Etiket: Sayı: 122

  • Suriye

    Suriye


    suriye denildiğinde hâlihazırda mevcut olan siyasi haritanın ötesine geçen bir topraklar bütününü anlamamız gerekiyor. batı dillerinde “doğu” anlamına gelen levant, arap ve osmanlı coğrafya ve tarih uzmanlarınca “kuzeydeki beldeler” anlamına gelen bilâd’uş şam, bugünkü ürdün, suriye, lübnan, filistin ve israil’den oluşuyor. bölge arap yarımadası merkezine göre kuzeyde kaldığı için bu şekilde adlandırılmış.

    Suriye
    Palmira, antik dönemlerin önemli dinî ve ticari merkeziydi. 1980 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası listesine alınan şehir, son yıllarda yaşanan iç savaşta önemli tahribatlara uğradı.

    Coğrafi konumuyla Arap Yarımadası, Afrika, Akdeniz ve Anadolu arasında oldukça merkezî bir konumda yer alan Suriye, insanlık tarihi boyunca kilit roller oynadı. Neolitik Çağlardan itibaren insan yerleşiminin olmasıyla bir taraftan uygarlık tarihinin merkezinde yer alırken, diğer taraftan semavi dinlerin bu topraklarda doğup gelişmesi nedeniyle de Suriye her zaman Suriye’den fazlasını ifade etti.

    Doğu Akdeniz’i mesken tutan tacir Fenikeliler buradan Avrupa limanlarına uzanan ticari bağlar kurmuş olsa da bölgenin Avrupa kültürleriyle kesintisiz ilişkisi, Akdeniz’e yayılan Pers egemenliğine son veren Makedonyalı Büyük İskender ve ardılları Selefkoslar’la başlayıp günümüze değin kesilmeden süregeldi.

    Bin Yılların Cazibe Merkezi
    Limanlarıyla Antakya başta olmak üzere Halep, Hama, Humus ve Dimaşk (Şam) şehirleri ile Suriye, Roma İmparatorluğu’nun merkeze en çok vergi gönderen, Mısır’la beraber en verimli toprakları barındıran ve nihayetinde doğudaki en büyük tehdit olan İran’a karşı da ileri karakol olarak hayati bir önem taşıyordu. Suriye bir taraftan sahip olduğu bu jeopolitik önemi, diğer taraftan Antik Çağ’dan itibaren bünyesinde biriktirdiği dinî ve kültürel anlamlarla tarihin her döneminde arzulanan bir saha oldu.

    Suriye’nin bugününü anlamak, uluslararası aktörlerin Suriye konusuna yaklaşımlarını analitik bir bakışla değerlendirebilmek için tarihten ilginç bir örnek olarak Palmira’yı anımsamakta yarar var. Roma döneminde Palmira adıyla bilinen, Arapların ise Tedmür olarak isimlendirdikleri bölgenin kraliçesi Zenobia, Romalılara vergi veren yerel bir otoriteydi.

    HMK_Suriye_3) Kraliçe Zenobia'nın Palmira'ya Son Bakışı, Herbert Schmalz
    “Kraliçe Zeonbia’nın Palmira’ya Son Bakışı”, Herbert Schmalz.
    HMK_Suriye_1) Syria harita
    Suriye, bugünkü coğrafi konumundan daha geniş bir alanı ifade ediyordu; Ürdün, Suriye, Lübnan, Filistin ve İsrail’den oluşuyordu.

    Palmira, Asurlular ve Perslerden itibaren Mezopotamya ile Akdeniz arasında kervanların vazgeçilmez uğrak yeri, dolayısıyla gelir getiren büyük bir ticari cazibe merkeziydi. Bu kervanlardan alınan yüksek geçiş ücretleriyle kalkınan Palmira, Romalıların 1. yüzyıl sonlarından itibaren sınırlarını Doğu Akdeniz’de genişletmeye başlamaları ve şehir üzerinde kontrolü ellerine geçirmeleri sonrasında bile sahip oldukları avantajlardan yoksun kalmamış. Roma vatandaşı olmamalarına rağmen Arap, Süryani, Arami kökenli Palmira halkı Roma’nın tanıdığı özerklik ve özel izinle rahat rahat Akdeniz’de deniz ticareti yapmış. Hindistan’dan gelen baharat ve ipeği İtalya’ya götürüp satmış ve zamanla şehir bir cazibe merkezi olmuş.

    Suriye-Hama’lı bir Arap olan İmparator Caracalla zamanında Roma İmparatorluğu kolonisine katılan Palmira, Roma halkıyla aynı haklara sahip olmakla birlikte, imparatorluk vergilerini ödemekten de muaf tutulmuştu. MS 267’de bir suikasta kurban giden Palmiralı yönetici Odainat’ın ikinci karısı Zenobia şehirde yönetime el koymuş ve bağımsızlığını ilan ederek kendi adına para bastırmıştı. Bu durum Roma’nın hoşuna gitmemiş ve duruma müdahale etmek için bir ordu göndermiş. Zenobia, gelen orduyu bozguna uğratmış. Daha sonra ordularının başında önce Busra Garnizonu’nu (Suriye’nin güneyinde), ardından da Arabistan ve Mısır’ın bir kısmını istila etmiş. Yine kendi adına para bastırıp Roma İmparatorluğu’ndan da bağımsızlık isteyince bardağı iyice taşırmış. Roma duruma müdahale edip Zenobia’nın ordusunu önce Antakya ve Humus’ta bozguna uğratmış, arkasından da Palmira’yı kuşatmış. Romalılar, Zenobia’yı esir almış ama öldürmemiş.

    HMK_Suriye_4) Damascus
    Şam’da bir sokağı gösteren gravür.

    Tutuklayıp İtalya’ya sürgüne göndermiş. Palmira ise Roma askerlerince yağmalanmış ve ateşe verilip halkı kılıçtan geçirilmiş. Bu yaşananlardan sonra şehrin eski canlılığı kalmamış. Müslüman Araplar, Halid bin Velid zamanında şehrin olduğu bölgeyi ele geçirmiş ama zaten Palmira çoktan harabe olmuş geldiklerinde. Kraliçe Zenobia ile Roma İmparatorluğu arasında yaşanan hadiselere bakıldığında Suriye’nin tarih boyunca yereli sömürmek, ona tahakküm etmek isteyen bir dış unsurun oyun alanı olarak görüldüğü söylenebilir.

    İslam Fetihlerinde Suriye
    İlk İslam halifesi Hz. Ebubekir(ra) Hicri 13, Miladi 634 yılında Ürdün, Suriye, Lübnan ve Filistin’den oluşan bölgeyi fethetmeye karar verdi. Bu amaçla Arap Yarımadası’nın her yerine mektuplar göndererek Müslümanları cihada ve savaşmaya teşvik etti. Bu davetten kısa süre sonra Yemen, Necid, Mekke, Taif, Yemame, Bahreyn ve Hicaz’daki farklı yerlerden binlerce asker âdeta koşarak hızla Medine’ye akın etti. Gelenler 7.500 kişilik ordulara ayrılıp her birine sancak verildi. Ordular, “Kuzeydeki Topraklar” anlamına gelen Bilâd’üş Şam bölgesine doğru farklı yollardan ilerlemeye başladı. Bu orduların komutanları arasında tanınmış isimler vardı. Hz. Ebubekir, Amr bin As’ı Filistin’e, Şurahbil’i Ürdün’e ve Yezid bin Ebu Süfyan’ı da Şam’a vali tayin etti. Bilâd’üş Şam topraklarının fethini açan savaş kuşkusuz Yermük Savaşı’ydı ancak özelde Suriye’nin kilidini açan savaş ise Ecnadeyn Savaşı oldu. Bu savaşa Doğu Roma İmparatorluğu yaklaşık 100.000 askerlik bir kuvvetle katıldı. İmparator Heraklius ise savaşı bulunduğu Hıms (Humus) şehrinden izliyordu. Çok şiddetli bir savaş oldu. Halid bin Velid bu savaşta çok büyük kahramanlıklar gösterdi. 634 yılının sonuna doğru gerçekleşen Ecnadeyn Savaşı’nda Roma ordusu büyük bir bozguna uğradı. Suriye, Ürdün ve Filistin topraklarını büyük oranda fetheden Müslümanlar Suriye’nin merkezinde bulunan Dimaşk’a (Şam) doğru ilerliyordu. Önceki savaşlardan kurtulan Roma ve müttefiki olan unsurların askerleri Müslümanların Şam’a girişine engel olmak için Merc’us Suffer adlı Şam yakınlarındaki bir mevkide yeniden toplandı. Burada gerçekleşen savaş son derece sert ve şiddetliydi. Müslümanlardan 4.000 kişi bu savaşta yaralandı. Bununla beraber bu savaşı da Müslümanlar kazandı. Düşmanın dağılan askerleri kaçarak Şam ve Kudüs şehirlerine sığındı. Artık Şam’a giden yolda hiçbir engel kalmamıştı. Hicri 14 yılı Muharrem ayının ortasında, Miladi 635 yılında Suriye, Lübnan, Filistin ve Ürdün topraklarında farklı bölgeleri fetheden İslam orduları Dimaşk/Şam önlerinde, şehrin bağlarının bulunduğu Guta bölgesinde toplandı ve bu bölge savaşarak alındı. Fakat Şam şehri teslim oldu ve küçük birkaç çatışma dışında şehir sulh ve anlaşma yoluyla alınmış oldu.


    “haçlı seferleri, moğollar, timur’un meşhur batı seferi, zengi, eyyubi, memluk dönemlerinin ardından yavuz sultan selim’in 1517 yılındaki meşhur mısır seferi ile osmanlı hâkimiyetine giren bölgede şam önemli bir cazibe merkezi olmayı sürdürdü.”

    54277856753_9767266239_o
    Bab Şarki (Doğu Kapısı), Şam. Üç kemerli antik bir Roma portalı. Arka planda Ulu Camii görülebilir.

