Etiket: Sayı: 122

  • İstanbul’un Ejderhaları

    İstanbul’un Ejderhaları


    esas itibarıyla ejderha, tek bir canlının değil, mitolojik bir canlılar ailesinin adıdır. bu nedenle aynı isim altında mezmurlar’da anlatılan “leviathan” benzeri su yılanından yunan mitolojisindeki kanatlı “typhon”a farklı cinste varlıklardan bahsederiz. bu hayali varlıklar iskandinav eddaları’nda anlatılan nidhoggr isimli kozmik yılan gibi dev boyutlarda da olabilir, aziz george’un kılıcıyla doğradığı yağmacı ejder gibi mütevazı boylarda da…

    Ejderhalar_1 Aziz
    Dövüş: Aziz George ejderhayı öldürüyor, 1866. Edward Burne Jones.

    Ejderha denince zihnimizde belli başlı görüntüler uyanır. Popüler kültüre meraklılar doğrudan Game of Thrones’taki “dracarys”in (ejderha ateşi) hâkimlerini yahut Lord of the Rings’teki altın sevdalısı Smaug’u hatırlayacak, biraz daha etnografya ile ilgilenenlerin hatırına sevgilisini esaretten kurtarmak isteyen centilmen bir şövalyenin hedefindeki haris bir “dragon” yahut “long” denilen kutsal Çin ejderleri gelecektir.

    Peki, dünyanın dört bir köşesinde sevilen, bazen haris bir düşman bazen bilge bir bekçi olan bu mahluk, sevgili İstanbul’umuza hiç gelmemiş midir? Yahut şöyle soralım; nice efsaneleri bağrında barındıran, binlerce yıldır öyküler anlatılan nazlı şehrimizde ejderhaların gezip dolaşmadığı düşünülebilir mi? Hiç şüphesiz hayır!

    Bizans’ın Ejderhaları
    İlk ejderimiz XI. yüzyılda Bizans’ı yıpratan “sarazen” (Müslüman) akıncılara karşı üretilen hayali bir kahramanın öyküsünde görünür. O dönemde Bizans’ın sınır savaşçıları olan “Akritai” sınıfı, pek çok halk destanının başkahramanıydı. Bu öykülerden en meşhuru ise Digenes Akritas’tır. (İki Soylu Uç Beyi; hikâyenin ana karakteri Basil, muhtemelen “Basileus”, Romen Diogenes’ten esinlenilmiştir.) Basil’in annesi Doukas, bir Arap Emiri olan Mousour tarafından esir alınan bir Bizans prensesidir. Basil’in dövüştüğü rakiplerden biri ise tahmin edileceği üzere bir “drakon” yani ejderhadır. Bir halk kahramanı olan Basil’in hikâyesi yer yer Aya Yorgi’nin hikâyesi ile karışır. Basil’in öyküsünde St. George ya da Aya Yorgi’nin ejderle savaşının seküler bir versiyonunu okuruz. Bu öyküler “Arap Asilzadesi Şövalye” tipi bakımından Battal Gazi öyküleriyle de paraleldir.1

    Aziz ile kahramanı birleştiren bir başka figür ise cephenin öbür tarafında, Türkler arasındadır. Balkan Türklüğü’nün koruyucu azizi olan Sarı Saltık Sultan, Dobruca Tekfuru’nun kızını ejderhadan kurtarır, tahta kılıcıyla “yedi başlı ejder”i katleder, Dobruca halkını bu suretle İslam’a davet eder. (Burada küçük bir parantez açalım ki “yedi başlı ejder” tasavvuf literatüründe nefsin sembolüdür.) Ejderhayı kimin ne şekilde öldürdüğü Türk-Bizans mücadelesinin önemli bir meselesi gibi görünmektedir. İki tarafta da azizler ve kahramanlar ejderlerle savaşmaktadır.

    Ejderhalar_2) Ejderha başı
    Bronzdan yapılmış Roma ejderha başı. MS 2.- 3. yüzyıllarda Roma süvarilerinin sancağını süslüyordu.

    Doğu Roma, sadece ejder katletme yarışında değil savaş meydanında da Türklerle mücadele ediyordu. Bu mücadeleyi yürüten Doğu Romalı askerlerin arasında haç sembolü kadar ejderhalar da muteberdi. Roma ordusunun bir birimi olan “kohort”ların sembolü “draconarius”tu. Her lejyoner kohortunun önünde ejder başlı bir “standart” taşıyan bir süvari yürürdü. Zamanla ejderler seyrekleşip yerini “labarum”a yani Hristos’un [Mesih] sembolü olan “XP” şekline ve daha sonraları haç sembolü ve diğer armalara bırakmışsa da “draconarius” ismi kullanılagelmiş, ejderha imgesi ise 14. yüzyıla kadar yaşamaya devam etmiştir.2


    “ejderha ile yılan sıklıkla iç içe geçmiş figürlerdir. ejderhalara yılan dendiği gibi, büyük yılanlar da zaman zaman ejderha olarak isimlendirilmiştir. nitekim orta doğu mitlerindeki ejderler ekseriyetle yılandır.”

    Ejderhalar_3) Sultanahmet Meydanı'ndaki yılanlı Sütun
    Sultanahmet Meydanı’ndaki Yılanlı Sütun.

    Üç Başlı Ejderha: Yılanlı Sütun
    Ejderha ile yılan sıklıkla iç içe geçmiş figürlerdir. Ejderhalara yılan dendiği gibi, büyük yılanlar da zaman zaman ejderha olarak isimlendirilmiştir. Nitekim Orta Doğu mitlerindeki ejderler ekseriyetle yılandır. İstanbul’un kalbinde bulunan “Yılanlı Sütun”, üç başlı ejderden başka bir şey değildir. Bugün ejder başları düştüğünden “burmalı sütun” hâlinde kalan bu yapı, bir zamanlar Delfi Tapınağı’ndaki Apollo mabedinin karşısında bulunuyor, Apollon tarafından öldürülen üç başlı ejderi temsil ediyordu. Bu bronz eser, bir araya gelerek koca Pers İmparatorluğu’nu yenmeyi başaran Yunanların ortak hatırasıydı. İmparator Konstantin’in bu heykeli yeni kurduğu şehre naklettirdiği, yeni şehrinde haşerat olmaması hususunda hassas olduğu ve bu heykelin de aslında yılan başta olmak üzere her tür haşerata engel olan bir tılsım olduğu kabul edilir.

    Ejderhalar_4) Surnâme-i Hümâyûn'dan Üç Ejderli Sütun'u Gösteren Minyatür, Topkapı Saray Müzesi, Hazine 1344, 290a
    Surnâme-i Hümâyûn’da “Üç Ejderli Sütun”u gösteren minyatür, Topkapı Saray Müzesi.

    Hünernâme’ye göre Fatih Sultan Mehmed, şehri fethettiğinde bu heykele bir kargı fırlatarak gücünü göstermiş, ejderlerden birinin çenesi bu suretle kopmuş ancak “Ayasofya patriği” bu sütunun yılanlara karşı bir tılsım olduğunu söyleyerek Sultan’ı durdurmuştu. İbn-i Kemal, Fatih’in macerasından bahsetmeksizin, “Şimdi birisinin çenesi düşmüştür; endamları tamamken şehr [şehir] içinde yılan görünmezdi.” derken, Evliya Çelebimiz, “Bu direk üç başlu [başlı] ejderha suretini gösterüp [gösterip] başının birisini bir yeniçeri dilîri kılıç ile bir uruşta [vuruşta] şikest etmiştir [kırmıştır].” diyerek suçu bir yeniçeriye yükler. Burmalı Sütun’un ejder başlarını kimin kırdığı meselesi şöyle dursun biz sütunun 16. yüzyılda ilk kez hasara uğradığını, 18. yüzyılda üç başın da kaybolduğunu, bu başlardan birinin Mimar Fossati tarafından 1848 senesinde bulunduğunu söylemekle yetinelim.3

    Padişaha Saldıran Ejderha, “Ejderha Terbiyecisi” Abdüsselam Efendi
    İstanbul folklorunda 1700’lerin başında Yılanlı Sütun’dan birkaç yüz metre ileride bir ejderin görüldüğüne dair bir hikâye vardır:

    1700 senesinde İstanbul’a saygın bir Sa’dî şeyhi gelir. Bu şeyh, Şamlı Abdusselam eş-Şeybânî’dir. Şehre ziyarete gelen Şeyh Abdusselam Efendi, menakıbına göre Aksaray’daki Kovacılar Tekkesi’nde bir gece kalmak için ricacı olur. Ancak tekkenin şeyhi Celvetîyye’den Şirdan Efendi, “Sen git Tahtakale’deki Araplar gibi fındık sat.” diyerek Şam’dan gelen misafirini kovalar. Geceyi mecburen Ayasofya Camii’nin son cemaat yerinde yatarak geçiren Abdusselam Efendi, ertesi gün cuma namazına gideceği sırada bir kalabalık görür. Anlaşılır ki cuma namazı için camiye gelen padişahın arabasının önüne dev bir yılan çıkmıştır. (Bu yılana, âdet böyle olduğundan “ejder” demek daha doğrudur.) Kimse cesaret edip yılanı yerinden oynatamaz. Meraklıların birikmesiyle kalabalık padişaha geçit vermeyecek şekilde artar, at arabasına geçecek bir yer de bırakmazlar. Nihayet Abdusselam Efendi kalabalığı yararak yılanın önüne çıkar ve yılanı kuyruğundan tutarak “Denize git!” diye emreder. O heybetli mahluk, bir çocuk gibi söz dinleyerek kuyruğunu kıstırır ve denize doğru yol alır… Padişah bu hadise üzerine şeyhe, “Dile benden ne dilersen.” der. Şeyh ise “Kovacılar Tekkesi’nin meşihatını [şeyhliğini]” isteyerek, kendisini kovan Şirdan Efendi’den intikamını alır. Menkıbe aynıyla vaki olsun ya da olmasın Kovacılar yahut Kovacı Dede Tekkesi’nin 1718’de Sa’dî tekkesine dönüştüğü muhakkaktır.4

    Hikâye, yaşandığı tarih bakımından da ilginçtir. Yukarıda arz ettiğimiz üzere Burmalı Sütun’un bir yılan tılsımı olduğunu hatırlayalım. Seyyah Motraye, Yılanlı Sütun’dan geriye kalan başların Polonyalı elçi Lesczynski’nin maiyeti tarafından 5 Mayıs 1700 tarihinde imha edildiğini kaydeder. Bu kayıt doğru ise sütunun tahrip edildiği sene İstanbul’da bir ejderha zuhur etmiş, bu ejder ancak Sa’dî şeyhinin kerameti ile durdurulabilmiştir. Bu bakımdan ejderha ve tılsıma dair anlatının 1400 yıl boyunca tutarlı bir hakikat gibi kabul edilip sürdürüldüğünü söyleyebiliriz.

    Karagümrüklü Ejder Baba ve Paranormal Maceraları
    “Ejderha terbiyecisi” Abdüsselam Efendi’nin bir Sa’dî şeyhi olduğunu söylemiştik. Edward Lane gibi İngiliz seyyahların da kaydettiği üzere Sa’dîler Mısır’da halkın evlerini basan yılan ve akrep gibi haşerelere karşı yardıma çağırdıkları dervişlerdendi. Pek çok Sa’dî dervişi “havî” denen yılan terbiyesi sanatını maharetle yerine getiriyordu. Onlardan başka bu hususta Rıfâilerin de olduğunu görüyoruz, nitekim Rıfâi dervişleri yılan zehrinden etkilenmediklerini iddia ediyor, “şerbet” adıyla bu zehirleri içebiliyordu. (Dilimizdeki “şerbetli” tabiri de buradan gelmektedir.)

    Abdüsselam Efendi ile birlikte İstanbul’da mesken tutan Sa’dîlerin 1781 senesinde yeni bir tekke açtıklarını görüyoruz. Tepedelenli Ali Paşa’nın himmetleri ile Karagümrük’te Sofalı Çeşme Sokağı’nda açılan bu tekkenin ilk şeyhi Mehmed Sıdkî Efendi’dir. Sıdkî Efendi’nin lakabı “Ejder Baba”ydı. Revnakoğlu, Muhyiddin Efendi’nin Tomar-ı Tekâyâ’sına atıfla bu şeyhin daima yanında akrep ve “hayye” yani yılan taşıdığı için bu adı aldığını kaydeder.5 Ejder Baba, yaşadığı devirde hasta okumakla şöhret bulmuş olacak ki ismi on yıllar boyunca halkın hayalinde yaşamıştır. Ejder Baba, huzuruna getirilen hasta çocuklara devse yapar, yani yere yatan çocukları çiğneyerek iyileştirirmiş.

    Bu usul, Sa’dî tarikatı ile özdeşleşmiştir.

    Ejderhalar_5) Mısırda Bir Yılanı Canlı Bir Biçimde Yiyen Derviş, 1900'lerin başı.
    Mısır’da bir yılanı canlı biçimde yiyen derviş, 1900’lerin başı.

    Ejder Baba, İstanbul folklorunda bir korku öyküsünün de kahramanıdır. Halit Bayrı’nın aktardığına göre ecinni (cin) taifesinden korkan gelinini sürekli olarak “İbrik Kalfa gel bizim gelini al.” diye korkutan bir kaynana nihayet bu isimdeki bir cinin dikkatini çekmiş, İbrik Kalfa isimli cin gelin kızı kaçırmıştır. Kaçırılan kızın telaşa düşen kocası, Ejder Baba’dan himmet istemiş, Baba ise cinler padişahına bir dilekçe yazmıştır. Ejder Baba dilekçeyi gence verir ve kendisine, “Kale kapıları kapanmadan Edirnekapı dışında Savaklar yolundaki büyük ağacın üstünde” beklemesini, burada cinler padişahını göreceğini ve dilekçeyi vermesini söyler. Delikanlı bu emri harfiyen yerine getirir. Çok saygı duyduğu Ejder Baba’dan dilekçe alan “Cinler Padişahı”, İbrik Kalfa’yı çağırarak kızın iadesini emreder. Ne var ki Kalfa bu emri dinlemez ve isyan eder. Bunun üzerine isyankâr cin Kâğıthane’deki Sünnet Köprüsü’nün üzerinde idam edilir. Bu hadiseler yaşanırken gün doğup da hava aydınlanınca zavallı delikanlı kendini Kâğıthane’de bir ağacın altında bulur ancak aynı ağacın altındaki karısını ise anadan üryan bulmuştur. Nihayet delikanlı, cinlerin elinden kurtardığı karısını cübbeye sarıp Ejder Baba’ya getirir. Baba kıza nefes ettikten sonra delikanlıya “Sünnet Köprüsü’ne git bak.” der. Kâğıthane’ye geri dönen delikanlı köprünün üzerinde bir kara köpek leşiyle karşılaşır. Anlaşılır ki idam edilen İbrik Kalfa, kara köpek suretinde gezinen cinlerdendir!

    Günümüz İstanbul’unda cinler, ejderler ve bunlara benzer mitolojik varlıklar çoktan sırra kadem basmış, isimleri dahi unutulmuştur. Hatta şehrin vahşi hayvanları da beton apartmanların, asfalt yolların altında kaybolup gitmiştir. Yine de Beşiktaş ve Üsküdar kıyılarındaki apartmanların bodrum katlarında zaman zaman akrepten şikâyet edilmektedir. Böyle bir belaya uğramış okuyucularımız varsa kendilerine Abdüsselam Şeybânî’nin yahut Ejder Baba’nın ruhaniyetine sığınmalarını tavsiye edebiliriz; ne de olsa Yılanlı Sütun’un tılsımı gittiğinden beri şehrimizde akrep ve yılan görülmesi doğaldır, mesele haşerat olduğunda ise “bu işe Sa’dîler karışır”! #

    DİPNOTLAR
    1 Bkz. John Mavrogordato, Digenes Akrites, Oxford Clarendon Press, Oxford, 1970.
    2 John F. Haldon, Three Treatises On Imperial Military Expeditions, Verlag der Österreichischen Akademie der Wissenschaften, Viyana, 1990, s. 271.
    3 Arif Müfid Mansel, “İstanbul’daki ‘Burmalı Sütun’: Bugüne Kadar Yapılan Araştırmalara Toplu Bir Bakış” Belleten c. 34, sayı 134, 1970,
    s. 189-209.
    4 Fahrettin Dal, “Fahreddin Erenden’in Tasavvufi Görüşleri”, Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi, İstanbul, 2006, s. 274-276.
    5 Mustafa Koç, Revnakoğlu’nun İstanbul’u: İstanbul’un İç Tarihi, c. III, Fatih Belediyesi, İstanbul, 2021, s. 1092.
  • Kavalalı Mehmet Ali Paşa İsyanı ve Beykoz’daki Moskof Taşı

    Kavalalı Mehmet Ali Paşa İsyanı ve Beykoz’daki Moskof Taşı


    mısır valisi mehmet ali paşa, mora ve navarin’de uğradığı kayıpların karşılığında suriye valiliği’ni istedi ancak bu isteği kabul görmedi. bunun üzerine oğlu ibrahim paşa’nın ordusu osmanlı kuvvetlerini mağlup ederek suriye’yi ele geçirdi ve kütahya’ya kadar ilerledi. ıı. mahmud, ingilizlerin ve fransızların soruna ilgisiz kalması üzerine çareyi ruslara yönelmekte buldu. rusların başkent istanbul’u korumak için gönderdiği donanma büyükdere limanı’na demirledi. rus komutan muravyev, karargâh kurduğu beykoz servi burnu’na bir anıt diktirdi. halkın “moskof taşı” dediği kaya anıt 1914’te parçalanarak yıkıldı.

    Kavalalı Mehmet Ali Paşa
    Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Auguste Couder tarafından 1841’de yapılan portresi.

    Derbent Ağası İbrahim Ağa’nın oğlu olarak 1769’da Kavala’da doğan Mehmet Ali’yi, küçük yaşta babası vefat edince, kasabanın çorbacısı himayesine alır. Çorbacının çocuklarıyla büyüyen Mehmet Ali, gençlik yıllarında Selanik pazarında tütün satarken zekâsı ve çalışkanlığıyla dikkati çeker. Tanıştığı Fransız tüccar Lion’dan çok etkilenir. Avrupa kültürü hakkında ilk bilgileri ondan alır. Mehmet Ali’yi vergi tahsilatında zorluk çıkaran köy ve kasabalarda görevlendiren çorbacı, akrabası dul bir kadınla da evlendirir. Üç erkek çocuğu olur: İbrahim, Tosun ve İsmail.

    III. Selim, Napolyon’un işgal ettiği Mısır’ı kurtarmak için harekete geçtiği zaman Kavala beyi de destek için üç yüz asker gönderir. Binbaşı rütbesindeki Mehmet Ali de bu askerler arasındadır. Kısa zamanda hızla rütbesi yükselir. Mehmet Ali Paşa’nın Arnavutlardan kurduğu ordu Memlükler ile Mekke ve Medine’yi işgal eden Vahhâbîlere karşı başarı kazanınca Mısır Valiliği’ne getirilir. Feodal kölemenleri ortadan kaldıran Mehmet Ali Paşa Mısır’ın tek hâkimi olur.

    II. Mahmud, Arabistan’a saldırıları sürdürüp Hac yolunu kapatan Vahhâbîleri ezmesi için Mehmet Ali Paşa’yı görevlendirir. Mehmet Ali Paşa ve oğulları Tosun ve İbrahim Paşa görevi başarıyla yerine getirir. Vahhâbîlerin lideri Abdullah bin Suud’u yakalayarak İstanbul’a gönderirler. Abdullah bin Suud, Babıali’deki Bostancıbaşı nezaretinde Haremeyn-i Şerîfeyn’den gaspettiği malların tespiti için üç gün sorgulandıktan sonra Sultanahmet Meydanı’nda idam edilir (17 Aralık 1817). Abdullah bin Suud’un torunları ileride İngilizler tarafından Arabistan’ın yönetimine getirileceklerdir.

    Moskof_Tasi_3) Mahmud_II
    II. Mahmud’un Henri-Guillaume Schlesinger tarafından çizilmiş portresi.

