1683 yılında gerçekleşen ıı. viyana kuşatması, osmanlı imparatorluğu ve avrupa tarihi için önemli bir dönüm noktasıdır. bu kuşatma, osmanlı imparatorluğu’nun batı’ya doğru genişlemesinin son noktasıdır ve başarısızlıkla sonuçlanmıştır. bu kuşatmada görev alan osman ağa’nın esareti, esaret yıllarında yaşadıkları ve özgürlüğüne kavuşmasından sonra sürdürdüğü ilişkiler hem dönemi hem de azmin zaferini anlamak açısından önemlidir.
Osmanlı’nın Avrupa’da ulaştığı son nokta olan Viyana’yı 1683 yılında ikinci kez kuşatması bozgunla sonuçlanır. Ardından Avusturya ile 16 yıl sürecek savaş başlar. Osmanlı ordusu Mohaç ve Zenta’da ağır yenilgiler alır, Budin Avusturyalıların eline geçer.
Hikâyemizin kahramanı Osman Ağa bu yıllarda Temeşvar Kalesi muhafızlar birliğinde odabaşı rütbesinde askerdir. Bir gün Temeşvar muhafızı Koca Cafer Paşa, Osman Ağa’yı yanına çağırtır. Paşa’nın yanında Azad Kalesi’nde görevli yeniçeri, topçu ve cebecilerin maaşlarını İstanbul’dan getiren postacılar vardır. Paranın önce Lipova Kalesi’ne ulaştırılması gerekmektedir. Görevi üstlenen Osman Ağa ve 80 askeri gece yola çıkarak sabaha karşı Lipova Kalesi’ne ulaşır. Yıl 1687, aylardan Haziran’dır.
Osman Ağa’nın Esareti Lipovalı ağalar Osman Ağa ve askerlerini iki gün misafir etmek için ısrar eder. Osman Ağa ertesi sabah top sesleriyle uyanır. Kale Avusturyalı askerlerce sarılmıştır. Uzun süren çarpışmalardan sonra koşulsuz teslim olmak zorunda kalırlar. Avusturyalılar esirleri aralarında paylaşır. Osman Ağa artık ordu yargıcı Teğmen Fisher’in esiridir. Görevi Fisher’in atlarını kaşağılamak ve arabasının bakımını yapmaktır.
Temeşvar’ı gösteren bir gravür, 1656.
Birliği hareket hâlinde olan Teğmen Fisher bir gün Osman Ağa’ya 60 altın karşılığında kendisini serbest bırakacağını, gidip de dönmeme ihtimaline karşı bir kefil göstermesini ister. Osman Ağa kendi askerlerinden İbrahim’i kefil gösterir. Karşılığında onun da kurtulmalık parası olan 9 altını ödeyecektir. 1688 yılının Haziran ayında 5 Müslüman esir 7 gün sonra dönmek koşuluyla Temeşvar’a doğru yola çıkar.
“osman ağa artık ordu yargıcı teğmen fisher’in esiridir. görevi fisher’in atlarını kaşağılamak ve arabasının bakımını yapmaktır.”
Temeşvar’da ailesi ile buluşan Osman Ağa parayı temin ettikten sonra arkadaşlarıyla yola çıkar. Yolda başka bir Avusturya birliğiyle karşılaşmaları onlara 7 gün kaybettirir. Fisher’in birliği artık çok uzaklardadır. Tuna kıyısına ulaştıklarında bitkin hâldedirler. Osman Ağa kıyıya bağlı bir tekneden ekmek istemek için arkadaşlarından ayrılır. Bu bir Macar korsan teknesidir. Korsanlar Osman Ağa’yı sorguya çekip üzerinde altın olduğunu anlayınca çırılçıplak soyup altınları alır. Antlaşma ve izin kâğıtlarını yırtıp nehre atarlar. Bir fırsatını bulan Osman Ağa kaçıp Tuna kıyısındaki sazlıkların arasına saklanır. Ertesi gün ağaçların altında oturanları görüp yaklaşınca bunların yol arkadaşları olduğunu görür.
Temeşvar Eyaleti.
Avusturya birliğini Tuna’yı geçmekte iken bulan Osman Ağa, Fisher’i aramaya koyulur. Ama nehri geçmekte olan birlikte onu bulmak çok zordur. Telaş içinde koşuştururken kendisini soyan korsan gemisinin kıyıda bağlı olduğunu fark eder. Osman Ağa tam umutsuzluğa kapılmışken Teğmen Fisher’i atı üzerinde görüp önüne atlar. Fisher yarı çıplak, kir pas içindeki Osman Ağa’yı ancak sesinden tanıyabilir. İlk sorusu “Para nerede?” olur. Soygunu öğrenen Fisher yanına aldığı on askerle gece yarısı yola çıkar. Bereket Macar korsan gemisi hâlâ kıyıdadır. Askerler korsanları tekme tokat döverek Osman Ağa’dan aldıkları altınları geri alıp Fisher’e verir. Rahatlayan Osman Ağa ertesi gün Fisher’e kendisini serbest bırakmasını ister. Ama Fisher gönülsüzdür. “Şimdi azatlık kâğıdını verip seni serbest bıraksam yolda seni tekrar esir edip satarlar. Ben Bosna tarafında görevlendirildim, Bosna İslam vilayetidir, orada serbest bırakırım.” diyerek ikna eder.
Esaretten Esarete… Avusturya birliği Sava Nehri kıyısına ulaşınca Osmanlı kuvvetleri karşıdan ateş açar. Esirler önce bir samanlığa kapatılır, sonra da Siska Kalesi zindanına atılır.
Osman Ağa bu kez görevi hasta ve yaralı askerleri sevk etmek olan Avusturyalı subayın kafilesindedir. Kafile ilerlerken kış da kendini iyiden iyiye göstermeye başlamıştır. Yolda ateşlenip bayılan Osman Ağa, öldü denilerek yol üzerindeki bir köyün çöplüğüne atılır. On gün sonra kendine gelen Osman Ağa’ya köylü kadınlar yardım eder. İyileşip ayaklansa da yine askerlerce yakalanıp Teğmen Fisher’e teslim edilir. Fisher, görevini bırakıp Viyana’ya yerleşeceğini ve kendisini de götüreceğini söyler. Temeşvar’a dönme hayaliyle yanıp tutuşan Osman Ağa yolda konaklama yapılırken yardım edeceği vaadinde bulunan bir demircinin evine saklanır. Demircinin ve oğlunun amacı yardım etmek değil, Osman Ağa’yı esir tüccarlarına satmaktır.
Habsburgluların Temeşvar kuşatması planı, 1718.
Askerler kaçan bir esiri ararken tesadüfen demircinin evinde Osman Ağa’yı bulur. Kale komutanı sorguladığı kişinin Osman Ağa olduğunu anlayınca sevinir çünkü Fisher, Viyana’ya giderken komutana Osman Ağa’yı bulursa onun olacağını söylemiştir. Osman Ağa’nın yeni sahibi İvaniç Kalesi’nin komutanı General Stubenberg, kışları Graz’daki konutunda geçirmektedir. “Kaçmayacağım.” sözünü veren Osman Ağa’yı beraberinde götürür. Birkaç gün sonra General hastalanıp ölür. Osman Ağa artık generalin karısı ve iki çocuğunun her işine koşan hizmetçisidir.
Viyana Günleri Osman Ağa esaretinin altıncı ayında Viyana’da Kont Schallenberg’in sarayına gönderilir. Osman Ağa kısa zamanda Kont’un gözüne girer. Kont’un eşi bir gün ona eğer dinini değiştirirse serbest bırakacaklarını söyler. Osman Ağa kabul etmez. Osman Ağa’nın hizmetlerinden memnun olan Kont’un eşi bu kez onu şekerleme sanatını öğrenmesi için Prens Mansfild’in şekerci başı ünlü Fransız ustanın yanına gönderir. Bir yılda mesleğinin tüm inceliklerini öğrenen Osman Ağa’nın günleri artık Avusturya Sarayı’ndaki davetlilere şekerleme, çikolata ve dondurma yapmakla geçmektedir.
Temeşvarlı Osman Ağa’nın Joßeph von Dirling’e yazdığı mektup, 4 Kasım 1727.
Barış Umudu ve Temeşvar Günleri Avusturya ve Osmanlı Devleti’nin barış görüşmeleri için Karlofça’da buluştuğu haberi yayılınca Osman Ağa’nın Temeşvar’a dönme umudu artar. Yapılan antlaşmaya göre tüm esirler memleketlerine dönecektir. Osman Ağa kethüdadan Kont ve eşinin dönmesine izin vermeyeceklerini öğrenir. Kethüdanın yardımıyla sahte bir izin belgesi hazırlar. Osman Ağa ve arkadaşları Varadin yakınlarında konaklarken kale komutanı General Nehem izin kâğıtlarına el koyar. İnsan kaçakçılarıyla temas kuran Osman Ağa tüm parasını onlara kaptırsa da Tuna’nın karşı kıyısına geçmeyi başarır.
Osman Ağa 11 yıl sonra Temeşvar’a ulaştığında ağabeyi Bektaş Ağa vefat etmiş, kardeşi Süleyman Zenta’da şehit düşmüştür. Temeşvar Valisi Sırrı Paşa tekrar eski görevine iade edip geçmiş maaşlarının da ödenmesini sağlar. Avusturyalıların dilini iyi bildiği için 60 akçe maaş ile Devlet-i Aliye’nin Temeşvar divan tercümanlığına getirilen Osman Ağa, bu görevi 17 yıl sürdürür. Osmanlı-Avusturya sınır görüşmelerinde önemli roller üstlenen Osman Ağa’nın anılarında en ilginç olanı Varadin Kalesi Generali Baron de Nehem ile yeniden karşılaşmasıdır. Ali Paşa’nın bir dostluk mektubu ile gönderdiği Osman Ağa’yı General Nehem kapıda diğer general ve subaylarla karşılayarak üç gün misafir eder. Uğurlarken de çeşitli hediyeler vererek iltifatlı sözler söyler.
1715 yılında tekrar başlayan savaşta önce Temeşvar ardından Belgrad Osmanlı hâkimiyetinden çıkar. Tüm mal varlığını, eşini ve akrabalarını kaybeden Osman Ağa, 1727 yılında İstanbul’a yerleşir. Habsburg dil oğlanlarına Türkçe ders vererek geçimini sağlarken bir yandan da anılarını yazmaya başlar. #
KAYNAKÇA Sakin, Orhan, Bir Osmanlı Askerinin Hatıratı (1688-1700) Esaretten Kaçış, Temeşvarlı Osman Ağa, Bilge Kültür Sanat, İstanbul, 2015.
unkapanı manifaturacılar çarşısı bir dönem müziğin kalbiydi. ses kayıtlarının yapıldığı, kasetlerin doldurulup piyasaya sunulduğu seksenli yıllar, emek yoğun üretimin egemen olduğu zamanlardı. halim ener (halil baba) de bu yıllarda yaptığı kaset dolum makinesiyle sektöre yön veren, yol gösterenlerden biriydi. üretim teknolojileri gelişip fabrikalar dolu kaset üretmeye başlayınca halim baba hemen anlayıverirdi gelmekte ve gitmekte olanı. yirmi yıllık bir maceranın sonunda tasını tarağını topladı ve kendini emekliye ayırdı.
Bir zamanlar fabrika gibi işleyen dolum ünitesi, şimdilerde çarşıda bir iki dükkânda kolilerin arkasında kaldı, sırtını duvara yaslamış nostaljik obje niyetine…
Doksanlı yılların başında kendimi Güzel Sanatlar Okulu’nun hayal dünyasından koparıp Unkapanı Manifaturacılar Çarşısı’nın gerçekçi kollarına attığımda muazzam bir kaset fırtınası esiyordu. Kasetler tüm dünyada diğer formatlarla maliyet açısından kafa kafaya yarışırken bizde sudan ucuzdu ve bu nedenle de yabancılar tarafından koli koli, bavul bavul yurt dışına götürülüyordu. Hızına rüzgârın bile yetişemeyeceği ölçekte bir kaset üretimi söz konusuydu. Kabaca düşündüğünüzde bu kasetlerin nizami yollardan bu hızda bir fabrikada hazırlanması olanaksızdı. Kasetlerin hızlıca nasıl üretildiğine o yıllarda tanık olduğumda ise neredeyse küçük dilimi yutacaktım. O makineyi ilk kez gördüğümde şapkam havaya uçtu ve aklıma Sait Faik Abasıyanık’ın “Alemdağ’da Var Bir Yılan” adlı hikâyesi geldi: “Vay canına” dedim, “Unkapanı’nda var bir Atılgan uzay gemisi!”
Kaset dolum makinesinin mucidi Halim Ener ve eşi Nedret Ener evliliklerinin ilk yıllarında…
Makine Mucidi Baba ve Yönetmen, Senarist Oğul Dükkânın bir duvarını boydan boya kaplamıştı. Çaresizlik ve ihtiyaçların insan zekâsını nasıl devreye soktuğunun kanıtıydı bu makine. İnsanımıza, bizim kültürümüze has bir yaratım ve üretim biçimiydi. Takdirle karışık hayretle seyrettiğim pratik çözüm mucizesi bu makinenin mucidi Halim Baba lakaplı Halim Ener idi. *** Hem yaşça herkesten büyük hem de biraz asabi görünmesine karşın babacan biri olduğu için Halim Baba diye hitap ediyordu herkes ona Çarşı’da. Dört çocuğu vardı; bir kız, üç erkek… Erkek çocuklarından ikisi “çocuk çırak” olarak yanında çalışmıştı; biri Bedii, diğeri Nezihi. Diğer oğlu Vecihi ise babasının işiyle ilgilenmiyor, sinemacı olma arzusuyla yanıp tutuşuyordu. Bu tutku üzerine okumakta olduğu ortaokulu bile terk etmeyi göze almıştı. Baba ise demokrat ve aydın görüşlü bir insan olduğundan oğluna kızmıyor, baskı yapmıyor, karışmıyordu. Şakayla karışık, “Ne hâlin varsa gör!” deyip rahat bırakmıştı onu.
Nihayetinde oğlan başarmıştı. Koçum Benim, Haziran Gecesi, Mahallenin Muhtarları gibi yapımlarla tanınan görüntü yönetmeni, yönetmen ve senarist Vecihi Ener idi bu çocuk.
Atatürk’ü Misafir Eden Aile ve Bir Askerlik İzi Yedi kuşak Ankaralı Urgancılar sülalesinden geliyordu Halim Baba. Babası Aptül Bey, Atatürk’ün ilk kez Ankara’ya gelişinde karşılayan, köşklerinde misafir eden kişiydi. Halim Baba ise elektronik okumuş, bu esnada amatör olarak da boks yapmıştı. İri kıyım, dağ gibi bir adamdı ama kulağı ağır işiyordu, dipten azıcık duyuyor, cihaz kullanıyordu. Kulağının sağırlığı zannedildiği üzere boks yaptığı günlerden kalma değildi; askerlik günlerinde kullandığı uçak piste çakılınca başına gelmişti bu araz. Belki de bu sağırlık yüzünden konuşkan değildi ve uzaktan bakınca asabi görünmesine sebebiyet veriyordu. En çok sinirlendiği kişi de bulunduğu kata her gün uğramadan edemeyen, en tiz perdeden “Simitçiii!” diye bağıran simitçiydi.
Halim ve Nedret Ener… Çalışanlarına babalık ederdi, yanında çok insan yetişmişti Halim Baba’nın, örneğin başından sonuna kadar yanında olan bir çırağı daha vardı, Behçet adında. Behçet’in ömrünün üçte ikisi onun yanında geçmişti. İnsan sarrafıydı Halim Baba, işinde son derece ciddi ve disiplinliydi.
Halim Baba’nın da çarşıya ilk gelen tüm esnaf gibi bir Doğu Bank geçmişi vardı ama onunki esnaflıktan değil, eşi Nedret Hanım’dan ötürüydü. Nedret Hanım bir 45’lik doldurmuştu, Hülya Plak’tan. A yüzünde “Bir Plak Yolladım Sana”, B yüzünde ise “Şeytana Uyduk Bir Kere” adlı şarkılar vardı. Nedret Hanım’ın şarkıcılık macerası tek plakla sınırlı kalmış, ardından peş peşe gelen dört çocuktan ötürü evine çekilmişti.
Halim Baba’nın eşi Nedret Hanım bir 45’lik plak çıkarmıştı, Hülya Plak’tan. A yüzünde “Bir Plak Yolladım Sana”,
B yüzünde “Şeytana Uyduk Bir Kere” adlı şarkılar bulunuyordu.
Türkiye’de İlk Kaset Dolum Makinesi… Seksenli yılların başında Türkiye’de kaset dolum fabrikaları yoktu. Herkes kendi kaydını elindeki kısır imkânlarla, çift kasetçalarlarla kendisi yapıyordu. Göbek etiketleri de Cağaloğlu’nda bir matbaaya bastırılıyor, sonra hepsi tek tek elle kasetlerin üzerine yapıştırılıyordu. Kasetin üstünde sanatçının ve albümün adı vardı, diğer bilgileri basacak klişeler sonradan çıkmıştı. Ancak bu üretim şekli son derece hantaldı ve ihtiyacı karşılamıyordu. Halim Baba da bu boşluğu dolduran ilk kişi olmuştu. Türkiye’de ilk kez bir kaset dolum makinesini üretmişti. Mekanik ve elektronik bilgisi fevkaladeydi, kimin teknik konularda başı sıkışsa soluğu onda alırdı.
Kasetler dolduktan sonra sıra baskı aşamasına gelir. Matbaada etiketleme sistemiyle yapılan işlemler zaman alıcı ve masraflı olduğu için kasete ait bilgiler daha sonraları çelik klişe üzerine oyulmuş bir slikon baskı sistemiyle yapılmaya başlandı.
Dükkânı çarşının beşinci bloğundaydı. Hem kaset dolumu yapıyor hem de bu dolum ünitelerini (Biz ona kaset doldurma makinesi diyelim.) üretiyordu. Ürettiği makinelerin aslında çok basit bir düzeneği vardı. Araba teypleriyle başlamıştı üretime. Bunları birbirine paralel bağlayarak çoklu üretim yapıyordu ancak sonradan düşük kalitesi nedeniyle kasetçalar mekaniğine geçmişti.