    İslam Kültür ve Medeniyetinin Kalbi
    Şam ve Suriye toprakları, fetihten sonra hızla İslamlaştı. Mimariden astronomiye, fizik, coğrafya ve edebiyattan dinî ilimlere uzanan bir genişlikte asırlar boyunca medeniyet üreten bir bölge oldu. İbn Asakir’in 81 ciltlik Tarih-i Dimaşk adlı muazzam eseri Şam topraklarında ortaya konulan ilmi çalışmalara bir örnektir. Haçlı Seferleri, Moğollar, Timur’un meşhur batı seferi, Zengi, Eyyubi, Memluk dönemlerinin ardından Yavuz Sultan Selim’in 1517 yılındaki meşhur Mısır seferi ile Osmanlı hâkimiyetine giren bölgede Şam önemli bir cazibe merkezi olmayı sürdürdü. Sadece Şam’daki Osmanlı eserleri bölgeye gösterilen önemin günümüze kadar uzanan somut örnekleridir. Süleymaniye Külliyesi, Şam Mevlevihanesi, Hicaz Demiryolu Şam İstasyonu, Telgraf ve Elektrik Anıtı ile üzerindeki Yıldız Camii maketi ve Hamidiye Çarşısı akla ilk gelen Osmanlı eserlerindendir. Kahire-İstanbul uçuşu esnasında düşen uçağının yadigârı ilk Türk hava şehitlerimiz, Süleymaniye Camii haziresindeki başta son Osmanlı padişahı Sultan Vahdeddin olmak üzere son devir Osmanlı hanedan üyelerinin kabirleri hep Şam’daki aziz hatıralarımız. En unutulmaması gereken isimler ise kuşkusuz Nureddin Zengi, Selahaddin Eyyubi ve Rükneddin Baybars türbeleri.

    HMK_Suriye_6) Syria-Lebanon-19th_century
    Suriye-Lübnan, 19. yüzyıl başlarında bir pazar yeri.

    20. Yüzyıl Başlarında Suriye
    yüzyıldan itibaren dağılmaya yüz tutan büyük bir coğrafyanın isyanlarıyla mücadele eden Osmanlı Devleti, Yemen başta olmak üzere Arap Yarımadası’nda da önemli sorunlarla karşı karşıyaydı. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşanan I. Dünya Savaşı’nın yol açtığı yıkım ve kayıplar, bölgedeki toprakların kaybına hatta nihayetinde de Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden çekilmesiyle sonuçlandı. Savaşın kaybıyla Suriye, Lübnan, Filistin, Kudüs, Ürdün ve Hicaz da kaybedildi.


    “batı emperyalizminin sykes-picot antlaşması’yla bölgeyi cetvelle çizilen sınırlara hapsedip sonu gelmeyen potansiyel sorunlar ve nefret tohumlarıyla dünyaya dayattığı kurgu, onlarca yıl kan akmasına yol açtı.

    Suriye’yi işgal eden Avrupalı güç Fransa’ydı. Fransa, Suriye’yi işgal etmekle kalmadı. Ülkenin kimyasıyla, demografik ve kadim yapısını manipüle ederek günümüze değin uzanan sorunlar yumağının da başaktörü oldu. Fransa’nın Suriye topraklarında gerçekleştirdiği en büyük ameliyat, nüfus çoğunluğunu Hristiyanların oluşturacağı hayaliyle kuruluşuna önayak olduğu Lübnan’ı bir ülke olarak ortaya çıkarması oldu. Diğer yandan Ortodoks İslam ana akımından ayrışan Dürzi ve Nusayri yapıları idari oluşumda öne çıkararak bu azınlıklar eliyle Suriye üzerindeki vesayetini derinleştirdi. Oysa Suriye halkları geliştirdikleri kadim geleneklerle 1400 yıldır birlikte ortak yaşama dayalı bir dünya inşa etmişlerdi.

    Batı emperyalizminin Sykes-Picot Antlaşması’yla bölgeyi cetvelle çizilen sınırlara hapsedip sonu gelmeyen potansiyel sorunlar ve nefret tohumlarıyla dünyaya dayattığı kurgu, onlarca yıl kan akmasına yol açtı. Suriye, Lübnan ve Filistin toprakları bu çatışma alanlarının hep merkezinde oldu. Suriye, Fransa’yla 9 Eylül 1936’da imzalanan ve Viénot Antlaşmaları doğrultusunda kademeli olarak 25 yıl içerisinde bağımsızlığını sağladı. Bu bağımsızlığın ardından yaşanan iç darbeler ve nihayetinde 2024 yılı sonuna dek sürecek diktatör Baas rejimi ile ülke âdeta demir yumruk politikalarıyla yönetildi. 2011 yılında başlayan iç savaşla yaşanan insani dramlar, göçler ve ekonomik çöküşlerin ardından sonu gelen Baas yönetimi sonrasını ise şu an hep birlikte izliyoruz. Yasemin kokulu şehir Şam ve tüm Suriye uzun ve kalıcı bir barışı umut ediyor. #

  • Theodor Makridi Bey

    Theodor Makridi Bey


    türk arkeolojisine büyük hizmetler vermiş, lübnan’ın sayda (sidon) kraliyet nekropolü kazılarından nemrut dağı kazılarına, osman hamdi bey’in yanında âdeta sağ kolu olmuş, müze-i hümayun’un gelmiş geçmiş ünlü arkeologları arasında yer almış theodor makridi bey’in nedendir bilinmez, çoktandır adı unutulup gitmiştir. oysa türk arkeolojisinin ilk büyük emektarlarından olan theodor makridi bey, hattuşa kazılarında ünlü kadeş antlaşması tabletini kendi elleriyle bulup gün ışığına çıkaran arkeologdur…

    Theodor Makridi Bey
    İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin ilk emektar arkeologlarından Theodor Makridi Bey.
    FOTOĞRAF: TURGAY TUNA ARŞİVİ

    Çocukluğu, Eğitimi, Aile Yaşamı
    Bir zamanlar, eski Bakırköy’ün sevilen, sayılan önemli şahsiyetleri arasında yer almış Theodor Makridi Bey, Osmanlı Devleti’nin Hazine nazırlarından Konstantin Makridi Paşa’nın yedi oğlundan biriydi ve oğulları arasında bilime, tarihe, coğrafyaya en meraklı olan çocuktu. Bu nedenle güzel bir eğitim almış, kendini mükemmel bir şekilde geliştirmişti. Makridi’ler, eski Bakırköy’ün batı tarafında yer alan Baruthane sınırının yanı başındaki Domuzdamı Mahallesi’nde, kırmızı Marsilya tuğlalı, demir kapılı, büyük parmaklıklarla çevrili büyük bir bahçenin ortasında yükselen güzel ahşap bir köşkte oturuyordu. Baba Konstantin Makridi Bey, küçük yaşında ailesiyle birlikte Makedonya’nın Blaçi yerleşiminden İstanbul’a göç etmiş, Haliç’te Fener Mahallesi’ne yerleşmişlerdi. Konstantin Makridi Bey, çocuk yaşlarında cep harçlığını çıkarmak için bir kahvehanede nargile tüttüren müşterilerin tömbekilerini yakıp tazeleyerek ateşçilik yapmış, uzun boylu olması nedeniyle de “Uzunoğlu”, yani Makridi lakabıyla çağrılmış, daha sonra da bu sıfat ailenin soyadını oluşturmuştur. Çocukluğunda kahve çıraklığı yapan Konstantin Makridi Bey’in okul hayatı çok başarılı geçer. Eğitimine, İstanbul’un en eski Rum okulu olarak bilinen Fener Mektebi’nde başlar, daha sonra da eğitimini Mekteb-i Sultani’de tamamlar.

    Theodor_Makribi_Bey_3 Fotoğraf Turgay Tuna
    Türkiye’nin ilk müzesi olan İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin (Müze-i Hümayun) koleksiyonlarında çeşitli kültürlere ait bir milyona yakın eser bulunmaktadır.

    1882 yılında, Osmanlı Hazine Nezareti’nde memurluğa başlayan Makridi Bey, otuz bir yıl sürecek devlet hizmeti süresince Hazine Müdürlüğü’ne, ardından da Hazine Nazırlığı’na getirilir ve çok başarılı hizmetler verir. Bütün bunların yanında, antik sikkeler koleksiyonu yapan döneminin ünlü nümizmatlarından biri olan Makridi Bey, yaşamının son demlerinde bu koleksiyonu Müze-i Hümayun’a hediye etmiştir.

    Konstantin Makridi Bey, kendisi gibi çocuklarını da çok iyi şekilde yetiştirir. Büyük oğlu Aleksandros askerî hekim olmuş, ikinci oğlu Nikos Hariciye Nazırlığı’nda diplomat olarak hizmet vermiş, üçüncü oğlu Dimitrios Düyun-u Umumiye’de görev almış, dördüncü oğlu Filippos, mübadele döneminde Yunanistan Hükümeti adına saymanlık yapmış, beşinci oğlu Theodor ise babası gibi Mekteb-i Sultani’de okuduktan sonra Almanya’ya gönderilmiş, sanat tarihi ve arkeoloji eğitimi alarak Avusturyalı ünlü arkeolog Heinrich Glück ile ünlü Alman arkeolog Winckler’in yanında yetişmiştir.

    Theodor Makridi Bey, Almanya’dan döndükten sonra Müze-i Hümayun’da çalışmaya başlamış, Yedikule’nin ünlü ailelerinden Dalla’ların güzel kızları Ağlaia ile evlenmiş, bu evlilikten de çocuk sahibi olmuştur.


    “antik sikkeler koleksiyonu yapan döneminin ünlü nümizmatlarından biri olan makridi bey, yaşamının son demlerinde bu koleksiyonu müze-i hümayun’a hediye etmiştir.”

    Bir Yazarın Anılarındaki Theodor Makridi Bey
    Makridi Bey, evlendikten sonra Bakırköy Domuzdamı Mahallesi’ndeki baba evinden ayrılıp İstanbul Caddesi’nin Yenimahalle tarafında yeni bir eve taşınır. Komşuları, Makriköy Rum İlkokulu’nun müdürlüğünü yapan, aynı zamanda değişik Rum dergilerinde yazılar yazan Athina Yianniou, anılarındaki Theodor Makridi Bey’i şöyle anlatır:

    Theodor_Makribi_Bey_4 Fotoğraf Google
    1883 yılında, Osman Hamdi Bey’in başkanlığında gerçekleştirilen Nemrut kazılarına ait bir fotoğraf.

    “1902 yılında, Makridi Bey’i ve Ağlaia’yı yakından tanıma fırsatı bulmuştum. Madam Ağlaia çok güzel, alımlı, uzun boylu, fiziğinin yanı sıra erdemli özelliklere sahip bir kadındı. Babası Theodoros Dalla ve annesi Eleni Pitaridu, kız kardeşleri Eleni, Hristina, Androniki Yedikuleli idiler. Theodor Makridi Bey ile Ağlaia Yedikule’de tanışmış, büyük bir aşk ile birbirlerine bağlanıp evlenmişlerdi. Benim Theodor Makridi Bey’e olan hayranlığım 1908 yılında Lübnan’daki Sayda-Sidon kazılarının başlamasıyla daha da artmıştı. O zaman, Neo Pnevma dergisinin genel editörü idim. Sayda’dan İstanbul Müzesi’ne aktarılan yeni eserler, bizler için eşsiz bir haber kaynağı oluşturuyordu. Theodor Makridi Bey, 1900’lerden itibaren önemli kazılara başkanlık yapmaya başlamıştı. Anadolu’yu karış karış geziyor, arkeolojiye olan derin tutkusu onu yeni araştırmalara itiyor, antik Anadolu’nun her dönemi onu ilgilendiriyordu.

