Etiket: 14. Louis

  • Düşünüyordu, demek vardı sansürü aştı, bugüne ulaştı

    Düşünüyordu, demek vardı sansürü aştı, bugüne ulaştı

    17. yüzyıldan itibaren felsefeye ve eğitime damgasını vuran René Descartes, döneminde Katolik düşünce ve hakim sistemin önderleri tarafından yıllarca sansürlendi. Doğa yasalarından astronomiye, biyolojiden ahlak felsefesine, fizik ve matematike kadar çeşitli alanlarda eserler verdi. Doğumunun 428. yılında, büyük bir düşünürün kısa hayat hikayesi.

    René Descartes, Avrupa’da Katolik-Protestan müca­delesinin zirve yaptığı 30 Yıl Savaşları’nın (1618-1648) ger­çekleştiği müstesna bir dönemde yaşadı. Descartes, ortaya attığı düşünceler ve ürettiği bilimsel eserlerle yaşadığı döneme ve sonrasına damga vuracaktı. Yüz­yıllardır üniversitelerde okutulan Aristocu müfredatın yerine yeni bir müfredat oluşturmak gibi id­dialı bir göreve soyunmuştu. Öyle ki kendisiyle birlikte, Kartezyen felsefenin olmadığı bir entelek­tüel tartışma artık düşünülemez hâle gelecekti. Bunda Descartes’ın fikirlerinin ve bilimsel çalışma­larının orijinalliği kadar; episte­molojiden metafizike, biyolojiden ahlak felsefesine, estetikten fizike ve matematikten fizyolojiye bir­çok farklı alanda eserler üretmesi de etkendi.

    Yaşadığı dönemde deist olmakla itham edildi; oysa koyu bir Katolik’ti

    cem_akogul_1

    Descartes, Meditationes de Prima Philosophia in qua Dei existentias et animae immortalitas demons­tratur (Tanrı’nın Varlığının ve Ruhun Ölümsüzlüğün Kanıtlan­dığı İlk Felsefe Üzerine Meditas­yonlar – 1641) başta olmak üzere birçok eserini Tanrı’nın varlığını ve Katolik inancını savunmak için yazdı. Buna karşılık eserle­rinde varoluşu, akılcı ve meka­nik bir anlatımla yorumlaması nedeniyle hem çağdaşları hem de sonraki düşünürler tarafından deistlikle itham edildi veya teolo­jik yorumları o şekilde yaftalandı. Aynı dönemde yaşayan Fransız düşünür Blaise Pascal, “Tanrı’yı dışarıda bırakan, onu sadece dünyayı yaratıp sonra kenara çekilen bir varlığa dönüştüren” felsefeyi ürettiği için Descartes’ı deist olmakla suçlamıştı. Halbuki ömrü boyunca koyu bir Katolik olarak yaşayan ve kendini bu şekilde tanımlayan Descartes, hiçbir döneminde kiliseyle ters düşmek istemedi.

    Önce savaştı, sonra Fransa’da çalıştı; son 2 senesi Hollanda’daydı

    Descartes, Fransa’da daha çok Huguenotlar’ın (Fransız Protes­tan cemaati) kontrolünde olan bir bölgede (Poitou) fakat Katolik bir ailede doğmuştu. Babası dahil olmak üzere ailesinde birçok kişi, üst düzey bürokrat olarak Fran­sa’ya hizmet etmişti. Ailenin, René’nin büyükdedesi olan ko­mutan “Büyük René”den gelme -alt seviye de olsa- bir soyluluk unvanı mevcuttu. Descartes, eği­timini Fransa’da tamamladıktan sonra 1618’de Protestan Hollanda Cumhuriyeti’nin başı Maurits’in yanına paralı asker olarak girdi ve burada aldığı eğitim sonrası subay oldu. Hemen ardından Katolik Bavyera Dükü Maxi­milian’ın komutasına girdi ve Katolik-Protestan mücadelesinin yaşandığı 30 Yıl Savaşları’nın ilk büyük muharebelerinden Beyaz Dağ’da (1620) yine dükün yanın­da yer aldı.

    1628’e kadar çoğunlukla Fransa’da bulunan Descartes, bu tarihten sonra o sıralar altın ça­ğını yaşayan Hollanda’ya geçti. Burada da 1649’a kadar yaşadı ve dönemin ünlü kişileriyle tanıştı/ yazıştı, okullarda ders verdi ve en önemli eserlerini yine Hollanda’da kaleme aldı. 1649’ta ise İsveç Kraliçesi Kristina’in ısrarları sonucu ve bir bilim akademisi kurma teklifiyle, kitaplarıyla beraber İsveç’e geldi. Kraliçe ile anlaşmazlığa düşene kadar onun bilimsel konularda­ki akıl hocası oldu.1650’de ise, çok büyük bir ihtimalle zatürre­den, az bir ihtimalle ise arsenik­le zehirlenerek öldü.

    Şüphe ediyorken, aynı anda varlığımızdan şüphe edemeyiz

    cem_akogul_3
    1637’de Hollanda Cumhuriyeti’nin Leiden kentinde yayımlanan Descar­tes’ın Discours de la Méthode eserinde ilk defa “düşünüyo­rum, öyleyse varım” cümlesi geçmişti.

    Descartes’ın felsefesinin ilk pren­sibi olan “düşünüyorum, öyley­se varım” sözü, yaygın olarak alıntılandığı gibi Latince cogito, ergo sum olarak değil; akademi­den ziyade genele hitap etsin diye yazdığı ve 1637’de yayımladığı Discours de la méthode (Metot Üzerine Konuşma) eserinde Fransızca “Je pense, donc je suis” olarak geçmekteydi. 1641’de Meditationes’te Latince olarak bu ifade geçecek, ardından bu iki eserin bir tür bileşimi olan Latince Principia’da (1644) ego cogito, ergo sum derken, buna “şüphe ediyorken varlığımızdan şüphe edemeyiz” diye ekleyecek­ti. Ölümünden sonra Fransızca yayımlanan Le Recherche de la vérité par la lumière naturelle eserinde Latince olarak dubito, ergo sum, yani “şüphe ediyorum öyleyse varım” diyecek; bunun da aslında cogito, ergo sum ile aynı olduğunu belirtecekti.

    Engizisyon korkusuyla Le Monde adlı eserini yayımlamaktan vazgeçti

    Descartes 1629’da Hollanda’ya yerleştiğinde, Fransa’da Aristo­cu müfredatın yerine geçmesi düşüncesiyle felsefi eseri Le Monde’u (tam ismiyle Traité du monde et de la lumière) hazırla­maya başladı. Kitap büyük ölçüde günmerkezli (heliosentrik-dünya ve diğer gezegenlerin Güneş’in çevresinde döndüğü astrono­mik model) bir bakışaçısına dayanmaktaydı. 1633’te bu eseri tamamladığında, Galileo Galilei 1632’de yayımladığı ve gün­merkezliliği temel alan Diologo eseri nedeniyle engizisyonun hışmına uğrayarak yargılanmış ve ardından evhapsine mah­kum edilmişti. Bunun üzerine Descartes, Katolik Kilisesi ile ters düşme endişesi ve korkusuyla Le Monde’u yayımlamaktan vaz­geçti. Bu eseri yeniden gözden ge­çirip Principia’yı yayımladı (1644) ve Dünya’nın Güneş etrafında döndüğü vurgusunu hafifletti. Le Monde ise orijinal hâliyle ancak ölümünden 14 yıl sonra, 1664’te yayımlanacaktı.

    cem_akogul_2
    Descartes, İsveç’te ölmüş, naaşı ise Adolf Fredrik Kilisesi’nin öksüz/ yetimler mezarlığına defnedilmişti. Bugün Descartes’ın naaşı Paris’te, Saint- Germaines-des-Prés Manastırı’ndaki bir şapelde bulunuyor.

    14. Louis ve Papalık, Kartezyen müfredatı tüm Fransa’da yasakladı

    Descartes’ın İsveç’te ölümü­nün ardından notları, Fransa kralının İsveç’teki temsilcisi Claude Clerselier’ye kaldı. Clerselier, Descartes’ın yazmış olduklarını “kiliseye uygun duruma getirmek için” hayli kırparak yayımladı. Ancak buna rağmen Descartes’ın yapıtları, 1663’te Katolik Kilisesi’nin Index Librorum Prohibitorum’una yani “Yasaklı Kitaplar Listesi”ne girdi. 1671’de ise Fransa’nın mut­lak güce sahip kralı 14. Louis, Başpiskopos Harlay de Champ­vallon’un girişimiyle, Fransa’da Kartezyen müfredattan en ufak bir parçanın dahi öğretilme­sini yasakladı. 1691’de ise yine Champvallon’ın öncülüğünde, Descartes’ın sadece doğa felse­fesi değil metafizik önermeleri de akademide sansürlendi.

