her kurumun, kuruluşun “ilk” kurucusu, başkanı vardır. bazı kurucuların, başkanların kurdukları ya da inşa ettikleri kurumlar ise bir ülkenin, toplumun gelişmesinde, ilerlemesinde yol gösteren harita görevi görür. ali sami yen de sadece galatasaray spor kulübü’nün 1 numaralı kurucusu değil, ülkemizdeki pek çok spor dalının öncüsü olarak bu görevi yerine getirmiştir.
Galatasaray Spor Kulübü’nün 1 numaralı kurucusu Ali Sami Yen’i sadece bir “kurucu” olarak anlatmak çok doğru değil. Atatürk’le çağdaş, yaklaşık olarak aynı dönemlerde doğmuş, aynı hayaller, aynı ideallerle yaşadıkları dönemde birçok ilki başarmış bir kuşağın spordaki öncü temsilcisi olarak çok renkli, yeniliklere açık, aynı zamanda çok meraklı bir kişilikti…
Ali Sami Yen’in hayatını yönlendiren de bu bitmek bilmeyen hayaller, idealler, tutkular oldu. Yeni bir oluşumu başlatmak, organize etmek, yönlendirmek, yenilikleri getirmek, uygulamak… Cumhuriyet ilan edildiğinde 38 yaşındaydı. Türkiye’de modern spor namına kurulan, oluşturulan ne kadar kurum varsa, yapılan ne kadar iş varsa hepsinde onun katkısı ve imzası vardı. Birini bitiriyor, diğerine geçiyordu.
1922 tarihinde kurulan ve ülkenin ilk spor teşkilatı olan İdman Cemiyetleri İttifakı’nın başkanı olmuştu. O dönemde sadece futbolda değil, gelişmekte olan diğer spor dallarında da federasyon kurulmasına öncülük etmişti. Hatta bu spor branşları için gerekli yönetmelikleri yabancı dillerden bizzat kendisi tercüme ederek yürürlüğe koyan da oydu. Yetmedi, aynı zamanda Romanya karşısında ilk maçına çıkan Millî Takım’ın teknik direktörü de Ali Sami Bey’di. Cumhuriyet’in kuruluşunun hemen ertesinde, 1924 yılında genç Cumhuriyet’in ilk Olimpiyat deneyimini yaşamak üzere Paris’e giden kafilenin başkanı da Ali Sami Bey’di. Genç Cumhuriyet’in modern yüzüyle ilk kez Paris’teki oyunlarda sergilenebilmesi için defalarca Ankara’ya gidip gelerek Mustafa Kemal’i ve İsmet Paşa’yı ikna eden de oydu.
İlklerin İnsanı…
İlk Türk takımının kurucusu, bugünkü Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü’nün kurucusu, ilk Türk Millî Futbol Takımı’nın teknik direktörü, ilk Türk hakem, ilk Türk teknik direktör, bir Türk takımının ilk yurt dışı seyahatinin organizatörü… Ali Sami Yen, Türk sporunun Cumhuriyet’le başlayan yolculuğuna yüklendiği tüm bu görevlerle âdeta yön vermişti. Cumhuriyet döneminde Atatürk’ün Genel Sekreterliğini yapan gazeteci ve edebiyatçı Ruşen Eşref Ünaydın, onun bu “örgütçü” ve yenilikçi yönünü şöyle anlatır: “Ali Sami koşmak, oynamak, bağırıp çağırmaktan hoşlanmaz; zayıf, uzunca boylu, çok nazik ve terbiyeli bir arkadaştı. Oyununda iş yoktu. Mektepteki oyunlarda birkaç defa kaleci durmuş, büyük bir iş görememişti. Fakat idare hususunda muvaffakiyetliydi [başarılıydı]. Arkadaşları bir araya getirir, nizam ve intizam temin ederdi. Nitekim, Galatasaray Kulübü teessüs ettiği [kurulduğu] zaman da idareciliği ile temayüz etmiş [öne çıkmış], kulübün reisi olmuştu.”1
“türkiye’de modern spor namına kurulan, oluşturulan ne kadar kurum varsa, yapılan ne kadar iş varsa hepsinde onun katkısı ve imzası vardı.”