    1902 yılında, Alman Arkeoloji Enstitüsü Genel Sekreteri Otto Puchstein ile Suriye, İran Körfezi ve Arkaik Babil’de ortaklaşa kazılar yapmışlar, 1906 yılında da Hattuşa ve Boğazköy’de ünlü Alman arkeolog Winckler ile yaptıkları kazılarda Hitit Kraliyet Arşivleri’nin kalıntılarına ulaşmışlardır. Bu kazılarda, dünyanın ilk diplomatik belgesi olan Mısır Kralı II. Ramses ile Hitit Kralı III. Hattuşili arasında imzalanan ünlü Kadeş Antlaşması’nın tableti gün ışığına çıkarılmıştır. Makridi Bey, 1910-11 yıllarında Trakya, Taşoz ve Makedonya’da yaptığı kazılarda birçok eseri İstanbul Müzesi’ne kazandırmış, bu kazılar sonrasında yazmış olduğu makaleler kendisini arkeoloji âleminde takdir ve şöhret sahibi yapmıştır.”


    “en önemlisi, günümüzde istanbul arkeoloji müzeleri’nin eski şark eserleri binasında sergilenmekte olan, tarihin ilk yazılı barış antlaşması olarak bilinen kadeş antlaşması tabletini bulan kişidir theodor makridi bey.”

    Hattuşa Kazılarında Gün Işığına Çıkarılan Kadeş Antlaşması Tableti
    Orta Doğu’dan Anadolu’ya, Trakya’dan Makedonya’ya yaptığı kazıların yanı sıra İstanbul’da birçok araştırmaya imza atmış, Beykoz’daki Ayios Panteleimon Manastırı, Yedikule’deki Libos Manastırı ve Bakırköy’de yapmış olduğu kapsamlı kazılar; durmak, yorulmak bilmeyen Makridi Bey’in yaşamında önemli bir yer oluşturmuştur. Ancak, en önemlisi, günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin Eski Şark Eserleri binasında sergilenmekte olan, tarihin ilk yazılı barış antlaşması olarak bilinen Kadeş Antlaşması tabletini bulan kişidir Theodor Makridi Bey. Bu antlaşmanın ikinci ve üçüncü kopyalarının Mısır’da olması gerekmektedir ki günümüze dek henüz gün ışığına çıkartılamamıştır. Tabletteki metnin bir kopyası bugün New York’ta, Birleşmiş Milletler binasının girişinde yer almaktadır.

    Theodor_Makribi_Bey_6 Fotoğraf Turgay Tuna
    Theodor Makridi Bey’in Hattuşaş kazılarında gün ışığına çıkarmış olduğu II. Ramses ile Hitit Kralı III. Hattuşili arasında yapılan Kadeş Antlaşması’nın pişmiş toprak tableti.
    FOTOĞRAF: TURGAY TUNA ARŞİVİ

    Yapmış olduğu tüm araştırmalarla Türk arkeolojisine kazandırdığı değerlere karşılık, ölümünden çok sonra, Makridi Bey’i çekemeyen kimi kıskanç birkaç meslektaşı kendisi hakkında tarihî eser kaçakçılığı yaptığına dair çirkin dedikodular yaymışsa da; yapılan titiz araştırmalar bu dedikoduların tam tersine, Makridi Bey’in ne kadar dürüst ve titiz bir şekilde çalışmış olduğunu göstermiş ve Türk arkeolojisine ne kadar büyük zenginlikler kazandırmış olduğunu kanıtlamıştır.

    Atina’dan İstanbul’a Gelen Önemli Belgeler
    Boğazköy’den Nemrut Dağı’na, Baalbek’ten Sayda’ya birçok kazıya katılan Makridi Bey, 1930 yılında İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nden emekli olduktan sonra yaşamının sonlarına dek Atina’daki ünlü Benaki Müzesi’nin müdürlüğünü yapmış, bu görev süreci içinde İstanbul ve Arkeoloji Müzeleri ile bağlarını koparmamış, bütün bunların yanı sıra Yunanistan’da kaldığı yıllarda bulmuş olduğu Osmanlı tarihi ile ilgili çok değerli kimi belgelerin İstanbul’a gönderilmesini ve Topkapı Sarayı’na kazandırılmasını sağlamıştır. Bir dönem Atina’da elçilik yapmış olan Ruşen Eşref Ünaydın’ın 1 Mayıs 1956 tarihinde, Dışişleri ve Topkapı Sarayı kayıtlarına geçmiş konuşmasının metninden aldığım şu satırları siz okurlarıma ve araştırmacılara aktarmayı, Theodor Makridi Bey’in anısına olan saygım nedeniyle bir borç ve görev olarak görmekteyim:

    Theodor_Makribi_Bey_9 Fotoğraf Gôogle
    Atina’da elçilik görevinde bulunduğu yıllarda, Theodor Makridi Bey’in aracılığıyla Osmanlı dönemine ait çok değerli tarihî belgeleri Türkiye’ye kazandıran Ruşen Eşref Ünaydın.

    “…Bu belgelere nerede, ne zaman ve nasıl sahip oldum önce onu açıklayayım… Bunların hepsini, 1934 yılı ila 1939 yılları arasında, Yunanistan’da ilk elçiliğim zamanında Atina’da topladım. Bu nasıl oldu? Onu da anlatayım:

    Benim elçi bulunduğum sıralarda, İstanbul Asar-ı Atika Müzesi’nde, zannederim müdür muavinliğinden emekliye ayrılmış Bay Makridi, hükümetimizin müsaadesi ile birkaç yıldan beridir, Atina’da Antuvan Benaki’nin çok değerli şahsi koleksiyonlarından vücuda getirip kurduğu ve milletine bağışladığı, Şark Güzel Sanatlar Eserler Müzesi’ni tasnif ve tanzim eden müdür sıfatı ile bulunuyordu. Ben, kendisi ile Türkiye’deki memuriyeti zamanından tanışırdım. Yeni elçiyi ve sefireyi, refikası ile birlikte tabii olarak ziyarete gelen Bay Makridi, Benaki Müzesi bahçesinin bir köşesinde, müdüre ayrılmış olan bir küçük köşkte oturmaktaydı. Bir akşam, Bayan Makridi ile birlikte Türk elçisi ve eşine bu evde hususi bir yemek verdi. Yemekten sonraki konuşmamız sırasında, oturduğumuz odanın gözüme çarpacak bir noktasına yerleştirilmiş, dolgunca üç dört büyük zarf üzerine dikkatimi çekti.

    ‘Bunlar nedir?’ diye sordum?

    Manalı bir bakış ve gülümseyişle:

    ‘Açayım biraz tetkik buyurunuz. Mühim vesikalardır…’”

    Theodor Makridi Bey’in, Ruşen Eşref Ünaydın’a gösterdiği zarfların içinde, Topkapı Sarayı’ndan çıkmış çok değerli belgeler yer alıyordu. Bunları, Ruşen Eşref Bey’e teslim ettikten sonra, geri kalan daha birçok başka belgenin bulunduğu satıcıyla bağlantı kurulur. Osmanlı Devleti’nin değişik dönemlerine ait; aralarında diplomatik mektuplar, fermanlar, tımar tezkereleri, hatt-ı hümayunlar, tevcihat defterleri gibi önemli parçaların yer aldığı 189 tarihî belge Theodor Makridi Bey sayesinde Ruşen Eşref Ünaydın tarafından satın alınır ve İstanbul’a gönderilir.

    Theodor Makridi Bey, yerli, yabancı dergilerde, yaptığı kazı ve araştırmalarla ilgili birçok bilimsel makaleye imza atmış, kazılar yapmış olduğu Bakırköy’ün antik tarihi üzerine yazdığı kimi değerli makaleleri de Halkevi dergilerinde yayımlanmış ve ilk defa antik Bakırköy’ün adının Hebdomon olduğunu ortaya çıkarmıştır.

    Theodor_Makribi_Bey_14 Fotoğraf Turgay Tuna
    Babasıyla aynı mezarı paylaşan Theodor Makridi Bey’in Bakırköy Rum Kabristanı’ndaki mezar taşı.

    2002 yılında, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Türk Sanatı Anabilim Dalı öğrencilerinden Uğur Cinoğlu’nun Theodor Makridi Bey üzerine hazırlamış olduğu yüksek lisans tezinde vurgulamış olduğu gibi:

    “Osman Hamdi Bey’in yanında yetişmiş, son derece atak ve yorulmak bilmez bir genç oluşu, kısa zamanda Osman Hamdi Bey’in güvendiği elemanlardan biri olmasını sağlamış, müzeciliğin her kademesinde görev almış olması, çok önemli kazılarda bulunması, maceracı kişiliği, ayrıca birkaç dili bilen bir azınlık mensubu oluşu, onu son derece ilgi çekici hâle getirmiştir…”

    Makridi Bey’in, genç yaşlarda evlendiği eşi Ağlaia’dan bir oğlu olur ancak Birinci Dünya Savaşı sırasında Bağdat’ta kaybettiği biricik oğlunun acısını yaşamı boyunca içinden atamaz. Maalesef, adı unutulmuş Theodor Makridi Bey, 1940 yılında 68 yaşında iken İstanbul’da vefat eder ve Bakırköy Rum Mezarlığı’nda yatan babası Ferik Konstantin Makridi Paşa’nın yanına defnedilir… #

  • Tarihin Karanlık Kuyuları

    Tarihin Karanlık Kuyuları


    uygarlık tarihi yeterince karanlıkken bir de tarihi karartanlar ve coğrafyanın her yerinde açılmış çeşitli yapay kuyular var: geçmişi yazanların büyüttüğü derin karanlık kuyular… yaşanan başka yazılan başka ve bugün okunan ise bambaşka. anlaşılmazlıklarda hem ilk yazanların/yapanların hem de şimdi yorumlayanların payı var. bu payın bir kısmı masumsa da bir kısmı kasti ve politiktir. eski çağ bilimleri geçmişi anlamaya çalışırken bu yanıltmaları ayıklamakla ayrıca mücadele ediyor. oysa eski çağ bilimcileri gönüllerinden geçeni değil objenin veya yazının taşıdığı bilgiyi anlamaya çalışmalıdır.

