Etiket: Sayı: 121

  • Ali Sami Yen’in Otomobil Tutkusu!

    Ali Sami Yen’in Otomobil Tutkusu!


    her kurumun, kuruluşun “ilk” kurucusu, başkanı vardır. bazı kurucuların, başkanların kurdukları ya da inşa ettikleri kurumlar ise bir ülkenin, toplumun gelişmesinde, ilerlemesinde yol gösteren harita görevi görür. ali sami yen de sadece galatasaray spor kulübü’nün 1 numaralı kurucusu değil, ülkemizdeki pek çok spor dalının öncüsü olarak bu görevi yerine getirmiştir.

    Ali Sami Yen’in Otomobil Tutkusu!
    Ali Sami Yen ve eşi Fahriye Hanım. | FOTOĞRAF: MEHMET ŞENOL ARŞİVİ

    Galatasaray Spor Kulübü’nün 1 numaralı kurucusu Ali Sami Yen’i sadece bir “kurucu” olarak anlatmak çok doğru değil. Atatürk’le çağdaş, yaklaşık olarak aynı dönemlerde doğmuş, aynı hayaller, aynı ideallerle yaşadıkları dönemde birçok ilki başarmış bir kuşağın spordaki öncü temsilcisi olarak çok renkli, yeniliklere açık, aynı zamanda çok meraklı bir kişilikti…

    Ali Sami Yen’in hayatını yönlendiren de bu bitmek bilmeyen hayaller, idealler, tutkular oldu. Yeni bir oluşumu başlatmak, organize etmek, yönlendirmek, yenilikleri getirmek, uygulamak… Cumhuriyet ilan edildiğinde 38 yaşındaydı. Türkiye’de modern spor namına kurulan, oluşturulan ne kadar kurum varsa, yapılan ne kadar iş varsa hepsinde onun katkısı ve imzası vardı. Birini bitiriyor, diğerine geçiyordu.

    1922 tarihinde kurulan ve ülkenin ilk spor teşkilatı olan İdman Cemiyetleri İttifakı’nın başkanı olmuştu. O dönemde sadece futbolda değil, gelişmekte olan diğer spor dallarında da federasyon kurulmasına öncülük etmişti. Hatta bu spor branşları için gerekli yönetmelikleri yabancı dillerden bizzat kendisi tercüme ederek yürürlüğe koyan da oydu. Yetmedi, aynı zamanda Romanya karşısında ilk maçına çıkan Millî Takım’ın teknik direktörü de Ali Sami Bey’di. Cumhuriyet’in kuruluşunun hemen ertesinde, 1924 yılında genç Cumhuriyet’in ilk Olimpiyat deneyimini yaşamak üzere Paris’e giden kafilenin başkanı da Ali Sami Bey’di. Genç Cumhuriyet’in modern yüzüyle ilk kez Paris’teki oyunlarda sergilenebilmesi için defalarca Ankara’ya gidip gelerek Mustafa Kemal’i ve İsmet Paşa’yı ikna eden de oydu.

    İlklerin İnsanı…
    İlk Türk takımının kurucusu, bugünkü Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü’nün kurucusu, ilk Türk Millî Futbol Takımı’nın teknik direktörü, ilk Türk hakem, ilk Türk teknik direktör, bir Türk takımının ilk yurt dışı seyahatinin organizatörü… Ali Sami Yen, Türk sporunun Cumhuriyet’le başlayan yolculuğuna yüklendiği tüm bu görevlerle âdeta yön vermişti. Cumhuriyet döneminde Atatürk’ün Genel Sekreterliğini yapan gazeteci ve edebiyatçı Ruşen Eşref Ünaydın, onun bu “örgütçü” ve yenilikçi yönünü şöyle anlatır: “Ali Sami koşmak, oynamak, bağırıp çağırmaktan hoşlanmaz; zayıf, uzunca boylu, çok nazik ve terbiyeli bir arkadaştı. Oyununda iş yoktu. Mektepteki oyunlarda birkaç defa kaleci durmuş, büyük bir iş görememişti. Fakat idare hususunda muvaffakiyetliydi [başarılıydı]. Arkadaşları bir araya getirir, nizam ve intizam temin ederdi. Nitekim, Galatasaray Kulübü teessüs ettiği [kurulduğu] zaman da idareciliği ile temayüz etmiş [öne çıkmış], kulübün reisi olmuştu.”1

    Ali Sami Yen’in Otomobil Tutkusu!
    Ali Sami Yen ve Fahriye Yen Belgrad’da molada.

    “türkiye’de modern spor namına kurulan, oluşturulan ne kadar kurum varsa, yapılan ne kadar iş varsa hepsinde onun katkısı ve imzası vardı.”

    Aile ve Mektebi Sultani
    Daha 19 yaşındayken ülkede koyu bir baskının yaşandığı bir ortamda futbol takımı kurabilecek cesareti kendinde bulan, bu kadar güçlü ve saygın kişiliğinin kökenlerinde ne yatıyordu?

    Elbette ailesi ve okuduğu okul. Daha doğrusu “kültür” ve “eğitim”. Müthiş bir aile ortamının içinde dünyaya gözlerini açtı Ali Sami. 20 Mayıs 1886 tarihinde İstanbul’da, ünlü dil bilimci ve yazar Şemseddin Sami’nin oğlu olarak, Kandilli’deki bir evde doğdu. “Fraşeriler” olarak bilinen ve bugün Arnavutluk’un bağımsızlık mücadelesinin öncüsü olan bir sülalenin üyesi olarak…

    Ali Sami Yen’in Otomobil Tutkusu!
    İtalya seyahati dönüşünde Türkiye sınırında, arkada muhacirler.

    Birbiri ardına yazdığı kitaplar, romanlar ve sözlüklerle bugün de kültür hayatımızın referans isimlerinden olan entelektüel babası Şemseddin Sami’nin bir çocuğa ilham veren atmosferinde yaşadı. Ancak bu atmosfer aynı zamanda epey zorluydu da. Annesini daha yedi yaşındayken kaybetti. Teyzesi Ayşe Hanım’ın yanında, kuzenleriyle birlikte büyüdü. Soylu bir sülale olan Fraşeriler, geniş aile olarak yaşıyordu. Kendi töreleri, gelenekleri vardı (Örneğin, eşi ölünce Ali Sami’nin babası, ölen amcasının eşiyle evlenmişti). Dört kardeşin en büyüğüydü. Sorumluluk alma, mücadele etme, pes etmeme yönünü de bu ortamda aldı.

    İlk tahsilini babasından alan Ali Sami, ardından dönemin önde gelen okullarından Galatasaray Sultanisi’ne gönderildi. Orada çok şey öğrendi. Modern spor anlayışından Fransızcaya, dönemin edebiyat akımlarından siyasal gelişmelerin tümüne… Ama bir şeyleri sıfırdan oluşturmayı, oluşturduktan sonrada azimle onu geliştirmeyi ve kurumsallaştırmayı da babasından öğrenmişti.

    Ali Sami, çocukluğunda edindiği bu birikim ve devraldığı bu gelenekle 1930’lu yıllara kadar süren müthiş yaratıcı günler yaşadı. Örgütçülüğü ve liderlik yetenekleriyle birçok yeniliği getirdi, yepyeni kurumların ortaya çıkmasını sağladı. Ancak 1930’lu yıllarla birlikte yavaş yavaş arka plana doğru çekilmeye, spor yöneticiliğinden elini eteğini çekmeye başladı. Bunda dönemin spora giderek egemen olan tek parti dönemi siyasetinin etkisi de olmuş olabilir.

    Otomobil_2 Ali Sami Yen ve Fahriye Han_m Sa raybosna'ya giderken bir köyde
    Ali Sami Yen ve eşi Fahriye Hanım Saraybosna’ya giderken bir köyde.

    Dünyayı Pembe Gösteren En Güzel Gözlük!
    İşte otomobil sevdası kendini geriye çekmeye başladığı bu yıllara denk geliyor. Bu sevdanın nasıl başladığını Ali Sami Yen, Vakit gazetesinden Reşid Halid Gönç’ün kendisiyle yaptığı söyleşide yönelttiği, “Şimdi en çok sevdiğiniz spor hangisidir ve hangisini yapmak kudretindesiniz?” sorusuna cevap verirken şöyle anlatmıştı:

    “Bu iki suali birleştirdiğinize çok iyi ettiniz. İnsan her yaşta bir spor yapabilir. En çok sevdiği spor, tatbik edebildiği, vücudunun seve seve kolaylıkla tahammül edebildiği spordur. Sporu tatbikatsız ve nev platonizm içinde sevmek eksik bir duygudur. Eskiden dansı çok severdim. Hâlâ da severim. Fakat adalenin elastikiyeti ve kudreti ile ahenk bozulmaya başlayınca, aynı cazibenin kalmasına imkân yoktur. Bugün en çok sevdiğim spor otomobilciliktir. Bu merakı da bana 1931’de bir talebem aşıladı. ‘Bu medeni vasıtayı kullanma mecburiyeti düşebilir.’ diyordu. Haklı buldum. Şoförlük, makinistlik dersleri aldım. Tamiratı kendim yapa yapa bir meleke tayin ettim. Ve bu sayede şoförsüz dört uzun seyahat yaptım. İmkân bulanlara tavsiye ederim. Dünyayı pembe görmek için bundan güzel gözlük olamaz. Vapur ve şimendifer seyahati bunun yanında bir karikatür kalır. Çünkü bu vasıtalar kendileriyle beraber her gittikleri yere standardize edilmiş ruhlarını da götürürler ve asıl güzelliği taşıyan teferruatın üzerinden atlarlar.”2

    Otomobil_3 Ali Sami Yen'nin çektiği Şişli Merkez Garajı çalışanları, 1946-1
    Ali Sami Yen’in çektiği Şişli Merkez Garajı çalışanları, 1946.
    Otomobil_3 Ali Sami Yen'nin çektiği Şişli Merkez Garajı çalışanları, 1946-2
    Otomobil_3 Ali Sami Yen'nin çektiği Şişli Merkez Garajı çalışanları, 1946-3
    Otomobil_3 Ali Sami Yen'nin çektiği Şişli Merkez Garajı çalışanları, 1946-4
    Otomobil_3 Ali Sami Yen'nin çektiği Şişli Merkez Garajı çalışanları, 1946-5

    Yolsuz, Köprüsüz, İstasyonsuz Bir Tutku…
    1931 yılından söz ediyor Ali Sami Yen. Bu cesaretinin arka planını daha iyi anlayabilmek için 1930’lu yılların başlarındaki Türkiye’nin fiziki koşullarını hatırlamak şart.

    1930’larda tüm Türkiye’deki otomobil sayısı 4.500 civarındaydı ve çok büyük çoğunluğu devlete aitti. Kara yollarında benzin istasyonu olmadığından zaten az sayıdaki otomobil sahibi olan insanlar, büyük şehirlerdeki sınırlı sayıdaki istasyonlardan bidonlarını da doldurarak yola çıkmaktaydı. Peki, 1930’lu yıllarda Türkiye’de kara yolları nasıldı? Esas olarak Anadolu’nun yüzlerce yıl kullanılan İpek Yolu izlekleri kullanılıyordu. Askerî ihtiyaçları karşılamak için kara yolu ağları tüm Anadolu’da geliştirilmişti. Ama yine de kötüden biraz halliceydi. İstanbul-Ankara arasındaki zorlu yol, otomobille -o da hiç arıza, teknik problem vs. olmazsa- ancak 80 saatte gidilebilmekteydi. En büyük problem ise köprüsüzlüktü. Atatürk Cumhuriyeti, başlangıçta bütün enerjisini demir yolu yapımına ayırsa da 1929’dan itibaren kara yolları da hızla gelişmeye başladı. 1930’ların başında ülkede otomobille gidilebilecek yaklaşık 16.000 km yol vardı. Genel olarak kötü durumda, tamire muhtaç, bakımsız iz şeklinde yollar… Dolayısıyla bu yollarda yolculuğa çıkmak, öncelikle büyük cesaret ama hemen ardından mekanik bilgisi gerektiriyordu…

    Otomobil_4 Macaristan'da Galatasaray'_n kald_ ğı otelin önünde arabasıyla,1935
    Ali Sami Yen, Macaristan’da Galatasaray’ın kaldığı otelin önünde arabasıyla, 1935.

    Tamircinin olmadığı, benzinliklerin sadece şehirler ile büyükçe kasabalarda olduğu yollarda seyahat… Ama bakir, müthiş bir yolculuk duygusu veren, Ali Sami’nin müthiş tanımlamasıyla, “Dünyayı pembe görmek için bundan güzel gözlüğün olamayacağı” yollar…

    Otomobil_5 Ali Sami Yen Turing Umumi Heyeti'nde, 1937
    Ali Sami Yen, Türkiye Turing ve Otomobil Kulübü Umumi Heyeti’nde, 1937.

    Türkiye’den Avrupa’ya Uzanan Otomobil Seyahati
    Ali Sami, “asıl güzelliği taşıyan teferruat”ları yakalamak üzere Türkiye’yi karış karış gezdi. Bursa’ya, Ankara’ya, İzmir’e gitti, Trakya’yı dolaştı. Hatta Türkiye sınırlarını da aşarak Avrupa yollarına da otomobiliyle çıktı. Aralıklı olarak eşi Fahriye Hanım’ı da yanına alarak her biri bir aya yakın süren tam dört Avrupa seyahati düzenledi. İstanbul’dan düzenli kalkan vapur seferleriyle İtalya’nın Brindrisi Limanı’na otomobiliyle ayak bastıktan sonra, bu seyahatlerde hemen hemen bütün Avrupa ülkelerini gezdi. Fransa, Almanya, Avusturya, Belçika, Hollanda, Macaristan, Çekoslovakya, Romanya, Yugoslavya hatta İngiltere, Ali Sami Bey’in otomobille 1930’lu yıllarda seyahat ettiği ülkelerden bazılarıydı.

    Tüm seyahatlerinde titizlikle günlük olarak notlarını aldı. Hangi ülkede, hangi şehirde nerede kalınır; nerede lastik tamir ettirilir, tamirciler nerelerde bulunur… Tümünü ayrıntılı yazarak İstanbul’a döndüğünde kendisi gibi otomobil meraklısı arkadaşlarıyla paylaşmaktan geri durmadı. Hatta kurucusu olduğu Galatasaray’ın 1935’te Macaristan’a, 1938 yılında Yugoslavya’ya düzenlediği turnelere kendi otomobiliyle giderek katıldı. Her gittiği yeri fotoğrafladı; bu fotoğraflardan geniş seyahat albümleri hazırladı.

    Türkiye’de Motor Sporları ve Ali Sami Yen
    Otomobil merakı sadece bir hobi olarak da kalmadı. Yabancı dillerden motor sporları yönetmeliklerini tercüme ederek motor sporlarının ülkemizdeki ilk yazılı kurallarını hayata geçirdi. Kırklı yıllarda Seyrüsefer Komisyonu üyeliğiyle Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nun otomobil kısmının başkanlığı görevini üstlendi. Önce “Türk Seyyahîn Cemiyeti” sonra “Türkiye Turing Klöbü” (Touring Club Turc) adlarını taşıyan kurumda görev yaptığı dönemde Türkiye’nin ilk tanıtım afişleri, ilk turistik rehberleri hatta ilk kara yolu haritası basıldı. Bir spor kulübünün kurucusu olan Ali Sami Bey, elbette Türkiye’deki motor sporlarının da ivme kazanmasına öncülük etti. Dönemin hazırladığı altyapıyla motor sporları kırklı yılların sonlarından itibaren Türkiye’de de yapılmaya başlandı.

