Etiket: Sayı: 121

  • Hatice Sultan

    Hatice Sultan


    ııı. selim’in kız kardeşi hatice sultan, harf devrimi’nden tam 135 yıl önce fransız mimar-ressam antoine-ıgnace melling’e latin harfleriyle türkçe mektuplar yazıyordu. hatice sultan’la tanıştıktan sonra hayatı değişen melling’e “ismetlû hatice sultan hazretlerinin mimarı” ünvanı verilir ve aylık bağlanır. bir süre sonra hatice sultan’la ilişkisi zayıflayan melling, neşâtabâd’dan uzaklaşır.

    Türkçeyi Latin Harfleriyle Yazan İlk Türk Kadını: Hatice Sultan
    Melling’in çizgileriyle Hatice Sultan.

    III. Mustafa, 30 Ekim 1757’de Osmanlı’nın 26. padişahı olarak tahta çıktı. Vefatından sonra 13 yaşındaki oğlu Şehzade Selim’in yerine kardeşi I. Abdülhamid tahta geçti. Yeni Padişah’ın ilk işi devam eden Rusya-Avusturya Savaşı’nı durdurmak oldu ama barış ortamı uzun sürmedi ve savaş tekrar başladı. Padişah, Özi Kalesi’nin düştüğü haberini alınca felç geçirerek vefat etti. Yerine geçen yeğeni III. Selim ise 28 yaşındaydı.

    III. Mustafa’nın Korsikalı cariye Adilşah Kadın’dan doğan iki kızı Beyhan ve Hatice Sultan, babaları döneminde Topkapı Sarayı’nda, amcaları I. Abdülhamid döneminde ise eski sarayda rahat bir hayat yaşadı. Adilşah Kadın, kızlarının evlilik çağına girmesinden sonra I. Abdülhamid’in huzuruna çıkarak onlara uygun bir eş bulmalarını istedi. I. Abdülhamid, 18 yaşındaki Beyhan Sultan için Halep’te görevli Silahtar Mustafa Paşa’yı, 15 yaşındaki Hatice Sultan için ise Hotin Muhafızı Seyyid Ahmet Paşa’yı eş için uygun buldu. Hanım sultanların eşlerinin görev yaptığı yere gitmeleri söz konusu olmadığı için damatlar düğünden sonra hemen görev yerlerine döndü.

    III. Selim tahta çıktıktan sonra Hatice Sultan’a Ortaköy Defterdarburnu’nda Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’dan kalan Neşâtabâd Sahil Sarayı’nı, Beyhan Sultan’a Arnavutköy Akıntıburnu’ndaki sarayı verdi.

    Her iki hanım sultan da abileri III. Selim’in yapacağı reformların en büyük destekçisi oldu.
    Yeni Sahil Sarayı’nı Avrupa sarayları gibi düzenlemek isteyen Hatice Sultan yabancı elçilerin yalılarının bulunduğu Tarabya ve Büyükdere’de beş çifte kayığıyla gezintiler yapmaktadır. Bu gezintilerden birinde Danimarka Maslahatgüzarı Baron Hübsch’ün yalısını ve Büyükdere sırtlarına yaslanan labirent bahçesini çok beğenir. Hemen elçiye haber gönderilir. Ertesi gün Hatice Sultan’ı ağırlayan Baron Hübsch ona bahçesini düzenleyen Melling’i tavsiye eder.

    Mimar-Ressam Melling

    Hatice_2 1930 yılında Antoine Ignace Melling
    1830 yılında mimar-ressam Antoine-Ignace Melling.

    1763 yılında babasının heykeltıraş olarak çalıştığı Almanya Karlsruhe’deki Baden Sarayı’nda doğan Antoine-Ignace Melling sanatçı bir aileden geliyor. Babası heykeltıraş, amcası ise ressamdır. Babasının atölyesinde heykeltıraş olarak çalışırken ağabeyinin öğretmen olarak görev yaptığı sanat okulunda da matematik ve mimarlık eğitimi alır. Babasının ölümünden sonra amcasının etkisiyle resme yönelen Melling, çeşitli Avrupa ülkelerine ve Mısır’a geziler yapar. İskenderiye’den sonra uğradığı İzmir’deki dostları ona İstanbul’a gitmesini tavsiye eder.

    Pera’ya yerleşen Melling, o sırada 20 yaşındadır. Rus elçisi sanatçı dostu Bulgakoff ile tanışması ona İstanbul’daki yabancı elçiliklerin kapısını açar. Zengin Levantenlere, elçi ve diplomatların çocuklarına resim ve sanat dersleri vermeye başlar. Fransızca, Almanca ve İtalyanca bilen Melling bu arada Türkçe de öğrenir. Kırık Türkçesini yazarken Arap harflerini değil Latin harflerini kullanır.

    Melling’in Hatice Sultan’la Tanışması
    Baron Hübsch’ün Hatice Sultan’a tavsiye etmesi Melling’in hayatını değiştirir. Neşâtabâd Sahil Sarayı’nın yanına Batı mimarisinde yaptığı iki katlı köşk ve bahçe çok beğenilir. Bahçede leylak, gül ve akasyalardan oluşan labirentlerden çıkışı bulmak neredeyse imkânsızdır. Yabancı elçilik mensupları köşkü ve bahçeyi görmek için birbiriyle yarışır.
    Üstü kafesli bir galeri ile Neşâtabâd’a bağlanan çatısı üçgen alınlıklı neoklasik köşkün ön cephesinde beş adet Dor sitili sütun vardır. İç süslemelerinde de Batı formları öne çıkar.
    Melling’e “İsmetlû Hatice Sultan Hazretlerinin Mimarı” ünvanı verilir, aylık bağlanır. Hatice Sultan’ı ziyaretinde Melling’in yaptığı işlere hayran kalan III. Selim, ondan Beşiktaş Sarayı’nı büyütmesini ister. Saraya eklediği İyon başlıklı sekiz mermer sütun üstünde yükselen Divanhane ve Valide Sultan Dairesi’ni beğenen III. Selim, Melling’i saray mimarlığına atayarak samur kürk (hilat) hediye eder.

    Çok yönlü bir sanatçı olan Melling’in günleri saray ve köşklerin iç dekorasyonuyla ilgilenmekle, cibinlik kurup avize asmakla, elbise modeli çizmekle, kumaş seçmekle, satıcılarla pazarlık etmekle, inci bezeli yağlıklar yapmakla, bahçedeki saksı ve mobilyaları düzenlemekle geçmektedir.

    Melling bu yoğun iş temposunda Hatice Sultan’la haberleşebilmek için ona Latin harfleriyle Türkçe yazmayı öğretir. Hatice Sultan, Korsikalı annesinden öğrendiği İtalyanca nedeniyle Latin harflerini bilmektedir. Melling geliştirdiği Türkçe alfabede Ş yerine SC, K ve S için C, Y için J harfini kullanır. Hatice Sultan mektupların sonuna gün ve saati İtalyanca yazar. Mektuplarda tarih ve imza yoktur.


    “mellıng yoğun iş temposunda hatice sultan’la haberleşebilmek için ona latin harfleriyle türkçe yazmayı öğretir. hatice sultan, korsikalı annesinden öğrendiği italyanca nedeniyle latin harflerini bilmektedir.”

    Hatice_3 Hatice Sultan Sarayı.(Melling'in eklediği köşk sol başta)jpg
    Hatice Sultan Sarayı’na Melling’in eklediği köşk (sol başta).

    Hatice Sultan’ın Borcu ve Melling’in Tutuklanması
    Zamanla ikilinin arasında duygusal bir ilişki başlar. Hatice Sultan, Melling’in kalması için Neşâtabâd’ın içine bir daire yapmasını ister. Gece el ayak çekilince gizlice burada buluşurlar.
    Bir gün Hatice Sultan’ın siparişlerini takip etmek için gününü Kapalıçarşı, Tahtakale, Eminönü ve Pera çarşılarında geçiren Melling’in başı fena hâlde belaya girer. Melling, Hatice Sultan için bir Fransız elmas tüccarına 850 kuruşluk elmas bir broş siparişi verir. Broşun tesliminde ücreti Hatice Sultan tarafından ödenecektir. Sipariş sonrasında Fransız tüccar yolsuzlukları nedeniyle tutuklanır, tüm malları haczedilir. Fransız tüccar, defterinde Hatice Sultan’dan 850 kuruş alacaklı görünmektedir. Defterdar, Çavuşbaşı Ağa’yı Hatice Sultan’a göndererek bu parayı istetir. Hatice Sultan ya unuttuğu için ya da broşu teslim almadığı için “Benim borcum yoktur.” cevabını verince Melling tutuklanır. 850 kuruşu ödemesi istenen Melling şaşkındır, derdini bir türlü anlatamaz. Defterdar, Melling’in yalvarmalarından sonra Hatice Sultan’a mektup yazmasına izin verince kurtulur.

    Hatice Sultan ve Ressam Melling Mektupları

    Melling Kalfa,
    …Sarı pul entariyi işletesin. Aman, bu işler nasıl olacak? Hemen çalışasın, göreyim seni. Bugün nihali ve tarak kesemi isterim. Yoluna bakıyorum.
    …Sarık örtüsü işlendi mi? Gergefle alıp şimdi kendin getiresin. İnci vereceğim.
    …Aman Mellig Kalfa, şalı bir dakika evvel tekmil ettirip Mehmet’e veresin. Dimitri’ye verip diktirsin. İskemle yarın gelmezse işime yaramaz. Pazar günü bayramdır.
    Bugün sen gelme, iskemleyi tekmil ettirip yarın alıp gelesin.
    Gönderdiğim gömlek tekmil oldu mu? Cümlesini bir saat evvel isterim. İşleme kumaşlar bulunsa gönderesin.
    …Rabetlu Melling Kalfa, Mektubun malumum oldu. Sen elbet çalışırsın bilirim ama geç oluyor, benim işim geç kalıyor. Vallahi hicab ediyorum âlemden ve vallahi usta Lorenzo’da olan şeyler (in) dünkü gün cümlesi geldi, bir kuşaktan gayri bir şey kalmadı. Vallahi böyledir, sual edesin, işte biraz daha inci irsaldir, akşam daha irsal ederim, sabahtan dahi irsal ederim.
    Bu cevab (ı) uşağın (la) gönderdim. Cibinlik ne zaman kuracaksın bildiresin.

