ğımız şu toprak kardeşlerimizle bile yüzyüze gelecek hâlimiz kalmadı!

    Titreyiniz Osman­lılar!

    Hiç olmazsa Allah korkusuyla titre­yiniz ki kalbinize doğacak bir tedbir sâyesinde şu esaret yükü arkanızdan düşsün!.. Yakışmaz Osmanlılığa, Müslümanlığa bu cansızlık, billah lekedir! İşitiniz şu gaddar hükümetin zulmüne feryad olan analar, babalar, kardaşlar, evladlar yerden gökten (İntikâm, İntikâm) diye bağırıyor. Kük­reyiniz Osmanlılar; yanı başınızdaki beli bükük ihtiyarlar o dağ gibi yiğitler yüreği için yahut politikaca edilen veya yanlış bir şüphe üzerine evlad u ayalinin ciğerleri paralayan feryâd u figanına kulak asılmayarak yaka paça kaldırılıp götürülürken yerleri­nizde mıhlı duracağınıza bu biçarele­rin imdadına koşunuz! Zindanlarda, sürgünlerde Arabistan’ın, Anadolu ve Rumeli’nin en bereketli yerlerinde bile açlıktan inleyen bilcümle Osman­lılar’a da rahat yüzü görmek nasib olsun! Vallah (Ya İntikâm, Ya Ölüm) diyerek (Meclis-i Mebusan)’ı açtırmak ve şu zalim hükümeti kökünden söküp atmak üzere biz işe sellemüs-selâm başlayacağız, bildiriyoruz. Günah bizden gitti!

    Osmanlı İhtilal Fırkası

    Ya Hak, Ya Ölüm

  • Siyonizmin ortaya çıkışı, Yahudi devletinin kuruluşu

    Siyonizmin ortaya çıkışı, Yahudi devletinin kuruluşu

    İsrail’in kuruluş öyküsündeki ilk büyük dönemeç, 1897’deki 1. Siyonist Kongresi’nde Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulması için çalışacak Dünya Siyonist Teşkilatı’nın oluşturulmasıydı. Sonraki 50 yılda Filistin’e göç eden Yahudilerle yerleşik Arapların kanlı mücadelesi 1948’de İsrail devletinin kurulmasıyla sonuçlandı.

    Filistin-İsrail sorununun kronolojik geçmişi, bazı Türkçe kaynaklarda Osmanlı egemenliğinin sürdüğü 1882’de Filistin’in Yafa kentine göç eden Yahudilerle ve kurulan ilk Yahudi kolonileriyle başlar. Ancak bu bilgiyi veren birçok kaynak, ilk göçmen Yahudilerin neden yerlerini-yurtlarını bırakıp hiç bilmedikleri bir coğrafyaya göç ettiğini açıklama gereği duymaz.

    Halbuki bu insanların -henüz ortada olmayan- politik siyonizmden haberleri de, Filistin’de bir Yahudi devleti kurma amaçları da yoktu muhtemelen. O dönemde Rusya İmparatorluğu sınırları içinde yer alan bugünkü Ukrayna ve Polonya’da 1881’de başlayıp üç yıl süren pogromdan kaçıp gelmişlerdi. Zaten Filistin’e göç eden Yahudilerden kat kat fazlası ABD başta olmak üzere farklı yerlere göç etmek zorunda kalmıştı.

    KapakDosyasi_Murat-1
    Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için faaliyet gösterilmesine karar verilen 1.Siyonist Kongresi 1897’de Basel’de toplandı.

    Rusya’daki pogrom, Londra’daki güçlü Yahudi cemaatinin de etkisiyle Birleşik Krallık hükümetini harekete geçirecek, ülke çapında halka açık toplantılar düzenlenip Rusya’daki vahşet anlatılacaktı. Elbette bu çabaların arkasında insani sebeplerden çok can düşmanı Rusya’ya karşı politik kazanım elde etmek vardı ama, Birleşik Krallık bu tarihten sonra “Yahudi meselesi”yle daha yakından ilgilenmeye başlayacaktı.

    KapakDosyasi_Murat-2
    İngilizlerin Mısır Seferi Kuvvetleri Komutanı General Allenby, 11 Kasım 1917’de Kudüs’e giriyor. Ay-yıldızlı hükümet konağına henüz İngiliz bayrağı çekilmemiş.

    1896’da politik Siyonizmin kurucusu sayılan Theodor Herzl, Yahudi Devleti kitabını yayımladı ve Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması düşüncesini ortaya attı. Kıtanın en antisemit ülkesi Rusya olmakla birlikte, tüm Avrupa’da Yahudi düşmanlığı yükselişteydi. Siyonizm böyle bir iklimde, yaşadıkları ülkelerin parçası olamayacaklarını kesin olarak anlayan Avrupalı Yahudiler arasında kısa sürede yayıldı.

    İsrail’in kuruluş öyküsündeki ilk büyük dönemeç, 1897’de Basel’de 17 ülkeden 204 katılımcıyla toplanan 1. Siyonist Kongresi’nde Dünya Siyonist Teşkilatı’nın kurulmasına ve bunun Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için faaliyet göstermesine karar verilmesiydi. Sonraki kongrelerde Filistin’de kurulacak Yahudi yerleşimleri için para toplayacak bir vakıf kuruldu; toprak satın almak üzere Yahudi Ulusal Fonu oluşturuldu.

    KapakDosyasi_Murat-3
    Politik Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl.

    Londra’da yayımlanan aylık dergi New Liberal Review ’da Aralık 1901’de çıkan Israel Zangwill imzalı “Filistin’e Dönüş” başlıklı yazıdaki şu cümle, kısa sürede siyonistlerin sloganı haline geldi: “Filistin halkı olmayan bir ülke, Yahudiler ülkesi olmayan bir halktır; halksız ülkeyi, ülkesiz halka verin” (Zangwill sonradan ana akım siyonist hareketten ayrıldı, 1905’te ortaya atılan ve sonraki siyonist kongresinde tartışılıp reddedilen, “Yahudi devleti Uganda’da kurulsun” önerisini savundu).