    Otomobil_İtalya seyahati albümünden, 1934-1
    İtalya seyahati albümünden, 1934.

    Ali Sami Yen için otomobil aslında sadece bir çocukluk hayali değil, aynı zamanda bir özgürlük sembolüydü. Sultan Abdülhamid, babası Şemseddin Sami’ye ev hapsi vermişti. Erenköy’deki köşkte geçirdiği bu yıllar, içinde büyüyen hürriyet tutkusunun alamet-i farikası olmuştu. Payitahtta her şey gibi otomobil de yasaktı. Sultan Hamid, kendisi için de sipariş ettirmiş olmasına rağmen, her zamanki korkularıyla İmparatorluğa Avrupa’dan otomobil sokturmuyordu. Ama o, yasağa rağmen matbuatta Fransa’dan tercüme edilen otomobil haberlerini okuyarak büyümüştü. İçinde kaçıp gitme, uzaklaşma arzusunu uyandıran büyülü haberlerin hepsini kesip saklamıştı.

    Mektebi Sultani’ye girdiğinde, dönemin adlandırmasıyla velospite (bisiklete) düşkün olmasının sebebi de oydu. Hiçbir zaman otomobil sahibi olamayacağını biliyordu ama binbir yalvarmanın ardından babasını ikna edebilmiş ve bir velospit aldırabilmişti. Sınıf arkadaşları Aziz ve Rana ile velospitle Üsküdar’a, oradan Çamlıca’ya gitmekten, Beykoz’a inmekten büyük mutluluk duyuyordu. İşte 1931’de Reji’de (Tekel) çalışırken nihayet 716 plaka numaralı (Daha sonra 1686 plaka no.) bir Ford otomobilin sahibi olmayı da başarmıştı. Artık hayallerini gerçekleştirebilecek, dünyayı bu “pembe gözlüklerle” görmeye başlayabilecekti. Bunun için yapması gereken sadece otomobili her yönüyle öğrenmek, mekaniğini hatmetmek, dağ başında bozulsa da tamir edebilecek düzeye ulaşmaktı ki bu da onun gibi meraklı ve tutkulu biri için çok kolaydı.

    Ali Sami Yen, 29 Temmuz 1951 günü sabaha karşı geçirdiği bir kalp krizi sonucunda hayata veda etti.


    “o, atatürk’ün deyimiyle, ‘muasır medeniyet’e yüzyıllarca uzak kalmış ülkenin insanlarına yaptıklarıyla, başardıklarıyla ilham kaynağı olmuş; merak etmeyi, cesareti, yeniliklere hep açık olmayı ve sürekli ilerlemeyi asla vazgeçilmeyecek bir miras olarak bırakmıştı…”

    O, sadece Galatasaray Spor Kulübü’nün ve Türkiye’de modern spor kurumlarının kurucusu ve yöneticisi olarak tarihe geçmemişti. Genç Cumhuriyet’in kurucu kuşağının üyelerinden biri olarak, Atatürk’ün deyimiyle “muasır medeniyet”e yüzyıllarca uzak kalmış ülkenin insanlarına yaptıklarıyla, başardıklarıyla ilham kaynağı olmuş; merak etmeyi, cesareti, yeniliklere hep açık olmayı ve sürekli ilerlemeyi asla vazgeçilmeyecek bir miras olarak bırakmıştı… #

    Otomobil_İtalya seyahati albümünden, 1934-2
    Otomobil_İtalya seyahati albümünden, 1934-5
    Otomobil_İtalya seyahati albümünden, 1934-4
    Otomobil_İtalya seyahati albümünden, 1934-3
    Otomobil_İtalya seyahati albümünden, 1934-6
    DİPNOTLAR
    Ruşen Eşref Ünaydın, Galatasaray ve Futbol, Yenilik Basımevi, İstanbul, 1957.
    Vakit, 27 Mayıs 1946
  • Güneşe Doğru

    Güneşe Doğru


    nâzım hikmet denince akla ilk gelenin şiir, oyun hatta roman olması doğaldır. buna senaryolarını, çevirilerini, mektuplarını da eklemek mümkündür. bilinen pek çok başkaca özelliğinin yanında belki de en az bilinen yanlarından biri ise sinema yönetmenliği olsa gerek. gökhan akçura, nâzım hikmet’in sinemacılığını, esas olarak da “tek” uzun metrajlı filmi güneşe doğru’yu anlattı.

    Günese_Dogru_1. Güneşe Doğru seti-2
    İpek Film Stüdyosu’nda Güneşe Doğru seti. Soldan: Arif Dino, kameraman Lazar Yazıcıoğlu, baş kadın oyuncu Mediha Hanım, Nâzım Hikmet, omuzuna dayandığı ressam Faruk Morel, arkalarında İhsan İpekçi ile Osman İpekçi.

    Nâzım Hikmet’i doğal olarak öncelikle şair yönüyle tanırız. Biraz daha derine indiğimizde onun oyunlara ve romanlara da imza attığını görürüz. Ama pek görünmeyen, iyice gizlenmiş bir yanı ise sinemacılığıdır. Nedeni ise sinemaya önem vermemesi değil, bu alanda bir emekçi gibi çalışmak zorunda kalışından dolayı yaratıcılığını hayata geçirememesidir. Nâzım Hikmet’in yaşamak için ihtiyacı olan nafakayı sağlayan bir sanat dalıdır sinema. Nâzım Hikmet’in sinemayla ilgili çalışmaları 1932 yılında başlar. O yıl çekilen Bir Millet Uyanıyor filminde reji asistanı, Karım Beni Aldatırsa da ise senarist olarak görev üstlenir. Bir yandan da dublaj stüdyosunu yönetmektedir. Üst üste çekilen operet filmlerinin senaryolarını yazar, Karagöz, Düğün Gecesi gibi kısa filmlerin yönetmenliğini üstlenir.

    Bir İlk ve Son!
    1937 yılında İpek Film Nâzım Hikmet’e bir uzun metraj film yapması için şans tanır.
    Ama ekonomik problemlerini çözememiş olan film şirketi, çok düşük bir bütçeyi onaylamıştır. Filmin adı ise Güneşe Doğru olacaktır. Oyuncu kadrosundaki tek profesyonel oyuncu Ferdi Tayfur’dur. Daha önce hiçbir deneyimi olmayan Mediha adlı bir genç kız ve Arif Dino diğer önemli rolleri paylaşırlar. Musiki kısmında Bayan Nerkis, Fahire, Refik, Safiye (Ayla) ve Neyzen Tevfik kısa sahnelerde boy gösterirler. Dekorların Abidin Dino tarafından yapıldığını, kameramanın da Lazar Yazıcıoğlu olduğunu ekleyelim.
    Filmi, yıllar içinde kaybolduğu için bulup izleme olanağımız yok. Dönemin gazete röportajlarına ve el ilanlarına göz atarak konusunu aktarmaya çalışalım: “Operatör Cemil, Tıp Fakültesi öğrencisi olan kızı Ayşe ile beraber İstanbul’un uzak sayfiyelerinden birinde oturmaktadır. Operatör Cemil’in komşusu ise besteci Ahmet Ali’dir. Sakat bir adam olan Ahmet Ali, talebesi ve sevgilisi olan bir dansözle yaşamaktadır. Bir gece doktorun bahçesine acayip bir adam girer. Bu, özel bir akıl hastanesinden kaçmış bir hastadır. Kim olduğunu, nereden geldiğini bilmeyen ve adı Hasan olan bu kişinin mütareke yıllarında bir Darülfünun öğrencisi olduğunu, bir kaza sonucu hafızasını kaybettiğini ve kendisini Kraliçe Viktoria devrinde yaşayan seksenlik bir ihtiyar gibi gördüğünü anlarız. Doktorun güzel kızı Ayşe, babasını, delikanlıya bir ameliyat yapmaya zorlar. Doktorun yaptığı bu ameliyat başarıyla sonuçlanır fakat hafızasına kavuşan delikanlı, aradan geçen on beş yıla ilişkin hiçbir şey bilmemektedir. Kendisini hâlâ o meşum kazaya uğradığı Mütareke Dönemi’nde sanır. 35 yaşına geldiği hâlde, hisleri, bilgisi, tecrübeleri on beş yıl önceki öğrenci ile aynı kalmıştır. Bir gün bestekâr Ahmet Ali, operatör Cemil’e sakatlığını gidermek için müracaat ettiği sırada, Hasan on beş senelik bir uykudan uyandığını Ayşe’den öğrenir. Dünyanın bu on beş senede geçirdiği muazzam değişiklikler, kazandığı yenilikler onu yıldırır ve intihara karar verir. Bu niyetle Sarayburnu Parkı’na gider. Sahile doğru yürürken yolda bir kese kâğıdı görür. Açlığın verdiği bir ümit ve arzuyla bu kâğıdı alır. Kese kâğıdı elma kabuklarıyla doludur. Hayal kırıklığı içinde, önünde bulunduğu bir sıraya yığılır. Gayriihtiyari elinde tuttuğu kese kâğıdına ilişen gözleri bir cümle üzerinde durur. Okur: ‘Ölmek kolay… yaşamak güç, fakat şereflidir!’”

    Günese_Dogru_2. Güneşe Doğru AFİŞ
    Güneşe Doğru filminin yakın dönemlerde yapılmış afişi.

    Kameranın İlk Kaydırıldığı Film
    Nâzım’ın üvey oğlu Memet Fuat da anılarında, “İpek Film Stüdyosu’nda uzun süre Güneşe Doğru adlı filmin çekimini izlemiştim.” diye anlatmaya başlar. “Anladığıma göre bunun nitelikli bir film olması isteniyordu. Halkın hoşlandığı şeylerle tasarlanmamıştı. Sanki bütün stüdyo nitelikli film üretme sınavına girmiş gibiydi. Bu arada Nâzım da konulu bir filmde sanırım ilk bağımsız yönetmenlik sınavını veriyordu. Daha önce Muhsin Ertuğrul’a yardımcılık etmişti.” Güneşe Doğru filminin Türk sinemasını geliştirmek için yapılmış bir atılım olduğunu düşünen Memet Fuat devam eder: “Dışarlara az neredeyse bütünü stüdyodaki dekorların içinde çekiliyormuş gibi geliyordu bana. Hep oradaydılar. Çok özeniyor, her sahneyi çekmeden önce birçok kez oynuyorlardı. Önemli bir yenilik de kameranın yürütülmesiydi. O dönemde günümüzdeki gibi gelişmiş araçlar yoktu. Kamera ise kocaman bir kutuydu. Marangozlardan biri oluklu bir tahta yapıp kayganlaştırmış, o oluğun içine de üstüne kameranın konacağı bir kızak yerleştirmişti. Böylece kamerayı çekerek belli bir doğrultuda hiç sarsmadan kaydırabiliyordunuz. Hem Nâzım hem de kameraman bu buluşa çok sevinmişlerdi. Oluğu yapan genç marangoz günlerce gelene gidene tanıştırılıp övgülere boğulmuştu. Türkiye’de çekilen bir filmde kameranın ilk olarak kaydırıldığı söyleniyordu.”0

    Günese_Dogru_3.  Arif Dino Güneşe Doğru filminde
    Arif Dino, Güneşe Doğru filminde.

    Başrolde Arif Dino
    Filmde başrollerden birini üstlenen Arif Dino normal yaşamında konuşmayı pek sevmediği hâlde bu film çekilirken oldukça farklı bir görünüm taşır. İpek Film Stüdyosu’nda Ercümend Behzad Lav ile bazen kendilerini konuşmaya öyle kaptırırlar ki ancak megafonla bağırırak susturulabilirler. Nâzım Hikmet, Kral Übü’nün marifetlerini ondan öğrenir. Necip Fazıl’la Tanrı’nın var olup olmadığı üzerine tartışırlar. Necip Fazıl kızar, “Öleceksin, ölünce nereye gidecek ve ne olacaksın, hiç düşünmedin mi!” diye sorar. Arif Dino cevap verir: “İçinde yokluk ve boşluk acısı da olmayan bir yokluk ve boşluğa gideceğim!”0

    Senenin Biricik Türk Filmi ve Eleştiriler
    Film 28 Ekim 1937 gününden itibaren İpek Sineması’nda, bir gün sonra da İzmir Elhamra Sineması’nda gösterilmeye başlanır. İlanlarda, “3 senelik fasıladan sonra ilk defa olarak Türk artistlerinin, Türk rejisör ve musiki üstadlarının yaptığı senenin biricik Türk filmi”, “…ihtişamı binlerce figüran! Baletler! Hayır! Bunlar yok! Fakat, temiz bir aşk, vatanseverlik, güzel bir mevzu, sinema tekniğinin son ilerleyişine uyan bir rejisi var.” diye yazar. “Güzellik, aşk, yurtseverlik, sergüzeşt [macera] ve heyecan filmi.” diye de noktalar.

    Günese_Dogru_01 NAZIM PORTRE CO
    Nâzım Hikmet

    Film yeterince beğenilmez ve basında da karşılığını bulmaz. 22 Kasım 1937 tarihli Ulus gazetesinde Y.N. [Yaşar Nabi Nayır?] imzalı bir yazı, İpekçilerin başarısız yapımcılıklarının bir sonucu olarak birkaç yıldır yeni bir film çekmediklerini, “…geçen yaz birkaç amatör genç[in] İstanbul’un mütevazı bir köşkünde bir araya gelerek iptidai [ilkel] vasıtalarla bir film” çevirdiklerini söyleyerek söze girer. Ardından ekler, bu film bitmiş bir eser hâlinde halkın önüne çıkarılmasaydı “…amatör gençlerin heveslerini kırmak ve bu teşebbüslerini tenkid etmek [eleştirmek] istemezdik…” Yazı şöyle devam ediyor: “Bu filmde bütün kusurlara tahammül etmek mümkündür ama işin en acemisi amatörlere bile mükemmel fotoğraflar elde etmek imkânını veren bugünkü ileri teknik asrında beyaz perdeye akseden bulanık ve karanlık resimleri beğenmek elden gelmiyor.

