17. yüzyıldan itibaren felsefeye ve eğitime damgasını vuran René Descartes, döneminde Katolik düşünce ve hakim sistemin önderleri tarafından yıllarca sansürlendi. Doğa yasalarından astronomiye, biyolojiden ahlak felsefesine, fizik ve matematike kadar çeşitli alanlarda eserler verdi. Doğumunun 428. yılında, büyük bir düşünürün kısa hayat hikayesi.
René Descartes, Avrupa’da Katolik-Protestan mücadelesinin zirve yaptığı 30 Yıl Savaşları’nın (1618-1648) gerçekleştiği müstesna bir dönemde yaşadı. Descartes, ortaya attığı düşünceler ve ürettiği bilimsel eserlerle yaşadığı döneme ve sonrasına damga vuracaktı. Yüzyıllardır üniversitelerde okutulan Aristocu müfredatın yerine yeni bir müfredat oluşturmak gibi iddialı bir göreve soyunmuştu. Öyle ki kendisiyle birlikte, Kartezyen felsefenin olmadığı bir entelektüel tartışma artık düşünülemez hâle gelecekti. Bunda Descartes’ın fikirlerinin ve bilimsel çalışmalarının orijinalliği kadar; epistemolojiden metafizike, biyolojiden ahlak felsefesine, estetikten fizike ve matematikten fizyolojiye birçok farklı alanda eserler üretmesi de etkendi.
Yaşadığı dönemde deist olmakla itham edildi; oysa koyu bir Katolik’ti
Descartes, Meditationes de Prima Philosophia in qua Dei existentias et animae immortalitas demonstratur (Tanrı’nın Varlığının ve Ruhun Ölümsüzlüğün Kanıtlandığı İlk Felsefe Üzerine Meditasyonlar – 1641) başta olmak üzere birçok eserini Tanrı’nın varlığını ve Katolik inancını savunmak için yazdı. Buna karşılık eserlerinde varoluşu, akılcı ve mekanik bir anlatımla yorumlaması nedeniyle hem çağdaşları hem de sonraki düşünürler tarafından deistlikle itham edildi veya teolojik yorumları o şekilde yaftalandı. Aynı dönemde yaşayan Fransız düşünür Blaise Pascal, “Tanrı’yı dışarıda bırakan, onu sadece dünyayı yaratıp sonra kenara çekilen bir varlığa dönüştüren” felsefeyi ürettiği için Descartes’ı deist olmakla suçlamıştı. Halbuki ömrü boyunca koyu bir Katolik olarak yaşayan ve kendini bu şekilde tanımlayan Descartes, hiçbir döneminde kiliseyle ters düşmek istemedi.
Önce savaştı, sonraFransa’da çalıştı; son2 senesi Hollanda’daydı
Descartes, Fransa’da daha çok Huguenotlar’ın (Fransız Protestan cemaati) kontrolünde olan bir bölgede (Poitou) fakat Katolik bir ailede doğmuştu. Babası dahil olmak üzere ailesinde birçok kişi, üst düzey bürokrat olarak Fransa’ya hizmet etmişti. Ailenin, René’nin büyükdedesi olan komutan “Büyük René”den gelme -alt seviye de olsa- bir soyluluk unvanı mevcuttu. Descartes, eğitimini Fransa’da tamamladıktan sonra 1618’de Protestan Hollanda Cumhuriyeti’nin başı Maurits’in yanına paralı asker olarak girdi ve burada aldığı eğitim sonrası subay oldu. Hemen ardından Katolik Bavyera Dükü Maximilian’ın komutasına girdi ve Katolik-Protestan mücadelesinin yaşandığı 30 Yıl Savaşları’nın ilk büyük muharebelerinden Beyaz Dağ’da (1620) yine dükün yanında yer aldı.
1628’e kadar çoğunlukla Fransa’da bulunan Descartes, bu tarihten sonra o sıralar altın çağını yaşayan Hollanda’ya geçti. Burada da 1649’a kadar yaşadı ve dönemin ünlü kişileriyle tanıştı/ yazıştı, okullarda ders verdi ve en önemli eserlerini yine Hollanda’da kaleme aldı. 1649’ta ise İsveç Kraliçesi Kristina’in ısrarları sonucu ve bir bilim akademisi kurma teklifiyle, kitaplarıyla beraber İsveç’e geldi. Kraliçe ile anlaşmazlığa düşene kadar onun bilimsel konulardaki akıl hocası oldu.1650’de ise, çok büyük bir ihtimalle zatürreden, az bir ihtimalle ise arsenikle zehirlenerek öldü.
Şüphe ediyorken, aynı anda varlığımızdan şüphe edemeyiz
1637’de Hollanda Cumhuriyeti’nin Leiden kentinde yayımlanan Descartes’ın Discours de la Méthode eserinde ilk defa “düşünüyorum, öyleyse varım” cümlesi geçmişti.
Descartes’ın felsefesinin ilk prensibi olan “düşünüyorum, öyleyse varım” sözü, yaygın olarak alıntılandığı gibi Latince cogito, ergo sum olarak değil; akademiden ziyade genele hitap etsin diye yazdığı ve 1637’de yayımladığı Discours de la méthode (Metot Üzerine Konuşma) eserinde Fransızca “Je pense, donc je suis” olarak geçmekteydi. 1641’de Meditationes’te Latince olarak bu ifade geçecek, ardından bu iki eserin bir tür bileşimi olan Latince Principia’da (1644) ego cogito, ergo sum derken, buna “şüphe ediyorken varlığımızdan şüphe edemeyiz” diye ekleyecekti. Ölümünden sonra Fransızca yayımlanan Le Recherche de la vérité par la lumière naturelle eserinde Latince olarak dubito, ergo sum, yani “şüphe ediyorum öyleyse varım” diyecek; bunun da aslında cogito, ergo sum ile aynı olduğunu belirtecekti.
Engizisyon korkusuyla Le Monde adlı eserini yayımlamaktan vazgeçti
Descartes 1629’da Hollanda’ya yerleştiğinde, Fransa’da Aristocu müfredatın yerine geçmesi düşüncesiyle felsefi eseri Le Monde’u (tam ismiyle Traité du monde et de la lumière) hazırlamaya başladı. Kitap büyük ölçüde günmerkezli (heliosentrik-dünya ve diğer gezegenlerin Güneş’in çevresinde döndüğü astronomik model) bir bakışaçısına dayanmaktaydı. 1633’te bu eseri tamamladığında, Galileo Galilei 1632’de yayımladığı ve günmerkezliliği temel alan Diologo eseri nedeniyle engizisyonun hışmına uğrayarak yargılanmış ve ardından evhapsine mahkum edilmişti. Bunun üzerine Descartes, Katolik Kilisesi ile ters düşme endişesi ve korkusuyla Le Monde’u yayımlamaktan vazgeçti. Bu eseri yeniden gözden geçirip Principia’yı yayımladı (1644) ve Dünya’nın Güneş etrafında döndüğü vurgusunu hafifletti. Le Monde ise orijinal hâliyle ancak ölümünden 14 yıl sonra, 1664’te yayımlanacaktı.
Descartes, İsveç’te ölmüş, naaşı ise Adolf Fredrik Kilisesi’nin öksüz/ yetimler mezarlığına defnedilmişti. Bugün Descartes’ın naaşı Paris’te, Saint- Germaines-des-Prés Manastırı’ndaki bir şapelde bulunuyor.
14. Louis ve Papalık,Kartezyen müfredatıtüm Fransa’da yasakladı
Descartes’ın İsveç’te ölümünün ardından notları, Fransa kralının İsveç’teki temsilcisi Claude Clerselier’ye kaldı. Clerselier, Descartes’ın yazmış olduklarını “kiliseye uygun duruma getirmek için” hayli kırparak yayımladı. Ancak buna rağmen Descartes’ın yapıtları, 1663’te Katolik Kilisesi’nin Index Librorum Prohibitorum’una yani “Yasaklı Kitaplar Listesi”ne girdi. 1671’de ise Fransa’nın mutlak güce sahip kralı 14. Louis, Başpiskopos Harlay de Champvallon’un girişimiyle, Fransa’da Kartezyen müfredattan en ufak bir parçanın dahi öğretilmesini yasakladı. 1691’de ise yine Champvallon’ın öncülüğünde, Descartes’ın sadece doğa felsefesi değil metafizik önermeleri de akademide sansürlendi.