    Modern Mısır’ın Kurucusu
    Siyasi, askerî, idari, ekonomi, eğitim ve tıp alanında yaptığı reformlarla modern Mısır devletinin kurucusu kabul edilen Mehmet Ali Paşa, 1820’de ilk matbaayı kurar. Sekiz yıl sonra da ilk resmî gazete Vakayyi Mısriyye’yi yayımlatır. Eğitim için Avrupa’ya öğrenciler gönderir, okuma yazma oranını artırmak için ilköğretim okulları açar. Avrupa eğitimini rehber alan tıp, eczacılık, veterinerlik ve ebelik okulları açtırır. İlk nüfus sayımını yaptırarak Mısırlı Araplara zorunlu askerlik getirir. Salgın hastalıklardan korunmak için karantina merkezleri kurar. Halkın tepkisine rağmen çiçek aşısı uygulaması başlatır. İltizam sistemini kaldırarak merkezî yönetimin gücünü artırır. Fransız uzmanlarca modern tarım uygulamasını başlatıp Nil Nehri’ne “Mahmudiye Kanalı” açtırır. Şeker, iplik, bez fabrikaları kurdurur. Güçlü ve modern bir ordu kurmak için yine Fransa’dan uzmanlar getirtip piyade, topçu, süvari okulları açar…

    Moskof_Tasi_2) Ambroise-Louis Garneray (1783-1857) Garneray
    20 Ekim 1827’de Osmanlı ve Mısır donanması ile İngiliz, Fransız ve Rus donanmaları arasında Navarin’de gerçekleşen deniz muharebesinde Osmanlı ve Mısır donanması ağır bir yenilgi aldı. Ambroise Louis Garneray’ın Navarin Muharebesi’ni anlattığı çizimi.

    Babıali ile de iyi geçinen Mehmet Ali Paşa, mali ve askerî istekleri karşılıksız bırakmaz. II. Mahmud’un Mora’da isyancılarla başı derttedir. Mehmet Ali Paşa’dan yardım isteyince oğlu İbrahim Paşa komutasında on altı bin asker ve elli dört gemiden oluşan bir donanma gönderir. Bu yardımın karşılığında Mehmet Ali Paşa’ya Girit ve Mora valiliği verilecektir. İbrahim Paşa isyanı bastırarak Navarin’i geri alır (1825). İki yıl sonra Mısır donanması Navarin Limanı’nda İngiliz, Fransız ve Rus donanmalarından oluşan müttefiklerin baskınına uğrar. Gemiler yakılır, sekiz bin denizci şehit olur. Müttefiklerin baskısıyla Mısır kuvvetlerinin geri çekilmesi II. Mahmud’u çok kızdırır.

    Yeniçeri Ocağı’nı kapatan II. Mahmud, yeni ordusunu tam kuramamışken 1828’de Ruslarla tekrar savaşa girer. Çar I. Nikola’nın 120 bin kişilik ordusu Tuna’yı aşarak ilerlerken Varna ve Şumnu’da toplanan 100 bin kişilik Osmanlı ordusu varlık gösteremez. Varna komutanı Yusuf Paşa ihanet ederek Rus saflarına geçer. Osmanlı kaleleri tek tek düşür, Silistre elden çıkar. II. Mahmud, Rus Generali Dibitich’in ordusunun Edirne’ye girmesinden sonra barış antlaşması yapmak zorunda kalır.

    Mehmet Ali Paşa İsyanı
    Mora’da uğranılan yenilgi Mısır’a da pahalıya mal olur. Donanma ve asker kayıplarına karşı kendisine Rumeli ve oğluna Anadolu Seraskerliği’ni isteyen Mehmet Ali Paşa’ya yalnızca Girit Valiliği verilir. Babıali ile arası açılan Mehmet Ali Paşa’nın yönetimindeki Mısır, Osmanlı’ya bağlı bir eyalet olmasına rağmen artık özerklik kazanmış gibi davranmaktadır.
    Mora’daki kayıplarını telafi etmek için Suriye’yi gözüne kestiren Mehmet Ali Paşa, Fransa ve İngiltere’nin desteğini almak istese de olumlu yanıt alamaz. Tek başına hareket etmeye karar veren Mehmet Ali Paşa, Akka Valisi Abdurrahman Paşa ile anlaşmazlığı bahane ederek oğlu İbrahim Paşa komutasındaki donanma ve orduyu Suriye’ye gönderir. II. Mahmud aracılar gönderse de Mehmet Ali Paşa Suriye’yi almakta kararlıdır. Gazze, Yafa ve Kudüs’ü alan İbrahim Paşa, Akka Kalesi’ni kuşatır. Napolyon’a karşı başarılı bir savunma yapan Akka Kalesi, İbrahim Paşa’ya ancak altı ay direnir. Vali Abdurrahman Paşa teslim olur. Şam’a doğru hareket eden İbrahim Paşa’yı Suriyeliler bir kurtarıcı olarak görür. Şam direnmez. Halep’te bulunan Osmanlı kuvvetlerini yenerek Humus ve Hama’yı kolaylıkla alır.

    Kendi valisi ile karşı karşıya gelen II. Mahmud’un, Serdar-ı Ekrem Hüseyin Paşa komutasında gönderdiği Osmanlı ordusu Antakya-İskenderun arasında bulunan Belen Geçidi’nde Mısır kuvvetleri karşısında ağır bir yenilgi alır. Mehmet Ali Paşa, II. Mahmud’a haber göndererek Suriye Valiliği verilirse ordusunu geri çekeceğini bildirir. Olumsuz cevap alınca İbrahim Paşa Urfa ve Maraş’ı alarak Adana’ya kadar ilerleyip çevre illerin valilerine de kendisine katılmaları için haber gönderir. Telaşa kapılan II. Mahmud bir yandan İngilizlerin desteğini ararken bir taraftan da Reşit Mehmet Paşa komutasındaki orduyu İbrahim Paşa’nın üzerine gönderir.

    Osmanlı ve Mısır ordusu Konya’da karşılaşır. İyi eğitimli Mısır ordusu kendisinden iki kat fazla Osmanlı ordusunu hezimete uğratır. Sadrazam Reşit Mehmet Paşa esir düşer. Mehmet Ali Paşa, II. Mahmud’a tekrar haber göndererek Suriye ve Adana Valiliği verilirse geri çekileceğini bildirir. Yanıt olumsuzdur. İbrahim Paşa’nın ordusu Bursa’ya doğru hiçbir engelle karşılaşmaksızın ilerlemektedir. Bu sırada Rus Çarı I. Nikola’nın İstanbul’a gönderdiği General Muravyev yardım teklifinde bulunduktan sonra arabuluculuk için Mısır’a hareket eder. Muravyev’in diplomatik girişimlerden sonuç alınamaz. İngiltere ve Fransa’dan da destek bulamayan II. Mahmud Rusların teklifini kabul etmek zorunda kalır.

    Moskof_Tasi_4) Rus subayları Efim Vasilevi Putyatin ve Vladimir Alekseyevi Kornilov’un çizgileriyle “Moskof Taşı” ve Rus karargâhı_
    Rus subayları Efim Vasilevi Putyatin ve Vladimir Alekseyevi Kornilov’un çizgileriyle “Moskof Taşı” ve Rus karargâhı.

    Rus Donanması ve Askerleri Boğaziçi’nde
    2 Şubat 1833’te Sivastopol’dan yola çıkan Rus filosu Büyükdere Limanı’nda demir atar. Diğer filolar gelmeden önce Beykoz Servi Burnu civarında hazırlıklar yapılır. Payitahtı tehlikede gören II. Mahmud, Topkapı Sarayı’ndaki Sancak-ı Şerif’i alıp Tarabya’daki Kalender Kasrı’na yerleşir. Hazırlıkları bizzat kontrol ederek Rusların tüm ihtiyacının karşılanması için emir verir. 2. Filo, Beykoz Hünkâr İskelesi önüne demirlerken General Muravyev karargâhını Servi Burnu’nda kurar.

    Boğaziçi’nde yankılanan Rus müziği ve şarkıları İstanbulluların ilgisini çekince kampı önce üst düzey zevat ziyaret eder. Sonraları turist gemileri de kampa uğramaya başlar. Fransız yazar Lamartin de kampı ziyaret edenler arasındadır. Paskalyada askerlere yiyecek ve şarap gönderen II. Mahmud ayrıca kampı ziyaret ederek onuruna düzenlenen töreni izler. Çar I. Nikola’nın doğum günü olan 25 Haziran’da düzenlenen eğlencede Boğaziçi beş bin havai fişekle aydınlatılır. Gösteriyi Beykoz açıklarında gemide izleyen II. Mahmud’u Çar’ın fevkalade elçisi ve aynı zamanda Rus Deniz ve Kara Kuvvetleri Kumandanı Kont Orlov ziyaret eder.

    Moskof_Tasi_5) II. Mahmud'un Servi Burnu'ndaki Rus kampını ziyareti (Thomas Allom gravürü)
    II. Mahmud’un Servi Burnu’ndaki Rus kampını ziyareti. Thomas Allom gravürü.

    Kütahya ve Hünkâr İskelesi Antlaşması
    İngiltere, Fransa ve Avusturya’nın anlaşmaya zorladığı Mehmet Ali Paşa’ya ordusunu çekme karşılığında Suriye Valiliği, oğlu İbrahim Paşa’ya Cidde Valiliği ve Adana murahhaslığı (vergi toplama hakkı) verilir. 5 Temmuz 1833’te de Rusya ile 8 yıl süreli Hünkâr İskelesi Antlaşması yapılır.

    Moskof Taşı
    Antlaşma sağlandıktan sonra ayrılmaya hazırlanan Rus General Muravyev, Beykoz Servi Burnu’nda Rus varlığını gelecek kuşaklara hatırlatan bir anıt dikmek ister. Kont Orlov, Türkleri gücendireceği düşüncesiyle karşı çıkar ama Muravyev’in ısrarıyla yontulmamış bir işaret taşının dikilmesine izin verir. Muravyev bunu da istismar edecektir çünkü Kont Orlov’dan izin alırken taşın boyutu hiç konuşulmamıştır. Askerler arasında gizlice para toplayarak 400 askeri Baltalimanı’ndaki taş ocaklarına gönderir. Anıt için seçilen 25 tonluk kayanın Beykoz sahiline taşınabilmesi için Kaptanpaşa’dan yardım ister. Kaptanpaşa’nın sağladığı birbirine bağlanmış iki gemiyle taşınan kaya, Beykoz sahiline zorlukla çıkarılır. Muravyev’in ağaç kızaklarla Servi Burnu’na taşıttığı kayanın üzerine, 907 yılında İstanbul’u kuşatıp Bizans’ı antlaşmaya zorlayan ulusal kahraman Oleg’e ithafen, “Oleg’in Anısına, Nikolay’ın Alayları” yazdırma isteğini Kont Orlov geri çevirir. Sonunda kayaya Çar I. Nikola’nın doğum gününün yazılmasına karar verilir: “25 Haziran 1813.”

    Moskof_Tasi_6) Selvi Burnu 1884 (Önde fotoğrafçı Basil Kargapoulo görülüyor)
    Beykoz Servi Burnu, 1884. Önde fotoğrafçı Basil Kargapoulo görülüyor.

    Hünkâr İskelesi Antlaşması yapıldıktan sonra Servi Burnu’nda büyük bir kutlama ve eğlence düzenleyen Rus askerleri iki gün sonra da İstanbul’dan ayrılır.

    Moskof Taşı I. Dünya Savaşı Başlarken Yıktırıldı
    Osmanlı Devleti 28 Temmuz 1914’te başlayan I. Dünya Savaşı’na 14 Kasım’da Ruslara savaş ilan ederek katılır. Toplumda yükselen Rus nefreti sonucu savaş ilanından üç gün sonra Yeşilköy’deki Rus anıtı bombalanır. 20 Kasım’da Tasvir-i Efkâr gazetesinde “Bir Nişane-i Şeamet Daha!” yazısı yayımlanınca Vaniköy’deki Rehberi İttihad-ı Osmanî Sultanisi öğrencileri harekete geçer. Halkın “Moskof Taşı” dediği 3 metre yüksekliğinde, 25 ton ağırlığındaki kaya anıt parçalanır. #

    KAYNAKÇA
    Karal, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, V, TTK, Ankara, 1983.
    Altundağ, Şinasi, Kavalalı Mehmet Ali Paşa İsyanı: Mısır Meselesi 1831-41, TTK, Ankara, 2021.
    Lamartine, Alphonse de, Osmanlı Tarihi, Toker Yayınları, İstanbul, 2016.
    Ünal, Fatih, Ruslar Tarafından 1833’de Beykoz/Selvi Burnu’na Dikilen Kaya Anıtı “Moskof Taşı”, Türkiyat Mecmuası, C. 23/Güz, 2013.

  • İstanbul’un 1766 Depremi

    İstanbul’un 1766 Depremi


    6 şubat kahramanmaraş depremlerinin üzerinden tam iki yıl geçti. olası bir istanbul depremini konuşuyoruz. geçmişe dönüp vakanüvis şanizade’nin 1808-1821 olaylarını anlattığı eserine bakıyoruz. eserinde paris, roma, viyana ve londra’nın geniş ve düzgün caddelerinden, satranç veya dama tahtasını andıran ızgara planlarından, altı dükkân üstü ev tasarımlı kâgir binalarından, site tarzı mahallelerinden, halk bahçelerinden, meydanlarından ve yürüyüş yollarından örnekler veriyor. avrupa’daki şehir planlarının ve altyapı projelerinin acilen istanbul’a uyarlanması için çağrı yapıyordu ancak bu çağrı hâlâ karşılık bulmuş değil.

    Deprem_3) Büyük İstanbul Depremi (Küçük Kıyamet), 1509-BR-scale-2_00x
    Büyük İstanbul Depremi’ni (Küçük Kıyamet, 1509) anlatan bir gravür.

    1999’da meydana gelen Marmara ve Düzce depremleri, İstanbul için beklenen büyük depremi tartışmaya açtı. Zaman içinde unutulan bu gerçeği, 6 Şubat 2023’teki Maraş depremleri bir kez daha hatırlattı. İstanbul’un da üzerinde yer aldığı en tehlikeli fayın ortalama 250 yılda bir kırılma riski bulunduğunu savunan bilim insanları, tezlerini 1509 ve 1766 tarihli depremlere dayandırıyor. İki afetin arasında 257 yıl bulunuyor. İstanbul’da büyük yıkıma ve yüzlerce kişinin ölümüne yol açan 1894 depremi bile 1509 ve 1766’dakilerin yanında hafif kalıyor. 250 yıl hesabına göre 1766 sonrası fay kırılması, içinde yaşadığımız tarihleri işaret ediyor. Uzmanlar, 1999’daki depremleri doğuran iki fay kırılmasının Marmara Denizi’nin altındaki kabuğa stres transfer etmesiyle, burada 1766’dan beri biriken stresin daha tehlikeli hâle geldiğini ve dolayısıyla İstanbul’un büyük risk altında bulunduğunu düşünüyor.

    İki Kıtayı Sallayan Afet
    Tarih 22 Mayıs 1766. Müslümanlar Kurban Bayramı’nı idrak etmektedir. Bayramın üçüncü gününe uyanan İstanbul, güneşin doğuşundan yaklaşık yarım saat sonra şiddetli biçimde sarsılır. Payitahtın altını üstüne getirerek bayramın tadını kaçıran depremin tahribatına dair bilgileri, afete tanıklık eden üç önemli tarihçinin yazdıklarından öğreniyoruz. Şemdânizâde Süleyman, etki alanının genişliği, şiddeti ve ağır hasarı bakımından bu depremi 1509’dakine benzetirken, vakanüvis Çeşmizâde, yaşı seksene yaklaşanların daha önce bu büyüklükte bir felaket görmediğini ileri sürmüştür. Vakanüvis Vasıf ise depremden önce yer altından uğultulu sesler geldiğini, sarsıntının iki dakika sürdüğünü, 4.000-5.000 kişinin öldüğünü ve artçıların aylarca devam ettiğini yazmıştır. Tek teselli, depremin birkaç saat önce insanlar uykudayken ya da sabah namazı için camide toplandıkları sırada olmamasıydı.

    DEPREM~1
    Depremin Fatih Camii’ne verdiği hasarı gösteren bir gravür.
    Pieter Coecke van Aelst, 1529.
    Deprem_2) 6- 10 Temmuz 1894 depreminde Matbaa-i Osmaniye ve bahçesindeki binalar (İBB, Atatürk Kitaplığı)
    1894 depreminde Matbaa-i Osmaniye ve bahçesindeki binalar.
    KAYNAK: İBB, ATATÜRK KİTAPLIĞI

    “şemdânizâde süleyman, etki alanının genişliği, şiddeti ve ağır hasarı bakımından bu depremi 1509’dakine benzetirken, vakanüvis çeşmizâde, yaşı seksene yaklaşanların daha önce bu büyüklükte bir felaket görmediğini ileri sürmüştür.”

    Deprem_4) Hücum Kapısı, İstanbul Surları, 1766 Depremi, gravür, W. H. Bartlett, 19. yüzyıl
    Hücum Kapısı, İstanbul Surları, 1766 Depremi. Gravür, W. H. Bartlett.

    Viyana’dan Erzurum’a, Kırım’dan Ege Adaları’na kadar geniş bir coğrafyada hissedilen deprem Bursa, İzmit, Tekirdağ, Edirne ve Gelibolu’da yıkıma yol açar ancak en ağır faturayı İstanbul’a çıkarır. Galata ve Beyoğlu’nun kenar mahalleleriyle Üsküdar’da ve Boğaziçi’nin köylerinde hasar düşük seyrederken, Suriçi mahalleleri harabeye döner. Ahşap-kâgir, resmî-sivil pek çok yapı yere kapanır. Yedikule’nin kulelerinden birkaçı devrilir. Surların Yedikule-Eğrikapı bölümü tamamen parçalanır. Şehrin kapılarından üçü; Edirnekapı, Bahçekapı ve Odunkapı göçer. Fatih Sultan Mehmed’in kendi adına inşa ettirdiği cami de çöker. Külliyenin medresesi, imareti ve akıl hastanesi yıkılır; medresenin yüzden fazla talebesi enkaz altında can verir. Çorlulu Ali Paşa, Davutpaşa, Edirnekapı, Eyüp Sultan, Küçük Ayasofya ve Rüstem Paşa külliyeleri yer yer içine girilmeyecek derecede etkilenir. Camilerdeki hasarlar genellikle kubbe çatlaması ve minare uçmasından ibarettir. Ayasofya, Süleymaniye, Şehzade, Valide ve inşası henüz biten Nuruosmaniye ve Laleli camileri afeti az hasarla savuştururken Sultanahmet Camii’ndeki hasar tek minaresinin devrilmesiyle sınırlı kalır. Kiliseler camilere göre daha şanslıdır. Pamukciyan’a göre bunun sebebi, kiliselerin ahşaptan inşa edilmesiydi.
    Topkapı Sarayı ile o tarihte sarayın bahçesinde bulunan Darphane de ağır hasarlı yapılar arasındaydı. Osmanlı tahtında oturan III. Mustafa, haremdeki çatlaklardan dolayı bir süre sarayın bahçesine kurulan çadırda kalır. Beşiktaş Sarayı ile şimdiki İstanbul Üniversitesi’nin yerinde bulunan Eski Saray; Tophane ve Baruthane gibi üretim tesisleri hasara uğramıştır. Gün içinde binlerce insanın girip çıktığı Kapalıçarşı, Örücüler Çarşısı ve Esir Pazarı gibi alışveriş merkezleri; Hırkacılar, Şekerciler, Çukacılar ve Kalpakçılar pasajları yıkıldığı hâlde, bayram ve sabahın erken saatleri olması büyük can kayıplarının önüne geçmiştir. Ama hanlarda kalan yolcular ve bekârlar o kadar talihli değildi, özellikle Vezir Hanı çok müşterisine mezar olmuştu. Yabancı diplomatların konakladığı Elçi Hanı da zarar görmüştü.

    Deprem_5) Temmuz 1894 depreminde Büyükçarşı’da yıkılan bir bölüm (İBB, Atatürk Kitaplığı)
    1894 depreminde Büyükçarşı’da da yıkım yaşandı.

    Barınaksız ve Gıdasız Yaşam Mücadelesi
    Erhan Afyoncu ve Zekai Mete, resmî kayıtlardan derledikleri bilgilerle depremin toplumsal hayatta doğurduğu sorunları ortaya koymuşlardır. İçme suyu şebekesi parçalandığı ve çeşmeler enkaz altında kaldığı için depremzedeler susuzluk çekiyor, değirmenlerin ve fırınların yerle bir olmasından dolayı ekmek üretilemiyordu. Temel yiyecek maddelerine erişme imkânı ise neredeyse kalmamıştı. Yolların yarılması veya enkazla dolması, köprülerin uçması yüzünden mal ve ürün sevkiyatı durmuştu. Vakıf binaları yıkıldığı ve bunlara gelir getiren işletmeler hasar gördüğü için sosyal hizmetler aksamış; günlük yemek ihtiyacını imaretlerden karşılayan yoksul, hasta ve düşkünler çaresizliğe sürüklenmişti. Yokluk ve kıtlık sokak hayvanlarını da vurmuştu. Hayvan leşleri ve foseptikler salgın hastalık mikrobu üretmekteydi.