    Theodor Herzl, Yahudilerin Filistin’e toplu halde göçedebilmesi için girişimlerde bulunmak üzere 1896’dan itibaren dört defa İstanbul’a geldi, 19 Mayıs 1901’deki üçüncü seyahatinde Padişah 2. Abdülhamid’in huzuruna kabul edildi. Herzl’in yerleşim izni istediği yer Hayfa ve civarıydı. Bu istek farklı sebeplerle kabul edilmese de bireysel olarak göç edenlere çeşitli kolaylıklar sağlandı. Arap nüfusun yaklaşık 500 bin olduğu 1903’e kadar 25 bin Yahudi’nin göç ettiği Filistin’e, 1904-14 arasında 40 bin Yahudi daha yerleşti.

    Siyonist kongrelerinde alınan karar gereği Filistin’den toprak alımı da sürüyordu. Topraklarını satanların çoğu Filistin’de yaşamayan ama padişah nazarındaki ayrıcalıklı konumları sayesinde bölgede büyük arazi sahibi olanlar ya da Filistin’de Osmanlı Devleti’nin üst düzey görevlisi olarak bulunup toprak edinenlerdi. Zaten sıradan Filistinli Araplar böyle büyük arazilere sahip değillerdi.

    1914’te 1. Savaş patlamadan hemen önce Osmanlı hükümeti siyonistlere sağlanan bütün kolaylıkları devreden çıkarttı, toprak satışı durduruldu. Savaşın sürdüğü 31 Ekim 1917’de Birleşik Krallık Hükümeti, Filistin’de bir Yahudi yurdunun kurulmasına destek verme kararı aldı. Dışişleri Bakanı Arthur Balfour, kararı 2 Kasım 1917’de Büyük Britanya Yahudilerinin sözcüsü durumundaki Baron Rothschild’a yazdığı mektupla duyurdu. “Balfour Bildirisi” olarak adlandırılan hükümet kararı, İsrail’in kuruluş öyküsünde Dünya Siyonist Örgütü’nün kurulmasından sonraki ikinci en önemli dönemeçti. 1 hafta içinde Filistin’de 1516’dan beri süren Osmanlı egemenliği sonra erecek, savaşın bittiği 1918’de İngiliz işgal dönemi başlayacaktı.

    KapakDosyasi_Murat-4
    Tel Aviv’de toplanan Yahudi Ulusal Konseyi, İsrail devletinin kurulduğunu ilan etmiş, millî marşları Hatikvah’yı söylüyor. 14 Mayıs 1948.

    1920’de Milletler Cemiyeti, Filistin’i resmen Britanya mandasına bıraktı. İngilizler, artık 80 bin civarında Yahudi’nin yaşadığı bu topraklarda Yahudilerin de içinde olduğu bir devlet kurma hakkını sağlamakla görevlendirildi. Ancak bu yapılırken Balfour Bildirisi’nde de vurgulandığı gibi diğer toplulukların hak ve özgürlüklerine zarar verilmeyecekti. O yıllarda kurulmasından söz edilen, Araplarla Yahudilerin birlikte yaşayacakları bir devletti.

    KapakDosyasi_Murat-5
    Aşırı sağcı Siyonist paramiliter örgüt Irgun üyeleri atış taliminde, yıl 1947.

    Savaş yıllarında durma noktasına gelen göç 1920’lerden itibaren yeniden hızlandı. 1922-1936 yılları arasında 300 bin Yahudi daha Filistin topraklarına yerleşti. Göç hızlandıkça Arapların tepkisi arttı; anlaşmazlık düşmanlığa dönüştü. 1929’da Ağlama Duvarı anlaşmazlığı nedeniyle başlayan çatışmalarda yüzlerce Arap ve Yahudi hayatını kaybetti. Arapların çoğu Britanya askerleri tarafından, Yahudilerin çoğu Araplar tarafından öldürülmüştü.

    1930’da İzzeddin el-Kassam önderliğindeki Araplar hem Britanya güçlerine hem de Yahudi sivillere yönelik silahlı eylemlere başlarken, siyonistler de kurdukları paramiliter örgütlerin eylemleriyle hem manda yönetimini hem de Arapları hedefliyordu. Hitler’in 1933’te iktidara gelmesinden sonra iyice şiddetlenen antisemitizm nedeniyle Avrupa’dan ayrılmak zorunda kalan Yahudilerin bir bölümü de Filistin’e yerleşiyordu. Arapların Yahudi göçüne tepkisi 1936’daki genel grev ve üç yıla yayılan ayaklanmaya dönüştü. Bu dönemde şiddetlenen çatışmalar ve başta aşırı sağcı Irgun olmak üzere siyonist örgütlerin kullandığı ölçüsüz şiddet, sorunu iyice içinden çıkılmaz hale getirecekti.

    Amerikalı Yahudi tarihçi Norman G. Finkelstein, Beyond Chutzpah (2005) adlı kitabında 1920-1948 arasında siyasi yelpazedeki tüm siyonist hareketlerin sivilleri hedef aldığını yazar. 1936-39 yıllarında aşırı Sağcı siyonist paramiliter örgüt Irgun’un “dizginlenemez şekilde terör uyguladığını”, “yaşlıları, kadınları ve çocukları ayrım gözetmeden topluca öldürdüğünü” yazan Finkelstein’a göre Solcu siyonistlerin şiddete yaklaşımı Irgun’dan “daha medeni” olmakla birlikte birçok bakımdan farklı değildi.

    1920’lerde iki toplumlu tek devlet kurma fikrini ortaya atan İngilizler, 1930’ların ikinci yarısından itibaren iki ayrı devlet düşüncesini savunmaya başlamışlardı. Filistin toprakları İngilizler için eskisinden daha önemli bir hale gelmişti; zira Musul ve Kerkük petrollerini Akdeniz’e taşımak için günümüzde İsrail’in önemli bir liman kenti olan Hayfa’yı stratejik bir nokta olarak seçerek 1934’te bir rafineri yapmışlardı. İki devletli çözüm olursa çatışmalar biter ve petrol yolu daha rahat güvence altına alınabilirdi. Ancak 1937’de yaptıkları iki ayrı devlet kurulması önerisine Araplar karşı çıkınca proje rafa kaldırıldı.