    Tarihin Karanlık Kuyuları
    Büyük İskender’in ömrünün son günlerinde sarayına hizmet edenlere verdiği şölen yemeğini tasvir eden bir resim.

    Bilim Yolculuğunda Filoloji ve Arkeoloji
    Arkeoloji ve Eski Çağ tarihçiliğini konuşmak kıskanç iki kardeşten bahsetmek gibidir. Aralarında derin ve alaca karanlık bir ilişki var. İkisi de eski zaman karanlıklarına bir küçük ışık daha yakabilmek için gayret ediyor. Tarih ve arkeoloji bilimleri el ele vermiş, geçmişin derin bilinmezliklerini anlamaya çalışıyor. Biri kalıntıların dili diğeri ise gözü gibi. Arkeolojinin yüz bin yıllık yalnızlığının bittiği, tarihin başladığı günden itibaren son beş altı bin yıldır birlikteler. Biri geçmişten kalmış objeleri inceleyerek diğeri bugüne kalan yazılı belgeleri okuyarak sahiplerinin kültürüne ve tarihine ulaşmaya çalışıyor.

    Filoloji ve arkeoloji yorumlarının arasındaki belirsizlikler aslında bilimi doğru noktaya götürüyor gibidir. Doğru nokta birlikte çalışmaktır, iş birliğidir. Doğru nokta birinin diğerinden daha az önemli olduğunu düşünmemektir. Yoksa ya kör ya da dilsiz oluruz. Eski Çağ bilimlerinin her biri ayrı bir organ gibi olsa da birlikte bir vücudu tamamlarlar. Biri olmazsa olmaz.

    “Her durumda en değerli ve asli kaynaklar yalnızca metinlerdir ve ketum malzeme veren arkeolojinin tarih yazıcılığının birincil kaynakları arasında asla yeri olamaz. Hiç kuşkusuz arkeoloji vazgeçilmez dostumuz olmalıdır ama buna karşın filoloji hiçbir zaman vazgeçemeyeceğimiz biricik yoldaşımızdır. Çünkü her ikisinin arasındaki fark dağlar kadar büyüktür ve elbette terazinin dil kefesi hep ağır basar ve basmalıdır.”

    Ahmet Ünal’ın yukarıdaki açıklaması gibi, bilim alanları arasında yan tutan görüşler olsa da arkeolojinin önemi -tıpkı filoloji gibi- elbette yadsınamazdır. Uygarlık tarihi boyunca oluşan arkeolojik verileri sildiğimizde elde neredeyse hiçbir şey kalmayacaktır. Öte yandan, ölü yazıları okumayla uğraşanların arkeolojiye göre önemli iki dezavantajı olduğu söylenebilir: 1. Çok daha uzun olan tarih öncesi için elde sadece yazısız tanıkların olması. 2. Yazının olduğu zamanlarda da her konunun yazılı olmaması. Üstelik yazılı kaynakların hep yüksek şüphe taşımasıdır.


    eski çağ bilimlerinin her biri ayrı bir organ gibi olsa da birlikte bir vücudu tamamlarlar. biri olmazsa olmaz.

    Tarihin Ruhu ve Tarih Yazıcılığı
    İlk kez Osmanlı’dan bahseden Bizans tarihçisi Georgios Pachymeres (1242-1310), “Tarihin ruhu gerçekliktir ve gerçeğin önüne yalanlar koyan kutsala saygısızlık eder.” derken, Ernest Renan (1823-1892), “Hiç kimse tarihi değiştirmeden yazamaz.” diyor. Tarih yazmanın iktidara, saraya ait bir eylem olması ve halkın hemen tamamının okuryazar olmaması nedeniyle eski çağlarda, tarihi yazanlar da genellikle yönetenlere tabiydi. Bu nedenle objektif bir tarih yazımı da genellikle beklenemez. Muvatalli’nin, İskender’in ya da Kanuni’nin yanındaki tarih yazıcılarının, iktidarın istemediği bir olumsuzluğu yazma ihtimali nedir ki?

    Hitit kral yıllıkları (Anal), tanrılara hesap verdiği ve tabletler değiştirilemediği için tarihin güvenilir kaynakları olarak düşünülmektedir. İyi de 1274’te II. Ramses ile Muvatalli arasında yapılan Kadeş Barış Antlaşması bile gerçeği yansıtmaktan uzak görünmektedir. Çünkü tesis edilen bir barış görünmediği gibi savaşı kimin kazandığı bile belli değildir.

    Tarihin Karanlık Kuyuları
    Hitit çivi yazılı tablet örneği. Tabletlerin arasında kral yıllıkları, dinî metinler, mektuplar gibi belgeler yer almaktadır.

    Kallisthenes’in Kalemi ve Büyük İskender’in Adaleti
    Büyük İskender sefere çıktığında aralarında tarihçilerin de olduğu bilim insanlarını yanında götürmüştür. Bu tarihçiler o dönemde yaşanan olayların günümüze kadar gelmesinde önemli rol oynamıştır. İskender’in resmî tarihçisi olarak görevlendirdiği ve Asya seferine götürdüğü tarihçi Kallisthenes (MÖ 360-328) burada özel olarak anılmalıdır. Makedonya’da yaşayan Yunan tarihçi Kallisthenes sayesinde hem İskender’in hayatı hem de o dönem olayları ilk elden bize ulaşmıştır. Kallisthenes sadece tarihçi değil İskender’le birlikte yiyip içen danışmanı ve yol arkadaşıydı. Bu çok güçlü bir birliktelikti; ikisi de Aristoteles’in öğrencileri olan bir kral ve bir bilim insanı/tarihçi. Kallisthenes’in görevi sırasında yaptığı çalışmanın çoğu, İskender’i övmeye ve otoritesini savunmaya/çoğaltmaya adanmıştır. Ancak İskender’in Perslere karşı politikasını eleştirdiği ilk aykırı görüşüyle birlikte hapsedilip öldürülmüştür. Şimdi bir modern tarihçinin Kallisthenes’in tarihî metinlerini incelerken gerçekte yaşananı ayıklamakta ne denli zorluk çekeceğini düşünün.

    Roma İmparatorluğu’nda Tarih Yazıcılığı
    İlk Roma tarihçisi olarak bilinen Fabius Pictor (MÖ 3. yy.) bir Roma senatörüdür. Roma yöneticileri yaptıkları işleri kaydettikleri commentarii olarak bilinen kayıtlar tutuyorlardı. Bunlar tarihçiler için temel bir kaynak oluşturuyordu. Roma İmparatorluğu’nda tarih yazıcılığı tam bir propaganda niteliği taşır. Resmî tarihi yazanlar, bizzat Romalı yöneticilerdir.

    Bu metinler Roma devletini ve uygarlığını yüceltmeyi amaçlıyordu. Bu durumda tarihsel olayların sıkça çarpıtılması da kaçınılmazdı. Roma tarih yazıcılığı millîdir. Bu açıdan Hellen tarih yazıcılığından ayrılır. Hellen tarihçilerin aksine, Romalı tarihçiler doğrudan devlet, kültür ve halk olarak Roma’nın tarihini yazmışlardır.

    Tarihin_Karanlik_Kuyulari_3.1 Mustafa Naima. Osmanlı devlet tarihçisi. Târîh-i Naîmâ yazarı
    Mustafa Naima gravürü. Osmanlı devlet tarihçisi, Târîh-i Naîmâ yazarı.

    Osmanlı’nın Vakanüvislerinden Cumhuriyet’e…
    Aynı denemeyi Osmanlı vakanüvisleri için de yapabilirsiniz. Resmî görevli devlet tarihçileri uzun bir liste oluşturur. Örneğin Kanuni Sultan Süleyman’ı Irak Seferi’nde takip edip “Beyân-ı Menâzil-i Sefer-i Irâkeyn”i yazan Matrakçı Nasuh sanki farklı bir şey mi yapmıştır. Divan-ı Hümayun’a bağlı ilk resmî tarihçi Mustafa Naima’dan sonuncusu olan Abdurrahman Şeref’e kadar Osmanlı’nın da devlet tarihçileri vardı. Târîh-i Naîmâ, 17. yüzyıl Osmanlı’sını anlatan temel eserdir. Anlaşılan, güçlüler kendi tarihlerini kendileri yazdırıyordu. Erken Cumhuriyet’in resmî tarihçilerinden Afet İnan’ı da anmak gerekir. Bir tarihçiden çok bir ideolog olduğu görülen İnan “Türk Tarih Tezi”nin yazarı olmuştur. Cumhuriyet dönemi için en başta Halil İnalcık anılmalıdır. Bilimsel tarihçilik için ilk akla gelen duayendir.

    Kökünü eski Yunancadan alan “historia”nın anlamının “öğrenme, soruşturma, araştırma yoluyla elde edilen bilgi; anlatı, hikâye, kayıt, geçmişteki olayların anlatımı” olmasına bağlı olarak modern tarihçiler “gerçek”i anlama peşinde araştırmalar yapmaktadır. Biraz da eurosentrik bilim başlangıçlarındaki politik amaçlarla ilişkili olarak özellikle 3. Dünya ülkelerinin Avrupa tarafından yazılmış erken tarihinin yanıltıcı ve tarafgir olabildiğini unutmamak gerekir. İnalcık, “Ben Avrupa tarihine inanmam, Avrupa tarihi bizim tarihimizi tahrip etmiştir, benim bütün hayatım bu tahrifatı düzeltmekle geçti.” der. Gerçeği çarpıtıp saklayan bu risklere dinin tarihi kullanımı ve geçmiş mirası sahiplenmek gibi millî amaçlar da eklenince iyice karmaşıklaşır; herkes kendine göre bir tarih yaratmaya uğraşır. Aslında bu durum ülkeler ve insanlarla ilgili her konu için tarihin belirleyici gücünün varlığından kaynaklanmaktadır. 20. yüzyılın en önemli tarihçilerinden Marc Bloch’a göre, “Tarihî belgeler taraflı yazılmış metinler olduğu için türü ne olursa olsun çok dikkatli incelenmelidir…”. Siyasi tarih yazımına karşı olan Bloch, 1940’ta Naziler tarafından kurşuna dizilir.

    Tarihin_Karanlik_Kuyulari_4) Atatürk İsmet İnönü Afet İnan 1935
    Afet İnan, Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü ile birlikte Üçüncü Dil Kurultayı’nda, 1936.