    Hatice Sultan’ın mektuplarda Melling’e karşı kullandığı buyurgan dile şaşmamak gerek. Hanedan kızları Osmanlı soyundan geldikleri için Harem’de ve ilişkilerinde çok önemli ayrıcalıklara sahipti.

    Doğum ve evlilikleri büyük şenliklerle saray veya meydanlarda kutlanan hanım sultanlara rahat bir hayat sürmeleri için gelir tahsis edilirdi. Nitekim Hatice Sultan’a Teke Sancağı’nın (Antalya) dörtte biri ve Mora’daki çeşitli çiftlik gelirleri bağlanmıştı.

    Hanım sultanlar evlilik çağına geldiğinde Padişah ve Valide Sultan tarafından yüksek mevkide bulunup uygun görülen damada karar bildirilirdi. Eğer damat evliyse ilk işi eşini boşamak olurdu. Evlilikten sonra cariyelerle de ilişkisini keserdi. Damadın evlilik süresince hanım sultan ile konuşmalarında alttan alması şarttı. Hanım sultana hizmette kusur edemeyen ve onun sözünden dışarı çıkamayan damadın eşinden boşanma hakkı da yoktu.

    Hatice Sultan’ın Melling’den istekleri bitmez, mektuplar gider gelir. Zamanla Melling’e ilgisi de azalır. Neşâtabâd’dan uzaklaşan Melling, günlerini Pera’da geçirmeye başlar. Melling bu arada gönlünü Cenevizli ev sahibinin kızı Luiza’ya kaptırır. Çiftin bir yıl sonra kızları Adelaide doğar. Yıl 1799’dur. Melling’in evliliğini bir türlü kabullenemeyen Hatice Sultan, Melling’in aylığını keser. Melling’in gönderdiği uşak eli boş döner. Yazdığı mektuplar da karşılıksız kalır.

    Efendim,
    Cumartesi günü aylık almaya uşağımı gönderdim. Sadece geçen ayın parasını vermişler. Kilerci İbrahim, “Aylık tamamdır, başka aylık yoktur.” demiş. Doğrusunu söylemek gerekirse inanamadım. “Efendimiz böyle emretti.” demişler.
    İnanamıyorum, Efendimiz’in kullarını sevdiğini umarım. Kullarınızı böyle sıkıntı içinde bırakamazsınız. Umudum Efendimiz’dedir. Sizden gayrı kimsem yoktur. Biraz merhametli olun. Yalvarırım, sizden hayırlı bir cevap bekliyorum.
    Efendim,
    Bir kızım oldu, çiçek çıkardı. Hekim 50 kuruş ister, nasıl ederim? O kadar masrafım var, elimde hiç akçe yok. Yalvarırım efendim, kulunuzu böyle bırakmayın, bana biraz yardım edin…


    Melling Kalfa, şimdi gelesin ve düğüne yakın bir mavi nime (?) kırmızı pullu işleme kumaş getirmiş idin ve mavi nime (?) pullu kumaşı şimdi sahibinden alıp getiresin, çabuk isterim ve şal parçası yarın gelecek. Futa (peştemal) pek güzel olmuş, lakin iskemle ne gün gelecek çabuk isterim, mavi kumaşı alıp şimdi kendin gelesin.

    Salı sabahı saat 6.

    Hatice_Mektup (1 Ömer Koç Koleksiyonu)
    Hatice_Mektup (2) Ömer Koç Koleksiyonu


    Melling Kalfa
    Mektup malumum oldu, lakin bugün yarın dersin vermezsin, vakit kalmadı Ben de şaştım.
    Aman hemen çalışasın cümlesini bir saat evvel isterim.
    Yarın nihaleyi verirlerse ben de onlara para veririm, gelmeden vermem.
    Elmas bugün gelecektir, geldikte o saat gönderirim. 9 tane püskül irsaldir

    Bu karamsar günlerinde Fransız askerî heyeti ile İstanbul’a gelen oryantalist iki ressam; Castellan ve Préaulx ile tanışan Melling onların tavsiyesiyle tekrar resme başlar. Peyzaj resme yönelen Melling bir gün yaptığı resimleri Fransız elçiliği maslahatgüzarı Pierre Ruffin’e gösterir. Ruffin resimlerin katalog olarak basılması için Dışişleri Bakanlığı’na bir mektup yazar. Teklif kabul edilince katalog hazırlığı için Melling’e on ay süreyle aylık 2000 Frank ödenir. Mali olarak rahatlayan Melling bu sürede kataloğa yeni peyzaj resimler ekler.

    18 Temmuz 1802’de eşi Luiza ve kızı Adelaide ile Cenova bandıralı bir gemiyle İstanbul’dan ayrılarak Paris’e giden Melling, Ruffin’in yazdığı tavsiye mektubu ile Başbakan Talleyrand’ın himayesine girer. Melling’in kataloğu, “Voyage Pittoresque de Constantinople et des du Bosphore/İstanbul ve Boğaz Kıyılarında Pitoresk Seyahat” üç yıl süren hazırlık aşamasından sonra iki cilt olarak basılarak Napolyon ve eşi Josephine’e sunulur. Légion d’honneur ödülü verilen Melling, 25 Haziran 1831’de vefat eder.

    Bugün Mısır Çarşısı’nın yanına yaptırdığı barok bir çeşmesi bulunan Hatice Sultan ise 1822’de vefat eder. Üvey annesi Mihrişâh Vâlide Sultan’ın Eyüp’teki türbesine defnedilir. #

    KAYNAKÇA
    Koçu, Reşad Ekrem, Hatice Sultan ile Ressam Melling, Türkiye Matbaası, 1934.
    Özen, Sena Sezen, Haremde Sultan Efendiler: III. Mustafa’nın Kızları Şah, Beyhan ve Hatice Sultanlar, International Journal of Economics, Politics, Humanities & Social Sciences Vol: 6 Issue: 4, 2023.
    Perot, Jacques, Frédéric Hitzel, Robert Anhegger, Hatice Sultan ile Melling Kalfa: Mektuplar, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, 2001.
    Topuz, Hıfzı, Hatice Sultan, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2022.
  • Perçinci Rozi’nin Başına Gelenler

    Perçinci Rozi’nin Başına Gelenler


    1940’lardan 2020’lere, kadını erkeğin savaşı için fabrikaya sokan “üretici-endüstriyel” isterlerden, kadını erkeğin arzusu için parfüm sıkan noktaya taşıyan “tüketimci-endüstriyel” isterlere kadar perçinci rozi imgesindeki dönüşüm, çözülüm ve bozulumlar, kapitalist ekonomi-politik boyunduruğunda kadın hakları ve kadın-erkek eşitliği adına nasıl gelgitlerle karşı karşıya kalındığını işaret ediyor.

    “Perçinci Rozi”yi bilir misiniz?..

    İkinci Dünya Savaşı ABD’sinde ortaya çıkmış unutulmaz bir çizgi-tasarımdır o. Mavi işçi gömleği, pazılı kolları, erkek egemen bir dünyada hayatın içinde her tür meşgale ve meşakkate hazır kararlı görünümüyle “ev hanımı-evcimen-evcil” kadın imajını kıran Amerikan kadını temsili: Rosie the Riveter.

    1940’ların ilk yarısında sokak panolarında, gazete-dergi sayfalarında “Rozi” ve benzeri kadınlar, o döneme kadar “erkek-işi” sayılmış ne varsa hepsine talip şekilde şu çağrıyla fark edilir oldular: We can do it! (“Yapabiliriz!”).

    Neyi yapabiliriz idi bu?..

    Erkek gücüne, dayanıklılığına, cesaretine, “doğa”sına bağlanan, özgülenen ne varsa “Biz de yapabiliriz”di.

    Evde yapabildiklerimizin ötesinde ev-dışı yaşamda, sokakta, işlikte sadece erkeklerin yapabileceği düşünülen her şeyi “Biz de yapabiliriz”di.

    “Pembe” ile simgelenip, hayata değil hayallere sınırlanan ev-içi yaşam dışında “masmavi” dünyada erkeklerle işte de eğlencede de eşit bir hayatı paylaşmak için ne gerekiyorsa “Biz de yapabiliriz”di.

    Perçinci_Rozi-1

    İşçi Rozi
    Peki bu noktaya kadınlar kendi irade ve mücadeleleriyle mi gelmişti, hayır.

    Kültürel rengi ataerkillik olan “modern” ekonomi-politik (endüstriyel-kapitalist) işleyişin ihtiyaç ve isterleri doğrultusunda ortaya çıkan bir durumdu bu.

    Yirminci yüzyılın ilk yarısında art arda gelen iki dünya savaşının genç-yetişkin erkek nüfusa ciddi sekte vurduğu, buna bağlı olarak ekonominin acil iş gücü talebinde olduğu feci yıllardı. Savaş cepheleri elde ölüm kusan silahlarıyla erkek dolu ama memlekette fabrikalar çarkları döndürecek, vidaları sıkacak, metalleri perçinleyecek erkek ellerden mahrumdu.