Öksüz/yetim mezarlığına gömüldü. Sonra Fransa’ya getirildi
Bugün Descartes’ın naaşı Paris’te, Saint-Germaines-des-Prés Manastırı’ndaki bir şapelde bulunuyor. Burası aslında naaşının üçüncü durağı. Descartes, annesinin o henüz bebekken ölmesi, babasının ise evden uzak yaşamı ve ardından başka bir kadınla evlenmesi nedeniyle anneannesinin yanında büyüdü (babası Joachim’in 1640’ta ölümü sonrası cenazesine katılmamıştı). Kendisinin 1650’deki ölümünden sonra, Adolf Fredrik Kilisesi’ndeki öksüz/yetim mezarlığına gömüldü. Naaşı bu mezarlıkta 16 yıl kaldıktan sonra, Paris’teki Saint-Etienne-du-Mont Kilisesi’ne götürüldü. Ardından Fransız Devrimi sonrası 1792’de Panthéon nakledilmek istense de bu gerçekleşmedi. 1816’ya gelindiğinde ise bugünkü yerine taşındı.
17. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’ya damgasını vuran Fransız Kralı 14. Louis, yemeğin, lezzetin, sunumun ve sofra adetlerinin değişimini simgeliyor. Dönemin mottosu, “sağlık, kararında tüketim ve incelmiş bir zevk”. Ortaçağ’ın gösterişli sunumlarına, bol şekerli, pahalı baharatlı tatlarına veda ediliyor ama yerine gelenler de “ekmek yoksa pasta yesinler”e doğru ilerliyor.
Kralın biri tarlaya av köşkü kondurmuş, küçük gelince biraz daha büyütmüş. Oğlu da bunu kocaman bir saraya döndürmüş. Ardından gelen krallar da içinde büyük bir zevkle yaşamış. Halk da “hani bana, hani bana?” demiş. Krala kızmışlar, çünkü yiyecek ekmek bulunmuyormuş. Kadınlar toplaşıp ekmek için saraya yürümüş; erkekler katılmış onlara, sarayı basmışlar; epey sonra da devrim olmuş zaten. Kral ile kraliçenin boynu gitmiş. Soylular da kaçışınca, sarayda çalışan binlerce kişi işsiz kalmış. Sarayın eşyaları yağmalanmış; görkemli bahçeleri, mutfakları, ahırları sessiz, bomboş kalmış. Yarım asır geçmiş aradan ve yeni bir kral gelmiş; adı Louis-Philippe imiş; sarayı müze olarak düzenletip halka açmış.
İşte 10 cümlede Versailles Sarayı. Daha neler neler var anlatacak. Aslında işin özü şu: Şatafatlı saraylar yapılırken, yapanlar hiç yıkılmaz sanırlar. Ancak saraylar halkın parası ile yapıldıklarından dolayı herhalde, için için halka ait olmak isterler. Bu hep böyle olmuş. Versailles da farklı değil.
Bu öyküde esas oğlanların adı hep “Louis”. Ava meraklı 13. Louis, Paris dışına ava çıktığında kalmak için bir ufak köşk yaptırır. Sene 1623. Küçük gelince 1631-34 arasında “château”ya çevirir. Fransızlar bunun için bizim saray dediğimize Château de Versailles derler. Paris’e 19 km. uzaklıkta bu şatoyu oğlu 14. Louis (Louis-Dieudonné de France) ele bir alır pir alır. Dieudonné, “Hüdaverdi” demek; 23 sene üzerine doğan veliahta “Hüdaverdi” denmez de ne denir? Hüda, Louis’ye de her şeyi bol tarafından verir tabii… 1643’te dört yaşında çıktığı tahttan 72 yıl sonra eceli ile ölerek inmiş. Dünyada en uzun tahtta kalma rekoru hâlâ kendisine ait (Kraliçe Elizabeth iki yıl daha dayansaydı rekoru kıracaktı). Babası ölüm döşeğinde “Aman oğlum, mümkünse sakın savaşma. Olan halka oluyor. Sen barıştan yana bir prens ol!” demiş kendisine ama, sanki ona dememiş gibi Louis herkesle kapışmış. Diğer yandan mimarlığa, bahçeciliğe, sanata, eğlenceye falan da ilgi duyup kendine seçtiği amblemin hakkını verip “Güneş Kral” olmuş. Torununun oğlu 15. ve onun evladı 16. Louis’ler de sarayı dekore etmişler ve yeni binalar eklemişler ama, Versailles her şeyi ile 14. Louis’nin düşü ve sürekli bir şantiye sahası olmuş.
Versailles Sarayı’nda bir gösteriye dönüşen halka açık öğlen yemeklerinden biri…
Gastronomi açısından beslenme ve mutfak anlayışının değiştiği bir döneme denk geliyor krallığı. Şef La Varenne’in 1651’de yazdığı ve Fransız mutfağının temeli olduğuna inanılan ünlü eseri Fransız Mutfağı (Le Cuisinier Français) kitabındaki tariflerde gördüğümüz üzere, bu dönemde Ortaçağ’ın gösterişli sunumlarına, bol şekerli, pahalı baharatlı tatlarına veda edilir. Bu anlayış “eski moda” kalmıştır artık. Pişirme yöntemleri ve soslar basitleştirilir; sebzelere, Yeni Dünya’dan gelen farklı lezzetlere yer açılır. Egzotik olanın tanımı değişmiştir artık. La Varenne’in çağını etkileyen mottosu, “sağlık, kararında tüketim ve incelmiş bir zevk” olur.
Çerçeve bu olunca 14. Louis’nin hemen sarayın yanında, elinin altında bir bostan tasarlaması da anlaşılır oluyor. Bu bahçeye öyle önem vermiş ki bahçıvanları çalışırken izlemek için bir yükselti yapılmış. Bataklık alanı ıslah ederek bahçeleri tasarlayan bostancıbaşı Le Quintinie, sebze ve meyveleri mevsiminden 6-8 hafta önce olgunlaştırmayı becermiş. “Espalier” denen meyve ağaçlarının dallarını yatay tellere alıştırarak örme yöntemini geliştiren de Le Quintinie. Ölünce, bostana heykeli dikilmiş kendisinin.
Kralın akşam yemeğinde sofrada konuşulacak konulardan en önemlisi sebzeler imiş. Bostanda kralın sevdiği türler bol tabii… Mesela kuşkonmaz, ya da bezelye: “Bezelye deliliği devam ediyor. Sabırsız bekleyiş, bezelye yediğimiz zamanlar ve bezelye yemenin hazzı… Son 4 gündür sofrada bundan başka konu konuşulmuyor…” diye yazmış Madame de Sévigné. Bu bostan ve diğer bahçeler, havuzlar, kanal, fıskiyeler, köşkler, kasırlar hep kralın övünç duyduğu projeler. Ancak sebze bahçesinin yeri ayrı. Yabancı misafirlerini bostanında gezdirir, başka krallara burada yetişen meyvelerden yollarmış.
Kralın sofrası 2006 yapımı “Marie Antoinette” filminden Versailles’da bir sofra sahnesi…
“Dört tabak çorba, bir bütün sülün, bir keklik, koca bir tabak salata, iki dilim jambon, sarımsaklı koyun haşlama, bir tabak pasta ve ardından meyve ile lop yumurta yedi” diye not düşmüş bir saraylı.
Kral tüm şürekası ile sarayı Versailles’a taşımış ve arkasından iş çevirmesinler diye herkesi gözönünde tutmuş. Kralın gözüne girmek önemli. Kral da herkesi görmek istermiş. Görürse, konuşursa ve hele davet falan ederse sarayda yerin sağlamlaşırmış. Görünmüyorsan yoksun! Kralın seni görebilmesi, hele hele anımsaması ve bir-iki çift laf etmesi için çevresinde dönenmek, saraydaki dairelerden birini kapabilmek için çok önemli. Parası olanlar kralın tavsiyesine uyarak Versailles köyünde birer konak yaptırmışlar ama sarayda sıkış tepiş dairelerde kalıp göze görünür kalmayı tercih eder ve daha büyük bir daire boşalınca haberdar olup, ona terfi etmeyi umarlarmış. Gündüz gel, gece eve dön mümkün tabii ama ancak kral uyuduktan sonra. Uyanmadan kahvaltı servisinde görünmek lazım.
Diğer önemli bir nokta da yemek. Versailles, insanların odalarda ya da dairelerde yaşadığı bir otel gibi. Uşaklar gardroplarda yatıyor. Sarayın tek mutfağı var ve dairelerde mutfak yok. Yalnız en büyüklerinde yemek ısıtabilecek düzenek var. Karnın acıktı ne yapacaksın? Davet edilmek için sürekli sofra aranacaksın.