    Deprem_6) Sultan III. Mustafa’nın, Kayseri, Gelibolu, Silivri ve Görice’den inşaat malzemesi ve usta gönderilmesini isteyen emri.
    Sultan III. Mustafa’nın Kayseri, Gelibolu, Silivri ve Görice’den inşaat malzemesi ve usta gönderilmesini isteyen emri.

    İmar ve Tamir Programı
    Devletin bir yandan enkaz kaldırmaya, diğer yandan evsizlere yiyecek ve içecek sağlayarak hayatı normalleştirmeye çalıştığı bir sırada, 13 Haziran günü cuma namazı vaktinde meydana gelen artçı sarsıntı herkesi sokağa döker. O anda Sultanahmet Camii’nde bulunan III. Mustafa kendini dışarı atar. Saray halkının çadır hayatı bir süre daha uzar.

    Padişah yapı malzemesinin yanında iş gücü ihtiyacını karşılamak için ülkenin dört yanına fermanlar yollar. Marmara Adası’na çeşitli türlerde kereste sipariş edilir. Eski Saray ve Topkapı Sarayı’nın onarımı ile Fatih Camii’nin yeniden inşasında kullanılacak taşlar Karamürsel’den getirtilir. İstanbul’daki kireç fırınları yetersiz kaldığı için Silivri, Tekirdağ ve Gelibolu yöneticilerine emirler yazılarak kayıklarla bolca kireç sevk etmeleri istenir. Ayrıca Darıca’daki atıl fırının faaliyete geçirilmesine karar verilir ancak yörede kireç üretiminden anlayan kimse kalmadığı için padişah Selanik yöneticilerine ferman yollayarak, bulabildikleri kadar kireç ustasını kara veya deniz yoluyla acilen İstanbul’a ulaştırmalarını ister. Şile, Yalova, Gelibolu, Midilli, Gemlik, İznik, Belgrad ve Görice’den hatta Kayseri ve Halep gibi uzak diyarlardan taş ustası, duvarcı, dülger, marangoz tedarik edilir. Padişah bizzat Göriceli meşhur duvarcı ustası Panayot’un 200 adamıyla beraber İstanbul’a gelmesini ister.

    Malzemeler ve ustalar geldikçe inşaat faaliyetleri artar. Padişah, ekmek sorununu çözmek için fırınların tamir ve inşasına öncelik verilmesini, buna gücü yetmeyen esnafın fırınını taliplilere satmasını ister. İstanbullular eylülün sonlarından itibaren evlerine dönmeye başlasa da sarsıntılar gece-gündüz demeden yaklaşık dokuz ay devam ettiği için nüfusun çoğunluğu artçıların sonu kesilinceye kadar çadır ve çergelerde sabahlamayı sürdürür.

    İrili ufaklı inşaatlarla şantiye kente dönen İstanbul’da hummalı çalışmanın sürdüğü 5 Ağustos günü meydana gelen şiddetli artçı yeni hasarlar oluşturur, inşaat ve onarım faaliyetlerini aksatır. Bazı planlarda zorunlu olarak değişikliğe gidilir. Kamusal binaların inşası, önemlerine ve büyüklüklerine göre zamana yayılır. Kapalıçarşı öncelikle tamir edilen yapılardandır. Fatih Külliyesi’nin inşası 1771’de tamamlanır. Şehrin yeniden imarında iki aktör öne çıkar; biri canla başla çalışan Hassa Başmimarı Mehmed Tahir Ağa, diğeri ise özverili ve kararlı tutumuyla 22.000 keselik muazzam bir bütçeyi afetin yarasını sarmaya tahsis eden Sultan III. Mustafa’dır.

    1766 depreminin artçılarının sayısı bilinmiyor; dahası, irili ufaklı sarsıntıların artçı mı yoksa bundan bağımsız depremler mi olduğu kestirilemiyor. Mayıs 1766’daki ana şoktan itibaren 1767’nin sonuna kadar İstanbul’u etkileyen en az 22 deprem sayan N.N. Ambraseys ve C.F. Finkel, bunların yarısının 1767 yılında vuku bulduğunu belirtiyorlar. 1776 Mayıs’ındaki bir deprem ise sekiz yıl önceki afette zarar görüp tamir edilen kamu binalarını bir kez daha yıktığı için dramatik bir etki yapmıştır.

    Kentsel Planlama İçin Fırsatlar Değerlendirilemedi
    Doğal ve sosyal afetler dünyanın başka yerlerini de vurmaktaydı. Örneğin 1666’daki Londra Yangını dört gün sürerek şehrin neredeyse tamamını yakmış ve nüfusun yüzde doksanını evsiz bırakmıştır. Ancak afetten ders çıkaran İngilizlerin modern yangın sigortacılığını başlatması kazanç sayılıyor. Lizbon’da 1755 yılında meydana gelen ve birçok yönüyle İstanbul’un 1766 afetine benzetilen depremin fırsata dönüştürülmesinin öyküsü de çarpıcıdır. Modern Lizbon’un kuruluşu bu afete dayandırılıyor. Portekiz yönetimi, 250 bin nüfuslu şehrin belli yerlerinde taş taş üstünde bırakmayan bu felaketi şehir planlaması açısından milat kabul etmiş; geleneksel konut politikalarını ve mimari tarzları değiştirerek Lizbon’u yeni baştan inşa etmiştir.

    Deprem Bölgesi Hatay ve İlçelerinden Genel Görünüm
    6 Şubat 2023 Kahramanmaraş merkezli depremler, büyük can ve mal kaybına yol açtı.
    Deprem_7) İstanbul’da yeterince usta bulunmadığından Kayseri ve Görice’den neccar, hamamcı ve duvarcı ustası gönderilmesi hakkında III. Mustafa’nın emri
    İstanbul’da yeterince usta bulunmadığından Kayseri ve Görice’den marangoz, hamamcı ve duvarcı ustası gönderilmesi hakkında III. Mustafa’nın emri.

    İstanbul’un “Küçük Kıyamet” diye anılan 1509 depreminin ardından, ahali, öldürücülüğü daha düşük olan ahşap malzemeye teşvik edilmiştir. Bu yönlendirmeyle ahşap bir metropole dönüşen İstanbul bu defa yangın kâbusuna maruz kalmıştır. Şehri küle çeviren 1633, 1660, 1755, 1782, 1826 ve 1865 tarihlerindeki büyük yangınlardan sonra ahşap malzemeyi yasaklayan ve kâgir inşaatı zorunlu kılan fermanlar çıkarıldıysa da taş malzemenin tedarikindeki güçlük, halkın maddi durumunun yetersizliği ve diğer etkenler nedeniyle kararlılık sürdürülememiştir. Şanizade Ataullah, Mustafa Reşit Paşa, Namık Kemal gibi aydınların ahşap ve bitişik nizam yapılaşmaya karşı başlattıkları fikri mücadeleler gazete ve dergi sayfalarında kalmıştır. Yasa dışı ve gelişigüzel yapılaşmaya karşı gösterilen müsamaha ve çıkarılan aflar yüzünden planlı bir şehir kurulamadığı gibi çarpık kentleşme âdeta geleneksellik kazanmıştır.

    Bugün Türkiye kamuoyu, 2023 felaketinin tıpkı Lizbon’daki gibi milat kabul edilerek, bölge kentlerinin depreme dayanıklı ve sağlıklı yaşama elverişli biçimde inşası ümidini taşımaktadır. İstanbul’un beklenen depreminin olmaması elbette en büyük dileğimizdir fakat daha realist olanı, dayanıklı yapılar inşasıyla depremin tehlike olmaktan çıkarılmasıdır. Kaybedilen canların geri getirilmesi imkânsız ise de gelecek kuşakları bu acılardan uzakta, sağlıklı ve huzurlu kentlerde yaşatmak için bu dönüşüm zorunluluk olsa gerek. #

    KAYNAKÇA
    Kuzucu, Kemalettin, “İstanbul’un 2000 Yıllık Deprem Tarihi”, İstanbul’un Deprem Gerçeği, İBB Yayınları, İstanbul, 2021, s. 11-73.
    Mazlum, Deniz, 1766 İstanbul Depremi: Belgeler Işığında Yapı Onarımları, İstanbul, 2011.
    Afyoncu, Erhan ve Mete, Zekai, “1766 İstanbul Depremi ve Toplum Yaşantısına Tesirleri”, Tarih Boyunca Anadolu’da Doğal Afetler ve Deprem Semineri, İstanbul, 2001, s. 85-92.
    Ambraseys, N.N. ve Finkel, C.F., The Seismicity of Turkey and Adjacent Areas A Historical Review, 1500-1800, İstanbul, 1995
  • Hippodromdaki Araba Yarışları

    Hippodromdaki Araba Yarışları


    hippodromun inşaatını, 200’lerin başlarında roma imparatoru septimus severus’un oğlu caracalla başlatmıştır. imparator constantinus zamanında ise kentin imar çalışmaları kısa sürede tamamlanmış, kent 11 mayıs 330’da kutsanarak tören eşliğinde açılmıştır. bu imar çalışmalarının önemli bir ayağını da hippodrom oluşturmuştur. hippodrom, constantinus tarafından tamamlatılarak araba yarışları, kutlamalar ve sirk gösterileri yapılmak üzere hizmete açılmıştır.

    Araba_Yarislari_1) thumbnail_1.Hippodrom,O.Panvivio (DE ludis circensibus,Venedik,1600, XV.yüzyılda yapılan gravür
    Bizans döneminde hippodromu harabe hâlde gösteren O. Panvinio’ya ait gravür. (DE ludis circensibus, Venedik, 1600).

    Gelmiş geçmiş en köklü imparatorluk hangisidir? Bu sorunun yanıtı için akla gelebilecek ilk devlet, Roma İmparatorluğu’dur. MÖ 8. yüzyılda adını, kurucusu Romulus ve Romus adlı kardeşlerden alan Roma kenti, zamanla imparatorluğa adını veren bir başkente dönüşmüştür. Hristiyanlığın yaygınlaştığı yıllarda devlet hem kavimler göçünün yıkıcılığıyla hem bulaşıcı hastalıklarla hem de bozulan ekonomiyle meşguldü. Bu ortamdan Roma’nın kurumsallığı ve yapısı zarar gördüğünden 3. yüzyıl sonlarında, İmparator Diocletianus’tan itibaren yöneticiler farklı çareler aramaya başlamıştı. İşte bu sırada İmparator Constantinus sahne almış ve eski Byzantion kentini, yani İstanbul’u merkez kent olarak benimsemişti.

    Bir Güç Gösterisi ve Güneş Tanrısı Sol Invictus’un Mekânı Olarak Hippodrom
    Hippodrom ve burada yapılan yarışlarla ilgili bilgilerin önemli kısmı, 10. yüzyılda İmparator Konstantinos Porphyrogennetos’un yazdığı Törenler Kitabı’ndan edinilmektedir. Seyyahların anlatımları dışında Bizans döneminin bazı yazarlarının kitaplarından da kısa bilgiler öğrenilmektedir.

    Dilimize yerleşmiş hâliyle “Hipodrom” adını kullansak da aslında orijinal ad, iki “p” harfiyle yazılan (Hippodromos=At Meydanı) şeklindedir. Hippodromosun Osmanlı döneminden beri kullanılmaya başlanan karşılığı olan “At Meydanı” tabiri günümüze kadar gelmiştir. Hippodromlar, Roma İmparatorluğu’nda resmî idarenin gücünün arenalarıydı. Kentin nabzının attığı, önemli bir propaganda yeriydi. İmparatorlar, seçildikleri zaman halk tarafından hippodromda selamlanır, burada tören yapılırdı. İstanbul’un kuruluş günü, 11 Mayıs’ta hippodromda kutlanırdı. İmparatorlar, güneşle eş değer kabul edilirdi ve hippodromda, onlara ayrılan “kathisma” adlı seyir yerine gelirken, güneş olarak selamlanırlardı. Yaklaşık 440×115 metre ebatlarındaki hippodromda imparatorun locası, günümüzün Sultanahmet Camii avlusunun meydana bakan cephesine denk gelmekteydi. “Sphendone” adı verilen yarım dairesel uç kısmı günümüze ulaşan hippodromun batı ucu hariç, seyircilerin oturması için yapılmış basamaklı oturma sıraları bulunmaktaydı.

    Araba_Yarislari_2)-thumbnail_2.
    Üzerinde Hippodrom tasviri bulunan yüzük taşı. (İstanbul Arkeoloji Müzeleri)
    Araba_Yarislari_5) thumbnail_9
    Yılanlı (Plataia) Anıt’tan kalan kısım ve yılanlardan birine ait baş parçası. (İstanbul Arkeoloji Müzeleri).
    Gökyüzünden İstanbul
    Havadan Hippodrom’un bugünkü hâli.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    Arabaların tur attığı hippodrom arenasını ortadan ikiye bölen ve “spina” adı verilen duvarın üzerinde çeşitli heykeller bulunmaktaydı. Aslan, deve, ayı, boğa, at gibi hayvan heykellerinin dışında bazı kaynaklara göre, MÖ 4. yüzyılda yaşamış, antik dünyanın önde gelen heykeltıraşlarından Praksiteles’in “Knidos Aphrodite” heykeli, Roma’nın kurucuları Romus ve Romulus’un bronz heykel grubu ile araba yarışı kulüpleri Maviler ve Yeşiller adına zaferler kazanan yarışçıların heykelleri de spina’da sıralanmaktaydı. Anıtlar arasındaki boşluklarda küçük havuzlar (Phiale) bulunmaktaydı.

    Araba_Yarislari_5.1) thumbnail_9.1

    İstanbul Hippodromu, güneş tanrısı kültüne uygun bir tasarımla şekillendirilmişti. Bundan dolayı imparator locası doğu cephesinin ortasındaydı. Spina’daki günümüze ulaşan üç anıt da güneş inancıyla bağlantılıydı. Mısır’ın 18. sülale hükümdarlarından III. Thutmose (Tutmosis, MÖ 1502-1488?) adına, MÖ 1450’ye doğru “Karnak Amon-Ra” mabedinin önüne dikilen ve 4. yüzyılda İstanbul’a getirtilen obeliskin tepesinde güneşin sembolü, yaldızlı bir küre bulunuyordu. Hippodromdaki örme obelisk de benzer anlam taşımaktaydı. Yılanlı Anıt, Perslerle yapılan, MÖ 480’deki Salamis Savaşı ve 479 yılında kazandıkları Plataia Savaşı’nın anısına birleşik Yunan şehir devletleri tarafından yaptırılarak, zaferin adağı niyetine Delphoi’deki Apollon Tapınağı’na sunulmuştu. Birbirine sarılmış, şifa sembolünü barındıran üç yılan ve taşıdıkları üç ayaklı kazan, Güneş Tanrısı Apollon’un simgelerindendi.

    Araba Yarışlarından İki Büyük Grubun Mücadelesine…
    Araba yarışlarının kutsal mabedini anlattıktan sonra sıra Roma ve Bizans döneminin en sevdiği eğlencelerden biri olan araba yarışlarını anlatmaya geldi. Romalılar için başlangıçta yalnızca taraftarı oldukları sporcuların başarıları önemliydi. Tuttukları takımın renklerinde kıyafetler giyer, bayram havasıyla hippodromdaki yarışlara koşulurdu. Ancak bir süre sonra araba yarışları, yarışma ruhundan çok dinsel, sosyal, ekonomik ve politik açıdan farklılaşan iki büyük grubun mücadelesine dönüşecekti.

    Araba_Yarislari_7) thumbnail_5.2.
    İmparator I. Theodosius ve mahiyeti ile seyirciler yarışları izlerken. (Hippodromdaki Mısır obeliskinin mermer kaidesi).
    Araba_Yarislari_6) thumbnail_3..Dört atlı araba (Guadrika),Aachen'daki Charlemagne'in mezarından çıkmış,VI.YY'ye ait Bizans ipek kumaşı.
    Aachen’daki Charlemagne’in mezarından çıkmış dört atlı yarış arabası tasviri. 6. yüzyıla ait Bizans ipek kumaşı.

    Yarışları Seyreden İbn bin Yahya’nın Anlattıkları
    Kenti zaman zaman ziyaret eden, farklı coğrafyalardan gelen seyyahların da tanık olduğu yarışlar hakkında bilgi veren kaynaklardan biri, 9. yüzyılda Filistin’in Ascalon şehrinden savaş esiri olarak getirilen İbn bin Yayha olmuştu. Yarışları izlemiş, altın dokumalı giysiler içindeki sürücülerin kullandığı dört atlı ve yaldızlı arabaların hızlı biçimde arenayı üç kez döndüklerini, yarışı kazananın İmparator tarafından bir altın kolye ve altın para verilerek ödüllendirildiğini yazmıştı. Yarışları izlemenin bir ayrıcalık olduğunu belirtmesi, yaşadığı heyecanı göstermektedir. 4 ila 6. yüyıllar arasında yarışı kazananlara Praefectus (Belediye Başkanı) tarafından bir palmiye dalı; İmparator tarafından da altın bir taç, gümüş miğfer, kemer ve altından arma şeklinde bir madalyon verilmekteydi. İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ndeki büyük yarışçı Porphyrius’a ait kabartmada da bazı ödüller görülebilmektedir.
    Bir Meydan Okuma… Ve Yarış Başlıyor…

    Doğu tribününün ortasındaki “Kathisma” iki katlıydı ve “Daphne” adlı imparatorluk sarayıyla bağlantılıydı. İmparator, üst katta yarışları takip ederken mahiyeti, “Kaykellon” adıyla anılan bir alt kattan yarışları izlerdi. Saray kadınları yarışmaları hippodromda izleyemese de İmparator locasında, kimse tarafından görülmeyecek şekilde yarışları takip ederdi. Kathismanın üzerindeki dört adet bronz at heykeli Latin istilası sırasında Venedikliler tarafından kaçırılarak San Marco Kilisesi’nin cephesine yerleştirilmişti. Hippodromun, “Sphendone” adı verilen yarım dairesel bölümünün içinde, önceleri yarışmalarda kullanılan malzemelerin, belki atların ve vahşi hayvanların içeride tutulduğu çeşitli odalar bulunmaktaydı. Sonradan sphendonenin altı sarnıca çevrildiğinde bu odalardaki bazı detaylar da belki yok olmuştur.

    Kazanılan bir zaferin şerefine, imparator veya imparator ailesinden birinin doğum gününde, yabancı bir yöneticinin onuruna, İstanbul’un kuruluş günü, dinsel önem taşıyan bir günde veya eski pagan geleneklere bağlı olarak yıl sonunda yapılan “brumalia şenlikleri” veya “lupercus” adı verilen kurt bayramında yarışlar düzenlenebilirdi. Yarışların düzenlenmesi işiyle kentin valisi (praefectus) sorumlu olurdu. İmparator, senato, konsül veya sezar yarış için gerekli kaynağı oluştururdu. Araba yarışlarına katılacakların seçimi de bu yöntemle belirlenir, yarışlarda kullanılacak atlar özenle seçilirdi. Yarış gününün duyurulması amacıyla birkaç gün öncesinden hippodromun yüksek noktalarına bayraklar çekilirdi. Hıncahınç dolu tribünler önünde ve büyük tezahüratlar eşliğinde halkı selamlayarak locasına geçen İmparator, yarışın başlaması için valiye onay verirdi.

    Yarışı Kazanmak Yetmez
    Hippodromdaki uğultular giderek artarken her takımın seyircisi kendi oluşturduğu koroyla takımına destek olurdu. Günümüzde, üzerinde Alman Çeşmesi’nin bulunduğu nokta civarındaki “Carceres” adı verilen start yerinden yarış başlardı. Başlangıç dönemlerinde dört takım olduğu için yarışma dört araba arasında yapılırken sonradan bu sayı ikiye inecekti. Arabalar önceleri arenada yedi tur atarken sonraları kuralların değiştiği, İbn bin Yahya’nın anlattıklarından anlaşılmaktadır. Yarışı kazanan için asıl yarış bundan sonra başlardı çünkü kaybedenin arabasıyla bir daha yarışmak zorundaydı. O zaman gerçek zafer elde edilirdi. Yarışlar devam ederken aralarda sirk gösterileri dediğimiz dans, pandomim, müzik ve akrobatik hareketlerle seyirciler eğlenirdi.