    Öksüz/yetim mezarlığına gömüldü. Sonra Fransa’ya getirildi

    Bugün Descartes’ın naa­şı Paris’te, Saint-Germai­nes-des-Prés Manastırı’ndaki bir şapelde bulunuyor. Burası aslında naaşının üçüncü durağı. Descartes, annesinin o henüz bebekken ölmesi, babasının ise evden uzak yaşamı ve ardından başka bir kadınla evlenmesi nedeniyle anneannesinin ya­nında büyüdü (babası Joachim’in 1640’ta ölümü sonrası cenaze­sine katılmamıştı). Kendisinin 1650’deki ölümünden sonra, Adolf Fredrik Kilisesi’nde­ki öksüz/yetim mezarlığına gömüldü. Naaşı bu mezarlıkta 16 yıl kaldıktan sonra, Paris’teki Saint-Etienne-du-Mont Kili­sesi’ne götürüldü. Ardından Fransız Devrimi sonrası 1792’de Panthéon nakledilmek istense de bu gerçekleşmedi. 1816’ya gelindiğinde ise bugünkü yerine taşındı.

  • Güneş Kral’ın sofralarında usul, adap ve yemek sanatı

    17. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’ya damgasını vuran Fransız Kralı 14. Louis, yemeğin, lezzetin, sunumun ve sofra adetlerinin değişimini simgeliyor. Dönemin mottosu, “sağlık, kararında tüketim ve incelmiş bir zevk”. Ortaçağ’ın gösterişli sunumlarına, bol şekerli, pahalı baharatlı tatlarına veda ediliyor ama yerine gelenler de “ekmek yoksa pasta yesinler”e doğru ilerliyor.

    Kralın biri tarlaya av köş­kü kondurmuş, küçük gelince biraz daha bü­yütmüş. Oğlu da bunu kocaman bir saraya döndürmüş. Ardın­dan gelen krallar da içinde bü­yük bir zevkle yaşamış. Halk da “hani bana, hani bana?” demiş. Krala kızmışlar, çünkü yiyecek ekmek bulunmuyormuş. Kadın­lar toplaşıp ekmek için sara­ya yürümüş; erkekler katılmış onlara, sarayı basmışlar; epey sonra da devrim olmuş zaten. Kral ile kraliçenin boynu gitmiş. Soylular da kaçışınca, sarayda çalışan binlerce kişi işsiz kalmış. Sarayın eşyaları yağmalanmış; görkemli bahçeleri, mutfakları, ahırları sessiz, bomboş kalmış. Yarım asır geçmiş aradan ve ye­ni bir kral gelmiş; adı Louis-Phi­lippe imiş; sarayı müze olarak düzenletip halka açmış.

    İşte 10 cümlede Versail­les Sarayı. Daha neler neler var anlatacak. Aslında işin özü şu: Şatafatlı saraylar yapılırken, ya­panlar hiç yıkılmaz sanırlar. An­cak saraylar halkın parası ile ya­pıldıklarından dolayı herhalde, için için halka ait olmak isterler. Bu hep böyle olmuş. Versailles da farklı değil.

    Bu öyküde esas oğlanların adı hep “Louis”. Ava meraklı 13. Louis, Paris dışına ava çıktı­ğında kalmak için bir ufak köşk yaptırır. Sene 1623. Küçük gelin­ce 1631-34 arasında “château”­ya çevirir. Fransızlar bunun için bizim saray dediğimize Châte­au de Versailles derler. Paris’e 19 km. uzaklıkta bu şatoyu oğ­lu 14. Louis (Louis-Dieudonné de France) ele bir alır pir alır. Dieudonné, “Hüdaverdi” demek; 23 sene üzerine doğan veliah­ta “Hüdaverdi” denmez de ne denir? Hüda, Louis’ye de her şeyi bol tarafından verir tabii… 1643’te dört yaşında çıktığı taht­tan 72 yıl sonra eceli ile ölerek inmiş. Dünyada en uzun tahtta kalma rekoru hâlâ kendisine ait (Kraliçe Elizabeth iki yıl daha dayansaydı rekoru kıracaktı). Babası ölüm döşeğinde “Aman oğlum, mümkünse sakın savaş­ma. Olan halka oluyor. Sen ba­rıştan yana bir prens ol!” demiş kendisine ama, sanki ona deme­miş gibi Louis herkesle kapış­mış. Diğer yandan mimarlığa, bahçeciliğe, sanata, eğlence­ye falan da ilgi duyup kendine seçtiği amblemin hakkını verip “Güneş Kral” olmuş. Torununun oğlu 15. ve onun evladı 16. Louis’ler de sarayı dekore etmişler ve yeni binalar eklemişler ama, Versailles her şeyi ile 14. Lou­is’nin düşü ve sürekli bir şantiye sahası olmuş.

    Güneş Kral’ın sofralarında usul, adap ve yemek sanatı
    Versailles Sarayı’nda bir gösteriye dönüşen halka açık öğlen yemeklerinden biri…

    Gastronomi açısından bes­lenme ve mutfak anlayışının değiştiği bir döneme denk geli­yor krallığı. Şef La Varenne’in 1651’de yazdığı ve Fransız mut­fağının temeli olduğuna inanı­lan ünlü eseri Fransız Mutfağı (Le Cuisinier Français) kita­bındaki tariflerde gördüğümüz üzere, bu dönemde Ortaçağ’ın gösterişli sunumlarına, bol şe­kerli, pahalı baharatlı tatları­na veda edilir. Bu anlayış “eski moda” kalmıştır artık. Pişirme yöntemleri ve soslar basitleşti­rilir; sebzelere, Yeni Dünya’dan gelen farklı lezzetlere yer açılır. Egzotik olanın tanımı değişmiş­tir artık. La Varenne’in çağını etkileyen mottosu, “sağlık, ka­rarında tüketim ve incelmiş bir zevk” olur.

    Çerçeve bu olunca 14. Lou­is’nin hemen sarayın yanında, elinin altında bir bostan tasar­laması da anlaşılır oluyor. Bu bahçeye öyle önem vermiş ki bahçıvanları çalışırken izlemek için bir yükselti yapılmış. Ba­taklık alanı ıslah ederek bahçe­leri tasarlayan bostancıbaşı Le Quintinie, sebze ve meyveleri mevsiminden 6-8 hafta önce ol­gunlaştırmayı becermiş. “Espa­lier” denen meyve ağaçlarının dallarını yatay tellere alıştırarak örme yöntemini geliştiren de Le Quintinie. Ölünce, bostana hey­keli dikilmiş kendisinin.

    Kralın akşam yemeğinde sofrada konuşulacak konular­dan en önemlisi sebzeler imiş. Bostanda kralın sevdiği türler bol tabii… Mesela kuşkonmaz, ya da bezelye: “Bezelye deliliği devam ediyor. Sabırsız bekle­yiş, bezelye yediğimiz zamanlar ve bezelye yemenin hazzı… Son 4 gündür sofrada bundan baş­ka konu konuşulmuyor…” diye yazmış Madame de Sévigné. Bu bostan ve diğer bahçeler, havuz­lar, kanal, fıskiyeler, köşkler, ka­sırlar hep kralın övünç duyduğu projeler. Ancak sebze bahçesi­nin yeri ayrı. Yabancı misafirle­rini bostanında gezdirir, başka krallara burada yetişen meyve­lerden yollarmış.

    Güneş Kral’ın sofralarında usul, adap ve yemek sanatı
    Kralın sofrası 2006 yapımı “Marie Antoinette” filminden Versailles’da bir sofra sahnesi…

    “Dört tabak çorba, bir bütün sülün, bir keklik, koca bir tabak salata, iki dilim jambon, sarım­saklı koyun haşlama, bir tabak pasta ve ardından meyve ile lop yumurta yedi” diye not düşmüş bir saraylı.

    Kral tüm şürekası ile sarayı Versailles’a taşımış ve arkasın­dan iş çevirmesinler diye her­kesi gözönünde tutmuş. Kralın gözüne girmek önemli. Kral da herkesi görmek istermiş. Görür­se, konuşursa ve hele davet falan ederse sarayda yerin sağlamla­şırmış. Görünmüyorsan yoksun! Kralın seni görebilmesi, hele he­le anımsaması ve bir-iki çift laf etmesi için çevresinde dönenmek, saraydaki dairelerden biri­ni kapabilmek için çok önemli. Parası olanlar kralın tavsiyesine uyarak Versailles köyünde birer konak yaptırmışlar ama sarayda sıkış tepiş dairelerde kalıp göze görünür kalmayı tercih eder ve daha büyük bir daire boşalınca haberdar olup, ona terfi etme­yi umarlarmış. Gündüz gel, ge­ce eve dön mümkün tabii ama ancak kral uyuduktan sonra. Uyanmadan kahvaltı servisinde görünmek lazım.

    Diğer önemli bir nokta da yemek. Versailles, insanların odalarda ya da dairelerde yaşa­dığı bir otel gibi. Uşaklar gard­roplarda yatıyor. Sarayın tek mutfağı var ve dairelerde mut­fak yok. Yalnız en büyüklerinde yemek ısıtabilecek düzenek var. Karnın acıktı ne yapacaksın? Davet edilmek için sürekli sofra aranacaksın.