“Boğaz hakkı” diyebileceğimiz, kralın cebinden yemek yeme hakkına sahip ufak bir grup yani “commensaux”, çoğunlukla devlet görevlilerinden oluşuyor. Düşük derecelerde soylu saray ahalisinden birinin, kendini yemek hakkına sahip olacak birine davet ettirmekten başka şansı yok. Kralın başyaveri ile sarayın yöneticisi olan “majordomo”nun sofra kurma ve misafir davet etme hakkı var. Misafirler çoğunluk kralın hizmetinde olan devlet görevlileri ve kralın yakınları. “Majordomo” için öğleden sonra 22 kişilik sofra kuruluyor. Başyaver ise günde iki defa 12 kişilik sofra kurabiliyor. Bu sofralardan birine davet edilme şansı olanlara “Küçük Komün” denilen mutfaktan getirilen 6 çeşit yemek sunuluyor.
Louis ile Molière dostluğu Jean-Léon Gérôme, Molière ve 14. Louis’nin birlikte yedikleri yemeklerden birini 1862’de tuvaline yansıtmış.
‘Boğaz Takımı’
Krala hizmet eden ekibe “Boğaz Takımı” ya da “Kralın Ağzı” (Bouche du Roi) denirdi ve yeme-içme işlerine bakan en kalabalık ve ayrıntılı görevleri olan bölüm buydu. Kralın öğle sofrasına “Küçük Kuver”, akşam sofrasına “Büyük Kuver” denirdi. Küçük Kuver’de yemek çeşitleri akşam yemeğine göre daha az olsa da 14. Louis hepsini yiyip bitirirdi. Akşam yemeği ise saat 10’da kraliçenin dairesinin ön tarafında kurulan yemek odasında (Antichambre du Grand Couvert) kurulurdu. Kral masanın uzun kenarında, arkası şömineye dönük hafif bir yükseltinin üzerindeki rahat koltuğuna otururdu. Misafirler de masanın dar tarafına yerleştirilirdi ki kral kendisini izlemeye gelenleri rahatça izleyebilsin. Oda izleyiciler ile hıncahınç dolu olur; kralı göremeyenler yandaki muhafızların odasından dolanıp bir görüş açısı, bir ufak göz teması yakalamaya çabalarlardı.
Kral ile yemeğe davet edilmek ayrıcalıkların en büyüğü tabii. Molière mesela sık sık yemeğe davet edilmiş bu sofrada. Konuklardan, bazıları çok garip adap kurallarını iyi bilmeleri beklenirdi. Örneğin saray kamusal alan sayıldığı için, başkasının evinde sofraya otururken çıkartılan şapka kralın huzurunda iken de çıkarılırdı; ancak sofraya oturulduğunda kafada kalmalıydı. Ancak bu defa şapkasız olan kral olurdu. Ne kadar güzel olursa olsun, sofraya gelen yemek ile ilgili yorum yapmak kabalık sayılırdı. Her şeyde olduğu gibi kralın sofrasında da mutlakiyet vardı; kral önüne getirilen yemek seçeneklerinden sevdiğini yer, istemedikleri ise hemen kaldırılırdı. Yemekler muhafızlar eşliğinde uzaktaki mutfaktan yol boyu ilan edilerek getirilir ve herkes yemek önlerinden geçerken eğilip tabağı selamlardı: “Kral için kuşkonmazlı sülün…”.
Bir yemekte kralın önüne 30’a yakın yemek gelirdi. Sofralar tüm yemeklerin aynı anda simetrik şekilde ortaya konulduğu bir düzene sahipti. Herkes tabağına istediği kadar alıp yerdi; ama yerinden kalkmadan, önüne yakın olanlardan alarak. Komşuna tabağını uzatıp yemek koymasını isteyebilirdin. İlginç olan şu ki bu sofrada çatal yoktu. Bilinmediğinden değil; kral çatalı hiç sevmediğinden. Olması gerektiğinde de sadece iki dişli çatallar kullanılırdı. Kral saldırıdan korkuyordu ve bıçakların uçları yuvarlatılmıştı (Kardinal Richelieu’nun sivri uçları ile sofrada dişlerini karıştıranlardan iğrendiği için bu kararın alındığı söylense de 14. Louis suikasta kurban gitmekten korkarmış). Ekmek ve et bu kör bıçaklarla kesiliyor, lokmalar elle yeniyordu.
Sofrada bardak da yoktu. Bardaklar arkada ayrı bir masada durur ve uşaklar isteyene servis yapar, sonuna kadar içmesini bekleyip bardağı geri alırdı. Kral şarap istediğini bir işareti ile belli eder, “vin pour le roi” diye anons edilirdi. 14. Louis şarabı ve özellikle şampanyayı çok içerdi. Sürekli anons yani. Bu kadar iştahlı olmasına karşın yemek saatleri dışında hiçbir şey yemezmiş. Gut hastalığı ve akşam yemeğinden kalkarken cebine doldurduğu meyve şekerlemeleri yüzünden hepsi çürüyüp çekilen dişlerinden çok çekmiş. Sarayda ağız kokusu ve herkese yetecek lazımlık anında koşturulamadığından dolayı, olmadık yerlere, perde arkalarına, her yere bırakılıveren “hediyeler”in kokusunu bastırmak için bahçede yetişen çiçeklerden ağır parfümler yapılıp, elbiselerin içine lavanta torbaları dikilirmiş. Neyse, kapatalım.
Paris’e 19 km. uzaklıkta bulunan Versailles Sarayı ve çeşit çeşit sebze-meyvenin yetiştiği bostanının planı.
Onca yemekten arta kalan, kralın özel hizmetine bakan 9 görevliye ve 5 subaya verilirmiş. Bunlardan sonra iki ayrı masaya daha servis edilen bu yiyeceklerden hâlâ arta kalan olursa, bunlar da özel izinli esnafa devredilirmiş. Onlar da ısıtıp, bolca soslayıp, halka, askerlere ve düşük rütbeli kamu personeline satarmış. Zamanın “fast food”u bu olsa gerek. Ancak buraya gelene kadar bazı özel yemekler olursa, kodaman ekipten olanlar doğrudan mutfak ile anlaşıp bunların evlerine ya da dairelerine teslim edilmesini sağlarmış.
Sıradan ve düşük rütbeli asillerin, kralın cebinden yemek verme hakkı olan az sayıda soylunun sofrasına davet edilmek için yarıştıkları söyleniyor. Düzenli yemek yiyebilmek için hoşsohbet, güzel veya yakışıklı ve eğlenceli olmak artı puan. Yiyecek bir şeyler bulmanın en kolay yolu, haftada bir-iki defa düzenlenen “eğlentiler”. Kamuya açık eğlentilere herkes gidebilirdi.
Bugün Versailles Sarayı 8 kilometrekareden fazla alanı, binaları, bahçeleri, müzesi, operası ile yılda 15 milyon turist ağırlıyor. Bir adamın halkını yoksayan görkemli, yaratıcı düşünden arda kalan binalar, bahçeler, fıskiyeli havuzlarda ışık gösterileri, kralın bostanı herkeste hâlâ hayranlık uyandırıyor. Peki aynı dönemde bizde olanlardan geriye ne kaldı? Valide Bağı’nda 206 armut, 98 elma, 25 ayva, 43 şeftali, 13 vişne, 31 kiraz, 21 kayısı, 9 nar, 11 incir, 11 dut, 15 muşmula, 59 üzüm ve 31 portakal cinsi var iken geriye ne kaldı bize? Hiç!
Yolsuzluk ve rüşvet, şüphesiz modern devlet-kapitalizm öncesinde de hatta çok eski devirlerden beri vardı. Para ve sermaye piyasaları geliştikçe, yolsuzluğun uygulama biçimleri de gelişti. 20. yüzyılda yolsuzluğu önlemek için gerek tek tek ülkelerde gerekse uluslararası düzeyde yasalar çıkarıldı, antlaşmalar imzalandı. Ancak “bal tutan parmağını yalar”, “benim memurum işini bilir” hâlâ geçerli. Döneminde, dünyayı sarsan 5 büyük hadise…
Yolsuzluk, Dünya Bankası’nın basit tanımına göre, “devlet görevlilerinin kişisel çıkar için özel sektörden rüşvet kabul/talep ederek iktidarlarını kötüye kullanmasıdır”. Elbette Dünya Bankası kurulmadan; kapitalizm, özel sektör, modern devlet ve diğerleri ortaya çıkmadan yüzyıllar önce de yolsuzluk vardı. Hatta tüm dünyaya eşit olarak dağıtılmıştı. Eskiden beri halk, vergi veya hediye adı altında rüşvet toplayan sütü bozuk, hırsız devlet görevlilerini bilir; bunlar hakkındaki hikayeler kulaktan kulağa dolaşır, kimi zaman da abartılırdı.
