Etiket: Sayı: 122

  • Hüma

    Hüma


    mitolojinin, efsanevi hikâyelerin vazgeçilmezlerinden biri de kuşlardır. hüma kuşu da coğrafyaya, topluluklara göre ismi değişse de bu kuşlardandır. “devlet kuşu” olarak da kabul edilen hüma kuşunun kutsallığına osmanlı imparatorluğu’nda da rastlamak mümkündür. gökyüzünde kimsenin ulaşamayacağı yüksekliklerde uçan, sonsuz bir yolculuğa mahkûm bu kuşu gören ya da gölgesi üzerine düşen kişi kutsanmış, yani kut almış olur ve devletin başına geçer. olur da bir gün gölgesi üzerinize düşerse hayatınızda büyük bir değişiklik olacağından hiç kuşkunuz olmasın.

    Hüma_1) The Flight of the Simorgh. ca. 1590 A.D. – Painted at the Mughal Court of Akbar by the artist Basawan-BR-scale-4_00x
    “Simurg’un uçuşu”. Sanatçı Basawan tarafından yaklaşık MS 1590’larda Moğol sarayında resmedilmiştir.

    Efsanevi Hüma kuşu, “devlet kuşu” olarak da bilinir. Hüma’nın kelime anlamı “uğurlu”dur. Zaten ona da bu ad, uğur getirdiğine inanıldığı için verilmiştir. Fakat Hüma öyle parkta, bahçede görebileceğiniz kuşlardan değildir çünkü hiç mola vermeden sürekli uçar. Bunun nedeni ise Hüma’nın ayaklarının olmamasıdır. Hiç durmadan uçtuğu için de havadayken yumurtlar. Yavruları da yumurtadan havada çıkar ve hemen uçmaya başlar.

    Hüma’nın büyüklüğü konusunda farklı bilgiler mevcuttur. Bazı efsanelerde güvercin kadar küçük bazılarında ise gökyüzünü kaplayacak kadar büyük olduğu söylenir. Ancak genel olarak, geniş kanatlara sahip büyük bir kuş olarak tasvir edilir.

    Heybetli bir kuş olmasına rağmen Hüma diğer kuşlara zarar vermez. İyilikle ve talihle özdeşleşmiştir. Kimseye kötülüğü dokunmaz, tam tersine insanlara şans getirir. Bundan dolayı da biri onu bilerek öldürürse o kişinin kırk gün içinde öleceği söylenir.

    Hüma çoğu zaman gözle görülemeyecek kadar yükseklerde uçar ama arada bir yere 40 arşın yani 27 metre kadar yaklaşır. Böyle anlarda gölgesi kimin üzerine düşerse ya da kimin başına konarsa o kişinin hükümdar ya da çok zengin olacağına inanılır. Halk arasındaki “Başına devlet kuşu konmak” deyiminin kaynağı da bu inançtır.


    heybetli bir kuş olmasına rağmen hüma diğer kuşlara zarar vermez. iyilikle ve talihle özdeşleşmiştir. kimseye kötülüğü dokunmaz, tam tersine insanlara şans getirir.

    Hüma Kuşu ve Osmanlı Padişahları
    Hüma kuşu, Osmanlı padişahlarıyla birçok yönden benzerlik taşır. Hüma’nın sürekli gökyüzünde dolaşması, padişahın yüceliğini ve erişilmezliğini simgeler. Onun iyiliği temsil etmesi, padişahın adalet ve merhamet anlayışıyla örtüşür. Hüma kuşunun gölgesi, padişahın kudretinin ve halk üzerindeki etkisinin bir yansımasıdır. Bu nedenle, Osmanlı kültüründe “Hümayun” sözcüğü kutsal, mübarek ve padişah ile ilişkilendirilen anlamlar taşır. Örneğin, padişahın yazılı emirleri “Hatt-ı Hümayun”, mührü “Mühr-ü Hümayun” ve otağı da “Otağ-ı Hümayun” olarak adlandırılmıştır. Topkapı Sarayı’nın ana giriş kapısı olan Bab-ı Hümayun da bu bağlamda, padişahın ve saltanatın kapısı anlamına gelir. Güçlü bir saltanat simgesi olan bu ihtişamlı kapı, devletin ve hanedanın halka görünen ilk yüzüydü.

    Hüma_2) Palacio_de_Topkapı,_Estambul,_Turquía,_2024-09-30,_DD_59
    Hüma_2) detay1892 (1)
    Güçlü bir saltanat simgesi olan bu ihtişamlı kapı, devletin ve hanedanın halka görünen ilk yüzüydü.
    Değiştirilen Tarih
    Kitabeler bir dönemin değerlerini ve kültürünü yansıtan tarihsel belgelerdir. Bunlar üzerinde yapılacak değişiklikler, tarihe müdahale etmek anlamına gelir.

    Topkapı Sarayı’nın ana giriş kapısı olan Bab-ı Hümayun’un sağ ve sol taraflarında bulunan ve 1868 yılında yazılan kitabelerde, “Sultan, Allah’ın yeryüzündeki gölgesidir.” ve “Bütün mazlumlar buraya sığınabilir.” yazıları vardı. Geçtiğimiz yıllarda yapılan restorasyonlarda bu yazılar değiştirildi. Bu değişiklik sonucunda sağ tarafa, “Mülk’ün sahibi Allah’tır”, sol tarafa da “Muhammed O’nun resulüdür.” yazıları kondu. Sonraki yıllarda ise bu kitabeler yeniden değiştirildi ve eski hâline getirildi.

    Kitabelere yapılan bu tür müdahaleler tarihî bir belgeyi yeniden yazmaya benzer. Bunlar hem tarihsel bilinci zedeler hem de toplumun geçmişle kurduğu bağı koparır. Tarih, olduğu gibi korunmalı ve gelecek kuşaklara o şekilde aktarılmalıdır.

    Çerkezlerin Trajedisi
    1861-1864 yılları arasında Ruslar, Çerkez topraklarını işgal etti ve halkı göçe zorladı. Göç etmeyenlerin savaş esiri olarak Rusya’nın iç kesimlerine sürgün edilecekleri duyuruldu. Bunun üzerine binlerce Çerkez, Osmanlı topraklarına doğru zorlu bir yolculuğa çıktı. Tıpkı Hüma kuşunun gölgesiyle mazlumlara umut olması gibi, Osmanlı Devleti de Çerkez göçmenler için bir umut kapısı oldu.

    Osmanlı topraklarına ulaşabilen Çerkezler, yurtlarından koparılmış, açlık ve hastalıkla mücadele etmiş insanlardı. Ne yazık ki on binlercesi Anadolu’ya varamadan yollarda can verdi. Osmanlı Devleti, bu mazlumlara kapılarını açarak onları savaş esiri olmaktan kurtarmıştı ancak devlet, ciddi bir ekonomik ve siyasi buhranın içindeydi; Çerkez göçmenlerin gelişi mevcut sıkıntıları daha da derinleştirmişti.

    Hüma_3) P.N. Gruzinsky_nin Rus sald ırılarından kaçınmak için yurtlarını terk eden Çerkezleri tasvir eden bir tablosu, 1872..
    P.N. Gruzinsky’nin Rus saldırılarından kaçınmak için yurtlarını terk eden Çerkezleri tasvir eden bir tablosu, 1872.

    O dönemde Bâb-ı Hümayun’da çıkan bir yangın, bu görkemli kapıya büyük zarar verdi. Sultan Abdülaziz’in emriyle onarılan Bâb-ı Hümayun’a, “Ya velayete külli mazlum” (Bütün mazlumların sığınağı) yazılı bir kitabe yerleştirildi. Bu kitabe, zor durumda olan herkesin padişahın merhametine ve adaletine güvenebileceğini simgeliyordu.

    Türk Mitolojisinde Kuşlar
    İslamiyet’ten önce Türkler, Gök Tanrı’ya inanırdı ve O’na seslenirken “tengri” sözcüğünü kullanırdı. Bu kelime hem göğü hem de Gök Tanrı’yı ifade eder. Tanrı, gökyüzüyle özdeşleştirilmiş olduğundan; yeryüzü ile gökyüzü arasında manevi bir köprü kuran kuşlar Türk mitolojisinde büyük önem taşır.

    Eski Türkler, ölümü “canın bedenden uçması, göğe yükselmesi” olarak görür, cenneti ise “uçmak” diye adlandırırdı. Can, bedenin içinde kafese konmuş bir kuş olarak kabul edilir, ölüm ise bu kuşun kafesinden, yani bedenden özgürce uçması olarak tasvir edilirdi.

    Ruhların insanlara can vermeden önce gökyüzünde kuş şeklinde yaşadığına inanılırdı. Bir kişi öldüğünde ruhu göğe yükselerek yeniden uçmaya başlardı. Bu nedenle, ölen biri için “sunkar boldı” (Sungur, yani doğan oldu.) ifadesi kullanılırdı. Göğe yükselişi simgeleyen bu söz, ölümün bir son değil, ruhun yeniden özgürleşmesi anlamına geldiğini vurgulardı. Bu inanç, İslamiyet’in kabulünden sonra da varlığını sürdürdü.

    Türkler, boylarını temsil eden ve “ongon” adı verilen hayvan sembollerine sahipti. Zamanla bu ongon hayvanları, boyların tamga (damga) işaretlerine dönüştü. Türklerin türeyiş mitlerinde tuğrul, kartal, laçin (şahin), çağrı (doğan) ve atmaca gibi kuşların önemli bir yeri vardı. Oğuzların yirmi dört boyunun her birine özgü kuş sembolleri ve tamgaları bulunuyordu.

    Niyet Neydi, Akıbet Ne Oldu…
    Hüma kuşunun mazlumlara umut vermesi gibi, Sultan Abdülaziz de Çerkez göçmenlere kapısını açarak adalet ve merhametin sembolü olmak istemişti. Ancak padişahın yanlış politikaları ve müsrifliği bu idealleri gölgede bırakıyordu. “Mazlumların sığınağı” olmayı temsil eden kitabe, halkın zorlaşan yaşam koşullarıyla tezat oluşturuyordu.

    Hüma_4) SALT ARŞİV-AFMSBDIVH205
    Sultan Abdülaziz Çerkez göçmenlere kapısını açarak adalet ve merhametin sembolü olmak istemişti.

    Osmanlı Devleti, ilk dış borçlanmayı Kırım Savaşı sırasında yapmış ve daha sonra da borç almaya devam etmişti. 1875 yılına gelindiğinde devletin borçları ödeyecek gücü kalmamıştı. Hükümet, iç ve dış borçların ve faizlerin ödenmesini beş yıl süreyle yarıya indirdiğini duyurdu. Bu, Osmanlı hazinesinin iflası anlamına geliyordu.

    Hükümetin başarısızlıkları büyük tepkiye yol açtı. İstanbul’da güvenlik azaldı, halk silahlandı. Ardından medrese öğrencileri ayaklandı. Sonunda 30 Mayıs 1876’da Abdülaziz tahttan indirildi ve yerine V. Murat padişah yapıldı.

    Sultan Abdülaziz tahttan indirildiğinde, Bab-ı Hümayun’un üzerindeki “Ya velayete külli mazlum” yazısı hâlâ yerindeydi. Ancak o kapının temsil ettiği saltanat, artık ne mazlumlara umut verecek güce ne de halkın adalet özlemini karşılayacak bir kudrete sahipti. Osmanlı Devleti artık yıkılmış olsa da Hüma’nın hikâyesi, bizlere iyiliği ve merhameti hatırlatmaya devam ediyor. #

    Uğur Getiren Akbaba
    19.yüzyılda yaşamış olan Alman tarihçi Joseph von Hammer’a göre Şark toplumlarında, hükümdar olacak kişinin başı üzerinde uçan akbaba uğurlu sayılırdı. Bu büyük akbabaya “Hüma” adı verilir ve soylu bir kuş olarak kabul edilirdi. Çünkü Hüma canlı kuşlara zarar vermez, sadece diğer kuşların öldürdüğü hayvanların parçalarıyla beslenirdi. Ayrıca, yavrularını kanatlarıyla koruyarak şefkatli bir anne sevgisi gösterirdi.

  • Yapı Anlatılarında Mimar Trajedisi

    Yapı Anlatılarında Mimar Trajedisi


    dünya genelinde mimarinin temeli yapı odaklı olsa da mimarın başrolü oynadığı efsane ve anlatıların neredeyse tümü, mimarın başarısı nedeniyle cezalandırılmasını işler. halk bilimci stıth thompson’un halk edebiyatı motif dizininde, “mimarın muhteşem bir yapının tamamlanmasının ardından hükümdar tarafından benzeri bir yapı inşa etmemesi için öldürülmesi” şeklinde tanımladığı bu motif, farklı kültürlerde çeşitli yapılar hakkında sözlü geleneğe dayanan kurgusal efsanelerden beslenir. mimarın başarısından dolayı cezalandırıldığı anlatılarda, başka bir hükümdar için daha güzel bir yapı inşa etmesinden endişe edilen mimar kimi zaman öldürülür kimi zamansa kör edilerek veya elleri kesilerek mesleğini icra edemez hâle getirilir.

    Mimarlik_1)
    Nu’man, Sinimmar’ı Havernak Köşkü burçlarından aşağı atıyor.
    (Nizamî-i Gencevî, Hamse, XVII. Yüzyıl Safevî Yazması, The Walters Art Museum, W612.186B).

    Mimarın Cezalandırılmasına İlişkin İlk Motifler
    Mimarın cezalandırılmasının işlendiği en kadim anlatıya IV. yüzyıla tarihlenen Yahudi dinî metinlerinden Talmud’da yer verilir. Kudüs’te bulunan Süleyman Mabedi’nin inşasını konu alan anlatılardan birine göre, mimar Hiram Usta ve diğer tüm çalışanlar “Tek Tanrı” adına yapılan bu tapınağın bir eşinin pagan tanrılar için de inşa edilmemesi adına öldürülmüştür. Kimi Ayasofya öykülerinde mimar, başka bir şaheser inşa etmesini engellemek isteyen ve yapının Tanrı’nın yardımıyla inşa edildiğine, yani mimarın Tanrı’nın aracısı olduğuna inanan halk nezdinde kendi yerine hükümdar olarak tanınmasından çekinen İmparator tarafından katledilmiştir. Normandiya’da d’Ivry Kalesi’nin mimarı Lanfred’in (ö. 1000?) ellerinin kestirildiği, Moskova’da Aziz Vasil Katedrali’nin mimarı Postnik Yakovlev’in (ö. 1588) Korkunç İvan (ö. 1584) tarafından kör edildiği rivayet edilir. Benzer efsaneler, St. Petersburg yakınlarındaki 1492 tarihli Ivangorod Kalesi ile 1695 tarihli Berlin Parochialkirsche’nin mimarları için de söylenegelir. Batı kökenli en ilgi çekici efsanelerden biri, 1751 yılında tamamlanan Madrid Kraliyet Sarayı’nın İtalyan mimarı Francesco Sabatini (ö. 1797) hakkındadır. Sabatini’den dünyadaki en görkemli sarayı inşa etmesini isteyen Kral V. Felipe (ö. 1746), daha iyisini yapabileceğini söyleyen mimarın kollarını, daha güzelini inşa etmemesi için kestirir; gözlerini, daha güzelini görmemesi için oydurur ve dilini ise sarayın sırlarını başkalarına açıklamaması için kestirir. Dilsiz, kör ve sakat bırakılan mimara sarayda bir oda verilir ve ömrünün sonuna kadar burada yaşamaya mahkûm edilir. Cezalandırma motifi kimi zaman farklı bir mesajla sonlanır. 1490 yılında Prag Astronomik Saati’ni yapan Hanuš adlı ustanın başka bir kentte benzerini yapmaması için kör edildiği, ustanın bunun karşılığında saatin işleyişini bozduğu ve yüzyılı aşkın süre boyunca saatin onarımını yapacak usta bulunamadığı anlatılır.

    İslam Dünyasında Mimarın Cezalandırılması Motifi
    Mimarın cezalandırılması motifi İslam dünyasında da sıklıkla işlenir. Kahire’de kendi adına bir külliye inşa ettiren Memlûk hükümdarı Sultan Hasan’ın (ö. 1361), mimarın ellerini kestirdiği dillendirilmektedir. Tibet Kralı Sengge Namgyal’ın (ö. 1642), bir saray inşa ettirdiği ünlü mimar Chandan’ın sağ elini kestirdiği ancak Chandan’ın yalnızca sol elini kullanarak Keşmir’de kimi kale ve camilerin inşasını üstlendiği rivayet edilir. Şah Cihan’ın (ö. 1666), Tac Mahal’in mimarını kör ettirdiği, diğer ustaların ise sağ ellerini kestirdiği anlatılır. Muhammed Âdil Şah’ın (ö. 1656) Bijapur’da bulunan Gol Gumbaz adlı devasa türbesini inşa eden mimarın gözlerini oydurarak ellerini kestirdiği söylenir. Kimi söylencelerde hükümdar için görkemli bir yapı inşa eden mimarlar yerine hükümdarın inşa ettirdiği yapıyı gölgede bırakan başka yapılar inşa eden mimarlar cezalandırma motifinin konusu olur. İsfahan’da, Şah Abbas’ın (ö. 1629), Şah Mescidi’nden daha görkemli bir kilise inşa eden Ermeni mimarın ellerini kestirdiği anlatılır. Mimarın cezalandırılması kimi zaman yapısal sırların başkalarının eline geçmemesine yönelik kaygı epizotuyla şekillenir. Evliya Çelebi (ö. 1682), Erdel Kralı Bethlen Gabor’un (ö. 1629) Varat Kalesi’ni çevreleyen hendeğin ortasına kurduğu tuzağı bilen kimse kalmaması için tüm ustaları suya atarak boğdurduğunu kaydeder. Türkmenistan’ın Köhne Ürgenç kentinde çok yüksek bir minare (Kutluğ Timur Minaresi) inşa ettiren Han’ın, mimarı başka bir yerde daha yüksek bir minare yapmaması için öldürmeye karar verdiği, kendisine âşık olan Han’ın kızı Törebeğ Hanım’ın uyardığı mimarın ise iki kanat yaparak minareden atladığı ve Tanrı’nın izniyle uçarak uzaklaştığı rivayet edilir.