Aile ve Mektebi Sultani
Daha 19 yaşındayken ülkede koyu bir baskının yaşandığı bir ortamda futbol takımı kurabilecek cesareti kendinde bulan, bu kadar güçlü ve saygın kişiliğinin kökenlerinde ne yatıyordu?
Elbette ailesi ve okuduğu okul. Daha doğrusu “kültür” ve “eğitim”. Müthiş bir aile ortamının içinde dünyaya gözlerini açtı Ali Sami. 20 Mayıs 1886 tarihinde İstanbul’da, ünlü dil bilimci ve yazar Şemseddin Sami’nin oğlu olarak, Kandilli’deki bir evde doğdu. “Fraşeriler” olarak bilinen ve bugün Arnavutluk’un bağımsızlık mücadelesinin öncüsü olan bir sülalenin üyesi olarak…
Birbiri ardına yazdığı kitaplar, romanlar ve sözlüklerle bugün de kültür hayatımızın referans isimlerinden olan entelektüel babası Şemseddin Sami’nin bir çocuğa ilham veren atmosferinde yaşadı. Ancak bu atmosfer aynı zamanda epey zorluydu da. Annesini daha yedi yaşındayken kaybetti. Teyzesi Ayşe Hanım’ın yanında, kuzenleriyle birlikte büyüdü. Soylu bir sülale olan Fraşeriler, geniş aile olarak yaşıyordu. Kendi töreleri, gelenekleri vardı (Örneğin, eşi ölünce Ali Sami’nin babası, ölen amcasının eşiyle evlenmişti). Dört kardeşin en büyüğüydü. Sorumluluk alma, mücadele etme, pes etmeme yönünü de bu ortamda aldı.
İlk tahsilini babasından alan Ali Sami, ardından dönemin önde gelen okullarından Galatasaray Sultanisi’ne gönderildi. Orada çok şey öğrendi. Modern spor anlayışından Fransızcaya, dönemin edebiyat akımlarından siyasal gelişmelerin tümüne… Ama bir şeyleri sıfırdan oluşturmayı, oluşturduktan sonrada azimle onu geliştirmeyi ve kurumsallaştırmayı da babasından öğrenmişti.
Ali Sami, çocukluğunda edindiği bu birikim ve devraldığı bu gelenekle 1930’lu yıllara kadar süren müthiş yaratıcı günler yaşadı. Örgütçülüğü ve liderlik yetenekleriyle birçok yeniliği getirdi, yepyeni kurumların ortaya çıkmasını sağladı. Ancak 1930’lu yıllarla birlikte yavaş yavaş arka plana doğru çekilmeye, spor yöneticiliğinden elini eteğini çekmeye başladı. Bunda dönemin spora giderek egemen olan tek parti dönemi siyasetinin etkisi de olmuş olabilir.
Dünyayı Pembe Gösteren En Güzel Gözlük!
İşte otomobil sevdası kendini geriye çekmeye başladığı bu yıllara denk geliyor. Bu sevdanın nasıl başladığını Ali Sami Yen, Vakit gazetesinden Reşid Halid Gönç’ün kendisiyle yaptığı söyleşide yönelttiği, “Şimdi en çok sevdiğiniz spor hangisidir ve hangisini yapmak kudretindesiniz?” sorusuna cevap verirken şöyle anlatmıştı:
“Bu iki suali birleştirdiğinize çok iyi ettiniz. İnsan her yaşta bir spor yapabilir. En çok sevdiği spor, tatbik edebildiği, vücudunun seve seve kolaylıkla tahammül edebildiği spordur. Sporu tatbikatsız ve nev platonizm içinde sevmek eksik bir duygudur. Eskiden dansı çok severdim. Hâlâ da severim. Fakat adalenin elastikiyeti ve kudreti ile ahenk bozulmaya başlayınca, aynı cazibenin kalmasına imkân yoktur. Bugün en çok sevdiğim spor otomobilciliktir. Bu merakı da bana 1931’de bir talebem aşıladı. ‘Bu medeni vasıtayı kullanma mecburiyeti düşebilir.’ diyordu. Haklı buldum. Şoförlük, makinistlik dersleri aldım. Tamiratı kendim yapa yapa bir meleke tayin ettim. Ve bu sayede şoförsüz dört uzun seyahat yaptım. İmkân bulanlara tavsiye ederim. Dünyayı pembe görmek için bundan güzel gözlük olamaz. Vapur ve şimendifer seyahati bunun yanında bir karikatür kalır. Çünkü bu vasıtalar kendileriyle beraber her gittikleri yere standardize edilmiş ruhlarını da götürürler ve asıl güzelliği taşıyan teferruatın üzerinden atlarlar.”2
Yolsuz, Köprüsüz, İstasyonsuz Bir Tutku…
1931 yılından söz ediyor Ali Sami Yen. Bu cesaretinin arka planını daha iyi anlayabilmek için 1930’lu yılların başlarındaki Türkiye’nin fiziki koşullarını hatırlamak şart.