    Eskiye Gittikçe Azalan İzler ve Çoğalan Karanlıklar
    Tarihçinin riski hep yüksektir. Belgeler eskiye gittikçe bu risk artar. Benzer riskler arkeoloji için de varsa da tarihçilerin yorum riskleri arkeolojide kısmen azalır. Çünkü arkeolojinin yorumları -çarpıtma yoksa- doğrudan hayatta yer almış somut objelere dayanır. Burada da objeleri anlama/yorumlama riskleri devreye girer. Objelerin tercümanlığını yapan arkeoloji bu tercüme çabasında objenin dilini anladığı kadar ya da objenin konuşmasının içeriği ve yeterliliği kadar geçmişi anlayacaktır. Bu çabada temel heves ölmüş bitmiş toplumların kültürlerini ve dolayısıyla nesnelerin taşıdığı hafıza yardımıyla kültürü yaratan insanı anlamaktır. Renan, “İnsanlığın araştırmaya değer yanının kökenleri olduğunu” söyler. Herkes merak eder geçmişini. Ve hep daha önceye gitmek ister. Peki, neden evvelki gün dünden daha kıymetli olsun ki? Sanırım derin bilinmezlik ve karanlık bizim varlık nedenlerimizi anlama sorusunun yanıtının çok eskilerde olduğunu düşündürüyor. Varlığımızı ve kültürümüzü oluşturan zincirin ilk halkalarına ulaşarak köklenmek istiyoruz. Ve hangi coğrafyadan geldiğimizi, hangi kültüre/kültürlere ait olduğumuzu merak ediyoruz. Eskiye gittikçe azalan izler ve çoğalan karanlıklar tarihi ve kültürü anlamayı daha bir heyecanlı hâle getiriyordu. Herhangi bir konuda “ilk”i bulmak arkeologların rüyası oluyordu. İyi de “ilk”i bulduğunu iddia eden herhangi bir keşiften sonra daha erkeni ortaya çıkıyor ve alışılagelmiş paradigmalar sıkça gömülüyordu.


    varlığımızı ve kültürümüzü oluşturan zincirin ilk halkalarına ulaşarak köklenmek istiyoruz. ve hangi coğrafyadan geldiğimizi, hangi kültüre/kültürlere ait olduğumuzu merak ediyoruz.

    Tarihin_Karanlik_Kuyulari_Johann_Joachim_Winckelmann_(Anton_von_Maron_1768)
    Johann Joachim Winckelmann (Anton von Maron 1768).

    “Tarihin sessizlik anlarını konuşturmalı” diyen Jules Michelet’nin amacını arkeoloji gerçekleştirmeye çalışıyor. Yazılı belgelerin olmadığı yerden itibaren yalnızca arkeoloji devrede kalıyor. Yazı yok. Ne ülkelerin isimleri ne toplumların ne olayların ne de tanrıların ismi var. Elbette vardır da biz bilmiyoruz. Yazıları yoktu ama dilleri vardı. Bize gelemeyen dilleriyle hayatlarındaki her şeyi isimlendirmişlerdi. Tarih biliminin devreye henüz giremediği bu karanlık hayatları anlama kılavuzu arkeoloji bilimidir. Kalıntıların ve her türlü objenin tercümanlığını arkeoloji yapmaya çalışıyor. Bunu sadece yazısız zamanlar için değil yazılı zamanlar için de yapıyor. Yazılı zamanlar da olsa yazılı şeyler her zaman yazısızlardan çok daha fazladır. Burada da arkeoloji devreye giriyor. Ve işte buradan itibaren tarih bilimiyle birlikte çalışıyor, birbirini destekleyerek birlikte anlamaya çalışıyorlar ölmüş kültürleri. Şimdilerde yazının bulunuşu biraz daha geriye gitti. Dört binin sonlarına indi. Yani küçük bir zaman diliminde, yaklaşık 5000 yıllık bir yakın geçmişte bu yardımlaşma meyvelerini veriyor. Bilim ilerledikçe öncekine göre daha bir aydınlanır oldu karanlıklar. Bu çabada sadece arkeoloji ve tarih değil; antropoloji ve paleo’yla başlayan bir dizi bilim de yardımlaşmaya çoktan katıldı. Altmış yılı aşkındır arkeometri de devreye girdi ve metrik/güvenilir değerlendirmelerle geçmişin karanlıklarını aydınlatma kervanına katıldı. Arkeoloji müthiş bir destekçi bulmuştu. Düşünün ki bir objeye örneğin 2500+-100 tarihini güvenilir biçimde verebilmek veya kazılmamış bir toprağın altını arkeojeofizikle görebilmek ne olağanüstü bir şeydi.

    “Tarih”in Babasından “Bilimsel Tarih”in Babasına…
    Cicero’nun Pater Historiae (Tarihin Babası) olarak andığı Halikarnaslı Herodot (MÖ 484-425), tarihî olayların sistematik araştırmasını yapan ilk tarihçiydi. Thukydides (MÖ 465-411), “arkeoloji” kelimesini ilk kez kullanarak başlangıç yapsa da 18. yüzyılda Johann Joachim Winckelmann (1717-1768) bilimsel arkeolojiyi başlatmış ve “bilimsel tarihin” babası olmuştur. Arkeoloji somut objelerle teorilerini belgelerken tarihi “masal” mahiyetinden uzaklaştırmıştır. Artık bir kültürün sanat tarzını tanımlamanın, sanat evrelerini anlamanın ve devamındaki kültürlere olası katkılarını, etkileşimlerini çözmenin bilimsel yolları açılmıştı. Kültürleri yazıyla anlamanın ötesinde yeni yorum yolları bulunmuştu. Arkeolojik kazılarda ortaya çıkan nesneleri bilimsel yorumlarla konuşturmak ve yine aynı kazılarda bulunan yazılı belgelerin dikkatlice ve tarafsızca okunması ve yorumlanmasıyla arkeoloji ve tarih bilimleri geçmişe giden yolda birlikte seyahat edecekti. #

  • Göbeklitepe

    Göbeklitepe


    göbeklitepe’yi ilk kez 1963’te sistematik bir şekilde kazan istanbul üniversitesi ve chicago üniversitesi’nin çalışmalarından bu yana bile çok şey değişti ve her yaz ekipler o bölgeye gittiklerinde değişmeye devam ediyor. dünya tarihini değiştiren göbeklitepe’den ziyade urfa’da aynı anda dokuz ayrı kazıyla neolitik çağ’ın arkeolojisini yapan kıymetli arkeologların keşifleri sayesinde insanlık tarihini farklı okumamızı sağlayan karahantepe gibi diğer kazılarla arkeoloji dünyasında bir devrim yaşanıyor.

    Göbeklitepe’ye UNESCO Sonrası İlgi Giderek Artıyor
    Göbeklitepe’deki kazılar bize 11500 yıl önce orada bir kült merkezi inşa etmiş topluluğun olduğunu gösteriyor.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    Arkeolojinin kalbi Urfa ve civarında atıyor. Bundan binlerce yıl önce bu bölgede yaşamış insanların ne kadar kompleks bir yaşamları olduğu, dinsel törenlerinden sanat anlayışlarına, ölüm ritüellerinden yeme içme alışkanlıklarına kadar pek çok bulgu ile medeniyet tarihini ne kadar geriye çektiklerine tanıklık etmek muhteşem bir şey. Bu bulguların ışığında dünyadaki tüm tarih kitaplarının yeniden yazılması icap ediyor.

    Göbeklitepe’nin Anlattıkları…
    Göbeklitepe’deki son kazılar bize ilk kültür katmanının MÖ 9600-8800 yılları arasında tarihlendirildiğini velhasıl 11500 yıl önce orada bir kült merkezi inşa etmiş topluluğun olduğunu gösteriyor. Bu zaman diliminde insanlık tarihinde hem toplumsal hem kültürel anlamda öyle devasa değişiklikler oluyor ki bu döneme “Neolitik Devrim” denilmesi şaşırtıcı değil. Aslında arkeoloji biliminde neolitik kavramı bile “dünün çocuğu:” John Lub-Bock 1865 yılında “neo” (yeni) ve “lithic” (taş) kelimelerinden mürekkep Neolitik Çağ’ını Cilalı Taş gibi daha sofistike aletlerin kullanıldığı, avcı toplayıcılıktan yerleşik düzene geçişin yaşandığı bir zaman dilimi olarak tarif etmişti.1 Son yıllarda dünyanın çeşitli yerlerinde yapılan arkeolojik kazılar sayesinde yerleşik düzene geçişin Levant bölgesinden Irak’a, Çin’den Amerikalara kadar aşağı yukarı eş zamanlı bir şekilde gerçekleştiğini ama yerleşik düzene geçmenin tarıma geçişle eş anlamlı olmadığını anlıyoruz. İsrail ve çevresindeki ülkelerde yapılan kazılar bunu kanıtlıyor. Göbeklitepe’yi farklı kılan ise sadece insanlığın temel yaşama ve barınma alışkanlıklarının değişmiş olması değil; insan beyninde de bir evrimin yaşanmış olması, bunu bize oradaki yapılar ve bulunan objeler söylüyor. Göbeklitepe’de Neolitik insanın uzaklardan taşıyıp yonttuğu T şeklindeki monolitik taşlar ve dikili taşlardaki kabartmalardan yola çıkarak Göbeklitepe’yi inşa eden insanlarda bir metafizik görüş oluştuğunu ve dünyaya bakışlarında büyük atlayışın yaşandığını varsayabiliyoruz. Yani bir düşünce evriminden bahsetmek mümkün. Son birkaç yıldır özellikle Göbeklitepe ve 40-50 km çevresinde keşfedilen diğer höyükler sayesinde sanılanın aksine Neolitik insanların çok daha kompleks bir zihniyete sahip olduklarını, büyük ihtimalle ilk ritüelistik şölenlerin ve ziyafetlerin, kurban verme ve göksel cenaze anlayışının buralarda başladığını öne sürmek mümkün.


    “göbeklitepe’de neolitik insanın uzaklardan taşıyıp yonttuğu t şeklindeki monolitik taşlar ve dikili taşlardaki kabartmalardan yola çıkarak göbeklitepe’yi inşa eden insanlarda bir metafizik görüş oluştuğunu ve dünyaya bakışlarında büyük atlayışın yaşandığını varsayabiliyoruz.”

    Göbeklitepe_2) Klaus Schmidt
    UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Göbeklitepe’yi yaptığı çalışmalarla gün yüzüne çıkaran Prof. Dr. Klaus Schmidt (1953-2014).