    Bu durumda kadını evden çıkarmaktan başka çare kalmamıştı.

    Hükümet, sermaye ve reklam sektörü el ele verdiler ve ekonominin ihtiyaç duyduğu kadını tasarımlayıp sundular ülkenin önüne…

    İşte bu, “Perçinci Rozi”ydi.

    Adına şarkılar bile düzüldü “Perçinci Rozi”nin:

    “All the day long, whether rain or shine
    She’s a part of the assembly line 
    She’s making history, working for victory
    Rosie, brrrrrr, the riveter.” 
    (“İster yağmurlu olsun ister güneşli, bütün gün 
    Montaj bandının bir parçası o 
    Tarih yapıyor, zafer için uğraşıyor 
    Perçinci, brrrrrr, Rozi.”)

    1942’de Redd Evans ve John Jacob Loeb tarafından yazılıp dönemin şarkıcıları ve toplulukları tarafından seslendirilen bu şarkıdan sonra 1944 yılında Joseph Santley tarafından yönetilen aynı adlı bir sinema filmi de yapıldı. 1980’de The Life and Times of Rosie the Riveter (Perçinci Rozi’nin Yaşamı ve Zamanları) adlı bir belgesel de gösterime girdi. 15 uluslararası ödül kazanan bu film, “Perçinci Rozi” imgesinin ABD’de nasıl ikonik bir yer edindiğini ortaya koymaktaydı.

    Rozi Gitti MM Geldi!
    Ancak 1940’lar Amerika’sında kadın iş gücünün “vatansever” bir moral-motivasyonla seferber edilmesiyle karşımıza çıkan bu Rosie the Riveter imge ve simgesi, geleneksel toplumsal-cinsiyet kalıplarında köklü bir dönüşüme ya da kırılmaya yol açtı sanılmasın. Savaş sonrasında erkeklerin cepheden memlekete, hayatın da giderek normale döndüğü 1950’lerden itibaren mevcut ekonomi-politik ve “eril-ataerkil” işleyiş, ABD’de kadınlar için ev hanımlığını yeniden özendirmeye başladı. Artık televizyonun da hayatın içine girmesiyle ekranlarda elinde perçin makinesi yerine elektrik süpürgesiyle ışıl ışıl gülümseyen, evinde kendini çocuklarının ve kocasının ihtiyaçlarına amade kılmış kadınları takdim eden reklamlar çağı başladı. Evet bu, iyi eğitimli kadındı ama erkeğin hayatını sokakta paylaşan, ayrıca işlikte ona rakip olan değil; evde erkeğine destek olan, akşam eve geldiğinde onu ertesi gün için işliğe yeniden hazırlayan bir kadındı.

    Perçinci Rozi bu süreçte elinde tornavidalar, matkaplar ve üzerinde işçi tulumuyla yanı başındaki diğer arkadaşlarıyla birlikte kayboldu gitti. Şişkin pazılı Rozi’nin yerinde şişkin göğüsleri ve kalçalarıyla Marilyn Monroe ve benzeri figürler öne çıkmaya, göz doldurmaya başladı.

    Rozi’nin “Feminist” Dönüşü
    Sözün özü, ekonomi-politik dinamiklerin, kadının toplumdaki yerine ilişkin anlayış ve kavrayışları nasıl dönüştürdüğüne, birbirine karşıt imaj ve algıları nasıl var edebildiğine çarpıcı bir örnektir ABD’de “Perçinci Rozi”. Lakin burada bitmemiştir. Acı-tatlı, neşeli-hüzünlü, isyankâr-teslimiyetçi mahiyette daha görecek çok günü vardır “Perçinci Rozi”nin… Onun anılarda kaldığı, tarihe karıştığı zannedilen sureti 1960’larda bir başka formatla sökün etti. Denilebilir ki yine bir “savaş”ın parçası olarak sahnedeydi “Rozi”nin pazıları. Ama erkeklerin kendi aralarındaki, yani erkekler için bir savaşın değil, kadınlar için erkekliğe ve erkek iktidarına karşı bir savaşın ateşleyici imge ve simgesiydi bu defa o…

    Ne fabrikada ne de vatan hizmetindeydi. Artık feministti ve kadın hareketinin gözde figürüydü!..

    1960’ların kurulu-düzen ve savaş karşıtı, özgürlükçü-sol-sosyalist havası ile eş zamanlı olarak Batı’da patlayan İkinci Dalga Feminizm, “Perçinci Rozi” imgesini bambaşka bir içerikle donatarak radikalleştirdi. 19. yüzyılda esasen kadının oy kullanma, seçme-seçilme hakkı açısından erkekle eşit olmasıyla sınırlı bir mücadele ekseninde şekillenmiş Birinci Dalga Feminizm’in ötesinde bu İkinci Dalga Feminizm, kadının işlikte erkekle eşit ücret hakkından hem cinsiyeti hem de cinselliği bağlamında kendi kaderini tayin ve çocuk doğurma/doğurmama (kürtaj) hakkına kadar açılan yelpazede bir ideolojik-politik mücadeleyi benimsemekteydi.

    İşte bu mücadele hattında “Rozi”nin eski afişleri, yeni bir yorumla tekrar çıkarıldı ortaya. Ancak, dedik ya, bu defa pazılar erkeklerin savaşına takviye için değil, “erkek bir dünya”ya karşı savaş için şişirilmekte ve kadın hareketine destek amacıyla gözlere sokulmaktaydı.
    Böylece Perçinci Rozi, bir imge ve simge olarak “8 Mart”larla özdeş bir mahiyet kazandı.

    Perçinci_Rozi-3
    Perçinci_Rozi-2

    Evcilleşen Rozi
    Fakat burada da bitmedi.

    1990’lardan itibaren dünya ölçeğinde kendini gösteren tüketim kapitalizmi ve onun en belirgin boyutu hâline gelmiş; duygulardan düşüncelere, inançlardan ideolojilere, değerlerden tutkulara-arzulara kadar bütün insani motif ve motivasyonlardan sermaye devşiren kültür endüstrisi de “Rozi”yi rahat bırakmadı. O, bu defa fabrikadan sonra sokaktan da alınıp tekrar eve ve politik olmaktan alabildiğine uzak “domestik” bir çerçevenin içine oturtuldu!..

    2000’lerin başında 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü münasebetiyle Türkiye’de gazete ve billboardlarda yer alan bir reklam, “Rozi” imgesinin tüketim kapitalizmi-kültür endüstrisi çarkları arasında uğrayabileceği dönüşümün boyutuna ilişkin çok çarpıcı bir yeni veri sundu. “Rozi”nin pazıları yine şişikti ama bu defa o pazıların yanı başında finans-kapitale dâhil kuruluşların “Ev Hanımlarına Emeklilik” duyurusu yer almaktaydı.

    “Rozi”, inanması çok güç ama “ev hanımı” olmuştu ve hiç mi hiç sokağa çıkmak gibi bir derdi yoktu; hayatını evde sürdürmeye razı görünmekteydi!

    “Ticari” işleyiş, Rozi’yi “siyasi” sulardan alıp güvenli, huzurlu, mutlu bir “liman” olarak evde “değer”lendirme derdindeydi.

    Bu doğrultuda kadın iş gücünü seferber etme derdine düşmüş o “Büyük Savaş” yıllarına da kadının erkek ve erkeklik karşısında varlık, varoluş ve hak alanını genişletmeyi hedefleyen feminist arayışlara da uzak mı uzak bir şekilde “Rozi”ye ne fabrikaya ne de meydanlara çıkmaksızın evinde oturup emekli maaşına bağlanma çağrısı yapılıyordu.

    Parfümlü Rozi!
    Hayır hayır, yine bitmedi, daha görecek ne günlerimiz varmış da haberimiz yokmuş!..
    Aradan aşağı yukarı 15 yıl daha geçtikten sonra, yine bir 8 Mart (2020) Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde, kendi bezirgân hesaplarına bu anlamlı günü malzeme yapmaya hevesli bir başka ticari-endüstriyel arayış sahne aldı. Hem de bu coğrafyanın çok popüler “Göster oğlum amcalara pipini” deyişiyle titreşimli mahiyette, “Göster bakalım amcalara gücünü” spotu eşliğinde, “Perçinci Rozi” imgesinden esinli olduğu çok bariz bir görselle kadınlara parfüm satmak üzere billboardlar dolduruldu.

    Perçinci_Rozi-4

    Bilindiği üzere “Göster oğlum amcalara pipini” sözü, erkek cinselliğini neredeyse daha üç beş yaşından itibaren yüceltmeye yönelik ataerkil toplumsal-cinsiyet kurulumunun eğlenceli görünse de en itici tezahürlerinden biridir. Bunun karşısında kadın cinselliğini aynı yaşlardan itibaren bastırma ve ayıplamaya yönelik “kültürel” motivasyon da yine iyi bilindiği üzere, kız çocuklarına ha bire, “Topla bakim bacaklarını, ört bakim eteklerini, cici kızlar orasını burasını açmaz öyle, çok ayıp!” vb. şekillerde tembih ve tekdirler doğrultusunda kendini gösterir.

    İşte şimdi bir parfüm markası, aklınca erkek cinselliğine yönelik böylesi bir yüceltme ifadesini karşı yönde yeni bir düzenlemeye tabi tutarak, 8 Mart’ı da vesile ederek kadından yana sözde bir “bilinç-yükseltme” girişiminde bulunmaktaydı. Ama yaptığı, yine erkeği özneleştirecek mahiyette, “kadın” dendiğinde gücü, cinsel çekim ve tutkuya indirgemekten öte bir şey değildi. Çünkü parfümün kim için, kimleri etkilemek için püfür püfür estirileceği gayet aşikârdı.