Örneğin eski rejimlerde valilerin belli bir ücreti olmazdı; yönettikleri bölgenin yerel halkından kendileri ve ekipleri için vergi toplarlardı. “Deli Petro” olarak bildiğimiz Rus Çarı 1. Piyotr’un reformlarından önce Rus valilerinin uyguladığı bu yönteme “kormlenye” (kelimesi kelimesine: “beslemek”) denirdi. Halk, beslemek zorunda olduğu bu memurlardan hiç hoşlanmazdı. Bazı tarihçilere göre “kormlenye”, Rus halkının gözünde yolsuzluğu, devletin olağan bir özelliği hâline getirmişti.
Yolsuzluk her zaman olmasa da kimi zaman düzenbazlık ve sahtekarlıkla elele gider. Örneğin 18. yüzyıl başında İspanya veraset savaşlarından mali yıkımla çıkan İngiltere ve Fransa’da iki “balon” patlamıştı. İskoçyalı John Law, Fransa’yı borçlarından kurtaracağına ikna ederek Amerika ile ticaret yapacak bir “Mississippi şirketi”ni kurup hisselerini piyasaya sürdü. Bunlar öyle bir spekülasyona yolaçtı ki kurduğu saadet zinciri kısa süre sonra 1719’da çöktü. İngiltere’de ise John Blunt adlı bir girişimci, kamu borcunu kurduğu Güney Denizi adlı şirketin sermayesine dönüştürmek, sonra da hisselerini halka satmak üzere İngiliz hükümetini ikna etti. Bu balon da 1720’de patladı. Aynı dönemde İskoçyalı bir düzenbazın Amerika’da “Poyais” adlı hayali bir ülke adına tahvil çıkardığı bile görüldü.
ABD’de kongre üyeleri demiryolculardan aldıkları rüşvet sonucu trene dönüşmüş, ülkenin adı da “Amerika Demiryolları Devletleri” olarak değişmiş. Thomas Nast’ın karikatürü, 1880.
Bu hadiselerde şüphesiz kamunun sorumluluğu büyüktü; ancak bu girişimlere izin veren devletler için “yolsuz”dan çok “basiretsiz” sıfatı daha uygundu. Seçkinler saadet zincirlerinden nasiplenmişti ama sonuçta zincir koptuğunda onlar da servetlerini kaybetmişti.
Kapitalizm geliştikten sonra, 1934’te Fransa’yı sarsan “Stavisky Skandalı” yolsuzlukla hilenin birbirine karıştığı bir başka örnekti. Alexandre Stavisky adlı bir Rus mültecinin kurduğu düzen, küçük Bayonne kentinin kredi kurumu (Fransa’da fakir halkın borçlanabildiği bu kurumlar belediye tarafından işletiliyordu) adına sahte bonolar çıkararak başlamıştı. Güya Ticaret Bakanlığı’nın ve Bayonne Belediyesi’nin denetlediği bu bonolar, sigorta şirketleri tarafından satın alınmıştı. Balon patladığında Stavisky intihar etti veya kimilerine göre öldürüldü, hükümet çöktü, Fransız siyaseti kökten sarsıntıya uğradı ve bir darbe girişimi güçlükle önlendi.
Ancak yolsuzluğun mutlaka bir düzenbazın tezgahından kaynaklanması gerekmiyordu. 19. yüzyıldan itibaren devletten onay almak veya onunla iş yapmak isteyen girişimciler, sık sık rüşvet dağıtmak zorundaydı. Örneğin İngiltere ve ABD’de ilk demiryolları özel girişimciler tarafından bir plan dahilinde değil, karmakarışık bir şekilde kurulmuştu. Bir demiryolu kurmak isteyen, parlamento veya kongreden onay almak zorundaydı, bu da fiiliyatta milletvekillerine, kongre üyelerine rüşvet dağıtmak demekti. Ara ara skandallar patlıyor, az sonra unutuluyordu. Ancak sonuçta demiryolları da inşa ediliyordu.
Le Petit Journal’in kapağında Stavisky skandalını araştıran polisler bir baskın yapıyor
Para ve sermaye piyasaları geliştikçe, yolsuzluğun uygulama biçimleri de gelişti. 1970’lerde patlak veren Lockheed skandalına baktığımızda, rüşvetin dağıtılma şekli bize komik denecek kadar safça gelebilir. Paralar ilgili ülkelerin politikacılarına bizzat bavulla taşınarak ulaştırılıyordu. Japon başbakanı Tanaka’ya gönderilen para, Guam ve Hong Kong üzerinden gönderilmişti; bir müttefiki desteklediğini sanan bir takım düşük rütbeli CIA ajanları parayı büyük zorluklarla, golf çantalarıyla taşımışlardı. Japonya sınırında polise yakalanma korkusuyla terleyen bu kuryeler, yüklerini Tokyo’da Peder Jose diye bilinen gerçek bir İspanyol rahibe teslim ediyorlardı. Bugünkü elektronik para dolaşım ağı, kripto paralar, okyanuslardaki ufak tefek adalarda kurulu paravan şirketler ve ne olduğunu bilmediğimiz diğer dolambaçlı yollar henüz gelişmemişti. Ancak temelde her şey aynıydı: Bir şirket, mallarını satabilmek için alıcı ülkelerin yöneticilerine rüşvet ödemişti.
20. yüzyılda yolsuzluğu önlemek için gerek tek tek ülkelerde gerekse uluslararası düzeyde yasalar çıkarıldı, antlaşmalar imzalandı. Ancak “bal tutan parmağını yalar”, “benim memurum işini bilir” gibi sözler hâlâ geçerli. Tarihten seçtiğimiz örneklere yakından baktığımızda yolsuzluğun, algılanış biçiminin ve yolaçtığı skandalların aslında hep aynı temel özellikleri taşıdığını görüyoruz.
Maaşa bağlanan kral
İngiltere Kralı 2. Charles’ın 1670’te Fransa Kralı 14. Louis ile gizli bir antlaşma imzalayıp para kabul etmesi, ülkede kralla ilgili bir kuşku ve dedikodu dalgasına yolaçmıştı. Eskiden kralların birbirlerine çıkar sağlamak için ödemeler yapmaları doğal karşılanırdı. Ancak 17. yüzyılın ikinci yarısında İngiltere’de hem hükümdarı denetleme arzusundaki bir parlamento vardı hem de Protestanlığı Katolik Fransa’ya karşı korumaya dayalı bir milliyetçi siyaset doğmuştu.
2. Charles, kendi parlamentosundan tiksiniyordu; çünkü babası 1. Charles parlamento öncülüğündeki bir devrim sonucu tahtını, dahası kafasını kaybetmiş; genç oğlu yıllarca Avrupa’da sürgün olarak yaşamıştı.1660’ta tahta çağrıldığında parlamentoya bağlı kalacağına yemin etmek zorunda kalmıştı ama, mümkün olduğu kadar bağımsız davranmak istiyordu. Avam Kamarası ile dengeyi kurmak için ip üstündeki cambaz gibi hareket etmeyi ilke edinmişti.
Para uğruna Fransa’ya köle oldu İngiltere Kralı 2. Charles’ın portresi, John Michael Wright (üstte). 2. Charles’ın Katolik dinine inandığını, buna karşılık Fransa’nın ödeme yapacağını taahhüt eden ve iki yüzyıl gizli kalan Dover Antlaşması (üstte, sağda).
2. Charles’ın aynı zamanda kuzeni Fransa Kralı 14. Louis ise Avrupa’daki gücünü perçinlemenin peşindeydi. Hedefi, bugünkü Belçika ve Hollanda’yı dize getirmekti. Kuzeyindeki bu topraklara saldırmak için kuzeniyle anlaşmak isteyen Fransa kralı, aracı olarak erkek kardeşinin eşi Orléans düşesini kullandı. Bu genç kadın, 2. Charles’ın çok sevdiği kızkardeşiydi; 1670 sonunda iki ülke arasında yapılan Dover Antlaşması’nın mimarı oydu. Aslında iki antlaşma imzalanmıştı. Bunlardan 22 Mayıs 1670 tarihli olanı, o meşhum gizli antlaşmaydı. Gizli tutulmasının nedeni, İngiltere kralının “Katolik dinine inandığını” belirtmesi ve “Roma Kilisesi’yle barıştığını ülkesi için uygun bir zamanda açıklamasını” öngörmesiydi. Buna karşılık Fransa, İngiltere kralına para ödeyecekti. Sürekli para sıkıntısı çeken ve elisıkı parlamentonun tahsis ettiği bütçeyle ihtiyaçlarını karşılayamayan 2. Charles için bu çok önemliydi.