    Mimarlik_3)
    Aziz Vasil Katedrali, Moskova.
    Mimarlik_3.1)
    Kraliyet Sarayı, Madrid.
    Mimarlik_2)
    Hiram Usta, St. John Kilisesi, Chester.

    İslam dünyasında mimarın başarısından dolayı cezalandırılması motifi kuşkusuz, Nizamî-i Gencevî’nin (ö. 1214?) Hamse’sindeki Heft Peyker/Yedi Sûret adlı mesnevide işlenen efsanevi mimar Sinimmar anlatısından beslenir. Anlatı, Yemen hükümdarı Nu’man’ın, Rum diyarında ünlü bir mimar olan Sinimmar’dan, himayesindeki Sasanî şehzadesi Behram Gûr (ö. 438) için dünyadaki en görkemli köşkü sipariş etmesiyle başlar. Havernak adlı eşsiz köşkün inşasını tamamlayan Sinimmar, yapıyı çok beğenen Nu’man’ın övgü dolu sözleri karşısında gurura kapılarak daha iyisini yapabilecek maharette olduğunu söylemekten kendini alamaz.

    Mimarlik_4)
    Sultan Hasan Külliyesi, Kahire.

    Bu cevap karşısında öfkelenen ve yeryüzünde Havernak’tan daha güzel bir yapının inşasını engellemek isteyen Nu’man, Sinimmar’ı burçlardan atarak öldürür.

    Anlatının gerçekliği ve kahramanı Sinimmar’ın kim olduğu konusu, çeşitli araştırmalara konu edilmişse de bir sonuca ulaşılamamıştır. Ancak Sinimmar anlatısı, özellikle mimarlar veya mimarlık ile ilgili meseleler aracılığıyla sürekli gündemde kalmıştır. İslam geleneğinde ustalık gösteren mimarlar, Sinimmar ile kıyaslanarak övülür, çeşitli yapılar ise “Sinimmar yapısı” veya “Havernak” benzetmesiyle yüceltilir.

    Osmanlı’da Sinimmar Yakıştırması ve Mimarın Cezalandırılması Motifi
    Bursalı İsmail Beliğ (ö. 1729), Güldeste-i Riyâz-ı İrfân adlı vefeyatnamesinde, Sultan Murad Hüdevandigar’ın (ö. 1389) mimarını (Kaplıca Mimarı), Sinimmar ayarında bir üstad olarak tanımlarken, Sinimmar’ın kim olduğunu açıklayan kısa bir de açıklama ekler.

    Eyüp’te bulunan Zal Mahmud Paşa Camii’nin vakfiyesinde Mimar Sinan, Sinimmar’a benzetilerek övülür ve “aferin” ifadesiyle kutlanır; Tophane-i Âmire’nin I. Mahmud (ö. 1754) dönemine ait kitabesinde yapının, Sinimmar’ı kıskandıracak nitelikte olduğu vurgulanır. XVI. yüzyıl Osmanlı entelektüellerinden Gelibolulu Mustafa Âlî (ö. 1600) ise Künhü’l-Ahbâr adlı eserinde, Fatih Camii mimarı Atik Sinan’ı “mi’mâr-ı Sinimma-r-kudret ve Sinân-şöhret” yani “Sinan adında Sinimmar yeteneğinde bir mimar” sözleriyle tanımlar.

    Mimarlik_6)
    Havernak’ın inşası. Resimleyen: Behzad. (Nizamî-i Gencevî, Hamse, Herat, 1494/1495, British Library, OR. MS. 6810 fol. 154b).
    Mimarlik_7)
    Ayasofya, İstanbul.

    Atik Sinan özelinde, “Sinimmar” yakıştırması yalnızca mimari ustalığa değil, aynı zamanda paylaşılan ortak kadere de bir gönderme barındırır. Boğdan Beyi Dimitri Kantemir (ö. 1723), “Kristodulos” adında bir Rum olarak tanımladığı Atik Sinan’ın, caminin tamamlanmasının ardından Sultan II. Mehmed tarafından takdir edilerek ödüllendirildiğini ancak daha görkemlisini inşa edip edemeyeceği sorulduğunda, çok daha iyisini yapabileceği cevabını vermesi üzerine Sultan’ın gazabına uğradığını kaydeder. Güya halefinin kendinden daha görkemli bir mabed inşa edebilecek yetenekte bir mimara sahip olmasını istemeyen Sultan, Atik Sinan’ı caminin kuzey girişine yerleştirilen kazığa oturtarak öldürtmüştür.

    Atik Sinan, kabir kitabesine göre 13 Eylül 1471 Perşembe günü deniz kıyısında bulunan bir zindanda hayatını kaybetmiştir. Anonim Osmanlı Kroniği yazarı, Sinan’ın kabir kitabesinde bildirildiği gibi hapsedildiği yerde öldüğünü onaylarken dövülerek öldürüldüğünü ekler. Evliya Çelebi ise mimarın akıbetine ilişkin günümüzde hâlen popülerliğini koruyan bambaşka bir anlatı sunar. Bu sıra dışı anlatıya göre Sultan Mehmed, inşa sırasında kullanılmak üzere getirttiği sütunları keserek caminin Ayasofya kadar yüksek olmasına engel olan mimara, bunun nedenini sorar. Mimar, İstanbul’da çok deprem olduğunu, yapının ayakta kalabilmesi için sütunları kesmek zorunda kaldığını söyler. Bu yanıttan tatmin olmayan Sultan, mimarın ellerini bileklerinden kestirir. Elleri kesilen mimar, Sultan’ı dava eder. Kadı, caminin boyutlarının ibadete engel olmadığından, Sultan’ın şeriata aykırı, keyfî bir iş yaptığına karar vererek kısasa, yani Sultan’ın ellerinin kesilmesine hükmeder. Dava, Sultan’ın mimara tazminat ödemeye mahkum edilmesiyle sonuçlanır. Anlatı, Sultan ile kadı arasında geçen ve adaletin önemini vurgulayan diyalog ile sonlanır. Anakronik ve manipülatif bu anlatı, sonuçta, dikkatleri Osmanlı adalet sistemine çekerek Sultan’ın hakkaniyetini yücelten bir kıssaya dönüşür.

    Oysa Atik Sinan’ın öldürülmesi, Ayasofya’yı alt etme konusundaki başarısızlığı sebebiyle değildir. Fatih Camii’nin inşası ve Atik Sinan’ın akıbetine detaylı şekilde yer veren Anonim Osmanlı Kroniği yazarına göre, öldürülme nedeni inşa sürecinde, Sultan’ın şantiyeyi denetlemekle görevlendirdiği müfettişlerin acemilik, becerisizlik, aksaklık, israf ve yolsuzluk gibi iddialarla mimarı gözden düşürmesidir. Öte yandan, 1766 yılında gerçekleşen depremde tümüyle yıkılan caminin, strüktürel problemlerinin henüz inşa edildiği dönemde dahi kendini göstermiş olması muhtemel.

    Türkiye’de Mimarın Cezalandırılması Motifi
    Türkiye’de cezalandırma motifi yerel söylencelerde aynı epizotlar eşliğinde hayat bulur. Van’da Hoşap Kalesi mimarının ellerinin kestirildiği, Safranbolu’da Asmazlar Konağı’nın mimarının kibirli ve acımasız işvereni tarafından vurularak öldürüldüğü, Yozgat’ta Çapanoğlu Camii’nin mimarının daha güzelini yapmaması için Çapanoğlu tarafından öldürülmek istendiği ancak bu durum kendine malum olunca minareden uçarak kaçtığı anlatılır. Ağrı’nın Doğubeyazıt ilçesinde bulunan İshak Paşa Sarayı’na ilişkin iki yerel efsanede de aynı epizot işlenir. Efsanelerden birinde yapımı çok uzun süren saray tamamlanır tamamlanmaz baş mimar ve ustaların kolları bu saraydan daha görkemlisinin yapılmasını engellemek adına Mahmud Paşa tarafından kestirilir.

    Mimarlik_9)
    1766 depreminden önce Fatih Camii. (Çizim: Francesco Scarella, 1686, Österreichische Nationalbibliothek, Codex 8627.)

    Timur’dan Yakın Zaman Kuzey Kore’ye Mimarın Cezalandırılması Motifi
    Öte yandan, mimarın hükümdarın yapı konusundaki beklentilerini karşılamakta yetersiz kaldığı durumlarda gerçekten de hayatından olduğu kimi örnekler yaşanmıştır. Sözlü gelenek, Timur’un (ö. 1405), mimarını eşi Bibi Hanım’a duyduğu gizli aşktan dolayı duyduğu kıskançlık yüzünden öldürttüğü yönünde romantize eder ancak mimar Muhammed Celd’in, Semerkand’da inşa ettiği Bibi Hanım’ın adını taşıyan caminin yeterince büyük ve yüksek olmadığını düşünen Timur tarafından öldürüldüğü, dönemin kaynaklarınca belirtilir. Mimarı öldürten Timur, yapının bir kısmını yıktırarak daha yüksek şekilde inşa edilmesi emrini vermiştir.

    Hükümdarı memnun edemeyen mimarın cezalandırılmasına yönelik son örnek oldukça günceldir. Kuzey Kore Resmî Haber Ajansı KCNA’ya dayandırılan bir habere göre, Kasım 2014’te başkent Pyongyang’da inşası devam eden havalimanı şantiyesini ziyaret eden devlet başkanı Kim Jong-Un, inşa edilen terminali beğenmeyerek tasarımcıları, partinin ulusal kimliğini korumayı önceleyen estetik anlayışını göz ardı etmekle suçlamıştı. Eski model bir başmimar olarak alımlanan Ma Won Chun’un, geleneksel hükümdar imgesini temsil eden Kim Jong-Un ile arasında geçenler sonrasında ortadan kaybolması uluslararası medya ve mimarlık ortamında, hükümdar tarafından cezalandırılan mimar imgesine dayanan nostaljiden beslenen dramatik bir dedikoduya neden oldu. #

    KAYNAKÇA
    Evliyâ Çelebi b. Derviş Muhammed Zıllî, Evliya Çelebi Seyahatnamesi Topkapı Sarayı Bağdat 304 Yazmasının Transkripsiyonu-Dizini, 1. Kitap, haz. Orhan Şaik Gökyay, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1996.
    Genceli Nizamî, Heft Peyker, çev. Mehmed Emin Yümni, haz. Aytekin Yıldız, Büyüyen Ay Yayınları, İstanbul, 2013.
    Keskin, Mustafa Çağhan, “Atik Sinan: Mitler ve Gerçekler Arasında Bir Osmanlı Mimarı”, METU Journal of Faculty of Architecture 39/2 (2022), s. 75-104.
    Öztürk, Necdet (haz.), Anonim Osmanlı Kroniği (1299-1512), Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 2000.
    Thompson, Stith, Motif-Index of Folk-Literature: A Classification of Narrative Elements in Folktales, Ballads, Fables, Medieval Romances, Exempla, Fabliaux, Jest-Books and Local Legends, Bloomington: Indiana University Press, 1966, W181.2. 
    Yerasimos, Stefanos, Türk Metinlerinde Konstantiniye ve Ayasofya Efsaneleri, çev. Şirin Tekeli, İletişim Yayınları, İstanbul, 2010.
  • Rum Kızının Aşkı

    Rum Kızının Aşkı


    bol oksijeniyle ünlü kaz dağları balıkesir’in edremit ilçesi sınırları içerisinde yer alır. yunan mitolojisindeki adı ida olan kaz dağı, ilk güzellik yarışmasının yapıldığı yer olarak tanınır. bu güzellik yarışmasının adayları tanrıça hera, athena ve afrodit’tir. yarışmanın jüri üyesi olan paris ise bir ayı tarafından emzirilerek büyütülen ve tanrıların kralı zeus tarafından bu işle görevlendirilen bir prenstir. yarıştan galip ayrılmak isteyen tanrıçalar, efsaneye göre paris’e hükümdarlık, güç, para ya da aşk teklif eder. mitolojiye göre aşk tanrıçası afrodit, rakiplerini yenerek güzellik kraliçesi seçilir.

    Rum_Kizi_1) Rum_Kizi
    Rum kızı Sofiya ve Onbaşı.
    ÇİZİM: SELÇUK ÖREN

    Kaz Dağı Efsaneleri
    Kaz Dağları çok eski dönemlerden beri aşk hikâyelerine ve efsanelerine konu olmuştur. Eteklerinde kurulu Altınoluk da günümüzden yüz yıl önce yaşanan bir aşk hikâyesine şahitlik etmiştir. Altınoluk’un eski adı Papazköy’dür. Bugün tatil yeri olarak ünlü olan bu beldenin, henüz Altınoluk adını almayıp Papazköy olarak bilindiği dönemlerde büyük bir aşk hikâyesi yaşanmıştır. Fakat bu bir efsane değil Osmanlı arşiv belgelerine yansımış gerçek bir aşk hikâyesidir.

    Hasan Boğuldu Efsanesi
    İsterseniz önce yine aynı bölgede çok sık dile getirilen bir aşk hikâyesine dayanan “Hasan Boğuldu” efsanesini hatırlayalım:

    Ünlü efsane, Hasan ve Emine’nin trajik aşk hikâyesini anlatır. Hasan Zeytinli’de bahçıvanmış. Ufacık bir bahçesi varmış. Yazın bostan, yeşillik eker; kışın el zeytini silkmeye gider, koca anasıyla yaşar dururmuş. Yüksekoba’dan Emine, Edremit pazarında Hasan’ı görmüş. Birbirlerinden çok hoşlanmışlar. Zeytinli’ye gelene kadar yan yana yürümüşler, ikisi de birbirine gönül yakmış.

    Rum_Kizi_2) hasanboğuldu
    Hasan Boğuldu (Gökbüvet) Şelalesi ve Göleti.

    Aşklarının sonunda Hasan ile Emine evlenmeye karar vermiş. Hasan’ın annesi bu habere çok sevinmiş ama Emine’nin babası bu evliliğe karşı çıkmış. Çünkü Emine’nin, obanın yiğitlerinden biriyle evlenmesini istemektedir. Emine babasına çok dil dökmüş. Sonunda babası bu iki gencin evlenmesine izin vermek için bir şart koşmuş. Bu şart ise Hasan’ın tuz dolu 40 okka bir çuvalı köyden obaya kadar taşımasıdır. Bu şartı Hasan layıkıyla yerine getirebilirse o zaman tüm oba Hasan’ın ne kadar güçlü, yiğit bir delikanlı olduğunu kabul edecek ve bu iki genç evlenebilecektir.


    “aşklarının sonunda hasan ile emine evlenmeye karar vermiş. hasan’ın annesi bu habere çok sevinmiş ama emine’nin babası bu evliliğe karşı çıkmış. çünkü emine’nin, obanın yiğitlerinden biriyle evlenmesini istemektedir.”

    Hasan şartı kabul etmiş ve çuvalı sırtlanıp çıkmış yola. Hasan sırtındaki çuvalla yürürken Emine de sevdiğine eşlik etmiş. Yol aldıkça Hasan yorulmaya başlamış. Artık sendeleyerek yürümektedir. Hasan her sendelediğinde Emine ona güç vererek, “Bizim için dayan Hasan!” diye onu yüreklendirmiş. Hasan biraz daha gitmiş ama tuz sırtını iyice yakmaya başlayınca gücünü tamamen kaybederek yere düşmüş. Emine’ye, “Gel kaçalım!” diye teklifte bulunmuş ancak Emine kabul etmemiş. Çünkü obasına söz vermiş. Hasan, “Beni bırakma, sana doğru gelemem. Artık geri de dönemem.” demişse de Emine, Hasan’ı orada bırakıp çuvalı sırtına yükleyip gitmiş.

    Emine evine gider gitmez Hasan’ı bıraktığına pişman olmuş ancak pişman olması fayda etmemiş, ailesi onun geri dönmesine izin vermemiş. O gece, Kaz Dağları’na korkunç bir fırtına inmiş, âdeta yer yerinden oynamış. Bu sıkıntılı durum karşısında Emine çok üzülmüş ve sabahı zor etmiş. Sabah olup da fırtına dindikten sonra Emine, Gökbüvet Gölü’nün yoluna düşmüş. Emine önce ayrıldıkları yere bakmış ancak orada Hasan’ı bulamamış. Her yeri gezip Hasan’ı bulamayan Emine en son Edremit’e gitmiş, lakin orada da bulamamış. Hasan’dan hiçbir iz bulamayan Emine, günler sonra Gökbüvet’in sularında Hasan’ın gömleğini bulmuş. Anlamış ki Hasan o fırtınalı havada bu gölde hayatını kaybetmiş. Bu acıya dayanamayan Emine, “Sana geliyorum Hasan’ım!” diyerek kendini Gökbüvet’in başındaki çınara asmış.

    Rum_Kizi_4) Belge 4
    Osmanlı Arşivi belgesinde, “Karesi Mutasarrıflığı’ndan Dâhiliye Nezareti’ne iletilen bilgi: Sofiya, nasihatlara rağmen ailesine dönmek istemiyor.”
    Rum_Kizi_3) Belge 1
    Osmanlı Arşivi belgesinde, “Türk Onbaşı’ya âşık olup onunla evlenebilmek için Müslüman olan Sofiya’nın Edremit’te Yüzbaşı Hüseyin Efendi’nin evinde kalmakta olduğu, geri dönmeyeceği” belirtilmektedir.