    Ama vasıta diyeceksiniz! Fakat unutmamak lazımdır ki sinema vasıta işidir ve bundan mahrum olanların oyuncağı olamaz. Güneşe Doğru’nun son derece iddialı fakat gene de en basit birlikten mahrum olan mevzuunu bir tarafa bırakınız, aktörlerin konuştukları o Türkçe nasıl şeydir? Acaba bu filmde oynayanlar, hiçbir Garp filmi seyretmemişler ve bunlarda ne kadar tabii konuşulduğunu işitmemişler midir? Konuşmada tasannun [yapmacıklığın] ve özentinin mükemmel bir örneği olan bu film, en ziyade bu tarafıyla halkı güldürmüş değil midir? Sonra filmin sonuna alkış toplamak için ilave edilmiş olan kısımları biraz cüretkârlık telakki etmemeye imkân yoktur. Eğer Güneşe Doğru’da sanatımız hesabına en küçük bir ümit ışığı fark etmiş olsaydık, tenkitlerimizi bu kadar acılıkla ifade etmekten çekinirdik. Ne yazık ki bir buçuk saatimizi alan -çalan diyecektik- bu temaşadan sonra dimağımızda biriken intibalar arasında her şey var, fakat ümit yoktur. Şu hâlde sinemacılığımızın yeniden dirilmesini hususi teşebbüslerden beklemekten ümidi kesmeli miyiz? Aksi ispat edilinceye kadar buna inanmaya temayül ediyoruz.”0

    Bir iki hafta sonra bu kez Akşam gazetesinde Hasan Âli Yücel’in film hakkında bir yazı kaleme aldığını görürüz. Yazı konuyu özetleyerek başlıyor ve şöyle devam ediyor: “İsim güzel; fikir, buluş güzel; senaryo muvaffakiyetli [başarılı]; konuşmalar çok tabii ve hatta maharetli. Hele bir kısım parçalar heyecan verici ve düşündürücü. Yerli musiki iyi yerleştirilmiş. Sevdiğimiz sanatkârları görüp işitiyoruz. Tabii ve suni dekorlar iyi seçilmiş, iyi yapılmış. Yirmi dört saat içinde mevzua en uyar vakitler yerli yerinde. Ona emeğini verenleri takdirle görmemek elde değildir. Bütün bunlar iyi. Fakat…”

    “Fakat” film başarısız… Yücel filmin niçin başarısız olduğunu açıklamaya çalışıyor… Bir eserin inşasında “bütün”ü oluşturmak esastır. Sanatçı da bu bütünü oluşturan alanlarda yeterli olmalıdır. Sanatçı kurucu ve inşacı olmalıdır. “Unsur, teknik ve inşa… Bunları, Güneşe Doğru filmini seyrederken yalnız bu güzel hüsnüniyet [iyi niyet] eserinde değil, bütün ilim ve sanat eserlerimiz için düşündüm. Mükemmele elbette noksanlardan gidilir. Tecrübe, muvaffakiyetin ilk şartıdır. Bu filme zekâ, emek ve para sarf edenler, boşuna bir zahmete girmiş değillerdir. Hayatında bir iş yapmayı kafasına koymuş her ferdimiz gibi onlar da bu eksikleri tamamlayarak bize her cephede tatmin edici yeni eserler verebilirler. Karanlıkta kalanlar, karanlığı tabii hâl sandıkları zaman tehlike vardır. Eğer onlar, uzaklarında bile olsa, ışığın mevcudiyetinden haberdar iseler, ona doğru yürüme cehdini [çabasını] ruhlarında buluyorlarsa aydınlığa çıkacaklarından şüphe yoktur. Bu filmin adı, hepimiz için, ilim ve sanat adamlarımızın hepsi için müşterek parola olmalıdır: Güneşe Doğru!”0

    Nijat Özön de filmin bütün “samimiliğine” karşın soğuk, yapmacık ve fantastik bir eser olmaktan öteye geçemediğini yazar.0

    Nâzım Hikmet film gösterime girdikten birkaç ay sonra tutuklanır ve 1950’ye kadar hapiste kalır. Böylece, belki de gelecek vadeden, attığı ilk adımda istediği başarıyı elde edememiş ancak üç dört adım sonra daha yetkin, güçlü eserler ortaya koyabilecek bir sinemacının kariyeri de sona ermiş olur. #

    Günese_Dogru_4. Güneşe Doğru ilan
    Güneşe Doğru filminin bir el ilanı.
  • İstanbul Sokaklarına İlk Kez Elektrik Kablosu Çekiliyor…

    İstanbul Sokaklarına İlk Kez Elektrik Kablosu Çekiliyor…

    17 Ağustos 1912

    19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren şehrin farklı bölgelerinde aydınlatma ve ısıtmada kullanılan gazhaneler, 1900’lere gelindiğinde artık artan gereksinime cevap veremiyordu. Kente elektrik enerjisi sağlayacak bir santralin kurulması gerekiyordu. Osmanlı Ticaret ve Nafia Nezareti (Bayındırlık Bakanlığı), Avrupa Yakası’nın ve Suriçi’nin elektrikle aydınlatılması için 1910 yılı Şubat ayında İstanbul’da bir elektrik santrali kurulmasıyla ilgili duyuruda bulundu ve ihale düzenledi. İhale sonrasında 1 Kasım 1910’da Nafia Nezareti nazırı ile Avusturya-Macaristan orijinli Ganz Şirketi temsilcileri arasında bir anlaşma imzalandı. Şirket, Nafia Nezareti ile yapılan anlaşma gereği ferman tarihinden itibaren altı ay içinde kendi yerine geçecek ve Osmanlı kanun ve kurallarına tabi olacak bir anonim şirket kurmakla yükümlüydü. 1911 yılının Nisan ayında kurulan bu şirkete, “Osmanlı Anonim Elektrik Şirketi” adı verildi. Sihahtarağa Elektrik Santrali inşasının başlamasıyla da Suriçi’nin belli kısımlarına elektrik kablosu çekilmeye başlandı…
    Üstteki fotoğrafın kim tarafından çekildiğine dair net bir bilgiye sahip değiliz ancak İstanbul’da elektrik işlerinin takibinden sorumlu İstanbul Konsorsiyumu tarafından çekilmiş olabileceğini pekâlâ söyleyebiliriz. 17 Ağustos 1912 tarihinde Nişantaşı, Harbiye’de çekilmiş olduğunu bildiğimiz bu fotoğraftaki işçiler, bugüne nazire yaparcasına sanki bir şeyler anlatmak istiyor… #

    Ayın Fotoğrafı
    FOTOĞRAF: CENGİZ ÖZKARABEKİR ARŞİVİ
  • Merkel’in Kitabı…

    Merkel’in Kitabı…

    Merhaba

    Almanya’nın eski Başbakanı Angela Merkel’in geçtiğimiz aylarda çıkan, anılarını paylaştığı ve Türkçesi “Özgürlük” anlamına gelen Freiheit kitabında ülkemiz adına da ilginç detaylar vardı. Benim en fazla dikkatimi çeken bölüm şu oldu: “Erdoğan ve Davutoğlu ile görüştük, anlaştık. AB Türkiye’ye 3 milyar euro verecek, Suriyeliler Türkiye’de kalacak, bu parayla onlara okullar, yerleşim yerleri yapılacaktı. Türkiye, kaçak Suriyelilere çalışma izni verecekti.” Merkel, bu konuyla ilgili yapılan görüşmeler sonucunda 3 milyar euro’ya anlaştıklarından bahsediyor. Kitaptan devam ediyoruz: “Buluşma 21.00’de başladı ve Davutoğlu orada, bire bir değişim önerisi de sundu. AB, Türkiye’ye iade ettiği her istenmeyen (suçlu) kaçak karşılığı, Türkiye’den bir göçmen alacaktı. Bu Yunan Adaları’nı ve AB’yi rahatlatacaktı. Rutte ile hemen kabul ettik. Ülkemize gelen kaçak sayısı yüzde 95 azaldı.”

    Bugün geldiğimiz noktada Avrupa ülkelerine maalesef artık vizeyle bile gidemiyoruz. Son gelişmede ise Suriye’de silahlı muhalifler (HTŞ) Şam’a girdi ve Devlet Başkanı Beşar Esad ülkeden kaçtı. Böylece 54 yıllık Baas rejimi de yıkılmış oldu. Ülkenin daha kaotik duruma düşmesi ise an meselesi. Ve maalesef dünya bir umursamazlık içinde…

    Yeni Yüzüyle “#tarih”

    Dergide bir kan değişimi yaşandı. Yeni tasarımı, içeriği, yazarları, artan sayfa sayısı ve hazırlayan yeni ekibiyle bizler devraldık bayrağı. Bu anlamda bizden önceki ekibe ve yazarlara teşekkürü bir borç biliyorum. Ayrıca şunu da belirtmeliyim ki kapımız #tarih’e yazmak isteyen yazarlara açık ve bize ulaşmak çok kolay… Peki, yeni yüzüyle #tarih’te neler var diyeceksiniz, kısaca anlatayım: Konularımızı daha dikkat çekici, ilgi gören ve merak uyandıran hikâyelerden oluşturacağız. Yanına belki de en iyi olduğumuz alanlardan biri olan zengin görselliğimizi de ekleyerek daha modern bir tasarımla okurlarımıza ulaşacağız. Geleceği şekillendirmenin ancak tarihi sorgulamakla olacağının bilincinde olan bir tarihsel perspektifle yapacağız bunu. Çünkü tarih sadece geçmiş değil aynı zamanda geleceğimizdir de. Tarihi bütün renkleriyle okurlarımıza ulaştırmak temel hedefimiz olacak.

    Tarihi sadece okunan hikâyelerle değil izlenen bir sistemle de sizlere sunmak istiyoruz. Bu sebeple aynı isimle bir YouTube kanalımız olacak ve güncel videolarla destek vereceğiz. Web tarafımız da güçlü olacak, her sabah “#tarih’te bugün” e-mailleriyle sizleri bilgilendireceğiz. Fakat şunu da belirtmeliyim ki sadece tarih vermeyeceğiz. Memleketin sıcak gündeminden kopuk bir #tarih düşünülemez. Bu ayın dosyası olan Şaduman Halıcı’nın “Sadakat mi Liyakat mi?” yazısı ve onun arkasından gelen Tayfun Uzbay’ın “Eğitim ve Bilimde Sadakat’e Karşı Liyakat” makalesi işte buna çok güzel örnekler.

    Tarih dergisi yaparken devletin de tarihine bakacağız. Türkiye’nin modernleşme rotasına değineceğiz. Tarih, toplum, yurttaş, siyaset ve kültür ekseninde Türkiye’nin daha demokratik ve güçlü bir hâle gelmesinde bizler de bu duvara bir tuğla koyacağız. Tabii ki sizlerle birlikte… Tarihin sayfalarını çevirmeye hazır mısınız…

    2025 yılı hepimize başarı ve mutluluk getirsin.

    Saygılarımla…

  • Cepheden Sahneye, Sahneden Tarlaya

    Cepheden Sahneye, Sahneden Tarlaya


    kırım savaşı gazisi abdullah çavuş’a sultan abdülmecid emekli maaşı bağlamak istese de genç ve zinde olduğu için çalışıp geçinebileceğini belirterek maaşı reddetti ve köyünde çiftçilik yaptı. yaşı ilerleyip bir maaşa ihtiyacı olduğunda ise devletten hiçbir yanıt alamayan abdullah çavuş’a ancak 55 yıl sonra maaş bağlandı… kırım harbi’ndeki cesareti ve gösterdiği yararlılıklarla namık kemal’i de etkileyerek önemli eseri vatan yahut silistre’nin kahramanlarından biri oldu. vatan yahut silistre eserinde, “ölsek kıyamet mi kopar?” sözleriyle ölümsüzleşti.

    Abdullah_Servet-i Fünun, sayı 994
    Servet-i Fünun, sayı 994, 14 Haziran 1910.

    Senaristliğini ve yönetmenliğini Duygu Sağıroğlu’nun üstlendiği, 1969 yapımı bir Memduh Ün filmi olan Vatan ve Namık Kemal’de Ahmet Kostarika’nın canlandırdığı ve “Kıyamet mi kopar?” replikleriyle belleklere yerleşen Abdullah Çavuş’u, seyredenler çok iyi hatırlar. Batılı anlamda ilk tiyatro kabul edilen bu eserin özgün adı Vatan Yahut Silistre, yazarı Türk aydınlanmasının öncülerinden Namık Kemal’dir. Victor Hugo ve Shakespeare’den etkilenen Namık Kemal, oyunlarında hayalî sahneleri, kişileri ve mizahı ustalıkla kullanmıştır. Aynı zamanda millî ve romantik tiyatronun ilk örneklerinden sayılan bu eserinde de eğlenceli sahneler ve renkli tipler vardır. Miralay Ahmet Sıtkı Bey’in yakın adamlarından Abdullah Çavuş mimikleri ve sözleriyle güldürürken, aynı zamanda askerin maneviyatını yükselten bir güç sergiler. Fakat yazıldıktan yaklaşık bir asır sonra Vatan ve Namık Kemal adıyla sinemaya uyarlanan oyundaki Abdullah Çavuş hayalî değil gerçek bir karakterdir.

    Yasak ve Sürgün!
    Namık Kemal, İstanbul’da tiyatro sanatını tanıtıp yaygınlaştırmak amacıyla kurulan tiyatro cemiyetinin üyesiydi. İbret gazetesinin 31 Mart 1873 tarihli sayısında yayımladığı bir sayfadan daha uzun “Tiyatro” başlıklı makalesinde bu sanat hakkında bilgi verdikten sonra kendisinin bu cemiyet için kaleme aldığı Vatan Yahud Silistre’yi yeni bitirdiğini ve yarın akşam sahneye konulacağını yazmıştı. Gerçekten oyun 1 Nisan akşamı Vatan adıyla Güllü Agop’un Gedikpaşa’daki tiyatrosunda sahnelendi. Anavatan, millet, hürriyet kavramları ilk kez bir edebiyat eserinde kullanılmaktaydı. Bunun sahne sanatına uyarlanması daha etkili oldu.


    “vatanseverlik duyguları kabaran seyirciler, ‘yaşasın vatan!’ ve ‘yaşasın kemal!’ sloganları atarak dışarıya çıktı. namık kemal’i tebrik etmek amacıyla fenerlerle gedikpaşa’dan ibret’in yönetim binasının bulunduğu beyoğlu’ndaki hacopulos pasajı’na kadar yürüdüler.”

    Vatanseverlik duyguları kabaran seyirciler, “Yaşasın vatan!” ve “Yaşasın Kemal!” sloganları atarak dışarıya çıktı. Namık Kemal’i tebrik etmek amacıyla fenerlerle Gedikpaşa’dan İbret’in yönetim binasının bulunduğu Beyoğlu’ndaki Hacopulos Pasajı’na kadar yürüdüler. Yoğun istek üzerine oyun 3 Nisan gecesi bir kez daha sergilendi. Aynı heyecanlı gösteriler o gece de tekrarlandı. İbret ise yaşanan coşkuyu sütunlarında gururla anlatmıştı. Bunun üzerine hükümet İbret’i süresiz kapattı. Namık Kemal’in yanı sıra gazetenin yazar kadrosundan Ebüzziya Tevfik, Nuri, İsmail Hakkı ve Ahmed Midhat önce tutuklanıp ardından çeşitli yerlere sürgüne gönderildiler. Vatan piyesi de yasaklandı. Birkaç ay sonra tiyatrolar Vatan adını değiştirip Silistre adıyla sahneye koyarak yasağı deldi. Zaten piyesin konusunu 1853-1855’teki Kırım Harbi’nde Silistre şehrinin savunması sırasında yaşanan askerî gelişmeler ve bir aşk hikâyesi oluşturmaktaydı. Namık Kemal, II. Abdülhamid’in 1876’da tahta çıkıp anayasayı ilan etmesiyle İstanbul’a döndüyse de yaklaşık on dört ay sonra anayasayı askıya alması üzerine onun için yeni bir süreç başladı. Zorunlu memuriyetleri ya da sürgün cezalarıyla sürekli taşrada bulundu ve 1888’de sürgünde öldü. Vatan Yahut Silistre’ye otuz yıl sürecek yasak geldi.