    “Boğaz hakkı” diyebileceği­miz, kralın cebinden yemek ye­me hakkına sahip ufak bir grup yani “commensaux”, çoğunlukla devlet görevlilerinden oluşuyor. Düşük derecelerde soylu saray ahalisinden birinin, kendini ye­mek hakkına sahip olacak birine davet ettirmekten başka şansı yok. Kralın başyaveri ile sara­yın yöneticisi olan “majordo­mo”nun sofra kurma ve misafir davet etme hakkı var. Misafir­ler çoğunluk kralın hizmetinde olan devlet görevlileri ve kralın yakınları. “Majordomo” için öğ­leden sonra 22 kişilik sofra ku­ruluyor. Başyaver ise günde iki defa 12 kişilik sofra kurabiliyor. Bu sofralardan birine davet edil­me şansı olanlara “Küçük Ko­mün” denilen mutfaktan getiri­len 6 çeşit yemek sunuluyor.

    Güneş Kral’ın sofralarında usul, adap ve yemek sanatı
    Louis ile Molière dostluğu Jean-Léon Gérôme, Molière ve 14. Louis’nin birlikte yedikleri yemeklerden birini 1862’de tuvaline yansıtmış.

    ‘Boğaz Takımı’

    Krala hizmet eden ekibe “Bo­ğaz Takımı” ya da “Kralın Ağzı” (Bouche du Roi) denirdi ve ye­me-içme işlerine bakan en kala­balık ve ayrıntılı görevleri olan bölüm buydu. Kralın öğle sofra­sına “Küçük Kuver”, akşam sof­rasına “Büyük Kuver” denirdi. Küçük Kuver’de yemek çeşitle­ri akşam yemeğine göre daha az olsa da 14. Louis hepsini yiyip bitirirdi. Akşam yemeği ise sa­at 10’da kraliçenin dairesinin ön tarafında kurulan yemek oda­sında (Antichambre du Grand Couvert) kurulurdu. Kral masa­nın uzun kenarında, arkası şö­mineye dönük hafif bir yükselti­nin üzerindeki rahat koltuğuna otururdu. Misafirler de masanın dar tarafına yerleştirilirdi ki kral kendisini izlemeye gelenleri ra­hatça izleyebilsin. Oda izleyiciler ile hıncahınç dolu olur; kralı gö­remeyenler yandaki muhafızla­rın odasından dolanıp bir görüş açısı, bir ufak göz teması yakala­maya çabalarlardı.

    Kral ile yemeğe davet edil­mek ayrıcalıkların en büyüğü tabii. Molière mesela sık sık ye­meğe davet edilmiş bu sofrada. Konuklardan, bazıları çok garip adap kurallarını iyi bilmeleri beklenirdi. Örneğin saray kamu­sal alan sayıldığı için, başkası­nın evinde sofraya otururken çı­kartılan şapka kralın huzurunda iken de çıkarılırdı; ancak sofraya oturulduğunda kafada kalmalıy­dı. Ancak bu defa şapkasız olan kral olurdu. Ne kadar güzel olur­sa olsun, sofraya gelen yemek ile ilgili yorum yapmak kabalık sayılırdı. Her şeyde olduğu gibi kralın sofrasında da mutlakiyet vardı; kral önüne getirilen ye­mek seçeneklerinden sevdiği­ni yer, istemedikleri ise hemen kaldırılırdı. Yemekler muhafız­lar eşliğinde uzaktaki mutfaktan yol boyu ilan edilerek getirilir ve herkes yemek önlerinden ge­çerken eğilip tabağı selamlardı: “Kral için kuşkonmazlı sülün…”.

    Bir yemekte kralın önüne 30’a yakın yemek gelirdi. Sofra­lar tüm yemeklerin aynı anda simetrik şekilde ortaya konul­duğu bir düzene sahipti. Her­kes tabağına istediği kadar alıp yerdi; ama yerinden kalkmadan, önüne yakın olanlardan alarak. Komşuna tabağını uzatıp yemek koymasını isteyebilirdin. İlginç olan şu ki bu sofrada çatal yoktu. Bilinmediğinden değil; kral ça­talı hiç sevmediğinden. Olması gerektiğinde de sadece iki dişli çatallar kullanılırdı. Kral saldı­rıdan korkuyordu ve bıçakların uçları yuvarlatılmıştı (Kardi­nal Richelieu’nun sivri uçları ile sofrada dişlerini karıştıran­lardan iğrendiği için bu kararın alındığı söylense de 14. Louis suikasta kurban gitmekten kor­karmış). Ekmek ve et bu kör bı­çaklarla kesiliyor, lokmalar elle yeniyordu.

    Güneş Kral’ın sofralarında usul, adap ve yemek sanatı

    Sofrada bardak da yoktu. Bardaklar arkada ayrı bir ma­sada durur ve uşaklar isteye­ne servis yapar, sonuna kadar içmesini bekleyip bardağı geri alırdı. Kral şarap istediğini bir işareti ile belli eder, “vin pour le roi” diye anons edilirdi. 14. Lou­is şarabı ve özellikle şampanya­yı çok içerdi. Sürekli anons yani. Bu kadar iştahlı olmasına kar­şın yemek saatleri dışında hiç­bir şey yemezmiş. Gut hastalığı ve akşam yemeğinden kalkar­ken cebine doldurduğu meyve şekerlemeleri yüzünden hepsi çürüyüp çekilen dişlerinden çok çekmiş. Sarayda ağız kokusu ve herkese yetecek lazımlık anında koşturulamadığından dolayı, ol­madık yerlere, perde arkalarına, her yere bırakılıveren “hediye­ler”in kokusunu bastırmak için bahçede yetişen çiçeklerden ağır parfümler yapılıp, elbisele­rin içine lavanta torbaları diki­lirmiş. Neyse, kapatalım.

    Güneş Kral’ın sofralarında usul, adap ve yemek sanatı
    Paris’e 19 km. uzaklıkta bulunan Versailles Sarayı ve çeşit çeşit sebze-meyvenin yetiştiği bostanının planı.

    Onca yemekten arta kalan, kralın özel hizmetine bakan 9 görevliye ve 5 subaya verilirmiş. Bunlardan sonra iki ayrı masa­ya daha servis edilen bu yiye­ceklerden hâlâ arta kalan olursa, bunlar da özel izinli esnafa dev­redilirmiş. Onlar da ısıtıp, bolca soslayıp, halka, askerlere ve dü­şük rütbeli kamu personeline sa­tarmış. Zamanın “fast food”u bu olsa gerek. Ancak buraya gelene kadar bazı özel yemekler olursa, kodaman ekipten olanlar doğru­dan mutfak ile anlaşıp bunların evlerine ya da dairelerine teslim edilmesini sağlarmış.

    Sıradan ve düşük rütbeli asil­lerin, kralın cebinden yemek verme hakkı olan az sayıda soy­lunun sofrasına davet edilmek için yarıştıkları söyleniyor. Dü­zenli yemek yiyebilmek için hoş­sohbet, güzel veya yakışıklı ve eğlenceli olmak artı puan. Yiye­cek bir şeyler bulmanın en kolay yolu, haftada bir-iki defa düzen­lenen “eğlentiler”. Kamuya açık eğlentilere herkes gidebilirdi.

    Bugün Versailles Sarayı 8 kilometrekareden fazla ala­nı, binaları, bahçeleri, müzesi, operası ile yılda 15 milyon tu­rist ağırlıyor. Bir adamın halkı­nı yoksayan görkemli, yaratı­cı düşünden arda kalan binalar, bahçeler, fıskiyeli havuzlarda ışık gösterileri, kralın bostanı herkeste hâlâ hayranlık uyandı­rıyor. Peki aynı dönemde bizde olanlardan geriye ne kaldı? Vali­de Bağı’nda 206 armut, 98 elma, 25 ayva, 43 şeftali, 13 vişne, 31 kiraz, 21 kayısı, 9 nar, 11 incir, 11 dut, 15 muşmula, 59 üzüm ve 31 portakal cinsi var iken geriye ne kaldı bize? Hiç!

  • ‘Yolunu bulan’ krallar ‘işini bilen’ düzenbazlar

    Yolsuzluk ve rüşvet, şüphesiz modern devlet-kapitalizm öncesinde de hatta çok eski devirlerden beri vardı. Para ve sermaye piyasaları geliştikçe, yolsuzluğun uygulama biçimleri de gelişti. 20. yüzyılda yolsuzluğu önlemek için gerek tek tek ülkelerde gerekse uluslararası düzeyde yasalar çıkarıldı, antlaşmalar imzalandı. Ancak “bal tutan parmağını yalar”, “benim memurum işini bilir” hâlâ geçerli. Döneminde, dünyayı sarsan 5 büyük hadise…

    Yolsuzluk, Dünya Banka­sı’nın basit tanımına gö­re, “devlet görevlilerinin kişisel çıkar için özel sektörden rüşvet kabul/talep ederek ikti­darlarını kötüye kullanmasıdır”. Elbette Dünya Bankası kurulma­dan; kapitalizm, özel sektör, mo­dern devlet ve diğerleri ortaya çıkmadan yüzyıllar önce de yol­suzluk vardı. Hatta tüm dünyaya eşit olarak dağıtılmıştı. Eskiden beri halk, vergi veya hediye adı altında rüşvet toplayan sütü bo­zuk, hırsız devlet görevlilerini bilir; bunlar hakkındaki hikaye­ler kulaktan kulağa dolaşır, kimi zaman da abartılırdı.