    İşte tüm bunlardan dolayı, birbirini seven iki gencin birleşemediği ve yarım kalan bir aşk hikâyesi ortaya çıkmış. Dinleyenleri hüzne boğan ve hikâyeleri efsaneleşerek günümüze kadar ulaşan bu kişilerden dolayı, o günden sonra Gökbüvet’e Hasan Boğuldu Göleti, başındaki çınara da Emine Çınarı denilmiş.

    Gerçek Bir Aşk Hikâyesi
    Efsanelerde genellikle birbirlerine kavuşamayan âşıkların hikâyesine rastlarız ancak bizim anlatacağımız iki gencin aşkı ise efsane değil bir gerçek. Osmanlı Arşivi’nde yer alan (DH.İD.172/2) numaralı belge bu aşk hikâyesinin gelişmelerini bize aktarıyor.


    “hristiyan olduğundan sofiya’nın onbaşı ile evlenebilmesi için müslümanlığı kabul etmesi ve 20 yaşını doldurması gerekir. fakat kızın ailesi hem din değiştirmesine hem de evlenmesine karşı çıkar.”

    1913 yılında, Papazköy sakinlerinden Rum İstiradi’nin kızı Sofiya, köylerinde görevli bir Türk Onbaşı’sına gönül verir. Aslında duyguları karşılıklıdır. Onbaşı da Sofiya’ya âşıktır. Fakat Sofiya henüz 17 yaşında olduğundan ve farklı dinlere mensup bulunduklarından evlenmelerinin önünde birçok engel vardır.

    Hristiyan olduğundan Sofiya’nın Onbaşı ile evlenebilmesi için Müslümanlığı kabul etmesi ve 20 yaşını doldurması gerekir. Fakat kızın ailesi hem din değiştirmesine hem de evlenmesine karşı çıkar. Sonuçta gönül ferman dinlemez. Sofiya ailesinden izinsiz Müslüman olur ve Kadriye adını alır. Daha sonra da sevdiği Onbaşı’ya kaçar. İşte bundan sonrasında işler çığırından çıkar. Papazköy Rumları arasında büyük bir tepki meydana gelir. Kızın ailesi sürekli olarak yetkililere başvuruda bulunur, kızlarının kendilerine geri verilmesi için bağırıp çağırır. Köyün Hristiyan halkının heyecanı ve öfkesi azalmak yerine giderek artar.
    Mesele daha da büyüyecek ve uzayacak gibi görünür. Aile kızlarını geri istemekten vazgeçmez. Bu geri isteme hâli sürekli bir vaziyette devam eder. Buna karşılık Onbaşı’nın mensup olduğu taburun komutanı Yüzbaşı Hüseyin, Sofiya’yı himayesine alır. Rum kızını asker nezaretinde Edremit’e gönderir ve kendi evinde misafir olarak alıkoyar.

    Bu arada Edremit’te, mahallî yetkililere başvurularak Sofiya’nın din değiştirmesinin resmen onaylanması istenir. Sofiya ifadesinde, hiçbir etki altında kalmadan sadece kendi vicdanı ve iradesiyle Müslüman olduğunu belirttir. Eğer isteği gerçekleşirse iki gencin evlenmesinin önü açılacaktır fakat Sofiya’nın bu talebinin reddedileceği de muhakkaktır. Çünkü din değiştirme isteğinin kabul edilebilmesi için yasal olarak 20 yaşında olmak gereklidir. Sofiya ise henüz 17 yaşında bulunduğundan yerel yetkililerin olumlu bir karar verebilmeleri mümkün görünmez.

    Rum_Kizi_5) Belge 3
    Osmanlı Arşivi belgesinde, “Kuşadası Metropolitliği devreye girerek Sofiya’nın ailesine teslim edilmesini istiyor.”
    Rum_Kizi_6) Belge 2
    Osmanlı Arşivi belgesinde, “Çanakkale Boğazı ve Havalisi Kumandanlığı’ndan Harbiye Nezareti’ne yazı: Mahallinde yapılan incelemeye göre Sofiya hiçbir etki altında kalmadan Müslüman olmuştur.”

    Mesele öyle bir çıkmaz noktaya gelir ki Balıkesir vilayeti yetkilileri İstanbul’dan, İçişleri Bakanlığı’ndan görüş alma ihtiyacı hisseder. İçişleri Bakanlığı mevcut kanunlar çerçevesinde kızın ailesine teslim edilmesi gerektiği kanaatindedir fakat anlaşıldığı kadarıyla Müslüman olmuş bir kızın tekrar Hristiyanlığa dönmesi de pek arzu edilen bir durum değildir. Sofiya, Yüzbaşı Hüseyin’in evinde misafirliğini sürdürürken İçişleri Bakanlığı konuyu Harbiye Nezareti’ne, yani Savaş Bakanlığı’na havale etmeyi uygun görür. Savaş Bakanlığı’ndan istenen, Sofiya’nın ailesine teslim edilmesi için Yüzbaşı Hüseyin’e emir gönderilmesidir.

    Bu arada, bölge Ortodokslarının bağlı olduğu Kuşadası Metropolitliği de devreye girer. Gerek aile gerekse Metropolitlik kızın iadesinde ısrarcıdır. Sofiya, yeni ismiyle Kadriye ise kendisine verilen bütün nasihat ve yapılan ısrarlara rağmen geri dönmeyi hiç düşünmez. Ne ailesinin yanına ne de Kuşadası Metropolitliği’ne gitmeyi kabul etmez. Hâl böyle olunca Yüzbaşı Hüseyin Bey de kızı teslim etmez. İş bu şekilde uzadıkça uzar. Bu arada Edremit Camii imamı gizlice gençlerin nikâhını kıyar ve yeni evliler tuttukları bir eve yerleşir.

    Bundan sonra ne yapılması gerektiği yine İstanbul’dan sorulur. Savaş Bakanlığı, Çanakkale Boğazı ve Havalisi Kumandanlığı’ndan olayın yeniden ve bütün boyutlarıyla soruşturulmasını ister. Kumandanlık gelişmeleri baştan itibaren tekrar araştırır. Sonuçta kızın kendi isteğiyle din değiştirip Onbaşı ile evlendiği ve hâlihazırda Edremit’teki evinde serbestçe oturduğu belirlenir.

    Aradan geçen zaman içinde, gençlerin aşkına saygı duyan kızın ailesi de yumuşar ve meseleyi takip etmekten vazgeçer. Rum kızının sonuna kadar dayanması, Yüzbaşı Hüseyin Bey’in kararlı tutumu ve Osmanlı yetkilerinin kanunlara uygun olmamasına rağmen Müslüman olmak isteyen birisini gizlice desteklemesi iki âşığı kavuşturur. #

  • Dalgıçlar Kahvesi

    Dalgıçlar Kahvesi


    1930’lu yılların istanbul’undayız. şehir kahvelerle dolu. hemen her mesleğin ayrı bir kahvesi var. işler bu kahvelerde dönüyor. hokkabazlar, aşçılar, artistler, çiçekçiler, pehlivanlar, şoförler ve akla gelebilecek hemen hemen tüm meslekler ayrı birer kahveye sahip. ama pek aklımıza gelmeyecek bir yanı var bu kahvenin. genç gazeteci hikmet feridun bizi dalgıçlar kahvesi’ne götürüyor.

    Genç gazeteci Hikmet Feridun kahveler arasında pek akla gelmeyecek, okuyanı şaşırtacak olanını arıyor. 1931 yılında Galata Rıhtımı’nda yürürken yan yana gemici kahvelerinin sıralandığını görüyor. Bunlardan biri Karadeniz Kahvehanesi… Sorup soruşturuyor, buranın aslında emekli kaptanlarla dalgıçların kahvesi olduğunu öğreniyor. İlk izlenimleri şöyle: Kahvenin sahibi bütün kaptanların ve dalgıçların kahveye hangi saatte geldiklerini bilmek zorunda. İhtiyaç hasıl olduğunda işin sahibine kolayca ulaşmak gerekiyor çünkü. Sonra mektuplar, telgraflar da yollanan kişilerin eline geçmeli. Postalar buraya gelir. Mesela, “Karadeniz Kahvesi’nde dalgıç Süleyman Efendiye” ya da “Karadeniz Kahvesi vasıtasıyla kaptan Naci Bey’e…” Görüleceği gibi istihbarat merkezi gibi bir görevi var kahvenin!

    Gülcemal’den Düşen Bilezik
    Hikmet Feridun, Karadeniz Kahvesi’ni ziyaret ettiğinde masalarda oturan dalgıçların sıvalı kolları dikkatini çekiyor. Daha doğrusu düğmeleri. Bahriye çapası, cankurtaran simidi, dumanlı baca, kamara pencereli kocaman bir gemi… Bir dalgıçla muhabbet ediyor ama konuya henüz tam giriş yapamadığı belli, etrafında döneniyor.1 Muhabirimiz bu eksiğini gidermek için birkaç hafta sonra aynı kahveyle ilgili bir röportaj daha kaleme almaya karar veriyor. Bu defa dalgıçlar konusu özel bir ağırlık taşıyor… Türkiye’nin en eski dalgıçlarından Ahmet Bey’le konuşmaya başlıyor. Ahmet Bey dertlidir:

    Dalgiclar_Kahvesi-1. Dalgıç Osmanlı
    Osmanlı döneminde İstanbul dalgıçları.

    “25 sene bu bey… 25 sene… Dile kolay… Hep deniz altında… 25 sene evvel İstanbul’a geldim. Bahriye’ye girdim, dalgıç bölüğüne verdiler. İşte o gün bugün aynı meslekteyim. Dalacağım zaman evvela elbisemle ayakkabımı giyerim, denize girerim, başlığı sonradan kılavuz başıma koyar. Ve hemen denize dalarım. İndikçe tazyik artar, denizin rengi değişir; yanımdan sürü sürü balıklar kaçar… Kışın aşağısı hamam gibi serindir. Yazın en sıcak günlerde bile buz gibidir. Deniz altı her yerden iyidir ama ah şu tazyik olmasa… 25 kulaç derinliğe indiniz mi, başınızın üstünde tam 85 teneke suyun ağırlığı vardır.”


    “indikçe tazyik artar, denizin rengi değişir; yanımdan sürü sürü balıklar kaçar… kışın aşağısı hamam gibi serindir. yazın en sıcak günlerde bile buz gibidir. deniz altı her yerden iyidir ama ah şu tazyik olmasa…”

    Ahmet Bey, Hikmet Feridun’un ısrarıyla meraklı anılarından birini şöyle anlatır:
    “Geçen gün kahvede oturuyordum. Kaldırımın kenarında bir otomobil durdu. Bir hanım indi. Şişman, telaşlı bir hanım. Yanında da bir bahriye zabiti [deniz subayı] vardı. Zabit beni tanırdı, yanıma yaklaştı. Anlattı. Şişman hanım gayet zengin bir aileye mensupmuş. İzmir’den geliyormuş. Gülcemal’den [vapurdan] çıkarken kolundan gayet kıymetli pırlanta bileziğini düşürmüş. Hemen indim. Gülcemal’in demirinin hizasına geldim. Biraz araştırdım. Baktım, bilezik kumların üstünde parıldıyor. Aldım, çıktım… Bileziğin yalnız altını 48 dirhem tutuyordu.”2

    Dalgiclar_Kahvesi-2. Dalgıçlar kahvesi
    Röportajın yer aldığı gazete sayfasındaki fotoğraf bilgisi şöyle verilmiş: “Alttakiler: Dalgıç Ahmet efendi elbisesini giymiş dalmağa hazırlanıyor. Üstte: Kılavuz dalgıcın başlığını başına geçirmiştir, artık Ahmet efendi dalmak üzeredir.”
    Dalgiclar_Kahvesi-3. Hikmet Feridun dalma hazırlığında
    Hikmet Feridun dalma hazırlığında.

    Aradan iki yıl geçer, Hikmet Feridun’un dalgıç tutkusu depreşir, yine aynı kahveye uğrar. Köşede uzun boylu bir Laz delikanlı kemençe çalıp söylemekte: “Kemençenin telinden/ Yakaladım belinden.” Bu sefer buraya, deniz dibine dalıp küçük bir gezinti yapmak hayaliyle gelmiştir. Neden böyle bir röportaj yaptığını da şöyle açıklar: “Yeryüzündeki mevzular o kadar çok yazıldı, o kadar eskidi, o derece pejmürde bir hâle geldi ki yeni bir şey bulup deniz dibine inmek lazım…”


    “sakın ayakkabı deyince aklınıza şık zarif bir iskarpin gelmesin… ne münasebet efendim. ihtiyar bir dalgıç: ‘bir teki 25 okkadır.’ dedi. şöyle bir tuttum… vay efendim vay…”

    Deniz Altına Dalış
    Hikmet Feridun niyetini söyleyince dalgıç tayfası etrafını sarar. Hepsi eski deniz kurtlarıdır. Özellikle dalgıç Mehmet Efendi yardımcı olur. Yanındaki bir adama anahtarları verip, “Mağazayı açın, iki takım elbise çıkarın… Makine, sandal hazırlansın… Dalıyoruz.” diye buyurur. Yarım saatte hazırlıklar tamamlanır. Hikmet Feridun ve dalgıç Mehmet diğer dalgıçlar tarafından giydirilmeye başlanır. O dönemin dalgıç giysisi üzerine ayrıntılı bilgiler yer alıyor röportajda.

    “Dalgıç elbisesi üç kat kauçuktan yapılmış, her tarafı yekpare bir tulum. Ayak tarafı da kapalı. Elbiseye, daha doğrusu tuluma baş taraftan giriliyor. Yalnız eller ve baş dışarıda kalıyor. Ayaklar da tulumun içine giriyor. Kauçuk tuluma girinceye kadar kan ter içinde kaldım. Kollarımdan su girmemesi için yumuşak bir madde ile elbisenin kolluklarını derime yapıştırdılar.”

    Olaya şahit olan dalgıçlar “Maşallah!”, “Pek yakıştı size.” diye övgüler düzerken muhabirimiz devam eder: “Bundan sonra boynuma kalın bir demir geçirdiler. Tulum birçok deliklerden bu demire raptedildi. Boyunumun etrafında tamam 200 tane vidayı iyice sıkıştırdılar. Artık boynumdan aşağı hiçbir tarafıma su sızmazmış.” Elbise giyildikten sonra sıra ayakkabılara gelir. Gerçi ayakları bütünüyle giydiği kauçuk tulumun içindedir ama bunların üzerine de bir ayakkabı giyilmesi gerekmektedir. Bu ayakkabının adı ise Hacıyatmaz’dır. Gerisini Hikmet Bey anlatsın:

    “Sakın ayakkabı deyince aklınıza şık zarif bir iskarpin gelmesin… Ne münasebet efendim. İhtiyar bir dalgıç: ‘Bir teki 25 okkadır.’ dedi. Şöyle bir tuttum… Vay efendim vay… Ayakkabının boyu yarım metreden biraz eksik. Altı tamamıyla kurşun. Tıpkı hacıyatmaz. Altı kurşun olduğu için ayakkabı devrilmiyor. ‘Bunlar niçin bu kadar ağır?” diye sordum. ‘Dalgıcın üstünde 70 okka ağırlık olmazsa denizin dibine kadar batamaz.’ dediler.”

    Hikmet Feridun hacıyatmazları giyer, elbisenin üstüne kurşun tokmaklar bağlanır, boynuna kurşun topuzlar takılır. Ardından demir başlık da giyilir. Artık denize dalmaya hazırdır…

    Hazır olmasına hazırdır ama önce dalgıç kılavuzu Koço Efendi’nin talimatlarını dinlemesi gerekiyor:

    “Denizin derinliğine indikçe suyun ağırlığı fazlalaşır. Onun için suyun altında, sanki sırtınızda bir yük varmış gibi i[e]-ğilerek yürüyeceksiniz. Başlığın içinde tam şakağınızın yanına bir düğme gelecek. Alnınızla bu düğmeye bastıkça pis hava başlıktan dışarı çıkar. Bu sularda pek tehlike yoktur. Canavar filan bulunmaz ama eğer bir tehlike karşısında kalırsanız, ipi dört kere çekeceksiniz. Dört kere ip çekmek dalgıçlıkta tehlike işaretidir.”