Charles ölene kadar Louis’den para tırtıklamaya devam etti. Gizli antlaşma ancak 1830’da tarihçi Lingard tarafından açıklanacaktı. 2. Charles’ın İngiltere’deki şöhreti bundan çok zarar gördü. Hatta 19. yüzyıl tarihçisi Macaulay, onun için “Fransa’nın Kölesi” tanımını kullandı. 2. Charles’ın Fransa’dan aldığı toplam para, Fransız para birimi “livre tournois” olarak 9 milyon 950 bini (o dönemde 746 bin Sterlin) buldu. Bu miktar, aşağı yukarı kralın (yani devletin) 1 yıllık bütçesine eşitti.
O dönemde Kral’ın Fransa’dan para aldığını bilen, hatta buna aracılık eden bazı bakanlar da vardı. Bunlardan Lord Danby ibretlik bir cezaya çarptırıldı. 1678’de 2. Charles, ülkesindeki Fransız düşmanlığının yükselişini bahane ederek rüşvet miktarını artırmak için başlıca bakanı Lord Danby’ye emir verdi. Danby iki ülke arasında gizlice aracılık yapan Montagu’ye yazdığı iki mektupta Fransa’dan yılda 6 milyon Livre “tırtıklamak” için gereğini yapmasını istedi. Başbakan Danby bu mektupları unutmuş olacak ki birkaç ay sonra Montagu ile kavga ederek onu görevinden attı. Montagu intikamını hemen aldı: Danby’nin Fransa’dan para talep eden iki mektubunun Avam Kamarası’nda yüksek sesle okunmasını sağladı. Gerçi mektupların altında kralın “Bu mektubu onaylıyorum. C. R.” şeklinde bir notu vardı ama Meclis Başkanı bu bölümü okumamayı tercih etti; böylece Danby sanki Fransa’dan kendisi rüşvet istiyormuş gibi ortada kalakaldı. Kral onu hemen feda etti; Danby de kendini Londra Kulesi’nde buldu.
Charles, Fransa Kralı’nın erkek kardeşinin eşi ve Dover Antlaşması’nın mimarı olan kız kardeşiyle.
Kraliçenin elmas gerdanlığı
Fransız Devrimi’nden dört yıl önce, 1785’te patlak veren “Elmas Gerdanlık Skandalı”, Kraliçe Marie Antoinette’in temsil ettiği kraliyetin ve Kardinal de Rohan’ın temsil ettiği kilisenin imajına ağır bir darbe vurdu. Bu gerdanlık, saray kuyumcuları Boehmer ve Bassenge tarafından tasarlanmış gösterişli bir parçaydı. Toplam 2.800 karat ağırlığında 647 elmastan oluşuyordu. Kuyumcular değeri 2 milyon Frank’ı bulan bu ucubeyi satacak müşteri bulmakta zorlandılar. İlk başvurdukları kişi olan Kraliçe Marie Antoinette, savurganlığıyla bilinmesine rağmen teklifi geri çevirdi. Gerdanlığın resmi İstanbul dahil Avrupa’daki bütün sarayları dolaştıysa da alıcı bulunamadı.
Bir hırsız çetesi o sırada işe karıştı. Fransa’nın en eski ailelerinden birine mensup Kardinal de Rohan’ın kraliçe tarafından hiç sevilmediğini bilmeyen yoktu. Kont ve Kontes de Lamotte adlı, kim oldukları tam bilinmeyen bir karı-koca, Kardinal’e yaklaşarak kraliçenin gerdanlığı almak istediğini, ama paraya sıkışık olduğunu, onun adına ilk avansı öderse Kardinal’e minnettar kalacağını iddia ettiklerinde; epeyce saf olduğu anlaşılan Kardinal hemen teklifi kabul etti. Kontes Jeanne de Lamotte, güya kraliçenin arkadaşıydı. Üstelik iddiasını kraliçenin ağzından yazdığı sahte mektuplarla kanıtlamıştı. Kardinal hemen 30 bin Frank avansı verdi. Ancak biraz da şüphelenerek kraliçeyle gizli bir görüşme ayarlamalarını istedi. Karı-koca Marie Antoinette’e çok benzeyen bir fahişe bularak kraliçe gibi giydirdiler, Versailles Sarayı’nın halka açık bahçelerinde uzaktan kardinale gösterdiler.
‘Elmas gerdanlık’ hadisesi
16. Louis döneminde Fransa’da büyük skandala yolaçan elmas kolyenin zirkondan yapılmış kopyası, Breteuil Şatosu’nda sergileniyor (üstte). Skandalın ardından ömürboyu hapis ve kırbaçla cezalandırılan Kontes de Lamotte (üstte, sağda).
Lamotte çiftinin amacı hem kardinali tırtıklamak hem gerdanlığa el koymaktı. Kardinalden aldıkları avansın bir miktarını ve güya kraliçenin yazdığı, geri kalan ödemeyi Kardinal aracılığıyla yapacağını belirten bir mektubu Boehmer ve Bassenge’a vererek karşılığında gerdanlığı aldılar. Kont de Lamotte elmasları satmak üzere hemen İngiltere’nin yolunu tuttu.
Aradan zaman geçti. Ama kraliçe hâlâ Kardinal’e yüz vermiyordu. Boehmer ve Bassange ise hâlâ paranın geri kalanını alamamışlardı. Kraliçeye doğrudan başvurmaktan başka çare kalmamıştı. Skandal ancak o zaman ortaya çıktı. Marie Antoinette, hiç güvenmediği Kardinal’in de kendisi gibi aldatıldığını anlamadı; komplonun onun başının altından çıktığına inandı. Aynı görüşte olan Kral 16. Louis o kadar öfkelenmişti ki bütün sarayın toplandığı bir ortamda Kardinal’in tutuklanmasını emretti. Saray Bakanı Breteuil’ün herkesin ortasında “Kralın emriyle Kardinal’i tutuklayın!” diye bağırması, sarayda ve ülkede bomba etkisi yarattı.
Kral ve Bakanları daha serinkanlı davransaydı, olayı tam anlamıyla araştırmadan kamuya açıklamanın kendi imajları açısından felaket olacağını öngörebilirlerdi. Ancak gerek hemen yakalanan Kontes de Lamotte’un gerekse Paris Parlamentosu tarafından yargılanan Kardinal de Rohan’ın mahkeme süreci, hükümdarın istediği sonucu vermedi. Bir fahişenin kraliçe gibi giyinmesi, kardinalin de onu uzaktan görüp Marie Antoinette zannetmesi kralın onurunu çok zedelemişti. Buna rağmen Paris Parlamentosu sonunda Kardinal’i akladı. Dinadamı, Fransa Kraliçesi’nin kendisine bir “geceyarısı randevusu” verdiğine inanmak gibi bir “küstahlığa” kapıldığı için özür diledi; görevlerini bıraktı ama serbest kaldı. Kontes de Lamotte ise halkın önünde cellat tarafından kamçılandıktan sonra, “voleuse” (hırsız) anlamındaki bir V harfiyle damgalanarak ömür boyu hapse gönderildi.
Louis ve “bütün kötülüklerin anası” kabul edilen Marie Antoinette’in aşağılandığı bir dönem karikatürü.
Elmas gerdanlık hadisesinin tek ciddi sonucu, kraliyete olan güvenin tamamen yıkılmasıydı. Halk, bütün kötülükleri temsil eden Kraliçe’nin geceyarısı bir kardinalle saray bahçesinde buluşmasını tam da onun karakterine uygun bir davranış olarak görmüştü. Bu arada Londra’daki Kont de Lamotte gerdanlığın elmaslarını kuyumculara satmıştı. Boehmer ve Bassenge iflas ettiler. İki kuyumcunun Kardinal’in ailesine açtıkları dava 1867’ye kadar sürdü. O tarihte Fransız monarşisi çoktan yıkılıp gitmişti.
Başbakan hapse girdi
Lockheed skandalı, bir şirketle çok sayıda devletin üst düzey yöneticileri arasında kurulmuş rüşvet ağı olarak 20. yüzyılın en önemli yolsuzluk olaylarından biriydi. 1970’lerde zor durumdaki Amerikan Lockheed şirketi askerî ve sivil uçaklarını satabilmek için Japonya, Batı Almanya, Hollanda, İtalya gibi gelişmiş, demokratik sayılan “1. Dünya” ülkelerinin Bakanlarına, prenslerine, hatta başbakanına para dağıtmıştı. Lockheed’in ve onun lisansıyla üretim yapan diğer şirketlerin müşteri ağı genişti, Türkiye’den Suudi Arabistan’a, İran’dan Endonezya’ya kadar uzanıyordu. Gerçi bu ülkeler Batı kamuoyunun gözünde o kadar önemli değildi; çünkü yolsuzluğun bu az gelişmiş ve otoriter devletlerin bir parçası olduğuna inanılıyordu.