    Yasaktan, Sürgünden En Fazla Gösterilen Esere…
    Yazdıkları yüzünden İstanbul’a yaklaştırılmayan Namık Kemal’in fikirleri Jön Türkler’in ideolojisinin temelini oluşturdu. 23 Temmuz 1908 Anayasası’nın tekrar ilan edilmesinin getirdiği basın ve fikir özgürlüğü sayesinde Vatan Yahut Silistre yeniden sanatseverlerle buluştu. İstanbul, İzmir ve Selanik tiyatrolarında defalarca sahnelendi. Özellikle 31 Mart Olayı’ndan sonraki tarihî piyes furyasında en fazla gösterilen eserlerden biri oldu. II. Meşrutiyet, İttihatçıların anayasa ve hürriyet düşüncesini benimsetmek için geçmişin değerlerine sarıldıkları, millî bayram kutlaması gibi birtakım gelenekler icat ettikleri, eski fetihleri ve bunların kahramanlarını bir şekilde edebiyata ve sanata taşıdıkları bir dönemdi. Selahaddin Eyyubi’den Osman Gazi’ye, Barbaros Hayreddin Paşa’dan Turgut Reis’e, Alemdar Mustafa Paşa’dan Midhat Paşa’ya tarihinin parlak simaları, ihtifal (anma töreni), tiyatro, konferans gibi etkinliklerle hatırlatılmaktaydı. Söz konusu vatan ve kahramanlık olunca, bu temaların edebiyattaki öncüsü Namık Kemal hatırlanmadan olmazdı. Onun politik mücadelesi ve fikirleri gazete ve dergilerin sütunlarını süslerken tiyatro şirketleri de Vatan Yahut Silistre’yi sahnelemek için âdeta birbirleriyle yarış etmekteydi.

    Hayalî Değil Gerçek Bir Karakter
    Piyesin başrollerindeki İslam Bey ve Zekiye (Adem) gibi, Abdullah Çavuş da hayalî bir karakter zannediliyordu. Ta ki gerçek kimliğiyle İstanbul’da ortaya çıktığı 1909 yılına kadar.
    Abdullah Çavuş, Kırım Harbi’nin gönüllü kahramanlarından biriydi. Kırım, Silistre ve Tutrakan cephelerinde düşmanla göğüs göğüse çarpışmıştı. Gösterdiği olağanüstü fedakârlıktan dolayı Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa’nın teklifiyle Sultan Abdülmecid ona 110 kuruş emekli maaşı bağlamak istemişti. Fakat genç ve zinde olduğu için çalışıp geçinebileceğini öne sürerek maaşı reddetmiş, o zamanlar Aydın vilayetinin merkezi olan İzmir’e bağlı Menemen kazasının Emîr-i Alem köyünde atasından kalan arazide alın teriyle çiftçilik yapmayı yeğlemişti. Bu arada iki kız ve iki erkek çocuğu dünyaya gelmişti.
    Aradan geçen yıllar gençliğini ve enerjisini alıp götürdüğü için Abdullah Çavuş çalışamaz hâle gelmiş ve sefalete sürüklenmişti. Abdülmecid’den sonra üç padişah değişmişti. Daha önce devletin teklifini reddeden Çavuş bu defa kendisi Saray’a başvurarak maddi yardım talebinde bulundu. Fakat ne dilekçelerine cevap alabildi ne de İstanbul’daki tanıdıklarının aracılıkları işe yaradı. En sonunda 1909 yazında bizzat İstanbul’a gelerek Harbiye Nezareti’ne dilekçe verdi. Elli beş yıl önce “güçlü ve kuvvetli bulunduğundan millete yük olmamak üzere” reddettiği emekli maaşının şimdi bağlanmasını istedi.

    “Biz Ölürsek Kıyamet Kopmaz ya!”
    Tasvir-i Efkâr’ın muhabiri onunla kimsenin tahmin edemeyeceği bir mekânda, yıkanmak için gittiği hamamda düşerek vücudunu incittiği için tedavi gördüğü Yenibahçe’deki Valide Gureba Hastanesi’nde bir röportaj gerçekleştirdi. Gerçek adı Mustafa Halil’di, Mustafa Çavuş da deniliyordu ama o Abdullah Çavuş denmesinden daha çok hoşlanıyordu. Hastane bahçesinde ağaçların gölgesinde sorulan soruları içtenlikle cevapladı. Daha ziyade savaş günlerini konuştular. Rusların hücumları sırasında Topçu Kumandanı Musa Paşa’nın şehit düşüp herkesin ümidini kaybetmeye başladığı ve düşmanın son darbeyi indirmeye hazırlandığı esnada, “Bir Paşa’nın şehit olmasıyla kıyamet mi kopar?” diyerek askerleri yüreklendirmeye çalıştığını, kendisiyle “aynı kafada olan” Konyalı Hüseyin’le düşman cephesini havaya uçurma planı yaptıklarını, gece herkes uyurken sürüne sürüne gidip Arap Tabya’nın üstüne çıktıktan sonra yanlarında getirdikleri barutu toprağa serpe serpe ilerlerken düşman askeri tarafından fark edildiklerini, üzerlerine ateş yağmaya başladığını, ya ölümü göze alıp orada kalarak cephaneyi ateşlemek ya da başladıkları işi bitiremeden kaçıp canlarını kurtarmaktan başka çareleri kalmadığını, en sonunda, “Biz ölürsek kıyamet kopmaz ya!” diyerek barutu ateşlediklerini, yarım dakika içinde düşman cephanesinin ve askerinin havaya uçtuğunu, asıl kıyametin düşman tarafında koptuğunu ve o kıyametten nasıl canlı kurtulduklarına hâlâ şaşırdığını o günkü heyecanıyla nefes nefese anlattı. Hayatının bundan sonraki aşamasından ve İstanbul’a geliş amacından da bahsetti.

    Abdullah_(b) Abdullah Çavuş (Tarih Dergisi)-2
    Vatan piyesini izleyenler. Resimli Kitab dergisi, Eylül 1908.

    Muhtaçlar Tertibinden 300 Kuruş Emekli Maaşı…
    Abdullah Çavuş sonra köyüne döndü. Dilekçesini görüşen hükümet, talebini kabul etti. Soğuk bir kış günü Abdullah Çavuş’a, kendisini İstanbul’a davet eden yazı ulaştı. Fakat toptan ve baruttan korkmayan Koca Çavuş soğuktan ürkmüş, İstanbul’un havası sağlığına dokunur diye yaza doğru gelebileceğini belirtmişti. Gerçekten de bahar yağmurları mevsimini de atlattıktan sonra İstanbul’a geldi. Doğruca Harbiye Nezareti’ne gitti. 31 Mart Ayaklanması’nı bastıran Hareket Ordusu’nun kumandanı Mahmud Şevket Paşa yeni kabinede kendisini Harbiye Nazırı yaptırmıştı ve ülkeyi sıkıyönetimle idare etmekteydi. Hamiyetli Paşa, dimdik vaziyette karşısında selam duran, yüz yaşına merdiven dayamış Kırım gazisini hürmetle karşıladı. Muhtaçlar tertibinden 300 kuruş emekli maaşı bağlandığını müjdeledi.

    İstanbul basını Abdullah Çavuş’a büyük ilgi gösterdi. İkdam gazetesi, savaşın en dehşetli anlarında, diline pelesenk ettiği “Kıyamet mi kopar?” nakaratıyla yaşama meydan okuyan ve Namık Kemal’in ateşli kalemiyle kahramanlara yakışır biçimde karakterize ettiği bu şanlı askerin savaştan sonra köyüne dönerek hemşerileri arasında canlı bir tarih ve bir gurur abidesi olarak yaşadığını, Meşrutiyet’in ilan edildiğini duyar duymaz birden gençleşip âdeta Silistre’deki enerjisinin yerine geldiğini hissettiğini ve kendisini İstanbul’a attığını yazdı. İkdam’a göre, bağlanan maaş sadece kahraman gaziyi sevindirmekle kalmamış, vatan şairi Kemal’in yüce ruhunu da şad etmişti.

    Abdullah Çavuş İstanbul’da bazı kurumlarda ağırlandı. Bir gün Askerî Müze Müdürü Ahmed Muhtar Paşa onu davet etti. Çavuş müzedeki objeleri tek tek inceledi. Rusya’nın İstanbul Büyükelçisi Nikolay Çarikov’un eşi de o anda müzedeydi. Madam Çarikov, Sabah’ın ifadesiyle “95’lik delikanlının” etrafında subaylarla korunduğunu görünce kim olduğunu sormadan edememiş, Silistre kahramanı olduğunu öğrenince yanına yaklaşıp elini sıkarak iltifatta bulunmuştu. Çavuş ziyaretten sonra, müzeye konulacak resmini çektirmek için Kolağası Nureddin Bey’in refakatinde fotoğrafhaneye götürüldü. Yöresel efe kıyafetinin göğsündeki Kırım ve Silistre madalyaları ile beşinci Mecidî Nişanı’nın, onun deyimiyle “Sadakat Nişanı”nın belirgin biçimde görüldüğü fotoğrafını Servet-i Fünun dergisi kapaktan yayımladı.

    Ege’nin Robin Hood’u Çakırcalı Mehmet Efe!
    Abdullah Çavuş fotoğraf çektirmeye giderken yol üzerinde Bâbıâli Caddesi’ndeki Sabah gazetesinin ve ardından Tanin’in Nuruosmaniye’deki bürolarına uğradı. Namık Kemal Bey’in ölümsüzleştirdiği bu kahramanın tarih sayfalarında kaldığını zanneden gazeteciler onu karşılarında görünce şaşırdıklarını ertesi günkü nüshalarında itiraf ettiler. Tanin ziyareti sırasında Çavuş savaş anılarını, Rusların barut deposunu nasıl havaya uçurduğunu, savaştan sonraki yıllarının nasıl geçtiğini anlattı. Meşrutiyet’in ilanına kadar kimsenin hâl ve hatırını sormadığından yakındı. Onun iç ve dış politikadaki gelişmeler ile güncel sorunlar hakkındaki düşüncelerini merak eden gazeteciler, günün en sıcak konularından Girit bunalımı ve devletin yıllardır baş edemediği Çakırcalı Mehmet Efe’yi sordular. Kahraman Çavuş’un, Girit’te savaş çıkarsa gitmeye hazır olduğunu ifade etmesi dinleyenleri şaşırtmadı. Tanin, Yunanistan’la olası bir savaşta Abdullah Çavuş’un bayrak olarak kullanılması gerektiğini yazdı çünkü onun varlığının askeri motive edeceği ve düşmanın kolayca tepelenmesine yeteceği yorumunda bulundu. Resmî söylemin eşkıya diye nitelediği Çakırcalı’ya gelince; Abdullah Çavuş, otuz yıldan beri Aydın-Denizli-Antalya bölgesinde haksızlığa ve zulme savaş açarak zenginden aldığını fakire verdiği için Ege’nin Robin Hood’u olarak bilinen fakat yakayı devlete kaptırmayan bu kişiyi halk kahramanı olarak anlattı. Onun zalim yöneticilerden ve vurgunculardan aldığı paralarla yolları ve köprüleri tamir ettirdiğini, cami ve okul yaptırdığını, fukarayı kollayıp yoksul ve kimsesiz gençleri evlendirdiğini söyledi. Bu yüzden yörede çok sevildiğini, korunduğunu ve dolayısıyla yakalanmasının mümkün olmadığını ileri sürdü.

    Abdullah_(b) Abdullah Çavuş (Tarih Dergisi)-3

    VATAN
    YAHUD
    SİLİSTRE

    *

    Dört fasıl Tiyatro
    Eser:
    KEMAL
    Defa-i ûlâ [Birinci baskı]

    **

    Basmak ve bastırmak hakkı müellifin – Oynamak ve oynatmak hakkı Güllü Agop’undur.
    1287 [1873]

    Abdullah Çavuş, İstanbul’daki tanıdıklarından hayatta kalanları ziyaret ettikten sonra memleketine dönmeye karar verdi. Devlet 55 yıl sonra gazisine sahip çıkıp maaş bağlamıştı ama gazinin üzerinde hâlâ köyünden gelirken giydiği kıyafetler bulunmaktaydı. Bunu “şan-ı millîmize” uygun bulmayan bazı çevreler, Çavuş’un köyüne güzel elbiselerle dönmesi için harekete geçti. Ticaret ve Nafia Nezareti personeli, bir saat içinde aralarında topladıkları 245 kuruşla şanlı mücahide bir kat elbise aldılar. Asırlık gazi şık kıyafetiyle ve bundan sonraki yaşamını müreffeh biçimde geçirebileceği maaşıyla İstanbul’dan memnun bir şekilde ayrıldı. #

  • Aziz Nesin’in Çocukluğu Hangi Tekkelerde Geçti?

    Aziz Nesin’in Çocukluğu Hangi Tekkelerde Geçti?


    mizah edebiyatımızın en çok eser veren yazarlarından aziz nesin çocukluk ve ilk gençlik yıllarına ilişkin hatıralarını böyle gelmiş böyle gitmez başlıklı kitaplarında toplamıştır. bu serinin ilk cildi yol 1966’da, ikinci cildi yokuşun başı 1976’da, son cilt yokuş yukarı ise yazarın ölümünden sonra 1996 yılında yayımlanmıştır. gayet samimi bir üslupta kaleme alınmış bu hatıralarda aziz nesin etraftaki insanların tutum ve davranışlarını sosyolog gözüyle değerlendirmekle kalmaz, zaman zaman kendi hatalarını ve pişmanlıklarını dile getirmek suretiyle yakınlarından bir özür dileme fırsatı bulur.

    AzizNesin_1-Abdülaziz Efendi ve oğlu Mehmed Nusret (Aziz) Nesin 1957 yılında
    Abdülaziz Efendi ve oğlu Mehmed Nusret (Aziz) Nesin, 1957.

    Aziz Nesin’in asıl adı Mehmed Nusret’tir. Giresun, Şebinkarahisarlı Abdülaziz Efendi ile Ordu, Perşembeli Hanife Hanım’ın oğludur. Hanife Hanım’ı Ordu’da evlatlık edinen ve İkbal ismini veren liman reisi deniz binbaşısı Salim Bey sonradan Heybeliada’daki Deniz Lisesi’ne müdür olarak atanmıştır. Abdülaziz Efendi küçük yaşlarda ağabeylerinin peşinden İstanbul’a göç edip muhtelif yerlerde çalıştıktan sonra Heybeliada’daki lisede bahçıvanlık ve iaşe memurluğu yapmaya başlamıştır. Lisenin müdürü, dürüstlüğünden ve çalışkanlığından memnun kaldığı 32 yaşındaki bu gençle 13 yaşındaki evlatlık kızı İkbal’i 1913’te evlendirmiş, ilk çocukları vefat etmiş, ikinci çocukları Mehmed Nusret 1915 yılı Aralık ayında Heybeliada’da dünyaya gelmiştir. Aile fazla geçmeden Kasımpaşa’daki Yahya Kâhya Mahallesi’ne taşınmış, Nusret’in çocukluğu da burada geçmiştir. Babası Abdülaziz Efendi çalışkan ve kabiliyetli biri olmasına rağmen okul bitirmemiş olmanın engelini ömrü boyunca hissetmiş, devlet memuriyetine girip düzenli bir gelir elde etme imkânı bulamamıştır. Annesi ise hastalıklardan başını kaldıramamış, 26 yaşındayken vefat etmiştir. Aziz Nesin annesinin kabir taşı hakkında da hatıralarında bilgi verir. Mezarlıktan buldukları süslü bir kadın mezar taşının isim kısmını kazımışlar ve iptidai bir şekilde Hanife yazmışlardır.

    Aynî Ali Baba Tekkesi
    Abdülaziz Efendi Kasımpaşa’da aynı isimli sokakta bulunan Aynî Ali Baba Tekkesi’ne bağlı bir derviştir. Bağdatlı Şeyh Muhammed el-Ensarî tarafından1904 yılında tesis edilen tekkede Rıfaiyye ve Kadiriyye usulü tatbik edilmektedir. Babası Abdülaziz Efendi’yle katıldığı zikirler, tekkede karşılaştığı şeyh ailesi ve dervişler Mehmet Nusret’in çocukluk hatıralarında önemli bir yer tutar. Bu tekkenin şiş, kılıç gibi aletlerle burhan çıkarma merasimleri yurt dışından gelen seyyahların gezi yazılarına konu edilmiştir.