“seksenli yılların başında türkiye’de kaset dolum fabrikaları yoktu. herkes kendi kaydını elindeki kısır imkânlarla, çift kasetçalarlarla kendisi yapıyordu.”
İlk yaptığı makine dikey değil yataydı ve 10 kaset kapasiteliydi. Bunu büyücek bir masanın üzerine yatırarak kullanıyorlardı. Sonradan kapasiteyi arttırmak ihtiyacı doğunca çareyi bu makineyi dikey formatta duvardan duvara üretmekte bulmuştu. Tek tek üzerindeki (O zamanlar Almanya’dan gelen) kayıt mekaniklerini alıp bir şasenin üzerine yerleştiriyordu. Bu mekanikleri yurt dışından permi ile getirilen kasetçalarlardan söküyor, çalma kafasını ayırıyor, sadece kayıt kafasını alıp metal panonun üzerine yerleştiriyor, bunları devreler vasıtasıyla birbirlerine bağlıyordu.
Kasetlerin iç etiketleri yapıştırıldıktan sonra sıradaki iş, kapakları ile birlikte kutulara yerleştirmekti ki bu da tek tek elle yapılıyordu.
Birden fazla ünite birbirine paralel bağlanarak kayıt yapılabiliyordu. Makinelerin arasında amfiler bulunuyor, bunlar aracılığıyla birbirlerine bağlanıyor; örneğin yüzlük beş ünite bağlanarak tek seferde 500 kaset doldurma imkânı yakalanıyordu. Dolum ayarları çok kritikti. Dolum başlamadan evvel bu ayarların muhakkak yapılması gerekiyordu çünkü en ufak bir hata o partinin çöpe gitmesi demekti. Bu makinenin üzerinde VU-meter’ler bulunan bir tür ekolayzır bulunuyordu ve ayarlar onun üzerinden yapılıyordu.
Kasetleri dizmeden önce her kaydedicinin kafası tek tek saf alkolle siliniyordu. Her 100’lük makinenin başında bir eleman bulunuyor, ilk sıradaki “kayıt” dediğinde hepsi birden master çalıcının düğmesine aynı anda basıyordu. O an 500 kaset birden kayda geçerdi. Kasetlerin A yüzü dolduğunda, otomatik olarak stoplardı. O zaman elemanlar kasetlerin B yüzlerini çevirir ve aynı işlemi yapardı. Kayıt bittiğinde herkes makinesindeki kasetleri çıkarıp kendi önüne koyar, kontrol işlemine başlardı. Altıgen biçiminde 50 tane kaseti birden alan, bakırdan yapılmış bir çubuk vardı. İki deliği var; takıyorsun, çeviriyor.
Bu çevirme işlemini kontrol teyidi olarak yaparlardı. Kontrol bittikten sonra şayet B yüzü A yüzünden kısaysa bant başa sarılır, ardından etiketler hazırlanırdı. Göbek etiketini yapıştırıp içine daha önce konmuş kutulara yerleştirirler ve ütü makinesinde tek tek jelatinlerlerdi. 10’luk kutulara yerleştirilmelerinin ardından da hangi sanatçının hangi albümü olduğunu gazlı kalemle üzerine yazarlardı: Örneğin Duran Duran topluluğunun “Arena” kaseti… Son yolculuk ise 200’lik koliler olurdu. ***
Teknolojik Gelişmeler ve Bir Devrin Kapanışı Halim Baba ilk dönem ağırlıklı olarak Yeşil Giresunlu’nun başında olduğu Balet Plak’ın işlerini yapıyordu. Ancak bazı firmalar kayıtlarını kendileri yapmak istemiş; bunun üzerine ona makine siparişi vermeye başlamıştı. Birdi, ikiydi derken tüm çarşı kapısını çalmaya başlamıştı. Kaset doldurma makinesini farklı kapasitelerde; isteyene 30’luk, isteyene 50’lik, isteyene 100’lük olmak üzere sipariş üzerine yapıyordu. Örneğin Halim Baba EMI firmasının mümessilliğini alan Kent’e de her biri 100 kapasiteli beş dolum makinesi yapmıştı.
Kasetler 30-45-60-120 dakikalık olup, kayıt işlemi tamamlanmadan evvel, içine kaydedilecek albümün süresine göre de kesilerek kısaltılabiliyordu.
Kasetlerin 200’lük kolilere girmeden evvelki son işlemi, yine elle tel tek yapılan jelatinlemeydi. Bu ütüye benzer ısıtılmış bir plakanın üzerinde yapılıyordu.
Piyasada format olarak kaset patlamıştı. Askerden yeni gelen biri vardı çarşıda, adı Kemal (Kevork) Olva… firmasının adından dolayı Polin Kemal diyorlardı. Müzisyendi ve kayıt teknolojilerine meraklıydı. O da kaset dolum işine girince Halim Baba’nın makinelerini modifiye ederek geliştirme ihtiyacı duymuştu. Halim Baba’nın yaptığı devrelerin hepsi bir yerden bağlıydı. Arka kısma bağlanan bir su motoru kayışlar vasıtasıyla üniteye bağlanıyordu. Bu da hafif bir dip gürültüsüne sebebiyet veriyordu. Yanı sıra başka teknik sorunlar da mevcuttu. Polin Kemal önce hızlı devirden yavaş devire dönmüş, kaydedici mekanikleri yenilemişti. Bu da başta dip sesi yok etmiş ve kayıt kalitesini arttırmıştı. Kültür Bakanlığı’na başvuruda bulunarak “Kapasite Raporu” almış ve bu işi ufak ufak devralmaya başlamıştı.
Bandrolü önce dolumcular alıyordu ama sonra yasalar değişince bu işi plak firmaları yapmak zorunda kaldı. Bu da Halim Baba’nın yaptığı iş kalemlerinden birinin daha azalması anlamına geliyordu. Zamanla plak fabrikaları açılmaya başladı; önce Plaksan kuruldu, ardından sırasıyla Nora, Kamel ve Raks geldi. Bunlar boş kaset üreten fabrikalarken, üretim teknolojileri gelişmeye ve dolu kaset üretmeye başlayınca Halim Baba’nın işleri azalmaya başladı. Zaten fabrikaların seri üretimleri maliyetleri de düşürmüştü. Zeki adamdı Halim Baba; hemen anlayıverirdi gelmekte ve gitmekte olanı. Bir devrin kapandığını çarşıdaki heyecanlı devinimden net olarak görüyordu. Milenyuma girilirken tasını tarağını topladı ve çarşıyı terk ederek kendini emekliye ayırdı.
Halim Baba bu işe seksenlerin hemen başında başlamış, 2000 yılına ramak kala kapatmıştı. Yani yaklaşık 20 yıllık bir macera olmuştu bu iş onun için. Unkapanı piyasasının tarihinde kritik bir zaman dilimine damgasını vurmuş ama perde arkasında kalmış gizli kahramanlardan biriydi. Çok insan onu tanımadı ama plakçılar çarşısı tarihimizin bir dönemini kavramak adına kritik adamdı. Gözümde âdeta bir Edison ya da Gutenberg idi, icat ettiği makinenin başında dikilen (Kaptan Kirk değil) bir Mr. Spock idi. #
mustafa kemal paşa’nın reisicumhur olarak konya’ya ilk gelişi 3 ocak 1925 günü oldu. yurt gezisinin bu ilk durağında geçirdiği süre ise dikkat çekici uzunluktaydı. ne öncesi ne sonrasında izmir ve istanbul dışında hiçbir kentte bu kadar kesintisiz zaman geçirmemişken, yüz yıl önceki konya ziyareti on gün sürmüştü.
Yeni yılın ilk günü saat 17.00’de Ankara’dan hareket eden tren, ertesi sabah Eskişehir’de iki saat mola verip yola devam etti ve 3 Ocak 1925 sabahı Konya’ya vardı. Eskişehir’deki kısa molada bile askerî bir tören düzenlendiğinden ısrarla Konya’da resmî karşılama yapılmaması istenmişti. Buna rağmen Reisicumhur, eşi Latife Hanım ve beraberindekileri bekleyen büyük bir kalabalık toplanmıştı. Vali Kazım Müfit, Belediye Başkanı Kazım (Gürel), Fahrettin (Altay) ve Naci (Eldeniz) paşalar ve coşkulu bir halk kitlesi toplanmış, sabahın ilk saatlerinden itibaren çevre köylerden gelenler, esnaf birlikleri, öğrenciler ve askerler kent merkezine giden bayraklar ve taklarla süslü yola dizilmişti. Alkışlar ve bağrışlar arasından ilerleyen protokol sık sık duruyor, selamlaşma ve ayaküstü sohbetleri yapıyordu.
Hizmete tahsis edilen köşk, 1916’dan beri Vali Konağı olarak kullanılmış, 1923’teki Konya ziyaretinde de aynı çiftin ağırlandığı, günümüzde Atatürk Evi Müzesi olan binaydı. Halk köşkün önünden saatlerce ayrılmadığı için konukların dinlenmesi pek mümkün olmadı; sık sık balkona çıkıp selamladılar. Askerî birliklerin, polis ve öğretmen okullarıyla lise öğrencilerinin ve izcilerin geçit töreni de balkondan seyredildi.
“Geçici Beğeni Kazanma Yoluna Girmeyiz” Konya’daki ilk güne dair basına yansıyan haberler hemen her ziyarette yaşananları aktarıyordu. Peki, Mustafa Kemal Paşa’yı o gün not defterine şunları yazmaya iten neydi?
“Memleket ve milletin kurtuluşu ve mutluluğu için çalışmaktan başka bir amacım yok. Bu da insana yeterince sevinç ve haz sağlıyor. Ben ve benimle beraber olanlar, hedefimizin yüceliği ve yolumuzun doğruluğundan eminiz. Bunda asla şüphe ve tereddüt yoktur. Türk milletinin yakın ve uzak tarihine dair gerekli bilgiye sahibiz. Geçmişten ders alma ve gelecek için göz önünde tutma dikkatinden yoksun değiliz. Yaptığımız hizmetlerle övünmüyoruz. Yapacaklarımızın övgüye değer olması ümidiyle avunuyoruz. Milleti aklımızın ermediği veya yapılması güç olan, kendimizde görmediğimiz konularda kandırarak geçici beğeni kazanma yoluna girmeyiz. Millete adi politikacılar gibi yalancı vaatlerde bulunmaktan nefret ederiz. Vatani ve millî işlerle ilgili çalışmalarda fikrî ve fiilî kusur ve noksanlarımızı görüp iyilikseverlikle bizi uyaranlardan memnun olur, teşekkür ederiz. Fakat amacımızı kötü niyetle saptıran, yorumlayan ve millet ve memlekete dair hedeflerimize engel olmak için çalışanları iyi niyetli sayamayız. Bu gibiler gerçekten hain değilse, kesinlikle ileriyi düşünmeyenlerdir. Bu nedenle hıyanet, kötülük ve bozgunculuk aracıdırlar. Bu gafillerin hakikat gününde yerlere kapandığını çok gördük. Milletimizi gerçek kurtuluşa, mutluluğa kavuşturmak için yapılmasının zorunlu olduğuna inandığımız esasları uygulama ve yerine getirmede kararsızlık göstermedik. Bu esasların devam ve istikrarını sağlamak için hayatlarımız ortadadır.”
İzleyen günlerde aldığı notları dikkate alarak Konya günlerinin izini sürdüğümüzde dışarıdan görülenle içten içe yaşanan çatışmaların birbirine zıt manzaralar olduğu anlaşılıyor.
4 Ocak Pazar günü olağan ziyaret ve denetlemelerde bulundu. Ertesi gün üçüncü kurtuluş yıl dönümü kutlamalarına katılmak için Adana’ya gitmekte olan TBMM Heyeti’ni kabul etti ve günlüğüne şu notu düştü: “Yönetim ilkemiz, milletin ortak ve genel görüş ve eğilimlerine uymaktır. Bu görüş ve eğilimlerin gerçekçi ve ciddi olması, yine milletin maddi ve manevi ihtiyaçlarından kaynaklanmasına bağlıdır.”
Konya ziyaretinde balkondan halkı selamlayan M. Kemal Paşa.
Günümüzde Konya’daki Atatürk Evi Müzesi.
“Biz Keyfî Hareket Etmeyiz” 5 Ocak günü her gezisinde olduğu gibi kentteki kolordu, valilik, belediye ve parti merkezini ziyaret etti. Şehirde geçen zaman olağan akışındayken günlüğe yansıyan düşünceler yine savunu ifadeleri taşıyordu:
“Kamuoyu gibi gösterilen yapay fikirler, sonuçta özel fikirler gibi düşünülebilir. Değerli ve çıkarlara uygunluğu görülürse dikkate alınır; fakat genel idarenin uyması gereken ilkeler niteliğinde kabul edilemez. Genel değeri olmayan fikir ve görüşlere gereğinden fazla önem verilmemesi, sahiplerini üzmemelidir. Dargınlıklara yenilip kızgınlık duyanları hoş görsek bile haklı bulamayız. Özellikle bizi keyfî hareket eden baskıcılar diye nitelendirmelerini büyük haksızlık ve insafsızlık kabul ederiz. Biz keyfî hareket etmeyiz. Asla zorba değiliz. Hayatımız ve bütün faaliyetimiz memleket işlerinde keyfî ve baskıcı hareket edenlere karşı mücadeleyle geçti. Akıl, mantık ve zekâyla hareket etmek belirgin özelliğimizdir. Hayatımız boyunca yaşadıklarımız bu gerçeğin kanıtıdır. Memleket ve millet işlerinde, şahısları, eylemleri ve fikirleriyle zararlı olma durumuna düşenlere karşı zaman zaman sertleştiğimiz olmuştur. Milleti gerçek kurtuluş yolunda yürümekten alıkoymaya çalışanlara karşı sert ve amansız olma eğilimindeyiz. Toplum düzenini bilerek veya bilmeyerek bozanlara izin veremeyiz! Bu doğrudur. Bu konularda bizden sessiz ve tarafsız kalmamızı isteyenleri tatmin edemiyorsak, sebebi ülke ve milletin çıkarlarını her şeyin üstünde görmemizdir.”
İngiliz gazeteci Grace Mary Ellison’un 1928’de yayımlanan Turkey To-day adlı kitabında yer verdiği Hacı Hüseyin Ağa’nın stüdyo fotoğrafı.
Sıra Dışı Bir Ziyaret! 6 Ocak yine bazı heyetlerin kabulü, farklı kasabalıların dertlerinin dinlenmesi, Meram Bağları ve Dere Köyü gezintilerinde halkın yaşam koşullarının gözlemiyle geçti. Reisicumhur bu arada eşiyle birlikte sıra dışı bir ziyarette bulundu. İki yıl kadar önce tanıştıkları yetmişini aşkın Hacı Hüseyin Ağa’nın Sedirler Mahallesi’ndeki kerpiç evine misafir olan çift, evin hanımı Akile Ana’nın böreğinden yedi ve bu iki şehit babasının köyü Abditolu’da yaptırmayı düşündüğü ev hakkında konuştular. Hatta Hüseyin Ağa’nın fikrini sorması üzerine, Mustafa Kemal Paşa onun için bir ev krokisi çizdi.
İstanbul Gazetelerinin Tartışma Yaratma Girişimleri 7 Ocak günü okulların ziyaretine ayrılmıştı. Önce Erkek Öğretmen Okulu, ardından Kız Kimya Öğretmeni Okulu gezildi; derslere katılan Reisicumhur çocuklara sorular sordu ve ricalarını kırmayıp hazırladıkları gösteriyi seyretti. Şanlı Bayrak adlı müzikli bir oyun ve yılın aylarının temsilinden sonra kız öğrencilerin hazırladığı pasta ve bisküvilerle bir çay partisi verildi. Paşa’nın günün sonunda aldığı not, yine yaşadıkları yüzündeki memnuniyetle ilgisizdi:
“Bazı İstanbul gazetelerinin zaman zaman ortaya attığı tartışma yaratma girişimleri dikkat çekiyor. Her hükûmet ve her yöneticinin tartışılacak ve eleştirilebilecek yanları olabilir. Bir parti ve üyelerinin her yaptığı hatta varlığı zararlı görülebilir; fakat işaret ettiğim gazetelerin eleştirileri esasen başka bir özelliğe sahip. Bir İstanbul-Anadolu sorunu yaratılıyor gibi görünüyor ki, bunu çok tehlikeli görüyorum. Böyle bir sorun vatandaş tarafından anlaşılır hâle getirilirse toplumda büyük bir yara açılmasına sebep olur. Bundan Anadolu’dan çok İstanbul zararlı çıkar. Anadolu’nun zararı ise İstanbul’un zarar görmesinden doğar. Bir İstanbul-Anadolu sorunu yaratmak isteyenleri, içeriden çok dışarıda aramak gerekir. Bilerek veya bilmeyerek yabancı kaynakların hayallerine kapılanlar var. Bunlar fikir ve sözleriyle birliğimizi güçsüz kılma faaliyetinde bulunuyor. Vatandaş bunları tanımalı ve sözlerinin gerçek anlamını bulmaya çalışmalı. Hükûmet merkezinin İstanbul’da olması davasını güdenler İstanbul-Anadolu sorununun önemli noktalarından biri. Bütün bilim kuruluşlarını İstanbul’da yoğunlaştırma eğilimi de aynı sorunla ilgilidir. Ankara hükûmet merkezidir ve sonsuza kadar hükûmet merkezi olarak kalacaktır.”
“Musul İçin Harbe Devam Etmek Makul Olur mu?” Bir günlük dinlenmeden sonra 9 Ocak günü Lozan’dan beri hükûmetin gündeminden düşmeyen ve TBMM’nin en hararetli tartışma konularından olan Musul sorunu mesaisi vardı. Mustafa Kemal Paşa tam iki yıl önce, barış konferansı devam ederken İzmit’te bir basın toplantısında gazetecilere yazılmamak kaydıyla, “Her şey oldu bitti. Musul için harbe devam etmek makul olur mu?” diye sormuş, 1923 Temmuz’unda barış imzalanmasına engel olmamak için bu sorunun dokuz ay içinde çözülmesi üzerine anlaşmaya varılmıştı. Aksi hâlde konu Milletler Cemiyeti’ne götürülecekti. Uyuşmazlık 1924 Mayıs’ında Türkiye ve İngiltere’nin bir araya geldiği Haliç Konferansı’nda da çözümlenmemiş, fikrî çatışma devam etmişti. Kriz İngiltere’nin 29 Eylül 1924 tarihli ültimatom niteliğindeki notasıyla üç ay önce tetiklenmişti. Cenevre’de görüşmeler sürerken Türk askerinin 48 saat içinde çizilen sınıra çekilmesini isteyen notaya karşı hükûmetin verdiği yanıt, sınırların ve bağımsızlığın korunacağı olmuştu. Mustafa Kemal Paşa’nın zihnini meşgul eden asıl mesele, barış ya da yeniden savaş ikilemiydi.