    Canavarla Nasıl Başa Çıkılır?
    Hikmet Feridun ve dalgıç Mehmet, Galata Rıhtımı’ndan suya iner. Balık kafileleri sağdan soldan geçmektedir. Hikmet Feridun şehrin gürültüsünden uzaklaşıp bu sessiz mavilikte dolaşmaktan hoşlanmıştır. İki üç adam boyu derinlikte bir kayanın üzerinde iki büyük istakoz görürler. Mehmet fırlayıp birini yakalar. Ağır ağır limana çıkarlar. Uzun bir soyunma faslından sonra sıra sohbete gelir. Dalgıçların anlatacağı birçok hikâye vardır. En çok da köpek balığı korkusu dile getirilir. Dalgıç Mehmet sünger avcılarının bu canavardan nasıl kurtulduklarını anlatır:

    “Süngerciler daldığında ellerinde dikenli bir yay taşırlar. Köpek balığı ile karşılaştılar mı, bu yayı canavarın ağzına sokarlar. Yayı ellerinden bırakır bırakmaz artık tehlike yoktur. Çünkü yay alabildiğine açılır. Canavarın iki çenesi açık kalır. Yay da ortasında. Artık hayvan ölünceye kadar ağzını kapamamaya mahkûmdur. Yayı attıktan sonra dalgıç köpek balığı ile alay bile eder. Hatta onu öldürür.”3

    Dönemin gazetelerini karıştırıp İstanbul dalgıçları hakkında biraz bilgi toplamaya çalışalım. Bu dalgıçların denize düşürülen değerli şeyleri bulmak için daldıklarını görüyoruz. Ama esas işleri batıkları çıkarmak ya da parçalamaktır. Bu konuya Tanin gazetesi muhabiri Rahmi Karaca değiniyor. Onun yaptığı röportajda arkadaşlarıyla deniz dibindeki gemileri çıkarmak için yola koyulmuş Ali Ataman’la tanışırız. Genç ama bilgili bir dalgıç Ali Ataman: “Kara sularımızda batmış vaziyette halen bir hayli gemi mevcuttur. Fakat bunlar maalesef ki çıkartılmalarının masraflı ve zor olması yüzünden denizin dibinde çürüyüp durmaktadır.” Ardından İstanbul’daki batıkları sıralamaya başlar:

    Dalgiclar_Kahvesi-4. DALGIÇ
    Dönemin dalgıç kıyafetiyle deniz altında…

    “Liman şamandıraları içinde 6, Sarayburnu kenarlarında 2, antrepolar önünde 1, B/5 şamandırası altında 2, Salıpazarı önlerinde 2, Dolmabahçe önünde Nemse ve Ordu adlı 2, Üsküdar, Şemsipaşa ve Kabataş arasında 1 adet olmak üzere bir hayli gemi yatmaktadır. Bunların deniz üstüne çıkarılmaları talep ve teşebbüs olmadığından bu vaziyette terk edilmişlerdir.”

    Ama elbette talep oldukça batık çıkarmak için çalışmaktadırlar. Batık tekneleri su üstüne nasıl çıkardıklarını sorunca şu cevabı alırız:

    “Bunun birkaç türlü usulü vardır. Mesela tekne büyükse veya su altında yarılmış yahut da yalnız teknesinden istifade edilmek isteniyorsa o zaman ‘parçalamak’ usulünü tatbik ederiz. Bu iş dinamitle yapılır. Parçalanmanın diğer bir ismi hurdacılıktır. Gemi hurdacılığı eskiden memleketimizde yoktu. Bu işe bizde ilk olarak bir İtalyan şirketi başlamış ve pek çok para kazanmıştır.”4

    Bu röportajların yapıldığı zamandan bu yana neredeyse bir yüzyıl geçtikten sonra İstanbul’un deniz altındaki manzarasının ne âlemde olduğunu merak etmekten kendimizi alamıyoruz. Acaba kaç gemi, kaç batık, kaç hazine var bu suların altında.
    Soracak bir dalgıçlar kahvesi de yok artık… #

    DİPNOTLAR
    1 Hikmet Feridun, “Dalgıç mı Arıyorsunuz? Hemen Rıhtımdaki Karadeniz Kahvesi’ne Koşunuz”, Akşam, 2 Eylül 1931.
    2 Hikmet Feridun, “Yedi Dalgıç, 19.000 Altını Yirmi İki Gün Deniz Altında Nasıl Aradık?”, Akşam, 26 Eylül 1931.
    3 Hikmet Feridun, “Deniz Dibinde Bir Gezinti”, Yedigün, S. 11, 24 Mayıs 1933.
    4 Rahmi Karaca, “Dalgıçlar Arasında”, Tanin, 22 Kasım 1944.
  • Halide Edib Sinekli Bakkal Romanını Yazarken Hangi Tekkelerden Esinlendi?

    Halide Edib Sinekli Bakkal Romanını Yazarken Hangi Tekkelerden Esinlendi?


    halide edib gerçek hayattan çok sayıda mekân, olay ve kişiyi romanlarına yansıtmıştır. romanlarında haminnesinin bağlı olduğu bahariye mevlevihanesi, çocukluk ve gençlik yıllarında çok yardımını gördüğü özbekler tekkesi ve adnan adıvar’la evlendikten sonra yerleştiği haseki semtindeki başcı mahmud tekkesi’nden izlere rastlamak mümkündür. 1942’de chp sanat mükâfatı’nı kazanan sinekli bakkal da bu izleri taşıyan romanlarındandır.

    Halide_Edib_DepoPhotos_14961973-2

    Halide Edib Adıvar 20. yüzyılın ilk yarısında eserler vermiş önemli bir Türk romancısıdır. İyi bir tahsil görmüş, gazetede yayımlanan piyesleri 31 Mart isyancılarının tepkisini çekmiştir. 1919’daki İzmir’in İşgalini Tel’in (lanetleme) için Üsküdar ve Sultanahmet’te gerçekleşen mitinglerde yaptığı konuşmayla adını duyurmuş, İstanbul’un işgali üzerine kocası Adnan Adıvar’la beraber Millî Mücadele’ye katılmak için Anadolu’ya geçmiş, bir yandan gazete ve dergilere yazılar yazarak bir yandan da cephedeki hastanelerde çalışarak istiklal mücadelesine katkı sağlamıştır. Kurucuları arasında yer aldığı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılması üzerine 1925’te ülkeden ayrılarak İngiltere’ye gitmiş, ardından geçtiği Paris’te 1939’a kadar yaşamıştır. Yurt dışında yaşadığı süre içerisinde de ülke gündeminden uzaklaşmamış, yazdığı romanlarla adından söz ettirmiştir. The Clown and His Daughter (Meddah ve Kızı) ismiyle Paris’te 1928’de kaleme aldığı roman, ilk olarak Londra’da 1935’te İngilizce yayımlanmıştır. Bu roman aynı sene Türkiye’de Haber gazetesinde bölümler hâlinde yayımlanmaya başlamış ve 1936 yılında İstanbul’da Sinekli Bakkal ismiyle basılmıştır. 1940’ta İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne profesör tayin edilip İngiliz Dili ve Edebiyatı Kürsüsü’nü kurmakla görevlendirilmiştir. 1950-1954 yılları arasında Demokrat Parti İzmir milletvekilliğine seçilmiş, 9 Ocak 1964’te İstanbul’da hayatını kaybedince Merkez Efendi Kabristanı’na defnedilmiştir.

    Bahariye Mevlevihanesi ve Özbekler Tekkesi
    Halide Edib’e çocukluğunda en çok tesir eden aile büyükleri haminnesi (anneannesi) Eyyûblü Nâkiye Hanım ve Bahariye Mevlevihanesi türbedarlığını üstlenen dayısıydı. Mevleviyye tarikatından olan dayısının, karakterinin oluşumunda önemli bir rol oynadığını ifade etmektedir. Halide Edib’in gençliğinin ve evliliğinin ilk yılları Üsküdar Sultantepe’deki Özbekler Tekkesi’nin karşısında bulunan babası Edib Bey’in köşkünde geçmiştir. 31 Mart Vakası esnasında yazdığı piyesler yüzünden tehditler almış, şeyhin daveti üzerine Özbekler Tekkesi’nde saklanmıştır. Matematik âlimi ve Kandilli Rasathanesi Müdürü Salih Zeki Bey’le evliliğinden doğan çocukları Ayetullah ve Hikmetullah’a isimlerini yine bu tekkenin şeyhi Edhem Efendi vermiştir.

    Halide_Edib_1. Halide Edib Üsküdar'daki evlerinde babası Edib Beğ'in el falına bakarken
    Halide Edib Üsküdar’daki evlerinde babası Edib Bey’in el falına bakarken…
    Halide_Edib_2. Halide Edib çocukken
    Halide Edib’in çocukluğundan…
    Halide_Edib_3.1 Özbekler Tekkesi ve önünde Şeyh ailesinden Ethem Özbekkangay
    Adnan Adıvar ve Halide Edib, 1920’de İstanbul işgal edildiğinde Özbekler Tekkesi’nde saklandı.

    Halide Edib, Salih Zeki Bey’den ayrıldıktan sonra ikinci evliliğini Sıhhiye Umum Müdürü Dr. Adnan Adıvar’la yapmıştır. İngilizler 16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal ettikleri vakit İstanbul Mebusu Adnan Bey ve eşi Halide Edib’i yakalamak için harekete geçince saklandıkları yer yine Özbekler Tekkesi olmuştur. Bir gece Şeyh Ata Efendi’nin odasında kalan çift, Karakol Cemiyeti’nin organizasyonuyla 19 Mart 1920’de gizlice Ankara’ya hareket etmiştir.

    İsmet İnönü’nün Anadolu’ya geçişinin de yine ilginç bir hikâyesi vardır. Kaçış planını Şeyh Ata Efendi’nin yeğeni Vahide Alev’in anlatımından öğreniyoruz:

    Şeyh Ata Efendi imam kıyafetiyle at üstünde, Miralay İsmet Bey de er kılığında yürüyerek tekkeden ayrılırlar. Bağlarbaşı’ndan geçerlerken önlerini Kuvâ-yı İnzibatiye askerleri keser. Şeyh Efendi soğukkanlı bir şekilde, “Bu ne biçim iş? Ben tabur imamıyım, bu da benim emir erim. Bizi ne diye durduruyorsunuz?” diyerek çıkışınca askerler barikatı açmış ve İsmet Paşa’nın sağ salim Millî Mücadele’ye katılabilmesi mümkün olmuştur.1 İsmet Paşa bu iyiliği unutmayıp Şeyh Ata Efendi’nin kızı Belkıs Özbek’in eğitimi süresince masraflarını karşılamış. Şeyh Ata Efendi’nin kuzeni Münir Ertegün de Lozan görüşmelerinde hukuk müşaviri ve tercüman olarak bulunmuş, sonraki yıllarda Paris ve Vaşington büyükelçiliği yapmıştır.

    Halide_Edib_4. Halide Edip'in ilk baskısı İngilizce yayımlanan romanı
    Halide Edib’in ilk baskısı İngilizce yayımlanan romanı The Clown and His Daughter (Meddah ve Kızı).

    Sinekli Bakkal Romanında Neler Anlatılıyor?
    Sinekli Bakkal romanı Sultan II. Abdülhamid’in son devirleri ve Meşrutiyet’in ilk yıllarında geçmektedir. Halide Edib, Haseki ile Aksaray arasında kalan Sinekli Bakkal semtinde bir ailenin başından geçen olayları anlatırken devrin siyasi gelişmelerine de yer verir. Mahalle imamı İlhami Efendi karısını erken kaybetmiş, kızı Emine’yle yaşayan, dinin günah-sevap, cennet-cehennem bahislerine odaklanmış, sevdirmekten ziyade korkutmaktan ibaret taassup ehli bir kişi olarak tanıtılır. Tevfik ise yaşlı annesi ve dayısı bakkal Mustafa Efendi ile birlikte yaşayan, karagöz oynatan, orta oyununda kadın kılığında zenne rolüne çıktığından “Kız Tevfik” lakabıyla anılan 19 yaşındaki haylaz bir delikanlıdır. Emine 17 yaşına geldiğinde okuldan itibaren birlikte büyüdükleri Tevfik’e gönlünü kaptırır ve babası evlenmelerine rıza göstermeyince tiyatroculuğu bırakıp bakkal işleteceği sözünü alır almaz da Tevfik’e kaçar. Tevfik ilk zamanlar anlaşmaya riayet etse de sonradan tiyatroculuk arzusu ağır basar ve karısından gizli gizli etrafına topladığı erkeklere meddahlık yapmaya başlar. Bir gece Emine gürültüleri duyup kulak kabarttığında Tevfik’in zenne rolünde kendisinin taklidini yapıp seyircileri güldürdüğüne hatta yatak odasındaki özel anları anlatarak mahremiyet sınırlarını aştığına şahit olur. Bunun üzerine bir arbede çıkararak Tevfik’i ve etrafındakileri kovar ve hamile hâliyle babasının evine döner. Çok geçmeden bir kız çocuğu dünyaya getirir ve ismini Rabia koyarlar. İmam İlhami Efendi torununu küçük yaşta hafız yapar, sesi de güzeldir. Rabia’nın Aksaray’daki Valide Camii’nde mukabele okuyuşunu beğenen Zaptiye Nazırı Selim Paşa’nın karısı Sabiha Hanım, küçük kızı konaklarına davet eder. Konağa musiki dersi vermek için gelenlerden biri Mevlevi şeyhi Vehbi Dede, diğeri de İtalyan Peregrini’dir. Selim Paşa’nın oğlu Hilmi ise Jön Türkler’i gizliden gizliye desteklemektedir. Hatta yurt dışından Cemiyet’in gazetelerini postaneden aldırmak için Rabia’nın babası Kız Tevfik’i dahi kullanmış ve sürgün cezası almasına sebep olmuştur.


    “sinekli bakkal romanı sultan ıı. abdülhamid’in son devirleri ve meşrutiyet’in ilk yıllarında geçmektedir. halide edib, haseki ile aksaray arasında kalan sinekli bakkal semtinde bir ailenin başından geçen olayları anlatırken devrin siyasi gelişmelerine de yer verir.”

    Bakıcısı Ahmed Ağa, Ramazan ayında Halide Edib’i Üsküdar çarşısındaki bir kahvede oynatılan Karagöz’e götürmüştür. Halide Edib, Mor Salkımlı Ev başlığını taşıyan hatıralarında Sinekli Bakkal romanındaki Kız Tevfik karakterinin bu intibalarından ilhamla yazıldığını belirtmektedir.

    Şeyhlikten Tiyatroculuğa İmam Hakkı’nın Hikâyesi
    Halide Edib 1917’de Dr. Adnan Adıvar’la evlendiğinde Haseki Hastanesi’nin yanındaki köşke gelin gitmiştir. Bu köşk günümüzde de mevcut olup aile tarafından Kızılay’a bağışlanmıştır. Aynı semtte bulunan bir tekkede ise Sinekli Bakkal romanında anlatılanlara çok benzer bir hadise gerçekleşmiştir. Cerrahpaşa Camii imam-hatibi ve Kadiri şeyhi Mehmed Arif Efendi’nin kızı Keşfiye Hanım, yine Haseki semtindeki Gülşeniyye tarikatına bağlı Başçı Mahmud Tekkesi’nin Şeyhi Hakkı Efendi’yle evlenir.

    1882’de dünyaya gelen kızları Şahende henüz beş yaşına geldiğinde aile arasına kara kedi girer. Şeyh Hakkı Efendi tekkesine gelen Komik Abdi, Kel Hasan ve Küçük İsmail gibi orta oyuncuların tesirine girerek tiyatroya merak sarar. Bu ilgi öyle bir noktaya ulaşır ki tekkedeki şeyhlik, camideki hatiplik vazifelerini bırakıp tiyatro oyunculuğunu meslek edinir. Hatta bununla da kalmaz, bir rivayete göre Küçük İsmail Kumpanyası’ndaki Virjini isimli bir kantocuyla, başka bir rivayete göre de meşhur şantözlerden “Marika”nın kardeşi “Tireze”yle gönül ilişkisi kurar.2 Tabii bu durum Keşfiye Hanım’ın kızını alarak evi terk etmesine ve babasının Cerrahpaşa’daki evine taşınmasına sebep olur. Malik Aksel, 1977’de yayımlanan İstanbul’un Ortası isimli kitabında, “Bir kantocuya tutkunluk gösterip âşık olan İmam Hakkı’nın başından geçenler bir romana konu olabilir.” diye yazarken herhâlde Halide Edib’in Sinekli Bakkal romanını okumamıştır.

    Halide_Edib_6. Şahende Hanım'ın Suzişli Hatıraları
    Şahende Hanım’ın Sûzişli Hatıraları, Sinekli Bakkal romanına ilham veren bir olayı ele alıyor.
    Halide_Edib_7. sağdaki kupür
    Sinekli Bakkal romanının ödül haberi. Tan, 23 Şubat 1942.

    Roman Kahramanı Rabia, Gerçek Hayatta Şahende Hanım Olabilir mi?
    Dedesi Şeyh Mehmed Arif Efendi zeki ve kabiliyetli torunu Şahende’ye “molla” diye seslenir ve çok severdi. Büyüdüğünde Amasyalı Kemal Bey’le evlendirilir. Kemal Bey jandarma olarak görev yaparken Sultan II. Abdülhamid’e muhalefet edip Jön Türkler’le yurt dışına kaçmış, affedilince ülkeye dönebilmiştir. Gümrük İdaresi’nde sermuhasip (başsayman) olarak çalışmış, 1908’de Meşrutiyet’in ilanı sonrasında İttihat ve Terakki Fırkası’nın otoriterleşme eğilimlerine karşı çıkıp yeni bir arayışa girmiştir. Şerif Paşa’nın Paris’te kurduğu Islahat-ı Esasiyye-i Osmaniyye Fırkası’nın yurt içindeki gizli ekibini teşkil eden Cemiyet-i Hafiye’nin başkanlığını üstlenmiştir. Bu fırkanın Paris’te yayımladığı Meşrutiyet isimli gazete ecnebi postaneleri vasıtasıyla getirilmekte ve gizlice İstanbul’da dağıtılmaktadır. Bu durumu haber alan İttihatçılar takibata başlar, Kemal Bey tutuklanacağını anlayınca Paris’e kaçar. Fakat evine yapılan baskında karısı Şahende Hanım gözaltına alınır ve 84 gün tutuklu kalır. Cemiyet-i Hafiye’ye ilişkin Rıza Nur bir kitap yazmıştır. Şahende Hanım’ın tutukluluk günlerinde yaşadıklarını anlattığı günlük de A. Filiz Evcimen Salıcı tarafından yayımlanmış böylelikle Sinekli Bakkal romanına ilham veren bir hadise daha aydınlanmıştır.3

    Şeyh Arif Efendi’nin oğlu Şerefeddin Yaltkaya Cumhuriyet devrinin ikinci Diyanet İşleri Başkanı’dır. Diğer oğlu Kemaleddin Yaltkaya ise Yenikapı Mevlevihanesi’nde çile çıkarmış, Laleli Camii’nde hatiplik yapmış, Romanya Kralı Carol tarafından Köstence’de yaptırılan camide 1913 yılında imam-hatip olarak görevlendirilmiştir.