    Göbeklitepe’yi Kazan Klaus Schmidt’in Teorisi
    1994 yılından itibaren Heidelberg Üniversitesi bünyesinde Göbeklitepe’yi kazan Klaus Schmidt, ortaya çıkarttığı hayvan kabartmalı taşların dinî bir sembol olabileceğini iddia etmişti. Onun teorisine göre bu dev taşları mevsimsel olarak buraya gelen farklı topluluklar inşa etmiş, taşların üzerindeki kimi hayvanların bu farklı kabile ya da toplulukları sembolize edebileceğini yazmıştı. Ona göre Göbeklitepe dünyanın en eski tapınağıydı, o yüzden de kaleme aldığı kitap Göbekli Tepe: En Eski Tapınağı Yapanlar’da bizlere her hayvanın farklı bir halkı temsil ettiğini söylemişti. Örneğin A yapısında öne çıkan yılan figürleri, B’deki tilki, C yapısındaki domuz tasvirleri, D’deki turna gibi kuş figürleri o bölgeye periyodik olarak gelen belirli insan gruplarının simgesi, bir nevi klanların hayvan totemi olabileceğini düşünüyordu. Fakat Schmidt’in vefatından sonra Alman Arkeoloji Enstitüsü ile beraber kazılara devam eden Prof. Dr. Necmi Karul yönetimindeki ekip, anıtsal yapıların birkaç metre altında sabit yerleşim alanları olduğunu tespit edince Schmidt’in teorisi sekteye uğradı. Bu keşiflerin ışığında Göbeklitepe’nin salt bir tapınak merkezi değil insanların yaşadığı bir yer olduğuna inanılıyor son yıllarda. Bu teoriyi destekleyecek şeyler arasında bira yapımı ve yulaf lapası yapmak için kullanılan binlerce öğütme aletinden tepede tespit edilen büyük bir su sarnıcına kadar pek çok bulgu var.2 Ortaya çıkartılan basit araç gereçlerden buranın ritüel merkeziyle birlikte bir yerleşim alanı olduğu öne sürülünce Göbeklitepe’yi gelişen bir yerleşke olarak algılıyoruz. Schmidt’in farklı topluluk teorisini de maalesef DNA testleri yaparak kanıtlayamıyoruz çünkü şimdiye kadar oradan çıkarılmış insan kemikleri DNA’ları saptanabilecek kondisyonda değil. Belki ileriki yıllarda Göbeklitepe’nin yakınlarında bulunan köylülerin DNA’sı 12.000 küsur yıl önceki atalarıyla eşleştirilecek ama şimdilik yazı öncesi çanak-çömleksiz Neolitik Çağ’dan bahsettiğimiz için bu halkların nereden gelip hangi dili konuştuklarına dair bir ipucumuz yok.

    Bayramda Göbeklitepeye Ziyaretçi Akını
    Yapılan son kazılar ışığında Göbeklitepe’nin salt bir tapınak merkezi değil insanların yaşadığı bir yer olduğuna inanılıyor.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    Göbeklitepe Sakinlerinin Ritüelleri
    Belki bu insanların nereden geldiğini bilmiyoruz fakat saptanan bazı kemikler bize başka başka hikâyeler açıyor. Kemikler bu insanların nasıl yaşadığına, ne gibi yeme içme alışkanlıklarına sahip olduğuna dair fikir veriyor. Mesela 2017 yılında yapılan kazılarda üç farklı insandan çıkartılmış kafatası kemiklerinde boyama, delik açma ve kesme yapıldığı tespit edilince, bunların dinî bir ritüel için bu şekilde asılabileceği teorize edildi. Modifiye edilmiş insan kafataslarından yola çıkarak Anadolu neolitiğinde bir ata kültünün öncüsü olabileceğini; Nevali Çori, Tell Qaramel, Jerf-el Ahmar ve Çayönü’ndeki yerleşmelerinden önce ölüm ritüelleri yapıldığını düşünebiliriz. Keza III. tabakada keşfedilen 100.000’e yakın hayvan kemiği bizlere Göbeklitepe sakinlerinin sadece sıkı etobur olduklarına değil aynı zamanda kurban ritüellerine de işaret ediyor. Hayvanların bazıları adak için kullanılmış olabilir ama bu kadar çok hayvan kemiği diyetlerinde et olduğunu gösteriyor. Bununla beraber yabani bir buğday türü olan Einkorn gibi tahıllar da bulunanların arasında ama Göbeklitepe’de henüz evcilleştirilmiş buğdaya rastlanmadığından tarıma geçişin burada gerçekleşmediği düşünülüyor. Bunun için Göbeklitepe’nin yaklaşık 50 km ötesine gitmemiz gerekiyor. O yüzden de Stanford Üniversiteli Ian Hodder gibi arkeologların iddia ettiği şekilde daha tarım toplumuna geçmemiş olan avcı-toplayıcı Neolitik insanların burada ya bir süreliğine kalmış ya da yaşamış olduklarını, Neolitik Devrim’in ise eskiden varsayıldığı üzere Lübnan ve İsrail gibi Levant coğrafyasından değil buradan başlatılması gerektiğinin altı çizilmektedir.3

    Göbeklitepe_4) Göbeklitepe1
    Göbeklitepe’de hayvan kabartmalı taşlar…

    Göbeklitepe Mimarisi ve Yaşam
    Göbeklitepe’nin mimarisi göz önünde bulundurulduğunda bilim insanları buranın çok sayıda insanın girip çıkabilmesi için tasarlandığı, dolayısıyla ayinsel bir yapı olduğunu öne sürüyor. Kimisi 5,5 metre yüksekliğindeki sütunların pozisyonundan bir zamanlar burada bir çatı olduğu, oraya gelen topluluğun dinî bir ritüel yapmak için müşterek bir şekilde kullandığı, kimileri girerken diğerlerinin çıkması üzerine pratik bir plan yapıldığı anlaşılıyor. Yarım kilometre uzaklıktan taşınan ve kimileri 20 ton ağırlıktaki devasa taşları buraya getirip dikmek için en az 500 kişinin çalışmış olduğunu saptamış Klaus Schmidt. Sütunların üzerine işlenmiş hayvan rölyeflerine dair pek çok hipotez var. Göbeklitepe’deki pek çok tasvirin erkek hayvana ait olması ilginç. Bu hayvanların çoğunun bölgede bulunan hayvanlar olduğunu hatırlatalım. Fakat turna gibi bazı kuşların insan dizine sahip olması Neolitik insanın sadece gördüğünü betimlediği değil, sembolik olarak bir gönderme yapmaya çalıştığı izlenimi uyandırmaktadır.4 Arkeolojik kazılarda sadece bir kadın figürüne rastlanmış vaziyette. Buna mukabil Karahantepe gibi yerlerdeyse insan figürleri ön plana çıkıyor. Göbeklitepe’deki hayvanların çoğunun ya saldırma ya da koruma pozisyonunda olduğu göz önünde bulundurularak kimileri bu totemlerin koruyucu rolde olduğunu iddia ediyor. Kimileri benzer topluluklarda olduğu gibi bu hayvanların animistik bir işlevi olduğunu, insanlar ve hayvanlar âleminde bir tür elçi görevini sembolize ettiğini söylüyor. Göbeklitepe’deki hayvanların daha sonra Gılgamış Destanı’nda karşımıza çıkan “Göklerin Boğası” gibi astrofizikte “Boğa” çağından bir sonraki çağa geçişi temsil eden mitoslara gönderme yapan, Mezopotamya’da sıkça gördüğümüz mitolojik varlıklar olabileceğine dair de bir söylence var.5 Bu anlamda başka medeniyetlerle paralellik kurmak tehlikeli ama cezbedici. Bir Yezd kentindeki Sessizlik Kulesi’ne ya da çok daha yeni olan İnkaların Machu Picchu’suna gidenler oradaki yerel halkın tıpkı Göbeklitepe’deki gibi göksel cenaze yaptıklarını öğrenir. Göksel cenaze dediğimiz, naaşların yüksek bir tepeye akbabaların temizlemesi için bırakılmasından ibarettir. Akbabalar ise pek çok toplumda olduğu gibi kuvvetle muhtemel ki Göbeklitepe’de de bir tür “psychopomp” ya da ruhsal rehber olarak ruhu bir boyuttan diğerine taşıyan hayvan niteliğindedir. İşin bir başka ilginç boyutu, yapılan bilimsel deneyler, akbabanın sindirim sisteminde her tür hastalık ve vebanın yok olup akbaba leşinde kalmaması, o yüzden de vebalı birini yiyen akbaba ölse bile hastalıkların toprak ve su yoluyla devamının sağlanmadığı kanıtlanmış. Eskilerin bir bildiği varmış demek! Pek çok kadim toplumda olduğu gibi Göbeklitepe ve Urfa’daki diğer kazılarda akbabaların bu kadar ön plana çıkması manidar. Bu kuşların ölüm kültüyle ve ölümden sonra yaşamla alakadar olduğu ilk akla gelen varsayım. Fakat bir teoriye göre Göbeklitepe’de bulunan “Akbaba Sütunu”nun göksel bir olaya gönderme yaptığı söyleniyor. Bugün biliniyor ki MÖ 10950 yıllarında dünyamıza çarpan bir kuyruklu yıldızdan dolayı gezegenin iklimsel koşulu kötüleşmiş; bundan dolayı hem yaşamsal hem kültürel anlamda büyük değişiklikler yaşanmış. Hâliyle Göbeklitepe de nasibini almış, Neolitik insanların bilerek isteyerek Göbeklitepe’yi kapatıp terk ettiğini iddia edenler bu iklimsel felaketlerle ilişkilendiriyor.6 Yeni kazılarla açılan farklı katmanlar bizlere sürekli yeni bulgular sundukça bu hipotezler yasaya dönüşecek ama o ana kadar dedektiflik yapıp spekülatif teoriler öne sürmek zorunda kalınıyor.