9 Ocak günü Konya’daki buluşma, Musul’a giden Milletler Cemiyeti Murahhas Heyeti’ne katılacak olan Ali Fethi (Okyar) başkanlığındaki TBMM heyetiyleydi. Heyet Reisicumhur’la görüştükten sonra yoluna devam edecek, Musul halkının sevinç tezahüratıyla moral kazanacak ama bölgedeki İngilizlerin aşağılayıcı tavırlarıyla karşılaşacaktı.
Musul Tetkik Heyeti.
“Duyduğum Memnuniyet, Sevinç ve Güven Sonsuz” 10 Ocak günü hayat tekrar normale döndü. Saat 17.30’da Konya Lisesi’ne giden Mustafa Kemal Paşa’ya eşlik edenler arasında Latife Hanım, Fahrettin (Altay) Paşa, Naci (Eldeniz) Paşa, Başkâtip Tevfik (Bıyıklıoğlu), Muhafız Taburu Kumandanı İsmail Hakkı (Tekçe) ve yaverler ile Konya mebusları da vardı. Vali Kazım Müfit, lise müdürü ve öğretmenlerle izciler konukları okulun önünde törenle karşıladı. Okul süslenmiş, öğrenciler koridorlarda karşılıklı iki sıra hâlinde dizilmişti. Bayram sevinci içinde müsamere salonuna geçildi. İstiklal Marşı’ndan sonra program “Mehmetçik” başlıklı bir konuşmayla başladı. Kemanla Verdi’nin Rigoletto’sundan bir parça seslendirildi ve sahne Teftiş Sırasında Bir Ders adlı tek perdelik oyuna bırakıldı. Tiyatronun ardından zeybek, klasik müzik ve şiir gösterileri sunuldu ve okul korosu piyano eşliğinde “Akıncılar Marşı”nı seslendirdi. Koro keman eşliğinde bir klasik parça daha sunduktan sonra “Kuş Sesleri” başlıklı müzikli şiir gösterisi sahneye geldi. Programın son bölümlerinde Ludwig Minkus’un La Bayadère bale süitinden bir parça seslendirildi ve Mecaz Gazeteci adlı kısa oyun sahnelendi. Final gösterisi “Palandöken” türküsü eşliğinde sahnede oluşturulan tabloydu.
Geç saatlere kadar süren geceye katılanlar, protokolün memnuniyetine tanık olmuştu. Özellikle Mustafa Kemal Paşa, gösterinin sanatsal düzeyini, millî duyguları coştururken çağdaşlık sergilenmesinden çok memnun kalmış, ayrılırken müdür ve öğretmenlere, “Duyduğum memnuniyet, sevinç ve güven sonsuz. Bunu öğrencilere bildirmenizi dilerim.” demişti.
M. Kemal Paşa ve eşi Latife Hanım Konya’da.
Alaattin Tepesi’nde Birinci İnönü Zaferi Kutlama Töreni 11 Ocak günü Alaattin Tepesi’nde Birinci İnönü Zaferi’nin dördüncü yıl dönümünün kutlama töreni vardı. Saat 16.00’da askerî birlikler denetlendi ve tören alanında toplanan kalabalık Mustafa Kemal Paşa’nın konuşmasına kulak kesildi. Konuşmanın içeriğinde birçok benzerinde olduğu gibi Millî Mücadele’yi kazanan ordu ve millete övgülere yer vermişti. Yeni Türk Devleti’nin her anlamıyla henüz kurulmaya başladığı günlerde, ordunun henüz oluşum aşamasında düşmanı durdurabildiğini vurgulamış ve o dönemin koşulları altında ulaşılabilen her tür güçten yararlanma zorunda olunduğunu dile getirmişti. Konya’da o günleri şu sözlerle anlattı:
“Cephenin önemli bir kısmında nitelik ve amaçları kuşkulu örgütlenmeler vardı. Bunların başındakiler, milleti düşman uçaklarından atılan halifenin buyruklarına itaat edip düşmanın arzularına göre hareket etmeleri için isyana çağırıyor, düşman ordusuyla birleşmeye itiyordu. Bir avuç Türk Ordusu bu hainleri etkisiz kılıp cezalandırmak için Gediz çevresinde toplandı. O sırada Yunan Ordusu’nun Bursa’daki kuvvetleri de Eskişehir yönünde harekete geçip taarruz etti. Durum çok zorluydu fakat Türk Ordusu milletinin haklı amacı ve zaferden o kadar emindi ki, bir an bile kararsızlık göstermedi. Üç zayıf tümen, kendinden üç kat güçlü düşmanı İnönü sırtlarında karşılayıp meydan muharebesini kabul etmekten çekinmedi ve kesin sonuç aldı.”
11 Ocak söylevinde Birinci İnönü Savaşı’nın evrelerini anlatırken sonrasında sıkça yinelenecek vecizelerinden birini de seslendirmişti:
“Zafer, ‘Zafer benimdir’ diyebilenlerindir; başarı, ‘Başaracağım’ diye başlayıp ‘Başardım’ diyebilenindir.”
Aynı akşam yine bir okul müsameresi vardı. Bir önceki güne benzer sahneler bu kez Erkek Öğretmen Okulu’nda yaşandı. Etkinlik programında yine marşlara, yöresel türkülere, konser ve şiir okumalarına yer verilmişti. Tiyatro da unutulmamış, Ahmet Vefik Paşa’nın Molière’in Le Mariage Forcé (1664) adlı komedisinden uyarladığı çok tutmuş oyunu Zor Nikâh’ı sahneye konmuştu.
Coşkulu Bir Uğurlama ve Bilinmeyen Görevden Alma! 12 Ocak, Konya’daki onuncu gündü. Yakın çevrede küçük gezintilerle geçti. Özel tren Adana’ya gitmek üzere saat 21.00’de gardan ayrılırken halk yine coşkulu bir uğurlama yaptı. Konya ziyaretiyle başlayan 1925 yılının ilk haftalarında basına yansıyan haberlerde herhangi bir sorun görünmüyordu. Oysa Cumhuriyet’in ilanının üzerinden henüz on dört ay geçmişti ve kurucu liderin temel meselesi yeni rejimin tutunmasıydı. Bu on gün boyunca kapalı kapılar ardında konuşulanların çok azı dışarı sızdı. Örneğin Ankara’ya dönüşten bir ay sonra Konya Valisi Kazım Müfit’in görevden alınma nedeni sır olarak kaldı.
Deftere Yazılan Notlar ve İstanbul Basını Reisicumhur ve beraberindekileri meşgul eden sorunlar ve deftere yazılan notlar, büyük olasılıkla eş zamanlı yaşanan gelişmelerden kaynaklanıyordu. Örneğin Toksöz gazetesinin sahibi ve başyazarı Abdülkadir Kemali’nin (Öğütçü) muhalif görüşleri hükûmeti rahatsız etmiş, gazetenin İstanbul baskısı yılın ilk günü durdurulmuştu. Toksöz aslen bir sonraki durak olan Adana’da güçlü bir yerel basın organıydı ve olası etkisi belirsizdi.
Hükûmet aynı gün mütareke döneminde İngiliz propagandası yapan The Orient News gazetesini de kapatmış, İngiltere’yle yaşanan Musul sorunundaki belirsizlikle ilgili yayılan çatlak seslerden biri susturulmuştu. Büyük olasılıkla bir aya kalmadan patlayacak Kürt isyanının belirtileri de takip ediliyordu.
Toksöz gazetesi. Gazetenin İstanbul baskısı yılın ilk günü durdurulmuştu.
Terakkiperver Cumhuriyet Partisi’nin Muhalefeti 5 Ocak’ta Halk Fırkası’nın kurucu genel sekreteri ve Dâhiliye Vekili Recep (Peker) Bey’in istifa haberi gelmiş, gerekçe olarak büyük şehirlerin belediye başkanlarının merkezden atanmasını ve Başbakan Ali Fethi (Okyar) ile anlaşmazlığını göstermişti. Kurucu kadronun çatırdaması için henüz çok erkendi. Bu tehlikenin göstergelerinden biri de kurulalı henüz bir buçuk ay olan Terakkiperver Cumhuriyet Partisi’nin ilk meclisteki İkinci Grup’u anımsatan muhalif söylemiydi. Kâzım Karabekir liderliğinde örgütlenen bu ilk çok partili demokrasi girişiminin aktörleri arasında Dr. Adnan (Adıvar), Rauf (Orbay), Refet (Bele) Paşa, Feridun Fikri (Düşünsel) gibi Halk Fırkası’ndan ayrılan mebuslar vardı ve sayıları 29’a ulaşmıştı. Mustafa Kemal Paşa bu konudaki görüşünü Konya’dayken şehrin mebuslarından Fuat Bey’e (Gökbudak) şöyle aktardı:
“Yeni fırkanın muhafazakâr olmasını isterdim ki, bizim için nâzım [düzenleyici] olsun. O vakit onlara muavenet [yardımcı olmak] borçtu. Hâlbuki bizden daha terakkiperver [ilerici] olduklarını söylüyorlar. Bu yüzden nâzımlık vazifesi kalmıyor. Onun için muârız [karşıt] vaziyet almak mecburiyetindeyiz.” #
KAYNAKÇA
Ökte, Ertuğrul Zekai, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Yurtiçi Gezileri 1922-1938, Tarihi Araştırmalar Vakfı İstanbul Araştırma Merkezi, İstanbul, 2000. Solmuş, Fatma Önal, Cemal Avcı, “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Türkiye’de Demokratik Gelişimin Sosyal Bilgiler Ders Kitaplarına Yansıması”, Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 23 (4), 2023. Karabekir, Kâzım, Günlükler (1906-1948) 2. Cilt, YKY, İstanbul, 2009. “Konya Atatürk Evi Müzesi” muze.gov.tr Önder, Mehmet, Atatürk Konya’da, Ankara, 1989. Alkan, Mehmet Ö., Kurtuluş Savaşı’nda Adana ve Adana’nın Kurtuluşu Belgeler, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 2022. Kütükçü, Murat, “Cumhuriyet’ten Harf Devrimine Kadar Adana’da Yayımlanan Osmanlıca Gazeteler (1923-1928)”, Korkut Ata Türkiyat Araştırmaları Dergisi, sayı 10, Mart 2023. Güder, Süleyman, “1924 Musul Krizi”, www.tdpkrizleri.org Erdoğan, Uzman Abdullah, “Lozan Barış Antlaşması Sürecinde ve Sonrasında Musul”, Sosyal Bilimler Elektronik Dergisi, yıl 2, sayı 3, Aralık 2018. Uğuz, Zeynep Demir, İstanbul’da Bir İngiliz Gazetesi: The Orient News (1919-1922), Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 2024.
enrıco dandolo’nun ölümünden önce kendisini ayasofya’ya gömdürmek istediği bilinmekteydi. hazırlık da buna göre yapılmış olmalıydı. bizzat eliyle katolik katedraline dönüştürdüğü bir yapıyı ebedî yeri olarak seçmesi doğal gibidir. peki, mezarı ayasofya’nın neresine yapılmıştı? günümüzde, üzerinde adının yazılı olduğu mermer parçasının yeri gerçekten mezarı mıydı? istanbul, efsane misali yaşanmışlıklarıyla geçmişi ve bilinmezlikleri bir arada barındırmaya devam ediyor.
Tintoretto tarafından yapılan bir resimde Enrico Dandolo’nun portresi.
12 Nisan’ı 13 Nisan’a bağlayan gün ve gece boyunca devam eden çarpışmanın ardından kent düşmüştü. Belki de Roma ülkesi için bir vedaydı bu. Bir daha hiçbir zaman eski güzel, şaşaalı ve zengin günler geri gelmeyecekti. Ve 57 yıl sürecek uzun bir sürgün hayatı yaşanacaktı. İşte bu sonun hazırlayıcılarının başında bir Venedik Doge’si olacaktı: Enrico Dandolo. Bizans’ın hanedan üyeleri arasındaki sonu gelmez yönetim ihtirasları, belki de Dandolo ve Avrupa’nın batısı için büyük bir fırsat doğuracaktı. Zenginlik ve belki bir intikam için. 4.-6. yüzyıllar arasında Roma’nın batısını çökerten grupların bir kısmı artık gözlerini, kalan Roma topraklarına dikmişti. Sonun başlangıcı 1203 yılında başlamış ve bir bahar sabahı sonuca ulaşmıştı. İşte bu sırada, kiliselerin anası Ayasofya ve onu Latin katedraline dönüştürecek Enrico Dandolo için başka bir hikâye yazılacaktı.
Enrico Dandolo ve Constantinoupolis İşgalin iki tanığı Robert de Clari ve Geoffroi de Villehardouin’in gözünden Dandolo ile ilgili kısa tanılar vardır. Bizans tarafından olayların tanığı, Niketas Khoniates’dir. Geoffroi de Villehardouin’in IV. Haçlı Seferi’nin Kronikleri’nde Enrico Dandolo, bilge ve dindar olarak tanımlanır. Dandolo’nun kendi ağzından “hasta, yaşlı ve zayıf” olduğunun belirtilmesi, buna rağmen seferin başına geçmesi tezatlık olsa bile bunlar Dandolo’nun hırsını da göstermektedir. Seferin başına geçme şartı olarak koştuğu, kendisinin boşaltacağı Venedik’teki koltuğa oğlunun oturması konusunu herkese kabul ettirmesine bakılacak olursa yine siyaseti hiçbir zaman ihmal etmemektedir.
Latinlerin İstanbul kuşatmasına ait bir minyatür sayfası, 1300’ler. KAYNAK: GETHISTORY.CO.UK
Buna ilaveten, kafasına aldığı yaradan dolayı gözlerinin hiçbir şey görmediği aynı kronikte belirtilir. Ancak 16. yüzyılda M. Antoine Marin, Enrico Dandolo’nun, elçi olarak Constantinoupolis’te bulunduğu yıllarda dönemin İmparatoru Manuil’in onun gözlerine mil çektirdiğini, bu nedenle Enrico Dandolo’nun Bizans’a karşı olumsuz duygular beslediğini belirtir. Ancak Villehardouin’in de Latin İstilası’na katılanlardan biri oluşu, anlatımının daha gerçekçi olabileceğini göstermektedir. Dandolo, 1171-72 ve 1183-84 yıllarında Venedik’le Bizans arasında yaşanan siyasal krizden dolayı elçi olarak İstanbul’a gelmişti. Adı geçen yıllarda Venedik’in zorlu rakiplerini destekleyen Bizans tarafıyla hayli mücadele etmişe benzemektedir. Constantinoupolis’i ve bu kadim kentin zenginliklerini gözleriyle gören Dandolo, mezhepsel açıdan farklı taraflarda olduğu bu kentin insanlarıyla nasıl anlaştı? Bilinmez. Ama kentin işleyen limanları, ekonomik açıdan orayı besleyen hinterlandı, Boğaz’ı, şaşaalı yapılarıyla Constantinoupolis iştah kabartıcı olmalıydı.
Enrico Dandolo ve Ayasofya Peki, Ayasofya ile olan bağın kökeninde ne yatmaktaydı? 1098 yılında Bari’de yapılan ve Roma ile Constantinoupolis kiliselerinin birleşmesini sağlamak amacını güden çabalar boşa çıktığından, mezhep ayrılığı devam etmekteydi. Ortodoksluğun büyük kilisesi Ayasofya aynı zamanda dinsel yönden bir kaleydi. Dandolo’nun, işgalle birlikte Ayasofya’nın yağmalanmasından sonraki işi, yapıyı bir Katolik katedraline dönüştürmek olacaktı. Yeni Latin imparatorları da taçlarını bu mabette takacaklardı. Bu tutum, Katolik inancın, Ortodoksluğu denetim altına alması ve hatta Katolikleştirme çabalarının bir göstergesi gibidir. İşte Dandolo gibi siyasal olduğu kadar dinsel yönleri ve güçlü hitabet yapısıyla insanları kolaylıkla etkileyebilen birinin Ayasofya’yı başkalarına bırakması, beklenebilecek bir gelişme olmamalıydı.
Ayasofya’nın dış cepheden görünüşü.
Enrico Dandolo’nun ölümünden önce kendisini Ayasofya’ya gömdürmek istediği bilinmekteydi. Hazırlık da buna göre yapılmış olmalıydı. Bizzat eliyle Katolik katedraline dönüştürdüğü bir yapıyı ebedî yeri olarak seçmesi doğal gibidir. Ebedî olması konusu ise şüphelerle doludur. Peki, mezarı Ayasofya’nın neresine yapılmıştı? Günümüzde, üzerinde adının yazılı olduğu mermer parçasının yeri gerçekten mezarı mıydı? Şimdi bazı anlatım ve kanıtlardan yola çıkarak bunları anlamaya çalışalım.
Enrico Dandolo’ya ait mezar olduğu iddia edilen yer ve yazıtlı mermer.
Enrico Dandolo’nun Ölümü 1107 yılında Venedik’te doğan Dandolo, 1205 yılının yazına doğru, 97-98 yaşlarında Constantinoupolis’te ölür. Villehardouin, Dandolo’nun hastalanarak öldüğünü yazar. Devamında ise büyük bir tören yapılarak Ayasofya’ya gömüldüğünü belirtir. Anlaşıldığına göre bu olay mayıs ayında olmuştur. Her ne kadar ikna edici bir delil olmasa da mezarın nartekste bir yerlerde veya naosun iç nartekse bakan yönünde bir yerlerde olabileceği üzerinde durulmaktadır. 1261 yılında İstanbul geri alındığı sırada mezarının tahrip edildiği düşünülmekte, mevcut mezar taşının da 1847-49 yılındaki Ayasofya restorasyonu sırasında Fossati tarafından yapılarak galeriye yerleştirildiği sanılmaktadır.
Galeri katındaki Deesis sahnesinin önündeki alan ve Enrico Dandolo yazısının bulunduğu nokta.