Skandalı ABD Senatosu’nun bir soruşturma komisyonu ortaya çıkardı. Frank Church’ün başkanlık ettiği komisyon 1975’te büyük şirketlerle ilgili yolsuzluk iddialarını araştırmaya başladı. Önce Northorp mercek altına alındı ama şirketin komisyona ifade veren başkanı “Biz kendimize Lockheed’i örnek almıştık” deyince, dikkatler ona döndü. Lockheed’in hesaplarından paranın izini süren komisyon üyeleri rüşvet ağının ne kadar geniş olduğunu anlayınca, durum Hazine Bakanı William Simon’a iletildi. Komisyonun önerisi şuydu: “Bu yöntemleri durdurmanın en etkili yolu, Lockheed’den para alan yabancı görevlileri ve ödemeleri yapan sözde pazarlama danışmanlarının isimlerini açıklamaktır. Bu önlem, ileride Amerikan şirketleriyle iş yapan yabancı görevlilerin rüşvet taleplerini durduracaktır”.
Japonya’da milat: Lockheed skandalı Lockheed 1970’lerin başında geliştirdiği L-1011 TriStar yolcu uçağını (üstte) satmak için çok rüşvet dağıttı. Tokyo’da 1976’ya “Lockheed Yılı” adı verildi. Yolsuzluklara karşı gösteriler yapıldı (altta sağda).
Ancak öneriyi uygulamak kolay değildi; çünkü Lockheed’in avukatları ABD’nin güçlü Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’a başvurarak bu isim açıklama konusunun ABD’nin “dost ve müttefikleri” için ne kadar korkunç olacağını hatırlattılar. Kissinger’ın müdahalesi tam istenen sonucu vermedi. Church Komisyonu 4 Şubat 1976’da tetiği çekti. Para alanlar arasında Alman ve İtalyan bakanlar, Hollanda Kraliçesi Juliana’nın kocası Prens Bernhard ve Japonya’nın bir önceki başbakanı Tanaka Kakuei de bulunuyordu. Hollanda Prensi Bernhard kendisine soru soran gazetecileri “ben böyle şeylerin üstündeyim” diye tersledi. Haklıydı: Hollanda hükümeti tarafından himaye edildi. Almanya ve İtalya’daki bakanlar şöyle bir sarsıldılar; bazıları istifa etti ama fazla bir sonuç çıkmadı. Dünya bu vesileyle süper yatını Lockheed’den tırtıkladığı rüşvetlerle alan Suudi arabulucu Adnan Kaşıkçı ile tanıştı ama onun da kılına zarar gelmedi.
Asıl fırtına Japonya’nın başına patladı. 6 Şubat 1976’da Lockheed’in başkan yardımcısı senatoda verdiği ifadede Tanaka’ya başbakanken Japon havayolu şirketi ANA’nın 21 adet L-011 sivil Lockheed uçağı alması için 1.8 milyon Dolar rüşvet ödediklerini açıkladı. Tanaka başbakanlık koltuğunu aynı partiden Miki’ye bırakalı sadece 2 ay olmuştu. En büyük cazibesi dürüst şöhreti olan Miki, Tanaka’nın tutuklanmasını, bir süre hapiste yatmasını sağladı. Ancak Tanaka 1993’te ölünceye kadar Liberal Demokrat Parti’nin gölgedeki en güçlü adamı olarak kalacaktı.
Korkutucu bir başka nokta, Japonya’daki rüşvet ağının tam ortasında Kodama Yoşiyo adlı bir eski savaş suçlusunun bulunmasıydı. Kodama, 1930’larda ülkesinin Çin’i işgali sırasında burada yağmaya dayanan büyük bir servet yapmıştı. Savaştan sonra yargılanmaktan kurtulmuş, yeraltı dünyası teşkilatı Yakuza ile yakın ilişkiler kurmuştu. Eski başbakan Tanaka, Japon seçkinleri tarafından feda edilip hapse gönderilirken, kimse Kodama’ya dokunmadı; ölene kadar siyaset ve kirli para ilişkilerinin ortasında yaşamaya devam etti.
Lockheed skandalı, yolsuzluğa karışanları yeterince cezalandırmamış olabilirdi ama Japonya ve ABD’de önemli değişikliklere yolaçtı. ABD 1977’de FCPA olarak bilinen yabancı ülkelerdeki yolsuzluklarla ilgili bir yasa çıkardı. Olay, savaş sonrası Japonya’da kurulan muhafazakar seçkin siyasetinin kara yüzünü sergileyen, önemli reformların kapısını açan bir milat haline geldi.
Lockheed şirketi ise sonraki yıllarda pek çok değişikliğe uğradı. Bugün Lockheed Martin adıyla dünyanın en büyük savunma sanayii şirketi olarak F-35 projesinin üreticisi durumunda.
Çin imparatorunun dünürü
Konfüçyus ilkelerine göre katı hiyerarşik bir toplum olan Çin’de insanın üstlerine her vesileyle hediye vermesi köklü bir gelenekti. Çinli âlimler öteden beri hediye ile rüşveti birbirinden ayıran sınırın ne olduğunu tartışırdı. Ama hangi standart uygulanırsa uygulansın, Heşen’in (1750-1799) bütün gücü elinde toplayan bir vezir olarak elde ettiği servet yüksek mevkiiyle açıklanacak gibi değildi. Çin tarihine yolsuzluk şampiyonu olarak geçti.
İddialara göre serveti şöyle sıralanıyordu: Konaklarındaki oda sayısı 3 binden fazlaydı, 32 kilometre karelik toprağa sahipti, bir sürü banka şubesi, 75 rehin dükkanı, her biri 1000 tael (Çin para birimi) eden 100 büyük külçe altını, milyonlarca gümüş külçesi, 58 bin sterlini (İngiliz Doğu Hindistan şirketiyle iş ilişkileri kurmuştu), en yüksek kalitede sayısız ginseng (Uzakdoğu’da sağlık açısından çok değerli olan bir bitki), 10 büyük incisi (bunlar o kadar kaliteliydi ki, idam fermanında imparator kendi tacında bile böyle inciler bulunmadığını belirtmişti), sayısı 1000’i geçen yeşim muskası, 10 büyük yakutu, 40 safiri, 40 gümüş yemek takımı, 7000 değerli kıyafeti, 14 bin 400 top en iyi kalite ipeği, 550 tilki postu, 460 Avrupai giysisi, 61 bin tunç eşyası, 100 bin porselen kapkacağı, 606 erkek hizmetkârı ve hareminde 600 cariyesi vardı. Toplam servetinin Çin’in 15 yıllık bütçesine eşit bir rakama, 1 milyar 100 milyon gümüş Tael’e ulaştığı söyleniyordu.
Bugün tarihçiler bu servetin iddia edilen kadar olmadığında hemfikir olsalar bile, Heşen iktidarda kaldığı sürece iş hayatına hep ilgi duymuş, bizzat sarraflık yapmış, Hindistan’daki İngilizlerle ticari ilişkilere girmiş, kıyafetleriyle göz kamaştırmış ve kuşkusuz mağrur tavrıyla kendine çok düşman edinmişti. En büyük sorun fazla hızlı yükselmesiydi. Evet, Mançuların önemli klanlarından biri olan Niohuru ailesinin bir üyesiydi; akıllı, yakışıklı ve yetenekliydi ama Pekin’deki Yasak Şehir’de muhafız subayı olarak başladığı kariyerinde 1 yıl gibi kısa bir sürede en tepeye ulaşmış, Vergiler Kurulu başkan yardımcısı, Saray Bakanı ve Büyük Danışman gibi devletin zirvesindeki mevkilere ulaşmıştı. Bu sırada henüz 30 yaşındaydı. İmparator Çiyenlong (saltanatı 1735-1796, emekli imparator olarak 1796-1799) onda bir cevher görmüş olacak ki, ölene kadar önünü açtı ve yetkilerini artırdı. Hatta en sevdiği kızı Prenses He Şiayo’yu, vezirinin oğluyla büyük bir düğün yaparak evlendirdi. İmparator 65 yaşındayken doğan bu küçük kızına çok düşkündü. Prensesin 300 bin gümüş Tael’lik çeyizi, dört ablasından çok daha fazlaydı.
Heşen’in açgözlülüğüyle ilgili söylentiler, saraydaki düşmanları tarafından durmadan körükleniyordu. En büyük hatası, Çiyenlong’un veliahtını da kendisine düşman etmek olmuştu. Nihayet Çiyenlong öldükten sadece beş gün sonra, yeni İmparator Ciyaçing tutuklanmasını emretti. Yapılan soruşturmadan sonra yeni imparator, Heşen’i 20 ayrı suçtan ölüme mahkum eden uzun bir ferman yayınladı. Suçlar arasında servet edinmesinden çok “imparator babamın gücüne meydan okumak” ve “iktidarı kötüye kullanmak” gibi iddialar yer tutuyordu. Heşen, en korkunç cezaya (yavaş yavaş kesilme) mahkum edilse de imparator belki kızkardeşini düşünerek ona bir ipek sicim yollamakla yetindi, yani intihara mahkum etti.