    İki devlet fikri, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra uğradıkları büyük soykırım sonucu Yahudilerin kitleler halinde siyonizmi benimseyip Filistin’e göç etmesinden sonra yeniden gündeme gelecekti.

    KapakDosyasi_Murat-6
    1948 savaşında İsrail ordusuna esir düşen Arap askerler.

    1947’ye gelindiğinde Filistin nüfusunun 3’te 1’i Yahudilerden oluşuyordu. Toprakların ise yalnızca yüzde 6’sı Yahudilerin elindeydi. Britanya, 1920’den beri yönettiği Filistin topraklarındaki sorunu çözme işini o yıl Birleşmiş Milletler’e devretti. BM çatısı altında kurulan özel komite, bölgeyi Arap ve Yahudi devletleri arasında bölmeyi önerdi. Komitenin planı Filistin’in yüzde 56’sını Yahudi devletine, yüzde 44’ünü de Arap devletine bırakıyordu. Kudüs ise iki tarafın da başkent kuramayacakları, BM denetiminde bir bölge olacaktı. Paylaşım planı 29 Kasım 1947’de BM Genel Kurulu’nda 33 ülkenin kabul, 13 ülkenin ret, 10 ülkenin çekimser oylarıyla kabul edildi.

    KapakDosyasi_Murat-7
    700 binden fazla Filistinli Arap 1948 savaşından sonra topraklarından kovulup mülteci durumuna düştü.

    Yahudilerin kabul edip Arapların reddettiği plan hiçbir zaman hayata geçirilemeyecek, barışı sağlaması düşünülen plan tam tersi etki yapacaktı. Irgun ve diğer siyonist paramiliter örgütler İngilizlere yönelik saldırıları arttırırken, “temizlik operasyonu” adını verdikleri saldırılarla Arap köylerinde de katliama giriştiler.

    İngiliz kamuoyu da giderek artan asker kayıpları nedeniyle ülkelerinin Filistin’deki varlığını sorgulamaya başlamıştı. Araplarla Yahudiler arasında çıkacak büyük bir savaşın kaçınılmaz olduğu anlaşılıyordu.

    14 Mayıs 1948’de, radikal örgütlerin aksine ılımlı görüşleriyle tanınan siyonist lider David Ben- Gurion İsrail’in bağımsızlığını ilan etti, manda dönemi sona erdi. Ertesi gün, uzun zamandır savaşa hazırlanan Arap koalisyonunu oluşturan Mısır, Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan, Irak ve Lübnan, İsrail’e savaş ilan etti.

    Nisan 1949’daki ateşkese kadar süren savaşın sonunda İsrail, 1947 BM planında yüzde 56’sını alması öngörülen Filistin topraklarının yüzde 78’ini ele geçirdi. Gazze Şeridi Mısır’ın, Batı Şeria Ürdün’ün denetimine bırakıldı. Yaşadığı yerleri terket-mek zorunda kalan yaklaşık 700 binden fazla Filistinli, Ürdün, Lübnan, Suriye, Gazze Şeridi ve Batı Şeria’daki mülteci kamplarında yaşamaya başladı. Bugün hala faaliyette olan ve Uluslararası Af Örgütü rakamlarına göre 5 milyondan fazla Filistinli Arap’ın yaşamak zorunda kaldığı 59 mülteci kampından 53’ü 1949-1950 döneminde açıldı. ■

  • Rauf Bey ve İsmet Paşa: Yıldızı hiç barışmayan ikili

    Millî Mücadele’nin başlangıcında önemli roller üstlenen Rauf Bey, Ali Fuat Paşa ve Refet Paşa, kendilerine Anadolu hareketi güçlenince katılan İsmet Paşa’nın önemli mevkilere gelmesinden rahatsızdı. Gerginlik zaferden sonra da sürecek; Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey’le İsmet Paşa arasında yaşanan Lozan krizinde İsmet Paşa’yı destekleyecekti.

    Gazi Mustafa Kemal (Atatürk), Lozan Ant­laşması’nın 24 Temmuz 1923’te imzalanmasından sonra bir gün Rauf (Orbay) Bey ile Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’nın Çanka­ya’ya geldiklerini; Rauf Bey’in kendisine Ankara’ya dönmek üzere olan İsmet (İnönü) Paşa’y­la karşılaşamayacağını ve se­çim bölgesi olan Sivas’a gitmek istediğini söylediğini yazar. Mustafa Kemal Paşa, Nutuk’ta anlattığı kadarıyla Rauf Bey’i bu fikrinden caydırmaya çalış­mış, ama başarılı olamayınca isteğini ancak Bakanlar Kurulu başkanlığından istifa etmesi hâlinde kabul edebileceğini söylemiştir. Bu konuda hatır­lanması gereken önemli nokta, Rauf Bey’in anılarında istifa fikrinin kendisine ait olduğu­nu yazmış olması ve bunun Ali Fuat Paşa’nın anılarında da böyle anlatılmasıdır. Sonuç olarak Rauf Bey, 29 Temmuz’da Ankara’dan Sivas’a doğru yola çıkacak, 4 Ağustos tarihinde de Bakanlar Kurulu başkanlığın­dan istifa edecektir.

    Ancak, Çankaya’da gerçek­leşen, tam tarihini kesin olarak bilemediğimiz ama 26 Tem­muz’da gerçekleşmiş olması kuvvetle muhtemel bu üçlü görüşmenin ilginç bir boyutu daha vardır. Nitekim Gazi Mus­tafa Kemal, aynı görüşmede Ali Fuat Paşa’nın da kendisine, “Se­nin, şimdi, apotrların (apôtre = havâri) kimlerdir; bunu anlaya­bilir miyiz?” biçiminde bir soru yönelttiğini anlatır. İlginç olan şu ki, Ali Fuat Paşa’nın soru­su yalnızca bir dışlanmışlık, sahnenin arkalarına itilmişlik duygusu dile getirmiyor; bir de İsmet Paşa’yla Rauf Bey arasın­daki gerginlikte Rauf Bey’den yana bir duruş sergiliyordu. Bu da bizce üzerinde biraz durul­ması gereken bir konudur.