    Seyirciler, tuttukları takımlara göre otururdu. Başlangıçta dört kulüp vardı: Kırmızılar, Beyazlar, Maviler ve Yeşiller. İmparator locasının sağı ve solu, Kırmızılar ve Beyazlar’a ayrılmıştı. Diğer tüm tribünler Maviler ve Yeşiller içindi. Kırmızılar ve Beyazlar sonradan Mavi ve Yeşiller’e katılınca onlara ait tribünler de Maviler ve Yeşiller arasında paylaşıldı. Dört takım, çoğunlukla kozmosun dört ögesiyle bütünleştirilmişti. Yeşil renk Aphrodite, bahar, toprak ve doğuşa işaret etmekte; Mavi renk Uranüs, sonbahar ve denize; Kırmızı renk Savaş Tanrısı Mars, yaz ve ateşe; Beyaz renk ise Jüpiter, kış ve gökyüzüne işaret etmekteydi.

    Yalnızca Yarıştan İbaret Değildi Her Şey
    Maviler ve Yeşiller… Yalnızca birer yarış kulübü müydü? Değillerdi. İki büyük toplumsal birlikti. Sosyal hayatı, derinden etkilemekteydiler. İmparatorluğun önde gelen şehirlerinde de taraftar grupları vardı. Başta Roma olmak üzere Antiokheia (Antakya), Aleksandropolis (İskenderiye) ve Thessalonika (Selanik) grupların etkin olduğu yerlerdi. Bu gruplar, şehir surlarının inşasında ve şehir savunmalarında rol oynamaktaydı. İki gruptan Maviler’in başkanı, Roma aristokrasisinden gelen büyük toprak sahibi insanlardan seçilirdi. Yeşiller’inki daha çok zanaat veya ticaret erbabı olurdu. Yeşiller, İsa Mesih’in tek tabiatlı olduğu inancına dayanan “monofizit” ilkesini kabul ederken Maviler, Ortodoks görüşün temsilcisiydi.

    Doğudaki eyaletlerin kaybedilip, salgınların ve askerî başarısızlıkların artmasıyla ortaya çıkan ekonomik krizlerle birlikte, 7. yüzyıldan başlayarak grupların gücü azalmış, 10. yüzyıldan itibaren neredeyse ortadan kalkmıştı. Seyrekleşen araba yarışları, 1204 yılındaki Latin işgaliyle tarih sahnesinden tamamen çekilmişti çünkü Latinler hem hippodromu yağmalamış hem de yerel gelenekleri çiğnemişti. Dana sonrasında ise sphendone duvarından kalan sütunların bazıları Süleymaniye Camii’nin inşaatında kullanılırken taşları ise Topkapı Sarayı ve İbrahim Paşa Sarayı’nın inşaatlarında kullanılacaktı.

    Araba_Yarislari_8) thumbnail_10
    Gelmiş geçmiş en önemli araba yarışçısı Porphyrius adına dikilen heykellerin kaideleri. (İstanbul Arkeoloji Müzeleri)

    Tarihin En Ünlü Yarışçısı Porphyrius’un Hikâyesi
    Tüm yarışların en çok zafer kazananı ve en önemli araba yarışçısı Porphyrius, İmparator Anastasios döneminde (491-518), Kuzey Afrika’dan getirilerek eğitilmişti. Porphyrius, zaman zaman Maviler, zaman zaman da Yeşiller adına yarışmıştır. Bu yüzden adına anıt-heykeller dikilerek zaferleri taçlandırılmıştır. Porphyrius kadar önem taşıyan diğer bir yarışmacı da Thomas’tır. Tahminlere göre erken devirlerde, başarılı olan yarışçılar adına pek çok anıt dikilmiştir; ancak bunlar ya yok olmuş ya da henüz ortaya çıkarılamamıştır. İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergilenen ve ünlü yarışçı Porphyrius’a ait olan iki heykel kaidesi, Iustinianus döneminden kalmadır (527-561). Ayrıca, Iustinianus zamanında Porphyrius için (kentin farklı yerlerinde olmalı) yedi heykelin dikildiği, bunlardan beşinin tunç, birinin tunç-gümüş, diğerinin de tunç-altın alaşımından olduğu bilinmektedir. Heykellerin tamamına yakını, Latin istilası sırasında tahrip edilmiştir. #

    KAYNAKÇA
    Porphyrogénete, Constantin, Le livre des cérémonies I. Commentaires, Paris, 1935.
    Dagron, Gilbert, Konstantinopolis Hipodromu, çev. İsmail Yerguz, İstanbul, 2014.
    Seidler, G.L., Bizans Siyasal Düşüncesi, çev. Mete Tunçay, İstanbul, 1997.
    Prokopios, Bizans’ın Gizli Tarihi, çev. Orhan Duru, İstanbul, 2008.
  • İran İslam Devrimi

    İran İslam Devrimi


    batıcı monarşi iran’da ne yaptıysa islamcı teokrasi de yarım asra dayanmış ömründe, üstelik daha fazlasıyla onu yaptı ve o yüzden aynı tepkiyi görüyor. ortada içten içe çürümüş bir rejim var. “islam cumhuriyeti” adı altında içi boş, sadece mollalar ve onların bekçisi devrim muhafızları’ndan ibaret bir siyasi kabuk söz konusu. o eski islamcı-devrimci ruh ve motivasyondan da eser yok. humeyni için şah, “tağut”tu; şimdi suriye’yi ele geçirmiş sünni selefi-cihatçı islamcılık için de o ve halefleri “rafızi” ve hepsinin katli vacip!..

    İran Devrimi
    Ayetullah Humeyni dua ederken, 1975.

    1 Şubat 1979’da Fransa’dan İran’a havalanan uçakta Ayetullah Humeyni’yle bulunmuş az sayıda gazeteciden biri olan BBC muhabiri John Simpson ilginç bir anekdot aktarır.1 Gazeteciler uçak havalandıktan sonra sorularını sormak için Humeyni’nin yanına alınmışlardır fakat Humeyni, yöneltilen sorulara hiç aldırmaksızın camdan dışarı bakmaktadır. Nihayet bir Fransız muhabir Humeyni’nin dikkatini çekmeyi başarır ve ona sorar: “Şu an İran toprakları üzerindeyiz. Bunca yıllık sürgünden sonra ülkenize dönüyorsunuz. Duygularınız nelerdir?”

    Humeyni’nin cevabı kısa ve özdür:

    “Hiç.”

    Şah’ı ülkeden kaçırmış, 50 yıllık monarşiyi devirmiş, İran’ı bir İslami devrim eşiğine getirmiş adamın, yol açtığı muazzam tarihsel dönüm noktasında hissiyatı budur: Hiç…

    “Allah’ın Hükümeti”
    Humeyni’nin cevabı, İslam’ı siyasal hedef olarak önüne koymuş olmasıyla uyarlı, ustaca sergilenen bir strateji sayılabilir. Çünkü ona göre Kur’an-ı Kerim, insana her şeyi dışlayarak sadece Allah’ı sevmeyi emretmektedir. O yüzden ne birazdan ayak basacağı ülkeye ne de onu heyecanla bekleyen kitlelere yönelik bir sevgi duygusuna içinde yer vermediğini işaret edercesine, hiçbir şey hissetmediğini söyler.2

    Fakat İran’a döndüğü için hiçbir şey hissetmemesi, döndükten sonra hiçbir şey yapmadığı anlamına gelmez. Ülkeye ayak basar basmaz, aslında milliyetçisi, komünisti, liberali, seküleriyle farklı kesimlerin ittifakıyla devrilmiş Şah rejimi sonrasında bu muhalif bileşenlere karşı tavrının ne olacağını açık seçik ortaya koyar. Zaferinde kimsenin katkısı olmadığını netleştirme arzusundadır. Dolayısıyla, kendisini Tahran Üniversitesi’nde bekleyen entelektüel, liberal bir muhalif kalabalığın yanına gitmek yerine Behişt-i Zehra mezarlığının yolunu tutar. Orada Şah’a karşı gösterilerde hayatını kaybedenler için dua eder. Bu arada Şah rejimine ve onun ülkedeki son kalıntısı Şahpur Bahtiyar hükümetine lanetler yağdırır.3 Zaten on gün sonra bu hükümet de düşecek ve İran kendini Humeyni’nin “ruhani/ruhbani” ellerine tamamen bırakacaktır. Gelişinden tam bir ay sonra, 1 Mart 1979’da Kum kentinde halka hitaben yaptığı konuşma bunu örnekler. Hitabında üç motif öne çıkar: Şah rejimine yönelik, “tağut”; Batı’nın İran’daki ekonomik ve kültürel varlığına yönelik, “emperyalizm”; ve ülkenin tutacağı yola yönelik, “İslam”.


    “1 mart 1979’da kum kentinde halka hitaben yaptığı konuşmada üç motif öne çıkar: şah rejimine yönelik, ‘tağut’; batı’nın iran’daki ekonomik ve kültürel varlığına yönelik, ‘emperyalizm’; ve ülkenin tutacağı yola yönelik, ‘islam’”.

    “Bu baba-oğul [Şahlar] yabancı uşakları 50 şu kadar yıldır milletimizin olanca haysiyetini ayaklar altına aldılar. Elhamdülillah, İran halkı söz birliği, el birliği yaptı. Bu ilahi kudrettir ki Tağut’u yenip attı. Öğretim ve eğitimimiz haraptır, emperyalist kültür hâkimdir. Yıkılmalıdır. Emperyalistlere mensup öğretmenler gitmelidir. Şimdiye kadar emperyalizm ve saltanat rejiminin hizmetinde kalanlar gitmelidir. Bu, Tağuti bir biçim ve görünümdür. Bu saray düşkünlüğü gitmelidir. Basını ıslah edeceğiz. Televizyonu ıslah edeceğiz. Filmleri ıslah edeceğiz. Bütün bunlar İslami düzene girmelidir. Batı bizi hor gördü. Maneviyatımızı yok etti. Biz bir Muhammedi ülke kuracağız. Nizamımız İslam dışında bir nizam olamaz. Referanduma başvurulduğunda benim oyum ‘İslami Cumhuriyet’ yönünde olacaktır ve İslam’a uyan herkes İslami Cumhuriyet’e oy vermelidir. ‘Cumhuriyet istiyorum, amma İslami değil.’ diyene sormak gerekir: İslam’dan ne biliyorsun? Ona anlatılmalıdır ki Tağut’u bertaraf eden bu İslam’dır, halk değil! Tağut’u iman yendi, ben ve sen değil! Kur’an, insan meydana getirme kitabıdır. Kur’an’a uyunuz. İslam, ‘insan’ eder.”4

    Mart başında yapılan bu konuşmanın neticesi ay sonunda alınır. 30 Mart’taki referandumda “İran, İslami Cumhuriyet olmalı mı?” sorusuna seçmenlerin %98,2’si “Evet” yanıtı verir. Ertesi gün, Humeyni’nin sesi tüm dünyada duyulur: “Bugün, Allah’ın hükümetinin ilk günüdür!”5

    Rıza Pehlevi Abdde
    Şah Rıza Pehlevi.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    Şah, Petrol, Şia
    İranlıların neredeyse %100’lük oranla
    “İslam Cumhuriyeti” tercihinde bulunmaları iç-dış pek çok etmenin karmaşık etkileşiminin sonucu olsa da nedenlerin Şah döneminin son 25 yıllık pratiği içerisinde izini sürmek esastır. Bir başka çalışmamızda detaylıca değerlendirdiğimiz üzere,6 bu dönemde üç başat çelişki belirgindir. Bunlar, modernlik içinde despotluk; varlık içinde yokluk; ve muazzam tarihe sahip bir ülke içinde “kimliksizleşme”dir.

    Babası Rıza Şah, Nazi yanlısı eğilimleri nedeniyle İngilizler ve Ruslar tarafından 1941’de devrilince tahta geçirilen Muhammed Rıza Şah ilk on yıllık iktidarında çaresiz bir figürdü. Bu dönemde ülkenin ve petrolün İngiliz denetiminde olması nedeniyle yükselen milliyetçi tepkiler, Başbakan Muhammed Musaddık (1951) etrafında “Batı uşağı” addedilen Şah’a karşı patladı. Şah bunlarla başa çıkamayıp kaçtıysa da CIA destekli askerî darbe ile Musaddık devrilince ülkeye döndü. Yıl 1953’tür ve artık ortada yaşadıklarından ders alarak tam anlamıyla despota dönüşmüş bir Şah vardır. İslami devrime kadar sürecek bu dönem “Saray Diktatörlüğü” (1953-1978) olarak adlandırılır. Modern, Batıcı ve laik bir dönemdir bu, ama adı üstünde diktatörlüktür. Demokrasi yoktur, muhalefet yoktur, düşünce özgürlüğü yoktur; devlet şiddeti vardır, sansür vardır, sosyoekonomik eşitsizlik, rüşvet, adaletsizlik vardır. Dolayısıyla modernlik, Batılılaşma ve laiklik; kitlelerin dünyasında otokrasi, despotizm ve monarşiyle özdeşleşir.


    “petrol zengini iran’da bu kaynak yanlış ekonomi politikaları nedeniyle nimet olmaktan çıkıp ‘lanet’ hâline geldi. ülkede tarım ekonomisi hâkimken şah, petrol dolayımıyla iran’ı dünyanın gelişmiş bir endüstri ülkesi yapmak istedi. sonuç felaket oldu.

    İkinci olarak, petrol zengini İran’da bu kaynak yanlış ekonomi politikaları nedeniyle nimet olmaktan çıkıp “lanet” hâline geldi. Ülkede tarım ekonomisi hâkimken Şah, petrol dolayımıyla İran’ı dünyanın gelişmiş bir endüstri ülkesi yapmak istedi. Sonuç felaket oldu. Çünkü petrol endüstrisi hâlâ uluslararası petrol şirketlerinin güdümündeydi, dolayısıyla petrol, halk kitlelerinin yararına değerlendirilmek ne kelime, ülkedeki zengin-fakir uçurumunu daha da büyüttü. Düşük tarımsal üretim, düşük tarım geliri, buna bağlı kırdan kente göç hem tarımı iyice zayıflattı hem de kentlerde işsiz ve yoksul sayısını artırdı. Ülkeye gelen yüksek teknoloji ve çok sayıda yabancı teknisyen de tuzu biberi oldu. Bunlar çok yüksek ücretler alıp kentlerde ev fiyatlarını yerli halk için erişilemez düzeylere yükselterek kitlelerde yabancı karşıtlığının iyice artmasına yol açtılar.

    Demek ki İran, Şah döneminde bir “despotik müstemleke” görünümündedir. Bu süreçte ülkenin zaten her daim parçalı olmuş etnik topografyasında en birleştirici unsur olarak Safevi döneminden itibaren kurumsallaşmış Şiilik, çekim merkezi olmaya başladı. Evet, milliyetçilik, liberalizm, Marksizm gibi seçenekler de vardı ama bunların hiçbiri Şii İslam kadar tarihsel-kültürel-kitlesel etkiye sahip değildi. Dolayısıyla Batıcı yabancılaşmanın yol açtığı kimliksizleşmeden çıkış arayışları İslam’a aktı. Bunu, Aralık 1978’deki gösterilerde “Şah’a ölüm, yaşasın Humeyni!” diye bağıran bir orta-sınıf “feminist” kadın çarpıcı biçimde örnekler. Gözyaşları yanaklarından süzülürken, neden böyle davrandığını soran Fransız muhabire o, Humeyni sayesinde İranlılığını yeniden keşfettiğini söylemiştir.7

    İran Devrimi
    İran Devrimi’nde kadınlar.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    Tağut’tan “Rafızi”ye…
    Aralık 1978’de “Şah’a ölüm, yaşasın Humeyni!” diyen o feminist kadın bugün ne durumda, bilmiyoruz. Ama onun ardılı kadınlar artık İran’da Şah’a değil, Humeyni’nin yerini almış Hamaney’e ölüm bağırışlarıyla sokaktalar. Çığlıklar İslam Cumhuriyeti’nin son bulması için atılmaktadır. Çünkü Batıcı monarşi İran’da ne yaptıysa İslamcı teokrasi de yarım asra dayanmış ömründe, üstelik daha fazlasıyla onu yaptı, o yüzden aynı tepkiyi görüyor. “İslam Cumhuriyeti”nden zihinlere en çok yerleşmiş imge, inşaat vinçlerinin ucundan sarkan idamlık görüntüleri. Ömrünün son demlerinde, 1988’de bile Humeyni, aralarında 13 yaşında çocukların da bulunduğu 30 bin kişiyi rejime muhalif oldukları gerekçesiyle idam ettirmekte bir an tereddüt etmedi.8

    Iran_Islam_Devrimi_4) Rejim-karşıtı gösteriler
    Rejim karşıtı gösteriler. İran, 2018.

    Yine de bu ölümcül siyasete rağmen İran’da rejimin dikiş tuttuğu söylenemez. Örneğin, ne demişti Humeyni ülkeye geri döndüğünde: “Üniversitelerimiz kökten değişmeli; İslami talebeler yetiştirecek üniversitelere ihtiyacımız var…” Bu doğrultuda 1982’de kurulmuş İmam Sadık Üniversitesi’nde bile “İslami talebe” üretilemedi; Humeyni-sonrası dönemde, sınavı tamamlanmış fıkıh, Arapça vb. derslerin kitaplarını yakıp, ateş etrafında dans edenler görüldü.9

    Elbette rejim 1979’da yakaladığı kazanımı kaybetme niyetinde değil. 2018’de yoksulluk ve yolsuzluğa karşı ekonomi temelli isyan da 2022’de Mahsa Amini’nin tesettüre uygun giyinmediği için ahlak polisince katledilmesinin ardından yükselen kültürel temelli isyan da şiddetle bastırıldı. Ama mızrak da çuvala sığmıyor. Ortada içten içe çürümüş bir rejim var. “İslam Cumhuriyeti” adı altında içi boş, sadece mollalar ve onların bekçisi Devrim Muhafızları’ndan ibaret bir siyasi kabuk var. Üstelik rejim karşıtı protestocu kadınlar arasında o Devrim Muhafızları’nın kızları dahi var!..

    Başlangıçtaki İslamcı-devrimci ruh ve motivasyondan da eser yok. İsrail karşısındaki acziyet, Suriye’deki hezimet ortada. 1980’lerden itibaren yükselmiş İslamcılık dalgasının rüzgârı olan İran’a, bugün o dalgayla yıkılmış topraklardan bile tehdit geliyor. Humeyni için Şah, “Tağut”tu; şimdi Suriye’yi ele geçirmiş Sünni selefi-cihatçı İslamcılık için de Humeyni’nin halefleri “Rafızi” ve hepsinin katli vacip!..

    1979’da alaşağı ettiği Şah rejiminin ardından Humeyni, “Bu baba-oğul 50 şu kadar yıldır cinayetler işlediler, gençlerimizi geri bıraktırdılar.” demişti. Bakalım birkaç yıl sonra Molla rejimi için, “50 şu kadar yıl”a ilişkin kim ne söyleyecek?.. Ve İran’a dönerken duygularını soranlara Humeyni’nin verdiği cevabın benzerini aradan yarım asır geçtikten sonra dillendirecek olanlar; yani ne olup bittiyse “bir hiç uğruna” idi diyenler olacak mı, kim bilir, göreceğiz!.. #

    Iran_Islam_Devrimi_5) Mahsa Amini’nin öldürülmesinin ardından protestolar, İran, 2022.
    Mahsa Amini’nin öldürülmesinin ardından protestolar. İran, 2022.
    DİPNOTLAR
    1 John Simpson, “Veil of Fears”, The Guardian, 1 Şubat 1994.
    2 Simpson, aynı yazı.
    3 Amir Taheri, The Spirit of Allah: Khomeni and the Islamic Rervolution, 1985, s. 245.
    4 Ayetullah Humeyni, “Fevziyye Medresesi’nde 1 Mart 1979 Günlü Konuşması”, İslam Fıkhında Devlet içinde, 1988, s. 210-221.
    5 Dilip Hiro, Islamic Fundamentalizm, 1989, s. 169.
    6 Tayfun Atay, “İran İslam Devrimi’nin Arka Planı”, Birikim, Sayı: 96, 1997.
    7 Akt. Said Amir Arjomand, The Turban for the Crown: The Islamic Revolution in Iran, 1989, s. 109-110.
    8 “İran Rejiminin Kurucularından Montazeri Anlatıyor: 30 Bin Mahkûm Fetvayla İdam Edildi”, Sabah, 5 Şubat 2001.
    9 Saeid Golkar, “Black Crow to Barbe: Changing Student Norms in Iran”, ISIM Review, No: 16, 2005.
  • Mustafa Kemal’in Suriye Günleri

    Mustafa Kemal’in Suriye Günleri


    birinci dünya savaşı’nda orta doğu’daki hesaplaşma “kanal cephesi” adıyla başlar. sonra “sina-filistin” adını alır. sina da elden çıkınca “filistin-suriye cephesi” olarak anılır. bu yazının konusu filistin-suriye cephesi’nin çöküşü olacaktır. çöküş, ingilizlerin 19 eylül 1918’deki saldırısıyla başlayacak; nablus muharebesi, şam’a doğru ilerleme ve halep’in işgali olmak üzere üç aşamadan geçecek, tarih yaprakları 30 ekim 1918’i gösterdiğinde cephenin öyküsü son bulacaktır.