    Rozi’nin Zararsızlaştırılışı
    Sonuçta, 1940’lardan 2020’lere “Perçinci Rozi”yi canından bezdirircesine, kadını erkeğin savaşı için fabrikaya sokan “üretici-endüstriyel” isterlerden, kadını erkeğin arzusu için parfüm sıkan noktaya taşıyan “tüketimci-endüstriyel” isterlere yol alındığı söylenebilir. Bu arada kadın hakları, kadın-erkek eşitliği ve kadının özgürleşimi adına “Rozi”yi anlamlandırmaya çalışanlara da âdeta “Havanızı alın!” denmiş oluyor.

    İletişim profesörü John Fiske, Popüler Kültürü Anlamak (1999) kitabındaki “Amerikanın Kot’lanışı” adlı yazısında, başlangıçta direniş, muhalefet ve protesto göstergesi olarak çıkış bulmuş eski-püskü yırtık-pırtık kot pantolon giyme pratiğinin kapitalist sistem tarafından nasıl içselleştirilerek “zararsız” kılındığını anlatır (s. 28):

    “İmalatçılar satış öncesinde fabrikada yırtılan, ‘yıkanan’ ya da beyazlaştırılan kot pantolonlar üreterek, vakit geçirmeden yırtık (eski ve beyazlatılmış) kot pantolonların popülerliğini sömürdüler. Direniş göstergelerini uyarlama süreci, bunları egemen sisteme dâhil eder ve böylece egemen sistem bunların her türlü karşıt anlamlarını ellerinden almaya gayret gösterir. Bu yaklaşım, dâhil etmenin tabi grupların üretebilecekleri her türlü karşıt dili çaldıklarını ileri sürer. Tabi grupları, karşıtlıklarını ifade etme aracından, böylece de kendi karşıtlıklarından yoksun bırakır. Bu hırsızlığın bir kendine katma biçimi olduğu düşünülebilir.”
    Gayet açık, değil mi?!.. Yırtık-pırtık kotların başına ne geldiyse, “Perçinci Rozi”nin başına da o gelmiş görünüyor. Onu da kadın hakları adına, daha özgür ve eşit bir dünya adına, kapitalist ataerkilliğe direniş adına gösterge kılmaya çalışanlardan çalıp, her türlü karşıt anlamını yok ederek kendilerine katmış durumdalar!.. #

  • Savaş Meydanında Can Veren Hükümdarlar

    Savaş Meydanında Can Veren Hükümdarlar


    tarih denince savaş, savaş denince komutanlar, hükümdarlar, liderler akla gelir. bu da kazanılan, kaybedilen savaşları; kurulan, yıkılan devletleri; yaralanan, ölen hükümdarları, sultanları hatırlatır. devletlerin kuruluşundan bugüne kahramanlıklarıyla, cesaretiyle toplumların hafızasında yer etmiş pek çok hükümdar, lider vardır. bir de savaş meydanlarında ölenler… “savaşarak ölmek kahramanların en önemli özelliğidir.” diyerek çin hâkimiyetini reddeden çi-çi kağan, mö 35 yılında çinlilerle yaptığı savaş sırasında, sultan ı. murad ise birinci kosova savaşı’ndan sonra savaş meydanını gezerken öldürülmüştür.

    Savaş Meydanında Can Veren  Hükümdarlar
    Kosova zaferinden sonra Sultan Murad’ın Sırp Miloş Obiliç tarafından şehit edilmesi…
    FOTOĞRAF: İBB ATATÜRK KİTAPLIĞI ARŞİVİ

    Tarih meraklısı bir okuyucunun en fazla ilgisini çeken konular kahramanlık hikâyeleridir. Kadim zamanlardan itibaren gerek Antik Çağ uygarlıkları ve Roma’da gerekse Bozkır kavimleri yahut İslam devletlerinde kahramanlıklarından söz edilen hükümdarlar, komutanlar, askerler, kadınlar tarih yazarlarının eserlerinde kendilerine haklı bir yer bulmuşlardır. İşte bu sebepten olsa gerek Thomas Carlyle tarihin asıl aktörlerinin kahramanlar olduğunu dile getirmiştir. Hemen her dönemde kahramanlıkları, cesareti ve savaşçılıklarıyla öne çıkmış şahsiyetler, hayatlarını daha sakin ve barış içerisinde geçiren akranlarına nispetle daha fazla övgü ve itibara mazhar olmuştur. Mesela İslam âleminde Hz. Hamza’yı ve Hz. Ali’yi öne çıkaran başlıca hususiyetleri savaş meydanlarındaki cesaret ve kahramanlıklarıdır. Roma’da gladyatörler hemen her dönemde hayranlık uyandırmıştır.

    Hukumdarlar_Fatih kitabindan foto - Bellini 1480
    Fatih Sultan Mehmed

    Devlet yöneticileri söz konusu olduğunda da onların korkusuz, cesur ve savaşçı olanları çok daha fazla rağbet görmüş, başarıları nesiller boyunca anlatılagelmiş, aynı aileye mensup olsalar bile diğer hükümdarlara göre daha fazla itibar görmüşlerdir. Mete Han, Bumin Kağan, Kapgan Kağan, Gazneli Mahmud, Sultan Alp Arslan, Çaka Bey, Celâleddin Harezmşah, Cengiz Han, Aydınoğlu Umur Bey, Orhan Gazi, Timur, Yıldırım Bayezid, Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman, Napoleon gibi büyük hükümdarları diğerlerinden farklı kılan büyük ölçüde savaşçı karakterleri olmuştur. İslamiyet öncesi dönemden itibaren savaş meydanında can vermek savaşçı bir karakter için en büyük ödül ve şeref vesilesi kabul edilmiş, İslamiyet ile birlikte şehadet anlayışının da öne çıkmasıyla vatan, millet ve din uğruna can vermek en kutsal ve övünülesi hadise olarak görülmüştür.

    Tarih, sınırlarını genişletmek, mensup olduğu dini çok daha geniş kitlelere yaymak, ülkelerinin ekonomik çıkarlarını savunmak, halkın huzur ve refahını artırmak amacıyla savaşlar yapan hükümdarların kahramanlık hikâyeleriyle doludur. Hükümdarlar savaşlar kazanıp fetihler yaptıkça güç ve kudretlerini daha da artırmış, gönderdikleri fetihnamelerle başarılarını dost düşman tüm ülke hükümdarlarına duyurmuş, böylelikle müjde ve gözdağını bir arada muhatabına iletme yolunu tercih etmiştir. Kazanılan her zafer, güç ve kudretin biraz daha artması anlamına gelmekteydi. Bu zafer bilhassa kudretli hükümdarlar karşısında kazanılmış ise daha da anlamlı hâle geliyordu. Bununla birlikte yapılan her savaş mutlak bir hâkimiyet anlamına gelmemekteydi. Bazen kesin zafer hedefiyle yapılan bir savaş bir devletin yahut bir hükümdarın iktidarının sonunu getirebiliyordu.

    “Savaşarak Ölmek Kahramanların En Önemli Özelliğidir”
    Tarih boyunca büyük başarılar elde etmiş nice kudretli hükümdarın aldığı bir yenilgi neticesinde savaş meydanında öldürülmek suretiyle iktidarını kaybettiğine şahit olunmuştur. Gerek Batı gerekse Doğu dünyasında bu şekilde hayatını ve iktidarını kaybeden pek çok isim sayılabilir. Batı Hun hükümdarı Çi-çi Kağan Türk tarihinin bu konudaki başlıca isimleri arasında yer alır. Kardeşi Ho-Han-Yeh’in Çin hâkimiyeti altına girme teklifini, “Hunların geleneğine göre esasen güçlü olmak yüceltici, hizmet etmek ise küçültücüdür. Hunlar at üzerinde devlet kurmuşlar, dolayısıyla bütün kavimler arasında saygınlık kazanmışlardır. Savaşarak ölmek kahramanların en önemli özelliğidir.” sözleriyle reddeden Çi-Çi Kağan, MÖ 35 yılında Çinlilerle yaptığı savaş sırasında öldürülmüştü.

    BsFiliz
    Avrupa Hun Devleti Haritası.
    FOTOĞRAF: WIKIMEDIA COMMONS

    Roma’da Türk Korkusu: Hun İmparatoru Dengizik’in Kesik Başı İstanbul’da
    Savaş meydanında öldürülen bir diğer Hun hükümdarı ise Macaristan/Peşte merkezli bir devlet kuran ve dönemin yazarları tarafından “Tanrı’nın Kırbacı” olarak adlandırılan Avrupa Hun İmparatoru Attila’nın oğlu Dengizik’ti. Dengizik 467 yılından itibaren I. Leon idaresindeki Doğu Romalılar ile sınır bölgesinde bazı anlaşmazlıklar yaşamaktaydı.

    467 senesinin kışında Dengizik Konstantinopolis’e saldırmaya karar verdi. Bu savaşı onaylamayan kardeşi İrnek ile yollarını ayıran Dengizik, Aşağı Tuna ve Kıpçak bozkırları arasında yayılan Hun boylarının da desteğiyle donmuş Tuna Nehri’nin üzerinden geçerek Batı Transilvanya’ya girdi.