    Rauf Bey ve İsmet Paşa
    Lozan Barış Antlaşması 24 Temmuz 1923’te imzalanıyor. Masa başında imza atanlardan soldan üçüncü kişi, İsmet Paşa.

    Rauf Bey, Ali Fuat Paşa ve Re­fet (Bele) Paşa gibi Millî Müca­dele’nin başlangıç aşamasında önemli roller üstlenmiş kişiler; o aşamada fazla bir başarı olasılığı görmeyen ve ancak 1920 başlarında, yani Anadolu hareketi iyice güçlendikten sonra kendilerine katılan İsmet Paşa’nın yükselip önemli mev­kilere gelmesinden rahatsız olmuşlardı. Ali Fuat Paşa, Batı Cephesi komutanlığını İsmet Paşa’ya devrettikten sonra hiçbir önemli askerî göreve gelmemiş; Refet Paşa ise 1. İnönü Savaşı’ndan sonra hep yönetsel görevlerde bulunmuştu. Ayrıca bu iki subay, İsmet Paşa’nın askerî yeteneksizliği konusun­da alıp yürüyen ve Ali İhsan Paşa’nın 1. Ordu komutanlığın­dan alınması sırasında subaylar arasında ayyuka çıkan olumsuz dedikodulara da kendilerini fazlaca kaptırmışlardı. Nitekim Refet Paşa, Ali İhsan Paşa’dan sonra kendisine önerilen 1. Ordu komutanlığını da İsmet Paşa’nın emri altında olmamak için reddetmişti. Bütün bun­lar, yakın arkadaşları olan ve Malta’dan döndükten bir süre sonra da Bakanlar Kurulu Baş­kanı olan Rauf Bey’in kulağına gidiyordu tabii.

    Alttan alta süren bu gergin­liklere, Anadolu zaferinden sonra bir boyut daha eklendiği görülüyor. Bu da Ankara Hü­kümeti’ni Lozan’da baş delege olarak kimin temsil edeceği meselesidir. Gazi Mustafa Kemal’e bakacak olursak, Rauf Bey bu göreve talipti. Rauf Bey ise anılarında, böyle bir talebi olmadığı gibi, görevin İsmet Paşa’ya verilmesini de kendi­sinin teklif ettiğini söyler. Öte yandan, hem kendi anılarından hem de Ali Fuat Paşa’nın anıla­rından TBMM çevrelerinde Lo­zan’a Rauf Bey’in gönderilmesi lehinde, ama ne kadar yoğun ol­duğunu bilemediğimiz bir eği­lim olduğu da anlaşılıyor. Hatta bu konudaki tartışmaların Mustafa Kemal Paşa’nın İsmet Paşa’yı tercih etmesi üzerine de sürdüğü iddia edilebilir; zira bir sohbetlerinde Kâzım Karabekir Paşa’nın İsmet Paşa’ya Lozan’a baş delege olarak bir asker gön­derilmesinin doğru olmayaca­ğını söylediğini İsmet Paşa’nın anılarından öğreniyoruz.

    resim_2024-08-24_004622464
    Rauf Bey (önde soldan ikinci) Sivas Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşa ile birlikte, Eylül 1919.

    Anlaşılan o ki Rauf Bey, Lozan’a gitmek istemiştir. İçeriği Osmanlı Devleti açısın­dan gayet kötü, uygulanması ise daha da kötü olan Mondros Bırakışması gibi bir metne imza atmış olan adam sıfatıyla tarihe geçmek istememesini doğal kabul etmemiz gerekir. Ancak, sorun çözülüp Lozan’a İsmet Paşa’nın gitmesine karar verildikten sonra da Rauf Bey’in bu psikolojiden kurtulamamış olduğunu görüyoruz. Nitekim İsmet Paşa’yla Rauf Bey’in Lo­zan görüşmeleri sırasındaki ya­zışmalarına baktığımızda, Rauf Bey’in kendisine ve başında bulunduğu hükümete de olası bir başarıdan pay çıkartmaya çalıştığı izlenebilir. Bu hâl ba­zen öyle boyutlara varmıştır ki, genellikle duygularına hâkim olmayı bilen, soğukkanlı bir diplomat olan İsmet Paşa bile sinirlenmiş; amacını çok aşan telgraflar çekmiş ve bu du­rum kendisine Mustafa Kemal Paşa’nın çektiği bir telgrafta hatırlatılmıştır.

    resim_2024-08-24_004723767
    İsmet Paşa, Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasına 4 gün kala Mustafa Kemal Paşa’ya çektiği telgrafta “Her dar zamanda Hızır gibi yetişirsin” diyordu.

    Bir örnek olarak Lozan’da Yunanistan’dan istenmesi sözkonusu olan savaş tazmi­natı meselesine bakabiliriz. Ankara’nın, Yunan Ordusu’nun Ege’ye doğru çekilirken Batı Anadolu’da gösterdiği sertlik sonucunda ortaya çıkan zarar ve ziyanın tazmin edilmesini istemesi gayet haklıydı tabii. Ancak artık Büyük Britan­ya’dan maddi destek alama­yan, Anadolu’daki hezimetle birlikte iflas noktasına gelmiş bir Yunanistan vardı ve bu ülke Lozan’da yapılan mübadele ant­laşmasıyla 1.5 milyona yakın bir nüfus almayı kabul etmişti. Bu durumda İtilâf Devletleri araya girdiler ve İsmet Paşa’ya sözko­nusu tazminat yerine Osmanlı Devleti’nin 1915’te Bulgaristan’a bırakmış olduğu Karaağaç’ın Türkiye’ye verilmesini öner­diler. İsmet Paşa’nın hemen Ankara’ya ilettiği bu gerçekçi teklif, Rauf Bey’in başkanlığın­daki Ankara Hükümeti tara­fından kesinlikle reddedildi. Ayrıca Rauf Bey’in bunu İsmet Paşa’ya bildirdiği yanıtta, Yuna­nistan’ın verebilmesi mümkün olmayan bu parayı İstanbul’da­ki Yunan vatandaşlarının malları ile ve 1913 sınırını kabul ederek ödeyebileceği tarzın­da, yani hukuken hiç de kabul edilebilir olmayan çözümler öneriliyordu.

    resim_2024-08-24_004757381
    İsmet Paşa (soldan beşinci) Lozan görüşmeleri sırasında başka ülkelerin delegeleriyle birlikte. 21 Kasım 1922.