    AzizNesin_2-Aziz Nesin’in annesi Hanife Hanım’ın mezar taşı
    Aziz Nesin’in annesi Hanife Hanım’ın mezar taşı.

    Bulgar seyyah Peter Datcheef 1925 sonbaharında yanından geçerken kulak misafiri olup girdiği hayli harap vaziyetteki ahşap tekkede dervişlerin coşkulu zikirlerine şahit olmuştur (Peter Datcheff, Bir Bulgar Seyyahın Gözüyle Bilinmeyen İstanbul, İBB Kültür A.Ş. Yayını, 2018). Gözlemlerini anlatırken 7-8 yaşlarında bir çocuğun hep aynı yönde dönmeye devam ederek sema ettiğinden bahseder. O yıllarda tekkenin küçük dervişlerinden olan Aziz Nesin de gördüklerini şöyle anlatmaktadır: “Tekke’nin Semahanesinde zikrediyoruz. Ben de zâkirlerdenim. Üstümde bir beyaz entari, bir hırka, başımda tepesi tuğralı bir arakıye. Zikrederken coşuyoruz. Bu coşkulu havanın anlatılması zor. Semahanenin ortasında on kadar derviş dönüyor durmadan. Ben de bu dönenler arasındayım. İnsan döne döne uçacak, yerden ayakları kesilip göklere yükselecekmiş gibi oluyor. Alışmaktan olsa gerek, bu dönmelerin hiçbirinde gözlerim kararmadı, başım dönmedi, sendelemedim. Ortada on kadar derviş, entarilerinin etekleri uçuşup havalanarak dönerlerken, başka bir on-on beş derviş yanaklarına şiş batırıyorlar. Bunlar, kimi köşeli, kimi yuvarlak, uçları sivri, başları topuzlu şişler. Topuzlar süslü ve işlidir ve sarkan ince zincirleri vardır. Bu topuzlu şişleri dervişler yanaklarına sokarlar, ağzın içinden batırılan şişin ucu yanağın dışından çıkar. Böylece yanakları şişli olarak döner, zikrederler. Bir tanesiyle yetinmeyip, iki yanağına iki şiş, dahası üç şiş birden batıranlar da vardı. Şişin battığı yerden kan çıkmaz.”

    AzizNesin_3-Aynî Ali Baba Tekkesi’nin İstanbul’un işgal dönemindeki fotoğrafı
    Aynî Ali Baba Tekkesi’nin İstanbul’un işgali dönemindeki fotoğrafı.

    Aziz Nesin’in babası Abdülaziz Efendi, oğlunu da yanına alıp gittiği bir cuma namazında çok güzel Kur’an okuyan bir kişiyle karşılaşır. Orada tanıştığı ve evine davet ettiği Geredeli Ali Galip, küçük Nusret’in uzun seneler hem özel hocası hem de hayat rehberi olacaktır. Aynî Ali Baba Tekkesi’nin dervişleri arasına dâhil olan ve tekke hücrelerinden birinde kalan Ali Galip’ten okuma yazma, hat sanatı, matematik, geometri, Arapça ve Fransızca dersleri alan Aziz Nesin, “Galip Amca olmasaydı beni okutup yetiştirmeseydi, ben bugünkü ben olamazdım.” cümlesiyle hissiyatını dile getirir. Henüz 8 yaşında hafız olan Nusret, Kasımpaşa Cami-i Kebîri’nde öğle namazlarında mukabele okur. Nihanî mahlasıyla şiirler yazan Ali Galip tekkedeki zikirlerde ve sonrasında kurulan sohbet meclislerinde bilgisi ve görgüsüyle mühim bir şahsiyet olarak göze çarpar. Bu kadar donanımlı bir kişi olan Galip amcasının yüksek memur tanıdıklarının birçok vaadine rağmen bir mektepte öğretmenlik işi bulamaması, izbe köşelerde ikamet etmek mecburiyetinde kalması ve geçimini temin edecek bir para kazanıp Gerede’deki yaşlı annesini yanına getirip bakamaması Aziz Nesin’in hatıralarında hüzünle anlatılır.


    “küçük derviş aziz nesin’in de aralarında bulunduğu tekkenin dervişleri toplanıp 19 ekim 1922 günü istanbul’a giriş yapan refet paşa komutasındaki türk ordusunu karşılamaya giderler. bu muhteşem merasim için birçok tekkeden gelen farklı renkteki hırka ve başlıklarıyla dervişler sultanahmet meydanı’nda bu güzel hadiseye şahitlik ederler.”

    Torunu Vesile Hanım’dan dinlediğime göre Şeyh Muhammed el-Ensarî, tekkelerin 1925’te kapatılması sonrasında sırtına bir küfe vurmuş, önce kaldırılan mezarlıktan ağaç kökleri çıkararak hamama satmış, bitince hurda toplamaya başlamış, “Şeyh Baba çıldırdı.” sözlerine kulak asmayarak ailesinin iaşesini temine gayret etmiştir. Şeyh Muhammed el-Ensarî’nin eşlerinden Şanver Hanım’ın çocuğu olmamış, tekkenin idaresiyle ilgilenmiştir. Diğer eşi Vesile Hanım ise sessiz bir kişilik olup Aziz ve Muhyiddin isimli iki oğlu vardır. Aziz Nesin’in anlattığına göre büyük oğlu Aziz, Kuvâ-yı İnzibatiye’ye katılmış, işgal sona erip Türk ordusu İstanbul’a girince Avrupa’ya kaçmış, tekkede öğrendiği yanağa şiş batırma, tığ batırma, keskin kılıçla dil delme, keskin kılıç üstüne yatma, ağzındaki ateşte yumurta pişirme gösterileriyle bir Türk fakiri olarak ün kazanmıştır. Şeyh Muhammed el-Ensarî’nin küçük oğlu Muhyiddin ise askeriyeye girmiş, İstiklal Harbi’nde cephede bulunmuş, İstiklal Madalyası’na layık görülmüştür. Muhyiddin Ensarî, 1925’te tekkeler seddolununca (kapatılınca) Vakıflar İdaresi’nce oda oda kiraya verilen tekkeyi kıdemli binbaşı rütbesindeyken emekliye ayrılınca 1955-57 arasında boşalttırmış, emekli ikramiyesiyle tamir ettirip camiye dönüştürmek suretiyle yeniden ibadete açmıştır. 1972 yılında Yunus Emre albümünü hazırlayan Ruhi Su, Aziz Nesin’in tavsiyesiyle Aynî Ali Baba Tekkesi’ne giderek Şeyh Muhyiddin Ensarî’den meşk etmiştir.

    Küçük derviş Aziz Nesin’in de aralarında bulunduğu tekkenin dervişleri toplanıp 19 Ekim 1922 günü İstanbul’a giriş yapan Refet Paşa komutasındaki Türk ordusunu karşılamaya giderler. Bu muhteşem merasim için birçok tekkeden gelen farklı renkteki hırka ve başlıklarıyla dervişler Sultanahmet Meydanı’nda bu güzel hadiseye şahitlik ederler.

    Aziz Nesin’in anlattığına göre babası Abdülaziz Efendi, Sultan Abdülhamid’i çok seven hilafet yanlısı biri olup tekkeleri kapattığı için Mustafa Kemal Paşa’ya tepkili idi. Ancak İstiklal Harbi döneminde ailesini İstanbul’da bırakıp cepheye koşmuş, Anadolu’nun işgalden kurtarılması için mücadele etmiştir. Alın teriyle ailesini geçindirmek için sebze yetiştirip satan, yazdığı kitaplar sebebiyle hapse girdiği zamanlarda çocuklarına bakan bu fedakâr babayı Aziz Nesin, “Dünyaların en iyi babası benim babamdır.” diye yâd eder. Diğer yandan Galip amcası, Mustafa Kemal’e saygı duyan biridir. Tekkesine bağlı bir derviş olmanın yanı sıra Cumhuriyet’in ilanı sonrasında bir ümitle öğretmenlik yapabilmek için çırpınır. Fakat çaldığı kapılardan bir türlü olumlu cevap alamaz ve perişanlık içerisinde hayatını idame ettirmeye çalışır.

    Hallac Baba Tekkesi
    Küçük Aziz Nesin bir yandan Galip amcasından dersler alırken bir yandan da birlikte başka tekkelerin zikir meclislerine de katılır. Üsküdar’daki Hallac Baba Tekkesi bunlardan biridir. Buranın şeyhi olan Sadeddin Nüzhet Ergun, sonradan Kuleli Askerî Lisesi’nde Aziz Nesin’in hocası olacaktır.

    AzizNesin_4-Yıkılmadan evvel Hallac Baba Tekkesi Halil Rüştü İlkokulu’nun yanındaydı
    Yıkılmadan evvel Hallac Baba Tekkesi, Halil Rüştü İlkokulu’nun yanındaydı.
    FOTOĞRAF: İBRAHİM HAKKI KONYALI ARŞİVİ

    Beykoz, Sütlüce’de Halvetî Tekkesi
    Gittikleri bir başka tekke ise Beykoz’un Sütlüce mevkiindedir. “Gördüğüm en kalabalık tekke orasıydı. Dervişler sabaha kadar zikretmişler, Yunus’tan, daha başka ululardan ezgiler söylemişlerdi. Kalabalık bahçeye taşmıştı. Bir geniş gövdeli ağacın altında uyumuştum. Altımda posteki, üstümde bir derviş abası vardı. Ertesi gün oradan dönmüştük.” diye anlattığı fakat ismini vermediği bu mekânın Gözlüklü Ahmed Efendi tarafından tesis edilmiş Halvetî-Şa’banî dergâhı olduğunu tahmin ediyorum. Günümüzde askerî arazi içinde bulunan bu tekkenin sadece haziresi kalabilmiştir.

    Tekirdağı’ndaki Tekke
    Bir başka gün de Galip amcasıyla Tekirdağı’na giderek oradaki bir tekkede konaklarlar. Tekkenin şeyhi olan zat dava vekilliği yapmaktadır ve Galip amcasına bir iş bulunması konusunda yardımcı olacaktır. Fakat buradan da eli boş dönülür.

    AzizNesin_5-Kadızade Tekkesi’nin 1930’da Süheyl Ünver tarafından çizilen resmi
    Kadızade Tekkesi’nin 1930’da Süheyl Ünver tarafından çizilen resmi.

    Kadızade Tekkesi
    Bu defa Nesin ailesi Seyyid Ömer Mahallesi’ndeki Kadızade Tekkesi’ne taşınır. Tekkeler kapanmış, buranın şeyhi Naci Sıral, Defterdarlık’ta şube müdürlüğü yapmaktadır. Abdülaziz Efendi tekkenin bahçesinde yetiştirdiği sebzeyi satarak maişetini temin etmeye çalışırken küçük Nusret de Şeyh Naci Efendi’nin koyunlarından sağılan sütü Bayezid’deki bir dondurmacıya götürüyordu. Çorum, Erzurum, Aydın, Siirt ve Bilecik defterdarı olarak görev yapıp 1945 yılında emekliye ayrılan Kadirî Şeyhi Mehmed Naci Sıral’ın Kurtuluşlar Yükselişler isimli bir şiir kitabı bulunmaktadır.

    Uzun Yusuf Mahallesi’ndeki Tekke
    Oturdukları ev başkasına kiraya verilince Nesin ailesine yine yol görünür. Uzun Yusuf Mahallesi’nde yine bir tekkenin meşrutası kiralanır. Yanında haziresi bulunan bu tekkede, ev sahibeleri tekkenin şeyhinin kız kardeşi idi. Bir süre sonra Abdülaziz Efendi sur dibinde bir arsa bulup derme çatma bir kulübe yapar ve bahçesinde sebze yetiştirip satmaya başlar.

    Kara Baba Tekkesi
    Aziz Nesin, Davut Paşa Ortaokulu’ndayken arkadaşlarından biri olan Hilmi ile sonradan daha samimi olur. Aziz Nesin, Kuleli Askerî Lisesi’nde okurken tatil günleri Hilmi’nin babasının şeyhi olduğu Kara Baba Tekkesi’ne yatıya gider. Hilmi Karababa tahsile devam etmemiş, bir dişçinin yanında çalışmaktadır. Çemberlitaş’taki Rıfaî tekkesinin şeyhi Ali Haydar Efendi, Sultan Abdülhamid’in müezzinbaşılığını yapmış, İstiklal Harbi esnasında İstanbul’dan Anadolu’ya silah kaçırılmasına yardımcı olmuştur. Cumhuriyet’in ilanı sonrasında Tuz İnhisarı İdaresi’nde levazım müdürlüğü yapmış, ardından Balıkhane’de muhasebeci olarak çalışmıştır. Aziz Nesin’in anlattığına göre egzamadan ötürü kısa sakalını kesmiyordu. O dönemin bürokrasisi gericilik sayıp sakalını kestirmek isteyince onurlu bir insan olan Haydar Efendi emekliliği tercih etmiş ve iki sene sonra cilt kanserinden 1935’te vefat etmiştir. Kara Baba Tekkesi yakın zamanda restorasyon geçirmiş olup günümüzde de mevcuttur. #

    AzizNesin_6-Kara Baba Tekkesinin günümüzdeki hali (Fotoğraf- Mehmed Akif Köseoğlu, 2023)
    Kara Baba Tekkesi’nin günümüzdeki hâli.
    FOTOĞRAF: MEHMED ÂKİF KÖSEOĞLU, 2023
  • Devletin Partisi mi Parti Devleti mi?

    Devletin Partisi mi Parti Devleti mi?


    lozan’ın ardından ve cumhuriyet’in ilanından hemen önce 9 eylül 1923’te kurulan halk fırkası, 1923’ten 1950 yılına kadar, 27 yıl boyunca iktidarda kaldı. atatürk döneminde terakkiperver cumhuriyet fırkası (17 kasım 1924) ve serbest cumhuriyet fırkası’yla (12 ağustos 1930) geçilmek istenen çok partili yaşama geçiş denemeleri başarısız oldu. ikinci dünya savaşı’ndan sonra ismet inönü liderliğindeki chp ile 21 temmuz 1946’daki seçimlerle çok partili demokrasiye adım atıldı.

    Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin dönüşümüyle kurulan Halk Fırkası, 1923’ten 1950 yılına kadar, 27 yıl boyunca iktidar oldu. Bu iktidar sürecinde partinin iktidarını sağlamlaştırdığı ve çağdaşlaştırıcı misyonunun ağır bastığı rakipsiz tek parti olduğu dönem, 1925-1945 yılları arasındaki 20 yıllık dönemi kapsamaktadır. Türkiye’de ve Türkiye dışında kimi tarihçiler Türkiye’deki tek parti yönetimini o yıllarda Avrupa’da görülen otoriter/totaliter tek parti yönetimleriyle benzeştirmektedir.

    CHP Tarihinden
    1930 Seçimleri öncesinde Cumhuriyet Halk Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı destekleyenler bir arada. 