    Şeyhlerin İçinde Bulunduğu Mükâfat Jürisi
    Halide Edib, Sinekli Bakkal romanıyla 1942’deki CHP Sanat Mükâfatı’nı kazanmıştır. Bu yarışmanın jüri heyeti başkanlığını Halid Ziya Uşaklıgil yapmıştır. Diğer jüri üyeleri ise şunlardır: Nureddin Artam, Nurullah Ataç, Falih Rıfkı Atay, Fazıl Ahmet Aykaç, İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Nasuhi Baydar, Behice Boran, Yahya Kemal Beyatlı, Behçet Kemal Çağlar, Ahmet Muhip Dıranas, Sabahattin Eyüboğlu, İbrahim Alaeddin Gövsa, Ferit Celal Güven, Fuat Köprülü, Mustafa Nihat Özön, İsmail Hakkı Sevük, Sabri Esat Siyavuşgil, Vedat Nedim Tör, Mustafa Şekip Tunç, Hakkı Tarık Us, Hüseyin Cahit Yalçın, Suut Kemal Yetkin ve Kadri Yörükoğlu.

    Bu üyelerden Nureddin Artam Çengelköyü’ndeki Şeyh Nevruz Tekkesi’nin, Nasuhi Baydar ise Topkapı Sarayı girişinde bulunan Nazikî Tekkesi’nin son şeyhiydi. Yahya Kemal, Üsküp’teki Rıfai Tekkesi Şeyhi Sadeddin Sırrî Efendi’ye biatlı oluşundan Beyatlı soyadını almıştı. Sabri Esat Siyavuşgil’in çocukluğu tekkelerde geçmişti. Suut Kemal Yetkin de Urfa mebusluğu, Oğlanlar Tekkesi Şeyhliği, tekkeleri denetleyen ve idari işlerine bakan Meclis-i Meşayih başkanlığı yapan Şeyh Safvet Yetkin’in oğluydu.

    Halide_Edib_Halide edib'in Bayezid Camii'ndeki cenaze merasimi
    Halide Edib’in Bayezid Camii’ndeki cenaze merasimi.

    1967’de sinemaya da uyarlanan Sinekli Bakkal’ın senaryo ve yapımcılığını Osman F. Seden, yönetmenliğini ise Mehmet Dinler üstlendi. Başrollerde ise Türkan Şoray ve Ediz Hun vardı. #

    DİPNOTLAR
    1 Vahide Alev, “Özbekler Tekkesi”, Tarih ve Toplum dergisi, sayı 2, Ağustos 1984, s. 40-45.
    2 Musahipzade Celâl, Eski İstanbul Yaşayışı, Türkiye Yayınevi, İstanbul, 1946, s. 63; Cemaleddin Server Revnakoğlu Arşivi, Süleymaniye Kütüphanesi, Dosya: 71/140 vd.
    3 A. Filiz Evcimen Salıcı, 1910 Cemiyet-i Hafiye Davasının Tek Kadın Sanığı, Şahende Hanım’ın Suzişli Hatıraları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2016.
  • Sait Faik

    Sait Faik


    1 ocak 2025, türk edebiyatının önemli isimlerinden sait faik abasıyanık’ın eserleri için yeni bir dönemin başlangıcı oldu. yazarın ölümünün 70. yılıyla birlikte eserleri üzerindeki telif hakları ortadan kalktı ve eserleri artık serbestçe yayımlanabilir hâle geldi. yazarlığa lise yıllarında başlayan sait faik’in ilk şiiri mektep dergisinde (1925), ilk yazısı “uçurtmalar” milliyet gazetesinde yayımlandı (1929). yazarın ilk kitabı semaver ise 1936’da yayımlandı.

    Edebî eserler insanı yeni ve mesut, başka, iyi ve güzel bir dünyaya götürmeye yardım etmiyorlarsa neye yarar.” diyordu Sait Faik. Onun edebiyatının en özlü ifadesi bu sözlerde saklı. Yaşamı boyunca hep incelikli ve şiirsel bir dünyanın hayalini kurdu ve bu hayalin gölgesinden yansıyanları eserleri aracılığıyla resmetti. Anlattığı dünya her ne kadar geçmişte kalmışsa da muhafazakârca bir düşünüşün sınırlarına hapsedilemeyecek kadar derin bir bakışı vardı. Onun dünyası doğa ve insanlarla hemhal olmuş sonsuz bir şiirin dile gelmesinden, içli bir mırıltısından başka bir şey değildi. Değişen, dönüşen ve yok olan bu dünyanın somut varlıkları karşısındaki hissiyatı da bir o kadar derindi. Ölmeden önce yayımlanan son öykü kitabı Alemdağı’nda Var Bir Yılan’da dillendirdikleri, geçip gitmiş olanın hüznünü ince bir duyarlılıkla resmeder: “Lisenin bahçesindeki büyük çam ağacı bir yangında yanmış olabilir. Münir Paşa Konağı’nın yağlı boya tavanları çoktan duman ve kül olmuştur. Yatağım, yorganım, gözyaşım yanmıştır. Havuzlar yanmıştır. Anılar, anılar yanmıştır. Beni bugüne getiren kitaplar yanmıştır.”

    Sait_Faik_1) SAİT FAİK BURGAZADA
    Sait Faik çok sevdiği çocuklarla adada. Yazar, kitaplarının telif haklarını ve mal varlığını Darüşşafaka’ya bağışladı.

    Edebiyatın İzinde Bir Ömür
    Gerçekçi yaklaşımı, yalın ve şiirsel anlatımıyla öykücülüğümüzün aşama kaydetmesinde öncü bir isim olan Sait Faik Abasıyanık, 18 Kasım 1906’da Adapazarı’nda varlıklı bir ailenin tek çocuğu olarak dünyaya geldi. İlköğrenimine Adapazarı’nda Rehber-i Terakki Mektebi’nde başladı. İki yıl Adapazarı İdadisi’nde okudu. Kurtuluş Savaşı’nın sona ermesiyle ailesi 1922 yılında İstanbul’a taşındı. İstanbul Erkek Lisesi’nde okurken Arapça hocasına yapılan tatsız bir şaka yüzünden sınıfın bütün öğrencileri farklı liselere dağıtılınca, o da Bursa Lisesi’ne gönderildi. Bu liseyi 1928’de iyi dereceyle bitirdi. İstanbul Edebiyat Fakültesi’nin Türkoloji bölümüne iki yıl devam ettikten sonra babasının isteği üzerine iktisat öğrenimi için İsviçre’nin Lozan şehrine, oradan da Güneydoğu Fransa’da Grenoble’a gitti. Sanatı ve kişiliği üzerinde derin izler bırakacak çok sevdiği bu Fransız şehrinde üç yıl yaşadı. Burada üç yıl düzensiz bir üniversiteli hayatı geçirdikten sonra babası tarafından 1933’te geri çağırıldı. Bir süre Halıcıoğlu Ermeni Yetim Mektebi’nde Türkçe grup dersleri öğretmenliği yaptı. Babası yanına bir ortak vererek Yağ İskelesi’nde ona bir ticarethane açtıysa da bu deney Sait Faik’in beceriksizliği ve ortağının dürüst davranmaması yüzünden iflasla sonuçlandı. İlk kitabı Semaver’i 1936’da yayımladı. Haber gazetesinde bir ay kadar adliye muhabirliği yaptı. İkinci kitabının çıktığı 1939 yılında babası öldü. Bundan böyle annesi ile kendisine miras kalan emlakın geliriyle bir hayat sürdü. Bir yandan da kalemiyle geçinmenin yollarını aradı. Yazları Burgazadası’ndaki köşklerinde, kışları ise Şişli’deki apartmanlarında geçiren Sait Faik hiç evlenmedi.

    Yazarlığa lise yıllarında başlayan Sait Faik’in ilk şiiri Mektep dergisinde (1925), ilk yazısı “Uçurtmalar” Milliyet gazetesinde yayımlandı (1929). 1934’ten itibaren kendini neredeyse bütünüyle öyküye veren yazar; denizi, emekçileri, çocukları, yoksulları, işsizleri, balıkçıları yalın ve şiirsel bir dille anlatarak Türk edebiyatına yeni bir öykü anlayışı getirdi. 1944 yılında Medar-ı Maişet Motoru adlı romanı hükümet tarafından toplatıldı. 1953 Mayısı’nda, modern edebiyata hizmetlerinden dolayı, ABD’deki Uluslararası Mark Twain Derneği’nin onur üyeliğine seçildi. 11 Mayıs 1954’te, uzun zamandan beri çektiği siroz hastalığı nedeniyle, İstanbul’da kaldırıldığı klinikte bir iç kanama sonucu hayata gözlerini yumdu. Ölümünün ardından Burgazadası’ndaki evi müzeye dönüştürülen yazar adına her sene öykü ödülü de verilmektedir.

    68. Sait Faik Hikâye Armağanı Sahibini Arıyor!
    Sait Faik’in gençlik yıllarından…

    Sait Faik ve Darüşşafaka
    Sait Faik’in her anlamda yeni ve farklı olan bakışı Türk edebiyatında taşları fazlasıyla yerinden oynatmıştır. Eserleri, uzun yıllar boyunca okurlar tarafından büyük ilgi görmüş ve edebiyat dünyasının vazgeçilmez klasikleri arasında yer almıştır. 1 Ocak 2025 itibarıyla telif yasası gereği yazarın kitaplarının yayınının serbest kalması diğer pek çok yazarda olduğu gibi Sait Faik için de yepyeni gelişmelere gebe bir durum. Bugüne kadar Sait Faik’in eserlerinin telif geliri Darüşşafaka gibi bir hayır kurumuna aktarılıyordu.
    1863 yılından bu yana, anne ya da babasını kaybetmiş, imkânları kısıtlı çocukları kucaklayan bu cemiyet binlerce çocuğun hayatına dokunan bir kurum. Bu kurumun temellerine baktığınızda, bir asırdan fazla bir geçmişe dokunuyorsunuz. Yusuf Ziya Paşa, Gazi Ahmet Muhtar Paşa gibi dönemin ileri görüşlü insanlarının hayaliyle kurulan Darüşşafaka, başlangıçta Kapalıçarşı esnafının çocuklarına eğitim sunmayı hedefliyordu. Ancak bu hayal zamanla büyüdü; bugün “eğitimde fırsat eşitliği” kavramının vücut bulmuş hâline geldi. Sait Faik de bu hayalin bir parçası oldu. Ölümünden bir yıl önce, Darüşşafaka Lisesi’ni ziyaret etmişti. Gördüklerinden derinden etkilenen Sait Faik, annesi Makbule Abasıyanık’a kitaplarının telif haklarını ve mal varlığını Darüşşafaka’ya bağışlamayı önerdi. Bugün, onun bu anlamlı mirası hâlâ yaşıyor. Yazarın Burgazadası’ndaki evi hem bir müze hem de anılarla dolu bir edebiyat mabedi olarak korunuyor.

    2011 yılından bu yana yazarın eserlerinin telif haklarını elinde bulunduran İş Bankası Kültür Yayınları, aldığı önemli bir kararla bu tarihten sonra da yazarın vasiyetine sadık kalacaklarını duyurdu.

    Bazen bir insan bazen bir kurum bazen de bir hikâye… Darüşşafaka ve Sait Faik, hepimize, zorluklar karşısında nasıl direnileceğini, insan olmanın özünde paylaşmanın ve yardımlaşmanın olduğunu hatırlatıyor. #

  • Victor Effendi Bertrand

    Victor Effendi Bertrand


    “bertrand taklit ve hokkabazlık yapar, her sene babamdan izin isteyerek fransa’ya gider, birtakım yeni şeyler öğrenip gelirdi. saraya sinemayı bu getirmiştir.” bu sözler sultan ıı. abdülhamid’in kızı ayşe sultan’a ait. ilk kez 1958’de hayat dergisinde yayımlanmaya başlayan hatıratında saray ve sinema ilişkisini bertrand adlı bir fransız’a dayandırmaktadır. peki, kimdir bu bertrand? yıldız saray’ına ne zaman gelmiştir? gerçekten bir hokkabaz mıdır? türk sinema tarihi yazılırken mutlaka adı geçecek olan bu kişinin kimliği üzerine hiçbir araştırma yapılmamış olması, onu esrarengiz kılmaktadır. bu yazıyla ve ilk kez yayımlanacak fotoğraflarıyla bertrand’ı gün yüzüne çıkarmaya çalışacağız…

    Sinema_1) VİCTOR BERTRAND 3
    Victor Bertrand, taklitte çok başarılıydı.
    FOTOĞRAF: ALİ CAN SEKMEÇ ARŞİVİ

    Paris’te 1895’te sinematograf ilk kez kamuoyuna sunulduğu sırada Osmanlı imparatorluk tahtında Sultan II. Abdülhamid oturmaktadır. Ülkesini yüksek duvarlarla çevrili Yıldız Sarayı’ndan idare eden Sultan’ın fotoğrafa, müziğe ve sahne sanatlarına ilgisi ön plandadır. Şehzadeyken yurt dışına yaptığı geziler sırasında birçok tiyatro ve operayı seyretme imkânı bulmuştur. Yine şehzadeliği döneminde Muzika-i Hümayun hocası Paul Dussap Paşa’dan müzik dersleri de alan Sultan’ın özellikle opera ve müzikli oyunlara olan tutkusu dönemin yerli ve yabancı basınında kendisine yer bulmakta gecikmemiştir. Sultan’ın Dussap yönetimindeki orkestrayı dinlemekten çok hoşlandığı hatta kendisini kötü hissettiğinde bütün gece ya da kendisine “Dur!” deyinceye kadar orkestrasının icrasını istediği bilinmektedir.

    Victor Bertrand, II. Abdülhamid’in Huzurunda
    Paul Dussap Paşa, Fransız tebaasından Katolik bir Ermeni’dir. Sultanın şehzadeliği döneminden beri sarayda piyano dersi vermiş, cülusundan sonra da bu hizmetine devam etmiştir. Dussap Paşa bir gün: “Gayet iyi bir komiktir. Efendimizin huzurunda marifet göstermeye layıktır.” diyerek bir Fransız hokkabazını takdim eder. Bu hokkabaz 1848 Paris doğumlu Victor Bertrand’dan başkası değildir. Sultan’a gösterdiği birkaç komik marifetten sonra saraya alınır. Sultan, Hazine-i Hassa’dan Bertrand ailesi için saraya yakın olması nedeniyle Beşiktaş’ta dayalı döşeli bir daire verir. Bertrand’a da maaş bağlanır.

    Sultan ondan, yabancılardan özellikle de Fransızlardan oluşacak bir tiyatro ekibi kurmasını ister. Bertrand ve karısı hemen kolları sıvar ve Pera’daki (Beyoğlu) Fransız tiyatro kumpanyalarından seçtiği Edmond, Alexander, Stuart gibi isimlerden bir grup kurar. Ayrıca Oscar adında cambazlık yapan bir Amerikalı da gruba dâhil olur. Az Fransızca bildikleri için muzıkadan Halil, Ahmet, bestekâr Hacı Arif Bey’in oğlu kolağası Cemal Bey, gençliğinde pandomimlerde kız rolüne çıktığı için “Kız Rıfat Bey” denilen Miralay Rıfat Bey, Hilmi Bey, pandomimci Hurşit Bey de bu ekipte yer alır. Bertrand tiyatronun idarecisi ve yönetmenidir. Bu ekip oyun verdikçe piyano başında Dussap Paşa bulunur. Bir süre sonra Sultan, sarayda boşta kalan Güllü Agop Efendi’nin de Bertrand’ın ekibinde oynamasını ister. Güllü Agop, Fransızca bilmemektedir. Fakat öyle çalışır ki kısa zamanda Fransız aktörlerle onların dilinde oyunlar oynayabilecek hâle gelir.

    Sarayda Bir Tiyatro Binası…
    Babası Sultan Abdülaziz gibi Beyoğlu’ndaki tiyatrolara gitmek yerine Yıldız Sarayı’nın yüksek duvarları arkasında yaşamak daha güvenli gelir II. Abdülhamid’e… Bertrand, tiyatro ekibi kurulduktan sonra Alman İmparatoru Wilhelm’in İstanbul ziyareti öncesinde saraya bir tiyatro binası yaptırmaya karar verir. Sultan’ın beyaz atları için yapılan ahır yıktırılır. Yerine Vasilaki Kalfa’nın oğlu Yanko’ya küçük, şirin bir tiyatro inşa ettirir (1889). Bina, Sultan’ın özel locasının iki tarafında beşer locadan, bir de parterden ibarettir. Elektrikle donatılır. Yalnız Sultan’ın locasında elektrik yoktur. Sultan kimse tarafından görülmeden özel locasının bir köşesinden oyunu seyredecektir. Yanında kadın bulunursa locasının kafesi indirilecektir. Tiyatronun mefruşatı zarif, tezyinatı altın yaldızlı, duvarları kırmızı peluş ile kaplanır. Kalabalık orkestranın Sultan’a sırtını dönmemesi için sahnenin önünde değil de Sultan locasının solunda, sahnenin sağında ayrılan yerde duracaktır. Bu tiyatroda ilk oyunu Bertrand ve ekibi sahneledi.

    Sinema_2) II. Abdülhamid-Le Petit Journal-1897
    Sultan II. Abdülhamid kapaklı Fransızca Le Petit Journal dergisi, 1897.
    gri_96_r_14_a30_045_recto
    Sultan II. Abdülhamid Yıldız Sarayı’nda yaşamayı daha güvenli buluyordu. Tiyatroyu da saraya taşıdı.