    Lozan’da zaten canını dişine takmış bir biçimde, deneyimli siyasetçilerle laf yarıştıran İs­met Paşa, bu tür telgraflaşma­lardan iyice bunalmış ve zehir zemberek telgraflar çekmiştir. Bir keresinde Ankara’daki Ba­kanlar Kurulu’nu barış sürecini hafife almakla suçlar. Dolaylı olarak “yeniden savaşa mı tutuşmak istediklerini” sorar. Başka bir sefer Lozan’dan ayrıl­maya hazır olduğunu, kendisine güvenilmiyorsa yerini Rauf Bey ve diğer Bakanların almasının daha iyi olabileceğini söyler. Bu mantığını, yaşanmakta olan süreci 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nun 2. Abdülhamid tarafından Yıldız Sarayı’ndan yönetilmesine benzetmeye kadar vardırır. Lozan’ın imzalanmasına 4 gün kala Mustafa Kemal Paşa’ya çektiği telgraf da çok anlamlı­dır: “Her dar zamanda Hızır gibi yetişirsin. 4-5 gündür çektiğim azabı tasavvur et. Büyük işler yapmış ve yaptırmış adamsın. Sana merbutiyetim bir kat daha artmıştır. Gözlerinden öperim pek sevgili kardeşim, aziz şe­fim”. Zira Mustafa Kemal Paşa, iki taraf arasında mahirane bir hakemlik yapar gibi davranarak sonuçta İsmet Paşa’dan yana ağırlığını koymuştur.

    Rauf Bey’in yukarıda aktar­dığımız suçlamalardan çok ren­cide olduğunu biliyoruz. İsmet Paşa’yla karşılaşmak isteme­diği gibi antlaşmanın imzalan­masından sonra da Lozan’daki Türk heyetine pek heyecansız, kerhen yazıldığı her hâlinden belli olan bir tebrik telgrafı gön­dermiş, Gazi Mustafa Kemal’in Nutuk’ta sert bir dille eleştirdiği gibi, Mondros Mütarekesi’nden başlayan kısa bir Millî Mücadele tarihi dersi vermiştir. Bu da tahmin edilebileceği gibi, İsmet Paşa’nın kırılmasına, hatta kızmasına neden olmuştur ki, bu da 4 ay sonra gerçekleşecek olan bir Halk Fırkası Meclis Grubu toplantısında, o zaman­lar başbakan olan Paşa’nın Rauf Bey’i, farklı bir konuya ilişkin olsa da, hırpalamaya çalışması­nı açıklar.

    resim_2024-08-24_004352169
    Lozan Barış Antlaşması’nı imzalayan İsmet Paşa’yı Ankara’ya dönüşünde karşılayanlar arasında Mustafa Kemal Paşa ve eşi Latife Hanım da vardı.
  • Hayatında ve satırlarında kaybolan geçmişin peşinde

    Hayatında ve satırlarında kaybolan geçmişin peşinde

    Defalarca İstanbul’a gelen Pierre Loti,  kendi ifadesiyle “hiç farkına varmadan giderek Türkleşiyor”, kendi yurduna beslediği coşkulu sevgiyi Türkiye için de hissediyordu. 5. defa Türkiye’ye gelişinde (1903) yaşadığı karmaşık ilişkiler ünlü romanı Les Désenchantées’ye (Gönül Kırgınları) ilham verecek ve kitap büyük bir başarı kazanacaktır.

    Pierre Loti, Fransız donanmasına bağlı gemilerde aldığı görevler sayesinde çeşitli ülkeleri tanıma fırsatını buldu; Türkiye bunlardan biridir. Büyük yakınlık duyduğu Türkiye’ye giderek bağlandı ve burayı ikinci yurdu saydı. Öyle ki, Balkan Savaşı sırasında, 1. Dünya Savaşı sonrasında Sèvres Antlaşması ile Türkiye haritadan silinmek istendiği sırada sesini yükseltti; durmadan, yılmadan Türkiye’yi savundu.

    Loti 1870’te asteğmen olarak katıldığı uygulama gezisi sırasında İzmir’e gelmişti. 

    Pierre-Loti-devant-la-tombe-dAzyiade-en-1905
    Pierre Loti on yıl aradan sonra 1887’de geldiği İstanbul’da büyük aşkı Aziyade’yi aradı ama öldüğünü ve Topkapı Mezarlığı’na defnedildiğini öğrendi. Sevgilisini arama öyküsünden bir de yapıt çıkaracaktı: Doğu’daki Hayalet.

    Günlüğüne düştüğü notlara göre şehir onda üstünkörü bir izlenim bırakmıştır. Türkiye’ye bir sonraki gelişi 1876’dadır. Aradan geçen sürede Tahiti’ye sonra Senegal’e gitti. Tahiti’de Kraliçe Pomare’nin nedimeleri ona sonraları yapıtlarını imzalayacağı tropikal bir çiçeğin adını taktılar: Loti. Senegal’de düş kırıklığıyla biten bir aşk yaşadı. Teğmenliğe yükseldi, Paris dergilerinde desenleriyle süslediği röportajları yayımlanmaya başladı. 1876’da Fransa ve Almanya’nın Selanik konsoloslarının öldürülmesi üzerine Batılı güçler tarziye talebinde bulundular ve gözdağı vermek amacıyla Selanik’e çok uluslu bir donanma gönderdiler. Teğmen Julien Viaud’nun görevli olduğu Fransız savaş gemisi bu donanmanın bir parçasıydı.