Say say bitmeyen bir servet
Veziri Heşen’i desteklemekten hiç vazgeçmeyen Çiyenlong, Çin’in en uzun süre tahtta kalmış imparatorlarından biriydi. Heşen, sonunda servetiyle neredeyse onu geride bırakmıştı.
Beyaz Saray ve viski çetesi
ABD Başkanı Ulysses S. Grant döneminde (1869-1877) patlak veren Viski Çetesi skandalı, viskiye uygulanan verginin birkaç kat arttırılması sonucu ortaya çıkmıştı. Missouri eyaletinin St. Louis kentindeki viski üreticileri, bu yükten kurtulmanın yolunu devletin üst düzeyinde yer alan iki generalle işbirliği yapmakta buldular. Bunlardan John McDonald yoksul bir ailenin çocuğuydu; çeşitli işlerde çalıştıktan sonra Amerikan İçsavaşı sırasında kazanan tarafta çarpışarak tuğgeneralliğe kadar yükselmişti. Daha sonra Missouri eyaleti defterdarı olmuştu. Diğer general Orville E. Babcock ise Westpoint Akademisi’nden mezun meslekten bir askerdi. İç savaşta Ulysses S. Grant ile aynı cephede bulunmuş, generalliğe kadar yükselmiş, silah arkadaşı başkan olunca o da özel sekreterlik görevini üstlenmişti. Başkanın arkasındaki karanlık güç olarak biliniyordu.
Viski Çetesi davasında 238 kişi yargılandı.
St. Louis’deki viskiciler bu iki adamın şemsiyesi altında Vergi İdaresi memurları, depo sahipleri, polis ve eyalet yetkililerinden oluşan geniş bir örgüt kurdular. Ürettikleri viski için ödemeleri gereken verginin sadece yarısı ceplerinden çıkıyor, bunun bir miktarı devlet memurlarına dağıtılıyor, geri kalanı devlet hazinesine giriyordu. Bir süre sonra hazine bakanlığına getirilen Benjamin Bristow, viski vergi gelirinin düşük düzeyinden kuşkulanarak olayı soruşturmaya karar verdi. Ancak başkanın özel sekreteri Orville Babcock, çetenin muhbiriydi. Beyaz Saray’da atılan her adımı St. Louis’deki ortaklarına bildiriyordu. Bu telgraflar şifreli bile değildi. Örneğin: “Şimdilik onları durdurmayı başardım. Sylph”. Özel sekreterin telgrafları “Sylph” diye imzalamasının nedeni, St. Louis’yi ziyaret ettiğinde viskicilerin onu bu isimle anılan güzel bir kadınla tanıştırmasıydı…
Hazine Bakanı attığı her adımda karşısına çıkan engelleri görünce, soruşturmasını özel dedektiflerle, viski teşkilatının içine sızan muhbirlerle sürdürdü. Dosya oluşturulduğunda başkandan operasyonu başlatmak için onay almak kolay olmadı. Çünkü çetenin en önemli iki üyesi, eski silah arkadaşlarıydı.
Başkan Grant’in arkasındaki güç Orville Babcock.
Sonunda başkan ABD tarihinde ilk kez skandalı soruşturmak için bir özel savcı atadı. 10 Mayıs 1875’te 238 kişi hakkında dava açıldı, bunlardan 110’u mahkum edildi, 3 milyon dolarlık vergi cezası toplandı.
Başkanın özel sekreteri Orville Babcock’un yargılanması bir sonraki yıla kaldı. Başkan ondan kolay kolay vazgeçmek istemiyordu. Mahkeme karşısına çıkmasını engelleyemedi ama Babcock nasıl olduysa temize çıktı. Özel sekreterlik görevini bırakmak zorunda kaldı ama başkanlık süresi bitinceye kadar Ulysses E. Grant’a hizmet etmeyi sürdürdü.
ABD’de pekçok yolsuzluk skandalı patlamıştı ama viski çetesinin bir özelliği vardı. İçsavaştan muzaffer çıkan yeni seçkinler savaş alanlarında kurdukları ilişkileri sivil hayatta da pervasızca kullanmış, kendilerinde her şeye hak görmüşlerdi.
Saltanatı 72 yıl süren 14. Louis, merkezileşmesinde büyük payı olan Fransa’da devletin dizginlerini öyle bir güçle elinde tutuyordu ki, “Devlet benim” sözleri ona atfedildi. Kendini güneşe benzeten kral 1715’te öldüğünde, mutlak monarşi zirveye ulaşmıştı. Sonraki 72 yılda oradan tepetaklak yuvarlanacaktı.
Efsane kral Louis’nin edindiği ilk lakap Hüdaverdi’ydi (Dieudonné). Çünkü 1 Eylül 1638’de dünyaya geldiğinde, annesi İspanya Prensesi Anne 37, babası Fransa Kralı 13. Louis 38 yaşındaydı ve 17 yıllık evliliklerinde ilk kez çocuk sahibi oluyorlardı. Bu mucizevi çocuk Avrupa monarşisinin büyük simgelerinden biri olacaktı ama, o zirveye ulaşması için fırtınalı bir çocukluk geçirmesi gerekti. 14. Louis babasının ölümüyle beş yaşında tahta çıktı. Annesi Kraliçe Anne, saltanat naibesi oldu. Ancak başta amcası olmak üzere, hanedanın diğer üyeleri, küçük krala el koymak, annesini bir manastıra kapatmak için fırsat kolluyordu.
1648: 10 yaşında (solda). 1670: 32 yaşında (ortada). 1701: 63 yaşında (sağda).
Ülkeyi annesi ve onun başlıca bakanı olan İtalyan Kardinal Mazarin yönetiyordu. Fransız asilleri, iktidarı bu İspanyol prensesiyle İtalyan din adamına bırakmaya niyetli değillerdi. Kralın gücünün zayıfladığı her dönemde yaptıkları gibi yine ayaklandılar ve Paris halkını da peşlerinden sürüklediler. Fronde denilen bu ayaklanmalar, küçük Louis’ye kimseye güvenmemeyi öğretti. Paris halkının sarayı bastığı, gece yarısı annesi, kardeşi ve Mazarin ile başkentten kaçtığı, güvendiği kuzeni Prens de Condé’nin ihanetine uğradığı bu zor yıllar, ona politika ve iktidar hakkında önemli dersler verdi.
Louis’nin gerçekten kral olduğu tarih 1661 yılıdır. Mazarin o yıl öldü. 23 yaşındaki kral, onun yerine başka birini atamayacağını, ülkeyi tek başına yöneteceğini açıklayarak herkesi şaşırttı. Aynı yıl, aşırı zenginleşen, kendisini gölgede bırakan Maliye Bakanı Fouquet’yi de tutuklattı. Artık Fransa’yı tek başına avucunda tutuyordu. Günümüzde dev şirketleri bütün ayrıntılarına kadar denetleyerek başkalarına yetki vermekten kaçınan CEO’lar için kullanılan “mikro yönetici” tabiri, onun için de uygundu. Her gün saatlerce çalışmaya yoğunlaşabiliyor, ancak eğlenceye, ava, dansa, kadınlara zaman ayırmayı da başarıyordu.
Tabii onun da bazı bakanları vardı. Hiçbiri Kardinal Mazarin gibi sınırsız bir yetkiye sahip olamadı. Ama Maliye Bakanı Colbert, Fransızların “grand commis de l’état” (büyük devlet memuru) dediği önemli politikacılardan biri oldu. Colbert’in uyguladığı “Fransız merkantilizmi”, ülke içinde endüstri ve üretimin artmasını, ithalatın en düşük düzeyde tutulmasını, paranın yani gümüş ve altın gibi değerli madenlerin ülke dışına akmasının önlenmesi üzerine kurulmuştu. Bunun için Colbert “manufactures” denilen devlet denetiminde tekel gibi çalışan şirketler kurdu. Fransa’nın ilk sömürge imparatorluğu da bu dönemde ortaya çıktı. Hindistan’la ticaret yapan Fransız Doğu Hindistan Kumpanyası, Kanada’da “Yeni Fransa” adlı sömürge, Karayip’deki şeker ve köle adaları, Kuzey Amerika’nın ortasında “Louisiana” adı verilen geniş topraklar, Fransa’yı İspanya, Hollanda ve İngiltere ile karşı karşıya getirdi.