    İnsanlık Tarihinin En Karanlık Dönemi
    Birinci Dünya Savaşı ile İkinci Dünya Savaşı yılları arası (1914-1945) muhtemelen insanlık tarihinin en karanlık dönemi olarak tanımlanabilir. Bu, en azından Avrupa açısından böyledir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları bu dönemde çıktı, 1929 ekonomik krizi bu dönemde yaşandı, insanlık tarihinin gördüğü en büyük soykırım bu yıllar arasında gerçekleşti. Söz konusu tarihler arasında Avrupa’da Hitler, Mussolini, Franko ve Salazar gibi sağ, Stalin gibi sol diktatörler egemendi. Diğer pek çok ülkede askerî ve sivil diktatörler vardı. Demokratik ülkelerin sayısı son derece azdı. Dönem, demokrasinin giderek zayıfladığı, gerilediği, güncel bir deyimle “out” olduğu yıllardı.

    Rakamlar bağlamında söyleyecek olursak 1922’de dünyadaki 64 bağımsız devletin 29’u demokratikti. Demokratik devletlerin tüm devletler içerisindeki oranı %45’ti. Takip eden iki on yıl içerisinde (1942) demokratik devlet sayısında ciddi bir gerileme yaşandı. O tarihte 61 devletin sadece 12’si demokratikti. Demokratik devletlerin tüm devletler içerisindeki oranı %19’a gerilemişti. Dünyadaki bağımsız devlet sayısının 60 civarında olduğu ve bugün BM kayıtlarına göre 206 devlet olduğu dikkate alınırsa, aradaki farkın büyük ölçüde sömürge/koloni toprakları olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır.

    CHP’nin Tek Parti Yönetimi Otoriter/Totaliter miydi?
    Cumhuriyetin kurucu partisi olan CHP’nin Avrupa’daki otoriter/totaliter ve sağ partilerle benzer özellikler taşıdığına dair birtakım akademik (!) değerlendirmeler bulunmaktadır. Bu noktada Batı’da ve Batı dışında kurulan siyasal partileri birbirinden ayırmak gerekmektedir. İngiltere, ABD ve Fransa gibi ülkelerde siyasal partiler, yürütme organının gücünün kısıtlanması ve bu noktada egemen sınıfların kuvvetler ayrılığı için mücadelesi şeklinde ortaya çıktı. Almanya, İtalya, İspanya ve Portekiz gibi ülkelerde ise faşist partiler demokratik bir sürecin dışında ve ülkelerin tarihsel gelişiminden kaynaklanan sorunlar dolayısıyla gelişti ve iktidara geldiler. Ancak iki durumda da sınıfsal, sosyal ve ekonomik bir arka plan vardı. İşte Türkiye’deki tek parti yönetimi bu ikinci sırada söz ettiğimiz partilerle ilişkilendirilmektedir. Oysa birtakım farklılıkların olduğunun altını çizmek gerekir.

    Bir bağımsızlık savaşını yürüten kadronun ikiye bölünerek örgütlenmesiyle ortaya çıktı Halk Fırkası. Bir kanat bağımsızlık sonrası muhafazakârları olarak Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurdu. Bağımsızlık sonrası devrimcileri ise Cumhuriyet Halk Partisi’ni kurdu. Bu noktada devrimci kanat kurtuluşçu/kurtarıcı ve kurucu bir misyonla bağımsızlık sonrası çağdaşlaşma/uygarlık savaşını yürütmeyi üstlendi.

    Lozan’ın hemen ardından ve Cumhuriyet’in ilanından hemen önce kurulan Halk Fırkası’nın tüzüğünün birinci maddesi üstlenilen devrimci misyonu açık bir şekilde ortaya koymaktadır:

    “Madde 1- Halk Fırkası, Cemiyetler Kanunu gereğince kurulmuş, siyasi bir cemiyettir. Gayesi; millî hâkimiyetin, halk tarafından ve halk için uygulanmasına rehberlik etmek ve Türkiye’yi, çağdaş bir devlet hâline yükseltmek ve Türkiye’de, bütün kuvvetlerin üzerinde, kanun egemenliğini hâkim kılmaya çalışmaktır.”

    Aslında tüzüğün birinci maddesi basitçe söyleyecek olursak üç hedef ortaya koymaktadır:
    – Millî egemenliği/demokrasiyi sağlamak.
    – Türkiye’yi çağdaşlaştırmak.
    – Hukuk devleti.

    Sözünü ettiğimiz üç hedef Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında halen ulaşılmayı bekliyor. Deyim yerindeyse bardağın yarısı boş.

    Parti tüzüğünün ikinci maddesi ise partinin sınıflar üstü kimliğine vurgu yapmaktadır. Nitekim halk ve halkçı ifadeleri o zamanki deyimle müsavatı/eşitliği gerektirmekteydi ve bütün ayrıcalıkların kaldırılması amacını gütmekteydi:

    “Madde 2- Halk Fırkası nazarında halk kavramı: Herhangi sınıfa ait değildir. Hiçbir imtiyaz iddiasında bulunmayan ve genellikle, kanun önünde mutlak bir eşitlik kabul eden; bütün bireyler: Halktandır.”

    Tüzüğün ikinci maddesi partinin sınıf temelli bir parti olmadığını, ulusal bir parti olduğunu, farklı toplumsal kesimleri (sınıfsal yapısı gelişmemiş, büyük bölümü köylü) eşit ve birey olarak görmektedir. Toplumu ümmetten millete geçirmeye çalışan, dini ve etnik kimlikleri millet çatışında birleştiren, yurttaş ve birey temelli toplum yaratma iddiasında olan Cumhuriyet yönetiminin ve onun partisinin çağdaşlaşma politikaları ana hatlarıyla topyekûn kalkınmacı (eğitimden sanayiye, tarımsal üretimi artırmadan demir yollarına…), barışçı ve laik milliyetçidir.

    Etem Temin Objektifinden Ulu Önder Atatürk
    Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’in 10. yılı kutlamalarında Ankara’daki Hipodrom’da 10. Yıl Nutku’nu okurken. 

    Türkiye’deki tek parti yönetimini Batı dışındaki çağdaşlaşmacı tek parti yönetimleriyle karşılaştırmak yerinde olacaktır. Bu noktada Türkiye’deki CHP, Meksika’daki Kurumsal Devrim Partisi ile Hindistan’daki Kongre Partisi’ne benzer partilerden biri olarak anılabilir. Dolayısıyla Türkiye’deki CHP’nin tek parti dönemindeki yapısını Alman Nazi partisiyle ya da İtalyan Faşist partisiyle benzeştirmek gerçekçi değildir. Üstelik şunu da belirtmek gerekir ki faşizm için bile belli bir toplumsal gelişmişlik düzeyinin gerektiğini, köylü bir toplumdan faşizmin çıkmayacağını hatırlatmak gerekir. Üstelik tek parti dönemi CHP’si, Avrupa’daki ortanın solundaki ilerici partilerin örgütüyle birlikte hareket etmiş, bunların toplantılarına gözlemci olarak katılmıştır. Kendini faşist vb. otoriter partilere değil Avrupa’nın ilerici partilerine (Bunlar arasında Fransız Radikal Partisi de vardır!) yakın hissetmektedir. Bu bağlamda Cumhuriyet’in kurucularının dayandığı fikri temeller arasında hiç şüphesiz Fransız Devrimi’nin özgürlükçü ve eşitlikçi ilkeleri de bulunmaktadır. Nitekim bu bağlamda kurucu parti, doğrudan demokratik olarak tanımlanamasa ve otoriter olsa da ülke ve dünya konjonktürüne rağmen iki kere çok parti rejim denemesinde bulunan, okullarında Medeni Bilgiler diye okuttuğu kitapta demokrasiyi anlatan ve çocuklarına öğreten bir anlayışa sahiptir. Bunu belki “utangaç bir tek parti yönetimi” olarak tanımlamak mümkündür.

    Yükselen Otoriterlik ve Türkiye
    1930’lu yıllar dünyada otoriter ve totaliter rejimlerin ve ideolojilerin yükselme yılları oldu. Yükselen otoriterlik Türkiye’yi de etkiledi. Atatürk, bu etkileşimden Türkiye’yi korumak ve yabancı otoriter ideolojilerin Türkiye’ye yönelik olumsuz etkilerini ortadan kaldırmak için çaba harcadı. Bu noktada CHP Genel Sekreteri Recep Peker de 1935 yılında yapılan CHP Kurultayı’ndan sonra otoriter bir parti programı ve tüzüğü hazırladı. Bunu önce Başbakan İnönü’ye sonra da Cumhurbaşkanı Atatürk’e sundu. Atatürk’ün tepkisiyle karşılaşan ve “En yakın arkadaşlarımız bile bizi anlamamış.” demesine yol açan girişim sonucunda Recep Peker görevden alındı. Peker’in görevden alınmasında hükümet işlerine karışmasının da etkisi vardı. Peker görevden alındıktan sonra, CHP Genel Sekreterliği’ne İçişleri Bakanı Şükrü Kaya getirildi. Kaya hem İçişleri Bakanlığı hem de CHP Genel Sekreterliği görevini birlikte yürütmeye başladı (1936). Uygulama bununla da kalmadı; tüm Türkiye’deki valiler, CHP il başkanlıklarını üstlendi. Bu, parti-devlet özdeşliğinin değil devlet-parti özdeşliğinin işareti idi; daha açıkça söylemek gerekirse Parti’nin Devlet’e egemen olması değil, Devlet’in Parti’ye egemen olması söz konusudur. Böyle bir uygulamaya gidilmesinin nedenlerinden biri o dönemin dünyasında otoriter ve totaliter rejimlerin (Almanya, İtalya, Sovyetler Birliği…) tek partilerinin (faşist, komünist) devlet yönetimini ellerine almalarıdır. Yine İkinci Meşrutiyet döneminde İttihat ve Terakki Merkezi Umumisi’nin sorumsuz olmasına rağmen devlet yönetiminde etkili hâle gelmesidir. Tüm bunlar kurucu kadronun iki olumsuz örnekten yola çıkarak partinin devlete egemen olmasını engelleme çabasını beraberinde getirdi. Türkiye, bu partilerin tersine olarak, Parti’yi Devlet’in kontrolüne verdi. Devlet’i Parti’nin kontrolüne vermeyerek Türkiye’de totaliter eğilimlerin önüne geçildi.

    Yarım Kalan Demokrasi Devriminin Tamamlanması
    Atatürk’ün yarım bıraktığı demokrasi devrimini İnönü tamamladı. Benzer şekilde Atatürk’ün yarım bıraktığı muhaliflerle barışma politikasını da İnönü tamamladı. 1945’te İnönü’nün çok partili yaşama geçmesi dünya konjonktürünün de elvermesiyle gerçekleşti. Ancak diğer taraftan bu Atatürk’ün ideali ve kurucu felsefenin hedefiydi ve İnönü tarafından da kararlılıkla uygulamaya kondu. Dolayısıyla bir tek parti yönetimi barışçı yollardan iktidarı devretti. Bu istisnai örnek, Batı’daki partinin devlete egemen olduğu hiçbir ülkede bu şekilde gerçekleşmedi. O yönetimler zorla ve savaşla devrildiler.

    1950’de gerçekleşen Demokrasi Devrimi, Cumhuriyet Devrimi’nin son halkasıydı. Ancak demokrasi kültürünün ve altyapısının zayıflığı, DP yöneticilerinin giderek demokrasi dışı eğilimlere yönelmesi birtakım sorunlara yol açtı. Nitekim bu sorunlar dolayısıyla 1956 yılında İnönü, kendisine yönelik eleştirileri şöyle yanıtlamıştı:

    Ankara Hipodromunda At Yarışları
    Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 1940’lı yıllar, Ankara.

    “Arkadaşlar aramızdaki farkı bilelim. Biz mutlakıyetten bugüne geldik. Siz, bugünden mutlakıyete gidiyorsunuz.”

    İnönü yaşasaydı herhâlde bugünkü sisteme bakıp şunları söylerdi:

    “Arkadaşlar aramızdaki farkı bilelim. Biz devletin partiye egemen olduğu günlerden bugüne geldik. Siz, bugün parti devletine doğru gidiyorsunuz.”

    Sonuçta partiler geçicidir, kalıcı olan devlettir, millettir. Türk devlet geleneğinde devlet her şeyin öncesindedir. Nitekim “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” şeklindeki atasözümüz bunu net bir şekilde özetlemektedir. Günümüz Türkiye’sinde ise parti devlete egemen olma yolunda ilerlemektedir. Söz konusu atasözünden yola çıkarak “Devlet başa, parti hükümete…” demek yerinde olacaktır. Hükümetle devleti birbirinden ayırmak hem çağdaşlığın ve demokrasinin hem de ülkenin geleceğinin sigortasıdır. #

  • Kurtuluş Savaşı’nda Timur’un Kılıcı

    Kurtuluş Savaşı’nda Timur’un Kılıcı


    buhara halk sovyetler cumhuriyeti temsilcileri (kurulu) taşkent’ten denkleriyle (balya-bohça) yola çıkmış 1921 yılının aralık ayının son günlerinde inebolu’ya varmıştı. kurulun denklerinde en çok dikkati çekense kılıçlardı. yıl 1402… izmir’i kalıcı biçimde fetheden ve türkleştiren hükümdar büyük timur’du… izmir 15 mayıs 1919 günü kanlı biçimde işgal edildi. zamanında izmir’i türk yapan bu kılıcın yeniden izmir’i türk yapacağına inanıyorlardı. kılıç, bizzat mustafa kemal paşa tarafından batı cephesi karargâhı’na teslim edildi. 26 ağustos 1922 günü başlayan büyük taarruz’dan sonra türk ordusu cepheyi yarıp izmir’e doğru yürürken, kılıç da karargâhla birlikte izmir’e getirildi.

    Timur_1) Yüzbaşı Şerafettin Bey'in Timur'a Ait Kılıcı Aldıktan sonra hatıra olarak çekindiği fotoğraf (Kemal Arı Arşivi)
    Yüzbaşı Şerafettin Bey’in Timur’a ait kılıcı aldıktan sonra hatıra olarak çektirdiği fotoğraf. 

    1921 yılı Eylül ayında, aralıksız yirmi iki gün süren Sakarya Savaşı zaferle sonuçlanınca, bu büyük zafer bütün ulusta olduğu gibi dost ve kardeş uluslarda da sevinçle karşılandı. O zamana değin Anadolu’da Kemalistlerin başarılı olamayacağı yönündeki kanılar, hızla yerini büyük bir umuda bıraktı. Türklerin saldırıları püskürtebileceği ve girişilen zorlu savaşta emperyalistleri yenilebileceği yönündeki düşünceler güçlendi. Ankara ile diplomatik ilişkiler kurma çabaları hız kazandı. Bu nedenle Ankara’ya kimi kurullar gelerek temaslarda bulundu. Bu kurullardan birisi de 1922 yılı Ocak ayında Buhara’dan gelmişti.

    Buhara’dan Gelen Kurul
    Buhara o günlerde kurulalı henüz dört yıl olmuş, türlü iç çekişmelerden sonra hanlık yönetiminden kurtularak cumhuriyet yönetimine kavuşmuş bir ülkeydi. Sovyetler Birliği şemsiyesi altında büyük ölçüde özerk yapısını sürdürme çabasındaydı. Ankara ile diplomatik ilişkilere geçmek ve Ankara’nın Buhara’da bir büyükelçilik açmasını istiyordu. O günlerde Buhara’da ordunun kurulmasında Dünya Savaşı sırasında esir olarak o bölgelere gitmiş ama ülkelerine dönememiş Türk subayların büyük katkısı vardı.