    Moğolistan : Orhun Yazıtları (Kül Tigin)
    Orhun Yazıtları: Taşlar üzerine yazılmış tarih…

    Söz konusu bölge Got asıllı General Anagastes tarafından idare edilmekteydi. İlerleyişini sürdüren Dengizik Moesia’ya geldiğinde Anagastes’in ordusuyla karşılaştı. Tecrübeli Anagastes, ovada savaşmak yerine Hunları bir boğaza çekmeyi planlamıştı. Plan tam da istediği gibi işledi. Roma ordusunun peşinden giden Dengizik tuzağa düştüğünü anladığında iş işten geçmişti. Ordusunu bu baskından sağ salim kurtarmak için barış teklif ettiyse de istediği neticeyi alamayınca savaş kaçınılmaz oldu. Yapılan savaş Dengizik idaresindeki Hunların kesin mağlubiyetiyle sonuçlandı. Bu yenilgi Roma dünyasındaki Attila kâbusunun bir ölçüde sona ermesi anlamına da geliyordu. Aldığı bu yenilgi nedeniyle kaybettiği iktidarını kurtarmak isteyen Dengizik, 469 yılında bir kez daha Anagastes’in karşısına çıktı. Ancak bu savaş öncekine oranla çok daha kötü seyretti ve kısa sürede ordusu dağılan Dengizik, savaş meydanında Romalılarla çarpışırken öldürüldü. Kesik başı Konstantinapolis’e gönderildi ve Hipodrom’da bir mızrağın ucuna konularak halka gösterildi. Bu savaş sadece Dengizik’in değil Avrupa Hun Devleti’nin de sonunu getirdi.


    “dengizik, savaş meydanında romalılarla çarpışırken öldürüldü. kesik başı konstantinapolis’e gönderildi ve hipodrom’da bir mızrağın ucuna konularak halka gösterildi. bu savaş sadece dengizik’in değil avrupa hun devleti’nin de sonunu getirdi.”

    Kardeş Kılıcıyla Gelen Ecel
    Malazgirt Savaşı’ndan yaklaşık dört yıl sonra İznik merkezli olarak kurulan Türkiye Selçuklu Devleti’nin üç hükümdarı savaş esnasında yahut hemen akabinde ölümle yüzleşmişti. Savaş meydanında öldürülen Selçuklu hükümdarlarından ilki Türkiye Selçukluları’nın kurucusu Kutalmışoğlu Süleyman Şah’tı. Sultan Melikşah’ın Büyük Selçuklu tahtında olduğu dönemde Urfa ve civarındaki Türk akınlarına katılan ve daha sonra İznik’e gelen Süleyman Şah, kısa süre içerisinde Marmara ve Karadeniz hattını kontrol altına aldı. Öyle ki Selçuklu ordusu kısa süre içerisinde Üsküdar ve Kadıköy’e kadar ilerledi. 1082 yılında yapılan antlaşma ile yüklü miktarda verilen vergi karşılığında yapılan Dragos Suyu Antlaşması’yla iki devlet arasında sınır kabul edildi. Bu şekilde hâkimiyetini Bizans Devleti’ne kabul ettiren ve Sultan ünvanını alan Süleyman Şah, asıl hedefi olan Büyük Selçuklu tahtını ele geçirmek amacıyla Anadolu’nun güneyine doğru ilerledi. Tarsus, Adana, Misis, Anazarba’yı (Anazarva) ele geçirdikten sonra Malatya’yı vergiye bağladı. Ertesi yıl tekrar bölgeye sefer düzenleyen Süleyman Şah, 12 Aralık 1084’te Antakya’yı ele geçirdi. Şehirdeki Mar Cassianus Kilisesi’ni camiye çevirdi. Bu arada Antakya’daki Hristiyanların isteği üzerine Meryem Ana ve Saint Georgios Kilisesi’ni inşa ettirmeyi de ihmal etmedi. Antakya’nın fethi Süleyman Şah’ın kudretini daha da artırmış, bölgede güçlü bir Selçuklu hâkimiyeti tesis etmesini sağlamıştı. Kısa süre içerisinde Samandağ, İskenderun, Hârim, Tel Beşir, Göksun, Maraş, Behisni (Besni) de Selçuklu hâkimiyeti altına girdi. Elde edilen bu başarılar Suriye bölgesinin hâkimi ve aynı zamanda Sultan Melikşah’ın kardeşi olan Tutuş’u tehdit ve tedirgin etmeye başlamıştı. 1085 baharında Süleyman Şah’ın Halep üzerine yürümesi, kardeş iki aile arasındaki ilişkiyi “hükmü artık kılıcın vereceği” bir noktaya getirmişti. Uzun süre şehri savunan kale hâkimi çareyi Tutuş’tan yardım istemekte bulmuştu. Ertesi yılın baharında harekete geçen Tutuş, Ayn Seylem’de Süleyman Şah’ın ordusuyla karşılaştı. İki Selçuklu ordusu arasındaki savaşın galibi Tutuş oldu. Savaş meydanında ölü bulunan çok sayıdaki Selçuklu askeri arasında altın işlemeli zırhı ve sultanlara has giysisiyle biri hayli dikkat çekmişti. Bu durum savaşan Tutuş’a haber verildiğinde koşarak cesedin başına gelmiş, Süleyman Şah’ı tanımış ve cesedine sarılarak hıçkıra hıçkıra ağlamıştı.

    Hukumdarlar_Gıyaseddin Keyhüsrev_in sikkesi 2
    Hükümdar Gıyaseddin Keyhüsrev’in sikkesi.
    WIKIMEDIA COMMONS, FOTOĞRAF: KAFKA LIZ 

    Süleyman Şah’ın nasıl öldüğü sorusu sonraki yıllarda hayli tartışıldı. Bir rivayete göre, savaş sırasında Tutuş’un askerleri tarafından öldürülmüş, bir rivayete göre de savaşı kaybedeceğini anlayıp savaş meydanından kaçarken atıyla birlikte uçurumdan düşmüş, daha ilginç bir rivayete göre ise daha önce hiçbir savaşı kaybetmediği için bu yenilgiyi içine sindiremeyip bir kenara çekilerek bıçağını kalbine saplamak suretiyle intihar etmişti.
    Süleyman Şah’tan sonra Selçuklular’ın başına geçen, Haçlılar ve Bizans karşında verdiği başarılı mücadeleleriyle tanınan oğlu I. Kılıç Arslan da babasıyla benzer bir kaderi paylaşmıştı. O da Anadolu’nun büyük bir bölümünü kontrol altına aldıktan sonra yönünü Musul ve Kuzey Suriye’ye çevirmiş, ancak 1107 yılında burada Selçuklu kumandanlarından Çavlı ile yaptığı savaşı kaybedince atını sürdüğü Habur Nehri’nde boğulmak suretiyle iktidarını kaybetmişti.

    Savaş meydanında can veren bir diğer Türkiye Selçuklu hükümdarı ise I. Gıyaseddin Keyhüsrev idi. Anadolu’daki Selçukluların kudretli döneminin başlangıcının başlıca mimarı olan ve Kayseri’deki meşhur Gevher Nesibe Darüşşifası’nın da banisi olan Keyhüsrev, Bizans İmparatoru Thedoros Laskaris ile 1121 yılı Haziran’ında yaptığı Alaşehir Savaşı’nı kazanmak üzereyken bir Rum askeri tarafından öldürülmüştü.

    Hukumdarlar_2) Gevher Nesibe Sultan Darüşşifası 1
    Gevher Nesibe Sultan Darüşşifası, Kayseri.
    WIKIMEDIA COMMONS, FOTOĞRAF: R PRAZERES

    Zaferden Ölüme: Sultan I. Murad
    Osmanlıların kuruluş döneminin en kudretli padişahı Sultan I. Murad da savaş meydanında can veren hükümdarlardan birisiydi. Edirne başta olmak üzere Rumeli coğrafyasının büyük bir bölümünün Osmanlı hâkimiyeti altına girmesini sağlayan, elde ettiği başarılarıyla Bizans, Sırp ve Bulgar devletlerini baskı altına alan Sultan I. Murad, 1389 yılında Sırp kralı Lazar idaresindeki Sırp, Bosna, Hırvat, Arnavut, Bulgar, Macar ve Çek askerlerinden oluşan ittifakı ağır bir yenilgiye uğratmıştı. Bu zafer Balkan coğrafyasında Osmanlı hâkimiyetinin kalıcı hâle gelmesini sağlamış ancak kudretli hükümdarın hayatına mal olmuştu. Osmanlı kaynaklarının aktardığına göre galibiyet sonrası savaş meydanını gezen Sultan Murad, yerdeki yaralılar arasına gizlenen ve bir isteği olduğunu söyleyerek yanına yaklaşan Miloş Obiliç’in hançer darbesiyle şehit edilmişti.

    Tarih boyunca savaş meydanlarında ölen hükümdarlar elbette burada bahsedilenlerle sınırlı değildir. 589 yılında çıktığı bir sefer sırasında alnından okla vurulan Doğu Göktürk hükümdarı Baga Kağan; İstanbul’da Bozdoğan kemeri olarak bilinen meşhur Valens kemerini yaptıran Doğu Roma’nın kudretli imparatoru, 378 yılındaki Hadrianapolis Savaşı’nda öldürülen Roma İmparatoru Flavius Iulius Valens; Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethi sırasında sur içinde savaşarak can veren Bizans İmparatoru XI. Konstantin Paleologos girdikleri savaşlarda hem canını hem de iktidarını kaybeden hükümdarlar arasında yer almaktadır. #

  • Hayduklar

    Hayduklar


    osmanlı’nın özellikle siyasal ve toplumsal yaşamını etkilemesi bakımından balkanlar’daki “eşkıyalık”ın kökeni, ortaya çıkışı önemlidir. dilimizdeki “haydut” kelimesinin asıl kaynağı olan “hayduk” tabirinin balkan dillerine macarcadan veya türkçeden geçtiği düşünülmektedir. kırcalılar zamanının ünlü hayduku ındzhe (ince) voyvoda’nın önce bulgar yazar yordan yovkov’un “ince” adlı öyküsüne sonra da yaşar kemal’in ince memed adlı ünlü romanına ilham vermesi ise kültürel etkileşimin bir örneğidir.