    Mustafa Kemal’in Suriye Günleri
    VII. Ordu Komutanı Tümgeneral Mustafa Kemal Paşa Şam’da. (3 Eylül 1918)

    Mustafa Kemal Paşa 7. Ordu Komutanı Oluyor
    Sultan Reşad’ın 3 Temmuz 1918’de ölümüyle Vahideddin tahta geçer. Mustafa Kemal, veliahtlığı zamanında 20 Aralık 1917’de başlayan Almanya seyahatinde ona eşlik etmiştir. Seyahat sonrası hastalığı iyice artar. Avusturya’ya gider tedavi için. Kolibasilidir konan teşhis. Tedavi Karlsbad’da devam ederken taht değişimi yaşanır. Israrla İstanbul’dan çağrılır. Tedavisi bitmeden ülkeye döner. Dört kez padişahla görüşür. İlk görüşmesinde ülke hakkında kaygıları, Almanların gerçek niyetleri gibi konularda düşüncelerini açıklar. Vahideddin’e ordunun başına geçmesini ve kendisine bir kurmay başkanı atamasını önerir. Genelkurmay Başkanı olmak istediğini hissettirir.1 Ancak Enver Paşa’nın Mustafa Kemal’i uzaklaştırma hamlesi başarılı olur. 5 Ağustos 1918’de Vahideddin iki Alman generalin yanında Mustafa Kemal Paşa’ya Suriye’de 7. Ordu’ya atadığını bildirir. Mustafa Kemal Paşa çıkışta Enver Paşa’yı görür. Kendini tutamaz; “Tebrik ederim, muvaffak oldunuz.” der. Padişah atamasının usul dışılığına ve Suriye’deki olumsuzluklara işaret eder, “Hiç olmazsa biraz esaslı önlemler üzerinde konuşalım.” der. Enver Paşa güler…2

    Pamuk İpliğine Bağlı Bir Ordu ve Nablus Muharebesi
    Mustafa Kemal Paşa 26 Ağustos 1918 günü Halep’e gelir, ardından Nablus’a geçer. Uzun bir inceleme gezisi yapar. 11 Eylül’de gözlemlerini Dr. Rasim Ferit Talay’a yazar: “Suriye… Vali yok, komutan yok. İngiliz propagandası çok. […] Ahali hükümetten nefret ediyor, bir an evvel İngilizlerin gelmesini bekliyor. Düşman sayıca, araçça kuvvetli; biz onun karşısında pamuk ipliği…”3 Yıldırım Orduları Grubu Komutanı Liman von Sanders ise Mustafa Kemal’in aldatıldığı kanısındadır. “Çanakkale Savaşı’nda tanıdığım bu değerli komutan, buraya gelince ordunun mevcut yönünden azlığını ve birliklerin perişan halini gördü ve aldatıldığını anladı.”4 der. İngilizlerin görünürde bire karşı iki olan üstünlükleri süvariler açısından bire karşı on ikidir. Türk ordusunun kazan mevcudu 100 bin, İngilizlerin 340 bindir. Bu son rakama Faysal ve Lawrence idaresindeki 60 bin Arap da eklenmelidir.5

    Filistin-Suriye_2)kupür
    “Büyük Gazi’nin Hatıralarından Sahifeler, Suriye’de Son Muharebeler”, Hâkimiyet-i Milliye, 2 Nisan 926.
    Filistin-Suriye_3) Harita
    19 Eylül 1918’e kadar İngiliz Mısır Sefer Kuvvetleri’nce ele geçirilen noktalar

    İngiliz taarruzuna bir hafta vardır. Üstelik Arap-İngiliz iş birliği artık nettir. İngilizler daha çok altın dağıtmıştır. Aydemir ne diyor: “Arabistan çölleriyle Suriye’de, Hicaz ve çevresinde yaşayan Şeyhler için öyle söylenebilir ki, Din demek Altın demekti!”6

    Eylül ortasına gelindiğinde Allenby’nin ordusu Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ın Arap ordusuyla birlikte Nablus’un güneyindedir. 18/19 Eylül 1918 gecesi önce 7. Ordu cephesine saldırırlar. Denizden donanmanın, havadan uçakların bombardımanı desteğinde yaptıkları taarruzla Türk orduları ve Grup Komutanlığı arasındaki iletişim kopar. Saldırı 19 Eylül günü bütün cepheye yayılır. Nablus Ovası’nda Osmanlı cephesi yarılır. İngilizler Sanders’in Grup Karargâhı Nasıriye’yi kuşatırken Sanders canını zor kurtarır. Mersinli Cemal Paşa, Amman’dan Şam yönüne çekilirken 7. Ordu ise Nablus, Bisan ve Şeria Nehri arasında Allenby ve Arap orduları tarafından çembere alınmıştır. 21 Eylül’de Nablus düşer. Mustafa Kemal Paşa imhadan kurtulmak amacıyla İngiliz yarma girişimlerini göğüslerken Sanders Dera’dadır. 21/22 Eylül gecesi İstanbul’dan aldığı telgraf Genel Karargâh’ın Filistin Cephesi’yle ilgisini ortaya koyar. Telgraf, Sanders’e 8 Ekim’de İstanbul’da yapılacak çuval yarışına başkanlık edip etmeyeceğini sormaktadır!7

    23 Eylül’de Sanders Şam’a gelirken Mustafa Kemal 22/23 Eylül gecesi ordusunu Şeria Nehri’nin doğusuna çekmeyi başarır. El Muzeyrip-Dera hattında toplar. İngilizler 25 Eylül’de Amman’ı işgal eder. Filistin Cephesi’nden çekilip güçlendirilen Kafkas Grubu’yla Bakü’yü almanın mutluluğunu yaşayan Enver Paşa’nın hedefi Turan’dır. General Allenby’nin ordusunun hedefi ise Şam’dır.8

    Şam’ın İngiltere İçin Anlamı Nedir?
    David Fromkin diyor ki “…Şam, zengin bir vaha kentiydi. Şam’ın ele geçirilmesi; İngilizlerin Arapça konuşulan Osmanlı topraklarını ele geçirme işlemini sembolik olarak tamamlamakla kalmayıp, İngiltere’ye Suriye vahalarını ele geçirerek, zaferlerini belgeleyen eski dünya fatihlerinin meşru ardılları sayılma hakkını kazandıracaktı…”9

    General Allenby’nin Arap kuvvetleriyle Şam’a taarruzu General Franchet d’Espèrey’in Selanik’ten Bulgar ordusuna yönelen taarruzuyla eş zamanlı planlanmıştır. Yıldırım Orduları cephesinde ise dağılan birlikleri toplama çabası vardır. Sanders, Mustafa Kemal Paşa’ya 7. ve 8. Orduların çekilen kuvvetlerini toplama ve Rayak Cephesi’ni kurma görevini verir. 4. Ordu ise Şam’ı savunacaktır. Mustafa Kemal, Şam savunmasının güçlüğüne dikkati çekerek savunma hattının Rayak’ın kuzeyinde olmasını önerse10 de dikkate alınmaz. İngilizler 27/28 Eylül gecesi Dera’ya girer. Allenby, Dera’yı Faysal’ın Arap ordusuna teslim eder. Araplar, hasta ve yaralı Türk askerlerini öldürür. Lawrence yıllar sonra Araplara Türklerin kanını helal ettiğini gururla yazacaktır.11 Bulgaristan’ın savaştan çekildiği 29 Eylül günü Allenby’nin Çöl Atlı Piyade Kolordusu Şam’ın kapısına dayanır. Faysal, Arapların başında Lawrence ve Şerif Nasır ile 30 Eylül 1918’de ve İngiliz birliklerinden önce Şam’a girer. Yıldırım Orduları, Halep yönünde geri çekilirken Şam’da Lawrence’ın koruduğu Şerif Nasır ile Cezayirli Şeyh Abdülkadir arasında post kavgası başlar.12

    Karar, Ülkenin Asıl Sahiplerinindir…
    Mustafa Kemal Paşa 30 Eylül’de Rayak’a ulaştığında Şam’ın düştüğü haberini alır. Şam’dan çekilen ve dağınık şekilde Rayak’a gelen askerleri toplar. Rayak-Baalbek (Bekaa Vadisi) arasında güçlü bir savunma mevzii kurmak ister ama Sanders karşı çıkar. 3 Ekim’de Baalbek’te Sanders ile buluşur. “Elde kalan 7. Ordu bir enkazdan ibarettir. Bunlar, Halep’te Suriye’nin kuzeyinde toplanmalı.” der. “Nihayet bir yabancı olduğunu” vurgulayan Sanders’in yanıtı; kararı, ülkenin asıl sahiplerine bırakmak olur.13 Mustafa Kemal de birliklerini Halep’te toplar. Çekilişi doğal bulur ama öfkelidir. 7 Ekim’de Halep’ten İstanbul’a çektiği telgrafta şöyle der:

    Filistin-Suriye_4) Türk birlikleri Halep İstasyonu’nda.
    Türk birlikleri Halep İstasyonu’nda.

    “Düşmanın bilinen üstünlüğü karşısında ve bizim ordu adı altında tutulan beş-altışar bin erimizin çekilmesi tabii idi… Enver Paşa gibi bir ahmak genel harekât sorumlusu olmasa idi ve burada beş-on bin kişilik bir askerî topluluğun başında ilk top sesinde ordusunu bırakıp kaçan … kumandan bulunmasa idi, hiçbir askerî vaziyeti takdir edemeyen bir Dördüncü Ordu Kumandanı bulunmasa idi… ve bunların başında muharebenin ilk gününden itibaren hiçbir nüfuzu kalmayan bir Grup Karargâhı olmasa idi… bu andan sonra, artık barıştan başka yapılacak şey kalmamıştır.”14

    Mustafa Kemal, Padişah’ın Başyaveri Naci Eldeniz’e gönderdiği telgrafında ise Ahmet İzzet Paşa’nın başkanlığında bir barış kabinesi kurulmasını ve kendisine de görev verilmesini ister.15 Yıllar sonra gerekçesini “Barışın çabuk gelmeyeceğini biliyordum. Barışa kadar çok bunalımlı durumlar karşısında kalacaktık. İşte bu sırada vatana ciddi hizmetlerde bulunabileceğim kanaatinde idim.” diye açıklayacaktır.16 Hükümeti Ahmet İzzet Paşa kurar ancak Mustafa Kemal’e görev verilmez. İsteği “ihtiras” olarak değerlendirilir.

    Halep’te Kadınların Kızgın Yağ Sağanağı…
    Halep çevresi yangın yeridir. İngilizler 16 Ekim’de Hama’yı, ertesi gün Humus’u işgal eder. 23 Ekim’de İngiliz komutan Halep’in teslim edilmesini ister. Mustafa Kemal mektubu getiren yüzbaşıyı geri gönderir, konuşmaya değer bulmaz. Ertesi gün Sanders’e ordusunu Halep’in güneyi ile Katma arasında mevzilendireceğini ancak düşman taarruzu başarılı olursa geri çekileceğini bildirir. 25 Ekim’de İngilizler Faysal güçleriyle birlikte Halep’e saldırır. Mustafa Kemal hastadır. Baron Oteli’ndedir. Sokak muharebeleri başlar. Ön safta yer alır. Tepelerine yağan İngiliz bombalarına çatılardan yağan mermi, el bombası, kadınlar tarafından dökülen kızgın yağ sağanağı eklenir. Sinirden olsa gerek Mustafa Kemal “Bu beni güldürdü.” diyecek ve nedenini açıklayacaktır: “Çünkü ben bu Halep’i savunmayı düşünüyordum.”17 İngilizlere tuzak kurar, şehri boşaltır, birliklerini Halep’in kuzeyine, karargâhını da Afrin’in Raco beldesi yakınında bir tren istasyonu olan Katma’ya taşır.18 Amacı “İngiliz ve Araplarla muharebe etmek”tir.

    Filistin-Suriye_5) Mustafa Kemal,  subay arkadaşları ile Halep'te
    Mustafa Kemal, subay arkadaşlarıyla Halep’te.

    Suriye Cephesi’nin Son Muharebesi Katma…
    Mustafa Kemal 26 Ekim’de Halep’in kuzeybatısında yapacağı muharebe için hazırdır. İngilizler tuzağa düşer. Türk ordusunun geri çekildiğini düşünen İngiliz-Arap kuvvetlerinin saldırısı güçlü bir direnişle karşılaşır. Mustafa Kemal, İngilizlerin güçlü atlı tümenini geri püskürtür. İngilizler geri çekilir. Böylece 19 Eylül 1918’de başlayan İngiliz saldırıları 500 kilometreyi aşan ilerleyişin ardından 26 Ekim 1918 günü Mustafa Kemal’in Katma Zaferi’yle durdurulur. Asi Arapların Müslümiye’yi ele geçirerek Antep yönünde ilerlemesi, İngilizlerin de onları izlemesi karşısında Mustafa Kemal 28 Ekim akşamı Kilis’e gelir. Antep savunmasının çekirdeğini kurar ve karargâhına döner. O gün Mustafa Kemal Paşa, birliklerini İskenderun’un güneyine; Beylan-Top Boğazı-Der Cemal-Tel Rifat-Ahterin ve doğuya uzanımı hattına, karargâhını da Raco’ya getirir.19 30 Ekim 1918 günü Mondros Mütarekesi imzalandığında “Türk süngülerinin işaret ettiği bu hat” Mustafa Kemal Paşa’nın Erzurum ve Sivas Kongrelerinde esas aldığı, Mebusan Meclisi’nde Misak-ı Millî olarak adlandırılacak ulusal sınır olacaktır.

    Filistin-Suriye_7) Katma Zaferi haritası
    Katma Zaferi haritası.

    30 Ekim 1918 günü Mustafa Kemal, Yıldırım Orduları Grup Komutanı atanarak başarısı takdir edilir. Buna karşın onlarca yıldır süren cephenin çöküşünden de Halep’e çekilişten de Mustafa Kemal sorumlu tutulur, hatta suçlanır. Gerçekler bilinmeden! Gerçek şudur: Bu suçlamanın ilk kaynağı İngiliz Muhibleri Cemiyeti üyesi Damat Ferit’tir. Yine onun verdiği parayla Ümid dergisini çıkaran Tarık Mümtaz Göztepe’dir. Göztepe, uzun bir yazı kaleme alır. Amacı Türk subaylarının Mustafa Kemal’le ve amacıyla bütünleşmesini yani Anadolu’daki mücadeleye ortak olmasını önlemektir. Şöyle seslenir onlara “…Ey ordunun faziletkâr gençliği! Hakikat namına kollarında titreyen mecruh vatan aşkına gümrah [gür] bir sada ile haykır ki: Türk ordusu namuskâr silahlarına bugün değil yirmi ay evvel Raco boğazında ve Şeria ovasında veda etti ve bu marifet de yalnız sizin heyulâ-yı [korkunç hayal] eserinizdi. Artık yeter hicap edin [utanın] ve müebbeden [sonsuza kadar] susun!..”20

    Utanması ve susması gereken Türk ordusunun güzide subayları, Türk gençliği, Türk milleti ve Atatürk değildir. Utanması gereken Türkiye’nin ve Türk milletinin çıkarlarını savunmayan, emperyalistlere teslim olanlardır. #

    DİPNOTLAR
    1 Falih Rıfkı Atay, Atatürk’ün Hatıraları 1914-1919, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1965, s. 52-59.
    2 F.R. Atay, Atatürk’ün Hatıraları 1914-1919, s. 60-62; F.R. Atay, Çankaya, Sena Matbaası, İstanbul, 1980, s. 109.
    3 Yusuf Hikmet Bayur, “Mustafa Kemal’in Üç Mektubu”, Belleten, Sayı 93, s. 137.
    4 Liman von Sanders, Türkiye’de 5 Yıl, çev. Şevki Yazman, Burçak Yayınevi, 1968, s. 300.
    5 Celal Tevfik Karasaban, Filistin ve Şark-ül-Ürdün, c. I, Ahmet İhsan Basımevi, İstanbul, 1942, s. 221.
    6 Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Ortaasya’ya Enver Paşa, Yükselen Matbaacılık, İstanbul, 1972, c. III, s. 280.
    7 C.T. Karasaban, age., s. 228.
    8 C.T. Karasaban, age., s. 224-228; Cemal Kemal, “Osmanlı’nın Filistin Cephesi’ndeki Son Muharebesi”, Atatürk Yolu Dergisi, 45, 2010, s. 42-43; Figen Atabey, “Birinci Dünya Savaşı’nda Filistin-Suriye Cephesi’ne İlişkin Belgeler Işığında Genel Bir Değerlendirme”, Atatürk Yolu Dergisi, 66, 2020, s, 80-82.
    9 David Fromkin, Barışa Son Veren Barış: Modern Ortadoğu Nasıl Yaratıldı? 1914-1922, çev. Mehmet Harmancı, Sabah Yayınları, İstanbul, 1994, s. 311; C. Kemal, agm., s. 43.
    10 Atatürk’ün Bütün Eserleri, c. II, s. 225.
    11 T.E. Lawdence, Bilgeliğin Yedi Direği-Bir Casusun Anıları, çev. Yusuf Kaplan, Rey Yayıncılık, İstanbul 1991; C.T. Karasaban, age., s. 229.
    12 C.T. Karasaban, age., s. 229-230.
    13 Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, c. III/3, TTK, Ankara, 1957, s. 462; Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, c. 9, TTK, Ankara, 1996, s. 539.
    14 Atatürk’ün Bütün Eserleri, c. II, s. 231.
    15 Atatürk’ün Bütün Eserleri, c. II, s. 232.
    16 F.R. Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, Cumhuriyet Yayınları, İstanbul, 1999, s. 123.
    17 F.R. Atay, K. Atatürk Anlatıyor, Binbirdirek, İstanbul, 1985, s. 74.
    18 İsmail Özer, “Bir Taarruz, Üç Ricat: Sina-Filistin Cephesi Bozgunu ve Mustafa Kemal Paşa”, Al Farabi Internaional Journal on Social Sciences, 5/2, 2020, s. 115-119.
    19 C. Kemal, agm., s. 60-69.
    20 Tarık Mümtaz, “Anadolu Harekât-ı İsyaniyesi I”, Ümid, 19 Ağustos 1920, No: 7, s. 6; Şaduman Halıcı, Mütareke Döneminin İşbirlikçileri: Yüzellilik Gazeteciler, 2. baskı, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul, 2023, s. 352.

  • Resmî Türk Harp Tarihi Yazımının Başlaması ve İlk Eseri

    Resmî Türk Harp Tarihi Yazımının Başlaması ve İlk Eseri


    bugünkü genelkurmay atase başkanlığı’nın kurulması enver paşa’nın 11 nisan 1916 tarihli emriyle gerçekleşmiştir. aynı emirde harp tarihi şubesi’nin çanakkale’den başlayarak “harp tarihi” yazımına başlayacağı belirtilmiştir. 1916 yılında gerçekleştirilen bu çalışmayı, 1917 yılında 14. kolordu komutanı yusuf izzet met’in birinci dünya savaşı’na katılan komutanlardan hatıralarını talep etmek için başlattığı çalışma izlemiştir. ilk resmî askerî tarih çalışması olma özelliği taşıyan eser, kendisinden sonraki tarih yazımını da önemli oranda etkilemiştir.