    Göbeklitepe_5) Göbeklitepe2
    Sütunların üzerine işlenmiş hayvan rölyefleri…

    Her Kazıyla Yeni Bilgiler Ortaya Çıkıyor
    Konu Göbeklitepe olunca en basit bulgu bile onlarca yeni soruyu beraberinde getiriyor. Ama her sene ortalama iki ay yapılabilen kazılar yepyeni bilgileri de doğuruyor. Tarım toplumuna geçmeden önce avcı toplayıcı grupların tonlarca ağırlıktaki yekpare kayaları çıkartıp, taşıyıp, dizme yetisiyle birlikte müthiş bir sanatsal anlatım kapasitesine sahip olduklarını görüyoruz. Önümüzdeki yıllarda Urfa’daki diğer kazılardaki keşifler puzzle’ın diğer parçalarını birleştirdiğinde Neolitik Anadolu’ya dair çok daha net bir resim oluşacağına inanıyorum. Tarih Göbeklitepe ile değişti, sıfır noktasına inildi. Bundan sonrası medeniyet tarihinde insaniyetin hikâyesini daha da netleştirecek. Toplum, sanat ve ruhani meselelerin arasındaki noktaların nasıl birleştirildiğini belgeleriyle konuşuyor olacağız. Arkeoloji biliminin en heyecan verici bulgularının memleketimizde ortaya çıkarılıyor olması büyük bir şans, bunu destekleyen ve yakinen izleyen herkes bu devrimin parçası olabilir. Hâlâ gitmeyenleriniz varsa da hadi Urfa’ya! #

    DİPNOTLAR
    1 Ali Akdamar, Göbeklitepe: İnsanlık Tarihinin en Önemli Arkeolojik Keşiflerinden Biri, Anadolu Kültürel Girişimcilik.
    2 Andrew Curry, “Göbeklitepe’deki son keşifler ne anlama geliyor?,” BBC Travel, 20 Ağustos 2020, Güncelleme 20 Temmuz 2023.
    3 Andrew Curry, “Seeking the Roots of Ritual,” Science, 18 Ocak 2008, Vol. 319, Issue 5861, s. 278-280.
    4 Göktuğ Halis, Göbeklitepe Sembolizmi: Taş Çağı’ndan Bugüne Uzanan Anlamların Analizi, A7 Kitap, 2022, s. 59.
    5 Klaus Schmidt, Göbekli Tepe: En Eski Tapınağı Yapanlar, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2007, s. 223.
    6 Bob Yirka, “Ancient stone pillars offer clues of comet strike that changed human history,” Phys.org, April 24, 2017.
  • Ahmet Ali (Çelikten) Bey

    Ahmet Ali (Çelikten) Bey


    ne alman ne fransız ne de amerikalı… ne hollyvood’un film endüstrisine konu oldu ne de bir romana… kökleri afrika, nijerya’dan geldiği bilinen siyahi bir ailenin çocuğu olan ahmet ali [çelikten (arap ahmet)] dünyanın ilk siyahi savaş pilotuydu. bugünlerde netflix yapımı olarak öne çıkan 6888. tabur ve türevlerinden farklı bir hikâyesi var arap ahmet’in. çağdaşları renginden dolayı birçok ülkede dışlanıp yok sayılırken o, osmanlı ordusunda bahriye makine mektebi’ne girerek deniz subayı olmuştur. havacılık teşkilatında aldığı pilotaj eğitimiyle birinci dünya savaşı’nda, millî mücadele’de ve cumhuriyet’in ilanından sonra da ordudaki görevine devam etmiştir.

    Arap_Ahmet_5) Arap Ahmet_savaş pilotu_1. dünya
    Savaş pilotu Arap Ahmet, Birinci Dünya Savaşı’nda.

    Başarılı bir bahriye subayı olan Ahmet Ali (Çelikten), bir Osmanlı vatandaşı olarak kendisine sağlanan imkânlar ve kişisel gayretleriyle Türk ve dünya havacılık tarihinin ilk siyahi pilotlarından biri olmuştur. Aynı yüzyıllarda birçok ülkede insanların ten renklerinden dolayı ikinci sınıf insan muamelesi gördüğünü hatta Amerika, İngiltere gibi bazı devletlerde siyahilerin askere dahi alınmadığını ya da alınsa bile etkin bir görev verilmediğini biliyoruz. Öyle ki bu ırkçı politikalar İkinci Dünya Savaşı yıllarına değin sürdürülmüştür.

    Kore Savaşı yıllarında Amerika donanmasının ilk siyahi pilotu Jesse Leroy Brown’un yaşamının anlatıldığı Devotion (Özveri) isimli film, Amerikan donanmasında görevli siyahi bir pilotun ve ailesinin yalnızlığını ve karşılaştığı ayrımcılık konusunu beyaz perdeye aktaran önemli bir yapımdır. Amerika ve Avrupa’da ırkçı uygulamaların yaşandığı böyle bir ortamda Osmanlı Devleti, eşit vatandaşlık hakları çerçevesinde, Nijerya asıllı siyahi bir vatandaşını ordusunda pilot subay olarak istihdam etmiştir. Dünyadaki örneklerine göre her türlü hak ve hukuka sahip, eşit vatandaş statüsüyle Ahmet Ali Bey, Osmanlı ordusunun ve dünyanın ilk siyahi savaş pilotu olmuştur.

    İşte Çelikten’in yaşam öyküsü, toplumdaki bu ön yargıların ve farklılıklara bakış açısının bir yansıması olarak da önemlidir.

    Ahmet Ali Çelikten ve Aile Bağları
    Ahmet Ali Bey, 1883’te İzmir’de dünyaya geldi. Babası Nijerya asıllı Osmanlı vatandaşı Ali Bey, annesi ise Zenciye Emine Hanım’dır. Zenciye Hanım’ın annesi 1830’lu yıllarda köle tacirleri tarafından Nijerya’nın Borno Emirliği’nden alınıp İstanbul’a hizmetçi olarak getirilmiştir. Ahmet Ali Bey’in anneannesinin dönemin İstanbul ihtisap emininin kâtibi tarafından satın alınarak İstanbul’a getirildiği ve Osmanlı sarayında çalıştığı, annesi Zenciye Hanım’ın da 1860’lı yıllarda doğduğu ve bir köle olmadığı bilinmektedir.

    Arap_Ahmet_1) Saviola Uçağı Kokpitte Ahmet Ali Çelikten
    Saviola uçağı, kokpitte Ahmet Ali Çelikten.

    1880 yılında Zenciye Emine Hanım ile Nijerya asıllı Osmanlı vatandaşı Ali Bey’in evlilikleri sonrasında aile İzmir’e yerleşmiş. 1883 yılında Ahmet Ali, ardından Mehmet Ali ve 1889 yılında da kız kardeşleri Zenciye Saniye dünyaya gelmiştir. Küçük yaşta babası vefat eden Ahmet Ali, 1904 yılında Bahriye Makine Mektebi’ne (Haddehane Mektebi) girerek burada mekanik teknik eğitiminin yanında, lisan ve askerî konularda eğitim almıştır.

    Arap_Ahmet_4) Albay Ahmet Ali Çelikten
    Albay Ahmet Ali Çelikten.

    Bahriye Makine Mektebi’nden 1908 yılında 1394 sicil numarasıyla mezun olan Ahmet Ali Bey, Osmanlı Bahriyesi’nde gemi görevini icra etmek maksadıyla Şam vapuruna tayin edilmiştir. Şam vapuru ile Bahr-i Ahmer (Kızıldeniz) ve Afrika sahillerinde görev yaptıktan sonra 1910 yılında tayin edildiği Mesudiye zırhlısında Trablusgarp ve Balkan Savaşları boyunca görev yapmıştır.

    Preveze göçmeni Hatice Hanım ile evlenen Ahmet Ali Bey’in bu evlilikten Mihriban Tayyar, Muammer, Yılmaz, Melek Müjgan ve Neriman Fethi isminde beş çocukları oldu. Oğulları Muammer ve Yılmaz da babalarının yolundan giderek Hava Kuvvetleri’nde uzun yıllar astsubay olarak görev yaptı. Hava Kuvvetleri personeli arasında Çelikten soy isimli bir başka kayıt ise 1941 yılı Hava Okulu mezunu 1941-843 sicil numaralı ve 779 numaralı pilot brövesine sahip Hava Pilot Astsubay Başçavuş Muzaffer Çelikten’dir. Muzaffer Bey, Ahmet Ali Bey’in kız kardeşinin oğlu olup, Deniz Kuvvetleri’nde pilot olan babasının şehadetinden sonra Soyadı Kanunu’yla amcasının soy ismini almıştır.

    Ahmet Ali Çelikten’in Askerî Evreleri
    Ahmet Ali Bey, Trablusgarp ve Balkan Savaşı sırasında Mesudiye zırhlısındaki görevini ifa ederken, 1911 yılında Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’nın direktifiyle Süreyya İlmen Bey tarafından oluşturulan Havacılık Komisyonu (Mart 1912) vesilesiyle ilk iş olarak Ayastefanos’ta bir tayyare mektebinin kurulması ve pilot yetiştirilmesi için faaliyetlerine başladı. İlk etapta kara ordusundan süvari, istihkâm ve topçu sınıflarından gönüllü subayların arasından seçilen pilot adayları, 1912 yılından itibaren yetiştirilmek üzere gruplar hâlinde Fransa, Almanya ve İngiltere’deki uçuş okullarına gönderildi. Bu arada uçakların bakım onarımlarında makinist olarak görev almak üzere Deniz Kuvvetleri’ndeki çarkçı sınıfı subaylar da 1913 yılından itibaren yurt dışı eğitimlerine gönderildi.

    Arap_Ahmet_6) Deniz Tayyare Pilot Zabitleri
    Arap Ahmet’in de aralarında olduğu Deniz Tayyare pilot subayları.
    Arap_Ahmet_2) Dünyanın İlk Siyah Pilotu, Arap Ahmet
    Dünyanın ilk siyahi pilotu, Arap Ahmet (ortada).

    Ayastefanos’ta Tayyare Mektebi’nin kuruluşundan sonra Deniz Havacılık Teşkilatı’nın oluşturulmasıyla Fransa’dan Nieuport tipinde deniz uçakları için sipariş verildi. Bu uçakları kullanacak pilotların yetiştirilmesi amacıyla 25 Haziran 1914’te bugünkü Hava Harp Okulu’nun bulunduğu alanda Bahriye Nezareti’ne bağlı bir Deniz Tayyare Mektebi kuruldu. Kuruluş aşamasında olan mektepte henüz öğretmen pilot ve uçak olmadığından yetiştirilecek pilotların öncelikle Ayastefanos Tayyare Mektebi’nde eğitimlerini alıp brövelerini taktıktan sonra Bahri Tayyare Mektebi’nde kurs görmeleri kararlaştırıldı.

    1913 yılında Yeşilköy Tayyare Mektebi’nde eğitime başlayan Ahmet Ali Bey, 27 Kasım 1915 tarihinde kara tayyarecilik diplomasını almıştır. Ahmet Ali Bey’in Ayastefanos’ta uçuş eğitimine devam ettiği sırada küçük kardeşi Mehmet Ali Bey, Çanakkale Muharebeleri’nde şehit olmuştur.

    Ahmet Ali Bey Tayyare Mektebi’ndeki eğitiminin ardından deniz tayyarecisi olabilmesi için deniz tayyaresi ile uçması gerekli olduğundan, 9 Ekim 1917 tarihinde uçuş eğitimini tamamlamak üzere beraberindeki altı deniz subayı ile birlikte Berlin/Almanya’ya gönderilmiştir.