    Taşkent’ten denkleriyle (balya-bohça) hareket eden kurul, 1921 yılının Aralık ayının son günlerinde İnebolu’dan karaya çıktı. Kurulu Kaymakam İsmail Hakkı Bey karşıladı. Bu kurulun başında Recep ve Mehmet Naziri Bey adında iki kişi bulunuyordu. O günlerde İnebolu’da tek bir otel vardı: Şeref Oteli… Konuklar bu otele yerleştirildi…

    Konuklarıyla ilgilenip onları otele yerleştirerek bir iki gün dinlenme olanağı sağlayan İsmail Hakkı Bey, Ankara’ya gitmek isteyen konuklarına, bilmedikleri Anadolu topraklarında refakat edecek birini görevlendirmek istiyordu. Geleceğin ünlü tarihçilerinden ve yapıtlarıyla Kurtuluş Savaşı’nı en güzel anlatacak kişilerden birisi olacak olan Enver Behnan’ı (Şapolyo) yanına çağırarak ondan kurul için Ankara’ya kadar rehberlik etmesini istedi. Enver Behnan Bey kendi isteğiyle ulusal savaşa katılmak için İstanbul’dan gelmiş ve gönüllü olarak bölgede görev yapıyordu. Son görevi, Tekâlifi Milliye (Ulusal Yükümlülükler) emirleri uyarınca köylülerin kağnılarıyla cepheye cephane ve mühimmat taşımasında, kağnı kollarında komutanlık yapmaktı. Bu görevinden dolayı bölgenin coğrafi yapısını çok iyi biliyordu.

    Kurulun Ankara Yolculuğu ve Denklerdeki Kılıçlar
    Enver Behnan Bey kendisine verilen bu görevi memnuniyetle kabul etti. Sonra da kurul üyeleriyle tanıştı. Mehmet Naziri ve Recep Beyler, başında sivri kalpağı, sırtında avcı yeleği ve siyah gömleği, ayağında sarı çizmeleriyle canlı ve neşeli bir kişiliği olan bu genci çok sevdi. Kararlaştırılan gün gelince Enver Behnan, kurulu kaldığı Şeref Oteli’nden alıp Şükran Lokantası’na geçtiler ve orada bir kahvaltı yaptılar. Bu arada yolcuları ve denklerini taşıyacak yaylı arabalar da hazırlanmıştı. Kısa sürede arabalara denkler yüklendi ve yola çıkıldı. Önce Kastamonu’ya gidilecek, orada bir süre kalındıktan sonra Ankara’ya doğru devam edilecekti. Enver Behnan Bey ve kurulu korumak için görevlendirilmiş birkaç süvari atlarının üzerinde, ötekiler arabanın içinde yola çıktılar. Doru dağları geçildi, İkiçay’a gelindi; ardından da yüksek çamlarla kaplı ormanlık alan aşıldı ve birkaç gün sonra Kastamonu’ya varıldı. Kışla önünde kurul üyelerini İstiklal Mahkemesi Reisi ve Saruhan Mebusu Mustafa Necati Bey ile bu mahkeme üyelerinden Nebizade Hamdi ve Çankırı Mebusu Neşet Bey karşıladı. Onlar da o günlerde Ankara’ya gideceklerdi; kurulun geldiğini ve Ankara’ya doğru yola devam edeceğini öğrendikleri için onlara katılmayı ve onlarla birlikte Ankara’ya gitmeyi kararlaştırmışlardı.

    Mustafa Necati Bey’le Enver Behnan atlarında, diğerleri yaylı arabalarındaydı. Necati Bey’in yanında çete kıyafeti giymiş on iki koruması vardı. Korumalar da kendi atlarının üzerindeydi; omuzlarında mavzerleri, göğüslerinde çapraz bağlanmış fişeklikleri bulunuyordu. Süvarilik yapan korumaların atlarının eyerlerine uçları kırmızı ve bayraklı mızraklar takılmıştı. Olukbaşı’ndan harekete geçtiler. Birçok yerde konakladıktan sonra Tüney adlı bir Türkmen köyüne geldiler.

    Enver Behnan bu yolculuk sırasında Buhara’dan gelen elçilik heyetiyle daha iyi kaynaşma olanağı buldu. Heyet üyeleriyle yol boyunca Rusya’da gerçekleşen devrim üzerine konuştu. Dikkatini, kurul üyelerinin yanlarından hiç ayırmadıkları denkler çekiyordu. Bunlar değerli deri astragan parçalarıydı ve hemen bütünü kalpaktı. Bunlar Türk ordusuna armağan olarak getirilmişti. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa için getirilen astragan boz, İsmet Paşa’ya getirilen ise siyahtı; öteki komutanlar için getirilenler değişik renklerdeydi. Armağan edilecek eşyalar arasında değerli halılar da vardı. Ancak bunların yanında ayrı olarak sarılmış başka paketler de bulunuyordu. Onun meraklandığını gören Recep Bey, bu armağanları Enver Behnan’a da gösterdi. Bunlar üç ayrı kılıç ve bir Kur’an-ı Kerim’di. Kılıçlar son derece göz alıcıydı ve bunların Buharalı ustalar tarafından yapıldığı söylenmekteydi. Ancak Kur’an’ın ve kılıçlardan birinin büyük Emir Timur’a ait olduğu da söyleniyordu.1 Yine bir duyuma göre bu kılıçları Buhara hazinesinden, o zamanlar Buhara’da olan Enver Paşa seçmişti.2

    Mustafa Kemal Paşa, Ankara’da Misafirlerini Ağırlıyor
    Uzun bir yolculuk sonunda Ankara’ya varıldı. Kurul üyeleri Samanpazarı’ndaki Hüriyet Oteli’nde kaldı. Bir gün sonra Gazi Mustafa Kemal Paşa onları Çankaya’daki bağ evinde kabul etti. Tarih 7 Ocak 1922’yi gösteriyordu.3


    “gazi paşa, buhara halk sovyetler cumhuriyeti temsilcilerini, büyük bir konukseverlikle karşıladı. kurul üyeleri kılıçları gazi’ye sunarken; bunlardan birini kendisine, ikincisini batı cephesi komutanı ismet paşa’ya, üçüncüsünü de o gün için işgal altında olan izmir’e ilk girecek fatihe vermek için getirdiklerini söylediler.”

    Gazi Paşa, Buhara Halk Sovyetler Cumhuriyeti temsilcilerini, büyük bir konukseverlikle karşıladı. Kurul üyeleri kılıçları Gazi’ye sunarken; bunlardan birini kendisine, ikincisini Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’ya, üçüncüsünü de o gün için işgal altında olan İzmir’e ilk girecek fatihe vermek için getirdiklerini söylediler.4 Gazi özelikle üçüncü kılıç için söylenen sözlerden çok mutlu oldu ve şunları söyledi:

    “Bu emanetleri elinizden alırken, kalbim heyecan ile dolu. …bu kitab-ı mukaddesi [kutsal kitabı] millete, seyf-i muazzezi [kutsal kılıcı] de İzmir fatihine teslim edeceğim.”5

    Timur_3) Bir İzmir gazetesinin 10 Eylül 1922 Yazısı; Resim alt yazısı, İzmir'e İlk Giren Süvarı Kıtaası Kumandanı Yüzbaşı Şerafettin Bey
    10 Eylül 1922 tarihli bir İzmir gazetesinin resim altı yazısı: “İzmir’e İlk Giren Süvari Kıtaası Kumandanı Yüzbaşı Şerafettin Bey.”

    İzmir’i Türkleştiren Hükümdar ve Kılıcı
    Burada önemli bir kompozisyon yaratılıyordu; 1402 yılında İzmir’i kalıcı biçimde fetheden ve Türkleştiren hükümdar Büyük Timur’du ve o tarihten sonra İzmir ancak 15 Mayıs 1919 günü kanlı biçimde işgal edildiğinde Türklerin elinden çıkmıştı. Zamanında İzmir’i Türk yapan bu kılıcın yeniden İzmir’i Türk yapacağı gibi “mitos” değeri olan bir olguya vurgu yapılıyordu.

    Sonra ne oldu?

    Kılıç, bizzat Mustafa Kemal tarafından Batı Cephesi Karargâhı’na teslim edildi. 26 Ağustos 1922 günü başlayan Büyük Taarruz’dan sonra Türk ordusu cepheyi yarıp İzmir’e doğru yürürken, kılıç da karargâhla birlikte İzmir’e getirildi. 8 Eylül günü Manisa, Türk süvarileri tarafından kurtarıldı. 8 Eylül’ü 9 Eylül’e bağlayan gece birlikler, Manisa’yı İzmir’e bağlayan geceyi Sabuncubeli sırtlarında geçirdi. Sabahın ilk saatlerinde Yüzbaşı Şerafettin komutasında oluşturulan bir müfreze “pişdar”, yani “öncü” olarak Bornova’ya doğru yürüdü. Saat 09.30 sıralarında Bornova kurtarıldı. Ardından hızla İzmir üzerine yürüyen süvariler, Halkapınar’da bir un fabrikasının önünde tuzağa düştü; dört er şehit oldu. Yüzbaşı Şerafettin’in dörtnal ve kılıç çek emri üzerine hızla birlikler Punto (Alsancak) üzerinden İzmir’e girdi.

    Timur_4) Yüzbaşı Şerafettin'in İzmir Hükümet Konağına Bayrak Çektikten Sonra konağın merdivenlerinde yaralı haliyle çektirdiği fotoğraf
    Yüzbaşı Şerafettin Bey’in İzmir Hükümet Konağı’na bayrak çektikten sonra konağın merdivenlerinde yaralı hâliyle çektirdiği fotoğraf.

    Kordon’dan son derece düzenli bir yürüyüş yaparak Pasaport’a kadar geldiler. Burada birliğinin başında yürüyen Yüzbaşı Şerafettin’in atının altına atılan bir bombanın infilak etmesiyle Yüzbaşı’nın atı öldü, kendisi de boynundan ağır bir yara aldı. Boynu hızla sargıya alınınca atını değiştirdi ve birliğinin başında Hükümet Konağı’nın önüne geldi. Kendisine bir sivil tarafından verilen bayrağı atının üzerindeyken aldı, koynuna soktu. Sonra iki teğmeniyle birlikte Hükümet Konağı’nın balkonuna çıkarak Yunan bayrağını indirdi. Türk bayrağını çekmek için koynundaki bayrağı çıkardığında bayrağına kanının bulaştığını gördü. Sonradan yazdığı notlarında şunu söyledi:

    “Baktım, bayrağıma kanım bulaşmıştı. Duygulandım ve ağlamaya başladım; bayrağı öpmeye başladım, kanımın bulaştığı bayrağımıza şimdi de gözyaşlarım bulaşıyordu. Ölsek ne gam, İzmir’e ilk ulaşanlar biz olmuştuk ya!”6

    Mustafa Kemal Paşa İzmir’de, Kılıç Sahibinde
    10 Eylül’de Mustafa Kemal Paşa İzmir’e girdi. İzmir Hükümet Konağı’na geldiğinde, yanında bulunan Halide Edib (Adıvar) bu kılıcı bizzat gördü. Koridora çıktığında, kılıcı almaya hak kazanmış Yüzbaşı Şerafettin’i yüzünde sargılarıyla gördü ve onunla konuşarak nasıl yaralandığını anlattırdı.

    Timur_Le Levant'ta, 10 Eylül 1922 tarihli sayısında, İzmir'e İlk Giren'in Yüzbaşı Şerafettin olduğuna ilişkin haberi ve Şerafettin Bey'in Fotoğrafı
    Le Levant’ın, 10 Eylül 1922 tarihli sayısında, İzmir’e ilk girenin Yüzbaşı Şerafettin olduğuna ilişkin haber ve Şerafettin Bey’in fotoğrafı.

    15 Eylül günü düzenlenen bir törenle kılıç, Yüzbaşı Şerafettin Bey’e verildi. Ancak boynundaki yara nüksettiği için askerlik mesleğinden malulen emekli oldu. Zor hayat koşullarına karşın kılıcı elden çıkarmadı. Günün birinde İzmir Belediyesi’nden bir yazı aldı; bu yazıda kurulan bir müzeye kılıcın armağan edilmesi isteniyordu. Bunun doğru bir karar olacağını düşünerek kılıcı İstanbul Valiliği aracılığıyla göndermek istedi. Kendisi hasta yatağından kalkamadığından eşi Siret Hanım kılıcı Valiliğe götürdü ve birilerine teslim etti. Kılıç en son o gün görülmüştü. #

    DİPNOTLAR
    1. Enver Behnan Şapolyo, “Atatürk ve Üç Kılıç”, Türk Kültürü, IV/37, Kasım 1965.
    2. Osman Kocaoğlu, “Rus Yardımlarının İç Yüzü”, Yakın Tarihimiz, 26 Nisan 1962, s. 293. Enver Paşa ölümünden önce son uğradığı yerlerden biri olan Buhara’da 23 gün kalmıştı. Bkz. Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, III (1914-1922), Remzi Kitabevi, İstanbul, 1978, s. 605.
    3. Osman Kocaoğlu, agm., s. 292.
    4. Hâkimiyeti Milliye, 8 Kânunusani (Ocak) 1922.
    5. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, Ankara, 1881, s. 30; Hâkimiyet-i Milliye, 8 Ocak 1922; Anadolu’da Yenigün, 8 Ocak 1922; İkdam, 10 Ocak 1922.
    6. Ayrıntı için bkz. Kemal Arı, Üçüncü Kılıç (İzmir’in Kurtuluşu ve Yüzbaşı Şerafettin), Zeus Yayınları, İzmir, 2009.*
  • Eğitim ve Bilimde Sadakate Karşı Liyakat

    Eğitim ve Bilimde Sadakate Karşı Liyakat


    toplumsal çürüme ve çöküşün önemli iki nedeni eğitimsizlik ve liyakatsizliktir. bunun sonucu da ekonomik sorunlar, adaletten yoksunluk, toplumsal birlikteliğin yitirilmesidir. cehaletten beslenen, liyakate karşı sadakati tercih eden hiçbir sistem bu olumsuzluklardan muaf değildir. osmanlı imparatorluğu’nun altı yüz yıllık hükümranlığının son bulmasına yol açan en önemli etken de bilimi ve liyakati ıskalamasıdır. osmanlı’nın küllerinden yeniden doğan türkiye cumhuriyeti ise kurucusu mustafa kemal atatürk’ün önderliğinde kısa sürede önemli bir kalkınma başarmıştır. burada osmanlı’nın felaketine yol açan sadakatin yerini alan liyakat ve analitik düşünceyi önceleyen eğitim kalkınmanın itici gücü olmuştur.

    Travel Collection - October 6, 2011

    Liyakat, bir işin en iyi şekilde yapılabilmesi için sahip olunan yeterliktir. Toplumsal gelişim ve refah için eğitimde, hukukun adaleti sağlamasında, sağlık hizmetlerinde ve ekonominin doğru yönetilmesinde yaşamsal bir öneme sahiptir. Sadakat de güven, fedakârlık, dürüstlük ve bağlılık gibi ilkelere dayanır. Kuşkusuz, liyakat kadar önemli bir kavramdır. Bu yazıda sadakatten kasıt, hak edilmeyen bir kazanca ya da çıkara dayalı olarak bunu sağlama gücünü elinde bulundurana koşulsuz bağlılıktır. Buradaki sadakat, etik ilkeleri ve toplumsal yararı öncelemez, verenin ve alanın çıkarına dayanır. Dolayısıyla sadakatin bu şekli liyakat ile çelişir ve toplumsal refah için engel teşkil eder. Buna “bağnaz” ya da “çıkarcı” sadakat diyebiliriz. Bağnaz sadakat, nepotizm ve kayırmacılık gibi kavramlarla kol kola yürür. Bu yazının amacı, eğitim ve bilim alanında liyakate verilen önemin toplumsal çöküş ve çürümeleri önleyebileceği gibi büyük toplumsal travmalarla yüzleşen toplumların küllerinden yeniden doğmasını sağlayabilecek bir potansiyele sahip olduğunu birkaç tarihî örnek üzerinden vurgulamaktır.