    Hayduklar
    Sırp hayduklar, 1800’lerden bir illüstrasyon. / Paja Jovanović’in fırçasından Takovo İsyanı-İlk Sırp Ayaklanması, 1894.

    Bir zamanlar sarp geçitlerden gün ışığı değmez sık ormanlara Balkan dağlarında dolanan mahallî eşkıyalar olan “hayduklar” (hajduk, haidut), birçok ülkenin tarihine ve folkloruna mal olmuştur. Dilimizdeki “haydut” kelimesinin asıl kaynağı olan “hayduk” tabirinin Balkan dillerine Macarcadan veya Türkçeden geçtiği düşünülmektedir. Osmanlı döneminde Türklerin, Macar paralı askerlere Macarca “hajdo”dan hareketle “hajduk” demeye başladığı öne sürülmektedir ki bu eşkıya motifinin temelinde de aslında bu silahlı milis mahiyetindeki kimseler vardır. Günümüzde Balkan ülkelerinde “hayduk” isimli futbol takımlarına ve taraftar gruplarına denk gelinmesi, bu motifin hâlen halk dimağında canlı olduğunu göstermektedir. Tıpkı “bir yeri basıp götürmek” anlamına gelen “çapmak” tabirinden “çapul” ve “çapulcu” kelimelerinin türemesi gibi, muhtelif Balkan dillerinde “haydamak”, Rumeli Türklerinin hatta Kırım sahasında Kırım Tatarlarının da ağızlarında “aydamak” şeklinde geçen ve “halletmek, becermek” anlamlarına gelen bir kelime türemiştir. Örneğin 1850’ler-1860’lar arasında Kırım’da yaşamış Kırım Tatarlarının Köroğlu’su Azamatoğlu Alim yani Halim’in lakabı “Aydamak”tır, folklor derlemelerinde ve kayıtlarda “Alim Aydamak” diye geçmektedir.

    Hayduklar, Dağlılar/Kırcalılar, Âyanlar
    Özellikle 18’inci yüzyılın sonları ile 19’uncu yüzyılın başlarında (1700’lerin sonu, 1800’lerin başı) Balkanlar’da üç önemli mefhumdan (kavramdan), toplumsal realiteden biridir “hayduk”lar. Diğerleri ise “dağlılar/Kırcalılar”, “âyanlar”dır. Balkan tarihi ve folklorunda eşkıyalık vakalarının nerede durduğunu anlatmaları ve “haydukların” varlığını anlayabilmek açısından önemlidir. Çünkü “hayduk”lar bu coğrafyanın koşullarında ortaya çıkmışlardır.
    1780’lere doğru kaynaklarda geçen ve 1820’lere kadar kullanılan bir tabir olup; “Dağlılar”, “Kırcalı askeri”, “Kırcaalililer”, “Kırcaali askeri”, Osmanlı belgelerinde de yaygın olarak “Dağlı eşkıyası” olarak bahsedilen eşkıya grupları, tıpkı “hayduk”lar gibi ünlü eşkıya motiflerinden biridir. Bunlar 1766-1774 Osmanlı-Rus Savaşı esnasında ahaliden düzensiz olarak toplanıp silahaltına alınmış, savaştan sonra da başıboş kalarak soyguna, çapula çıkan çeteler hâline gelmişlerdir. Kimi zaman Osmanlı’dan başına buyruk hareket eden âyanların ordularına katılmışlar kimi zaman da eşkıya grupları hâlinde, Celaliler dönemindeki sekbanlar, sarıcalar gibi köyleri, şehirleri vurup talan etmişlerdir. Nitekim 1791-1808 arasında Osmanlı Rumelisi’nde bu şekavet hareketliliği (Yücel Özkaya’nın tespiti ve tarifiyle) “Dağlı İsyanları” olarak tarihe geçmiştir. Birçok Türk, Arnavut, Boşnak, Bulgar eşkıyanın türediği bu dönemi Bulgar tarihçi Vera Mutafçieva, “Kırcalılar Zamanı” (Kırcaliysko vreme) diye de isimlendirmiştir.

    Hayduklar_1) 1703 tarihli bir Hayduk tasviri
    1703 tarihli bir Hayduk tasviri.

    Âyanlar ise ilkin Osmanlı taşra teşkilatında şehir ve kasabalarda devletle halk arasındaki ilişkileri düzenleyen kimseler, ileri gelenler, oranın temsilcileri konumundayken, daha sonra merkezî otoritenin karşısında konumlanan örfi, maffios otoriteler hâline gelmişler ve nüfuzlu aileleriyle yerel hanedanlara dönüşmüşlerdir. 17’nci yüzyılda Celali İsyanları ve takip eden dönemde eşkıyalık vakaları artınca âyanların güç kazanmalarına göz yumulmuş, 1683’teki Viyana Bozgunu sonrasında bazı topraklar para karşılığı malikâne usulüyle bunlara işlettirilmeye başlanınca güçleri artmaya başlamıştır. Nihayetinde 18. yüzyılın ortalarına doğru, kısmen de merkezdeki yeniçeri zorbazları nedeniyle İstanbul’un taşradaki gücünün giderek azalması, âyan ailelerinin kendi bölgelerinde devamlı olarak yöneticilik yapmaya başlamasına, akabinde de âdeta bir hanedan hüviyeti kazanan büyük ailelere dönüşmelerine olanak sağlamıştır. Rumeli sahasında Tirsiniklioğlu ile Alemdar Mustafa, Rusçuk dolaylarında; Pazvandoğlu Vidin’de; Tepedelenli Ali Paşa ile oğulları da Yanya ve çevresinde bir anlamda kendi idarelerini tesis etmişlerdir ki köy köy, kasaba kasaba detaylara indiğimizde başka âyanlar da söz konusudur. Daha sonra Sultan II. Mahmud devrinin başlarında 1808’de bu odakların bir kısmıyla meşhur Sened-i İttifak imzalanacaktır.

    Hayduklar_Delyo Haydut anıtı-Zlatograd (Darıdere) Bulgaristan
    Delyo Haydut anıtı, Zlatograd (Darıdere),  Bulgaristan.

    Haydukların, Âyanların Asi Unsurlara Dönüşmesi
    Hayduklar, âyanların ve Dağlı eşkıyasının mücadeleleri esnasında bölgedeki sosyal bunalımlar neticesinde asi unsurlara dönüşüp milli-kültürel mahiyet kazanmaya başlamışlardır. Aslında hayduklar başlangıçta eşkıya çetelerinden çok farklı ordulara hizmet veren milislerdir. Osmanlı ordusunda da paralı askerlerin, yeri geldiğinde silah taşımasına müsaade edilen gayrimüslimlerin de kullanıldığı bilinmektedir. Martolozlar, voynuklar, akıncılar gibi barış zamanı başka iş yapıp, savaşa çağrılan bir nevi milisler söz konusudur. Hayduklar da ilk zamanlar bu unsurlardandır. Çünkü 16. ve 17. yüzyıllarda Osmanlı dâhil o bölgedeki pek çok ülkede, ta Lehistan’da bile yardımcı asker mahiyetinde kullanılmışladır. Suraiya Faroqhi’nin de vurguladığı üzere bunların sonraki yüzyıllarda eşkıya çetelerine dönüşmelerinin sebebi, kırsal nüfusun ve paralı milis unsurların büyük bölümü gayrimüslim olduğu için daimi silahaltında bulunamamaları, işsiz kalan askerlerin de (Tıpkı Celaliler devrindeki kapısız, paşasız leventler ve sarıcalar gibi) soygunculuğa yönelmeleridir.


    hayduklar, âyanların ve dağlı eşkıyasının mücadeleleri esnasında bölgedeki sosyal bunalımlar neticesinde asi unsurlara dönüşüp milli-kültürel mahiyet kazanmaya başlamışlardır.

    Hayduklar_3) Bartosz Paprocki'den Leh Hayduklar tasviri-1578
    Bartosz Paprocki’den Leh Hayduklar tasviri, 1578.

    Yani ilk başlarda Osmanlı egemenliğine karşı ayaklanan asi figürü söz konusu değildir. Hayduklar ilk göründükleri zamanlarda yani 1500’ler ila 1600’lerde, serhat boylarında (sınır bölgeleri) yaşayan, vergiden yahut kanundan kaçan, çobanlık eden, kimi zaman sürü kaçıran, esir ticareti dâhil her türlü “al vur işi” yapan, daima müsellah (silahlı) kimselerdir. Serhat sınır bölgelerinde bu tiplere sıkça rastlanabilir. Mesela Ukrayna’da, Zaporijya Kozakları akla gelebilecek ilk örnektir. 1600’lere doğru Zaporijya’da Kırım’dan, Polonya’dan, Ruslardan vs. kaçan silahlı gruplara, çetelere, onların al-vur’a dayanan yaşantısına Taras Bulba (Nikolay Gogol, 1835) ve Ateş ve Kılıç (Ogniem i mieczem-Henryk Sienkiewicz, 1884) gibi romanlardan, bunlardan uyarlanan filmlerden de aşinayız.

    Hayduklar_4) Starina Novak (1885'te yapılmış bir tasvir)
    Starina Novak, 1885’te yapılmış bir tasvir.