    1. Dünya Savaşı Batı Cephesi
    I. Dünya Savaşı yıllarında Enver Paşa ve Kurmayları Galiçya Cephesi’nde.

    Resmî Türk harp tarih yazımı Birinci Dünya Savaşı’na kadar uzanan tarihsel bir süreci kapsamaktadır. II. Meşrutiyet yönetiminin Genelkurmay Başkanı Ahmet İzzet Paşa’nın Genelkurmay teşkilat yapısında gerçekleştirmiş olduğu değişime bağlı olarak ortaya dört ana şube çıkmıştır. Bu hâliyle Birinci Şube eğitim, manevra ve harp tarihi işleri ile sorumluydu. Ancak bu düzenleme dönemin ihtiyaçlarını karşılayamaz durumdaydı. Nitekim birçok eğitim işi arasında harp tarihi yazmak mümkün değildi ve ayrı bir şube kurulması neredeyse zorunluluk arz etmekteydi. Bu bağlamda Balkan Savaşı öncesinde Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Dairesi yeni bir yapılanmaya gitti. Birinci Şube içerisinde eğitim, manevra ve Harp Akademileri kısımlarının yanında, Askerî Cerideler (Askerî Kayıt Defterleri) adıyla bir bölüme de karar verilmişti. Bu teşkilatlanma içerisindeyken Balkan Savaşı başlamıştı. Balkan Savaşı yenilgisinden sonra Harbiye Nazırı ve Genelkurmay Başkanı olan Enver Paşa, Almanların tavsiyelerine de uyarak Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Teşkilatı’nda bazı değişiklikler yapmış ve teşkilat yeniden dört ana şubeye ayrılmıştı. Buna göre Birinci Şube harekât, yayım ve harp tarihi kısımlarından oluşmuştu.

    Birinci Şube’deki harp tarihi yazım görevi şubenin bir kısmı tarafından yapılmaktaydı. “Harp Tarihi” kısmının ayrı bir şube olarak teşkilatlandırılması ve bugünkü Genelkurmay ATASE Başkanlığı’nın kurulması Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın 11 Nisan 1916 tarihli emri ile gerçekleşmiştir. Aynı emirde bu şubenin Çanakkale’den başlayarak harp tarihi yazımına başlanacağı belirtilmiştir.

    Harp_Tarihi_1
    Resmî Türk harp tarihinin ilk eseri. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Harp Tarihi, Çanakkale Muharebeleri.
    Harp_Tarihi_2
    Resmî Türk harp tarihinin ilk eserinin yazımına dair askeri arşiv belgesi. Liman von Sanders’in Türkiye’de Beş Sene isimli eserinden faydalanmak için yazışma yapan komisyon üyesi belgenin yanına çizim yapmış.

    Harp Tarihi Şubesi Çalışmalarına Başlıyor
    Bu gelişmeler üzerine ilk anda evrak ve belge toplanması çalışmalarına başlanmıştır. Bu amaçla Harp Tarihi Şubesi Müdürü Cemil Hoşcan tarafından 13 Mayıs 1916 tarihinde gönderilen yazıda, “Tarih-i Harp Şubesi Müdüriyeti ilave-i memuriyet olarak uhde-i aczime tevdi olundu.” denilerek şubenin kuruluşu ve gereklilikleri hakkında bilgi verilmiştir. Aynı yazıda, harp tarihi yazımına esas olacak vesika, harp ceridesi ve “defteri hatırat-ı devletlerinin iade edilmek üzere” toplanması istenilmiştir. Harp Tarihi Şubesi’nin kuruluş emri içerisinde de yer alan hâliyle ilk çalışma Çanakkale muharebelerinden başlamıştır.

    Buna göre ilk olarak Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Harp Tarihi, Çanakkale Muharebeleri kitabı hazırlanmıştır. Ancak bu eserde dikkat çeken ifade, başlığın altında yer alan “Müsvedde hâlindedir.” ibaresi olmuştur. Bu ibare aslında bir soru işaretini de beraberinde getirmekteydi. Eser müsvedde olarak hazırlanmış ve sadece Harp Tarihi Şubesi’nin bir çalışması olarak mı kalmıştı? Bu sorunun cevabını ATASE’den temin ettiğim belgelerde bulabildim.

    Türk Resmî Harp Tarihi Yazım Sorumluluğu Bronsart Paşa’ya Geçmişti
    Buna göre yazımı tamamlanan bu çalışma 12 Kasım 1916 tarihinden itibaren Karargâh-ı Umumi Erkan-ı Harbiyesi, Bronsart Paşa’nın emrine geçtiği için çalışmanın sonuçlandırılması da onun sorumluluğu altına girmiştir.

    Bronsart Paşa’nın 26 Aralık 1916 tarihli ve Bahr-ı Sefid Boğazı Mevki Müstahkem Kumandanı Nihad Paşa’ya yazdığı yazıda, müsvedde olarak hazırlanan çalışmanın sınırlı sayıda basıldığı ve basılan nüshalarına da numara verilmek suretiyle kayıt altına alındığı anlaşılmaktadır. Yine aynı yazıda eserin “mahrem” olduğu ve “yalnız kumandanlara” ve “alakadarlara” gönderildiği görülmektedir. Buradaki amacın ise eseri inceleyenlerin üzerine gerekli notları almak suretiyle Harp Tarihi Şubesi’ne göndermesi olduğu dikkat çekmiştir. Aynı zamanda bu çalışmayla iyi bir harp tarihi yazımı yapılmaya çalışıldığı, bu noktadaki amacın “Çanakkale Muharebatının büsbütün” maziye karışmasından evvel yapılmasının hedeflendiği ve bu süreçte “şimdilik” kumandanların görüş ve yorumlarının yeterli görüldüğü anlaşılmaktadır. Ayrıca çalışma, yazıma konu olan tarihî gelişmelerin devam ettiği bir süreçte yazıldığı için komutanlara dair eleştirilere yer vermeyerek bunları “samimi vicdanlara” bırakmıştır.

    Harp_Tarihi_3
    Resmî Türk harp tarihinin ilk eserinin yazımına dair askeri arşiv belgesi. Belgenin içinde yer alan ve Boğazlar Bölgesi’nde orduların konuşlanmasını gösteren krokidir. Birinci Ordu ibaresinin altındaki ok işaretinin sağ tarafındaki küçük cim “c” harfi cenup/güney anlamına gelmektedir. Aynı şekilde İkinci Ordu ibaresi üzerinde yer alan ok işaretinin sol tarafındaki küçük şın “ş” harfi şimal/kuzey anlamına gelmektedir.

    Devam eden yazışmalar takip edildiğinde müsveddeyi alan yetkililerin bazıları düzeltme ya da ekleme önerilerini Harbiye Nezareti Tarih-i Harp Şubesi’ne göndermiştir. Bu noktada yazışmaların ulaşılabildiği kişilere dikkat edildiğinde müsveddelerin, Harbiye Nazırı ve Müsteşarı gibi üst yönetime gittiği anlaşılmaktadır.

    Resmî Türk harp tarihi eserinin ilk bölümüne bir ön söz eklenmiştir. Bu ön sözde Birinci Dünya Savaşı öncesi Avrupa, Osmanlı Devleti’nin siyasal ve askerî süreci -daha çok Balkan Savaşı ve sonrası- edebî bir yaklaşımla kaleme alınmıştır. Bu bölüm ayrıca Alman gemilerinin Osmanlı Devleti’ne sığınması -ki burası ilginçtir Almanya ile yapılan gizli antlaşmaya dair bilgi yer almamaktadır-, kapitülasyonların kaldırılması, Karadeniz olayı, Dünya Savaşı’na giriş gibi konuları kısmen detaylı sayılabilecek bir şekilde değerlendirmesi sebebiyle “Giriş” bölümü özelliği göstermektedir. Eserin bu kısmının son bölümünde ise Harp Tarihi Şubesi’nin görevlilerinin isimleri verilerek çalışmayı yapanlar açıklanmıştır. Diğer yandan “Giriş” olarak yer verilen kısa başlık altında ise bu çalışmanın üç bölümden oluşacak bir çalışma olduğu anlaşılmaktadır. Eser, tarih aralığı olarak seferberlik döneminden başlamak üzere 15 Aralık 1914’e kadar geçen olayları içermektedir. Yazıma esas olan kaynak ise Ön Söz’ünde de belirtildiği hâliyle harp cerideleri olmuştur.

    Harp_Tarihi_4
    Resmî Türk harp tarihinin ilk eserinin içeriği. Çalışmanın müsveddesi üzerine alınan notlar.
    Harp_Tarihi_5
    Resmî Türk harp tarihinin ilk eserinin yazımına dair askeri arşiv belgesi. Üst komuta kademesinin karargâh mahallerini gösterir çizim.
    Harp_Tarihi_6
    Resmî Türk harp tarihinin ilk eserinin içeriği. Çanakkale Boğazı’nın önünü gösteren çiz

    1916 yılında gerçekleştirilen bu çalışmayı, 1917 yılında 14. Kolordu Komutanı Yusuf İzzet Met’in Birinci Dünya Savaşı’na katılan komutanlardan hatıralarını talep etmek için başlattığı çalışma izlemiştir. Nitekim bu çalışmada elde edilen rapor ve belgeler de Harp Tarihi Şubesi’ne sunulmuştur. Aynı dönemde Mustafa Kemal (Atatürk) Arıburnu raporunu Harp Tarihi Şubesi’ne göndermiştir. Bu hâliyle Harp Tarihi Şubesi’nin yaptığı çağrının da etkisiyle toplanan rapor, ceride ve hatıraları 1920 yılı içerisinden başlamak üzere bir dizi konferans ve hazırlanan rapor takip etmiştir.

    Resmî Türk harp tarihinin bu ilk eserini günümüze değin hazırlanan eserlerle karşılaştırdığımızda Genelkurmay Basımevi tarafından 1976 yılında yayımlanan Birinci Dünya Harbinde Türk Deniz Harekâtı’nın sekizinci cildinin temeli sayılabilecek bilgileri barındırdığı görülmüştür. Yine 2020 yılında yayımlanan Müstahkem Mevki Komutanlığının Harp Cerideleri içerisinde bazı emir ve raporları ihtiva ettiği görülecektir. Bu hâliyle çok erken bir tarihte hazırlanan ve ilk resmî askerî tarih çalışması olma özelliği taşıyan eser, kendisinden sonraki tarih yazımını da önemli oranda etkilemiştir. #

  • Suriye’de Zorla Güzellik ve İsyan

    Suriye’de Zorla Güzellik ve İsyan


    1925 suriye için yaygın bir hayal kırıklığı ve öfkeyle başladı. fransız manda yönetimi altındaki uygulamalar silahlı işgal, şiddet ve ekonomik çıkarcılıktan ileri gitmedi ve altı eyalete bölünen ülkede isyan baş gösterdi. askerî önlemler şiddetlendikçe isyan büyüyerek yayıldı ve günümüzden tam bir asır önce aynı sokaklarda, bugünkülere benzer manzaralar ortaya çıktı. bir asırlık suriye devleti’nin ikinci asrında başrol oyuncuları ve kostümler yenilendi. geleceği öngörmek ise çok zor…

    Suriye'de zorla güzellik

    Birinci Dünya Savaşı sonrasında Milletler Cemiyeti, Osmanlı’dan kopan Mezopotamya topraklarında yeni idari yapılar kurma arayışındaydı. Wilson Prensipleri’ne dayalı plana göre, İtilaf Devletleri belirlenen sınırlar içinde kalan yeni ülkeleri manda sistemiyle kalkındıracak, sömürgecilikten koruyup bağımsızlaşmalarını sağlayacaktı.

    Fransa, Suriye ve Lübnan’da Ne Yapmak İstedi?
    Fransa, Milletler Cemiyeti’nden aldığı yetkiyle Suriye ve Lübnan’ı çağdaşlaştıracak manda hükûmetleri kurmaya koyuldu ama bölgenin hızla klasik sömürge hâline gelmesi uzun sürmedi. Başta Refik Halid Karay olmak üzere Orta Doğu halklarının hassasiyetlerini bilen birçok yazar, bunun sürdürülebilir bir model olmayacağını öngörmüştü. Nitekim zaman bu öngörüyü kısa vadede haklı çıkardı. Sykes-Picot Antlaşması’nın Suriyelilere vaadi, kısa dönemli bir geçiş yönetimiydi ama Fransız askerî yönetiminin buradaki tahakkümü farklı şekillerde 1940’lara kadar sürdü.


    “emir faysal’ın hedefi tüm arap coğrafyasını kendi yönetiminde bağımsız bir idari yapıya kavuşturmaktı. mustafa kemal paşa ise bu tasarıyı pek gerçekçi bulmamıştı.”

    Fransız yüksek komiserlerinin yüz yıl önceki genel stratejisi şuydu: Hristiyanların görece yaygın olduğu Lübnan’ı Suriye’den ayırıp uzaklaştırmak, iş birliği yapmaya meyilli halkların yoğunlaştığı eyaletlerde ayrıcalıklı haklar tanımak, bağımsızlıktan yana olanları ise kılıç zoruyla disiplin altına almaktı. Böylece tıpkı İstanbul’un işgalinde olduğu gibi Orta Doğu tamamen İngilizlere bırakılmamış olacak, cetvelle çizilen Irak sınırı, emperyalizmin yeni rekabet alanını belirleyecekti.

    Arapların Bağımsızlık Mücadelesi ve Mustafa Kemal Paşa
    Oysa bir ihtimal daha vardı. Henüz Millî Mücadele sürerken savaş sonrasına dair en yaygın senaryo, Orta Doğu’da büyük ve kapsayıcı, İtilaf Devletleri’nden bağımsız bir Arap ulus-devleti kurulmasıydı. İngiltere destekli Emir Faysal bu konuda Mustafa Kemal Paşa ile anlaşma sağlamaya çalışmıştı. Mustafa Kemal Paşa, Arapların bağımsızlık mücadelesini destekliyordu ve bu girişim üzerine şu açıklamayı yapmıştı: “Emir Faysal biz[im]le temasa gelmeden önce, Suriye merkezi hükûmeti ve sultanının gönderdiği bir delege gelmiş, görüşmüştük. Faysal ve hükûmetinden genel onay almış, yetkili bir heyetle gelmesini istedik. Anlaşma esasları kaleme alınmış fakat imza konmamıştı. Sadece bir taslak hazırlanmıştı.”1 Emir Faysal’ın hedefi tüm Arap coğrafyasını kendi yönetiminde bağımsız bir idari yapıya kavuşturmaktı. Mustafa Kemal Paşa ise bu tasarıyı pek gerçekçi bulmamış, nedenlerini şöyle dile getirmişti: “Arabistan’daki durum ve mevcut kavimlerin doğasını yakından bildiğim için tüm bölgelerin emir yönetiminde bir hükümet oluşturabileceğine ihtimal vermiyorum.”

    Suriye_1925 Şam 1
    Fransız ordusu tarafından bombalanan Şam sokakları, 1925.

    Bu şüphe kuşkusuz yine çok yakından bildiği bir konudan kaynaklanıyordu. Bu misyon Emir Faysal’a İngilizler tarafından verilmişti. Kendini Suriye Sultanı ilan eden muhatabına yanıtı şöyle oldu: “Ben sultan değilim. Halk tarafından seçilmiş sıradan biriyim ve genel olarak sultanlarla herhangi bir ilişkiye girmek istemiyorum.” Emir Faysal’la ancak bir halk meclisi topladığı takdirde elçileri aracılığıyla görüşebileceğini belirtti ve aynı girişim için gelen ikinci heyeti kabul etmedi.2 Zaten bu proje bir daha gündeme gelmedi.

    Başkenti Şam Olan Suriye Devleti Kuruldu
    1925 öncesinde Fransızlar güdümleri altındaki bölgeyle ilgili radikal kararlar aldı. Türk azınlığın yaşadığı İskenderun Sancağı 1923’te eyalet konumuna getirildi, 1924’te Lazkiye merkezli Alevi Devleti, 1925 başında ise Halep ve Şam eyaletleriyle Alevi Devleti’ni kapsayan ilk Suriye Devleti kuruldu. Kurucu irade, sağ kolunu Çanakkale’de kaybeden, ardından Filistin Cephesi’nde bir kez daha Mustafa Kemal Paşa ile karşı karşıya gelen General Henri Joseph Étienne Gouraud’ydu. General Gouraud, çıkardığı kararnameyle Şam’ı başkent yaptığı ülkeye, sahip olduğu sınırlardan çok daha geniş bir coğrafi bölgeyi tanımlayan Suriye adını verdi. Böylece 1920 Ağustos’unda işgal edip
    ilk iş olarak Emevi Camii’ni ziyaret ettiği Şam’a ebedî bir paye kazandırdı. Yüksek Komiser Gouraud da Emir Faysal’ın tezini önemsememiş, kendini sultan olarak göstermesinden hoşlanmamıştı. Sonuçta Faysal, İngiliz yarı sahasına geçip Irak kralı olmakla yetindi.

    Suriye_3) gouraud
    Lübnan ve Suriye’nin kurucusu Yüksek Komiser General Gouraud adına bastırılmış bronz madalya.
    KAYNAK: WWW.JETONS-MEDAILLES.COM

    İlk İsyan ve Basının Propaganda Görevi
    Suriye’de kurulan manda yönetimi tarihten ders almamış görünüyordu ve III. Napolyon’un Cezayir’deki jakoben yönteminin neden olduğu isyanın bir benzeri Suriye’de yaşandı. Fransız mandasına karşı ilk hareket, 1925 başında Cebel el-Dürzi’de başladı. Dürziler, General Sarrail’in acımasız yöntemlerini Paris’e birçok kez şikâyet etmiş, bir türlü sonuç alamamıştı. Eyalet Valisi Gabriel Carbillet’nin “Toprak Reformu projesi” fitili ateşleyen son adımdı çünkü yol inşaatında emek gücünü zorunlu kılmış, yerel halkı köle gibi kullanmaya başlamıştı. Bu da bardağı taşıran son damla oldu ve Sultan Paşa el-Atraş önderliğinde toplanan Dürzi milliyetçiler, Abdurrahman Şehbender, Faris el-Huri ve Cemil Merdam’ın kurduğu Şam Halk Partisi’yle birleşip birkaç ay içinde tüm Suriye’ye yayılan isyanı başlattı. İzleyen aylarda beş yıl önceki Anadolu’yu andıran bir “Kurtuluş Savaşı” ortamı yaşandı. Merkezî otorite Şam, Humus, Hama, Halep ve yakın çevresi dışında etkisini kaybederken diğer bölgelere farklı milliyetçi liderler hâkim oldu. Genel grev, gösteri yürüyüşleri ve camilerden yükselen çağrılar karşısında Fransız ordusu zorlanıyor, silahlı çatışmalarda geri çekiliyordu.

    İsyan yaz aylarında Doğu Akdeniz’deki tüm Fransız varlığını tehdit eder duruma geldi. Yabancı basından sızan sömürgecilik karşıtı haberler Fransa’yı da karıştırıyordu. Komünist Parti’nin devlete yönelik suçlamaları, dünyadaki diğer Fransa sömürgelerini de etkiliyor, genel huzursuzluğu artırıyordu. Bunun üzerine Paris’te bazı önlemler alındı. Bunların başında propaganda aracını kullanma kararı vardı.


    “suriye’de kurulan manda yönetimi tarihten ders almamış görünüyordu ve ııı. napolyon’un cezayir’deki jakoben yönteminin neden olduğu isyanın bir benzeri suriye’de yaşandı. fransız mandasına karşı ilk hareket, 1925 başında cebel el-dürzi’de başladı.”

    Suriye_1925 şam2
    Fransız ordusu tarafından bombalanan Şam sokakları, 1925.
    Suriye_4) Osmanlı dönemi Suriye adlı bölge
    Osmanlı yönetimi altındayken Suriye adıyla anılan bölgeyi gösteren harita

    Yaz sonunda bölgeye gönderilen gazetecilerden tarafsız haber yapmaları değil, manda yönetimini temize çıkarmaları bekleniyordu. Dönemin büyük gazeteleri için sömürgecilik zaten birleştirici bir olguydu. Uygarlaştırma misyonu, cumhuriyetçi değerler adına savunulan bir girişim olarak görülüyordu. Suriye uygarlığın ilk basamaklarında, Dürziler ise tuhaf ve gizli bir mezhep üyesi, kana ve talana susamış barbarlar olarak yansıtılıyordu. Resmî görüş karşıtları ise milliyetçi taleplerin dinlenmesini savunan “modernizm” ideologları ve solculardı. Bu ortam bazı gazetecileri bağımsızmış gibi yapmaya itti. Örneğin Édouard Helsey, Le Journal okurlarına “Irklar ve dinlerin içinden çıkılmaz bir bulmaca gibi yan yana, iç içe geçtiği bu bölge hakkında çok az şey biliyoruz. Haberler Beyrut’tan Paris’e gelene kadar çok dolambaçlı yollardan geçiyor. Vaktiyle Haçlı kanıyla sulanan topraklarda şimdi Fransızlar ölüyor. Bunun nedenini bilmemiz gerekiyor.” diyor, sahaya tarafsızlık hedefiyle gittiğini belirtme ihtiyacı duyuyordu. İngiliz basını da boş durmuyor, Daily News Fransa’daki zafer haberlerine karşı Fransız kuvvetlerinin bozgunlarını duyuruyordu. Sayısı otuz bini aşan asiler, Gamel’in komutasındaki birlikleri kuşatıp geri çekilmek zorunda bırakmıştı. Cezayirli sipahiler artık Müslüman kardeşleriyle savaşmayı reddediyordu. Belçikalı ve Alman lejyonerler ise çoktan firar etmişti.