    Victor Bertrand’ın Taklit Yeteneği ve Oyunu Durduran Sultan!
    Çok az Türkçe konuşabilen Victor Bertrand taklitte gerçek bir üstattır. Ayrıca iyi bir makyajcıdır. Tiyatroda sahne alacak herkes onun makyaj konusundaki yeteneğinden faydalanır. Taklit etmek istediği birinin yalnız fesini başına geçirir, yüzüne yaptığı makyajla o kişinin kıyafetine girer ve onun tavrını canlandırırdı. Sultan, bir gün ondan Guatelli Paşa’yı taklit etmesini ister. Bertrand, Paşa’nın kaputuyla fesini alarak sahneye çıkar. Perde açılınca sahnede öyle bir görünür, Paşa’nın bozuk Türkçesini taklit ederek öyle bir yürür ki görenler sahnedekini Guatelli Paşa sanır.

    Büyük adamların, hükümdarların taklitlerini yapmakta ustalaşan Bertrand, bir gece Yıldız Tiyatrosu sahnesinde maharetini gösterir. Rus Çarı’nın, Almanya ve Avusturya imparatorlarının taklitlerini yapar. Sıranın kendisine geleceğini anlayan Sultan oyunu durdurur.


    “sultan ondan, yabancılardan özellikle de fransızlardan oluşacak bir tiyatro ekibi kurmasını ister. bertrand ve karısı hemen kolları sıvar ve pera’daki (beyoğlu) fransız tiyatro kumpanyalarından seçtiği isimlerden bir grup kurar.”

    Yazar Victor Bertrand
    Victor Bertrand, Sultan’ın hizmetindeyken gösterdiği başarılardan dolayı Mecidiye, Osmaniye ve Osmanlı Güzel Sanatlar madalyalarıyla taltif edilir. Binbaşı rütbesine kadar da yükseltilir. Yine sarayda kaldığı dönemde iki tane de kitap kaleme alır: Les Silhouettes Animées-A La Main (Hareketli Silüetler-Elle Canlandırılmış) ve Réflexions Pratiques sur la Construction des Theatres a L’occasion de L’incendie du Nouveau Theatre Français de Pera a Constantinople (İstanbul Pera’daki Yeni Fransız Tiyatrosu Yangını Vesilesiyle Tiyatro İnşaatı Üzerine Pratik Düşünceler)… Yıldız Sarayı tiyatrosunda ellerini çeşitli şekillere sokarak sergilediği gölge oyunlarını anlattığı ve çoğunun da illüstrasyonlarını çizdiği 192 sayfalık Les Silhouettes Animées-A La Main kitabı, Victor Effendi Bertrand adıyla 1892 yılında Paris’te Charles Mendel’in Libraire de la Science en Famille Yayınevi tarafından yayımlanır. Gölge oyunu üzerine kıymetli bilgilerin ve figürlerin yer aldığı kitapta ayrıca Bertrand tarafından düzenlenmiş gölge oyunu metinleri de vardır. Kitap o dönemde çok beğenilmiş olmalı ki aynı yıl Hollanda’nın Zutphen şehrinde Dutch dilinde Levende Hand-Schaduwbeelden (Canlı Gölge Görüntüleri) adıyla Schillemans & Van Belkum Yayınevi tarafından da yayımlanır. Réflexions Pratiques sur la Construction des Theatres a L’occasion de L’incendie du Nouveau Theatre Français de Pera a Constantinople adlı kitap ise İstanbul’da tiyatro hareketleri ve Pera’da yanan Yeni Fransız Tiyatrosu’na ithafen yeniden inşa edilecek bir tiyatro binasında olması gerekenler üzerine üç bölüm hâlinde yapısal pratik bilgiler içermektedir. 36 sayfalık bu kitap da 1892 yılında Paris’te Léon Pochy tarafından yayımlanmıştır. Bu kitapların basımları Ayşe Sultan’ın hatıratında belirttiği üzere Bertrand’ın izinli olarak Paris’e gittiği zamanlarda olsa gerek…

    Sinema_5) Victor Bertrand kitap kapak
    Victor Bertrand’ın kaleme aldığı Les Silhouettes Animées-A La Main kitabının kapağı.
    Sinema_4) VİCTOR BERTRAND 1
    Victor Bertrand, Sultan’ın hizmetindeyken pek çok madalyayla taltif edildi.

    Paris Gezisi ve Sinematograf
    Victor Bertrand, sinematografla 1896 yılı sonbaharında yaptığı Paris gezisi sırasında karşılaşır. Her seyahatinde Sultan’a yeni bir icat sunmak düşüncesinden hareketle Charles Pathe şirketinden hemen bir tane edinir. İstanbul’a döndüğünde henüz sinematograf buraya ulaşmamıştır bile. Ayşe Sultan hatıratında Bertrand’ın gösterisinden şöyle bahsetmektedir:

    “O zamanki sinemalar (filmler) şimdiki gibi değildi. Perde büyük fırçalarla iyice ıslatılır, küçük parçalar gösterilirdi. Bu parçalar pek karanlık görülür, filmler bir dakikada biterdi. Bununla beraber, çok yeni bir şey olduğundan hoşumuza giderdi.”

    Bertrand’ın sinematograf gösterileri Sultan II. Abdülhamid’in de hoşuna gitmiştir. Önceleri şüpheyle yaklaştığı bu aygıta sempati duymaya başlamıştır. Bunda sadrazam Halil Rıfat Paşa’nın önemli bir rolü vardır. Sinematograf aygıtı üzerine uzun incelemeler yapılmış ve sonuçta bunun çok faydalı olduğu kanısına varılmıştır. Sultan, dünyada yaşanan olayları, hükümdarların resmî ziyaretlerini ya da askerî manevraları gösteren filmleri izlemeyi seviyordu. Bertrand da her fırsatta film gösteriyordu. Bunlardan biri de 1899 yılı yazında Sultan’ın cülus törenine katılmak ve hediye edilen Emirgan Yalısı’nı teslim almak üzere İstanbul’a gelen Karadağ Prensi Nikola için Marmara vapurunda verilen ziyafet sonrası Bertrand tarafından yapılan sinematograf gösterimiydi. Bertrand, 1899 yılı Aralık ayında saraydaki görevinin yanı sıra sinematografa halkın gösterdiği ilgiden hareketle İstanbul’daki Fransız cemiyetinin önde gelen iş adamlarından Louis Parma ile iş birliğine gitti. “Ailelerin sinematografı” adıyla evlerde kullanılmak üzere Georges Demeny’in Coronofotografia adlı seyyar projeksiyon aygıtını geliştirerek Victor Bertrand sistemini kurmuş ve bunu, “İçten ışıklı, yeni ve çok mercekli kondansatörlü lambasıyla net ve parlak gösteri sağlayan yegâne bilimsel cihazdır. Benzeri yoktur.” diye lanse ederek Parma’nın Grand Rue De Pera 452 no.lu mağazasında satışa çıkarmıştır.


    “bertrand’ın sinematograf gösterileri sultan ıı. abdülhamid’in de hoşuna gitmiştir. önceleri şüpheyle yaklaştığı bu aygıta sempati duymaya başlamıştır. bunda sadrazam halil rıfat paşa’nın önemli bir rolü vardır.”

    Sinema_6) VİCTOR BERTRAND 2
    Victor Bertrand rolünü oynarken…

    Sultan II. Abdülhamid’in Tahttan İndirilişi ve Bertrand’ın Akıbeti
    Takvimler 1908 yılını gösterdiğinde Bertrand artık altmış yaşındadır. Sultan II. Abdülhamid tahttan indirilmiş, saraydaki günler sona ermiştir. 29 Ağustos 1908 tarihli bir emirle sarayla bağlantısı kesilmiştir. Bu emir üzerine Sadaret’e yazdığı mektupta Sultan’ın hizmetinde bulunduğu sürece kendisine sadakat göstermekten geri durmadığını, sarayda yedi sekiz yıldır kullanılmayan bir sinematograf takımı olduğunu, bunun kendisine verilmesini, bundan sonraki geçimini bu aygıtı kullanarak sağlayabileceğini, artık yaşlandığını ve eskisi kadar çalışma kuvvetinde olamadığını belirtir. Tabii cevap alamaz. Hemen ardından yeni bir mektup yazar. Mektubunda karısının saraydaki oyunlarda artist olarak çalışmasına rağmen birikmiş maaşını alamadığını, sarayda görevliyken bacağının kırılması sonrasında hayatta olduğu sürece ödenmek üzere Sultan tarafından kendisine bağlanan 25 liralık tahsisatın ödenmediğini, İstanbul’dan ayrılacağı için bu parayı aydan aya mensubu olduğu elçilik vasıtasıyla alabilmesinin sağlanmasını rica eder. Tabii yine cevap alamaz.

    Victor Bertrand, çaresizlik içinde saraydan ümidini kesince Pera’da Tünel meydanına yakın bir otel işletir bir süre. 1909 yılında çok sevdiği ve yirmi beş yıl yaşadığı İstanbul’u terk eder. Romanya’ya gider. Bükreş’te sanatını icra etmeye çalışır. Uzun yıllar lütuf ve nimetini gördüğü Sultan II. Abdülhamid’in karikatürlerini yaparak geçimini sağlar. Ne zaman ve nerede öldüğü kesin olarak bilinmeyen Victor Bertrand, hâlâ yazılamamış olan Türk sinema tarihinin ilk köşe taşlarından biri olarak tarihteki yerini almıştır… #

    KAYNAKÇA
    “Ailelerin Sinematografı”, Le Moniteur Oriental, 20.12.1899.
    Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi (ML.EEM.00716.00083.01-ML.EEM.00716.00083.02)
    İrtem, Süleyman Kani, “Saray ve Babıali’nin İç Yüzü”, Akşam gazetesi, 1944-1945.
    Osmanoğlu, Ayşe, “Babam Sultan Abdülhamid”, Hayat dergisi, 1958.
    Sekmeç, Ali Can, Türk Sinemasında Azınlıklar ve Yabancılar, Antalya, 2017.
  • DİSK 58 Yaşında

    DİSK 58 Yaşında


    devrimci işçi sendikaları konfederasyonu (disk), 12 şubat 1967’de kuruldu. disk, 58 yıldır mücadele eden bir işçi örgütüdür. kurulduğu tarihten 12 eylül 1980 askerî darbesi’ne dek emek ve demokrasi mücadelesinde öne çıkan, 11 yıl yasaklandıktan sonra 1992’de yeniden yoluna devam eden disk’in tarihini, aynı zamanda yakın tarihimizden sayfalar olarak da okumak mümkün…

    Disk
    DİSK 1 Mayıs Mitingi, Taksim Meydanı, 1 Mayıs 1977.

    DİSK’in yayımladığı, 1967-1980 arasını kapsayan ve iki ciltten oluşan DİSK Tarihi kitaplarının editörü Prof. Dr. Aziz Çelik, DİSK’in kuruluş öyküsünü şu satırlarla dile getirir:

    DİSK-Logo

    “DİSK 13 Şubat 1967’de birdenbire kurulmadı. DİSK, Türkiye işçi sınıfı hareketinin uzun geçmişinin ve mücadelesinin birikimi üzerine ortaya çıktı. DİSK’in kuruluşu 1960’lardaki bir dizi gelişmenin sonucu olsa da arka planında Türkiye işçi sınıfı ve sendikal hareketinin 19. yüzyılın sonlarından itibaren ivmesi giderek yükselen birikimi ve deneyimi yatmaktadır. DİSK bu birikimden beslenmiş, bu birikim çeşitli yollarla DİSK’e akmıştır. DİSK, toplumsal muhalefetin 1960’larda başlayan hızlı ve dinamik yükselişine paralel olarak doğdu ve büyüdü.”

    Kökleri 1909 işçi hareketlerine, kısacık ömürleri ile 1946 sendikalarına dayanan emek örgütleri 1950’lerin başında çoğalarak, hak arama mücadelesinde deneyimler biriktirdi. 1948’de 50 bin kadar olan sendikalı işçi sayısı, 1960’ların başında 300 bini aşmıştı.

    DİSK’in Kuruluşundan Önce Yaşananlar
    DİSK’in kuruluşuna kadar işçi hareketinde yaşananlara kısaca değinelim. Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (TÜRK-İŞ), 31 Temmuz 1952’de Ankara’da kuruldu. İşçilerin haklarını savunmak için verdikleri mücadele 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi’nden sonra yükselirken 13 Şubat 1961’de, TÜRK-İŞ içindeki sendika başkanlarının da aralarında bulunduğu 12 sendikacı tarafından kurulan Türkiye İşçi Partisi (TİP), işçi hakları ve demokrasi mücadelesinde ön saflarda yer aldı. Sendikalar düşük ücretlere, kötü çalışma koşullarına karşı eylemler düzenledi. 25 Kasım 1961’de 5 bin Sümerbank işçisinin yalınayak yürüyüşü, 31 Aralık 1961’de binlerce işçinin katıldığı, işçi hareketinde bir kilometre taşı olan Saraçhane Mitingi, 3 Mayıs 1962’de 5 bine yakın işsizin Ulus Meydanı’ndan TBMM’ye yürüyüşü, 12-13 Ağustos 1962’de Yapı-İş Sendikası’nın Zonguldak-Ereğli mitingi, 28 Ocak 1963’te Kavel grevi, 10-12 Mart 1965’te Zonguldak Kozlu’da maden işçilerinin direnişi ve 31 Ocak 1966’da Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası grevi başta olmak üzere birçok grev, yürüyüş, gösteri ve miting gerçekleştirildi. İşçilerin hak arayış mücadeleleri artarak büyüyordu…

    Disk_1) Kurulus-01
    DİSK Kuruluş Kongresi, 12 Şubat 1967.

    DİSK Kuruluyor
    Bu yıllarda TÜRK-İŞ içinde görüş farklılıkları, gerilimler baş gösterdi. TİP’li sendikacılar, TÜRK-İŞ yönetimini, “İşveren ve hükümetle uysal ve uyumlu bir politika yürütmekle” eleştirirken, TÜRK-İŞ yönetimi de “Partiler üstü bir politika” yürüttüklerini savunuyordu. 1965 Kozlu Direnişi, Ekim 1965 Genel Seçimleri ve 1966 TÜRK-İŞ Genel Kurulu sonrasında büyük bir bölünme yaşandı. Maden-İş, Basın-İş, Lastik-İş ve Gıda-İş sendikaları tarafından 15 Temmuz 1966’da kurulan “Sendikalar Arası Dayanışma Anlaşması (SADA)” ile “muhalif” sendikalar arası dayanışma kuvvetlendi. TÜRK-İŞ’ten ayrılma kararı alan sendikaların da içinde olduğu 17 sendika, 14 Ocak 1967’de bir toplantı düzenleyerek yeni bir konfederasyon kurma kararı aldı ve adının “Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK)” olmasını oy birliği ile kararlaştırdı.


    “türk-iş’ten ayrılma kararı alan sendikaların da içinde olduğu 17 sendika, 14 ocak 1967’de bir toplantı düzenleyerek yeni bir konfederasyon kurma kararı aldı ve adının ‘türkiye devrimci işçi sendikaları konfederasyonu (disk)’ olmasını oy birliği ile kararlaştırdı.”

    DİSK’in kuruluş çalışmaları hızla sürdürüldü ve 12 Şubat 1967’de Çemberlitaş Şafak Sineması’nda DİSK Kuruluş Genel Kurulu yapıldı. DİSK, TÜRK-İŞ’ten ayrılma kararı alan Türkiye Maden-İş, Lastik-İş ve Basın-İş ile bağımsız Türkiye Gıda-İş ve Türk Maden-İş sendikaları tarafından kuruldu. Ertesi gün, 13 Şubat 1967’de DİSK kurucular heyeti topluca İstanbul Valiliği’ne giderek Vali Vefa Poyraz’a kuruluş evraklarını verdi.

    Disk_2) Sarachane
    İstanbul Saraçhane Mitingi, 31 Aralık 1961.

    1967’de yayımlanan DİSK Kuruluş Bildirisi, Ana Tüzüğü’nde, DİSK’in kökleri şu satırlarla anlatılmaktaydı:

    Disk_3) Kurulus-04
    DİSK kurucuları İstanbul Valiliği’nde, 13 Şubat 1967.

    “1946’da yeniden sendikalar kuran, sosyal adaletin gerçekleştirilmesi mücadelesinde 1961’de miting yaparak yeni bir aşamaya ulaşan, Anayasa ilkeleri uğruna kurşunlanan, coplanan, hapse atılan, yine de toplumcu mücadelesini bırakmayan; Bizler; Türk işçi sınıfının tüm çıkarları, hakları ve özgürlükleri ve de onuru için bir araya geldik.”

    “Üstünü Aratma, Gerisini Sendikana Bırak”
    DİSK tarihinde öne çıkan direnişlere, eylemlere ve olaylara gelince… DİSK’in ilk kitlesel eylemi, “İş Kanunu’nu protesto” için 24 Haziran 1967’de Ankara Tandoğan Meydanı’nda düzenlediği miting oldu. 15 Haziran 1967 tarihinde yapılan DİSK 1. Genel Kurulu’nda Kemal Türkler genel başkan seçildi. DİSK, 65 binin üstünde olan üye sayısını artırmak için örgütlenme çalışmalarına hız verdi. 1968 yılı bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de hareketliydi. Temmuz 1968’de Lastik-İş Sendikası Genel Başkanı Rıza Kuas, işçilerin aşağılandığı üst aramalarına karşı, “Üstünü Aratma, Gerisini Sendikana Bırak” eylemini başlattı ve eylem başarıyla sonuçlanarak işçilerin üstlerinin aramasına son verildi. Bu işçilerin kimlik mücadelesinde kazanılmış önemli bir adım oldu. İşçilerin en büyük sorunlarından biri olan “yetkili sendika” seçimleri için “referandum” uygulaması yine Lastik-İş’in 4 Temmuz 1968’de Derby Lastik Fabrikası’nda başlattığı işgal sonucu kazanıldı. 9 Eylül 1968’de Maden-İş üyesi işçilerce Kavel Kablo Fabrikası’nda başlatılan işgal, 11 Eylül’de anlaşmayla sonlandı. DİSK, mücadelesiyle kısa sürede büyüdü…

    Disk_4) Ustunu Aratma
    Lastik-İş Genel Başkanı Rıza Kuas imzalı “Üstünü Aratma” bildirisi…
    Disk_5) Derby 1968
    Derby Lastik Fabrikası işgali, İstanbul, Temmuz 1968.