    Yine de 1600’lere doğru Osmanlılara karşı savaşlarda rol aldıkları için kahraman hüviyeti kazanmaya başlamalarından söz edilebilir. Örneğin ünlü Sırp hayduk “Baba Novac” yahut “Starina (İhtiyar) Novac”, kendisine işkence yapan yeniçerilerin elinden kurtulduktan sonra bir “harambaşa” (harami başı) çetesine katılıp Sırp ormanlarında nam salan bir hayduk olmuştur. Daha sonra 1595’te Osmanlılara karşı isyan eden Eflak Voyvodası Cesur Mihael’in çağrısıyla kendisine bağlı çeteleri alıp Erdel (Transilvanya) topraklarına geçmiş, akıncı ocağının büyük kısmının katledildiği 1595 Köprü Faciası’nda (Yergöğü Savaşı) bulunmuş ve Tuna Nehri’nin güneyindeki şehirleri emrindeki çetelerle yağmalamıştır. Bu açıdan kendisi Sırp folklorunda da Rumen folklorunda da yer bulmuş, popüler şarkılara dahi konu olmuştur (Transsylvania Phoenix grubunun 2005 tarihli Baba Novac albümü gibi).

    Hayduklar_2) 1800'lerden Sırp Hayduklar illüstrasyonu
    Sırp Hayduklar illüstrasyonu, 1800’ler.

    Keza babası da bir dönem “hayduk” iken sonradan domuz ticaretiyle uğraşan, köyüne haraç kesmeye gelen yeniçerilerle çatıştıktan sonra kırsala kaçıp Sırp hayduklara katılıp kendisi de “hayduk” olan Kara Yorgi de epey ünlüdür. 1800’lerin başındaki “Prvi Sırpski Ustanak” yani “İlk Sırp İsyanı”nı başlatan ve kendi adıyla anılan kraliyet hanedanını kurup Sırp Prensliği’nin başına geçmiştir. 1800’lerin sonuna doğru geldiğimizde daha komitacılar yani siyasi çeteler zamanı yeni başlarken hayduklar yerini yavaş yavaş bunlara bırakmaya başlamıştır. Örneğin “Son Hayduk” lakaplı ünlü Bulgar çeteci İlyo Malişevski yahut Dedo İlyo (İlyo Dede) 1899’da öldüğünde hayduklar çağının son nüvesidir.

    Hayduklar_6) “Son Hayduk” lakaplı ünlü Bulgar çeteci İlyo Malişevski yahut Dedo İlyo (İlyo Dede)
    “Son Hayduk” lakaplı ünlü Bulgar çeteci İlyo Malişevski yahut Dedo İlyo (İlyo Dede).

    Haydukların folklordan popüler kültüre uzanan etkileri hâlâ mevcut. Mesela 1700’lerin başında Rodoplar’da Osmanlılara karşı çetesiyle misillemelerde bulunan Delyo (Deli) Voyvoda’ya yakılmış “Izlel e Delyo haydutin” adlı ağıt dünya çapında tanınıyor. Bulgar halk şarkıcısı Valya Balkanska’nın icrasını ise uzaya gönderilen “Voyager 1” ve “Voyager 2” uyduları için çok kültürlü bir müzik seçkisi içeren Altın Plak Kaydı’nda yer alması bu denli ünlü kılıyor. Kırcalılar zamanının ünlü hayduku, 1821’de Moldova’da Filiki Eterya milisleriyle Osmanlı kuvvetlerine karşı savaşırken öldürülen Indzhe (İnce) Voyvoda, önce Bulgar yazar Yordan Yovkov’un “İnce” adlı öyküsüne ilham oluyor. Bu öykü de Yaşar Kemal’in İnce Memed adlı ünlü romanına ilham veriyor. 1800’lerin başında Istranca havalisinde Osmanlı vergi tahsildarlarının yolunu keserek ele geçirdiği büyük hazinenin söylentisi, hâlen Bulgar ve Türk definecilerin arasında hararetle anlatılan ve inanılagelen Valchan Voyvoda da popülaritesini hâlen koruyor. #

  • Yunan Ordusundaki Türkler

    Yunan Ordusundaki Türkler


    1940 yılının sonlarında italyan ordusunu arnavutluk sınırında durduran ve geri püskürten yunan ordusunun zaferini hemen herkes bilir. peki bu savaşta ön cephede yer alan on altı bin batı trakya türkü’nü bilen var mı? işte o cephede yer alan ve artık hayatta olmayan 1913 doğumlu rüştü eriç bu zaferde yer alan türkleri anlatıyor…

    Yunan Ordusundaki Türkler
    Çoğunluğu Türklerden oluşan Gümülcine 29. Alayı. 

    İkinci Dünya Harbi’nin en yoğun dönemine girilmek üzere. Savaşta cepheler genişliyor, tüm dünyaya yayılıyordu. Nazi Almanyası’nın müttefiki İtalya, gözünü Yunanistan’a dikmişti. Faşist diktatör Benito Mussolini, Yunanistan’a saldırmak için sabırsızlanıyordu. Aradığı fırsatı 1940 yılının sonbaharında buldu. 28 Ekim sabahı Epir ve Teselya bölgelerinden ülkeye giren İtalyan ordusu, karşısında 13 tümenlik küçük bir Yunan ordusu buldu. İtalyanlar düşmanlarından tam üç kat daha kalabalıktı ancak başarıları aynı düzeyde olmadı ve Yunan ordusundan büyük bir kötek yediler. İtalyanlar akşama kadar Yunanistan’ın içlerine girmeyi planlamıştı ama büyük kayıplar verip geri çekilmek zorunda kaldılar. Mussolini’ye saç baş yoldurtan(!) bu haber Avrupa’da bomba etkisi yarattı. Herkes Yunanların zaferini konuşmaya başladı. Ancak örtbas edilen bir gerçek vardı: Yunan ordusunun ön cephesinde yaklaşık on altı bin Batı Trakya Türk’ü savaşmıştı. Özellikle Gümülcine ve İskeçe’den gelen Batı Trakya Türkleri farklı alaylarda savaşa iştirak etmişti. Savaş sonunda Batı Trakya Türklerinin iki bin altı yüzü ölmüş, iki bini de yaralanmıştı. İtalyanları, Türklerin çoğunlukta bulunduğu 181. Piyade Bölüğü durdurmuştu. Ne Yunanistan’da ne de Türkiye’de bu durumu bilen pek yoktur ama Yunan ordusunun zaferinde Batı Trakya Türklerinin çok büyük payı vardı…

    Batı Trakya Türkleri, İkinci Dünya Savaşı’nda sadece İtalyanlara karşı savaşmadı. Almanlar 6 Nisan 1941 yılında Yunanistan’a saldırdığında, onlar yine ön cephedeydi. Ancak Almanlar İtalyanlardan çok daha güçlüydü. Birçoğu Alman tanklarının altında ezilerek yaşamını yitirdi… Bu savaşa katılanlardan biri olan Gazi Rüştü Eriç de İskeçe’de doğdu ve yirmi yedi yaşındayken ikinci kez askere alındı. O artık Yunan ordusunun bir askeriydi. Tıpkı binlerce Batı Trakya Türk’ü gibi o da savaş bölgesine gönderildi… Bir gece kışlada acil bir emirle hareketlendiler. Güneş doğmadan Arnavutluk sınırına doğru yola çıkarıldılar. İtalyanlarla savaşacaklardı… Türkler ön cephelere sürüldü. O, müzisyen olduğu için cephe gerisinde bırakıldı. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nda Yunanlar, İtalyanları Arnavutluk’ta durdurduğunda o da oradaydı… 41. Alay’da görevliydi… Aynı alaydan birçok Türk arkadaşını bir daha hiç göremedi. Çünkü onlar, savaş başladığında cephede ilk ölenlerdi. Artık hayatta olmayan Gazi Rüştü Eriç, o günleri ilerlemiş yaşına rağmen çok iyi hatırlıyordu.

    Cepheden Getirilen Yaralı Türklerin Ayakları Donmuştu…
    “1913 yılında İskeçe’de doğdum. Babam Hafız Hilmi Efendi orada öğretmendi. İskeçe Osmanlı idaresindeydi o zamanlar. Babam beni nüfusa iki sene geç kaydettirmiş… Ben çocukluğumdan beri hep musikiyle alakadar oldum. Gençliğimde de ut çalardım. Yunan ordusunda ilk askerliğimi 1934 yılında yaptım. İkincisi ise 1940 ve ‘41 yıllarıydı. Yani İkinci Dünya Savaşı’nın Yunanistan için en yoğun günleri… İkinci Dünya Savaşı’nda ben askerdim evladım… Yunan ordusunda… Orada ekalliyet [azınlık] olarak yaşıyorduk. Batı Trakya Türkleri orada ekalliyet olarak yaşardı. Yunanlar ihtiyat olarak yirmi beş kura Türk’ü askere aldı. Yani on yedi-on sekiz yaşından altmış yaşına kadar herkesi askere aldı. Benim gibi binlerce Türk’ü alıp kışlaya gönderdiler. Askerde de ut çalardım ben. Türk arkadaşlarım benim ut çalışıma bayılırdı.