    Örneğin eski rejimlerde va­lilerin belli bir ücreti olmaz­dı; yönettikleri bölgenin yerel halkından kendileri ve ekipleri için vergi toplarlardı. “Deli Pet­ro” olarak bildiğimiz Rus Çarı 1. Piyotr’un reformlarından ön­ce Rus valilerinin uyguladığı bu yönteme “kormlenye” (kelimesi kelimesine: “beslemek”) denirdi. Halk, beslemek zorunda olduğu bu memurlardan hiç hoşlanmaz­dı. Bazı tarihçilere göre “korm­lenye”, Rus halkının gözünde yolsuzluğu, devletin olağan bir özelliği hâline getirmişti.

    Yolsuzluk her zaman olmasa da kimi zaman düzenbazlık ve sahtekarlıkla elele gider. Örneğin 18. yüzyıl başında İspanya vera­set savaşlarından mali yıkımla çıkan İngiltere ve Fransa’da iki “balon” patlamıştı. İskoçyalı Jo­hn Law, Fransa’yı borçlarından kurtaracağına ikna ederek Ame­rika ile ticaret yapacak bir “Mis­sissippi şirketi”ni kurup hisse­lerini piyasaya sürdü. Bunlar öyle bir spekülasyona yolaçtı ki kurduğu saadet zinciri kısa süre sonra 1719’da çöktü. İngiltere’de ise John Blunt adlı bir girişimci, kamu borcunu kurduğu Güney Denizi adlı şirketin sermayesine dönüştürmek, sonra da hissele­rini halka satmak üzere İngiliz hükümetini ikna etti. Bu balon da 1720’de patladı. Aynı dö­nemde İskoçyalı bir düzenbazın Amerika’da “Poyais” adlı hayali bir ülke adına tahvil çıkardığı bi­le görüldü.

    ABD’de kongre üyeleri demiryolculardan aldıkları rüşvet sonucu trene dönüşmüş, ülkenin adı da “Amerika Demiryolları Devletleri” olarak değişmiş. Thomas Nast’ın karikatürü, 1880.

    Bu hadiselerde şüphesiz ka­munun sorumluluğu büyüktü; ancak bu girişimlere izin veren devletler için “yolsuz”dan çok “basiretsiz” sıfatı daha uygundu. Seçkinler saadet zincirlerinden nasiplenmişti ama sonuçta zin­cir koptuğunda onlar da servet­lerini kaybetmişti.

    Kapitalizm geliştikten sonra, 1934’te Fransa’yı sarsan “Sta­visky Skandalı” yolsuzlukla hi­lenin birbirine karıştığı bir baş­ka örnekti. Alexandre Stavisky adlı bir Rus mültecinin kurdu­ğu düzen, küçük Bayonne ken­tinin kredi kurumu (Fransa’da fakir halkın borçlanabildiği bu kurumlar belediye tarafından iş­letiliyordu) adına sahte bonolar çıkararak başlamıştı. Güya Ti­caret Bakanlığı’nın ve Bayonne Belediyesi’nin denetlediği bu bo­nolar, sigorta şirketleri tarafın­dan satın alınmıştı. Balon patla­dığında Stavisky intihar etti veya kimilerine göre öldürüldü, hükü­met çöktü, Fransız siyaseti kök­ten sarsıntıya uğradı ve bir darbe girişimi güçlükle önlendi.

    Ancak yolsuzluğun mutla­ka bir düzenbazın tezgahından kaynaklanması gerekmiyordu. 19. yüzyıldan itibaren devlet­ten onay almak veya onunla iş yapmak isteyen girişimciler, sık sık rüşvet dağıtmak zorunday­dı. Örneğin İngiltere ve ABD’de ilk demiryolları özel girişimciler tarafından bir plan dahilinde de­ğil, karmakarışık bir şekilde ku­rulmuştu. Bir demiryolu kurmak isteyen, parlamento veya kong­reden onay almak zorundaydı, bu da fiiliyatta milletvekillerine, kongre üyelerine rüşvet dağıt­mak demekti. Ara ara skandallar patlıyor, az sonra unutuluyordu. Ancak sonuçta demiryolları da inşa ediliyordu.

    Le Petit Journal’in kapağında Stavisky skandalını araştıran polisler bir baskın yapıyor

    Para ve sermaye piyasaları geliştikçe, yolsuzluğun uygula­ma biçimleri de gelişti. 1970’ler­de patlak veren Lockheed skan­dalına baktığımızda, rüşvetin dağıtılma şekli bize komik dene­cek kadar safça gelebilir. Paralar ilgili ülkelerin politikacılarına bizzat bavulla taşınarak ulaştı­rılıyordu. Japon başbakanı Ta­naka’ya gönderilen para, Guam ve Hong Kong üzerinden gön­derilmişti; bir müttefiki destek­lediğini sanan bir takım düşük rütbeli CIA ajanları parayı bü­yük zorluklarla, golf çantalarıy­la taşımışlardı. Japonya sınırın­da polise yakalanma korkusuyla terleyen bu kuryeler, yüklerini Tokyo’da Peder Jose diye bilinen gerçek bir İspanyol rahibe teslim ediyorlardı. Bugünkü elektronik para dolaşım ağı, kripto paralar, okyanuslardaki ufak tefek ada­larda kurulu paravan şirketler ve ne olduğunu bilmediğimiz diğer dolambaçlı yollar henüz geliş­memişti. Ancak temelde her şey aynıydı: Bir şirket, mallarını sa­tabilmek için alıcı ülkelerin yö­neticilerine rüşvet ödemişti.

    20. yüzyılda yolsuzluğu ön­lemek için gerek tek tek ülkeler­de gerekse uluslararası düzey­de yasalar çıkarıldı, antlaşma­lar imzalandı. Ancak “bal tutan parmağını yalar”, “benim memu­rum işini bilir” gibi sözler hâlâ geçerli. Tarihten seçtiğimiz ör­neklere yakından baktığımızda yolsuzluğun, algılanış biçiminin ve yolaçtığı skandalların aslında hep aynı temel özellikleri taşıdı­ğını görüyoruz.

    Maaşa bağlanan kral

    İngiltere Kralı 2. Charles’ın 1670’te Fransa Kralı 14. Louis ile gizli bir antlaşma imzalayıp para kabul etmesi, ülkede kralla ilgili bir kuşku ve dedikodu dalgası­na yolaçmıştı. Eskiden kralların birbirlerine çıkar sağlamak için ödemeler yapmaları doğal karşı­lanırdı. Ancak 17. yüzyılın ikinci yarısında İngiltere’de hem hü­kümdarı denetleme arzusunda­ki bir parlamento vardı hem de Protestanlığı Katolik Fransa’ya karşı korumaya dayalı bir milli­yetçi siyaset doğmuştu.

    2. Charles, kendi parlamen­tosundan tiksiniyordu; çünkü babası 1. Charles parlamento öncülüğündeki bir devrim sonucu tahtını, dahası kafasını kaybet­miş; genç oğlu yıllarca Avrupa’da sürgün olarak yaşamıştı.1660’ta tahta çağrıldığında parlamento­ya bağlı kalacağına yemin etmek zorunda kalmıştı ama, mümkün olduğu kadar bağımsız davran­mak istiyordu. Avam Kamarası ile dengeyi kurmak için ip üs­tündeki cambaz gibi hareket et­meyi ilke edinmişti.

    Para uğruna Fransa’ya köle oldu İngiltere Kralı 2. Charles’ın portresi, John Michael Wright (üstte). 2. Charles’ın Katolik dinine inandığını, buna karşılık Fransa’nın ödeme yapacağını taahhüt eden ve iki yüzyıl gizli kalan Dover Antlaşması (üstte, sağda).

    2. Charles’ın aynı zamanda kuzeni Fransa Kralı 14. Louis ise Avrupa’daki gücünü perçinleme­nin peşindeydi. Hedefi, bugün­kü Belçika ve Hollanda’yı dize getirmekti. Kuzeyindeki bu top­raklara saldırmak için kuzeniyle anlaşmak isteyen Fransa kralı, aracı olarak erkek kardeşinin eşi Orléans düşesini kullandı. Bu genç kadın, 2. Charles’ın çok sevdiği kızkardeşiydi; 1670 so­nunda iki ülke arasında yapılan Dover Antlaşması’nın mimarı oydu. Aslında iki antlaşma im­zalanmıştı. Bunlardan 22 Ma­yıs 1670 tarihli olanı, o meşhum gizli antlaşmaydı. Gizli tutulma­sının nedeni, İngiltere kralının “Katolik dinine inandığını” be­lirtmesi ve “Roma Kilisesi’yle barıştığını ülkesi için uygun bir zamanda açıklamasını” öngör­mesiydi. Buna karşılık Fransa, İngiltere kralına para ödeyecek­ti. Sürekli para sıkıntısı çeken ve elisıkı parlamentonun tahsis et­tiği bütçeyle ihtiyaçlarını karşı­layamayan 2. Charles için bu çok önemliydi.