Enrico Dandolo’nun Mezarının Ayasofya’daki İzleri Ayasofya’nın güney galeri katındaki desis mozaiğinin karşısındaki taşıyıcı duvarın önünde bulunan ve 1204 yılındaki İstanbul’un işgali sırasında Haçlı Seferi’nin başında olan Enrico Dandolo’ya ait olduğu iddia edilen ve üzerinde adı yazılı olan bir mermer parçasından ibarettir. Ancak Bizans dönemine ait devşirme bir mermer… Üzerinde kabartma şeklinde büyükçe bir haç varken, kazınarak yerine “Henricus Dandolo”nun Latince olarak adının yazıldığı bu mermerin bir zamanlar nerede kullanıldığı meçhulse de çok önemli bir delil vardır önümüzde. O da galerilerde, ana mekâna bakan sütunlar arasında, üzerlerinde globuslu kabartma haçların bulunduğu mermer korkuluklar. Mevcut mezar taşı, olasılıkla Bizans döneminden kalma bir korkuluk levhasının bir parçasıdır. Mermerin üzerindeki “HENRICUS DANDOLO” yazısının özellikle “U” ve “E” harflerinin yazım karakterleri, Ortaçağ Latince harf karakterleriyle tutmamaktadır. Ayrıca gerek Palaiologoslar dönemi ve gerekse Osmanlı dönemlerinde Ayasofya’yı ziyaret eden hiçbir seyyah, Enrico Dandolo’nun mezarından söz etmemektedir.
Galeri katındaki korkuluklardan birinin görünüşü.
Ayasofya’nın galeri katı.
Gelelim, Dandolo’nun Ayasofya’ya gömülmesine. 1204 yılında ölen soylulardan Champagneli Champlitte ölünce Havarion Kilisesi’ne defnedilmişti. Venediklilerle Fransızlar arasında ganimet paylaşımında büyük sorunlar yaşanmış hatta kanlı çarpışmalar olmuştu. Özellikle güzel evlerin paylaşımı büyük mücadeleye sahne olmuştu.
Olayların tanığı olarak Georgios Akropolites’in yazdığına göre kent, Latin ordusu sefere çıktığı bir sırada, surlardaki bir gedikten faydalanılarak, 1261 yılının 15 Temmuz günü Aleksios Strategopoulos’un önderliğindeki Rum ve İskitlerden oluşan ordu tarafından gizlice ele geçirildi. Olayları ve akışını üst perdeden sunan Akropolites ne Dandolo’ya ne de mezarına değinir. Ancak kentin geri alınışından sonra, 1204’te Ayasofya’yı Latin katedraline dönüştüren ve sefere önderlik ederek tüm Bizans İmparatorluğu’na büyük acılar yaşatan Dandolo’nun mezarının, en önemli Ortodoks dinî yapısında korunmaya devam edildiğini düşünmek fazla iyimserlik olacaktır.
“kuruluşundan beri ilk kez kaybeden kentin ilk zafer kazanan yabancısı. yaşamının son yılını geçirdiği kentte ebedî uykusuna yatan ama sonrası bir parça meçhule karışmış bir kimlik.”
Diğer önemli sorulardan biri, Dandolo’ya ait olduğu iddia edilen mezarda iskelet var mı? sorusunun cevabıdır. Bu soruya kesin cevap, Reşad Ekrem Koçu’dan gelmektedir. 1958 yılından 1970 yılına kadar yayımladığı İstanbul Ansiklopedisi’nin 3. cildinin 1453. sayfasında (Ayasofya maddesinin altında) şöyle demektedir: “Bu orta salonun cenubi şarki köşesinde 1204’te İstanbul’u zapteden haçlı ordusuyla Venedik kuvvetlerine kumanda etmiş ve 1205’te İstanbul’da vefat etmiş olan Doge Hanrica Dandolo’nun bir mezar taşı varsa da bunun altında hiçbir şey bulunamamıştır.” Bu cümlelerden, mevcut mermerin altına bakılmış olduğu anlaşılmaktadır.
Yazıtlı taşta, üzeri kazınan haçın kolu (Kırmızı renkle belirginleştirilmiş).
12. yüzyılda siyasal açıdan Venedik’e damga vurmuş biri… Zaman zaman yolunun kesiştiği, Kentlerin Kraliçesi Constantinoupolis… Kuruluşundan beri ilk kez kaybeden kentin ilk zafer kazanan yabancısı. Yaşamının son yılını geçirdiği kentte ebedî uykusuna yatan ama sonrası bir parça meçhule karışmış bir kimlik. İstanbul, efsane misali yaşanmışlıklarıyla geçmişi ve bilinmezlikleri bir arada barındırmaya devam ediyor. #
yeni yüzyıl 00’lı (çift sıfırlı) yılda mı yoksa 01’li yılda mı başlar? yirminci yüzyıl, 1 ocak 1900 tarihinde mi, yoksa 1 ocak 1901 tarihinde mi başladı? osmanlı’nın 1900’de tartıştığı bu konuyu türkiye de 2000’de tartıştı. milenyuma 2000’de mi girdik, 2001’de mi? 1900’deki tartışmayı dönemin basınında yer alış biçimiyle vahdettin engin ele aldı.
Eski Osmanlı Ramazanları dendiğinde genellikle akla Direklerarası eğlenceleri, meddahlar, insanların Ramazan gecelerinde nasıl eğlendikleri, camilere mahyalar asılması gibi konular gelir. Bunlar hâliyle yaşanan gelişmelerdi fakat insanların tek ilgi alanı bunlarla sınırlı değildi. Mesela günümüzden 125 yıl önce, Ramazan ayında, Osmanlı kamuoyunda yirminci yüzyılın ne zaman başladığı tartışılıyor, gazeteler sayfalarını bu konuya ayırıyordu.
Galata Kulesi önünde insan manzaraları, 1900. | FOTOĞRAF: DEPO PHOTOS
Le Moniteur Oriental Tartışmayı Başlatıyor! 1900 yılı Ramazan’ı Ocak ayına denk gelmiş, bu dönemde başlayan bir tartışma, yine Ocak ayına denk gelen 1901 yılının Ramazan ayında da devam etmişti. Osmanlı kamuoyunu uzun süre meşgul eden bu tartışmanın konusu, yirminci yüzyılın “1 Ocak 1900 tarihinden itibaren mi, yoksa 1 Ocak 1901 tarihinden itibaren mi” başladığı idi. Tartışmayı başlatan, İstanbul’da yayımlanan Le Moniteur Oriental gazetesinin 2 Ocak 1900 tarihli yazısı idi. Yazıda şöyle deniyordu:
“31 Aralık’ın gece yarısında 1899 yılı bitti ve 1900 yılı başladı. Bu durumda, şu anda yirminci yüzyıl başladı mı yoksa hâlâ on dokuzuncu yüzyılda mıyız? Birçok kişiyi ilgilendirdiğini tahmin ettiğimiz bu soruyu şu şekilde cevaplandırabiliriz. Yirminci yüzyıl 1900 yılında değil 1901 yılında başlamaktadır. Fakat bazı kişiler yirminci yüzyılın 1900 yılında başladığını iddia ediyorlar. Hâlbuki bu düşünce tamamen yanlıştır. Bilindiği gibi miladi takvimin ilk yılı 1 olarak kabul edilmiştir. Dolayısı ile miladi yıl 100’e gelindiğinde aslında tam olarak 99 yıl yaşanmış olunmaktadır. Bu durumda miladi yıl 100, birinci yüzyıla ait olmakta ve ikinci yüzyıl miladi 101 yılından itibaren başlamaktadır. Sonraki dönemlerde de aynı şey olmuş, yani miladi 201 yılından itibaren üçüncü yüzyıl, 301 yılından itibaren ise dördüncü yüzyıl başlamış ve o şekilde devam etmiştir. Bu tartışılmaz çıkış noktasından hareketle, sonu (00) ile biten her yılın başlayan değil, sona eren yüzyıla ait olduğu tespit edilebilir. Bu nedenle yirminci yüzyıl 1900 yılında değil 1901 yılında başlayacaktır.”
2 Ocak 1900 tarihli Le MoniteurOriental gazetesi ve ilgili kupürü.
1 Ocak 1901 tarihli Sabah gazetesi ve kupürü.
Tartışma Osmanlı Basınında… Fransızca yayımlanan Le Moniteur Oriental gazetesinin başlattığı tartışma 1901 Ocak ayında da devam etti. Bu defa tartışmaya Türkçe gazeteler de katılmakta gecikmedi. Meseleye sayfalarında yer veren Türkçe gazeteler de yirminci yüzyılın 1901 yılından itibaren başlaması gerektiği kanaatinde birleşmişti. Nitekim Sabah gazetesi 10 Ramazan 1318/1 Ocak 1901 tarihli nüshasında bu konuya eğilmiş ve özetle şu görüşleri savunmuştu:
“1901 senesi ve dolayısı ile yirminci asır bugün başlamış bulunuyor. Avrupa gazeteleri bu konuya bir hayli önem vermiş bulunmaktadırlar. Eski okuyucularımız hatırlayacaklardır. Yirminci asra, 1900 senesinde mi yoksa 1901 senesinde mi girileceği konusu matematik ve astronomi uzmanları arasında hayli tartışmaya sebep olmuştu.
“sonu (00) ile biten her yılın başlayan değil, sona eren yüzyıla ait olduğu tespit edilebilir. bu nedenle yirminci yüzyıl 1900 yılında değil 1901 yılında başlayacaktır.”
Bu konuları şimdi yeniden ortaya çıkarmaya gerek yoktur. Geçen yılın Ocak ayında, yirminci yüzyılın başlayıp başlamadığı hakkında şüphe gösterenler olmuştu. Şimdi artık şüphe ve tereddüde gerek yoktur. Dün, yani 31 Aralık 1900 tarihinde on dokuzuncu asrın sona erdiği ve bugün 1 Ocak 1901’de yirminci asrın başlamış olduğu konusunda bütün medeniyet âlemi fikir birliği içindedir.”
Sultan Abdülhamid’in yirminci yüzyılın başlaması vesilesiyle ikinci Wilhelm’i kutladığı mektup.
Sabah gazetesi sonraki günlerdeki nüshalarında da konuya değinmiş ve yılbaşı münasebetiyle yabancı sefaretlerin düzenlemiş olduğu kutlama törenleri ve balo haberlerini yayımlamıştı.
Aynı konuyu ele alan 20 Ramazan 1318/10 Ocak 1901 tarihli gazetesinin yirminci yüzyılın ne zaman başladığı konusuna yaklaşımı ise şöyle olmuştu:
“Artık şüphe yok, miladi yirminci asır başladı. Geçen sene, ‘Yirminci asır başladı.’ diyenlere hesap bilenler derhâl itiraz etmişlerdi. Allah eksik etmesin, böyle konularda bilgiçlik taslayanlar hiç eksik olmaz. Bizim gibi ince hesaplara akıl erdiremeyenler de bunların söylediklerini boynu bükük kabul eder. Ne ise, geçen sene başlamamışsa, bu sene başladı. Fakat aksiliğe bakınız ki bir Salı günü ile başlıyor. Meraklı çok. Şimdi de ‘Acaba diğer asırlar hangi günde başlamıştı?’ diye araştırmaya girişenler var.”
Devletler Nezdinde Yeni Yüzyıl Kamuoyu meseleyi bu şekilde tartışırken devlet nezdinde 1900 yılı itibarıyla yirminci yüzyıla girildiğinin kabul edildiği anlaşılmaktadır. Osmanlı arşivlerinde yer alan (Y.PRK.AŞ 34/69) numaralı ve 1 Ocak 1900 tarihli bir belgede, bu tarih itibarıyla yirminci yüzyıla girilmiş olması vesilesiyle Sultan II. Abdülhamid’in Alman İmparatoru II. Wilhelm’i kutladığı anlaşılmaktadır. Berlin’deki Osmanlı Büyükelçisi Ahmet Tevfik Bey tarafından İstanbul’a gönderilen bir yazıdan bunu takip etmek mümkündür. Buna göre miladi yirminci yüzyılın başlangıcı olan yılbaşı günü münasebetiyle Alman İmparatoru II. Wilhelm, sarayında özel bir davet vermiştir. Bu davet sırasında Berlin Büyükelçisi Ahmet Tevfik Bey, İmparator II. Wilhelm’e Sultan II. Abdülhamid’in gönderdiği name-i hümayunu (mektubu) vermiştir. Mektupta Sultan Abdülhamid miladi yirminci yüzyılın başlaması dolayısıyla İmparator’a tebriklerini sunmaktadır. Bu jest II. Wilhelm’i çok mutlu etmiştir. İmparator, Sultan’a özel surette teşekkür ettiğini ifade ederek, padişah için duyduğu özel muhabbet, sevgi ve şükran hislerini iletmesini Büyükelçi’den istemiştir. İmparator, Sultan’ın her daim bekası için samimi hisler beslediğini de belirtmiştir.
Amerikan Kızılhaç’ının Sultan Abdülhamid’den yirminci yüzyılın başlamasını kutlayan bir name-i hümayun istemesi.
Osmanlı arşivinde yer alan bir başka belgede ise (HR.İD. No 2067/31) Amerikan Kızılhaç Cemiyeti’nin yirminci yüzyıla girilmesinden dolayı Sultan II. Abdülhamid’in kendilerine bir tebrikname-i hümayunu göndermesini talep ettikleri anlaşılmaktadır. II. Wilhelm’in yirminci yüzyıla 1900 yılı 1 Ocak’ı itibarıyla girildiğini kabul edip resmî davet vermesinin aksine, Amerikan Kızılhaç Cemiyeti yirminci yüzyıla giriş günü olarak 1 Ocak 1901 tarihini benimsemiştir. Cemiyetin ikinci başkanı ile başkâtibi Washington elçiliğine yazdıkları bir mektup ile bu talebini iletmişlerdir. Mektubun yazıldığı tarih 7 Ekim 1900’dür ve giriş cümlelerinde “Yirminci asrın yaklaşması münasebetiyle” denmektedir. Yani Amerikan Kızılhaç’ına göre yirminci yüzyıla 1 Ocak 1901 tarihinde girilecektir. Kızılhaç’ın ikinci başkanı ve başkâtibi bu talepte bulunurken o tarihe kadar gerek kendi ülkesinde gerekse başka ülkelerde yaptıkları hizmetlerden de bahsetmiştir. On dokuzuncu asrın bitip yirminci asra girilmesi vesilesiyle Amerika’da 25 bin civarında miting tertiplenecektir. Bu mitinglerin başarısını temin için 1900 senesi 31 Aralık’ına kadar Avrupa hükümdarları birer name (mektup) gönderecektir. Bunlar Amerikan Kongresi hazine evrakları arasında muhafaza edilecektir. Şimdiye kadar birçok hükümdar bu taleplerine olumlu cevap vermiştir. Eğer zat-ı şahanelerinden bir iltifatname-i hümayun gelmezse çabaları eksik kalacaktır. Bu bakımdan zat-ı şahanenin selamını ihtiva eden ve 20. yüzyıla girişi tebrik eden bir name-i hümayun beklentilerini söz konusu yazıda dile getirmişlerdir.
Görüldüğü gibi on dokuzunca yüzyılın bitip yirminci yüzyılın başlaması hususu dünyanın çeşitli yörelerinde farklı değerlendirilmiş, kimi 1 Ocak 1900’de kimi ise 1 Ocak 1901’de yeni yüzyıla girildiğini kabul etmiştir.
Bütün bu gelişmelerden anlaşıldığı üzere, insanlar hangi dönemde ve hangi ortamda olursa olsunlar bu tür konulara özel bir ilgi gösteriyor ve meraklarını gidermeye çalışıyorlar. Aynı zamanda da bunu bir eğlence vesilesi yapıyorlar. Nitekim benzer hadiseler 2000 yılında da yaşanmıştı. 2000 yılının, yirmi birinci yüzyılın başlangıcı değil yirminci yüzyılın son yılı olduğu bilindiği hâlde, 1 Ocak 2000 tarihi yirmi birinci yüzyıla ve aynı zamanda milenyuma giriş olarak kabul edilip büyük şenlikler yapıldı. Hâlbuki yirmi birinci yüzyıl, tam bir yıl sonra, 1 Ocak 2001’de başlamıştı. #
bilim tarihi bir ölçüde bilim insanlarının kendi teorilerine duydukları saplantıların ve yanlış anlaşılmış insanların tarihidir. ruh çağırmanın atası franz anton mesmer de bilimle şarlatanlığın sınırlarının belirsiz, ezoterik ve okült ilgilerin yaygın olduğu bir dünyada fransız sarayına kadar uzanan sahte bir bilimselliğin ilk örneklerinden birini veren tarihsel bir figürdür.
Bir çizimde toplu gerçekleştirilen Mesmerizm seansı.
1700’lerde Germenler arasında çoğu şaibeli bir şöhrete sahip onlarca uzman peyda olmuştu. Gençler arasında okültizm yaygın bir meraktı. Şeytanla pazarlık yapan Doktor Faust, felsefe ile tıbbı birleştiren Paracelsus gibi isimlerin öyküleri dikkat çekiyor. Doğu bilgeliklerini taşıdıklarını iddia eden gizemli Gül-Haç Örgütü’nün 1600’lerin başında yaptığı bir dizi anonim ifşaat, hâlen tartışılıyordu. Masonluk, İlluminati ve Modern Tapınakçılık türevleri hep bu yılların eseriydi. Bir yandan Aydınlanma düşüncesi yükseliyor öte yandan ezoterik ve okült ilgiler geniş kitlelere yayılıyordu.
Şeytan Saldırısının Tedavisi 1774’te Johann Joseph Gassner adında bir Katolik rahibi “exorcismus probativus” [deneysel şeytan kovma] metodunu tanıttı. Buna göre circumsessio (şeytanın sebep olduğu hastalıklar), obsessio (büyü kaynaklı rahatsızlıklar), possessio (doğrudan ele geçirilme) olmak üzere üç çeşit şeytan saldırısı bulunuyordu. Bunların tedavisi için hastanın Hz. İsa’dan gelecek şifaya iman etmesi gerekiyordu. Ardından rahip, hastanın içindeki şeytana “bir alamet göstermesi için” hitap ediyor, hasta semptom gösterirse şeytan çıkarma yolu deneniyordu. Herhangi bir semptom görülmezse hastanın doktora gitmesi söyleniyordu.
Katolik rahip Johann Joseph Gassner.