    Yunan_Türkler_2) Rüştü Eriç, henüz onlu yaşlarda
    Rüştü Eriç, henüz onlu yaşlarında…

    “5. bölük hep türklerden oluşuyordu. bir gece kışlaya bir emir geldi. dediler ki, ‘italyanlar kuzeyden girdi, harp zuhur etti. herkes hazırlansın, sabah erkenden 41. alay cepheye yola çıkacak…’”

    Hatırlıyorum da 41. Alay’daydık. 41. Alay, 5. Bölük… 5. Bölük hep Türklerden oluşuyordu. Bir gece kışlaya bir emir geldi. Dediler ki, ‘İtalyanlar kuzeyden girdi, harp zuhur etti. Herkes hazırlansın, sabah erkenden 41. Alay cepheye yola çıkacak…’ Yunanistan da İtalya’ya savaş ilan etmiş yani… Sabah yola çıktık. Cepheye vardığımızda top sesleri duyuluyordu. Orada bir kısım askeri ayırdılar. Tahkimat için… Yani siper kazmak için… Beni de ayırdılar. İşte o an benim hayatımın belki de dönüm noktasıydı. Yunanlar benim ut çaldığımı ve sanatçı kişiliğimi bildiklerinden beni cepheye yollamadılar. Udum benim hayatımı kurtardı belki de… Ancak diğer arkadaşlarımın hepsini cepheye sürdüler… Zaten cepheye en çok Türkleri sürdüler… (Bu sözlerden sonra hüzünleniyor Gazi Rüştü Eriç.) Ben cephe gerisinde kaldım. Kimi zaman siper kazıyor kimi zaman da tank maniyalarını temizliyordum. 1940 yılının soğuk bir kış günüydü. Yıl sonuydu ancak hava buz gibiydi…

    Yunan_Türkler_3) Ut çalan Rüştü Eriç
    Ut çalan Rüştü Eriç (sol başta), sanatçı kişiliği nedeniyle cephe gerisinde kaldı.

    Akşama doğru cepheden yüzlerce, binlerce yaralı getirilmeye başlandı. Aralarında Türkleri görebiliyordum. Çoğunluktaydı diyebilirim… Daha sonraki saatlerde getirilen yaralıların ayaklarının donmuş olduğunu gördüm. Onların içlerinde de Türkler vardı. Belki de ayaklarını kesmek için hastaneye götürüyorlardı. Çok Türk öldü çok… Ertesi günlerde Yunanların sevindiğini gördüm. İtalyanları durdurmuşlar, zafer kazanmışlardı. Sonra bizi cephe gerisinden alıp yine birliklerimize gönderdiler…”

    Yunan_Türkler_4) hayatını kaybeden türkler liste1 arşiv Ertan Altan
    Yunan_Türkler_4) hayatını kaybeden türkler liste2arşiv Ertan Altan
    İkinci Dünya Savaşı’nda hayatını kaybeden Türkler…  FOTOĞRAF: ERTAN ALTAN ARŞİVİ

    Almanlar Çok Güçlü Geldi, Yunanlar Mukavemet Edemedi…
    “1941 yılında bir gün Almanlar geldi… Hem de ne gelmek… Almanlar çok güçlü gelmişti. Bu defa Yunanlar hiç mukavemet edemedi. Ben İskeçe’de askerdim yine. Alman gelince Yunanlar Atina’ya doğru kaçmaya başladı. Biz de askerî kıyafetlerimizi çıkarıp köylü kıyafeti giydik. Yunan askeri olduğumuzu anlamasınlar diye… Böyle kurtulduk Almanların elinden. Yakaladıkları her askeri esir alıyorlardı. Alman uçaklarından atılan ilanlarda, ‘Biz sizinle harp etmeye gelmedik, İngiliz arıyoruz.’ yazıyordu. Kısa sürede tanklarla, motosikletli birlikleriyle şehre girdiler. Yunanlar onlar gelmeden önce tüm köprüleri havaya uçurmuştu. Ancak Almanlar bir saatte kurdukları portatif köprülerle şehre girdi. İngiliz ve Yahudi arıyorlardı. Yahudilerin dükkânlarına boyayla işaret koydular. Sonra da tüm Yahudileri toplayıp Almanya’ya yolladılar. Zaten Almanlar Batı Trakya’da çok kalmadı. Batı Trakya’yı müttefikleri olan Bulgarlara vererek kuzeye, Rusya’ya yöneldiler…”


    “1941 yılında birçok türk türkiye’ye göç etmeye karar verdi. biz de onlardan biriydik. yunan ordusunda görevli iki türk arkadaşımla beraber türk sınırına doğru yola çıktık. bizim bir an önce türkiye’ye geçiş yapmamız gerekiyordu. çünkü eğer almanlar bizim asker olduğumuzu öğrenirse bizi esir alıp almanya’ya gönderebilirlerdi.”

    Alman Çavuş: “Muhammet Gut… Muhammet Gut…”
    “1941 yılında birçok Türk Türkiye’ye göç etmeye karar verdi. Biz de onlardan biriydik. Yunan ordusunda görevli iki Türk arkadaşımla beraber Türk sınırına doğru yola çıktık. Bizim bir an önce Türkiye’ye geçiş yapmamız gerekiyordu. Çünkü eğer Almanlar bizim asker olduğumuzu öğrenirse bizi esir alıp Almanya’ya gönderebilirlerdi. Yol boyunca yürüdük. Karasu Nehri yakınlarında bir grup Alman askeriyle karşılaştık. Duyduğumuza göre Yunanlar Atina’da teslim olmamış, Almanlarla savaşıyorlardı. İşte bizim gördüğümüz Alman askerleri de Atina’ya doğru ilerliyordu. Onlara yalan yanlış bir Hitler selamı verdik. Onlar da ayağımıza, kıyafetimize baktı, sonra da bizi durdurdular. Almanlar bizden şüphelenmiş olmalılar ki bizi esir aldıkları Yunanların yanında sıraya dizdiler. Bir Alman çavuşu kim olduğumuzu sordu. Yanında Yunanca bilen bir tercüman vardı. Türkçe konuşarak Türk olduğumuzu söyledik. Tercümanı da onayladı. Sonra Alman çavuştan hiç beklemediğimiz bir tepki aldık. Bize, ‘Muhammet gut, Muhammet gut…’ dedi, sonra da iki elinin işaret parmaklarını yapıştırarak ‘1915 Çanakkale Fer-bün-dete (müttefik)’ dedi. Şaşırmıştım… Ama Alman çavuş bize Birinci Dünya Savaşı’nda Almanlarla Türklerin müttefik olduğunu ve Türkleri sevdiğini anlatmaya çalışıyordu. Bu da bizim kurtuluşumuz oldu. Bize `Hop hop!’ dedi, yani hiç durmayın ve gidin… İşte bu olaydan sonra Bulgarlar bize Türkiye’ye geçebileceğimize dair bir kâğıt verdi. O günü asla unutamam…

    “Bu defa geri dönüp ailelerimizi de aldık yanımıza. Dört haneydik, yani yirmi kişi… Alabildiğimiz eşyaları da yanımıza alarak bir kamyona bindik. Dimetoka’ya geldik. Oradan Meriç Nehri kayıklarına binerek Karpuzlu köyüne gittik… Yani Türkiye’ye… Bir Türk onbaşısıyla bir er karşıladı bizi. Onları görünce sarıldım… Tam yarım saat onlarla kucaklaştım… 1913’ten 1941’e kadar hep Yunan idaresinde yaşadım. Kendi vatanıma, kendi bayrağıma hasret kalmışım. Kendi vatanıma, kendi askerime, kendi lisanımı konuşana kavuşmuşum… (Konuşmasının burasında ağlıyor.) O gece o köyde kaldık. Ekmeğimiz bitmişti, bize yemek verdiler. Ertesi sabah kamyonlara bindik ve Tekirdağ’a gittik…”

    Yunan_Türkler_5) Zeki Müren ve Rüştü Eriç
    Rüştü Eriç, Zeki Müren’in ut hocalığını yapmıştı.

    Rüştü Eriç Kitap ve Belgeselde Yaşamaya Devam Ediyor…
    2004 yılında İstanbul’da evinde yaptığım röportajda artık kimsenin onu arayıp sormamasından şikâyet ediyordu. Şehremini’de küçük bir apartman dairesinde tek başına kaldığını hatırlıyorum. Ondan çok etkilendiğimi ama onun bu durumuna da çok üzüldüğümü belirtmeliyim. Rüştü Eriç, yıllarını Türk müziğine vermiş bir bestekârdı. Zeki Müren’in ut hocalığını yapmıştı. 1975 yılında İstanbul Radyosu’ndan emekli olan bestekârın 600’ün üzerinde bestesi bulunuyordu. O yıllarda bir TV kanalında çalışıyordum ve Paşabahçe vapuru için yazdığı besteyi konuşmak üzere ona ulaşmıştım. Hâlbuki röportajdan o kadar çok konu çıkmıştı ki büyülenmemek elde değildi. O yıl hazırladığım, Her Cephede Savaştık: İkinci Dünya Savaşı’nda Türkler adlı kitabıma bu röportajı ve bilgiyi ekledim. Rüştü Eriç, röportaj yaptığım yılda doksan bir yaşını sürüyordu ve hastalıklarla mücadele ediyordu. 27 Kasım 2007’de hayatını kaybetti. İstanbul Edirnekapı’daki mezarlığını gün boyu arayıp bulduğumu hatırlıyorum. Daha sonra 3 İnsan 3 Öykü adlı belgesel serimizin bir bölümünde onun hayat hikâyesine yer vermiş, tarihe bir not düşerek ekrana yansıtmıştım. Mekânı cennet olsun. Onun vesilesiyle İkinci Dünya Savaşı’na farklı ülkelerin ordularında ve Türk ordusunda (Savaşa iştirak etmememize rağmen.) katılan, ölen, yaralanan on binlerce insanımızı da saygıyla, rahmetle anıyorum… #

    Yunan_Türkler_0) Ekran Resmi 2024-12-07 18.21.05
    Rüştü Eriç röportaj yapıldığında doksan bir yaşını sürüyordu. (3 İnsan 3 Öykü belgeselinden…)
    KAYNAKÇA
    Özkarabekir, Cengiz, Her Cephede Savaştık: İkinci Dünya Savaşı’nda Türkler, Doğan Kitap, İstanbul, 2005.
    Altan, Ertan, Batı Trakya: Milliyetçilik ve Naziler Kıskacındaki Yitik Halk, Epos Yayınları, Ankara, 2023.