1930’larda tüm Türkiye’deki otomobil sayısı 4.500 civarındaydı ve çok büyük çoğunluğu devlete aitti. Kara yollarında benzin istasyonu olmadığından zaten az sayıdaki otomobil sahibi olan insanlar, büyük şehirlerdeki sınırlı sayıdaki istasyonlardan bidonlarını da doldurarak yola çıkmaktaydı. Peki, 1930’lu yıllarda Türkiye’de kara yolları nasıldı? Esas olarak Anadolu’nun yüzlerce yıl kullanılan İpek Yolu izlekleri kullanılıyordu. Askerî ihtiyaçları karşılamak için kara yolu ağları tüm Anadolu’da geliştirilmişti. Ama yine de kötüden biraz halliceydi. İstanbul-Ankara arasındaki zorlu yol, otomobille -o da hiç arıza, teknik problem vs. olmazsa- ancak 80 saatte gidilebilmekteydi. En büyük problem ise köprüsüzlüktü. Atatürk Cumhuriyeti, başlangıçta bütün enerjisini demir yolu yapımına ayırsa da 1929’dan itibaren kara yolları da hızla gelişmeye başladı. 1930’ların başında ülkede otomobille gidilebilecek yaklaşık 16.000 km yol vardı. Genel olarak kötü durumda, tamire muhtaç, bakımsız iz şeklinde yollar… Dolayısıyla bu yollarda yolculuğa çıkmak, öncelikle büyük cesaret ama hemen ardından mekanik bilgisi gerektiriyordu…
Tamircinin olmadığı, benzinliklerin sadece şehirler ile büyükçe kasabalarda olduğu yollarda seyahat… Ama bakir, müthiş bir yolculuk duygusu veren, Ali Sami’nin müthiş tanımlamasıyla, “Dünyayı pembe görmek için bundan güzel gözlüğün olamayacağı” yollar…
Türkiye’den Avrupa’ya Uzanan Otomobil Seyahati
Ali Sami, “asıl güzelliği taşıyan teferruat”ları yakalamak üzere Türkiye’yi karış karış gezdi. Bursa’ya, Ankara’ya, İzmir’e gitti, Trakya’yı dolaştı. Hatta Türkiye sınırlarını da aşarak Avrupa yollarına da otomobiliyle çıktı. Aralıklı olarak eşi Fahriye Hanım’ı da yanına alarak her biri bir aya yakın süren tam dört Avrupa seyahati düzenledi. İstanbul’dan düzenli kalkan vapur seferleriyle İtalya’nın Brindrisi Limanı’na otomobiliyle ayak bastıktan sonra, bu seyahatlerde hemen hemen bütün Avrupa ülkelerini gezdi. Fransa, Almanya, Avusturya, Belçika, Hollanda, Macaristan, Çekoslovakya, Romanya, Yugoslavya hatta İngiltere, Ali Sami Bey’in otomobille 1930’lu yıllarda seyahat ettiği ülkelerden bazılarıydı.
Tüm seyahatlerinde titizlikle günlük olarak notlarını aldı. Hangi ülkede, hangi şehirde nerede kalınır; nerede lastik tamir ettirilir, tamirciler nerelerde bulunur… Tümünü ayrıntılı yazarak İstanbul’a döndüğünde kendisi gibi otomobil meraklısı arkadaşlarıyla paylaşmaktan geri durmadı. Hatta kurucusu olduğu Galatasaray’ın 1935’te Macaristan’a, 1938 yılında Yugoslavya’ya düzenlediği turnelere kendi otomobiliyle giderek katıldı. Her gittiği yeri fotoğrafladı; bu fotoğraflardan geniş seyahat albümleri hazırladı.