    İsyan Büyüyor, Şiddet Tırmanıyor!
    Ezeli rekabetten kaynaklanan çift taraflı dezenformasyonun yanında, bombalanan Şam ve kuşatılan Süveyda Kalesi’nde yaşananlar hakikatin ta kendisiydi. Manda yönetiminin elindeki tek çözüm aracı yıldırıcı şiddet kullanmaktı. Bazı gazetecilerin bombardıman yapan uçaklara alınması, sadece Fransız vahşetine tanık olmalarına neden olmuştu. İsyancıları barındırdığı veya yardım ettiği iddiasıyla köyler havadan bombalanıyor, sömürgelerden getirilen birlikler Suriye halkları üzerine sürülüyordu. Şam civarındaki köyler yakılırken toplu katliam kurbanları kent meydanında teşhir edilmekteydi.

    Suriye_1925 Şam5

    İsyancılar ekim ayında Şam’daki Fransız birliklerine karşı büyük bir saldırıda bulundu. Bunun üzerine önce şehirdeki tüm askerî birlikler tahliye edildi, ardından intikam tankları gönderildi. Şam 18-21 Ekim arasında yoğun uçak ve tank ateşi altına alındı. Kentin tüm mahalleleri yok edildi ve yüzlerce sakini öldürüldü.

    Başkenti yıkma pahasına bastırılmaya çalışılan isyan, 1927 baharına kadar sürdü. Fransız güçleri merkezî noktaları kontrol altında tutmakla yetinmek zorunda kaldı. Taşrada süren direniş ise aşiret ve cemaatler arasında nihai hedef, yöntem ve lider uzlaşması sağlanamadığı için giderek eridi. Sömürgeciliğe karşı alevlenen milliyetçi öfke ne ulusal bilinç ne de ortak millî bir davaya dönüşebildi.

    İşgal Deneyiminden Çıkarılan Sonuçlar
    Sonuçta kazanan yine güçlü taraf olmuştu ama Batı’nın asıl kazancı, Suriye’yi uygarlaştırma iddiasıyla çıkılan yolda, yaşanan işgal deneyiminden edinilen zihniyet restorasyonuydu. Yeni Suriye tasarımının eski yöntemlerle olamayacağı anlaşıldı. Bu laboratuvar, insani yardım politikalarını geliştirip sömürgeci egemenliği görece şefkatli bir modele dönüştürdü. Sovyet Kızılhaç’ı ve çocukları şiddetten koruyan insani aktörler öne çıktı.

    Suriye_5) albay Marquette sipahiler
    Cezayirli sipahilerden oluşan birliğin komutanı Albay Marquette çöl harekâtında.

    Can havliyle tetiklenen mülteci krizi denkleme dâhil oldu. Avrupa sömürgeciliğiyle ulusal kurtuluş hareketleri arasındaki ilişkiler yeniden ve farklı bakış açılarıyla ele alınmaya başlandı. Sosyalist Enternasyonal, Milletler Cemiyeti, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve diğer uluslararası kurumlar, köhne emperyal sömürge politikalarına karşı insan odaklı frenleme mekanizmaları oluşturmaya başladı.

    Suriye_6.1) Süveyda
    Süveyda Kalesi’nde hayvan katliamı
    Suriye_Palmira asker ve ahali
    Palmira’nın yerlileri “méharist” adı verilen Fransız hecin süvarileriyle.

    Tüm bunlar medeni dünyayı bir nebze daha uygarlaştıracaktı belki ama Suriye’ye dikte edilen rehabilitasyon planı, bir asır sonra bile olumlu sonuç vermedi. Ne iki düzeyli seçimle oluşturulan kurucu meclis ne de parlamenter cumhuriyeti getiren anayasa kalıcı oldu. Dürzi ve Alevilerin yeni yapıdan dışlanmasıyla bir tür “ulussuz” milliyetçilik doğmuş ve hür, bağımsız, demokratik, üniter bir Suriye tasavvuru bir asır ötelenmişti.

    Suriye bugün ikinci asrına giriyor. Senaryo ekibine yeni yazarlar eklendi ama dramatik yapıya nasıl müdahale edecekleri meçhul. Başrol oyuncuları ve kostümler yenilendi ama karakter analizleri muğlak. Fransa yerine yeni ortak yapımcılar bulundu ama yatırım/kârlılık hesabı belirsiz. Dekor tamamen yıkılmış durumda ve yeni tasarımcılar aranıyor. Yine de yeni sezonun sürprizlerle başladığı söylenebilir. Esas film az sonra… #

  • Ayn Seylem: Selçuklular’ın Suriye’deki Savaşı

    Ayn Seylem: Selçuklular’ın Suriye’deki Savaşı


    hanedanlıkta soya bağlı yöneticilik söz konusu olduğundan selçuk oğulları arasındaki taht kavgası da kaçınılmaz olmuştur. selçuk oğullarının birbiriyle savaşının kökenleri selçuk bey’in büyük oğlu mikail’in bir savaş sırasında öldürülmesine kadar uzanır. mikail’in babasız kalan oğulları tuğrul ve çağrı beyleri dedesi büyütmüştür. malazgirt zaferi sonrasında anadolu’ya yerleşen selçuklular arasındaki taht kavgası mikail oğulları ile arslan yabgu oğulları arasında devam etmiştir. süleyman şah’ın ölümü de bu kavganın sonuçlarından biridir.

    Ayn Seylem
    Selçuklular’ı savaş meydanında gösteren bir tasvir.
    KAYNAK: HISTORYMAPS

    Selçuk oğullarının birbiriyle savaşının kökenleri Selçuk Bey’in büyük oğlu Mikail’in bir savaş sırasında öldürülmesine kadar uzanır. Mikail’in ölümü üzerine babasız kalan oğulları Tuğrul ve Çağrı beyler dedeleri tarafından büyütülürken ailenin liderliğini de Selçuk Bey’in bir diğer oğlu, Mikail’in küçük kardeşi, Arslan Yabgu adıyla daha çok tanınan İsrail üstlenmişti. Arslan Yabgu cesur bir liderdi. Kendisiyle birlikte hareket eden ve Yabgulular olarak bilinen Mansur, Göktaş, Boğa, Anasıoğlu gibi Türkmen beylerinin de desteğiyle kısa süre içerisinde siyasi bir kişilik olarak öne çıkmış, Samaniler’in safında yer almış, gücüyle Karahanlılar ve Gazneliler’i de tehdit eder hâle gelmişti. Bu tehdidin daha fazla büyümemesi için Karahanlılar ve Gazneliler arasında yapılan bir anlaşmanın neticesinde Arslan Yabgu, Gazneli Mahmud tarafından hileyle ele geçirildi ve Hindistan’daki Kalincar Kalesi’ne hapsedildi. Hapiste yedi yıl kaldıktan sonra 1025 yılında hayatını kaybetti. Arslan Yabgu’nun ölümünden sonra ailenin liderliğini Mikail Bey’in oğulları Tuğrul ve Çağrı beyler üstlendi. Amcaları Musa Yabgu da onlarla birlikte hareket ediyordu. Selçuk Bey’in üçüncü oğlu olan Yusuf Yinal bir süre yeğenlerinden bağımsız hareket edip onlara karşı Karahanlılar safında yer aldıysa da bir süre sonra siyasi bir anlaşmazlık nedeniyle öldürülünce aile fertleri Tuğrul ve Çağrı beylerin etrafında birleşti ve bağımsızlığa giden yolda birlikte hareket etmeyi tercih etti.

    Arslan Yabgu’nun Oğlu Kutalmış’ın Mücadelesi
    Arslan Yabgu hapsedildiği sırada yanında büyük oğlu Kutalmış da bulunuyordu. Kutalmış, Selçuklular’ın meşru yöneticisi olan babası Arslan Yabgu’nun ölümünden sonra aileyi yönetme hakkının kendi hakkı olduğunu düşünmekle birlikte, hanedan içindeki gücü henüz yeterli olmadığı için Tuğrul Bey ile birlikte hareket etmeyi tercih etti. Tuğrul ve Çağrı beylerle birlikte savaşçılık yönünden ailenin en güçlü üçüncü üyesi olan Yusuf Yinal’ın oğlu İbrahim Yinal’ın da onlarla birlikte hareket etmesi Kutalmış’ın bu kararı almasında etkili olmuştu. Kutalmış, Selçuklular’ın kuruluş mücadelesinin en etkili aktörlerinden birisi oldu. Gerek Gazneliler gerekse Bizans ve Ermenilerle yapılan savaşlarda aktif bir şekilde rol aldı. Tuğrul Bey devrinde Azerbaycan’ın fethiyle görevlendirilen İbrahim Yinal’ın yanında yer alan isimlerden birisi yine Kutalmış oldu. Bu ikili başta Bizans karşısında 1048 yılında kazanılan Pasinler Zaferi olmak üzere büyük siyasi başarılar elde ederek Selçuklu yönetimi içerisinde hayli sivrilmişler, hâliyle bu durum Tuğrul Bey’i de tedirgin etmişti.

    Çağrı bey-tuğrul bey
    Tuğrul Bey ve Çağrı Bey’i savaş meydanında gösteren bir tasvir.
    KAYNAK: HISTORYMAPS

    Zaman içerisinde Tuğrul Bey’in iyice güçlenmesi, Abbasi halifesini baskı altına alması, ülkesinin sınırlarını genişletmesi, Gürcüleri vergiye bağlaması ve nihayetinde kendi öz yeğenlerini devletin önemli yönetim kademelerine getirmek suretiyle daha içe dönük ve merkeziyetçi bir politika izlemeye başlaması, kuruluşun temel dinamikleri olan Selçuklu emirleri arasında alttan alta bir muhalefetin oluşmasına da neden olmaktaydı. Bu çerçevede idarede kendisine biçilen rolün yetersiz olduğundan hareketle ilk isyan eden şehzade İbrahim Yinal oldu. Türkmen zümrelerinin çok sevdiği bir isim olan İbrahim Yinal, Tuğrul Bey’i hayli zor durumda bırakan bir isyan çıkarmış olsa da Alp Arslan’ın da desteğini alan Tuğrul Bey tarafından öldürüldü.


    “yönetimin kendi ailesinin hakkı olduğunu düşünen kutalmış, tuğrul bey’in yeğenlerinden süleyman’ı veliaht ilan etmesi üzerine, saltanatın kendi hakkı olduğu, babası arslan yabgu’nun hapse düşmeden önce oğuzların yabgusu olduğu için bu vazifeyi şimdi de kendisinin üstlenmesi gerektiği düşüncesiyle 1061 yılında isyan bayrağını açtı.”

    İbrahim Yinal’ın ortadan kaldırılmasıyla başsız kalan Türkmenler bu defa Kutalmış’ın etrafında toplandı. Baştan beri yönetimin kendi ailesinin hakkı olduğunu düşünen Kutalmış, Tuğrul Bey’in yeğenlerinden Süleyman’ı veliaht ilan etmesi üzerine, saltanatın kendi hakkı olduğu, babası Arslan Yabgu’nun hapse düşmeden önce Oğuzların yabgusu olduğu için bu vazifeyi şimdi de kendisinin üstlenmesi gerektiği düşüncesiyle 1061 yılında isyan bayrağını açtı. Onun isyan ettiği sırada Tuğrul Bey, Abbasi halifesinin kızı Seyyide Hatun’la evlilik işlerini yürüttüğü için yeterince tedbir alamamış, bu durum Kutalmış’ı daha da güçlendirmişti. 4 Eylül 1063’te Tuğrul Bey vefat ettiğinde yaklaşık iki yıldır devam eden Kutalmış’ın isyanı hâlen bastırılamamıştı. Bu isyanda kardeşi Resul Tegin de onunla birlikte hareket ediyordu. Alp Arslan Selçuklu tahtına çıktığında Kutalmış, Selçuklular’ın başkenti Rey’i kuşatmıştı. Ancak Alp Arslan’ın güçlü ordusu karşısında direnemeyen Kutalmış, savaşı kaybetti. Savaş sırasında kardeşi Resul Tegin ve oğlu Süleyman Şah esir düştü. Hızla kendisinin kontrolündeki Girdkûh Kalesi’ne doğru çekilen Kutalmış, yolu üzerindeki kayalık bir bölgede atından düşerek öldü. Rey’e getirilen cenazesi kendisine karşı isyan ettiği amcasının oğlu Tuğrul Bey’in türbesine defnedildi.

    Mikail Oğulları ile Arslan Yabgu Oğulları Arasındaki Taht Kavgası
    Kutalmış ile Tuğrul Bey arasında başlayan bu mücadele uzun bir süre devam edecek Mikail oğulları ile Arslan Yabgu oğulları arasındaki taht kavgasını da başlatmış oldu. İsyan sırasında babasıyla birlikte hareket eden Süleyman Şah, amcası Resul Tegin, kardeşleri Mansur, Alp İlig ve Devlet ile birlikte esir alınmış, Alp Arslan’ın gazabından “Bunun devlete bir hayır getirmeyeceğini” söyleyen meşhur Selçuklu veziri Nizamülmülk sayesinde kurtulabilmişti. Sultan tarafından Urfa-Birecik taraflarına gönderilen Süleyman Şah ve kardeşleri, Alp Arslan’ın hâkim olduğu bölgede güvenli bir şekilde yaşayamayacaklarını da anlamışlardı. İşte bu nedenle Kutalmış oğulları kendilerine yeni bir yol çizmeye karar verdi. İlk iş olarak bölgedeki emirlerden Şöklü Bey’e tabi oldular ve Alp Arslan’ın ve Büyük Selçuklular’ın meşruiyet kaynağı Abbasi halifesi yerine Şii dünyasının lideri olan Fatımi halifesine bağlılıklarını bildirdiler. Bu hareket amcaoğulları arasındaki mücadeleyi farklı bir boyuta da taşımış oluyordu. Bu hareketiyle Süleyman Şah, yeni bir devletin meşruiyetini de sağlamış oluyordu.

    Ayn_Seylem_3) harita
    Selçuklular’ın baskısı altındaki Bizans’ı ve Anadolu’yu yurt edinmelerini gösteren harita.

    Bu süreçte Suriye ve Filistin civarında faaliyet gösteren Süleyman Şah ve kardeşlerine ilk Selçuklu darbesi bölgedeki güçlü emirlerden, Sultan Alp Arslan adına hareket eden Atsız Bey’den geldi. Atsız Bey, Süleyman Şah’ın da içinde bulunduğu orduyu mağlup ettiği gibi, onların hamisi olan Şöklü Bey’i de öldürdü.

    Bizans’ta İç Karışıklıklar ve Süleyman Şah’a Açılan Yurt Kapısı
    Süleyman Şah çareyi yanındaki Türkmenlerle birlikte çok daha kuzeybatıya doğru gitmekte buldu. Malazgirt yenilgisinden sonra Anadolu’daki hâkimiyetini büyük ölçüde kaybeden Bizans İmparatorluğu’nun içerisinde yaşanan iç karşıklıklar Süleyman Şah’ın işini kolaylaştırmıştı. Büyük Selçuklu tahtında ve hâkimi olduğu sahada kendisine hayat hakkı tanınmayan Süleyman Şah, siyasi kariyeri ve soyunun geleceği için yeni bir kapı açtı ve 1075 yılında İznik’i fethederek Türkiye Selçukluları devletinin de temelini attı. İznik’i yeni kurduğu devletin başkenti yapan Süleyman Şah, Bizans İmparatorluğu için Nikephoros Bryennios, Nikephoros Botaneiates ve İmparator Mikhail Doukas arasındaki taht kavgasından da yararlanarak kısa süre içerisinde ülkesinin sınırlarını Marmara ve Karadeniz sahillerine ulaştırdı. Bursa havalisini ve Kocaeli’yi ele geçirip Üsküdar ve Kadıköy’e kadar ilerledi ve Boğaz’dan geçen gemilerden vergi almaya başladı. Bu arada onun bölgedeki hâkimiyeti Sultan Melikşah tarafından da onaylanmış, Sultan bu hareketiyle Anadolu’da bir Selçuklu varlığını kabul etmiş, Abbasi Halifesi el-Kaim Biemrillah da Süleyman Şah’a “Nâsirüddevle” ve “Rükneddin” lakaplarını vermişti. Süleyman Şah’ın kazandığı başarılar ve bölgedeki hâkimiyetini iyice pekiştirmesi üzerine 1081 yılında Bizans tahtına çıkan İmparator I. Aleksios elçiler gönderip kendisine barış teklif etti. İmparator, Süleyman Şah’tan yüksek vergi vermesi karşılığında sınırlarını Dragos Deresi’ne kadar çekmesini teklif ediyordu. Bu teklif, bölgedeki hâkimiyetinin yeterince pekiştiğini düşünen Süleyman Şah tarafından kabul edildi. Süleyman Şah’ın İmparator’un yaptığı bu barış teklifini kabul etmesinin asıl nedeni ise kendisi için âdeta bir kızıl elmaya dönüşmüş olan Büyük Selçuklu tahtını ele geçirme hevesiydi. Büyük Selçuklu tahtına uzanan yol ise öncelikle Suriye’nin ele geçirilmesinden geçiyordu. Süleyman Şah bu amaçla vakit geçirmeden güneye doğru hareket etti.

    Ayn_Seylem_4) Selçuklu3
    Selçuklular’ı savaşa giderken gösteren bir tasvir.
    KAYNAK: HISTORYMAPS

    Süleyman Şah’ın Güneye Yönelişi ve Antakya’nın Fethi
    Sultan ünvanını kullanan Süleyman Şah, Çukurova bölgesine gelerek Ermenilerin hâkimiyetindeki Tarsus, Adana, Misis ve Anazarba’yı ele geçirip Malatya’yı vergiye bağladıktan sonra İznik’e döndü. Ertesi yıl, oğlu Kılıç Arslan’ı da yanına alarak büyük bir orduyla yeniden güneye indi. Süleyman Şah 12 Aralık 1084 yılında Antakya’yı ele geçirdi. Mar Cassianus Kilisesi’ni camiye çevirip 17 Aralık 1084 yılında bu yeni camide 110 müezzin tarafından okunan ezandan sonra cuma namazı kıldı. Bu davranışının şehirdeki İslam ve Selçuklu hâkimiyeti açısından büyük önemi vardı. Süleyman Şah, Antakya’yı ele geçirdiği sırada yerli halka gayet iyi davranmış, mallarının yağmalanmasına engel olmuş hatta onların ricası üzerine Meryem Ana ve Saint Georgios isimlerini taşıyan iki kilisenin inşasına da izin vermişti. Antakya’nın fethi gerek İslam dünyasında gerekse Selçuklu başkentinde büyük yankı uyandırmıştı. Sultan Melikşah bu fetihten memnun olmakla birlikte kardeşi Tutuş’u bölgeye göndermeyi de ihmal etmemişti. Bu, büyük Sultan’ın, günden güne daha da güçlenen Süleyman Şah’ın asıl hedefinin ne olduğunu çok iyi anladığını gösteriyordu.

    Mikail Oğulları ile Arslan Yabgu Oğulları Arasında Yeni Bir Savaş
    Gerçekten de Süleyman Şah, Antakya’dan sonra Bağras, Samandağı, İskenderun, Darbesak, Artah, Hârim, Tell Başir, Antep, Elbistan, Maraş, Göksun, Behisni (Besni) ve Ra’ban’ı hâkimiyeti altına almış, ardından Halep’e doğru ilerlemeye başlamıştı. Bu fetihlerle birlikte Süleyman Şah’ın devletinin sınırları Marmara Denizi’nden Fırat Nehri’ne kadar uzanmıştı. İlerleyişini sürdüren Süleyman Şah, 20 Haziran 1085’te Selçuklular’ın Musul emiri Müslim’i öldürdü. Artık Halep’i alması an meselesiydi. Ancak bu sırada Şam’a hükmeden ve Suriye’de bir Selçuklu devleti kuran Alp Arslan’ın oğlu ve Melikşah’ın kardeşi Tutuş da Halep’e hâkim olmak istemekteydi. Yanına ünlü komutanlardan Artuk Bey’i de alan Tutuş’un bölgeye gelmesi Mikail Oğulları ile Arslan Yabgu oğulları arasında yeni bir savaşı da kaçınılmaz hâle getirdi.