    Loti Selanik’te dolaşırken, dövüşen iki leyleğe bakmak için durunca, tesadüf bu ya, Aziyade ile gözgöze gelir. Aziyade yaşlı tacir Abidin’in 4 hanımından biridir; iki gencin dostları, hizmetçileri araya girer, gizli buluşmalar ayarlanır. Bir gönül eğlencesi gibi başlayan ilişki giderek tutkulu bir aşka dönüşür. Julien beklenmedik bir emirle İstanbul’daki Fransız karakol gemisine atanır ve Selanik’ten ayrılıp İstanbul’a gelir. Osmanlı başkentinde ilk kalışı 1 Ağustos 1876’dan 17 Mart 1877’ye kadar sürecektir. 

    Viaud önce Beyoğlu’nda sapa bir yerde Haliç’e ve Tarihî Yarımada’ya bakan bir eve yerleşti. Tanıştığı bir Ermeni din adamından ilk Türkçe derslerini aldı. Gönlünce yaşıyor, hayatın tadını çıkarmak istiyordu. Giderek Türk âdetlerini benimsemeye, kaftan giymeye, nargile içmeye başladı. Daha sonra Eyüp’te bir eve taşındı. Kısa sürede mahalle halkının tanıdığı, sevdiği bir insan oldu. Bu arada Aziyade’nin kocası tacir Abidin, evini Selanik’ten İstanbul’a taşımıştır. Aziyade kocasının sık sık iş yolculuklarına çıkmasını fırsat biliyor, gelip Eyüp’te kalıyordu. Viaud kendi deyişiyle “hiç farkına varmadan giderek Türkleşiyor”, kendi yurduna beslediği coşkulu sevgiyi Türkiye için de hissediyordu. 

    Julien Viaud’nun 1877 Rus Harbi’nden önce İstanbul’dan ayrılmasıyla bu aşk da son bulur. Abidin tüm olup bitenlerin farkına varır, hanımıyla ilgilenmez olur; evin kuzeye bakan bir odasına kapanan Aziyade zamanla hasta düşer ve ölür. Viaud ise geçmişin özlemiyle kıvranır ve sürekli tuttuğu günlüğünden hareketle bir roman yazar: Aziyade. Roman hiç ilgi görmez. 1 yıl sonra La Nouvelle Revue’de tefrika edilen Le Mariage de Loti ise büyük yankı uyandıracaktır. 

    MISIR TANRISI OSIRIS KILIGINDA
    Mısır seyahatlerinden birinde Mısır Tanrısı Osiris pozu veren Pierre Loti.
    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    Pierre Loti bu hadiseden 10 yıl sonra ikinci defa İstanbul’a gelir. Artık üsteğmenliğe yükselmiştir ve ünlü bir yazardır. Romanya Kraliçesi Elizabeth, edebiyat dünyasındaki adıyla Carmen Sylva’nın çağrısına uyareak Bükreş üzerinden İstanbul’a gelir. Amacı, gençlik günlerinin üzerini örten külleri deşmek, Aziyade’nin öldüğünden emin olmaktır. İstanbul’da kaldığı 3 gün boyunca Aziyade’nin akıbetini araştırır. Beklenmedik gelişmelerle dolu bu arayış mezarlıkta son bulur. Aziyade’nin mezarı bundan böyle İstanbul’a her gelişinde ziyaret edeceği kutsal bir yer olacaktır. Mezarın yerini arayışının öyküsünden yeni bir yapıt çıkar: Fantôme d’Orient (Doğu’daki Hayalet).

    1890’da Romanya’ya yaptığı ikinci bir yolculuktan dönerken yine İstanbul’a uğrar ve 4 gün kalır. Sultan 2. Abdülhamid tarafından Yıldız Sarayı’nda verilen yemeğe davet edilir. Bu yolculuktan çıkan yapıt ise Constantinople en 1890’dır (İstanbul 1890). Kutsal Topraklar’a yaptığı yolculuğun ardından Fransa’ya dönerken yine İstanbul’a uğrar. Loti Türkiye’ye bu dördüncü gelişinde Fransız elçisiyle birlikte Bursa’yı ziyaret eder. Bu yolculuğunu La Mosquée Verte’de (Yeşil Cami) anlatır. 

    1903’te İstanbul’daki Fransız elçiliğine bağlı karakol gemisi Vautour’a komutan atanır, 53 yaşındadır ve romancı olarak ününün doruğundadır. Beşinci defa Türkiye’ye gelmiştir. Resmî görevlerinin yanısıra ilk gençlik yıllarında olduğu gibi başında fes, elinde tesbih tek başına sokaklarda dolaşır. Derken görünüşte genç bir Türk kadınından gelen bir mektup, bu dingin yaşamı altüst edecektir. Müslümanlığı seçmiş bir Fransızın torunları olan iki kız kardeş Zennur ve Nuriye, bir inceleme gezisi amacıyla İstanbul’da bulunan arkadaşları Fransız gazeteci Marc Hélys ya da gerçek adıyla Marie Amélie’yle birlikte Loti’ye bir mektup yazarlar; çok sevdikleri yazarı yakından tanımak amacıyla randevu isterler. Buluşmaya gelirken yüzlerini peçeyle örten 3 genç kadın, Loti’nin içtenliğinden çok etkilenir. Buluşmalar birbirini izler. Üç genç kadın yazacağı bir romanla genç Müslüman kadınının özgürleşme davasına katkıda bulunması yolunda Loti’yi etkilemeye çalışırlar. Marc Hélys’in Loti’nin ölümünden sonra Le secret de Désenchantées’yi (Gönül Kırgınlarının Sırrı) yayımlamasıyla bu ilişkiler ortaya çıkacaktır. Öte yandan Loti’nin yaşadığı bu karmaşadan çıkardığı ünlü romanı Les Désenchantées (Gönül Kırgınları) büyük başarı kazanır. 