    Charles ölene kadar Lou­is’den para tırtıklamaya de­vam etti. Gizli antlaşma ancak 1830’da tarihçi Lingard tara­fından açıklanacaktı. 2. Char­les’ın İngiltere’deki şöhreti bun­dan çok zarar gördü. Hatta 19. yüzyıl tarihçisi Macaulay, onun için “Fransa’nın Kölesi” tanımı­nı kullandı. 2. Charles’ın Fran­sa’dan aldığı toplam para, Fran­sız para birimi “livre tournois” olarak 9 milyon 950 bini (o dö­nemde 746 bin Sterlin) buldu. Bu miktar, aşağı yukarı kralın (yani devletin) 1 yıllık bütçesi­ne eşitti.

    O dönemde Kral’ın Fran­sa’dan para aldığını bilen, hatta buna aracılık eden bazı bakanlar da vardı. Bunlardan Lord Dan­by ibretlik bir cezaya çarptırıldı. 1678’de 2. Charles, ülkesindeki Fransız düşmanlığının yükseli­şini bahane ederek rüşvet mik­tarını artırmak için başlıca ba­kanı Lord Danby’ye emir verdi. Danby iki ülke arasında gizlice aracılık yapan Montagu’ye yaz­dığı iki mektupta Fransa’dan yıl­da 6 milyon Livre “tırtıklamak” için gereğini yapmasını istedi. Başbakan Danby bu mektupla­rı unutmuş olacak ki birkaç ay sonra Montagu ile kavga ederek onu görevinden attı. Montagu intikamını hemen aldı: Dan­by’nin Fransa’dan para talep eden iki mektubunun Avam Ka­marası’nda yüksek sesle okun­masını sağladı. Gerçi mektupla­rın altında kralın “Bu mektubu onaylıyorum. C. R.” şeklinde bir notu vardı ama Meclis Başka­nı bu bölümü okumamayı tercih etti; böylece Danby sanki Fran­sa’dan kendisi rüşvet istiyormuş gibi ortada kalakaldı. Kral onu hemen feda etti; Danby de ken­dini Londra Kulesi’nde buldu.

    Charles, Fransa Kralı’nın erkek kardeşinin eşi ve Dover Antlaşması’nın mimarı olan kız kardeşiyle.

    Kraliçenin elmas gerdanlığı

    Fransız Devrimi’nden dört yıl önce, 1785’te patlak veren “El­mas Gerdanlık Skandalı”, Kra­liçe Marie Antoinette’in temsil ettiği kraliyetin ve Kardinal de Rohan’ın temsil ettiği kilisenin imajına ağır bir darbe vurdu. Bu gerdanlık, saray kuyumcuları Boehmer ve Bassenge tarafın­dan tasarlanmış gösterişli bir parçaydı. Toplam 2.800 karat ağırlığında 647 elmastan oluşu­yordu. Kuyumcular değeri 2 mil­yon Frank’ı bulan bu ucubeyi sa­tacak müşteri bulmakta zorlan­dılar. İlk başvurdukları kişi olan Kraliçe Marie Antoinette, savur­ganlığıyla bilinmesine rağmen teklifi geri çevirdi. Gerdanlığın resmi İstanbul dahil Avrupa’daki bütün sarayları dolaştıysa da alı­cı bulunamadı.

    Bir hırsız çetesi o sırada işe karıştı. Fransa’nın en eski ailele­rinden birine mensup Kardinal de Rohan’ın kraliçe tarafından hiç sevilmediğini bilmeyen yok­tu. Kont ve Kontes de Lamotte adlı, kim oldukları tam bilin­meyen bir karı-koca, Kardinal’e yaklaşarak kraliçenin gerdanlı­ğı almak istediğini, ama paraya sıkışık olduğunu, onun adına ilk avansı öderse Kardinal’e min­nettar kalacağını iddia ettikle­rinde; epeyce saf olduğu anlaşı­lan Kardinal hemen teklifi kabul etti. Kontes Jeanne de Lamotte, güya kraliçenin arkadaşıydı. Üs­telik iddiasını kraliçenin ağzın­dan yazdığı sahte mektuplarla kanıtlamıştı. Kardinal hemen 30 bin Frank avansı verdi. Ancak biraz da şüphelenerek kraliçeyle gizli bir görüşme ayarlamalarını istedi. Karı-koca Marie Antoi­nette’e çok benzeyen bir fahişe bularak kraliçe gibi giydirdiler, Versailles Sarayı’nın halka açık bahçelerinde uzaktan kardinale gösterdiler.

    ‘Elmas gerdanlık’
    hadisesi

    16. Louis döneminde
    Fransa’da büyük skandala
    yolaçan elmas kolyenin
    zirkondan yapılmış kopyası,
    Breteuil Şatosu’nda
    sergileniyor (üstte).
    Skandalın ardından
    ömürboyu hapis ve kırbaçla
    cezalandırılan Kontes de
    Lamotte (üstte, sağda).

    Lamotte çiftinin amacı hem kardinali tırtıklamak hem ger­danlığa el koymaktı. Kardinal­den aldıkları avansın bir mikta­rını ve güya kraliçenin yazdı­ğı, geri kalan ödemeyi Kardinal aracılığıyla yapacağını belirten bir mektubu Boehmer ve Bas­senge’a vererek karşılığında ger­danlığı aldılar. Kont de Lamotte elmasları satmak üzere hemen İngiltere’nin yolunu tuttu.

    Aradan zaman geçti. Ama kraliçe hâlâ Kardinal’e yüz ver­miyordu. Boehmer ve Bassan­ge ise hâlâ paranın geri kala­nını alamamışlardı. Kraliçeye doğrudan başvurmaktan başka çare kalmamıştı. Skandal ancak o zaman ortaya çıktı. Marie An­toinette, hiç güvenmediği Kar­dinal’in de kendisi gibi aldatıl­dığını anlamadı; komplonun onun başının altından çıktığına inandı. Aynı görüşte olan Kral 16. Louis o kadar öfkelenmişti ki bütün sarayın toplandığı bir ortamda Kardinal’in tutuklan­masını emretti. Saray Bakanı Breteuil’ün herkesin ortasında “Kralın emriyle Kardinal’i tutuk­layın!” diye bağırması, sarayda ve ülkede bomba etkisi yarattı.

    Kral ve Bakanları daha se­rinkanlı davransaydı, olayı tam anlamıyla araştırmadan kamuya açıklamanın kendi imajları açı­sından felaket olacağını öngö­rebilirlerdi. Ancak gerek hemen yakalanan Kontes de Lamot­te’un gerekse Paris Parlamento­su tarafından yargılanan Kardi­nal de Rohan’ın mahkeme süre­ci, hükümdarın istediği sonucu vermedi. Bir fahişenin kraliçe gibi giyinmesi, kardinalin de onu uzaktan görüp Marie Antoinette zannetmesi kralın onurunu çok zedelemişti. Buna rağmen Paris Parlamentosu sonunda Kardi­nal’i akladı. Dinadamı, Fransa Kraliçesi’nin kendisine bir “ge­ceyarısı randevusu” verdiğine inanmak gibi bir “küstahlığa” kapıldığı için özür diledi; görev­lerini bıraktı ama serbest kaldı. Kontes de Lamotte ise halkın önünde cellat tarafından kamçı­landıktan sonra, “voleuse” (hır­sız) anlamındaki bir V harfiyle damgalanarak ömür boyu hapse gönderildi.

    Louis ve “bütün kötülüklerin anası” kabul edilen Marie Antoinette’in aşağılandığı bir dönem karikatürü.

    Elmas gerdanlık hadisesinin tek ciddi sonucu, kraliyete olan güvenin tamamen yıkılmasıydı. Halk, bütün kötülükleri temsil eden Kraliçe’nin geceyarısı bir kardinalle saray bahçesinde bu­luşmasını tam da onun karakte­rine uygun bir davranış olarak görmüştü. Bu arada Londra’daki Kont de Lamotte gerdanlığın el­maslarını kuyumculara satmış­tı. Boehmer ve Bassenge iflas ettiler. İki kuyumcunun Kar­dinal’in ailesine açtıkları dava 1867’ye kadar sürdü. O tarihte Fransız monarşisi çoktan yıkılıp gitmişti.

    Başbakan hapse girdi

    Lockheed skandalı, bir şirket­le çok sayıda devletin üst düzey yöneticileri arasında kurulmuş rüşvet ağı olarak 20. yüzyılın en önemli yolsuzluk olaylarından biriydi. 1970’lerde zor durum­daki Amerikan Lockheed şirketi askerî ve sivil uçaklarını satabil­mek için Japonya, Batı Alman­ya, Hollanda, İtalya gibi gelişmiş, demokratik sayılan “1. Dünya” ülkelerinin Bakanlarına, prens­lerine, hatta başbakanına para dağıtmıştı. Lockheed’in ve onun lisansıyla üretim yapan diğer şirketlerin müşteri ağı genişti, Türkiye’den Suudi Arabistan’a, İran’dan Endonezya’ya kadar uzanıyordu. Gerçi bu ülkeler Ba­tı kamuoyunun gözünde o kadar önemli değildi; çünkü yolsuz­luğun bu az gelişmiş ve otoriter devletlerin bir parçası olduğuna inanılıyordu.