Türkiye’de Motor Sporları ve Ali Sami Yen
Otomobil merakı sadece bir hobi olarak da kalmadı. Yabancı dillerden motor sporları yönetmeliklerini tercüme ederek motor sporlarının ülkemizdeki ilk yazılı kurallarını hayata geçirdi. Kırklı yıllarda Seyrüsefer Komisyonu üyeliğiyle Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nun otomobil kısmının başkanlığı görevini üstlendi. Önce “Türk Seyyahîn Cemiyeti” sonra “Türkiye Turing Klöbü” (Touring Club Turc) adlarını taşıyan kurumda görev yaptığı dönemde Türkiye’nin ilk tanıtım afişleri, ilk turistik rehberleri hatta ilk kara yolu haritası basıldı. Bir spor kulübünün kurucusu olan Ali Sami Bey, elbette Türkiye’deki motor sporlarının da ivme kazanmasına öncülük etti. Dönemin hazırladığı altyapıyla motor sporları kırklı yılların sonlarından itibaren Türkiye’de de yapılmaya başlandı.
Ali Sami Yen için otomobil aslında sadece bir çocukluk hayali değil, aynı zamanda bir özgürlük sembolüydü. Sultan Abdülhamid, babası Şemseddin Sami’ye ev hapsi vermişti. Erenköy’deki köşkte geçirdiği bu yıllar, içinde büyüyen hürriyet tutkusunun alamet-i farikası olmuştu. Payitahtta her şey gibi otomobil de yasaktı. Sultan Hamid, kendisi için de sipariş ettirmiş olmasına rağmen, her zamanki korkularıyla İmparatorluğa Avrupa’dan otomobil sokturmuyordu. Ama o, yasağa rağmen matbuatta Fransa’dan tercüme edilen otomobil haberlerini okuyarak büyümüştü. İçinde kaçıp gitme, uzaklaşma arzusunu uyandıran büyülü haberlerin hepsini kesip saklamıştı.
Mektebi Sultani’ye girdiğinde, dönemin adlandırmasıyla velospite (bisiklete) düşkün olmasının sebebi de oydu. Hiçbir zaman otomobil sahibi olamayacağını biliyordu ama binbir yalvarmanın ardından babasını ikna edebilmiş ve bir velospit aldırabilmişti. Sınıf arkadaşları Aziz ve Rana ile velospitle Üsküdar’a, oradan Çamlıca’ya gitmekten, Beykoz’a inmekten büyük mutluluk duyuyordu. İşte 1931’de Reji’de (Tekel) çalışırken nihayet 716 plaka numaralı (Daha sonra 1686 plaka no.) bir Ford otomobilin sahibi olmayı da başarmıştı. Artık hayallerini gerçekleştirebilecek, dünyayı bu “pembe gözlüklerle” görmeye başlayabilecekti. Bunun için yapması gereken sadece otomobili her yönüyle öğrenmek, mekaniğini hatmetmek, dağ başında bozulsa da tamir edebilecek düzeye ulaşmaktı ki bu da onun gibi meraklı ve tutkulu biri için çok kolaydı.
Ali Sami Yen, 29 Temmuz 1951 günü sabaha karşı geçirdiği bir kalp krizi sonucunda hayata veda etti.
“o, atatürk’ün deyimiyle, ‘muasır medeniyet’e yüzyıllarca uzak kalmış ülkenin insanlarına yaptıklarıyla, başardıklarıyla ilham kaynağı olmuş; merak etmeyi, cesareti, yeniliklere hep açık olmayı ve sürekli ilerlemeyi asla vazgeçilmeyecek bir miras olarak bırakmıştı…”
O, sadece Galatasaray Spor Kulübü’nün ve Türkiye’de modern spor kurumlarının kurucusu ve yöneticisi olarak tarihe geçmemişti. Genç Cumhuriyet’in kurucu kuşağının üyelerinden biri olarak, Atatürk’ün deyimiyle “muasır medeniyet”e yüzyıllarca uzak kalmış ülkenin insanlarına yaptıklarıyla, başardıklarıyla ilham kaynağı olmuş; merak etmeyi, cesareti, yeniliklere hep açık olmayı ve sürekli ilerlemeyi asla vazgeçilmeyecek bir miras olarak bırakmıştı… #
























