    Emekliye ayrılan Loti, 1910’da 6. defa İstanbul’a gelir ve 9 hafta kalır. Birkaç gün Kandilli’deki yalıda Kontes Ostrorog’un konuğu olur. Ne var ki Loti, Tarihî Yarımada’da bir evde kalma konusunda ısrarlıdır. Genç bir subay evini ona kiraya vermeye razı olur (Çemberlitaş Divanyolu’ndaki bu ev, Ostrorog yalısı dışında Loti’nin İstanbul’da kaldığı evler içinde bugün de yerinde duran tek evdir. 20 Temmuz 1336 (20 Temmuz 1920) tarihli İleri gazetesinin haberine göre, binaya Pierre Loti’nin bu evde kaldığını belirten Fransızca ve Türkçe bir mermer levha asılmıştır. Levha bugün hâlâ yerinde durmaktadır). Kısa süre sonra hastalanan Loti hastaneye kaldırılır. Taburcu olduktan sonra Fransa konsolosunun yazlık konutunda uzun bir nekahet dönemi geçirir. 

    Bir daha İstanbul’a dönmeyeceğini düşünen Loti 1913’te bir defa daha şehre gelir; 15 Ağustos’tan 17 Eylül’e kadar kalır. Bu son ziyaretinde Osmanlı Devleti’nin resmî konuğudur ve “kara gün dostu” diye anılır; çünkü 1911 İtalya ile Trablus Savaşı, sonra 1912-1913 Balkan Savaşları sırasında Türkleri savunmuştur. Bu gelişinde Edirne’yi ve Trakya’daki savaş alanlarını ziyaret eder. Kendisi için özel olarak hazırlanmış bir evde ağırlanır ve 17 Eylül 1913’te İstanbul’dan imparatorluk töreniyle uğurlanır. İstanbul’a son iki yolculuğunu anlatan Suprêmes Visions d’’Orient (Doğu Düşleri Sone Ererken) sağlığında çıkan son kitabıdır.

  • Eyüp’te öz yuvasında Saray’da sultanın sofrasında

    Eyüp’te öz yuvasında Saray’da sultanın sofrasında

    İktidar ve padişah, Loti için ilahi ve kutsal bir yapıdır. Öte yandan saltanatın sarayları, imparatorluk camileri, kimi zaman azametin ve göz kamaştırıcılığın simgesi olur; ama aynı Loti, Eyüp’te halkın arasına girince kendisini evinde hisseder ve bu mekanlar onun “Doğulu ruhuna” fazlasıyla hitap eder. 2. Abdülhamid sofraları ve İstanbul sokakları…

    Doğu, Batılılar için yüzlerce yıl olumsuz ve ümitsiz gözlerle bakılan bir coğrafya olarak hem merak konusu olma özelliğini sürdürmüş hem de hiç değişmeden kalacağı için, her zaman “öteki” olma özelliğini koruyagelmiştir. Edward Said, bir Batılının Doğuluya bakışını şöyle özetler: “Şarklı, Şarkta yaşar; bir şark zorbalığı, şark şehveti ortamında, şark kaderciliğine gömülmüş halde, şarkın huzurlu yaşamını sürer (…) Genel bir nesne haline getirildiği için, şarkın tümüne özel bir egzantrikliğin örneği olma işlevi yüklenebilir. Şarklı birey, tuhaflığından kurtulamaz, ama tuhaflığı başlı başına bir eğlence konusu olabilir”. 

    PIYER LOTI ISTANBULDA
    Yıl 1913. Pierre Loti bir kez daha İstanbul’da. 
    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    Loti için Doğu, bir Batılının bakışaçısıyla zaman zaman örtüşür. Bunu kendinden önce yazılmış metinlere ters düşmemek için de yapar. Ancak onun Türklere duyduğu sevgi ve ilgiyi de inkar edemeyiz. İktidar ve padişah, Loti için ilahi ve kutsal bir yapı olarak kendini gösterir. Öte yandan saltanatın sarayları, imparatorluk camileri, kimi zaman azametin ve göz kamaştırıcılığın simgesi olur; ama aynı Loti, Eyüp’te halkın arasına girince kendisini “öz yuvasında” hisseder ve bu mekanlar onun “Doğulu ruhuna” fazlasıyla hitap eder. 

    Loti’nin Osmanlı başkentinde ilk ikameti 1 Ağustos 1876 ile 14 Mart 1877 tarihleri arasında olur. Yazar 1. Meşrutiyet’in ilanı ve Kanun-i Esasiye’nin (Anayasa) hazırlanışı dönemini yakından izler. Sadrazam Mithat Paşa’nın Meclis-i Mebusan’ın oluşturulmasına katkılarından sözeder. Bu dönemde padişah 2. Abdülhamid’dir. Loti, ülkenin Batılılaşma sürecine doğru giden bu yolda, padişahın bu sürece verdiği desteği şöyle eleştirir: “Anayasasını ilan eden zavallı Türkiye! Biz nereye gidiyoruz? (…) Anayasal bir Sultan; bu bana anlatılan davanın tüm fikirlerini yolundan saptırır. Eyüp’te herkes şu olaya üzülüyor; bütün iyi Müslümanlar Allah’ın onları terkettiğini ve padişahın aklını yitirdiğini düşünüyorlar. (…) Türkiye bu yeni sistemin uygulanmasıyla çok şey kaybedecek”.

    Loti, 2. Abdülhamid’in iktidarının “ilahi yapısını” sık sık vurgular. Hükümdarlığın birçok noktasında beliren sarayları, imparatorluk camilerini göz kamaştıran bir tasvirle anlatır. Sultanla karşılaşıp sohbet etmesini “ ayrıcalıklı” bir Batılının diliyle kaleme alır. Kuşkusuz bu metinler, o dönemin saray adabını ve törenlerini tasvir eder; bu anlamda belgesel bir özellik taşırlar. Loti’nin protokole olan saygısı tartışılmazdır; ama iktidar oyunlarının gizli yüzünü ve özellikle Doğulu yapısını ortaya koyar. Sultan uzakta ikamet eder ve sarayına gitmek için camiden çıktığı sırada çok kısa bir süre için görünür. Hükümdarlığın dış görünüşü, ordunun gücü ve dalkavukların sayısı, imparatorluk bahçesinin düzenlenişi, saraydaki salonların sadeliği veya şatafatı gibi unsurlar hatırlatılır. Loti bir anlamda Türkiye ile olan ayrıcalıklı ilişkisini farkeder; imparatorluğu tanır; onun dünya üzerindeki rolünü değerlendirir. Huzura çıkışın hikayesi ise dünyanın gidişatı üzerine bir konuşmaya dönüşerek farklı bir çekicilik kazanır. İmparatorluğun kaderini, tehdit altındaki geleceğini ortaya serer. Sultan’ın imparatorluğun bütünlüğünü korumak için verdiği mücadelenin köklerini Türk İslâm’ından aldığını telkin ederek onun dokunaklı bir çehresini yansıtır. Tıpkı bir portrenin aynadaki yansıması gibi Loti de “Eski Doğu”nun değerleriyle, Batılılaşmanın uyuşmazlığı üzerine kahince düşünceler öne sürer. 