    Skandalı ABD Senatosu’nun bir soruşturma komisyonu orta­ya çıkardı. Frank Church’ün başkanlık ettiği komisyon 1975’te büyük şirketlerle ilgili yolsuzluk iddialarını araştırmaya başladı. Önce Northorp mercek altına alındı ama şirketin komisyona ifade veren başkanı “Biz kendi­mize Lockheed’i örnek almıştık” deyince, dikkatler ona döndü. Lockheed’in hesaplarından pa­ranın izini süren komisyon üye­leri rüşvet ağının ne kadar ge­niş olduğunu anlayınca, durum Hazine Bakanı William Simon’a iletildi. Komisyonun önerisi şuy­du: “Bu yöntemleri durdurma­nın en etkili yolu, Lockheed’den para alan yabancı görevlileri ve ödemeleri yapan sözde pazarla­ma danışmanlarının isimlerini açıklamaktır. Bu önlem, ileride Amerikan şirketleriyle iş yapan yabancı görevlilerin rüşvet ta­leplerini durduracaktır”.

    Japonya’da milat: Lockheed skandalı Lockheed 1970’lerin başında geliştirdiği L-1011 TriStar yolcu uçağını (üstte) satmak için çok rüşvet dağıttı. Tokyo’da 1976’ya “Lockheed Yılı” adı verildi. Yolsuzluklara karşı gösteriler yapıldı (altta sağda).

    Ancak öneriyi uygulamak kolay değildi; çünkü Lockheed’in avukatları ABD’nin güçlü Dışiş­leri Bakanı Henry Kissinger’a başvurarak bu isim açıklama ko­nusunun ABD’nin “dost ve müt­tefikleri” için ne kadar korkunç olacağını hatırlattılar. Kissin­ger’ın müdahalesi tam istenen sonucu vermedi. Church Komis­yonu 4 Şubat 1976’da tetiği çekti. Para alanlar arasında Alman ve İtalyan bakanlar, Hollanda Kra­liçesi Juliana’nın kocası Prens Bernhard ve Japonya’nın bir ön­ceki başbakanı Tanaka Kakuei de bulunuyordu. Hollanda Pren­si Bernhard kendisine soru so­ran gazetecileri “ben böyle şey­lerin üstündeyim” diye tersledi. Haklıydı: Hollanda hükümeti ta­rafından himaye edildi. Almanya ve İtalya’daki bakanlar şöyle bir sarsıldılar; bazıları istifa etti ama fazla bir sonuç çıkmadı. Dünya bu vesileyle süper yatını Lock­heed’den tırtıkladığı rüşvetlerle alan Suudi arabulucu Adnan Ka­şıkçı ile tanıştı ama onun da kılı­na zarar gelmedi.

    Asıl fırtına Japonya’nın ba­şına patladı. 6 Şubat 1976’da Lo­ckheed’in başkan yardımcısı se­natoda verdiği ifadede Tanaka’ya başbakanken Japon havayolu şirketi ANA’nın 21 adet L-011 sivil Lockheed uçağı alması için 1.8 milyon Dolar rüşvet ödedik­lerini açıkladı. Tanaka başba­kanlık koltuğunu aynı partiden Miki’ye bırakalı sadece 2 ay ol­muştu. En büyük cazibesi dürüst şöhreti olan Miki, Tanaka’nın tutuklanmasını, bir süre hapiste yatmasını sağladı. Ancak Tanaka 1993’te ölünceye kadar Liberal Demokrat Parti’nin gölgedeki en güçlü adamı olarak kalacaktı.

    Korkutucu bir başka nokta, Japonya’daki rüşvet ağının tam ortasında Kodama Yoşiyo adlı bir eski savaş suçlusunun bulun­masıydı. Kodama, 1930’larda ül­kesinin Çin’i işgali sırasında bu­rada yağmaya dayanan büyük bir servet yapmıştı. Savaştan sonra yargılanmaktan kurtulmuş, ye­raltı dünyası teşkilatı Yakuza ile yakın ilişkiler kurmuştu. Eski başbakan Tanaka, Japon seçkin­leri tarafından feda edilip hapse gönderilirken, kimse Kodama’ya dokunmadı; ölene kadar siyaset ve kirli para ilişkilerinin ortasın­da yaşamaya devam etti.

    Lockheed skandalı, yolsuzlu­ğa karışanları yeterince cezalan­dırmamış olabilirdi ama Japon­ya ve ABD’de önemli değişiklik­lere yolaçtı. ABD 1977’de FCPA olarak bilinen yabancı ülkeler­deki yolsuzluklarla ilgili bir yasa çıkardı. Olay, savaş sonrası Ja­ponya’da kurulan muhafazakar seçkin siyasetinin kara yüzünü sergileyen, önemli reformların kapısını açan bir milat haline geldi.

    Lockheed şirketi ise sonra­ki yıllarda pek çok değişikliğe uğradı. Bugün Lockheed Mar­tin adıyla dünyanın en büyük savunma sanayii şirketi olarak F-35 projesinin üreticisi duru­munda.

    Çin imparatorunun dünürü

    Konfüçyus ilkelerine göre ka­tı hiyerarşik bir toplum olan Çin’de insanın üstlerine her ve­sileyle hediye vermesi köklü bir gelenekti. Çinli âlimler öteden beri hediye ile rüşveti birbirin­den ayıran sınırın ne olduğunu tartışırdı. Ama hangi standart uygulanırsa uygulansın, He­şen’in (1750-1799) bütün gücü elinde toplayan bir vezir olarak elde ettiği servet yüksek mevki­iyle açıklanacak gibi değildi. Çin tarihine yolsuzluk şampiyonu olarak geçti.

    İddialara göre serveti şöyle sıralanıyordu: Konaklarındaki oda sayısı 3 binden fazlaydı, 32 kilometre karelik toprağa sahip­ti, bir sürü banka şubesi, 75 re­hin dükkanı, her biri 1000 tael (Çin para birimi) eden 100 bü­yük külçe altını, milyonlarca gü­müş külçesi, 58 bin sterlini (İn­giliz Doğu Hindistan şirketiyle iş ilişkileri kurmuştu), en yüksek kalitede sayısız ginseng (Uzak­doğu’da sağlık açısından çok değerli olan bir bitki), 10 büyük incisi (bunlar o kadar kaliteliydi ki, idam fermanında imparator kendi tacında bile böyle inciler bulunmadığını belirtmişti), sa­yısı 1000’i geçen yeşim muska­sı, 10 büyük yakutu, 40 safiri, 40 gümüş yemek takımı, 7000 de­ğerli kıyafeti, 14 bin 400 top en iyi kalite ipeği, 550 tilki postu, 460 Avrupai giysisi, 61 bin tunç eşyası, 100 bin porselen kapka­cağı, 606 erkek hizmetkârı ve hareminde 600 cariyesi vardı. Toplam servetinin Çin’in 15 yıl­lık bütçesine eşit bir rakama, 1 milyar 100 milyon gümüş Tael’e ulaştığı söyleniyordu.

    Bugün tarihçiler bu servetin iddia edilen kadar olmadığın­da hemfikir olsalar bile, Heşen iktidarda kaldığı sürece iş ha­yatına hep ilgi duymuş, bizzat sarraflık yapmış, Hindistan’daki İngilizlerle ticari ilişkilere gir­miş, kıyafetleriyle göz kamaştır­mış ve kuşkusuz mağrur tavrıyla kendine çok düşman edinmişti. En büyük sorun fazla hızlı yük­selmesiydi. Evet, Mançuların önemli klanlarından biri olan Niohuru ailesinin bir üyesiydi; akıllı, yakışıklı ve yetenekliydi ama Pekin’deki Yasak Şehir’de muhafız subayı olarak başladığı kariyerinde 1 yıl gibi kısa bir sü­rede en tepeye ulaşmış, Vergiler Kurulu başkan yardımcısı, Saray Bakanı ve Büyük Danışman gibi devletin zirvesindeki mevkile­re ulaşmıştı. Bu sırada henüz 30 yaşındaydı. İmparator Çiyenlong (saltanatı 1735-1796, emekli im­parator olarak 1796-1799) onda bir cevher görmüş olacak ki, öle­ne kadar önünü açtı ve yetkile­rini artırdı. Hatta en sevdiği kızı Prenses He Şiayo’yu, vezirinin oğluyla büyük bir düğün yaparak evlendirdi. İmparator 65 yaşın­dayken doğan bu küçük kızına çok düşkündü. Prensesin 300 bin gümüş Tael’lik çeyizi, dört ablasından çok daha fazlaydı.