Çok sayıda insanı iyileştiren bu rahibin başarısı, Aydınlanma devrinin doktorlarını hayrete düşürmüştü. Bereket versin ki Bavyera’nın Elektör Prensi Max Joseph nispeten “akılcı” bir idareci olduğundan Gassner hakkında bir komisyon kurulmasını emretti. Komisyonun başına da o dönemde şöhret bulmuş bir doktor atandı. İncelemeler sonunda komisyon Gassner’in gerçekten onurlu bir adam olduğu ve bazı kimseleri iyileştirdiği yönünde gönül alıcı tespitlerde bulundu. Buna müteakip tedavinin izahını da ortaya koydu, hastaları iyileştiren “Mesih’in lütfu” değil “hayvansal manyetizm” olarak isimlendirilen ve yeni keşfedilmiş bir olguydu. Hastaları iyileştirmiş olmak yetmezdi, aynı zamanda bunu nasıl yaptığınızı da izah edebilmeliydiniz. İşte bu komisyonun başındaki doktorun adı Franz Anton Mesmer’di.1
Bilimle Şarlatanlığın Sınırları Franz Anton Mesmer, bilimle şarlatanlığın sınırlarının belirsiz olduğu bir dünyada tıp eğitimini tamamladı. Aslına bakılırsa Mesmer’in yetiştiği Viyana’daki Tıp Fakültesi, şeytan çıkarma gibi işlerden uzak durmaya çalışıyordu. İmparatoriçe Maria Theresa’nın himmetleriyle bir araya gelen hocaların okültizme karşı mesafeli olduğunu tahmin etmek zor değil. Hepsi güçlü bir şüpheciydi ve şüphecilikleri zaman zaman bazı ilerlemeleri akla yatkın bulmayıp dışlamalarına bile sebep oluyordu. Sözgelimi Türklerden görülen çiçek aşısına karşı saygın Doktor Anton de Haen, “Şeytan çıkarmayı bilimle izah edebilirim ancak sağlıklı birine mikrop aşılamayı asla.” diyebiliyordu.0 Buna rağmen Mesmer, doktora tezi için ilginç bir konu seçti, onun tezi “De Planetarum Influxu In Corpus Humanum” [Gezegenlerin İnsan Bünyesi Üzerindeki Tesiri Üzerine] başlığını taşıyordu. Bu tez -her varlığa tesir eden “yerçekimi” gibi- “hayvansal yerçekimi” denilen bir etkiyi konu ediniyordu.0 Mesmer zamanla bu görüşünü dönüştürerek “hayvansal manyetizma” fikrine vardı. Ona göre her canlının içinde bulunduğu akışkan bir manyetik sıvı olmalıydı, vücuttaki sıvılar da buna dâhildi, bu sıvının manyetik etkilerle yönlendirilmesi hastalıkların tedavisi için kullanılabilirdi. Bu tez Boerhaave’nin beynin elektriksel yapısına dair keşiflerine ve Anton de Haen’in elektro-terapisine bir ek mahiyetindeydi.0
Franz Anton Mesmer.
Mesmer’in fikrinde henüz fark edilmemiş sorunlar vardı. Her şeyden önce “evrensel sıvı” düşüncesi Neo-Platonculuğun kurucusu Plotinus’un anlattığı sympatheia yani “evrensel ruh birliği” düşüncesini çağrıştırıyordu.0 Asırlar boyunca astral etki, büyü, kehanet, dua ve benzeri pratikler bu evrensel birlik düşüncesiyle aklileştirilmiş, bu etkilerin aslında evrensel bir iletişim ağının harekete geçirilmesinden ibaret olduğu savunulmuştu. Dahası “okült doktor” Paracelsus da mıknatısları tedavide kullanmaya çalışmıştı. Dolayısıyla her ne kadar “manyetizma” gibi bilimsel bir isim kullanılsa da bu fikrin okült çağrışımlar yaptığı tartışmasızdır.
Mesmer’in Tedavi Programı Mesmer zamanla -belki de işe yaramadıklarını görerek- mıknatısları tedavi programından çıkardı. Hastaların vücutlarına, özellikle kafalarına, belirli baskılar yapıyor, ayrıca onlara müzik dinletiyordu. Tedavi seansları Benjamin Franklin tarafından icat edilen cam bir armonikanın çalınması ile sonlanırdı. Mesmer, bir müzik âşığıydı, arkadaşları arasında “wunderkind” [harika çocuk] olarak bilinen Mozart bulunuyordu.0 Bu müzik çevresi Mesmer’e sadece ilham kaynağı olmadı, aynı zamanda başının ilk kez belaya girmesi de bu çevre yüzündendi…
Müzik eşliğinde bir Mesmerizm seansı.
Mozart, Salieri ve Haydn çevresinden Maria Theresia von Paradis 18 yaşında, görme yetisini erken yaşlarda kaybetmiş bir müzisyendi. Mesmer, bu kızın körlüğünü hayvansal manyetizmayla iyileştirmeye karar verdi. Terapiler sırasında bu genç hanım, Mesmer’le birlikte kalacaktı. Başlangıçta yeni teknikler başarılı olmuş, kızın görme yetisi yavaş yavaş yerine gelmişti; her ne kadar körlüğe alışmış olduğundan eskisi gibi müzik yapamıyor, yürümekte ve renkleri tanımlamakta güçlük yaşıyorsa da iyileşiyordu.
Ne var ki kızlarının geleceğinden endişe eden aile üyeleri bu iyileşme sürecinin Mesmer tarafından istismar edildiğine, kızlarının bu doktor tarafından alıkonduğuna inandılar ve Mesmer’den şikâyetçi oldular. Kızın körlüğü geri gelirken Mesmer de “kız kaçıran doktor” şaibesinden kurtulmak için Viyana çevresini terk etmeye mecbur oldu.0
Baquet cihazının tedavi seanslarında kullanımı…
Ayakta kalan sayılı baquet örneklerinden…
Mesmer’in teorileri Viyana’daki şaibelerden uzaklaşarak yerleştiği Paris’te geniş bir takipçi çevresi edindi. Takipçilerin çokluğu hayvan manyetizmi deneylerinin şeklini de değiştirmişe benzemektedir. Mesmer, artık “toplu seanslar” yapıyor, katılımcı sayısı azsa manyetizma gücünü depoladığına inandığı baquet adında bir küveti, katılımcı sayısı çoksa el ele tutuşarak bir manyetik alan yaratma metodunu kullanıyordu. Katılımcılar bu seanslar sırasında âdeta cezbeleniyor, titriyor, ağlıyor ve kendilerinden geçiyorlardı. Hatta bu nedenle seanslar için “salle de crises” [kriz odaları] hazırlanıyor, kriz geçiren hastalar yastıklarla kaplı bu odalarda tutuluyordu.0 Mesmer bu seanslarında -daha sonra idam edilecek- Kraliçe Marie Antoinette’nin dostlarını da tedavi etmiş, bu suretle sarayın dikkatini çekmişti. Ne var ki eskilerin “kurb-i sultan âteş-i sûzan” (Sultanlara yakın olmak yakıcı bir ateştir.) sözünü Mesmer de çok geçmeden deneyimleyecekti.
Mesmer’in Önlenemeyen Yükselişi ve Fransa Kralı’nın Müdahalesi Mesmer üzerinde büyüyen ve Kraliçe’ye kadar uzanan ilgiyi fark eden Fransa Kralı XVI. Louis, “Hayvansal Manyetizma Üzerine Kraliyet Komisyonu” namı altında toplanacak heyetlerin meseleyi incelemesine karar verdi. Nihayet 11 Ağustos 1784’te cam harmonikanın mucidi ve o sıralarda Fransa Büyükelçisi olan Benjamin Franklin’in riyasetindeki komisyon Kral’a ilk raporunu sundu; bunu Kraliyet Tıp Cemiyeti’nin raporu takip etti. Kraliyet Komisyonları, bilim tarihinde ilk defa “kontrollü” deneyler yapacak, hayvansal manyetizmanın gerçek olup olmadığını anlamaya çalışacaktı. Mesmer, iyileştirdiği hastaların ortada olduğundan hareketle bu çalışmalara tamamen yüz çevirmiş, sürece iştirak etmemiş, onun yerine öğrencisi ve bir zamanlar hastası olan Dr. D’Eslon’un uyguladığı tedaviler incelenebilmişti. İncelemelerin sonunda “hayvansal manyetizma”nın elle tutulur bir kanıtının bulunmadığı, hastaların “hayal gücü” vasıtasıyla iyileştiği şeklinde bir neticeye varıldı. Buna göre ancak hastalar tedavinin farkındaysa bu prosedür işe yarıyordu. Komisyon farkında olmasa da “plasebo” etkisini çok erken bir tarihte keşfetmiş fakat bunun adını koyamamıştı. Mesmer’e gelince, o yöntemlerinin hastaları iyileştirdiğinden emindi, “Velev ki hayal gücüyle olsun iyileştirici bu yöntem tıp mesleğinin elinde büyük bir araç olabilir”di.0 Bu savunma onu sürgüne gönderilmekten alıkoymadı.0
Mesmer, kariyerindeki bu başarısızlık nedeniyle mesleğine küstü, ilerleyen yıllarda öğrencisi Puysegur Markisi’nin somnambulizm deneylerine ilişkin tartışmalara bile kayıtsız kaldı ve ömrünü İsviçre’nin bir kasabasında cam harmonika dinleyerek tamamladı. Fransız Devrimi, “ancien regime”e dair her şeyi karikatürize ederken Mesmer de on yıllar boyunca bir çeşit sihirbaz gibi anılageldi. Onun seanslarından esinlenen “ruh çağırma seansları” ise 1950’lere kadar bilimle şarlatanlık arasında gidip geldi.
Mesih’in Lütfundan “Hayvansal Manyetizma”ya Gassner ve Mesmer Stefan Zweig, Mesmer’in insanları çalışmalarına denek olarak katılmaları için davet ettiği ilanları işaret ederek, “Bir şarlatan asla bununla uğraşmazdı, ancak o gerçekten inandığı bir şeyi ispat etmeye çalışıyordu.” der. Hakikaten insanlar onun seanslarında iyileşiyordu ancak neden iyileştiklerini Mesmer hiçbir zaman anlayamadı. Zamanında Mesmer, “Onurlu bir adam ancak tedavinin sebebini izah edemiyor.” diyerek Şifacı Rahip Gassner’i mahkûm etmişti. Ancak temelde ikisi de aynı şeyi yapıyordu. Gassner’in hastaları Mesih’in lütfuna, Mesmer’in hastaları “hayvansal manyetizma”ya inanmak zorundaydı. Dokunuşlar, baskılar ve telkinlerle hipnoz hâline geçen hastalar psikolojik rahatsızlıklarından kurtuluyordu. Sözgelimi onun tedavi ettiği kör müzisyen aslında psikolojik bir atak sebebiyle körlük yaşayan çaresiz bir kızdı ve kibirli “Franklin Komisyonu”nun hayal gücü dediği şey sayesinde iyileşmişti. Tüm bu hastalar vücutlarında arıza olduğunu düşünen psikolojik desteğe muhtaç insanlardı ve müzik eşliğinde el ele tutuşan insanların icra ettikleri seanslar iyileşmelerini sağlamıştı.
Yine Zweig’a göre Mesmer’in en büyük kabahati, bulgularına takıntılı bir biçimde bağlı olmasıydı. O, buluşunun “evrensel manyetik akışkan” olduğunu zannetse de farkında olmadan hipnoz ve terapiyi keşfetmiş ancak bunu fark edememişti. 1880’e gelindiğinde tıp dünyası Mesmer’in ilham kaynağı olduğu “hipnoz”un psikolojik hastalıklar için kullanılabileceği hususunda mutabıktı. “Psikanalizin Babası” Sigmund Freud’un terapi koltuğu, Mesmer’in “baquet” cihazından farklı değildi ve Freud, uzun yıllar, tıpkı Mesmer gibi, hastalarının başına uzun süren baskılar yapmaya devam etti.
Bilim tarihi bir ölçüde bilim insanlarının kendi teorilerine duydukları saplantıların ve yanlış anlaşılmış insanların tarihidir. Neyin bilimsel olduğu sıklıkla o çağın anlayış ve görgüsüyle yakından ilgilidir. Mesmer tam da bu nedenle belki yüz sene sonra yaşasa saygın bir psikolog olabilirdi. Ancak ne var ki Zweig’ın ifadesi ile:
“Doğmak için çok geç, yaşamak için çok erken bir çağda yaşadı.” #
Henri F. Ellenberger, The Discovery of the Unconscious: The History and Evolution of Dynamic Psychiatry, Fontana Press, 1970, s. 55-57. ↩︎
dünya tarihinin ilk yazılı barış antlaşmasına imza atan ıı. ramses, altmış yedi yıl süren iktidarının sonunda mö 1213’te öldüğünde geride 96’sı kız, 56’sı erkek 152 prens ve prenses bırakmıştı. ramses’in mumyası, 3200 yıl sonra mısır’dan paris’e doğru yola çıktığında binlerce kahireli, “ramses el akbar! ramses el akbar!” (büyük ramses!) nidalarıyla ataları büyük ramses’i uğurluyordu. ıı. ramses’in mumyası grand palais’de özel olarak hazırlanmış pleksiglas bir vitrin içine yerleştirildi. fransa bir taşla birkaç kuş birden vurmuştu: kazanılan bilimsel zafer, mısır’la ilişkilerde açılan yepyeni pencereler, avrupa’nın dört bir yanından ıı. ramses’i görmeye gelen bir buçuk milyon ziyaretçi…
Firavunluk tahtına oturan II. Ramses, diğer Mısır krallarından daha çok anıt inşa ettirmiştir. FOTOĞRAF: TURGAY TUNA
“Tanrının Oğlu” MÖ 1304…
Bereketler getiren kutsal Nil Nehri’nin doğu yakasında yer alan Teb’deki kraliyet sarayında bir prens dünyaya gelir. Bu çocuk Mısır Kralı I. Sethi ile Kraliçe Tiye’nin oğulları II. Ramses’tir. Tanrı Amon’un koruması altında büyüyen prens, 1279 yılında ölen babasının yerini alıp imparatorluk tahtına oturduğunda, Mısır halkının gözünde “Tanrının Oğlu” olarak kutsallık katına erişir. O artık Mısır topraklarının, Mısır halkının gelmiş geçmiş en büyük firavunu, “Mısır’ın Güneşi”, Tanrıların sevgili oğlu II. Ramses olacaktır. Başarılı bir yönetici, savaşçı ve aynı zamanda barışsever bir kumandan, oldukça da kurnaz bir politikacıdır. Tam altmış yedi yıl Mısır’ı yönetmiş, Mısır topraklarının ötesinde, başka toprakların ve bu topraklarda yaşayan insanların da sahibi olmuştur.
Dünya Tarihinin İlk Yazılı Barış Antlaşması En büyük düşmanı Hititlerle sonradan en yakın dost olur. Bu ezeli düşmanla, Mezopotamya topraklarında tam on altı yıl defalarca karşı karşıya gelerek kimi zaman yenilir, kimi zaman da büyük zaferler kazanır. Ancak sonunda 1259 yılında dünya tarihinin ilk yazılı barış antlaşması olan Kadeş Antlaşması’na mührünü basarak iki ülkenin kardeşliklerini ilan eder. Bu büyük dostluğu haremine aldığı Hititli prenseslerle, karşılığında da Hitit kralına gönderdiği Mısırlı prenseslerle pekiştirir.
Aralarında kendi öz kızının da bulunduğu birçok kadınla evlenip tarihin gelmiş geçmiş en büyük haremlerinden birini kurar. Beraber olduğu kadınlardan 96 kız, 56 erkek; toplam152 prens ve prensesin babası olur…
Kadeş Antlaşması’nın yazılı olduğu kil tablet.
Mısır Eserleri Bölümü sorumlusu Madam Christiane Desroches Noblecourt.
Altmış Yedi Yıllık İktidar Abu Simbel’den Luksor’a Antik Mısır’ın gelmiş geçmiş en görkemli tapınaklarını o yaptırır. Yaptırdığı tapınakların duvarlarını boydan boya kendi tasvirleriyle süsler, her tarafa adını yazdırır. Adı gibi yaptıklarıyla, yaptırdıklarıyla, zaferleriyle, haremiyle büyük ün kazanır, efsaneleşir ve bu efsane günümüze kadar gelir. Altmış yedi yıl süren iktidarının sonunda, 91 yaşına bastığı MÖ 1213 yılında, Akhet mevsiminin (Taşkınlık-Sel Mevsimi/19Temmuz-15 Kasım arası) on dokuzuncu günü, yani 12 Temmuz tarihinde yaşama veda eder. 70 gün süren mumyalanmasının ardından büyük bir törenle, Teb’de Krallar Vadisi’nin derinliklerine kazılmış mezarına yerleştirilir…
II. Ramses Paris’te Olsa! Aradan yüzyıllar geçer…
1974 yılının sonlarında, dönemin Fransa Kültür Bakanı Michel Guy; Louvre Müzesi’ne, Mısır Eserleri Bölümü sorumlusu Madam Christiane Desroches Noblecourt’u ziyarete gelir. İki eski dost sıcak bir sohbete girer. Madam Desroches Noblecourt, uzun zamandır hayalini kurduğu, Paris’te açılabilecek büyük bir Mısır sergisi fikrini bakana açar. Aslında, gerçekleştirmek istediği, “II. Ramses”le ilgili bir sergidir. En büyük arzusu da Mısır’dan getirtilebilecek II. Ramses’in mumyasının Paris’te sergilenmesidir. Bakan şaşkınlıkla karşılar ünlü Mısır bilimcinin bu önerisini. “Peki ama nasıl?” diyerek tepkisini koyar. Yüzyıllardan beri korunarak günümüze dek gelebilmiş, Mısırlıların büyük atası II. Ramses’in mumyasının Mısır sınırları dışına çıkarılması, öyle kolay olabilecek bir şey değildir… Birkaç gün sonra Kültür Bakanı, bu öneriyi Fransa Devlet Başkanı Valéry Giscard d’Estaing’e götürür. Çok geçmeden de Fransa Devlet Başkanı ünlü Mısır bilimciyi Elysee Sarayı’na davet ederek uzun uzun konuşurlar… Başkan, “Bunun bize faydası ne olacak?” diye sorar. Madam Desroches Noblecourt, ardı ardına sıralar öngörülerini: II. Ramses’i Fransa’ya getirerek, uzun zamandan beri mumyasını kemiren parazit ve mantarlarından arındırmak, bu projeyle Fransa-Mısır arasındaki dostluk ve kültürel ilişkileri daha da pekiştirmek, Paris’te gerçekleştirilecek büyük bir sergiyle milyonlarca insanın II. Ramses’in mumyasını görmesini sağlamak ve tabii ki bütün bunların yanında mumyayı parazitlerinden kurtaracak olan Fransız bilim insanlarının büyük zaferi…
Bu görüşmeden sonra ciddi bir süreç içine girilir. Bu arada, Fransa Devlet Başkanı’nın programında Mısır’a yapılacak resmî bir ziyaret vardır. II. Ramses’in Paris’e getirilme projesi, Cumhurbaşkanlığı sekreterlik dosyalarıyla beraber Kültür ve Dışişleri Bakanlıklarının dosyalarına girer.