    1969 ve 1970 yılları işçi eylemlerinin ülke çapında çoğaldığı yıllar oldu. 11 Ocak 1969’da Singer Fabrikası, Maden-İş üyesi işçiler tarafından işgal edildi. Çorum, Alpagut linyit işletmesinde çalışan maden işçileri 13 Haziran 1969 tarihinde ücretlerini alamadıkları için ocakların işletilmesine el koydu. Türk Demir Döküm Fabrikası’nda Maden-İş’e üye olan işçiler talepleri kabul edilmeyince 1 Ağustos 1969’da fabrikayı işgal etti. Maden-İş ile protokol imzalamasının ardından işçiler işbaşı yaptı. 1969’da Gamak Elektrik Motorları Fabrikası’nda, 1970’te Gislaved Lastik Fabrikası’nda çıkan olaylarda ise iki işçi yaşamını yitirdi.

    İki Uzun Gün…
    Haziran 1970’te “274 sayılı Sendikalar Kanunu ile 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu”, sendikal özgürlüklere ve haklara karşı bir yasa olarak gündeme geldi. DİSK, 10 Haziran 1970’te bir basın açıklamasıyla yasaya karşı çıktığını duyurdu. Grev ve toplu sözleşme hakkını ortadan kaldıran, DİSK’i yok etmeyi amaçlayan yasaya karşı 15-16 Haziran’da eylem kararı alındı. İstanbul, Gebze ve Kocaeli’nde iki gün boyunca DİSK üyesi işçilerin fabrikalarda başlattığı oturma eylemleri, yürüyüşlerle devam etti. İkinci günün sonunda sıkıyönetim ilan edilen eylemlerde beş kişi hayatını kaybederken yüzlerce kişi gözaltına alındı.

    Disk_6) 15-16 Haziran-03
    15-16 Haziran 1970 işçi direnişi.
    1 Mayıs 1977-02
    1 Mayıs 1977’de Taksim Meydanı.

    DİSK’in örgütlü olduğu iş yerlerinin büyük kısmında üretim durduğu, 70 binin üzerinde işçinin sendikal hakları için direnişe geçtiği o iki günü, İşçilerin Haziranı kitabının yazarı Zafer Aydın, şöyle değerlendirmektedir:

    “15-16 Haziran 1970, iş yerlerinde işgal eylemleriyle vücut bulan, sendika seçme özgürlüğünü savunma hattının devamı ve bir üst aşamasıdır. İşçi sınıfının, 15-16 Haziran 1970’te büyük bir patlama biçiminde görünen eylemi, 60’lı yıllar boyunca yaşanan sosyal ve siyasal hareketlenmelerin hem ürünü hem de sonucudur.”

    Zor Yıllar
    Ülke tarihine “zor yıllar” olarak geçen, ekonomik ve siyasi olayların peş peşe yaşandığı 1970’li yıllar, DİSK’in de zor yılları oldu. 16 Eylül 1976’da Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) Yasası’na karşı başlayarak günlerce süren DGM Direnişi, DİSK’in 1970’lerde demokrasi mücadelesindeki eylemlerinden biri olarak tarihe geçti.

    Disk_8) Basturk-Turkler
    DİSK’in iki genel başkanı: Abdullah Baştürk ve
    Kemal Türkler (sağda)…
    FOTOĞRAF: DİSK ARŞİVİ

    1 Mayıs 1977’de, Taksim’de DİSK’in düzenlediği ve yüzbinlerce işçinin katıldığı kutlamalara yapılan saldırı sonucunda 37 emekçi öldürüldü. Bu katliam, emek ve demokrasi mücadelesinde bir kırılma noktası oldu. 27 Aralık 1977’de DİSK 6. Genel Kurulu’nda genel başkanlığa Abdullah Baştürk seçildi.

    DİSK, 16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi’nde 7 öğrencinin öldürülmesi sonrasında, 20 Mart’ta “Faşizme İhtar Eylemi” gerçekleştirdi. Bir saatlik iş bırakma eylemine yüzbinler katıldı. 1 Mayıs 1978 yine Taksim Meydanı’nda yüzbinlerin katılımıyla kutlandı. 1979 ve 1980 1 Mayıs’ları “yasaklı” olmasına karşı “yasaklar”, işçilerin alanlara çıkmasına engel olamadı. DİSK, Tariş ve Antbirlik direnişlerinin yaşandığı 1980 yılını yasaklar ve saldırılarla geçirdi. 22 Temmuz 1980’de Merter’de evinin önünde öldürülen DİSK kurucu başkanı ve Maden-İş Genel Başkanı Kemal Türkler, yüzbinlerin katıldığı bir törenle toprağa verildi.

    12 Eylül 1980 Askerî Darbesi ile DİSK ve üye sendikalar kapatılırken yöneticileri, temsilcileri sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanmaya başladı. 1986’da sonuçlanan davada DİSK ve 28 üyesi sendika kapatılırken, 264 DİSK yöneticisine toplam 2053 yıl ceza verildi. Yönetici ve temsilcileri yıllarca hapsedilen, mal varlığına el konulduktan sonra, 1991’de Askerî Yargıtay’ın kararı bozmasıyla sanıklar beraat etti. DİSK ve üye sendikalar 1992’de faaliyetlerine yeniden başlayarak 1990’lı yılları örgütleme ve üye sayısını arttırma çalışmalarıyla geçirdi. DİSK, bugün 22 üye sendikasıyla emek ve demokrasi mücadelesine devam etmektedir… #

    KAYNAKÇA
    Aydın, Zafer, İşçilerin Haziranı: 15-16 Haziran 1970, Ayrıntı Yayınları, 2020.
    DİSK Tarihi 1967-1975, Cilt I, DİSK Yayınları, 2020.
    DİSK Tarihi 1975-1980, Cilt II, DİSK Yayınları, 2022.
  • İnsanlık Tarihi ve Beyin

    İnsanlık Tarihi ve Beyin


    beyin, organlar içinde en ilginç ve en popüler olanıdır. bunun en önemli nedeni, kuşkusuz duygu ve düşünceleri davranışa dönüştüren ve davranışları yöneten bir organ olmasıdır. insan davranışları ise dünya üzerinde oluşan fiziki ve kültürel değişikliklerin ana kaynağıdır. yaklaşık 4,5 milyar yaşında olduğu tahmin edilen dünyamızda insanın ortaya çıkışı yeni olsa da dünyada oluşturduğu değişiklikler oldukça etkileyicidir.

    Beyin - Kreatif Stok
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    İnsan Beyninin Tarihsel Gelişimine Kısa Bir Bakış
    İnsan beyninin biyolojik gelişimi evrimsel süreçlerin çevresel faktörlerle etkileşimiyle şekillenmiş ve onu yaşadığımız gezegende özel bir konuma taşımıştır. İnsan çevreyi kendine göre şekillendirebilme, yaşamını tehdit eden etkenleri engelleme ve koşullarını daha konforlu hâle getirecek keşifler yapma yeteneğine sahiptir. Bu yeteneklerin gelişimi beynin biyolojik gelişimi ile paralel yürümüştür.

    İlk sinir hücreleri, yaklaşık 600 milyon yıl önce basit çok hücreli organizmalarda ortaya çıktı. Bu hücreler, daha sonra basit sinir bağlantıları sağlayan ağlara dönüşerek organizmaların hareketlerinin ve uyaranlara karşı tepkilerinin oluşturulmasına ve kontrol edilmesine yardımcı oldu. Yaklaşık 500 milyon yıl önce omurgalı canlılarla birlikte daha kapsamlı beyinler ortaya çıktı. Bunu memeliler ve ardından primatların ortaya çıkışı izledi. Bu canlıların beyinlerini diğerlerinden ayıran en önemli fark korteksin (beyin kabuğu) daha gelişmiş olmasıydı. Yaklaşık altı milyon yıl önce bugünkü insan özelliklerine sahip ilk atalarımız olan insanımsılar (hominin) ortaya çıktı. Ellerini kullanabilen insana en yakın canlı olan Homo habilis yaklaşık 2 milyon yıl önce ve Homo erectus 1,8 milyon yıl önce dünya üzerinde belirdi. Homo erectus’un en önemli özelliği ayakları üzerinde dik durabilmesi ve ellerini daha iyi kullanabilmesiydi. Bir önceki yakın akrabamız olan Neandertal’lerin ortaya çıkışı yaklaşık 230 bin yıl önceydi.

    Bilim insanlarının 2017 yılında Fas’ta gerçekleştirdiği kazılarda bulunan fosillerin asıl atalarımız olan Homo sapiens’e ve 300 bin yıl öncesine ait olduğu kanıtlandı.1 Bu insanlar ateşi kullanabiliyor ve yüksek el becerisi gerektiren stratejik silahlar üretebiliyordu. Bunlar insanın beynini kullanarak gerçekleştirdiği ilk önemli faaliyetler olarak kabul edilebilir ve insanlık tarihinin avcı-toplayıcı olarak adlandırılan dönemini başlatmıştır. Bizi daha iyi temsil eden modern Homo sapiens’in varlığı ise 40 bin yıl önceye dayanır.

    Insanlik_Tarihi_ve_Beyin_2) Resim4-BR-scale-2_00x
    İnsanın beynini kullanarak çeşitli faaliyetleri gerçekleştirmesi insanlığın gelişiminde önemli rol oynadı.

    En yakın memeliler olan primatlar da dâhil olmak üzere insan beynini diğer tüm canlılardan ayıran en önemli özellik korteks (beyin kabuğu) denilen bölgenin diğerlerine göre daha gelişmiş olmasıydı. Özellikle prefrontal korteks (PFK) denilen korteksin ön bölgesi bu ayrımın en belirleyici kısmıdır. Memeliler âleminde korteksi tüm beyin içinde en geniş yer kaplayan canlı insandır. PFK beynin üst bilişsel işlevleri arasında yer alan iradi faaliyetler, planlama ve beynin limbik sistem denilen daha aşağı bölgelerinden gelen dürtüsel uyarıları analiz edip, yarar/zarar esasına göre karar vererek davranışa dönüştürme süreçlerinde kritik bir role sahiptir. Bu süreçler sağ kalımı sürdürme açısından önemli olduğu kadar kolektif bir toplumsal yaşamın kurallarını anlama ve uygulama bakımından da önemlidir.

    Insanlik_Tarihi_ve_Beyin_3) Resim2-BR-scale-2_00x
    Yazının icadından matbaanın bulunmasına, bilgisayardan internete geçiş gibi gelişmeler, insanın diğer canlılara üstünlüğünün yolunu da açtı.

    İnsanlar erken dönem Homo sapiens iken yaklaşık 100 bin yıl öncesinden başlayarak kendi zihinlerinden geçenleri derinlemesine düşünebilmelerini sağlayan bir beceri geliştirdi. Böylece sadece başkalarının ne düşündüğü hakkında değil, başkalarının kendileri hakkındaki düşüncelerini de anlayabildiler. Modern Homo sapiens kendimizi geçmişte ve gelecekte düşünebilme becerisi olan ve “otobiyografik bellek” olarak adlandırılan çok önemli bir özelliği geliştirdi. Otobiyografik belleğin gelişimi ile PFK’nin üst yan alanının (dorsolateral prefrontal korteks, DLPFK) primatlardan ayrı bir gelişim süreci izleyerek farklılaşması arasında bir ilişki vardır. Bu süreç yaklaşık 12 bin yıl önce tamamlandı ve sürecin sonunda tarım devrimi gerçekleşti.2 Bunu milattan önce 4000 civarında yazının ve bundan yaklaşık 5450 yıl sonra matbaanın bulunması izledi.

    Matbaadan bilgisayara geçişimiz 490 yıl ve buradan yaygın internete ulaşmamız sadece 40 yıl aldı. Otobiyografik belleğe sahip olma ve sonrasında gerçekleşen gelişmeler insanlarla en yakın diğer memeliler arasındaki makasın iyice açılmasının ve insanın diğerlerinden daha güçlü bilişsel becerileriyle çevresini kontrol etme ve hükmetmesinin yolunu açtı. Bugün geldiğimiz noktada insan, tartışmasız olarak gezegenimizin en stratejik eylem planına ve çevreye en fazla hükmetme yeteneğine sahip canlısıdır.


    “antik çağ’ın tıbbın babası kabul edilen hekimi hipokrat, beynin tüm duygu, düşünce ve karar süreçlerinin merkezi olduğunu ifade etti.”

    İnsan Beyninin Bilinen ve Henüz Bilinmeyen Yönleri
    İnsanın yaşadığı çevreyi sorgulaması, merak etmesi ve analiz ederek anlama süreci bilimin gelişmesine yol açtı. Bilim beyni de anlamaya çalıştı. İnsanın kendi beynini anlama çabasıyla ilişkili ilk somut bilgiler antik Yunan dönemine dayanır.

    Insanlik_Tarihi_ve_Beyin_4) Resim6-BR-scale-2_00x
    İnsan beyin yarım kürelerinin işlev farklılıkları çeşitli araştırmalara konu olmuştur.

    Antik Çağ’ın tıbbın babası kabul edilen hekimi Hipokrat, beynin tüm duygu, düşünce ve karar süreçlerinin merkezi olduğunu ifade etti. Antik Çağ’ın ünlü düşünürü Aristo ise bu işlevlerle ilgili organın kalp olduğunu iddia etti. Aristo’nun bu konudaki fikirleri her ne kadar doğru olmasa da kalbin kan pompalamaması hâlinde beynin hiçbir işlevini gerçekleştiremeyeceğini akıldan çıkarmamak gerekir. Antik Roma’nın önemli bir hekimi olan Galenos da beynin tüm duygu ve düşüncelerin merkezi olduğunu net olarak ifade etmiş ve Hipokrat’ı desteklemiştir.

    On yedinci yüzyılda Fransız bilimci Descartes’e kadar en çok merak edilen konulardan biri, ölümsüz olduğu düşünülen ruhun bir beyin işlevi ya da beyin işlevleri ile ilişkisinin olup olmadığıydı. Descartes beyin anatomisi ile ilişkili incelemeleri sonucu beynin tam ortasında, iki beyin yarım küresi arasında yer alan pineal bezini (epifiz) ruhun bulunduğu yer olarak tanımladı. Burası ruhun tahtı idi ve ruhun ayrıca incelenmesine gerek yoktu. Bununla beraber, beynin geri kalan bölümleri bilimsel araştırmalara konu olabilirdi. Dualizm denilen bu yaklaşım, beyin faaliyetlerinin ve zihnin iki farklı özellik olarak ele alınması gerektiğini savunan beyin/zihin ikilemini ortaya çıkardı. Zihin maddi olmayan bir varlıktı ve beyinle etkileşime giriyordu.

    Nöronların keşfi ve birbirleri ile sinaps denilen bağlantı noktaları üzerinden nörokimyasallar aracılığıyla iletişim kurduğunun gösterilmesi 20. yüzyılın başlarından itibaren gerçekleşmiştir. Camilio Golgi, Santiago Ramon Cajal ve Charles Scott Sherrinton gibi bilimciler bu süreçte önemli rol oynadılar. Bunun sonucunda ortaya çıkan materyalist yaklaşım, zihnin ya da ruhun beynin organize sinaptik bağlantıları üzerinden kapsamlı ve çok yönlü çalışmasının bir sonucu olduğunu iddia etti. Ancak, Benjamin Libet’in eylemlerimizi gerçekleştirmek üzere aldığımız kararlarda, kararı almaya niyet ettiğimiz anda özgür iradeye sahip olup olmadığımızı sorgulayan bulgularını tatminkâr bir şekilde açıklayamadı.3

    Öte yandan, beynin öğrenme ile değiştiği (nöroplastisite) Donald Hebb ve Eric Kandel gibi bilimcilerin çalışmalarıyla ortaya konmuş olsa da bu değişikliklerin nasıl bir özgüllüğe sahip olduğunu bilmiyor ve görüntüleyemiyoruz. Önemli beyin hastalıklarının gerçek nedenlerini veya nasıl bir özgül bağlantı sorununa yol açtığını bilemiyoruz. Onları kökten tedavi edemiyor, sadece belirtilerini baskılayabiliyoruz. Dolayısıyla yaşadığımız dönemde beynin sırları hâlâ ilgi odağı olmayı sürdürüyor ve beyni anlama çabalarımız devam ediyor.4

    Insanlik_Tarihi_ve_Beyin_5) Resim7-BR-scale-2_00x
    Teknolojik gelişmeler; şizofreni, Alzheimer, otizm ve dejeneratif sinir hastalıklarının tedavisini olanaklı hâle getirebilir.
    Insanlik_Tarihi_ve_Beyin_6) Resim3-BR-scale-2_00x
    Yapay zekâ henüz yeni bir olgu olsa da geliştikçe insanın işlerini daha da kolaylaştırabilir.