    “1086 yılının haziran ayı başlarında selçuk bey’in torunları bu kez halep yakınlarındaki ayn seylem’de karşı karşıya geldi. yapılan savaş süleyman şah’ın yenilgisiyle sonuçlandı.”

    1086 yılının Haziran ayı başlarında Selçuk Bey’in torunları bu kez Halep yakınlarındaki Ayn Seylem’de karşı karşıya geldi. Yapılan savaş Süleyman Şah’ın yenilgisiyle sonuçlandı. Süleyman Şah’ın ordusundaki Türkmenler karşılarında Türkmen Beyi Artuk’u görünce onun safına geçmişti. Ayn Seylem Savaşı Süleyman Şah’ın sonu oldu. Oğlu Kılıç Arslan esir edilip Isfahan’a gönderildi. Selçuklu kaynakları Süleyman Şah’ın ölümüyle ilgili iki rivayete yer verir. Bir rivayete göre, hayatında ilk defa yenilgi alan kahraman Süleyman Şah, bu yenilgiyi hazmedememiş, Tutuş’un barış teklifini reddetmiş, ıssız bir yere çekilerek bıçağını kalbine saplamak suretiyle intihar etmişti. Diğer bir rivayete göre ise Süleyman Şah savaş sırasında çarpışırken öldürülmüş, Tutuş savaş meydanını gezerken, askerlerinin yakut ve som altınla işlenmiş zırhı bulunan bir ceset gördüklerini söylemesi üzerine, “Bu Süleyman Şah’a benziyor, ayakları benim ayaklarım gibi, Selçuk oğullarının ayakları birbirine benzer.” diyerek onu teşhis etmişti. Tutuş’un cesedin başında ağlayarak söylediği, “Biz Mikail oğulları sizlere zulmettik, sizleri bizden uzaklaştırıp işte böyle öldürüyoruz.” şeklindeki sözleri âdeta amcaoğullarının hâkimiyet mücadelesindeki hissiyatının da bir yansıması gibiydi. Süleyman Şah’ın cenazesi savaş meydanından alınarak Halep Kapısı’na defnedildi. #

  • Suriye

    Suriye


    1516’da osmanlı hâkimiyetine girişinden itibaren dinsel, mezhepsel ve etnik çeşitliliği sürdürme yeteneğine sahip bir idari örgütlenmenin de desteğiyle, yaklaşık 400 yıl farklılıkları koruyarak birlikte yaşama pratiğini geliştiren suriye toplumu, baas rejimiyle birlikte ideolojik bir şemsiyenin altına girmek zorunda kalmıştır. 1947 yılında şam’da yapılan ilk kongreden 6 yıl sonra arap diriliş partisi ve arap sosyalist partisi’nin birleşmesiyle kurulan baas partisi, arap milliyetçiliği, birlik ve sosyalizm düşüncelerini harmanlayarak hızlı bir örgütlenme sürecine girmiştir.

    Antik Yunanlıların “üç kıtanın buluştuğu yer” olarak tanımladığı Suriye coğrafyası, geçtiğimiz yüzyılın başlarına kadar bugünkü Lübnan, Ürdün, Filistin, İsrail ve Suriye’yi içine alan geniş bir bölgenin adıydı. Nitekim Osmanlı’nın doğu ticaret yolu üzerindeki kilit mevkilerinden olan Bilad-ı Şam, ilk kez 1864’te “Suriye” vilayeti adını almış1 ve yaklaşık yüz yıl sonra Hafız Esat döneminin “Büyük Suriye” projesinin sınırları da bu çerçevede şekillenmiştir.

    Suriyede Esad Dönemi Sona Erdi
    Hama kentinde yıkılan Hafız Esad heykeli.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    Baas Rejimi ve Suriye
    Orta Doğu’ya Batı emperyalizminin müdahalesine karşı “Ebedî Misyonu Olan Tek Arap Ulusu” (Ümmetun Arabiyyetun Vâhide, Zâte Risâletun Hâlide) sloganıyla tüm Arap ülkelerinin tek çatı altında toplandığı laik, sosyalist bir Pan-Arap yönetimi kurmayı hedefleyen Baas Partisi’nin temel hedefi Avrupa’dakine benzer bir Arap Rönesansı başlatmanın ve eski ihtişamlı günlere dönmenin mümkün olabileceğini göstermektir. Lakin bu ideolojinin iktidara gelebildiği iki ülke olan Irak ve Suriye’de de görüldüğü üzere Baas rejiminin beklenen hedeflere ulaşamadığı gibi en belirgin özelliği, çoğunlukları azınlık yönetimlerinin hükmü altına almak ve majör kimlikleri otoriter bir ideolojik yönelimle baskılamak olarak şekillenmiştir. Özellikle ülke içindeki etnik ve mezhepsel gruplara olan şedit politikaların yarattığı iç hasarlar dış politikadaki taşkınlıklarla beslenince her iki ülkede de rejimin meşruiyeti sorgulanır hâle gelmiştir. Irak’ın Kuveyt üzerindeki iddiaları ve Suriye’nin Lübnan, Filistin ve Ürdün’ü büyük Suriye Devleti’nin bir parçası olarak görmesi de çevre coğrafyalarla olan politik ilişkileri zehirlemiştir.

    Deniz_Ulke_Kaynak_2) Suriye ve Levant Bölgesi
    Suriye ve Levant Bölgesi’ni gösteren harita.
    Beşar Esad - Arşiv
    Beşar Esad, 2001’de başlayan ve 13 yıl süren iç savaştan sonra 2024 yılı sonunda ülkesini terk ederek Rusya’ya sığındı.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    Suriye’de laik ve sosyalist bir milliyetçilik örtüsünün arkasına gizlenen tek parti sultasının devamını sağlamak zaman zaman çok sert politik şiddet uygulamalarını da teşvik etmiştir. Suriye halkı Baas rejiminden Esat rejimine doğru evrilen süreçte ağır bir zulüm ve baskı sürecine maruz bırakılmış; 2011’de bir iç savaşa evrilen çatışma dönemi sistemin bütün açıklarını ortaya çıkarmıştır. Politik sorunlara ilaveten mezhepsel ve etnik ayrışmaların gölgesinde Suriye’de ne bir toplum ne de bir ulus inşası mümkün olmuştur. Tıpkı Irak’taki gibi Suriye’de de azınlığın çoğunluğu yönetebilmesinin tek yolu olarak siyasal baskı ve şiddetin rejimin temel karakteristiği hâline gelmesi tercih edilmiş ve 21. yüzyılın dinamikleri her iki ülkede de değişimin fitilini ateşlemiştir.

    Üst Kimlik İnşasının Zorluğu
    Suriye ve çevre coğrafyasında bir türlü durulmayan suların en önemli sebebi kuşkusuz çok kimlikli bir imparatorluğun bakiyesi olan bu topraklarda birleştirici ve toparlayıcı bir üst kimlik inşasının zorluğu olmuştur. Osmanlı’dan artakalan topraklar üzerinde halen var olan kırktan fazla devlet arasında, uluslaşma sürecini henüz tamamlayamamış hemen her ülkede irili ufaklı kimlik (etnik ve mezhepsel) sorunlarının varlığı müzmin çatışmaların temel besleyicisi olagelmiştir. Ancak unutulmamalıdır ki zaman zaman Avrupa’daki Otuz Yıl Savaşları’na benzetilen Orta Doğu’daki kimlik çatışmalarının ardında hem devlet içi sosyoekonomik mücadeleler hem de devletler arasında süregiden stratejik rekabet de bulunmaktadır. Bu nedenle kimlik üzerinden şekillenen çatışmaların ekonomik, jeostratejik ve psikopolitik uzanımlarını göz ardı etmek bizi yanlış sonuçlara götürebilir.

    Deniz_Ulke_Kaynak_4) 1860'lı yıllarda Şam - Library of Congress arşivi
    1890’lı yıllarda Şam.
    KAYNAK: LIBRARY OF CONGRESS ARŞİVİ

    Tüm bu parametreleri de göz önüne alarak baktığımızda bütünlüklü bir ulusal kimlik inşa edememiş ülkelerin başlıca ortak noktasının ekonomik, sosyal ve siyasal yararlanma olanaklarının belli azınlıklar lehine aktarılması olduğunu söyleyebiliriz. Dışarıdan kaynaklı jeopolitik mücadelelerin vekil güçlerinin de dahil olduğu iç grup çatışmalarının kronikleşmesi ve müzminleşmesi ise Suriye’nin son on yıllardaki görünümünü olabildiğince yansıtmaktadır. Oysa ulusal kimliğini 1920’lerin başında inşa etmiş Türkiye gibi Suriyeliler de aynı dönemlerde bir kurtuluş savaşı vermiştir.

    2555047397
    Halep kentinin havadan görünümü, Aralık 2024. Yoğun çatışmaların yaşandığı Halep’te çoğunluğu Araplar oluştursa da Türkmen, Ermeni, Asuri, Yahudi, Kürt ve Çerkesler de yaşıyor

    Suriye’de Fransız İdaresi
    Yaygın olarak bilinenin aksine, Suriyeliler Osmanlı sonrası manda yönetimine istekli olmamış, bağımsızlık yanlısı Arap milliyetçiler sadece Fransız idaresini protesto etmekle kalmayıp 7 Mart 1920’de toplanan Büyük Suriye Kongresi’nin bağımsızlık kararının ardından ertesi gün Faysal’ın liderliğinde Lübnan’ı da içine alan Birleşik Suriye Krallığı’nı ilan etmiştir. İngilizler ve Fransızlar tarafından derhâl reddedilen bu ilan, Milletler Cemiyeti’nin de verdiği destekle, Kral Faysal’ın bizzat teslim olmasına kadar büyük bir baskı ortamı yaratmıştır. Faysal’ın Savunma Bakanı olan Yusuf el Azma’nın liderliğinde teslim olmak yerine çatışmayı tercih edenler ise 24 Temmuz 1920’de modernize tanklar ve uçaklarla desteklenen Fransız kuvvetleri karşısında alınan büyük yenilgiden sonra yönetimi Fransızlara bırakmak durumunda kalmışlardır. 1946’ya kadar süren Fransız manda yönetimi boyunca Arap milliyetçiliği bağımsızlık direnişinin en güçlü damarı hâline gelirken, isyancı hareketlerin Kuzey Afrika’daki sömürgelerine sıçramasından endişe duyan Fransızlar idari alanda yaptıkları düzenlemelerle Hristiyan, Alevi ve Ermeni kimlikleri güçlendirip, milliyetçi hareketleri sınırlamaya çalışarak kimlik gruplarını birbirinden ayrıştırıcı politikaları empoze etmişlerdir.


    “osmanlı dönemi boyunca birlikte yaşamı destekleyen merkez idarenin, manda idaresi döneminde böl ve yönet stratejisine geçmesinin sonuçlarını bugünkü suriye’nin parçalanmış görünümünde izlemek mümkündür.”

    Birlikte Yaşamdan Böl ve Yönet Stratejisine
    Osmanlı dönemi boyunca birlikte yaşamı destekleyen merkez idarenin, manda idaresi döneminde böl ve yönet stratejisine geçmesinin sonuçlarını bugünkü Suriye’nin parçalanmış görünümünde izlemek mümkündür. Edward Azar, daimî parçalanmışlık ve savaş hâlindeki topluluklar arası ilişkiyi “müzmin çatışma” (protractable conflict) kavramı çerçevesinde değerlendirirken bu tip çatışmaların ırk, etnisite, din ve kültür temelli olarak derinlemesine bölünmüş heterojen ve çok kimlikli toplumlarda yaygın olarak görüldüğünü ifade etmektedir. Ona göre çok kimlikli toplumlar genel olarak ulus inşa sürecinde başarısız ve ekonomik olarak az gelişmiş oldukları gibi, istikrarlı siyasi yapılar ve süreçler geliştirmelerini sağlayacak iç uzlaşmadan da büyük ölçüde yoksundurlar. Azar, eski sömürgeci güçlerin “böl ve yönet” siyasetinden kalan siyasi ve ekonomik mirasın, gruplar arasında onarılamaz travmalara neden olduğunu ve gruplar arası tarihsel rekabetlerin iç uzlaşmanın sağlanmasında ciddi engel teşkil ettiğini söylemektedir. Ona göre bu gibi ülkelerde genellikle bir ya da birkaç sosyal grup iktidarı ve devlet kurumlarını kontrolünde tutmakta ve diğer toplumsal grupların ihtiyaçları ve talepleri ise pek dikkate alınmamaktadır. Suriye’deki müzmin çatışmanın devamlılığını sağlayan tarihsel faktör de özünde budur.

    2299700997

    Çok kimlikli bir yapıyı sürdüren günümüz Suriye’sinde nüfusun yaklaşık %90’ı Arap olsa da geri kalanını Kürtler, Türkmenler, Çerkezler, Ermeniler, Süryaniler ve Yahudiler gibi grup kimliği tahkim edilmiş diğer etnik azınlıklar oluşturmaktadır. Bununla birlikte Arap nüfusun %70’i Sünni mezhebine mensup iken diğer %30’luk kesim ise Alevî (Nusayrî), İsmailî, Şiî, Hristiyan mezheplerindendir. Tüm bu bölünmüşlük içerisinde Suriye halkı kendisini Suriyelilik üst kimliğinden çok alt kimlikleri ile tanımlamakta ve ulusal bir üst kimliğin inşasında psikopolitik birtakım kısıtlar söz konusu olmaktadır. Zira ulus, sadece kâğıt üzerinde, somut bazı nitelikler çerçevesinde ve tek tip bir ölçütle tanımlanabilen bir büyük toplumsal grup değildir.

    Ne dil ne din ne coğrafya ne de etnisite gibi somut özellikler tek başına bir halk topluluğunu ulus yapmak için yeterlidir. Ulusal kimlik soyut bir tahayyüldür ve duygusal bir özdeşleşme, dayanışma ve bütünleşme hâlini anlatır. Bu psikopolitik tasarım, “biz”lik hâlini bütün somut ve soyut benzerliklerin ve aynı zamanda da farklılıkların üzerinde bir yerde konumlandırmaktadır.

    2555045045
    Suriye muhalefeti Halep Kalesi’nin kontrolünü ele geçirdi. 2 Aralık 2024.
    KAYNAK: SHUTTERSTOCK

    Ulus Kimliğinin Yapıcı ve Ayırt Edici Unsurları
    Siyaset felsefecisi David Miller ulusun kimliğinin yapıcı ve ayırt edici unsurlarını somut bazı ortak özelliklerin yanı sıra bir arada yaşama isteği ve vatandaşlık bilinci; tarihsel süreklilik ve ortak gelecek düşüncesi; sahip olunan vatana bağlılık; ortak kamu kültürü/ulusal karakter ile paylaşılan zafer ve başarı anlatıları olarak tarif etmektedir.

    Heyet Tahrir El - Şam Eğitimde
    Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) üyeleri, Suriye’nin kuzeyinde bir eğitim sırasında.

    Ona göre ulusal kimlik, bu unsurların sürekli olarak yapılandırılarak kolektif hâle gelmesiyle biçimlenmektedir. Birden fazla etnik grubu içeren ulus devlet modelinde, kurucu yapı taşları üzerinden birbirine bağlı, özdeşim kurabilen bir “psikolojik topluluk” kurgulanmaktadır. Bu tasarım gerçekleşmediği zaman, yani uluslaşmasını tamamlayamamış topluluklarda bağlılık devletin merkezine değil etnik, dinî, mezhepsel iç gruplara yönelik olmaktadır. Ulusal kimlik bütünleşmesi sağlanamadığı ölçüde iç gruplar geçmişe dair gruplar arası çatışma anılarını kolektif hafızada tutmaya ve geçmiş travmalarını kendi gruplarını tahkim etmekte kullandığı anlatılarla derinleştirmektedir. Suriye halkı Kerbela’dan bu yana süren mezhepsel bir ayrışmanın olduğu kadar imparatorluk sonrası politik homojenleştirme adına yapılan etnik baskıların; Baas sonrası azınlık diktasını koruyabilmek adına uygulanan siyasal şiddetin ve Arap Baharı’nın ardından radikal Sünni gruplarca uygulanan kitlesel terörün bütün anılarını kolektif hafızasında tutan bir topluluktur. Bu yüzden de rehabilite edilmesi zaman alacaktır.

    Suriye’de 1962’den itibaren uygulanan olağanüstü halin, Arap Baharı’nın dinamikleriyle önce kitlesel isyana ve sonrasında terör ve iç savaşa dönüşmesinin ardından Heyet Tahrir el- Şam’ın (HTŞ) liderliğinde devrimsel bir yapılanmaya doğru evrilmesi ülke tarihinde yeni bir sürece işaret etmektedir. Ancak HTŞ, kuruluşundan itibaren cihatçı ve terör stratejisi uygulayan bir örgüttür. Bu nedenle liderliğini Ahmet el Şara’nın yaptığı bu radikal Sünni hareketin, ekonomik, sosyal ve siyasal imkânları toplumun geniş kesimleri lehine aktarıp aktaramayacağı ve farklı grup kimliklerinin asimilasyona uğramadan varlıklarını ve saygınlıklarını koruyup koruyamayacakları henüz bilinmemektedir. Kaldı ki Suriye coğrafyası Kafkaslar, Orta Doğu, Doğu Akdeniz, Kuzey Afrika’yı birbirine bağlayan çok kritik bir jeopolitik hattın deniz açılımını sunmaktadır. Bu nedenle aynı anda yerel, bölgesel ve küresel aktörlerin sadece vekâleten değil bizatihi içerisinde yer aldıkları çok karmaşık bir ağın rekabet alanıdır.

    2556205265
    Suriye rejiminin düşüşü Suriyeliler tarafından kutlanıyor, 8 Aralık 2024.

    Orta Doğu coğrafyasındaki geleneksel rekabete yakın zamanda küresel ticari koridorlar savaşının da eklenmesi bölgenin siyasi önemini artırmıştır. Güney koridor alternatifine ilave olarak Hindistan, Orta Doğu ve Avrupa’yı birbirine bağlamayı amaçlayan IMEC (India-Middle East-Europe Economic Corridor) projesinin imzalanması ise oyun değiştirici öneme haizdir. Bu hattın Hindistan Mumbai’den başlayarak, Dubai’den Arap Yarımadası’na girişi ve İsrail üzerinden Doğu Akdeniz’e çıkışının planlanması tüm bölge denklemini değiştirmiştir. Artık temel amacın İsrail’in çevre ülkelerden gelen tehditlere karşı güvence altına alınması değil, koridorun tehditlerden arındırılması olduğunu söylemek mümkündür.


    “orta doğu coğrafyasındaki geleneksel rekabete yakın zamanda küresel ticari koridorlar savaşının da eklenmesi bölgenin siyasi önemini artırmıştır. güney koridor alternatifine ilave olarak hindistan, orta doğu ve avrupa’yı birbirine bağlamayı amaçlayan ımec projesinin imzalanması ise oyun değiştirici öneme haizdir.”

    Suriye bugün gelinen noktada en büyük sınır komşusu olan Türkiye’nin olduğu kadar bir yandan ABD-İsrail, bir yandan İran-Rusya ittifakının, başta Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerinin de oyun alanıdır. HTŞ zaferi sonrası ortaya çıkan sonuç ilk etapta İran ve Rusya ittifakının bölge stratejisi açısından ciddi bir hezimet olarak görünse de her iki ülkenin bölgedeki vekil güçlerle olan yakın ilişkisi, siyasi dengenin daha uzun süre hassas ve kırılgan olacağını göstermektedir. Bu bakımdan HTŞ’nin yakın zamanda lağvedileceği düşüncesinden hareketle Suriye’de anayasal standartlar güvence altına alınmış ulusal bir üst kimliğin oluşturulmasının ve liberal demokratik olması pek beklenmese de en azından hakkaniyetli bir siyasal model kurgulanmasının yalnızca insani değil, aynı zamanda siyasi bir beklenti olduğunu da söylemek gerekir. #

    DİPNOT
    1 Kudüs, Cebel-i Lübnan, Beyrut, merkez kazalar Baalbek, Bekaa, Duma, Vadi-il-Acm, Hasibiye, Raşeya, Hama, Humus, Selimiye, Hamidiye, Havran, Kuneytra, Basr-el Harir, Kerek, Maan, Tufile, Salt kazaları. Suriye’nin 1895 yılına ait idari taksimatına göre Halep, Beyrut ve Şam olmak üzere üç vilayeti bulunmaktaydı.