II. Ramses’i tasvir eden kireç taşı kabartma.
II. Ramses, Mısır Müzesi, Torino, İtalya.
II. Ramses’e Veda! 1975 yılının soğuk, karlı bir kış gününde Fransa Cumhurbaşkanı d’Estaing, iş insanlarından diplomatlara büyük bir kadroyla Paris’ten Mısır’a hareket eder. Kahire Havaalanı’nda Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat tarafından sıcak bir şekilde karşılanır. Birkaç gün süren müzakere ve toplantılardan sonra Fransa Cumhurbaşkanı programını Kahire Müzesi ziyaretiyle noktalar. Müzede, II. Ramses’in mumyasının önüne geldiklerinde d’Estaing yarı ciddi, yarı şakacı tavrıyla Fransız bilim insanlarının önerisini Enver Sedat’a iletir. Mısır Devlet Başkanı bu teklife çok sıcak bakar ancak kendisinden önce bu operasyona olur vermesi gereken koskoca bir Mısır Parlamentosu vardır arkasında. Büyük muhalefete rağmen, eninde sonunda Enver Sedat, II. Ramses’in mumyasının Paris’e götürülmesini Mısırlılara kabul ettirir. İki ülke arasında yapılan yazışmalarla mutabakata varılır ve her şey hazırlandıktan sonra 25 Eylül 1976 tarihinde, çok önceden hazırlanan mumyanın, üzerine Mısır bayrağı örtülü özel sandukası kilitlenip mühürlenerek müzeye getirilen Mısır ordusuna ait askerî bir kamyona yüklenir. Bir general komutasında hareket eden konvoy, müzenin bulunduğu Tahrir Meydanı’ndan, yine kentin en büyük meydanlarından biri olan Ramses Meydanı’na, oradan da Heliopolis Askerî Havaalanı’na doğru yol alır. Konvoyun geçtiği yollarda kaldırımlara dizilmiş binlerce Kahireli sevinç çığlıkları atıp zılgıt çekerek, “Ramses El Akbar! Ramses El Akbar!” (Büyük Ramses!) nidalarıyla ataları Büyük Ramses’i selamlar…
Yüzyıllar Sonra Paris’te! 26 Eylül 1976 sabahı, bayrağa sarılı sanduka Mısır Hükümeti yetkilileri ve Kahire’deki Fransa Büyükelçiliği temsilcileri önünden geçirilip bir manga asker tarafından tüfek atışıyla selamlandıktan sonra, özel olarak gönderilmiş Fransız Hava Kuvvetleri’ne ait nakliye uçağına yüklenir. Paris’ten gelen Madam Christiane Desroches Noblecourt, seyahat boyunca II. Ramses’e refakat eder. Üç dört saatlik yolculuktan sonra uçak Paris yakınlarındaki Bourget Askerî Havaalanı’na iniş yapar. Fransız yetkililer II. Ramses’in sandukasını, bir devlet başkanının naaşına gösterilecek protokol çerçevesi içinde karşılar. Eski Mısır’ın büyük kralı askerî törenle selamlanıp, saygı duruşuna geçildikten sonra arkası kapalı resmî bir araca bindirilip motosikletli polis eskortuyla mumya üzerindeki operasyonun yapılacağı Musée de l’Homme’a (İnsanlık Müzesi) doğru yol alır. Fransızlar, II. Ramses’e büyük bir sürpriz hazırlamıştı! Müzeye gelmeden önce, Concorde Meydanı’ndan geçilir ve burada yükselen 19. yüzyıl başlarında Luksor Tapınağı’ndan getirilmiş II. Ramses’in dikilitaşı etrafında üç tur atarlar. Ramses’in ruhu, 3200 yıl sonra Mısır’dan çok uzaklarda bir yerde, başka topraklarda yükselen kendi anıtının önünde kim bilir ne kadar büyük bir mutluluk duymuştur!
Musée de l’Homme’a geldiklerinde, sanduka yine sıkı güvenlik kontrolü altında, çok önceden özel olarak hazırlanmış operasyon odasına alınır. Ramses’in mumyası, büyük bir titizlikle sanduka içindeki ahşap lahdinden çıkarılarak, özel şekilde hazırlanmış hidrofil pamuk yatağının üzerine yatırılır. Çok geçmeden de aralarında dünyaca ünlü bilim insanlarının bulunduğu Fransız tıp adamları ve Mısır bilimcilerden oluşan on beş kişilik bir heyet ilk çalışmalarına başlar. Mumya üzerinde radyolojik, botanik, jeolojik, mikrobiyolojik ve parazitolojik analizler yapılır. Yapılan ilk konsültasyonlara göre mumyanın çok kötü durumda olduğu gerçeği ortaya çıkar.
Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa tarafından Mısır’daki Luksor Tapınağı’ndan getirilerek yeni kurulan Fransız hükümetine verilen 3.300 yıllık Luksor dikilitaşı, Concorde Meydanı.
Mumya Paris’e getirildikten sonra Fransız bilim insanları mumyanın çürümesini önlemek için bazı müdahalelerde bulundu.
Kafatası dokusunda çatlak, kemiklerde kırık, mumyanın hemen her tarafında da belirgin bir çürüme vardır. Bütün bunların yanı sıra operasyon odasına kötü bir koku yayılmaya başlar. Saç tellerinden doku parçacıklarına alınan her bir örnek elektronik mikroskoplar altında incelenir. Ortaya çıkan sonuçlara göre, mumyanın her tarafını parazit ve mantarlar kaplamıştır. Ünlü firavunun ölümünden önce ve sonrasında bedeninde oluşmuş hasarları yansıtan 200 civarında röntgen filmi çekilir. Kalp ve aort incelenir; mumyayı hazırlayanlar tarafından kalbin karın boşluğuna doğru itilmiş olduğu anlaşılır.
II. Ramses’in mumyası üzerinde araştırmalar yapan heyetin önemli isimlerinden biri de Tevrat, İnciller, Kur’an-ı Kerim ve Bilim adlı kitabın yazarı ünlü tıp adamı Maurice Bucaille’dır. Hazırlamış olduğu raporda, Ramses’in özellikle son yıllarında büyük sağlık sorunları ve acılar çektiği vurgulanır. Ama hepsinden önemlisi, bütün herkesi hayretler içinde bırakan, botanik ve parazitoloji uzmanlarından gelen sonuçlardır. Mumyanın karın bölgesinde o güne dek başka hiçbir Mısır mumyasında görülmemiş olan Nicotiana, yani tütün yapraklarına rastlanır. Bu yapraklar üzerinde de değişik parazitlerin izleri çıkar ortaya. Bu da yıllardan beri süregelen “Güney Amerika-Mısır arasında bağlantılar var mıydı?” tartışmalarına yepyeni bir ufuk açar. Zira, tütün Ramses’ten iki bin iki yüz yıl sonra, yani 1496 yılında ilk defa Christof Colomb tarafından Antil Adaları’ndan Avrupa’ya getirilmiş, Avrupa’dan da öteki ana karalara yayılma göstermiş bir bitkidir. Mumya üzerinde yapılan araştırmalarda öyle derin ayrıntılara girilir ki, örneğin burnun dik ve sağlam görüntüsünü kaybetmemesi için burun boşluğunun bol miktarda karabiber taneleriyle doldurulmuş olduğu anlaşılır. Tüm araştırmalar bitirildikten sonra, “Check Up” programının en zor aşamasına gelinir. Mumyayı için için kemiren parazit ve mantarlardan kurtarılmasına…
II. Ramses mumyası…
Ama nasıl?
Bilim insanları değişik öneri ve fikirler atar ortaya. Sonunda, parazit ve mantarların gama ışıklarıyla yok edilmesine karar verilir. Sonuç olarak da her şey yolunda gider, büyük operasyon Fransız bilim insanlarının başarısıyla sonuçlanır. Ardından da II. Ramses’in mumyası gerçekleştirilecek ve dünya çapında ses getirecek büyük sergi için Grand Palais’de özel olarak tehlikelere, yangına karşı hazırlanmış pleksiglas bir vitrin içine yerleştirilir. Madam Noblecourt Desroches’un da söylemiş olduğu gibi, bir taşla birkaç kuş birden vurulmuştur. Fransa adına kazanılan bilimsel zafer, Mısır’la eskiden beri var olan ilişkilerde yepyeni pencerelerin açılması ve Avrupa’nın dört bir yanından II. Ramses’i görmeye gelen, sergi girişinde kuyruklar oluşturan bir buçuk milyon ziyaretçi…
Tüm dünyada büyük ses getiren ve uzun yıllar dillerden düşmeyen bu sergi, 1976 yılının 15 Mayıs tarihinde açılır ve 15 Ekim tarihinde de son bulur.
Bugün, Kahire’de yeni açılan Medeniyetler Müzesi’ne gelen ziyaretçiler, alt katta yer alan Kraliyet Mumyaları salonunda II. Ramses’i görebilmektedir. Cam bir vitrinin altında boylu boyunca yatan 3200 yaşındaki ünlü Mısır kralı, kolları Tanrı Osiris’inki gibi göğsü üzerinde çaprazlama kenetli, parazitlerinden arınmış bir şekilde “mumyasal ölü” yaşamını sürdürmeye devam ediyor… #
sümer medeniyetinin kökenleri bugün hâlâ tartışılıyor olsa da arkeolojik kanıtlar sümerlerin mezopotamya’da milattan binlerce yıl önce pek çok şehir devleti kurduğunu gösteriyor. mezopotamya’nın bilinen en eski medeniyetlerinden birini oluşturan sümerler, 19. yüzyılda keşfedilene kadar bilinmiyordu. bugün sümerler yazının (çivi yazısının) icadıyla akla gelse de kurdukları matematiksel temeller hâlâ varlığını sürdürüyor. keza sonsuz yaşamın peşinden koşan sümer kralı gılgamış’ın yaşadıklarını anlatan gılgamış destanı ise bilinen en eski edebî metin olarak kabul ediliyor.
Sümerler, yazının icadı başta olmak üzere pek çok ilke imza atmıştır.
Napolyon Savaşları insanlığın gördüğü en vahşi savaşlardan biri olmakla birlikte tarihî eser toplamakla, (ç)almakla müzecilik kurumunun gelişmesi açısından da çığır açan bir dönemdir. Napolyon’un antika merakıyla başlayan bu “toplama” politikası, hayatımıza yeni bir alışkanlık ve bilim olan müzeciliğin kuruluşunda önemli bir rol oynamıştır. Tabii bu sömürgeci yaklaşımın pek çok karanlık boyutu da var; Napolyon’un orduları Mısır’ı işgal ettikten sonra Paris’teki partilerde mumyaların keten kumaşlarını açma hobisi hortlamıştı mesela. Keza 19. yüzyılda dağılmasına kesin gözüyle bakılan Osmanlı İmparatorluğu’nun kadim Mezopotamya topraklarında arkeolojik kazı ve envanter çalışması yapan Anglo-Amerikalılar, Fransızlar ve Almanlar burada keşfettikleri sanat eserlerini ve tabletleri ülkelerine taşımak için bazen diplomatik, çoğunlukla ticari baskı veyahut saldırgan yollara başvurarak ülkelerinin saraylarını ve müzelerini doldurdular. Günümüzün en zengin koleksiyonları 1800’lerde bu devletlerin kültür politikaları ve merakları sonucunda oluştu. Bazen bütün tapınakları taş taş taşıdılar bazen devasa şehir kapılarını ve heykellerini bazen de taşa kazınmış antlaşmaları veya hayata dair küçük güzel şeyleri seçip aldılar.
British Museum’daki Çivi Yazıları 1877-1882 yılları arasında İstanbul’daki İngiliz Büyükelçisi Layard’ın sağladığı imtiyazlarla Asurolojinin babası olarak nam salmış Musul doğumlu Hormuzd Rassam’ın British Museum adına yaptığı kazılarda pek çok eserle birlikte Gılgamış Destanı’nın bir bölümü da ortaya çıktı. Ve büyük bir fırtına koptu. Binlerce yıldır taşın ve kumun altında kalmış medeniyet konuşulmaya başlandı. 1872 yılında işbu çivi yazılarını çözen British Museum’daki bir asistan olan George Smith, “2000 yıl sonra bunları okuyan ilk insanım.” diye beyan etti. Birdenbire okumuş yazmış, cahil cühela herkes Sümerleri konuşur oldu. Çünkü Gılgamış’taki tufan sahnesi herkesin gayet iyi bildiği kutsal kitaplardaki Nuh Tufanı’nın aynısıydı. Kahvehanelerden spor müsabakalarına kadar herkes Tevrat ve İncil’deki “Yaradılış” bölümünden bin yıl önce yazılmış esrarengiz metni tartışmaya başladı hatta bu minvalde cemiyetler kuruldu. Devletler arasında Osmanlı’dan kazı izni alma yarışı başladı. Böylece aslında kendilerine Sümer demeyen bu kavim ve medeniyetler dünyada yeniden doğmuş oldu.
Araştırmacı George Smith tarafından 1872 yılında çözümlenen bu tablette büyük bir tufandan bahsediliyor.
Bugün çoğumuzun Sümer olarak bildiği bu medeniyetin -yaklaşık MÖ 5500-1800 yılları arasında var olmuş- pek çok ilke imza attığını biliyoruz ama yüz elli küsur yıl evvel bu tabletler çözülene kadar kimse onların varlığından haberdar değildi. Belgeler ortaya çıktıkça -Samuel Noah Kramer’ın dediği gibi- dünyayı değiştiren pek çok icadın Sümerler tarafından keşfedildiği öğrenildi.
Örneğin bugün yazının ilk kez Sümerler tarafından geliştirildiğini biliyoruz. İlk piktografik yazılar, hesap kitap ve dinî işlerle ilgili sıkıcı sayılabilecek metinler ama çok geçmeden MÖ 2800 civarlarında müthiş Cuneiform ya da çivi yazılarıyla hâlâ okuduğumuz epikler ve şiirsel metinler ortaya çıkmaya başlıyor.
“bazen bütün tapınakları taş taş taşıdılar bazen devasa şehir kapılarını ve heykellerini bazen de taşa kazınmış antlaşmaları veya hayata dair küçük güzel şeyleri seçip aldılar.”
Tanrıça İnanna Beni en çok etkileyenlerden biri, ilk kez yazdığı metne imza attığı için tarihin ilk yazarı olarak kabul edilen Ur’lu Prenses Enheduanna’dır. Kral Sargon’un kızı tanrıça İnanna’nın iyi ve kötü yüzünü öyle resmeder ki hem Çatalhöyük veya Göbeklitepe’den tanıdığımız doğurgan ana tanrıça figürlerindeki anaç kadın prototipi olduğunu sezeriz hem de yakıcı ve yıkıcı bir ilaheye dönüşebildiğini de görürüz. Tek tanrılı dinler kadını bakire ve fahişe dikotomisine indirgerken tarih öncesindeki tanrıçalar hem yaratıcı hem yok edici olarak çok daha güçlüler.
Sümerlerin panteonundaki en önemli kişilerden biri olan İnanna’ya baktığımızda günümüzde çam ağacı geleneğinin ondan geldiğini (Sevgilisini parçalatıp ağaca astırması ve Temmuz’un yeniden doğmasıyla mevsimlerin açıklanması gibi.) ya da Gılgamış gibi yarı tanrı olan dev krala kök söktüren bir ana tanrıça görüyoruz. Savaşın ve aşkın tanrıçası olması da manidar. Gökyüzündeki en parlak yıldızlardan Venüs daha sonraları İştar olacak ve bize “star” yani yıldız kelimesini armağan edecek olan da İnanna’nın ta kendisidir. Enheduanna işte o tanrıçaya seslenerek MÖ 2200’lerden bize güç veriyor, bizleri tanrıça mertebesine yükseltiyor:
Yazılı kaynaklarda bilinen ilk “aşk ve savaş” tanrıçası İnanna’dır. Venüs Yıldızı ile ilişkilendirilmiştir. FOTOĞRAF: WIKIMEDIA COMMONS
“Gün gelir/ ve parlaklık/ etrafımda saklanır/ Gölgeler ışığı kaplar/ Kum fırtınalarıyla örter/ Güzel ağzım sadece karmaşayı tanır/ Cinselliğim bile toz olur/ Bir zamanlar Nanna için söylenenler/ Artık senin için söylensin/ Sen semalar kadar ulvisin/ Bu böyle bilinsin/ Sen Dünya kadar büyüksün/ Bu böyle bilinsin…”0
Shuruppak’ın Öğütleri… Bu lirik şiirlerin, destanların yanında Sümer edebiyatında, sarp coğrafyasında gerçekleşen doğal afetler ve yıkımlar sonrasında tanrılara yakarış niyetine yazılmış ağıtlardan tutun bugün “kişisel gelişim” kitaplarının öncüsü sayılabilecek öğütler silsilesi ya da nasihat mahiyetinde taşa çivilenmiş metinler, insanlığın binlerce yıldır değişmediğini gösteriyor. Örneğin MÖ 2500 civarında bir babanın oğluna yazdığı “Shuruppak’ın Öğütleri” günümüzde bile güncel kalabilen özlü sözlerden mürekkep. Bakın vahşi kapitalizme tanıklık etmemiş Kral Shuruppak oğlu Ziusudra’ya ne diyor: “Siz eşyalarınıza hizmet etmeyin; onlar size hizmet etsin.” “Shuruppak’ın Öğütleri”, Babil döneminde okullarda okutulurmuş. Oğlu Ziusudra’nın adı Akadlarda Utnapishtim’e dönüşüyor ki Gılgamış Destanı’ndaki Nuh’un karakterinin aynısı olduğunu hatırlatayım.