    Beynimiz ve Biz Nereye Gidiyoruz?
    Amerika Birleşik Devletleri 2013 yılında “Beyin İnisiyatifi ve İnsan Beyni” projesini başlattı. Projenin öncelikli hedefleri arasında beyin/zihin ikileminin çözülmesi; şizofreni, Alzheimer, otizm ve dejeneratif sinir hastalıklarının kökten tedavi edilebilmesi ve yapay zekâyı geliştirme çalışmaları bulunuyor. Nörobilim, kuantum mekaniği ve felsefeyi birleştiren nörokuantoloji yaklaşımları da beynin bilinmeyenlerini açıklamak için çaba sarf ediyor.5 Beyindeki sinaptik organizasyonları yönetebilen yeni moleküler yapılar veya sistemler keşfedilebilir. Bunları henüz göremememizin nedeni teknolojik yetersizlik olabilir.


    “beyin-kompüter ara yüzleri sayesinde beyin sinyallerini doğrudan bilgisayarlara veya diğer cihazlara ileterek insanların düşünceleriyle etkileşimde bulunmalarının sağlanabilmesi önemli bir gelişme oldu.”

    Beyin-kompüter ara yüzleri sayesinde beyin sinyallerini doğrudan bilgisayarlara veya diğer cihazlara ileterek insanların düşünceleriyle etkileşimde bulunmalarının sağlanabilmesi önemli bir gelişme oldu. Bu teknoloji, felçli hastaların iletişim kurmasına veya hareket kabiliyetlerini geri kazanmalarına yardımcı olabilir. Ayrıca, başka nörolojik hastalıkların tedavisinde ve sağlıklı bireylerin bilişsel yeteneklerini artırmada kullanılabilir. Gelişmelere paralel olarak bu teknolojinin etik boyutları da tartışılıyor.6

    Yapay zekânın insan beyninin yerini alabileceği ya da insanı yönetebileceği gibi iddialar ise oldukça abartılı. İnsan beyni bugünkü durumuna ulaşıncaya kadar nesiller boyunca kendisine ulaşan ve çevresel değişikliklere uyum sağlamak üzere epigenetik değişikliklerle yoğurulan çok uzun bir geçmişin genetik izlerini taşıyor. Yapay zekâ ise henüz yeni bir olgu ve tam olarak gizemi hâlâ çözülememiş bir beynin öğrenme sistemini taklit ederek gelişmeye çalışıyor. Geliştikçe insanın işlerini giderek daha fazla kolaylaştıracağı kesin olmakla beraber kendi evrimsel sürecini yaşayacak. Buna paralel olarak insan beyni de kendi evrimsel sürecini yaşamaya devam edecek. Sonuçların nereye varacağını veya nelere mal olacağını ise gelecek kuşaklar görecek. #

    DİPNOTLAR
    1 J.J. Hublin ve ark., Nature, 546 (7657), s. 289-292, 2017.
    2 E.F. Torrey, Evolving Brains, Emerging Gods – Early Humans and the Origins of Religion, Columbia University Press, New York, 2017.
    3 B. Libet ve ark., Brain, 106 (Pt 3), s. 623-642, 1983.
    4 T. Uzbay, Görünmeyen Beyin, 6. baskı, Destek Yayınları, 2022.
    5 J.M. Schwartz ve ark., Philos Trans R Soc Lond B Biol Sci, 360(1458), 2005, s. 1309-1327.
    6 L. Drew, Nature, 627(8002), 2024, s. 19.
  • Kayıtlara Geçmiş İlk Vampir Histerisi

    Kayıtlara Geçmiş İlk Vampir Histerisi


    hırvatistan’da ücra bir köy, son yıllarda turistlerin, sosyal medya içerik üreticilerinin ve hayalet hikâyeleri meraklılarının akınına uğruyor. zira kringa köyü, tanıkları ve belgeleriyle avrupa literatürüne geçmiş ilk vampir histerisinin yaşandığı yer. 1672’de jure grando aliloviç adlı köylünün öldükten sonra hortlayıp dehşet saçtığına inanılması, dönemin tarihçisi johann weikhard von valvasor’un tanıklığı sebebiyle hâlen bugün dünya çapında konuşuluyor…

    Adsız tasarım - 1

    Kimi ülkelerde vampirlerden kaynaklı toplu histeri vakaları salt Aydınlanma Devri öncesine ait zannedilse de 2000’lerde dünya çapında haber mecralarına yansımış güncel olaylar da söz konusudur. 2003’te Romanya’da Toma Petre’nin, 2007’de Sırbistan’da Slobodan Miloseviç’in mezarında görülen kazık çakma ritüelleri, 2012’de yine Sırbistan’da Zarozje köyünde Sava Savanoviç (vampir) efsanesinden kaynaklı huzursuzluk bu olaylardan bazıları ki kırsal yerleşimin yaygın olduğu Balkan ülkelerinde yerel gazeteler tarandığında bu tip paranormal söylencelere, histeri vakalarına denk gelinebilir. Son yıllarda yapılan çalışmalar neticesinde Osmanlı döneminde bile Ebussuud Efendi’nin hortlak fetvalarından Evliya Çelebi Seyahatnamesi’ndeki vampir anlatılarına, Tırnova’ya korku salan vampir yeniçerilerin hikâye edildiği meşhur “Tırnova cadıları vakası”na kadar muhtelif dönemlerden ve bölgelerden “vampir histerisi” örneklerine rastlayabiliyoruz. Bu tip vakalar genelde ya dinî otoriteler tarafından tartışmalar çerçevesinde yahut adli vakalar çerçevesinde kayıtlara geçtiği için incelenebiliyor. Avrupa tarihinde bu türde olup kayıtlara geçen ilk vakanın bu açıdan Balkan coğrafyasının bir ucunda, Hırvatistan’da yaşanmış olması pek de tesadüf olmasa gerek.

    Vampir_Görsel 1
    Kringa köyünün 1679’daki bir tasviri. Johann Weikhard von Valvasor’un Die Ehre deß Hertzogthums Crain (Carniola Dukalığının İhtişamı) eserinden.

    Dehşetler Coğrafyasının Ortasında Küçük Bir Köy…
    Hırvat ahalinin “Kringa” adını verdiği, İtalyanca kaynaklarda “Corridico” adıyla geçen, Istria’nin Tinjan bölgesindeki bu küçük köy, yüzyıllar önce civara dehşet saçmasına dair efsanelerin hâlen anlatıldığı ünlü vampir Jure Grando (Giure Grango Aliloviç) ile anılıyor. Burasının konumu da oldukça enteresan. Kuzeybatısında delilerin kapatıldığı manastırları, ekseriyetle sisli havasıyla, Carlo Ginzburg’un Gece Savaşları’nda (1966) bahsettiği cadılarla savaşan “Benandanti”leriyle İtalya’nın Friuli bölgesi bulunuyor. Daha da kuzeyde, Avusturya tarafında Sheridan Le Fanu’nun Bram Stoker’ın Dracula’sından (1897) 25 yıl önce yazdığı Carmilla (1872) novellasının başkarakteri ünlü kadın vampir Carmilla’nın memleketi Stirya yer alıyor ki, her bir köşesinde vampirlere, perilere dair muazzam bir sözlü kültür hazinesine haiz Balkan coğrafyasının bulunması, ilk “vampir histerisi” vakasının Kringa’da kayıtlara geçmesini pek de şaşırtıcı kılmıyor. Günümüzde pek az kişinin yaşadığı bu köy, son yıllarda burayla ilgili folklor ve tarih çalışmalarının artmasıyla popülerlik kazandığı için turistleri, “korku turizmi” meraklılarını kendisine çekiyor. Asırlık savaşların neticesinde köyün eski yapılarından ve dehşetengiz olayların geçtiğine inanılan kadim mezarlığından eser kalmasa da eski bir okuldan bozma vampir temalı bir yerel müze ve kafe bulunuyor.

    Vampir_Görsel 2
    Kringa’dan genel görünüm.
    Vampir_Görsel 4
    Valvasor’un 1689’da yayımlanan Carniola Dukalığının İhtişamı adlı eseri.

    Grando’nun Hortlama Sebebi Kimliği mi?
    “Kringa vampiri”nin bu denli meşhur olmasının sebebi, histeri yaşandığı esnada bölgede bulunan bir tarihçinin çalışmasında bu olayı aktarması. Carniolalı (Kranjska) Sloven bilim insanı Janez Vajkard Valvasor (1641-1693), Jure Grando Aliloviç’in yaşamı ve yaptıkları hakkında, 1689’da yayımlanan The Glory of the Duchy of Carniola (Carniola Dukalığının İhtişamı) adlı kapsamlı eserinde Kringa’ya seyahatlerinden bahsettiği kısımda yer veriyor.

    Vampir_Görsel 3
    Kringa’daki vampir histerisini kayda geçiren Karniolalı soylu ve polimat Johann Weikhard von Valvasor.

    Buna göre 1672’de mezarı açılıp “yeniden öldürülene” kadar Kringa köylülerine rahat vermeyen Jure Grando çok sayıda kişinin ölümüyle suçlanıyor. 1579-1656 arasında yaşamış taş ustası Jure Grando Aliloviç’in usulünce gömülmediği için hortladığı zira yaşarken hastalanarak ölümüyle geri döneceğine inanıldığı öne sürülse de bu sebepler efsanede açıklanmıyor. Ancak “Aliloviç” yani “Haliloviç”, “Haliloğlu” sanını taşımasına bakarsak olası kimliği bize hortlaklık atfedilmesine dair bir ipucu verebilir. Köklerinden bahsedilmese de sanından hareketle en azından ailesinin Müslüman olması yahut kendinin eskiden Müslüman olması, Balkan folklorunda dinden çıkan yahut dine aykırı hareket eden kişilerin vampir olup hortladığına dair eski batıl inanışları akla getiriyor. Nitekim Cemal Kafadar’ın 2022’de yayımlanan “Vampire Trouble is More Serious Than the Mighty Plague” adlı Osmanlı vampir histerileri ile ilgili makalesinde de belirttiği üzere, dinî ve millî sınırların sıklıkla değiştiği Balkan coğrafyasında neden bu denli yoğunlaşmaya başladığına dair çıkarımlarını da pekiştiriyor. Hırvat folklorunda ve kendisinin bahsinin geçtiği kayıtlarda Grando, “štrigon” (şıtrigon) veya “štrigun” olarak tanımlanıyor ki Rumenlerin meşhur vampir motifi “strigoi” ile Arnavutların hem cadı hem de vampir özelliği gösteren “shtriga” (şıtriga) adlı motifini, Venedik civarında da “Stregon” adı verilen büyücü-cadı motifini hatırlatıyor. Farklı bölgeler söz konusu olsa da hepsi Latince kocakarı ve kanatlı hayvan şeklinde tasvir edilen korkunç cadı anlamına gelen “stryx” tabirine dayanıyor. Her şey Jure Grando Aliloviç’in ikiz çocuklarına hamile karısı Ivana’yı dul bırakıp esrarengiz bir hastalık sebebiyle ölmesiyle başlıyor…


    “efsaneye göre jure grando ölümünden 16 yıl sonra hortlayarak köyüne dehşet saçmaya başlıyor. grando’nun kızı ana ile oğlu nikola aliloviç, babalarının hortlamasına dair söylentiler çıkınca genç yaşta ıstria’dan kaçarak italya’nın volterra bölgesine yerleşmek zorunda kalıyor.”

    Gece Çökünce Kringa’da Dehşet Başlıyor!
    Efsaneye göre Jure Grando ölümünden 16 yıl sonra hortlayarak köyüne dehşet saçmaya başlıyor. Grando’nun kızı Ana ile oğlu Nikola Aliloviç, babalarının hortlamasına dair söylentiler çıkınca genç yaşta Istria’dan kaçarak İtalya’nın Volterra bölgesine yerleşmek zorunda kalıyor. Anlatılanlara göre 16 yıl önce (1656’da) Jure’u defnetmiş olan Rahip Giorgio, geceleri birilerinin köydeki evlerin kapılarını çaldığını, kapısı çalınan kişinin de birkaç gün içerisinde öldüğünü keşfediyor ki bu motif Ebussuud Efendi’nin hortlak fetvasını da anımsatıyor. Valvasor’un aktardığına göre ölen yedinci kişi Rahip Giorgio’nun evinden geç bir vakitte ayrıldığı için gece dolaşan Jure Grando’yla karşılaşıyor. Dehşetli olaylar Jure’un geceleri dul eşi Ivana’nın yatak odasında görünerek ona musallat olmasıyla devam ediyor. Ivana’nın şikâyeti üzerine eve gelip nöbet tutan Rahip Giorgio’nun, gece çöktüğünde karşısında bizzat kendisinin yıllar önce defnettiği Jure Grando’yu “Yüzünde gülümseme ve nefes nefese kalmışçasına solur vaziyette” gördüğü ifade ediliyor. Rahip Giorgio’nun vampirle yüz yüze geldiğinde önünde bir haç tuttuğu ve “İsa Mesih’e bak vampir! Bize işkence etmeyi bırak!” diye haykırdığı, böylece kaçmasını sağladığı rivayet ediliyor.

    Vampir Jure Grando’nun Mezarı Kazılınca…
    Valvasor’un yazdığına göre söylentiler ayyuka çıkınca Pazin županı (jupan) yani bölge valisi Miho Radetič bizzat harekete geçiyor, yanına dokuz kişi alıyor: Stipan Milašič, Matej Hrvatin, Nikola Macina, Jure Macina, Juraj Žužič, Martin Udovič, Nikola Krajša, Lupoglava’dan Pavlin (Pauline, Aziz Paul Tarikatı) keşişleri Peder Juraj ve Nikola Nyena. Avcılar, gece vakti haçlar, fenerler ve alıç ağacından kazıklarla Kringa köyünün mezarlığına girer. Alıç ağacının ve bu ağaçtan yapılan tahta kazıkların Sırp folkloru başta olmak üzere Balkan halk inançlarında önemli yeri olduğu bilinmektedir. Vampirler, cadılar ve hastalıkları temsil eden kötü ruhlara karşı mücadelede (tıpkı sarımsak gibi) popüler bir silah olan alıç, hortlağın kalbine saplanacak kazıkların tercih edildiği ağaçlardandır. Jure’nin tabutu açıldığında cesedin yüzünde bir gülümseme ile hiç bozulmamış vaziyette yattığını görürler. Kalbini alıçtan kazıkla delmeye çalışırlar ancak ilk seferde bunu başaramazlar. Keşişlerden Peder Juraj bazı şeytan çıkarma (egzorsizm) duaları okumaya başlayıp: “Bak, Štrigon (vampir)! Bizi cehennemden kurtaran ve bizim için ölen İsa Mesih var.” dedikten sonra, Peder Nikola Nyena hortlağın kafasının kesilmesini önerir. Bunun üzerine köylülerden Stipan Milašic testereyle Jure’nin kafasını gövdesinden ayırmayı başarır. Rivayete göre testere derisine saplanınca vampir çığlık atar ve kesikten kan akmaya başlar. İnanışa binaen kafası kesilince hortlaklığı sona erer.

    Vampir_Görsel 6
    Kringa köyünde yaşanan vampir histerisinden bahseden 2006 tarihli Hırvatça anıt levha.

    Efsanesi “Yeniden Öldürülmesinden” Sonra da Devam Etti
    Vampir salgınlarıyla alakalı ilk belgelerden sayılan Grando’nun Valvasor tarafından aktarılan hikâyesi, daha detaylı ve hikâyeyi hayli ilginç hâle getiren detaylarla Erasmus Francisci ve Johann Joseph von Goerres’in 1855’te yazdığı La mystique divine, naturelle, et diabolique (İlahi Mistik, Tabiat ve Şeytani) adlı eserde yer alıyor. Son yıllarda popülerliği arttığı için Hırvatlardaki “Štrigon” folkloruna ve histeri vakasına dair çalışmaların, edebiyat eserlerinin artması söz konusu. Kringa ahalisinin hâlen anlatageldiği hikâyelerde Jure Grando’nun geceleri hâlâ omuzlarında ölü bir koyun ve kara bir kediyle dolaştığı rivayet ediliyor, yaramazlık yapan çocuklar onunla korkutulmaya devam ediyor. Eski mezarlığın yeri çoktan kaybolsa da kimi köylülerin burayı rahatsız etmemek(!) için bilmemezlikten geldikleri ifade ediliyor.

    Vampir_Valvasor’un Carniola Dukalığı haritası (Günümüzde Slovenya'da). (Kaynak Wikimedia)
    Valvasor’un Carniola Dukalığı haritası (Günümüzde Slovenya’da).

    “krınga ahalisinin hâlen anlatageldiği hikâyelerde jure grando’nun geceleri hâlâ omuzlarında ölü bir koyun ve kara bir kediyle dolaştığı rivayet ediliyor, yaramazlık yapan çocuklar onunla korkutulmaya devam ediyor.”

    Efsane o kadar popülerleşmiş ki bugün “Jure Grando Vampir Müzesi” ve vampir temalı bir kafe açılmasının haricinde Kringa köyüne efsaneyle ilgili bilgi veren Hırvatça şu levha yerleştirilmiş:

    “Kringa bölge ahalisinden Miho Radetič, Stipan Milašič, Matej Hrvatin, Nikola ve Jure Macina, Juraj Žužič, Martin Udovič, Nikola Krajša ve Lupoglava’dan Pavlin (Pauline, Aziz Paul Tarikatı) Keşişleri Peder Juraj ve Nikola Nyena, 1672. Yıllar önce bölge mezarlığında vampir Juri (Jure) Grando’ya karşı savaştılar ve Kringa’yı gece saldırısından sonsuza dek kurtardılar, bunu Johann Weikhard von Valvasor’un kayıtları da kanıtlıyor. Bu plaket 5’inci Fantastik Edebiyat Festivali katılımcıları ve Tinjan Belediyesi tarafından onların anısına düzenlenmiştir. Kringa, 11 Ağustos 2006.” #