    Uçuş eğitimlerini tamamlayan Ahmet Ali Bey, 1 Aralık 1917 tarihinde bahri tayyareci diplomasını almış, 26 Temmuz 1918 tarihine kadar Berlin’de görev yaptıktan sonra ülkesine dönmüştür.

    6 Ağustos 1918 tarihinde Bahri Tayyare Mektebi’nde göreve başlayan Ahmet Ali Bey, yaklaşık 12 yıl süren uçuş hizmetinden sonra, 1928 yılında ilerleyen yaşı sebebiyle uçuculuk vazifesinden ayrılmıştır. Tayyareci Binbaşı Ahmet Ali Çelikten, Nisan 1933 yılında emekli olmuştur. Bilahare askerî rasat sınıfına geçerek sözleşmeli muamele memuru olarak 1949 yılına kadar Türk Hava Kuvvetleri’nin çeşitli birliklerinde görev yapmıştır.

    Bahri tayyareci olarak yapmış olduğu başarılı görevlerinden dolayı Sarı Bahri Tayyare Madalyası ve 1924 yılında TBMM tarafından 480 numaralı İstiklal Madalyası ile ödüllendirilmiştir. 1969’da hayatını kaybeden Ahmet Ali Bey, tarihe geçen bir yaşam öyküsü bıraktı. #

    Arap_Ahmet_7) İlk Pilotlarımızdan Bir Grup,
    İlk pilotlarımızdan bir grup.
    KAYNAKÇA
    Besbelli, S. ve Göymen, İ., Türk İstiklal Harbi Deniz Cephesi ve Hava Harekâtı, Cilt V, Ankara, Genelkurmay Basımevi, 1964.
    CDA, BEO-004180-313427-001-002.
    CDA, ZB Zaptiye, 314-64-R- Hicri, s. 19-01-1325.
    CDA, ZB Zaptiye, s. 314-64-5.
    Çekmeceligil, Ö., Deniz Havacılık Tarihi, Ankara, 1992.
    Dikduran, Salim, ”Osmanlı İmparatorluğu Döneminde Havacılık”, Türk Havacılık Tarihi, İBB Yayınları, İstanbul, Mayıs 2022.
    Dikduran, Salim, Hava Kuvvetleri Tarihinde Astsubaylar, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, Eylül 2019.
    Gençoğlu, H., “Dünyanın İlk Siyahi Savaş Pilotu: Nijeryalı Ahmet Ali Bey (Çelikten) 1883-1969”, 4 Mayıs 2019.
    “Harbiye Tayyare Mektebi”, Donanma Mecmuası, No: 80, 8 Şubat 1911.
    Kansu, Y., Şensöz, S., Öztuna, Y., Havacılık Tarihinde Türkler 1, Ankara, Hava Basımevi, 1971.
    Kapucu, D., “Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Harbi’nde Hava Harp Gücü ve Faaliyetleri (1914-1918)”, Yayımlanmamış Doktora Tezi, AYBÜ SBE, Ankara, 2019.
    Kapucu, D., Korkmaz E., Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Askerî Hava Seyahatleri (1909- 1939), Ankara, Karakum Yayınevi, 2020.
    Kapucu, Davud, “Türk Tarihinde Toplumsal Eşitliğe Bir Örnek: Arap Ahmet’in Hayatı”, Kapadokya Üniversitesi, 4. Uluslararası İpekyolu Akademik Çalışmalar Sempozyumu, 17-18 Aralık 2020, Anadolu Akademi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 3, Sayı 1, 2021.
    Keyüsk, M., Türk Havacılık Tarihi 1912-1914, Eskişehir, Uçuş Okulları Basımevi, 1950.
    Kurter, A., Türk Hava Kuvvetleri Tarihi, 1. Cilt, 4. Cilt, 5. Cilt, Ankara, Hava Basımevi, 2009.
    Mazlum, K., Türk Havacılık Tarihi 1912-1923, Ankara, Hava Basımevi, 2012.
  • Güzeller Güzeli Nebahat Çehre…

    Güzeller Güzeli Nebahat Çehre…

    Ayın Fotoğrafı
    FOTOĞRAF: CENGİZ ÖZKARABEKİR ARŞİVİ

    Birçoğumuz Nebahat Çehre’yi Türk sinemasından, Yılmaz Güney’le olan aşkından, son yıllarda ise rol aldığı popüler dizilerden veyahut yıllara meydan okuyan güzelliğinden hatırlarız. Sanırım eski “Türkiye Güzeli” ünvanı ile Dünya Güzellik Yarışması’nda memleketini temsil ettiğini pek az biliriz. O hâlde fotoğrafın diline biraz kulak verelim; Nebahat Çehre 1959 senesinde henüz 15 yaşındadır ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından düzenlenen Türkiye Güzellik Yarışması’nda “Türkiye Güzeli” seçilmiştir. Bu ünvanla 1960 yılında Londra’da düzenlenen Dünya Güzellik Yarışması’na katılır. Dereceye giremese de çok ilgi görür. Sonraki yıllarda ise Yeşilçam’a uzanır ve yüzden fazla sinema filminde oynar. Bunların birçoğunda da başroldedir… Yanda, 1959 senesinde çekilen fotoğrafta ise dönemin en büyük güldürü ustalarından Türk Geleneksel Tiyatrosu’nun efsane ismi İsmail Dümbüllü’nün yarışmada Türkiye Güzeli seçilen Nebahat Çehre’ye ve dereceye giren diğer kızlara çiçek verdiğini görüyoruz. Nebahat Çehre’nin güzelliği ile birlikte çocuksu bakışı ne kadar da masum değil mi? #

  • Alkış…

    Alkış…

    Merhaba

    Geçenlerde sosyal medyada ilginç bir habere denk geldim. Aslında haber klasik bir haberdi ama videoda bir tuhaflık vardı. Polis nezaretinde onlarca kişi tek sıra hâlinde elleri kelepçeli yürüyor, etrafta izleyenler de onlara alkış tutuyordu. Haberin altında ise “Mersin Gümrük İdaresi’nde polisin ‘Zincir’ adını verdiği rüşvet operasyonunda 91 kişi tutuklandı.” yazıyordu. Buraya kadar tamam, memlekette az yaşanır bir olay değil bu. Fakat etraftan kopan alkış seslerine bir anlam veremedim. Haberin detayını okudukça meseleyi anladım. Anladım diyorum zira anlamak bu alkışın yanında tuhaf kalıyor. Mersin Gümrük’te rüşveti bir sisteme bağladığı iddia edilen 34’ü kamu görevlisi olmak üzere 114 kişi mahkemeye çıkarılmış, bunlardan da suçu sabit görülen 91’i tutuklanmış. Rüşvet işi belgeli, sabit. Zaten şimdi hapisteler. Ancak bu kadar kalabalık bir güruha destek alkışı tutan yakınları, akrabaları ve arkadaşlarına ne denir ki? Rüşvete, rüşvet alana alkış tutulur mu? Daha önce böyle bir olaya şahit olmamıştım, çağ atladık vallahi…

    Bu topraklarda rüşvet maalesef yüzyıllardır var. İşimiz tarih olduğu için tarihten, özellikle Osmanlı arşivlerinde kayda alınmış 18. yüzyıldan birkaç örnek vereyim: “Bursa’da Alaaddin Bey Camii’nde imamlık yapan ulema sınıfından Hamza Efendi, mahallesindeki bir parça yeri zapt etmek için İstanbul’a, Şeyhülislam’ın mührünü taklit ederek sahte mühürlü mektup yazmış, bununla birlikte rüşvet almaya da cüret ettiği için Limni Adası’na sürgün edilmesine karar verilmiş…

    Yine Erzurum müftüsü Abdurrahman Efendi’nin kötü işleri ve rüşvetten dolayı sürgün edildiğini ve taraftarlarının da te’dib [terbiye] edilmesi hakkında hüküm verildiği anlaşılıyor…” (Kemal Daşcıoğlu, “Osmanlı Döneminde Rüşvet ve Sahtekârlık Suçları ve Bunlara Verilen Cezalar Üzerine Bazı Belgeler”, Sayıştay Dergisi, Sayı 59.)

    Enflasyon

    Arada bir Kadıköy’de bir mekânda yapılan stand-up gösterisine gidiyorum. Sahne alan isimlerden Berk Karan’ın bir şovunda söylediği sözler çok komik olmakla beraber gerçek ve düşündürücüydü. Diyor ki, “Enflasyon yüzünden ‘Kim Milyoner Olmak İster?’ adlı yarışmanın ismi üç kere değişti bu memlekette. ‘Kim 500 Milyar İster?’ diye başladılar, sıfır attılar ‘Kim 500 Bin İster?’ oldu, en son milyoner oldu…” Yarışma programlarından bile ülke ne hâlde anlıyorsun… Evet, hiç şüphesiz enflasyon ülkenin en büyük dertlerinin başında geliyor. İnsanların alım gücü eski yıllara göre çok azalmış vaziyette. Bunu kurumların istatistiki verilerinin yanında üstte bahsettiğim halk dilinden anlamak, görmek daha değerli bence. Bu duruma ne denir siz değerli okuyucularımızın yorumuna bırakıyorum.

    Şubat Sayımızın Dosya Konusu

    Suriye meselesi doğal olarak çok konuşuluyor. Hemen burnumuzun dibinde gerçekleşen hadiselerden biz de uzak duramazdık. Derinlikli ve detaylı bir “Suriye” dosyası hazırladık; dünü ve bugününe mercek tuttuk, yarın ne olabilir ona baktık. Hasan Mert Kaya, konuyu Neolitik Çağlardan başlayarak ele aldı ve 20. yüzyıla kadar araştırdı. Deniz Ülke Kaynak ise Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, özellikle Suriye’nin Fransa etkisi altındaki yıllarından Baas rejimine, savaşlara ve bugün yaşanan son gelişmelere kadar konuyu irdeledi. Bu iki yazının bütünlüğünü tüm okurlarımıza tavsiye ederim. Ayrıca Haşim Şahin’in “Selçuklular’ın Suriye’deki Savaşı”, İzzeddin Çalışlar’ın “Tam Bir Asır Önce: Suriye’de Zorla Güzellik ve İsyan” ve Şaduman Halıcı’nın “Mustafa Kemal’in Suriye Günleri” yazıları da dosya konusuna önemli bir katkıda bulundu. Suriye’yi sadece Suriye’de yaşanan olayların çatısı altında görmemek lazım. O sebeple bahsettiğim yazılar Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi penceresinden de anlaşılabilecek yazılar oldu.

    Bir sonraki sayıda buluşmak üzere…

    Saygılarımla