Destanın standart Babil versiyonunda Gılgamış’ın her öğretiyi ondan aldığını anlıyoruz: “O [Gılgamış] bilgilerinin [nemeku] tamamını ondan aldı. Sırrı gördü ve gizli olanı gün yüzüne çıkardı, tufan öncesi çağdan bir mesaj getirdi.”0
Gılgamış’ı hayvanlarla gösteren bir tasvir. Irak Ulusal Müzesi.
Gılgamış’ın ölümsüzlüğü arayışı şiirsel Gılgamış Destanı’nı ortaya çıkarır ki bu da bilinen en eski edebî metindir. FOTOĞRAF: WIKIMEDIA COMMONS
Tabletlerden yola çıkarak Sümerlerin, çağlarının çok ötesinde bir medeniyet olduğunu söyleyebiliriz. Mesela 2015 yılında Kuzey Irak’ta keşfedilen bir tabletten gördüğümüz üzere, bildiğimiz Gılgamış Destanı’ndan daha “çevreci” bir versiyonla karşı karşıyayız. Süleymaniye Müzesi’nde bulunan bu tablette Gılgamış ve Enkidu sedir ağaçlarını kesmek için gittikleri Humbaba’nın ormanında tarihte ilk kez, “Şu ağaçları kesersek bindiğimiz dalı kesmiş oluruz.” diyor. Gılgamış gibi pek çok destan, ahlakın önemini, dostluğun güzelliğini, temel korkularımızı, ölümlülüğümüzle yüzleşmeyi anlatarak hayatın anlamını sorgulatıyor. Evrensel motifleri yakaladığı için bu eserler o yüzden hâlâ okunuyor ve güncel kalabiliyor. Bu bağlamda Sümerler sadece dünyanın ilk medeniyetlerinden biri değil aynı zamanda insanlığın temel taşlarını bina eden, kültürler arası etkileşimi sağlayan bir köprü. Sümerlerin killere yonttuğu kültürel mirası Akad, Babil, Asur ve Hitit gibi kendilerinden sonra gelen medeniyetlere bıraktığını, onlardan da bize geçtiğini görüyoruz, yaşıyoruz.
Sümerlerde Büyü Tüm bu edebî metinlerin yanı sıra bana Sümer külliyatında en ilginç gelen yazılar büyü tabletleri. Dünyadaki en eski sempatik (şifa ile ilgili) ve kara büyü formülleri Antik Mezopotamya’dan çıkma. Günümüzde büyü dediğimizde aklımıza genellikle sağlık, aşk veya para için yapılan ritüeller gelir ama Sümerler için büyü siyasetin ve günlük yaşamın merkezindedir. Tabii bugün bu büyüler komik geliyor ama o dönemde hem şifa için hem de kötülük yapmak için kullanılıyordu. MÖ 2000’den kalma köpek ısırmasına karşı şöyle bir büyü var: “Biraz kil alıp yaranın üzerine sürün. Kilden bir köpek figürü yapın ve onu kuzeydeki duvarlardan birinin üzerine doğrudan güneş görecek şekilde koyun. Köpek figürü nemini kaybedene kadar ve ısırdığı yerdeki yara kuruyana dek üç kez büyü sözlerini söyleyin.”0 Şayet sorununuz yılan sokmasıysa, “Yılan taşını alın, parçalayın ve ısırılan kişinin kafasının üstüne bir miktar koyun… Sarı bir kâseyi deniz suyuyla doldurun ve ısırılan kişiye bunu içirin. Yılanın zehri dışarı çıkacaktır.”0
Büyü deyip hafife almayın. Bunlar modern tıpçıların ve astrofizikçilerin alanlarında yüzen erkek (kas´s´apu) ve dişi (kas´s´aptu) cadılar tarafından yapılan bir nevi bilimdi. Bir insanın fizyolojik veya psikolojik sorunları genellikle yıldızlara bağlanır ve ona göre bir tedavi uygulanırdı. “Jüpiter’in spermi” ya da “Şamaş (güneş) eli” gibi hastalık isimlerinden de anladığımız üzere vücudumuzdaki meseleler gökyüzündeki hareketlerle ilişkiliydi. O yüzden de semalar çok detaylı bir şekilde incelenir, gezegen ve yıldız hareketleri kayıt altına alınırdı. Bilgelik tanrısı Enki’nin koruması altındaki insanlar, kendilerini demon ya da kötü ruhlardan ve hastalıklardan korumak için çeşitli tılsımlar ve özel ayinler yapardı. Örneğin yeni doğan bebekleri Lamaştu adlı kötücül ruhtan korumak için büyüler hazırlanırdı. Bazı tanrılara adak adanır, kötü ruhları simgeleyen kil/taştan iblisler ritüellerde kullanıldıktan sonra tıpkı tabak kırma alışkanlığında olduğu gibi kırılırdı. Tüm bu batıl inançlara baktığımızda Akdeniz havzasındaki pek çok pagan kültürün Sümer tanrı sisteminden ve ananelerinden etkilendiğini söyleyebiliriz.
İlklerde Sümerlerin İmzası… Tabii Sümer denince yazı haricinde daha birçok ilk akla geliyor. İlk hukuk kodlarını ve matematik sistemlerini kuran, günümüzde kullandığımız 60 tabanlı sistem üzerinden zaman ölçü birimimizden takvime, tekerlek, saban, sulama kanalları ve daha nice icadın altında onların imzası var. Dünyanın ilk urban şehir-devletlerinin başkentleri günümüzdeki pek çok kentten daha iyi tasarlanmış. Ve tabii ki bu kalabalık, metropol şehirlerde endüstriler gelişmiş, toplu üretim başlamış. Dünyanın ilk tekstil ve kiremit fabrikalarını onlar kurmuş. Para birimleri ne diye soracak olursanız, söyleyeyim: bira. Görüldüğü üzere konu başlığı derya değil okyanus. Binlerce yıl unutulmuş Sümerlerin insanlığa katkılarını anlatmak için ansiklopedi yetmez.
O yüzden burada durup, yakınlarda kaybettiğimiz Muazzez İlmiye Çığ’ı rahmetle anarak Kramer’in ona 1977’de yazdığı bir mektuptan alıntıyla veda ediyorum:
“Dört bin yıldan fazla bir zaman önce kil tabletlere kazınmış Sümer edebiyatı, insanlığın bugün bilinen, dikkate değer sayı ve nitelikteki en eski yazılı edebiyat ürünleridir; bunların ortaya çıkarılıp restore edilmesi, 20. yüzyılda insanlık adına kaydedilmiş büyük başarılardan biridir.”0 #
toplumların kentlerle, mekânlarla elbette kendi tarihselliği içinde belli dönemlerle özdeşleşen kültürel zenginlikleri vardır. bir de mevsimine rengini verenler vardır ki “boza” ve “bozacılar” da bunlardan biridir. pek çok yazarın eserine konuk olan boza, beslenme alışkanlıklarının ve kültürel yaşantının değişmesine boyun eğmiş gözükse de vefa bozacısı asrı deviren mekânı ve üretimiyle varlığını sürdürüyor.
Bir zamanlar, günümüzün çeşit çeşit içeceklerinin olmadığı zamanlarda uzun kış gecelerinin vazgeçilmez içecekleri sahlep ve boza idi. Sahlep ve boza bugün de tükettiğimiz içecekler arasında. Ancak ne yazık ki sokakların renkli simaları olan bozacılar artık yok…
Fıçılarda, mermer küplerde bekletilen, üzerine tarçın ve sarı leblebi konularak içilen koyu kıvamlı bir içecek olan boza, sözlüklere “Darı, mısır, buğday, arpa, yulaf, pirinç gibi tahıllarla bulgur, ekmek gibi bazı ürünlerden yapılan hafif alkollü, tatlımsı mayhoş içki.” olarak geçer. Boza sözcüğünün kökeni Farsçada “darı” anlamına gelen “büze” sözcüğünden gelmekte olup, Türkçede, Bulgarcada, Sırpçada, Hırvatçada, Macarca ve Arnavutçada da aynen “boza” olarak kullanılmaktadır.
Boza, yapıldığı coğrafyaya göre mısır, arpa, yulaf, buğday bazen de pirinç kullanılarak üretilir. Kaynaklar, tarihi 8-9 bin yıl öncesine dayanan bozanın ekşi ve daha kıvamlı bir tür bira olduğunu; üretim şeklinin ekmeğinkine benzediğini ve antik bira üretiminin “boozah” olarak adlandırıldığını yazar. Bugün içtiğimiz bozanın tarihi ise Orta Asya ve Doğu Anadolu’da MÖ 4. yüzyıla kadar uzanır. Eski Yunan ve Roma’da da içilen boza, Osmanlı döneminde çok tüketilen içecekler arasında yer alır. Günümüzde Türkiye’den başka Balkanlar’da, Kafkasya, Kırım, Türkistan, İran, Mısır ve Arabistan’da da içilen bozanın Osmanlı İmparatorluğu’ndaki tarihi oldukça eskidir. Örneğin, Fatih Sultan Mehmed’in içecek listesindedir boza. Fatih devri kayıtlarına göre Fatih Sultan Mehmed’in sevdiği içecekler; pekmez, boza, nardenk, şerbet, naneli üzüm şerbeti ve ayran olarak sıralanır…
Antik Mısır’da tahıl ekimi…
Haydi Boza, Boza!.. Osmanlı devrinden beri kış aylarıyla birlikte anılan boza ve bozacılar hakkında çok yazı yazılmış, kitaplar kaleme alınmıştır. Onlardan biriyle yazıya başlayalım. Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi’nde yayımlanan, “Boza, Bozacı” maddesine, “Darıdan yapılan malum mayalı içki, bunu yapıp satan esnaf; suda pişirilmiş pirinç unundan yapılan bir çeşidine pirinç bozası denilirdi.” diyerek başlar. Koçu, bozahanelerin, meyhane ile karıştırıldıklarından ve kapatıldıklarından söz ettikten sonra bozacıları anlatır: “Boza bilhassa bir kış içkisidir; kış geceleri İstanbul sokaklarında seyyar boza satıcıları hâlâ dolaşmaktadır; ‘Haydi boza!, boza!..’ diye yükselen sesleri, hele karlı, ıssız gecelerde insana kışı seslendiren garip bir hüzün verir. Bu gece satıcılarının da hemen hepsi pençeli, bazusuna, bileğine güvenen genç adamlardır; son zamanlara kadar bozacılar umumiyetle Arnavuddan olurdu.”
Reşad Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi’nde “Boza, Bozacı” maddesinde bozacı, 1963.
Edebiyatımızın ünlü ismi Refik Halid Karay’ın Tanıdıklarım isimli kitabında yer alan “Boza Bardağı Karşısında” yazısından bir zamanların uzun kış gecelerini ve o kış gecelerini lezzetlendiren bozayı ve bozacıyı anlattığı satırlarla devam edelim: “Dışarıda kar var. Karlı gecelere mahsus akçıl, sundurucu bir karanlık var. İşte, aydınlatılmamış daracık eğri büğrü sokaklarda, etrafa sarsak ışık çemberleri yayarak giden cam fenerli bir hayalet… Bu hayalet biraz sonra dönüyor, bekleyenler, ucuna bir boş makara bağlanarak yukarı ki odaya tutulmuş ipi çekiyorlar, kapı açılıyor, kapanıyor. Kunduraların ve paltonun üzerine birikmiş karları silkelerken çıkan ayak ve el sesleri… Nihayet ortaya konan kocaman bir pul şişe … Bu mavimtırak, lekeli, sırça şişenin ağzı, şöyle bükülerek tutturulmuş renkli bir kâğıtla kapalıdır; ayrıca, yanında, muska kadar ufak ve gene aynı renkteki kâğıtta tarçın vardır. Bir devlet dairesinin muhasebe defteri parçasından yapılmış kesekâğıdında duran leblebi ise, cepte taşındığı için soğumaya vakit bulmamıştır, gevrek ve ılıktır.”
Ellerinde boza güğümleri, bellerinde bardaklıklar, tarçın kutuları ve bardakları yıkamak için kullandıkları küçük suibrikleri ile yanlarından ayırmadıkları fenerleri ile geceleri mahallelerde dolaşan bozacılar, değişen alışkanlıklar ve yok olan geleneklerle birlikte yerlerini plastik bidonlarla dolaşan bozacılara bırakırlar. Osmanlı’nın son yıllarında anlatılan o boza güğümlerinin ve Refik Halid’in sözünü ettiği boza şişelerinin çoktan yok olduğu ama hâlâ bozacıların geceleri sokaklarda dolaştığı 1950’li yılları, Orhan Pamuk’un, boza satıcısı Mevlut Karataş’ın hayatı, maceraları, hayalleri ve arkadaşlarının hikâyesini anlattığı Kafamda Bir Tuhaflık isimli romanından birkaç satırla aktaralım: “Sıcakta hızla ekşiyip bozulduğu için eski İstanbul’da, Osmanlı zamanında boza kışın dükkânlarda satılırdı. Cumhuriyet’in kurulduğu 1923 yılında İstanbul’daki bozacı dükkânları Alman birahanelerinin etkisiyle çoktan kapanmıştı. Ama bu geleneksel içkiyi Mevlut gibi satan satıcılar sokaklardan hiç eksik olmadı. Boza 1950’lerden sonra kış akşamları, parke taşı kaplı yoksul ve bakımsız sokaklarda ‘Bozaa’ diye bağıra bağıra ilerleyen ve bizlere geçmiş yüzyılları, kayıp güzel günleri hatırlatan satıcıların işiydi yalnızca.”
Esnaf-ı Bozacıyan Osmanlı döneminde Edirne, Bursa, Amasya, Mardin ve İstanbul gibi şehirlerde üretilip tüketilen boza, bozahanelerde satılır. Evliya Çelebi, Seyahatnâme isimli eserinde 17. yüzyıl ortalarında İstanbul’daki boza üreticilerini “Esnaf-ı Bozacıyan” başlığı altında anlatır. İstanbul’da 300 dükkânda 1005 bozacının çalışmakta olduğunu belirten Evliya Çelebi, içinde alkol olan bu bozanın dışında alkolsüz boza üretenleri “Esnaf-ı Darı Bozacıyan” başlığı altında toplar.
Müşterisine Boza veren bir esnaf. İstanbul, 1930’lı yıllar.
1900’lerin başından bir kartpostalda Arnavutluk’ta bozacı.
“Tatlı bozacılar esnafı” olarak da anılan bozacı esnafını Seyahatnâme’den okuyalım: “Dükkân 40, neferât 105, bunlar Tekirdağı’nın darısından bir tür beyaz süt gibi boza yaparlar ki sanki bir kâse bulamaç şerbetidir. Nice kere denemek için yağlıklara komuşlardır, asla bir damla akmaz böyle koyu bozadır. Çoğu bilgin ve şeyhler içerler. Hamile kadınlar içse, karnındaki yavruları sağlam ve düzgün olup, doğurduktan sonra içse sütü çok olur. Bu bozanın övüleni Ayasofya Çarsısı’nda, Atmeydanı başında, Kadırga Limanı’nda, Okçularbaşı’nda, Aksaray’da, Unkapanı’nın iç yüzünde Azebler Hamamı önünde Usta Ahmed bozası ve Küçükpazar’da Koca Mehmed Paşa Hamamı önündedir. Bu anılan tatlı bozacılar herkesçe meşhurdur ki beyaz kaymaklı bozalardır ki içen hayat bulur.”
Yeniçerilerin müdavimi olduğu bozahaneler, içki yasakları sırasında satılan bozanın içinde alkol olup olmadığına bakılmaksızın meyhanelerle aynı tutularak kapatılır. Bozahaneler, Kanuni Sultan Süleyman döneminde başlayan içki yasaklarında meyhanelerle aynı kaderi paylaşır. Cumhuriyet’in ilanı ile büyük şehirlerde faaliyet gösteren büyük boza imalathaneleri dışındaki bozahaneler de değişen sosyal hayatla birlikte birer birer tarihe karışır. 1924-1925 tarihli Türk Ticaret Salnamesi, İstanbul’un üç büyük bozacısını kayıt altına alır: “Cağaloğlu Yokuşu’ndaki Bayram Usta, Nuruosmaniye Caddesi’ndeki Sinan Usta ve Vefa’daki Hacı İbrahim ve Sadık Biraderler (Vefa Bozacısı)”…
cumhuriyet’in ilanı ile büyük şehirlerde faaliyet gösteren büyük boza imalathaneleri dışındaki bozahaneler de değişen sosyal hayatla birlikte birer birer tarihe karışır.
Vefa Bozacısı Osmanlı’nın son yılları, Cumhuriyet’in ilk yıllarında İstanbul’un ünlü bozacılarından olan ve günümüze dek gelen Vefa Bozacısı’nın tarihine gelince… Adını Fatih Sultan Mehmed’in hocası olan Şeyh Vefa’dan alan İstanbul’un en eski ve en ünlü semtlerinden biri olan Vefa’da açılan Vefa Bozacısı’nın öyküsü, Hacı Sadık Bey’in 1870 yılında Arnavutluk’un Karadağ sınırındaki Prizren kasabasından İstanbul’a gelmesiyle başlar. Hacı Sadık Bey, önce bir süre sokaklarda mevsimine göre sahlep, kaysı hoşafı, mısır buğdayı, boza sattıktan sonra 1876’da, Vefa’da küçük bir dükkân açarak şıra ve boza satmaya başlar. O yıllarda İstanbul’un en meşhur bozacısı, Taksim’de dükkânı bulunan Tevfik Efendi’dir. Hacı Sadık Bey, önceleri Tevfik Efendi’den aldığı bozayı bir süre beklettikten sonra üstünde biriken suyu dökerek, elde ettiği koyu kıvamlı bozayı satar.
1920’li yıllarda Vefa Bozacısı.
1930’larda Vefa Bozacısı.
Vefa Bozacısı’nda Atatürk’ün boza içtiği bardak.