    Heşen’in açgözlülüğüyle ilgili söylentiler, saraydaki düşman­ları tarafından durmadan kö­rükleniyordu. En büyük hatası, Çiyenlong’un veliahtını da ken­disine düşman etmek olmuştu. Nihayet Çiyenlong öldükten sa­dece beş gün sonra, yeni İmpa­rator Ciyaçing tutuklanmasını emretti. Yapılan soruşturmadan sonra yeni imparator, Heşen’i 20 ayrı suçtan ölüme mahkum eden uzun bir ferman yayınladı. Suçlar arasında servet edinme­sinden çok “imparator baba­mın gücüne meydan okumak” ve “iktidarı kötüye kullanmak” gibi iddialar yer tutuyordu. He­şen, en korkunç cezaya (yavaş yavaş kesilme) mahkum edilse de imparator belki kızkardeşi­ni düşünerek ona bir ipek sicim yollamakla yetindi, yani intihara mahkum etti.

    Say say bitmeyen bir servet


    Veziri Heşen’i desteklemekten hiç vazgeçmeyen Çiyenlong, Çin’in en uzun süre tahtta kalmış imparatorlarından biriydi. Heşen, sonunda servetiyle neredeyse onu geride bırakmıştı.

    Beyaz Saray ve viski çetesi

    ABD Başkanı Ulysses S. Grant döneminde (1869-1877) pat­lak veren Viski Çetesi skanda­lı, viskiye uygulanan verginin birkaç kat arttırılması sonucu ortaya çıkmıştı. Missouri eyale­tinin St. Louis kentindeki viski üreticileri, bu yükten kurtulma­nın yolunu devletin üst düzeyin­de yer alan iki generalle işbirliği yapmakta buldular. Bunlardan John McDonald yoksul bir ai­lenin çocuğuydu; çeşitli işlerde çalıştıktan sonra Amerikan İç­savaşı sırasında kazanan tarafta çarpışarak tuğgeneralliğe kadar yükselmişti. Daha sonra Mis­souri eyaleti defterdarı olmuştu. Diğer general Orville E. Babcock ise Westpoint Akademisi’nden mezun meslekten bir askerdi. İç savaşta Ulysses S. Grant ile aynı cephede bulunmuş, generalliğe kadar yükselmiş, silah arkadaşı başkan olunca o da özel sekre­terlik görevini üstlenmişti. Baş­kanın arkasındaki karanlık güç olarak biliniyordu.

    Viski Çetesi davasında 238 kişi yargılandı.

    St. Louis’deki viskiciler bu iki adamın şemsiyesi altında Vergi İdaresi memurları, depo sahiple­ri, polis ve eyalet yetkililerinden oluşan geniş bir örgüt kurdular. Ürettikleri viski için ödemele­ri gereken verginin sadece ya­rısı ceplerinden çıkıyor, bunun bir miktarı devlet memurlarına dağıtılıyor, geri kalanı devlet ha­zinesine giriyordu. Bir süre son­ra hazine bakanlığına getirilen Benjamin Bristow, viski vergi gelirinin düşük düzeyinden kuş­kulanarak olayı soruşturmaya karar verdi. Ancak başkanın özel sekreteri Orville Babcock, çete­nin muhbiriydi. Beyaz Saray’da atılan her adımı St. Louis’deki ortaklarına bildiriyordu. Bu telg­raflar şifreli bile değildi. Örne­ğin: “Şimdilik onları durdurmayı başardım. Sylph”. Özel sekrete­rin telgrafları “Sylph” diye im­zalamasının nedeni, St. Louis’yi ziyaret ettiğinde viskicilerin onu bu isimle anılan güzel bir kadın­la tanıştırmasıydı…

    Hazine Bakanı attığı her adımda karşısına çıkan engelleri görünce, soruşturmasını özel de­dektiflerle, viski teşkilatının içi­ne sızan muhbirlerle sürdürdü. Dosya oluşturulduğunda baş­kandan operasyonu başlatmak için onay almak kolay olma­dı. Çünkü çetenin en önemli iki üyesi, eski silah arkadaşlarıydı.

    Başkan Grant’in arkasındaki güç Orville Babcock.

    Sonunda başkan ABD tari­hinde ilk kez skandalı soruştur­mak için bir özel savcı atadı. 10 Mayıs 1875’te 238 kişi hakkın­da dava açıldı, bunlardan 110’u mahkum edildi, 3 milyon dolar­lık vergi cezası toplandı.

    Başkanın özel sekreteri Or­ville Babcock’un yargılanma­sı bir sonraki yıla kaldı. Başkan ondan kolay kolay vazgeçmek istemiyordu. Mahkeme karşısı­na çıkmasını engelleyemedi ama Babcock nasıl olduysa temize çıktı. Özel sekreterlik görevi­ni bırakmak zorunda kaldı ama başkanlık süresi bitinceye kadar Ulysses E. Grant’a hizmet etme­yi sürdürdü.

    ABD’de pekçok yolsuzluk skandalı patlamıştı ama viski çe­tesinin bir özelliği vardı. İçsavaştan muzaffer çıkan yeni seçkin­ler savaş alanlarında kurdukları ilişkileri sivil hayatta da perva­sızca kullanmış, kendilerinde her şeye hak görmüşlerdi.

  • Güneş Kral 300 yıl önce battı

    Güneş Kral 300 yıl önce battı

    Saltanatı 72 yıl süren 14. Louis, merkezileşmesinde büyük payı olan Fransa’da devletin dizginlerini öyle bir güçle elinde tutuyordu ki, “Devlet benim” sözleri ona atfedildi. Kendini güneşe benzeten kral 1715’te  öldüğünde, mutlak monarşi zirveye ulaşmıştı. Sonraki 72 yılda oradan tepetaklak yuvarlanacaktı. 

    Efsane kral Louis’nin edindiği ilk lakap Hüdaverdi’ydi (Dieudonné). Çünkü 1 Eylül 1638’de dünyaya geldiğinde, annesi İspanya Prensesi Anne 37, babası Fransa Kralı 13. Louis 38 yaşındaydı ve 17 yıllık evliliklerinde ilk kez çocuk sahibi oluyorlardı. Bu mucizevi çocuk Avrupa monarşisinin büyük simgelerinden biri olacaktı ama, o zirveye ulaşması için fırtınalı bir çocukluk geçirmesi gerekti. 14. Louis babasının ölümüyle beş yaşında tahta çıktı. Annesi Kraliçe Anne, saltanat naibesi oldu. Ancak başta amcası olmak üzere, hanedanın diğer üyeleri, küçük krala el koymak, annesini bir manastıra kapatmak için fırsat kolluyordu. 

    Güneş Kral 300 yıl önce battı
    1648: 10 yaşında (solda). 1670: 32 yaşında (ortada). 1701: 63 yaşında (sağda).

    Ülkeyi annesi ve onun başlıca bakanı olan İtalyan Kardinal Mazarin yönetiyordu. Fransız asilleri, iktidarı bu İspanyol prensesiyle İtalyan din adamına bırakmaya niyetli değillerdi. Kralın gücünün zayıfladığı her dönemde yaptıkları gibi yine ayaklandılar ve Paris halkını da peşlerinden sürüklediler. Fronde denilen bu ayaklanmalar, küçük Louis’ye kimseye güvenmemeyi öğretti. Paris halkının sarayı bastığı, gece yarısı annesi, kardeşi ve Mazarin ile başkentten kaçtığı, güvendiği kuzeni Prens de Condé’nin ihanetine uğradığı bu zor yıllar, ona politika ve iktidar hakkında önemli dersler verdi. 

    Louis’nin gerçekten kral olduğu tarih 1661 yılıdır. Mazarin o yıl öldü. 23 yaşındaki kral, onun yerine başka birini atamayacağını, ülkeyi tek başına yöneteceğini açıklayarak herkesi şaşırttı. Aynı yıl, aşırı zenginleşen, kendisini gölgede bırakan Maliye Bakanı Fouquet’yi de tutuklattı. Artık Fransa’yı tek başına avucunda tutuyordu. Günümüzde dev şirketleri bütün ayrıntılarına kadar denetleyerek başkalarına yetki vermekten kaçınan CEO’lar için kullanılan “mikro yönetici” tabiri, onun için de uygundu. Her gün saatlerce çalışmaya yoğunlaşabiliyor, ancak eğlenceye, ava, dansa, kadınlara zaman ayırmayı da başarıyordu. 

    Tabii onun da bazı bakanları vardı. Hiçbiri Kardinal Mazarin gibi sınırsız bir yetkiye sahip olamadı. Ama Maliye Bakanı Colbert, Fransızların “grand commis de l’état” (büyük devlet memuru) dediği önemli politikacılardan biri oldu. Colbert’in uyguladığı “Fransız merkantilizmi”, ülke içinde endüstri ve üretimin artmasını, ithalatın en düşük düzeyde tutulmasını, paranın yani gümüş ve altın gibi değerli madenlerin ülke dışına akmasının önlenmesi üzerine kurulmuştu. Bunun için Colbert “manufactures” denilen devlet denetiminde tekel gibi çalışan şirketler kurdu. Fransa’nın ilk sömürge imparatorluğu da bu dönemde ortaya çıktı. Hindistan’la ticaret yapan Fransız Doğu Hindistan Kumpanyası, Kanada’da “Yeni Fransa” adlı sömürge, Karayip’deki şeker ve köle adaları, Kuzey Amerika’nın ortasında “Louisiana” adı verilen geniş topraklar, Fransa’yı İspanya, Hollanda ve İngiltere ile karşı karşıya getirdi. 