    Bize sık sık Türklerin ve İslâm’ın hoşgörüsünden bahseden Loti, Batılının Doğu’ya ilişkin alışılagelmiş yargılarıyla toplumu ve devleti eleştirmekten geri kalmaz. Yine Loti, sık sık sultanların kaygılı ve gelecek korkusuyla dolu hâllerini hep onların yüzlerinden okur. Öte yandan padişahın misafirlerini ağırlarken gösterdiği, sadeliği ve kibarlığı da vurgular. Sultan, her zaman mütevazı ve gösterişten uzak “basit mobilyalarla döşenmiş, tuhaf bir sessizliğin hâkim olduğu” sarayında çok sıkı bir şekilde korunmaktadır. 

    Doğu Ekspresi sayesinde Batı’ya ulaşmanın daha kolay olduğu bu dönemde Loti, padişaha “İstanbul’un dışa açılışını, değişmesini görmekten duyduğu üzüntüyü söyleme cesaretini” gösterdiğini vurgularken, “çok zarif bir hoşgörü ile anlaşılacağını ve affedileceğini” düşünür. Modernleşme yoluna girmekte olan toplumun “bayağılığa sürüklenmekte olduğunu” ve kendi değerlerini yitirmesinin ülkeye zarar vereceğine inanmaktadır. Kimi zaman da Sultan’ın böylesi bir ortamda, böylesi değişimler karşısındaki tavrını sorgular. Hatta onun bu gidişatı sezip sezemeyeceğini merak eder: “Biraz da hüzün dolu tedirginliğimi gizlemekte zorlanıyorum -bu geçiş döneminin insanı ürküten yıllarından sonra, yeni dönemin kestirilemeyen-  henüz benim de seçmekte zorlandığım olayları, Halife’nin sezip sezemediğini de merak ediyorum”.

    PIYER LOTI- 90230
    Aradığı sükuneti ve huzuru İstanbul’da bulan Loti, kentin mistik atmosferini kaybedeceğinden endişeleniyordu.
    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    Loti, kimi zaman 2. Abdülhamid döneminin istikrarsız yapısına da parmak basar. 1. Meşrutiyet’in getirdiği kısmi demokratik çabalara karşın genellikle Beyoğlu’nda yaşayan Hıristiyan cemaatin tedirginliği sözkonusudur. Camilere Müslümanlar dışındaki kişilerin girip-çıkması yasaktır. Kostantiniyye ve Beyoğlu’nda oturan Hıristiyan ve gayrimüslimler arasında korku ve endişe hüküm sürmektedir. 

    Sultan, devleti Bab-ı Âli yerine Yıldız Sarayı’ndan yönetir. Aşılması imkansız yüksek duvarlarla çevrili sarayında münzevi bir yaşam sürer. 33 yıl gibi çok uzun bir dönem padişah olan 2. Abdülhamid, Loti’nin fazlasıyla sempatisini kazanmıştır. Ancak Loti bazen çocuksu yorumlar yapmaktan da geri kalmaz. Örneğin padişah onun yaşadığı hayata gıpta etmiş gibi, onun aklından geçenleri okur: “Padişah benim özgürlüğüme ve benim gençliğime sahip olmak için sahip olduğu el kadar büyük elmasını, hatta anayasasını ve meclisini verebilir”. 

    İlk defa 1876’da gördüğü Sultan Abdülhamid’i 14 yıl sonra tekrar gördüğünde, onun kendisini takip ettirdiğini yazar. Hafiye teşkilatını kurdurmasını ve basına sansür getirmesini tekrar eder; ama tüm eleştirilerine karşın olumlu bir gerekçe bulmada oldukça mahirdir: “O hiçbir yerde görünmezdi ama insan onu her yerde duyumsardı; her yerde duyulan varlığının baskısı altında İstanbul sürekli titrerdi. O, Yıldız’daki yuvasından hiç çıkmazdı, bununla birlikte binlerce kulağıyla her şeyi işitirdi, her şeyi bilirdi, en önemsiz şeyleri, hatta benim ne yaptığımı bile; beni izlesinler diye polislere resimlerimi dağıtmıştı. İyi niyetli tabii, beni korumaları için”.

    Loti, 23 Ağustos 1910 tarihinde, Sultan Abdülaziz’in oğlu şehzade Abdülmecid tarafından da yemeğe davet edildiğini anlatır. Şehzade’nin 2. Abdülhamid döneminde uzun süren bir hapis hayatı yaşadığını nakleder. Loti, 28 yıl sıkıntılı bir hayat yaşayan Şehzade gibi, tahta çıkması olası tüm hanedan mensuplarının aynı kaderi yaşadıklarını vurgular.

    Zaman zaman karşılıklı güvensizliğin oluştuğu böylesi ortamlarda bile, Loti’nin Fransa’nın Doğu’daki tek dostunun Türkiye olduğunu defaatle vurguladığını biliyoruz. Hatta Fransa’nın Kırım’da, Trablusgarp’ta ve Balkan Savaşı’nda Türklerin yanında yer almamasına fazlasıyla üzülür. Bunu da yüksek sesle eleştirmekten geri durmaz. Sürekli aradığı sükuneti ve huzuru bulduğu İstanbul’un o mistik atmosferinin yokolacağını uzun zamandır hisseder ve dönüşsüz bir yola giren Osmanlı Devleti’nin gidişatına çok üzülür. 

    *Prof. Dr. Galip Baldıran

    Yazar, akademisyen.