Ekşi ve sulu boza yerine koyu kıvamlı ve hafif ekşi lezzetli bozasıyla tanınmaya başlayan Hacı Sadık Bey, bir süre sonra kendi bozasını yapar. Darı irmiği, şeker ve su ile hazırlanan bozanın lezzeti kulaktan kulağa yayılır. Vefa Bozacısı’nı bugünlere taşıyan bu yeni lezzetin yanı sıra o yıllarda ahşap fıçılarda saklanan fıçıların yerine mermer küpleri kullanması olur. Müşterilerinin damak zevki kadar göz zevkine de hitap eden, temizliği ile dikkat çeken Vefa Bozacısı, lezzetli bozasının yanında bembeyaz mermer küpleri, kepçeleri, bardakları ve birbirinden şık tarçın ve leblebi kaplarıyla da ünlenir…
Vefa Bozacısı, 1923’te günümüzde hizmet veren binaya geçer ve o günden bu yana değişmeden bozanın İstanbul’daki adresi olur. Soyadı Kanunu çıktığında “Vefa” soyadını alan Hacı Sadık Bey’in 1934’te vefatından sonra oğlu İsmail Hakkı Vefa görevi devralarak Haliç Tersanesi’nde çalışan bir akrabasıyla o zamana dek elle dövülerek hazırlanan bozayı kol kuvvetinden kurtarıp makine ile üretmeye başlar. Vefa Bozacısı, daha sonra Hacı Sadık Bey’in torunu Sadık Vefa tarafından işletilmeye devam eder. Tarihî bina, yılların yorgunluğunu taşıyan mermer eşikten başlayarak, yerdeki çinileri, duvardaki tabloları değişmeden günümüze dek korunarak gelir. Değişmeyen bozanın lezzeti, mekânın temizliği ve de dükkânın başköşesinde cam bir fanus içinde duran Atatürk’ün 1937’de geldiğinde boza içtiği bardaktır. El değmeden imal edilen bozanın yanı sıra modern fabrikasında sirke, nar ekşisi üreten Vefa Bozacısı, İstanbul ve çevre illerde satılan bozası ile yüzyılı aşkın bir süredir bizimledir.
İstanbul’un ünlü bozacılarından Ali Sinan Bozacısı’nın ilanı, 1936.
Reşad Ekrem Koçu’nun, İstanbul Ansiklopedisi’nde, “Zamanımızda en meşhur bozalar Vefa bozası ile Nuruosmaniye’de Sinan’ın bozasıdır; nerede yapılırsa yapılsın, Sinan’ın dükkânı müstesna, kim satarsa satsın, İstanbul’da boza, halen ‘Vefa Bozası!..’ diye satılır; hatta İstanbul’un en uzak köşelerindeki gece satıcıları bile: ‘Vefa’nın boza!..’ diye bağırırlar.” diye yazdığı yıllar çoktan geride kalmıştır. Boza artık ambalaj şişelerde marketlerde satılmaya başlamıştır. Bozacılara gelince… Zamanın hoyratlığına yenilen birçok şey gibi kış geceleri sokakları arşınlayan bozacılar da tarihe karışır… #
lumıére kardeşler’in sinematograf denen aleti icat etmesiyle dünya tarihinde ilk sinema filmi paris’te seyirciyle buluştu (1895). osmanlı’da ise halka açık ilk film gösterimi 1896’da gerçekleşti. osmanlı’daki ilk filmi manaki kardeşler çekmişse de (1905) tarihteki ilk türk filmi fuat uzkınay’ın ayastefanos’ta rus abidesi’nin yıkılışı (1914) kabul edilir. ilk filmden bugüne (osmanlı’dan günümüze) kadının beyaz perdedeki serüveni, toplumsal gelişim ve dönüşümümüzün de serüvenidir.
Bedia Muvahhit (1897-1994), genç Cumhuriyet’in idealize ettiği, “çağdaş kadın”ın sinemadaki temsili olur.
Dünya tarihinde ilk sinema filmi, sinematograf denen aletin Lumiére Kardeşler tarafından icat edilmesiyle Paris’te 1895 yılında seyirciyle buluşur. Osmanlı İmparatorluğu’nda ise halka açık ilk film gösterimi Beyoğlu’nda bulunan Sponeck Birahanesi’nde 1896’da gerçekleşir. Sinema, Osmanlı halkı tarafından kısa zamanda benimsenir, çeşitli mekânlarda yapılan sessiz film gösterimleri ilgiyle izlenir.
İlk dönemde sinemada ithal filmlerin yanı sıra ordunun yan kuruluşu olan cemiyetlere gelir getirmesi amacıyla yapılan yerli filmler gösterilir. Her ne kadar Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ilk filmi Manaki Kardeşler 1905 yılında çekmişse de tarihteki ilk Türk filmi Fuat Uzkınay’ın yapımını üstlendiği Ayastefanos’ta Rus Abidesi’nin Yıkılışı’dır (1914). Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin görevlendirmesi neticesinde ise Sedat Simavi, Pençe (1917) ve Casus (1917) isimli filmleri çeker. Bu filmleri Malul Gaziler Cemiyeti çatısı altında çekilen Ahmet Fehim’in Mürebbiye (1919) ve Binnaz (1919) isimli filmleri takip eder.
Müslüman kadınların sahneye çıkma yasağı olduğundan, Cumhuriyet öncesi ilk Türk filmlerinde gayrimüslim kadın oyuncular rol alır. Bu oyuncuların yer aldığı ve dikkatleri üzerlerine çektiği Pençe ve Mürebbiye, geleneği kıran filmlerdir. Her ne kadar Pençe günümüze ulaşmadıysa da hakkında yazılanlardan yola çıkarak filmde ilk defa cinselliği arzusunca yaşayan bir kadının anlatıldığı, kadın bedeninin sinema perdesinde özgürce yer aldığı bilinir. Bir kadın karakter üzerine kurulan ve sansüre uğrayan ilk Türk filmi olan Mürebbiye’de de benzer bir temsil söz konusudur. Başrol oyuncusu Madam Kalitea ise Türk sinemasında öpüşen ilk “vamp” kadındır.1
Tiyatrocular Dönemi (1922-1939) “Tiyatrocular Dönemi” olarak addedilen 1922 ila 1939 yılları arasında toplumsal dönüşüm oldukça hızlıdır ve çağdaşlaşma toplumun her alanında olduğu gibi sinemaya da sirayet eder. Yazarlar, Müslüman Türk kadınların sahneye çıkma yasağının kaldırılması için yazılar kaleme alır. Bu rüzgârı arkasına alan Muhsin Ertuğrul, Halide Edib’in Ateşten Gömlek isimli romanı için çekmeyi düşündüğü filmde, 1923 yılında ilk defa bir Türk kadınına rol verir. Filmdeki Ayşe karakterini Bedia Muvahhit, Kezban’ı ise Neyyire Neyir oynar. Muvahhit, genç Cumhuriyet’in idealize ettiği, “güzelliği ve dişiliği ön planda olmayan, iyi eş, fedakâr anne, çağdaş kadın”ın sinemadaki temsili olur.
Genç Cumhuriyet, bir yandan “erkeklerle omuz omuza çalışan, fedakâr, toplumsal normlara uyumlu, cinsiyetsiz” kadın ideali yaratmaya çalışsa da 1930’lu yıllarda beyaz perdede görünen kadın oyuncular, yeteneklerinin yanı sıra güzellikleriyle de övgü almaya başlar. Gitgide sayıları artan dergiler, okurlarına bu oyuncular gibi “güzel” olmanın püf noktalarını sunar ve kadın oyuncular toplumsal estetik standartlarının oluşmasına katkıda bulunur. Öyle ki kadınlar modayı önceden takip etmek için sinemaya gider, oradaki kadın oyuncuların makyajını, giyim ve kuşamını kendilerine örnek alır.
1930’lardan itibaren Türk sinemasında yükselişe geçen bir isim de Cahide Sonku’dur. Sinemamızın ilk kadın yıldızı olarak addedilen ve kendisinden sonra gelen kadınlara yıldızlık yolunu açan Sonku, Ertuğrul’un yönettiği, Aysel: Bataklı Damın Kızı (1934) ve Şehvet Kurbanı (1940) filmleriyle ünlenir, güzelliği ve cazibesiyle ikonik bir kadın hâline gelir. Hatta Aysel filminde taktığı eşarp, “Aysel eşarbı” olarak akıllara kazınır. Sonku, adını tarihe ilk Türk kadın yönetmen ve senarist olarak da yazdırır.0
Yeşilçam Öncesi Türk Sineması (1939-1960) Yapılan devrimler ve inkılaplar toplumu hızla dönüştürürken sinemada kararsız bir duruma sebep olur. Yönetmenler bir yandan modernleşmeyi sinemaya taşımaya çalışırken geleneksel değerleri de içsel olarak korur. Keza geleneğe bağlı kalan kadınlar “iyi” kadın olarak karakterize edilirken, geleneği zorlayan kadınlar “kötü” kadın olarak addedilir ve filmin sonunda cezalandırılır. Cahide Sonku, Feriha Tevfik, Bedia Muvahhit, Neyyire Neyir, Semiha Berksoy, Halide Pişkin, Samiye Hün, Necla Sertel, Nezihe Becerikli ve Şevkiye May bu yıllar arasında etkin olan oyunculardandır.0
1950’li yılların sonunda sinema sektörü yerli yıldızlarını üretmeye başlar. Neriman Köksal da bu oyunculardan biridir.
1940’lı yılların sonlarına doğru büyüyen sinema sektörü 1950’li yılların sonunda enikonu ticarileşir, yerli yıldızlarını üretmeye başlar. Tiyatrocu yönetmenler sektördeki ağırlığını kaybeder ve filmlerin niteliği değişir. Lütfi Akad, Metin Erksan, Memduh Ün, Osman F. Seden, Atıf Yılmaz dönemin yeni yönetmenlerindendir. Yeni kadın karakterler ve temsiller de türer. Sinema dergileri kadın yıldız yaratmakta oldukça etkili olur. Belgin Doruk, Muhterem Nur, Neriman Köksal, Sezer Sezin gibi oyuncular öne çıkar.
Yeşilçam Başlıyor! 1960’lı yıllarda Yeşilçam’da birbiri ardına çekilen melodramlarda kadın karakterler ya “masum”, “namuslu”, “vefakâr”, “iyi anne”, “sadık eş”, jön ne yaparsa yapsın bağışlayan ve sonunda ödüllendirilen kadın tipleri olarak temsil edilir -ki bunlar başroldeki kadın oyunculardır- veyahut “kötü”, “fettan”, “vamp”, evlilikleri bozan, jönün tükenişine sebep olan ve sonunda cezalandırılan kadınlar olarak… Bu dönemde çekilen filmlerde başroldeki kadın oyunculara daha az replik verilmekle birlikte -dans edip şarkı söylenen bölümler hariç- kadın karakterler erkeklere nazaran ekranda daha az görünürdür.0 Filmlerin yönetmenleri ise kadını âdeta erkeğin seyrine ve hazzına hizmet eden fetişleşmiş bir nesne olarak ele alır. Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Fatma Girik ve Filiz Akın, Yeşilçam melodramlarının en önemli kadın oyuncularındandır.
1970’lerde sağ sol çatışmalarının etkisiyle sinemada melodramlar ağırlığını yitirmeye başlar. Köyden kente göçteki artışın nihayetinde arabesk film furyası baş gösterir. Diğer bir gelişme ise evlere televizyonun girmesiyle sinema salonlarının kan kaybetmesinin önüne geçmek için salon sahiplerinin, kadın bedenini sömürü nesnesi hâline getiren erotik filmleri oynatmaya başlamalarıdır.
Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Fatma Girik ve Filiz Akın, Yeşilçam melodramlarının en önemli kadın oyuncularındandır.
Bu dönemde görülen bir diğer sinema akımı ise Lütfi Akad’ın başını çektiği toplumsal gerçekçi filmlerdir. Gelin (1973), Düğün (1974) ve Diyet (1975) gibi filmlerde kadınlar köyden kente göç ettiklerinde, kentin kimi kanunlarıyla mücadele ederken bir yandan da eril tahakküm karşısında dik durmaya çalışırlar. Bu açıdan kadınlar, geleneğin kırılmasında ve çağdaşlaşmaya uyum sürecinde başrol oynar. Lütfi Akad sinemasından etkilenen ve kendine özgü bir sinema kuran Yılmaz Güney’in filmlerinde ise önceki dönemlerdeki hâkim anlayış olan güzel kadın, yakışıklı erkek temalı anlatı kırılsa da erkek hikâyeleri ekseninde film ilerler ve kadınlar, kimi zaman cinsellik ve şiddetin nesnesi hâline dönüşerek erkekle ilişkisi bağlamında yer alırlar.
1980 Sonrası Kadın Filmleri 1980 sonrası her alanda olduğu gibi sinemada da değişim gözlenir. Bunda 1980 sonrasında ülkemizde de kendini gösteren İkinci Dalga Feminizm’in katkısı büyüktür. Kent yaşamının yaygınlaşması, kadınların eğitim seviyesindeki artış ve çalışma hayatında yer edinmesiyle toplumsal rolleri değişime uğrar. Kadınların ilişkilerde ve evlilikteki rolü, beklentileri ve toplumda tek başına birey olarak ayakta durma çabası filmlerde ele alınan konuların başında gelir. Çok sayıda kadın filmi ortaya çıkar. Atıf Yılmaz’ın çektiği Mine (1982), Asiye Nasıl Kurtulur (1986), Dağınık Yatak (1984), Adı Vasfiye (1985), Dul Bir Kadın (1985), Ah Belinda (1986) ve Kadının Adı Yok (1987); Üç Halka Yirmi Beş (Bilge Olgaç, 1986), On Kadın (Şerif Gören, 1987), Dünden Sonra Yarından Önce (Nisan Akman, 1987), Yarın Cumartesi (Bilge Ortaç, 1988) gibi filmler bu bağlamda öne çıkan kadın temalı filmlerdir. Müjde Ar ise bu dönemin yükselen yıldızıdır.0
1980 sonrası kadın temalı filmlerin yükselen yıldızlarından biri de Müjde Ar’dır.
Ancak yine de söz konusu filmlerde yer alan eksikliği belirtmekte fayda var ki, o da bu filmlerde kadınların yalnız, iletişim kuramayan, mutsuz kadınlar olarak yer almaları ve cinselliklerini özgürce yaşarken perdede bedenlerinin bir seyir nesnesi hâline dönüşmesidir. Zira kamera daha önceki dönemlerde olduğu gibi kadın karakteri gözetleyen ve nesneleştiren bir konumdadır ve seyirci hangi cinsiyette olursa olsun, filmi âdeta bir erkeğin gözleriyle seyreder.
1990’larda sessizleşen Türk sineması, Eşkıya’nın (Yavuz Tugrul, 1996) yüksek gişe hasılatı yapmasıyla yeniden hareketlenir. Ancak 1990’lı yıllarda çekilen filmlerdeki kadınlar yine sorunlu, yabancılaşma çeken, kimlik ve aidiyet sorunlarıyla uğraşan, yaşadıkları toplumdan yalıtılmış, yalnızca kendileriyle uğraşan karakterler olarak temsil edilirler. Seni Seviyorum Rosa (Işıl Özgentürk, 1992), Cazibe Hanım’ın Gündüz Düşleri (İrfan Tözüm, 1992), Sarı Tebessüm (Seçkin Yasar, 1992), Bir Kadının Anatomisi (Yavuz Özkan, 1995) ve Mum Kokulu Kadınlar (İrfan Tözüm, 1996) gibi filmlerde kadınların toplumsal hayatta işlevleri eril kodlarla verilmekle birlikte kadın bedeni eril bakış bağlamında yer bulur ekranda.
2000’li Yıllarda Sinemada Kadın 2000’li yıllarda artan teknolojik ilerlemelerle filmlerin görüntü kaliteleri ve estetik özellikleri iyileşme gösterir. Bu dönemden sonra gişe hasılatı yakalayan filmlerin yanı sıra yurt içinde ve yurt dışında başarı gösteren, bireyin yalnızlaşmasını, kent yaşamının içinde tutunma mücadelesini ve aidiyetle ilgili meselelerini odağına alan sanat filmleri de çekilir. Bu filmlerde kadınlar zaman zaman önceki dönemlere nazaran daha güçlü, bireyleşmiş karakterler olarak karşımıza çıksalar da daha ziyade varoluş mücadelesi veren erkeğin arkasında, onu etkileyen, ikinci planda kalan, görünmez olabilen kişilerdir. Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Yeşim Ustaoğlu, Özcan Alper, Emin Alper, Reha Erdem ve Derviş Zaim bu dönemin öne çıkan yönetmenlerindendir.
“bugün kadınlar, yüzyıl sonra dahi hâlâ eril bir alan olmayı sürdüren sinemada hem kamera arkasında hem de perdede önlerine çıkan tüm zorluklara karşın, bedia muvahhit ve neyyire neyir’in kendilerine açtığı yolda kadınlık bilinci ile yürüyorlar.”
Yeni sinemada, kadın sorunlarını ele alan kadın yönetmenlerden biri de Yeşim Ustaoğlu’dur (ortada).
Ancak yine de bu yeni sinemada, -az da olsa- kadın yönetmenlerin filmlerinde kadın sorunları da yer alır. Kadına ve çocuğa şiddet, kimlik politikaları kimi filmlerde hayat bulur. Bilhassa Yeşim Ustaoğlu’nun çektiği Bulutları Beklerken (2003), Pandora’nın Kutusu (2008), Araf (2012) ve Tereddüt (2016); Deniz Gamze Ergüven’in Mustang (2015), Belma Baş’ın Zefir (2015), Pelin Esmer’in Gözetleme Kulesi (2012) ve İşe Yarar Bir Şey (2017) filmleri yeni dönem Türk sinemasında kadın sorunlarını anlatan, yer yer eril bakış açısını yıkan eserlerden bazılarıdır.
Bugün kadınlar, yüzyıl sonra dahi hâlâ eril bir alan olmayı sürdüren sinemada hem kamera arkasında hem de perdede önlerine çıkan tüm zorluklara karşın, Bedia Muvahhit ve Neyyire Neyir’in kendilerine açtığı yolda kadınlık bilinci ile yürüyorlar. Kitleleri bilinçlendirmede sinemanın gücünün farkında olan, kadınların yaşadıkları sorunları, şiddeti, ayrımcılığı ve zorlukları anlatan yönetmenler sayesinde kadın sorunları sinemamızda yer buluyor ve erkeğin arzusuna hizmet eden eril klişeler her geçen gün daha da kan kaybediyor. #
DİPNOTLAR
Agâh Özgüç, Türk Sinemasının Kadınları, Agora Kitaplığı, 2008, İstanbul. ↩︎