Ama Fransızları büyüleyen bu uzak diyarlar değil, Paris ve kralın yaşadığı başkent dışındaki Versailles Şatosu’ydu. Louis, hiç güvenmediği Paris halkını zapturapt altına almak için La Reynie’yi polis şefi (lieutenant général de police) olarak görevlendirerek, modern polis teşkilatının temelini attı. La Reynie, bütün siyasal, kültürel etkinliklerin gözlenmesi, her türlü fesat hakkında bilgi toplanmasıyla görevliydi. Louis’nin her gün okuduğu sayfalarca yazı arasında, La Reynie’den gelen raporlar da vardı.
Kendisini güneşe veya Jupiter’e benzetmekten hoşlanan Kral, aynı zamanda bir Mars olmak da istiyordu. Gençlik yıllarında savaşlara bizzat katıldı. Louis’nin ölümünden yirmi küsur yıl sonra Voltaire, bu dönemle ilgili olarak kaleme aldığı kitapta (Le Grand Siècle) “O dönemde yapılmış savaşların ayrıntılarını burada bulmayı beklemeyin” diye yazar. Aynısını biz de söyleyelim. Fransa, İspanya’nın bugün Belçika olarak bildiğimiz topraklarına göz dikmişti ve Louis’nin bütün saray halkıyla katıldığı ilk savaşlar bunlardı. Her bir Felemenk şehrinin alınışı, Büyük İskender’in Pamir dağlarına ulaşması gibi büyük bir zafer olarak kabul edilip eğlenceler, törenler düzenleniyordu.
14. Louis’nin en büyük başarısı, bilinçli olarak oluşturduğu imajıydı. Bütün ömrünü kendisinin başrolü oynadığı bir gösteri gibi geçirdi. Bu tiyatroya uygun sahneyi Versailles Şatosu’nu yaptırarak kurdu. “İhtişam, nezaket ve çapkınlık, bu sarayın ruhudur” diye yazmıştı çağdaş bir İngiliz. Versailles’ın bahçeleri, salonları, galerileri, burada düzenlenen balolar, şölenler, kralın saat düzeniyle yaptığı arabalı-arabasız gezintiler, yatış, kalkış törenleri, görkemli sofralarda yediği yemeklerin bolluğu, Mlle de La Vallière, Madame de Montespan gibi metreslerinin göz kamaştıran güzelliği, hep aynı gösterinin parçasıydı. Kral, kendi döneminde parlayan Fransız klasisizminin öngördüğü gibi, özdenetimi elden bırakmayan, hayatının fırtınalarını dışarı yansıtmayan, aşırı gülmek, surat asmak, bağırıp çağırmak gibi aşırılıklara kaçmayan, mükemmel bir oyuncu, tek oğlu öldükten birkaç gün sonra verilen baloda, üzgün üzgün oturan gelinine, “Bizler herkes gibi davranamayız. Kalkın, dansedin” diyebilen bir adamdı.
Ancak Louis’nin büyük kral imajı, 1680’lerden itibaren önemli ölçüde zedelendi. 1685’te, büyükbabasının çıkarmış olduğu Nantes Fermanı’nı yürürlükten kaldırarak, Fransa’daki Protestan azınlığı ya Katolik olmaya ya da sürgüne gitmeye zorladı. Protestanların gidişiyle Fransa eğitimli, çalışkan ve becerikli bir işgücünden yoksun kaldı, endüstrisi zarar gördü.
Güneş artık batmaya başlamıştı. 1688’de Louis, boşalan İspanya tahtına torunlarından Philippe’i çıkartmaya karar vererek büyük bir savaş başlattı. Avrupa’nın diğer iki büyük gücü İngiltere ve Avusturya, Fransa’nın İspanya ve sömürgelerine el koymasını engellemek üzere silahları kuşandılar. İspanya veraseti üzerine sürdürülen savaşlar 1714 Utrecht Antlaşması’na kadar neredeyse durmadan sürdü. Avrupa ile birlikte Fransa için de bu uzun mücadele büyük bir yıkım oldu. O güne kadar Avrupa’nın en büyük askerî gücü sayılan Fransa, bu defa yenilgilere uğradı. 1709’da yaşanan “14. Louis’nin kışı” korkunç bir felaketti. Sıcaklık eksi 20 dereceye kadar düştü, Versailles’daki şarap karafları bile dondu. Köylülerin çektiği sıkıntıların boyutunu anlatmaya gerek yok. Sonunda Louis, torununu İspanya kralı olarak kabul ettirdi ( bugünkü kral onun soyundan gelir) ama Fransız halkı bu korkunç 25 yıldan yaralı olarak çıktı.
Kralın alışkanlıkları değil ama kendisi değişmişti. 1683’te kraliçe Marie-Thérèse öldükten sonra, Markiz de Maintenon unvanını verdiği, kendisinden birkaç yaş büyük, dul bir kadınla gizlice evlendi. Bu evlilikle birlikte kralın çapkınlıkları son buldu. Yaşlı çift, Louis ölene kadar tam bir burjuva ailesi gibi uyum içinde yaşadı. Ama artık Versailles eskisi gibi değildi. Savaş ve açlık bulutları zaten bir çeşit devlet töreni gibi sürdürülen eğlencelerin tadını kaçırmıştı. Son yıllarında Louis’nin oğlunun, iki torununun, torununun iki oğlunun arka arkaya ölmesi, sarayı mateme boğdu. Nihayet 1 Eylül 1715’te geride tek torun çocuğu olan 5 yaşında bir veliaht bırakarak gözlerini kapadığında, 72 yıldır oynadığı büyük kral rolünden bıkmış olmalıydı.
FRANSIZ KLASİSİZMİNE İLHAM VERDİ
Majesteleri hem hayatta hem sahnede başrolde
Parlayan güneş 1653’te sahneye konan Le Ballet de la Nuit’de Apollon kılığındaki 14. Louis. O sırada henüz 15 yaşında.
Louis’nin saltanatı, Fransız edebiyatında klasisizm denilen parlak bir döneme denk gelmişti ve bu bir tesadüf değildi. Bu edebiyatın Molière, Racine, Boileau, La Bruyère gibi yazar ve şairlerini, hatta vaazlarıyla edebiyat tarihine giren Bossuet gibi papazlarını düşünürken akla ilk gelen kral ve sarayıdır. Kralın dramatik sanatlara ilgisi 1653’te muhtemelen Lully’nin bestelediği “Le Ballet de la Nuit” adlı dansla başlamıştı.
Bu dansta kendisi ayı ve yıldızları aydınlatan güneş rolünde dansetmişti. Komedi ustası Molière’in tiyatro topluluğu yıllarca kralın doğrudan himayesi altında en büyük eserlerini sahneledi. İkiyüzlü yobazlarla alay eden Tartuffe komedisini bile kralın desteğiyle sarayda sahneye koymuştu. Molière, kralın himayesini kaybettikten bir yıl sonra sahnede öldü (1673). Büyük trajedi yazarı Racine de tam bir “courtisan”dı. Louis’nin kendisini de, büyük kralı oynayan bir oyuncu olarak bu klasik sanatın önemli bir temsilcisi saymak yanlış olmaz.
MONARŞİNİN GÜCÜ VE DEBDEBE
Versailles Şatosu: Küçük Beştepe
Muzaffer Fransızoğulları Versailles Şatosu’nda bir zafer ve kabul töreni. 14. Louis, Seneffe savaşından muzaffer çıkan Louis de Bourbon-Condé’yi kabul ediyor.
Louis’nin en büyük projesi, Versailles Şatosu’dur. Bu küçük av köşkünü 1661’de keşfetmiş, muhteşem bir saraya dönüştürmek üzere ömrü boyunca çalışmıştı. 700 odası, 1513 penceresi, 1252 şöminesi, 67 merdiveni, 483 aynasıyla 67121 metrekareye yayılan sarayın 800 hektarlık bir parkı vardı. Burada 55 havuz ve kanallar, 600 fıskiye yaptırıldı. Sarayın yapımında Le Vau ve Houdouin-Mansart gibi büyük mimarlar, bahçelerin düzenlenmesinde ise Fransız peyzaj sanatının ustası Le Nôtre çalışmıştı. Sarayın görevi, Fransız monarşisinin gücünü dünyaya ilan etmekti. Burada yaşayan saray halkının görevi de aynıydı: Göz kamaştırmak. Aristokratlar Versailles’da küçük bir daire sahibi olabilmek için taşradaki büyük şatolarını terkederek korkulacak feodal beyler olmaktan çıktı, kralın “courtisan”ları yani saray dalkavukları haline geldi. Kralın yengesi Orléans Düşesi şöyle yazmıştı: “Biz çoktan gittikten sonra, bu saray hakkında yazılacak hikayeler, herhangi bir romandan çok daha iyi ve eğlenceli olacak. Korkarım bizden sonra gelenler, bunlara inanamayacak, peri masalı sanacak.”