    Ama Fransızları büyüleyen bu uzak diyarlar değil, Paris ve kralın yaşadığı başkent dışındaki Versailles Şatosu’ydu. Louis, hiç güvenmediği Paris halkını zapturapt altına almak için La Reynie’yi polis şefi (lieutenant général de police) olarak görevlendirerek, modern polis teşkilatının temelini attı. La Reynie, bütün siyasal, kültürel etkinliklerin gözlenmesi, her türlü fesat hakkında bilgi toplanmasıyla görevliydi. Louis’nin her gün okuduğu sayfalarca yazı arasında, La Reynie’den gelen raporlar da vardı. 

    Kendisini güneşe veya Jupiter’e benzetmekten hoşlanan Kral, aynı zamanda bir Mars olmak da istiyordu. Gençlik yıllarında savaşlara bizzat katıldı. Louis’nin ölümünden yirmi küsur yıl sonra Voltaire, bu dönemle ilgili olarak kaleme aldığı kitapta (Le Grand Siècle) “O dönemde yapılmış savaşların ayrıntılarını burada bulmayı beklemeyin” diye yazar. Aynısını biz de söyleyelim. Fransa, İspanya’nın bugün Belçika olarak bildiğimiz topraklarına göz dikmişti ve Louis’nin bütün saray halkıyla katıldığı ilk savaşlar bunlardı. Her bir Felemenk şehrinin alınışı, Büyük İskender’in Pamir dağlarına ulaşması gibi büyük bir zafer olarak kabul edilip eğlenceler, törenler düzenleniyordu. 

    14. Louis’nin en büyük başarısı, bilinçli olarak oluşturduğu imajıydı. Bütün ömrünü kendisinin başrolü oynadığı bir gösteri gibi geçirdi. Bu tiyatroya uygun sahneyi Versailles Şatosu’nu yaptırarak kurdu. “İhtişam, nezaket ve çapkınlık, bu sarayın ruhudur” diye yazmıştı çağdaş bir İngiliz. Versailles’ın bahçeleri, salonları, galerileri, burada düzenlenen balolar, şölenler, kralın saat düzeniyle yaptığı arabalı-arabasız gezintiler, yatış, kalkış törenleri, görkemli sofralarda yediği yemeklerin bolluğu, Mlle de La Vallière, Madame de Montespan gibi metreslerinin göz kamaştıran güzelliği, hep aynı gösterinin parçasıydı. Kral, kendi döneminde parlayan Fransız klasisizminin öngördüğü gibi, özdenetimi elden bırakmayan, hayatının fırtınalarını dışarı yansıtmayan, aşırı gülmek, surat asmak, bağırıp çağırmak gibi aşırılıklara kaçmayan, mükemmel bir oyuncu, tek oğlu öldükten birkaç gün sonra verilen baloda, üzgün üzgün oturan gelinine, “Bizler herkes gibi davranamayız. Kalkın, dansedin” diyebilen bir adamdı. 

    Ancak Louis’nin büyük kral imajı, 1680’lerden itibaren önemli ölçüde zedelendi. 1685’te, büyükbabasının çıkarmış olduğu Nantes Fermanı’nı yürürlükten kaldırarak, Fransa’daki Protestan azınlığı ya Katolik olmaya ya da sürgüne gitmeye zorladı. Protestanların gidişiyle Fransa eğitimli, çalışkan ve becerikli bir işgücünden yoksun kaldı, endüstrisi zarar gördü. 

    Güneş artık batmaya başlamıştı. 1688’de Louis, boşalan İspanya tahtına torunlarından Philippe’i çıkartmaya karar vererek büyük bir savaş başlattı. Avrupa’nın diğer iki büyük gücü İngiltere ve Avusturya, Fransa’nın İspanya ve sömürgelerine el koymasını engellemek üzere silahları kuşandılar. İspanya veraseti üzerine sürdürülen savaşlar 1714 Utrecht Antlaşması’na kadar neredeyse durmadan sürdü. Avrupa ile birlikte Fransa için de bu uzun mücadele büyük bir yıkım oldu. O güne kadar Avrupa’nın en büyük askerî gücü sayılan Fransa, bu defa yenilgilere uğradı. 1709’da yaşanan “14. Louis’nin kışı” korkunç bir felaketti. Sıcaklık eksi 20 dereceye kadar düştü, Versailles’daki şarap karafları bile dondu. Köylülerin çektiği sıkıntıların boyutunu anlatmaya gerek yok. Sonunda Louis, torununu İspanya kralı olarak kabul ettirdi ( bugünkü kral onun soyundan gelir) ama Fransız halkı bu korkunç 25 yıldan yaralı olarak çıktı. 

    Kralın alışkanlıkları değil ama kendisi değişmişti. 1683’te kraliçe Marie-Thérèse öldükten sonra, Markiz de Maintenon unvanını verdiği, kendisinden birkaç yaş büyük, dul bir kadınla gizlice evlendi. Bu evlilikle birlikte kralın çapkınlıkları son buldu. Yaşlı çift, Louis ölene kadar tam bir burjuva ailesi gibi uyum içinde yaşadı. Ama artık Versailles eskisi gibi değildi. Savaş ve açlık bulutları zaten bir çeşit devlet töreni gibi sürdürülen eğlencelerin tadını kaçırmıştı. Son yıllarında Louis’nin oğlunun, iki torununun, torununun iki oğlunun arka arkaya ölmesi, sarayı mateme boğdu. Nihayet 1 Eylül 1715’te geride tek torun çocuğu olan 5 yaşında bir veliaht bırakarak gözlerini kapadığında, 72 yıldır oynadığı büyük kral rolünden bıkmış olmalıydı. 

    FRANSIZ KLASİSİZMİNE İLHAM VERDİ

    Majesteleri hem hayatta hem sahnede başrolde

    Güneş Kral 300 yıl önce battı
    Parlayan güneş 1653’te sahneye konan Le Ballet de la Nuit’de Apollon kılığındaki 14. Louis. O sırada henüz 15 yaşında.

    Louis’nin saltanatı, Fransız edebiyatında klasisizm denilen parlak bir döneme denk gelmişti ve bu bir tesadüf değildi. Bu edebiyatın Molière, Racine, Boileau, La Bruyère gibi yazar ve şairlerini, hatta vaazlarıyla edebiyat tarihine giren Bossuet gibi papazlarını düşünürken akla ilk gelen kral ve sarayıdır. Kralın dramatik sanatlara ilgisi 1653’te muhtemelen Lully’nin bestelediği “Le Ballet de la Nuit” adlı dansla başlamıştı.

    Bu dansta kendisi ayı ve yıldızları aydınlatan güneş rolünde dansetmişti. Komedi ustası Molière’in tiyatro topluluğu yıllarca kralın doğrudan himayesi altında en büyük eserlerini sahneledi. İkiyüzlü yobazlarla alay eden Tartuffe komedisini bile kralın desteğiyle sarayda sahneye koymuştu. Molière, kralın himayesini kaybettikten bir yıl sonra sahnede öldü (1673). Büyük trajedi yazarı Racine de tam bir “courtisan”dı. Louis’nin kendisini de, büyük kralı oynayan bir oyuncu olarak bu klasik sanatın önemli bir temsilcisi saymak yanlış olmaz.

    MONARŞİNİN GÜCÜ VE DEBDEBE

    Versailles Şatosu: Küçük Beştepe

    Güneş Kral 300 yıl önce battı
    Muzaffer Fransızoğulları Versailles Şatosu’nda bir zafer ve kabul töreni. 14. Louis, Seneffe savaşından muzaffer çıkan Louis de Bourbon-Condé’yi kabul ediyor.

    Louis’nin en büyük projesi, Versailles Şatosu’dur. Bu küçük av köşkünü 1661’de keşfetmiş, muhteşem bir saraya dönüştürmek üzere ömrü boyunca çalışmıştı. 700 odası, 1513 penceresi, 1252 şöminesi, 67 merdiveni, 483 aynasıyla 67121 metrekareye yayılan sarayın 800 hektarlık bir parkı vardı. Burada 55 havuz ve kanallar, 600 fıskiye yaptırıldı. Sarayın yapımında Le Vau ve Houdouin-Mansart gibi büyük mimarlar, bahçelerin düzenlenmesinde ise Fransız peyzaj sanatının ustası Le Nôtre çalışmıştı. Sarayın görevi, Fransız monarşisinin gücünü dünyaya ilan etmekti. Burada yaşayan saray halkının görevi de aynıydı: Göz kamaştırmak. Aristokratlar Versailles’da küçük bir daire sahibi olabilmek için taşradaki büyük şatolarını terkederek korkulacak feodal beyler olmaktan çıktı, kralın “courtisan”ları yani saray dalkavukları haline geldi. Kralın yengesi Orléans Düşesi şöyle yazmıştı: “Biz çoktan gittikten sonra, bu saray hakkında yazılacak hikayeler, herhangi bir romandan çok daha iyi ve eğlenceli olacak. Korkarım bizden sonra gelenler, bunlara inanamayacak, peri masalı sanacak.”