    Liyakatin Kısa Tarihi
    Antik Yunan’da liyakat sadece toplumsal bir pozisyonun değil aynı zamanda erdemli birey olmanın temeli kabul edilmiştir. Sokrates, Platon ve Aristoteles gibi Antik Yunan filozofları, bireylerin bilgiye dayalı liderlik yapması gerektiğini savunmuş, ideal devletin liyakat temelli bir yönetim anlayışına dayanması gerektiğini belirtmişlerdir. Antik Roma’da da yönetimle ilişkili her kademede liyakat anlayışına dayalı memurlar, askerler ve devlet adamları vardı.

    Orta Çağ’ın en belirleyici özelliklerinden biri liyakate karşı kiliseye koşulsuz sadakati öne çıkarmasıdır. Bunun sonucu olarak cehalet yükselirken, eğitim ve bilim önemsizleşmiştir. Yöneticileri, toprak sahibi olmaya dayalı soyluluk belirlemiştir. Feodalizmin yükseldiği bu dönemde, yönetilen kesimin asalet ve otoriteye mutlak sadakati söz konusudur. Orta Çağ’ın “karanlık çağ” olarak anılması ile toplumun bağnaz sadakati arasında yakın bir ilişki vardır.

    Rönesans döneminin başlamasıyla özellikle Avrupa’da, 17. yüzyıldan itibaren liyakati önceleyen yaklaşımlar yeniden önem kazanmaya başlamıştır. Bu dönemde Prusya’da askerî ve sivil bürokrasi alanında liyakat esasına dayalı bir sistem geliştirilmiştir. Bu sistem daha sonra “Prusya Ekolü” olarak kavramsallaşan ve eğitimi de kapsayan bir dizi reformun başlangıcı olmuştur.0

    Sanayi Devrimi’nin etkisiyle 19. yüzyılda liyakat daha sistematik hâle gelmeye başlamıştır. İngiltere başta olmak üzere bazı ülkelerde devlet işlerinin liyakatli memurlara verilebilmesi için sınav sistemleri geliştirilmiştir.0 İzleyen yüzyılda demokratik ideallerin yükselmesiyle özellikle adalet ve eşitliğin sağlanmasında liyakat kilit bir öneme sahip olmuştur. Birleşmiş Milletler uluslararası alanda, özellikle gelişmekte olan ülkeler için eğitim sisteminin liyakatli bireyler yetiştirmesinin önemini vurgulamış ve buna yönelik proje ve programlara destek vermiştir.

    Günümüzde liyakat önemli bir değer olarak kabul görmeye devam etse de 21. yüzyılda yükselmeye başlayan gerçek ötesi (post-truth) akım yeni bir tehdit oluşturmaya başlamıştır. Siyaset ve medyanın sıklıkla kullandığı gerçek ötesi söylemler, insanların gerçek bilgi yerine çeşitli çıkarlar için manipüle edilmiş bilgilere ulaşmasını sağlıyor. Üstelik bunu bilgi kaynağı olarak en çok güvenmemiz gereken akademisyenler ve bazı bilimciler yapıyor. Buna agnotoloji ya da cehalet bilimi diyoruz.0,0 Gerçek ötesi yaklaşımlar ve cehalet bilimi, liyakati törpülerken, bu yüzyıla büyük umutlarla giren insanlığı yeniden Orta Çağ karanlığına doğru itekliyor. Dünya bir önceki yüzyılın sonlarına göre daha huzursuz ve gergin. Yönetimin liyakatsiz kişilerle yürütüldüğü toplumlar, ekonomik sıkıntıların yanı sıra ciddi eşitlik, güvenlik, adalet ve sağlık sorunları yaşıyor.


    “gerçek ötesi yaklaşımlar ve cehalet bilimi, liyakati törpülerken, bu yüzyıla büyük umutlarla giren insanlığı yeniden orta çağ karanlığına doğru itekliyor.”

    Sadakate Dayalı Sitem ve Toplumsal Çöküş
    Nitelikli eğitim, liyakatli bireyler yetiştirilmesi ve bireylerin yeteneklerinin keşfedilerek geliştirilmesi için son derece önemlidir. Ezberci ve çağın gerçeklerinden uzak bir eğitim modeli sadakate yatkın, soru soramayan, okumak veya araştırmak yerine kendine sunulanla yetinen bağnaz bireyler yetiştirir. Eğitim ne kadar niteliksiz ise liyakati yakalamak o ölçüde güçleşir. Toplum giderek daha çok cahilleşip yoksullaşırken eşitlik ve adalet gibi kavramların içi boşalır. Ardından toplumsal çöküş gelir. Eğitimdeki kalitesizlik bağnaz sadakati desteklerken, liyakatin görmezden gelinmesini hatta cezalandırılmasını teşvik eder. Böyle bir sistemde toplumu bütünüyle kucaklayacak sürdürülebilir bir refah sağlamak mümkün değildir.

    Nijerya’nın yakın tarihlerde yaşadığı çöküş, verilebilecek iyi örneklerden biridir. Ülke 1960 yılında bağımsızlığını kazanması sonrası darbelerle iş başına gelen askerler tarafından yönetildi. Yöneticiler tüm yakınlarını ve arkadaşlarını kamuya yerleştirdi. Sıradan insanların geliri azalırken yönetimin çevresinde yer alan bir azınlık aşırı zengin oldu. Nijerya’da 1989’da anayasadan sağlık ve eğitim hizmetlerinden yararlanma hakkı çıkartıldı. Üniversitelerin bütçeleri kısıldı ve eğitim kalitesi düştü. Kişi başına düşen yıllık gelir yarı yarıya azaldı. Dünyanın önemli bir petrol üreticisi olan ülke yakıt sıkıntısına düştü. Kısa sürede toplumsal çöküş başladı. Yolsuzluk, kaçakçılık ve kayıt dışı ticaret normalleşti. Bir zamanların dünyanın 6. petrol gelirine sahip ülkesi bugün dünyanın en yoksul 13. ülkesidir. Nijerya’nın başına gelenler siyaset bilimci Eghosa Osaghae’nin yazdığı bir kitapta anlatılmaktadır.0 Ders çıkarmak isteyen başka toplumlara belki bir faydası olabilir.


    “liyakati yok ederek sadakate dayalı bir sitem üzerinden yönetilen toplum ekonomik sıkıntılar, yoksullaşma, güvende hissetmeme ve toplumsal dayanışmayı kaybetme gibi sonuçlarla yüzleşmek zorunda kalır. bu, toplumda çürüme ve çöküş sürecini tetikleyen ciddi bir kaygı ve gerilim yaratır.

    Liyakati yok ederek sadakate dayalı bir sitem üzerinden yönetilen toplum ekonomik sıkıntılar, yoksullaşma, güvende hissetmeme ve toplumsal dayanışmayı kaybetme gibi sonuçlarla yüzleşmek zorunda kalır. Bu, toplumda çürüme ve çöküş sürecini tetikleyen ciddi bir kaygı ve gerilim yaratır. Yoksullaşmanın derinleşmesiyle beslenme, barınma ve sağlık ihtiyaçlarının yeterince karşılanamaması başka çevresel etkenlerle birleşerek “kolektif öğrenilmiş çaresizliğe” dönüşebilir. Kolektif öğrenilmiş çaresizlik, toplumun yaşadığı olumsuzluklardan kurtulabileceğine dair umudunun tamamen kaybolması ve sistemin değişmesi için hiçbir çaba sarf etmemesidir. Bunun devamı toplumsal çürüme ve çöküştür. Kolektif öğrenilmiş çaresizlik emperyalistlerin sömürdükleri ülkelere dayattıkları veya bizzat oluşturdukları sosyal bir olgudur.0 Nijerya’nın yaşadıkları bir kolektif öğrenilmiş çaresizlik modelidir ve cehaletten beslenen, liyakate karşı sadakati tercih eden hiçbir sistem bundan muaf değildir.

    Liyakatle Küllerinden Yeniden Doğuş
    Dünyada 600 yıldan fazla bir süre hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasına yol açan en önemli etken, bilimi ve liyakati ıskalamasıdır. Batı’daki aydınlanmaya ve gelişmeye öncülük eden matbaa, bilginin edinilmesi ve yaygınlaşmasını kolaylaştırırken Osmanlı’ya 273 yıllık bir gecikme ile gelmiştir. Bu süreçte dünyada önemli bilimsel gelişmeler ve değişiklikler gerçekleşmiştir. Duraklama devrinin ve onu izleyen çöküşün en belirgin özelliği liyakatin göz ardı edilmesi ve sadakatin hem devlet yönetiminde hem de toplumsal yaşamda baskın hâle gelişidir. Osmanlı’nın küllerinden yeniden doğan Türkiye Cumhuriyeti ise kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde kısa sürede önemli bir kalkınma başarmıştır. Burada Osmanlı’nın felaketine yol açan sadakatin yerini liyakatin alması söz konusudur. Analitik düşünceyi önceleyen eğitim ve liyakate dayalı bilim küllerinden yeniden doğmanın ve kalkınmanın itici gücü olmuştur.

    Nobel Ödüllü Aziz Sancar İstanbulda
    Prof. Dr. Aziz Sancar, 2015 yılında kazandığı Nobel Ödülü’nü Atatürk’e ithaf etti.

    Köy Enstitüleri eğitim modelinin tüm ülkeyi kapsayacak şekilde yayılması ile adil bir fırsat eşitliğine dayanan eğitim önce çocukları cehaletten kurtarmış ve ülkenin ihtiyacı olan liyakatli kadroların oluşmasını sağlamıştır. Darülfünun’un içinde bulunduğu durum Türkiye’ye davet edilen Cenevre Üniversitesi eski rektörü Albert Malche’nin sunduğu raporla saptanmış ve 1933 yılında Üniversite Reformu gerçekleştirilmiştir.0,0 Reform sonrası hem Almanya’dan Türkiye’ye gelen akademisyenler hem de Türkiye’den yetiştirilmek üzere yurt dışına gönderilen ve sonrasında Türkiye’ye dönerek çalışmalara katılanların çabasıyla üniversitede eğitimin kalitesi artmış, önemli bilimsel çalışmalar yapılmış ve dünya çapında önemli insanlar yetişmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nde çalışmalarını sürdüren Prof. Dr. Aziz Sancar, 2015 yılında kazandığı Nobel Ödülü’nü Atatürk’e ithaf ederek Anıtkabir Müzesi’ne sunmuş, yaptığı konuşmalarda başarısını büyük ölçüde Cumhuriyet’in verdiği eğitime borçlu olduğunu vurgulamıştır. Atatürk’ün Millî Eğitim ve Üniversite Reformu olmasa ne Güneydoğu’nun ücra bir köşesinde eğitim hayatına başlayan Sancar’ın Amerika’da Nobel Ödülü’ne uzanması ne de Karadeniz’in minik bir sahil kasabasında ilk, orta ve lise eğitimini alan bu satırların yazarının profesörlüğe kadar yükselerek bugünkü üretkenliğini ortaya koyması mümkün olamayacaktı.

    Ülkelerin yaşadıkları çöküş sonrası küllerinden yeniden doğmalarına iki önemli örnek daha verebiliriz. Bunlardan ilki Almanya’dır. İki dünya savaşı kaybeden ülke daha sonra liyakati ve bilimi önceleyen politikaları hayata geçirerek bugün Avrupa Birliği’nin en gelişmiş ve zengin ülkesi hâline gelmiştir. Diğer örnek ise iki kez atom bombasıyla yüzleşerek kuşaklar boyu savaşın ve bombanın acısını çeken Japonya’dır. Japonya liyakate verdiği önemle savaş sonrası küllerinden yeniden doğarak bugün dünyanın en büyük teknoloji üreticilerinden biri hâline gelmiştir. 1950’lerin başında yardımına koştuğumuz Güney Kore’yi de buraya ekleyebiliriz.

    Bugün, bir zamanlar akademik alanda iş verdiklerimiz ve savaşta yardımımıza muhtaç olanların bilimsel üretim ve toplumsal refah olarak neden bizden ileride olduklarını sorgulamak gerekiyor. Bunun en büyük nedeni liyakatin terk edilerek tekrar sadakate dönülmesi olabilir. “Tarih tekerrürden ibarettir.” sözü önemlidir. Bağnaz sadakatin liyakatin önüne geçtiği durumda toplumsal refahtan uzaklaşılır ve çöküş başlar. Ayağa kalmanın formülü ise bellidir: Yeniden liyakate dönmek. #

    DİPNOTLAR

  • Sadakat mi Liyakat mi?

    Sadakat mi Liyakat mi?


    hilafetin son yılları işbirlikçilikten teslimiyete evrilmiş; vatan savunmasında bulunanların “hain” ilan edilmesine, katledilmelerinin “caiz” olmasına kadar varmıştır. istanbul’un işgalini engellemek için hazırlanmayan birlikler, “kuva-yı inzibatiye” adı altında kuva-yı milliyecilere karşı örgütlenmiştir. emperyalistler, anadolu’da başlayan “kurtuluş”un engellenmesi için sadakatte kusur etmeyen damat ferit’leri bulsa da karşılarında liyakatle halkın mücadelesini buluşturan mustafa kemal’i ve kuva-yı milliyecileri bulmuştur.

    Sadakat mi Liyakat mi?
    Fotoğrafın üstündeki yazı: Reis-i Cumhur Gazi Paşa hazretlerinin memleketimizi teşrifleri münasebetiyle Hükümet Konağı önünde alınan fotoğrafları. Erkân-ı hükümet arasında, 1 Teşrin-i evvel (Ekim) 1340 (1924).

    Millî Mücadele günleri yalnız emperyalizme karşı verilen bir savaş değildir. Millî Mücadele aynı zamanda İstanbul ile Ankara arasındaki iktidar savaşına da sahne olmuştur. İstanbul’da egemenliği Tanrı’dan aldığını söyleyen ve bu söylemle ülkeyi yöneten bir padişah ve hükümeti vardır. Ankara’da ise egemenliği milletten aldığını söyleyen ve “Egemen Türk milletidir.” diyen Mustafa Kemal Paşa ve TBMM Hükümeti vardır. Dolayısıyla İstanbul ile Ankara arasındaki savaş bir iktidar/egemenlik savaşıdır.

    Bu savaş aynı zamanda bir sadakat ve liyakat savaşıdır. Peki, bu savaşta sadakat mi galip gelir liyakat mi?

    Neden böyle bir soru soruyoruz? Çünkü Damat Ferit Hükümeti iktidar/egemen benim diyebilmek için sadık kullarını göreve çağırır. Nasıl mı? Anlatalım.

    Sadakat_mi_Liyakat_mi-1
    Gazi Mustafa Kemal Erzurum’da, Ekim 1924.

    Erzurum Kongresi’nden Misak-ı Millî’ye…
    Biliyorsunuz Damat Ferit, Vahideddin’in ve tabii ki İngilizlerin pek sevdiği bir sadrazamdır. Sivas’ta Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki milliyetçiler Padişah’ın kapattığı Meclis’in yeniden açılmasını, bu açılışın önünde engel olan Damat Ferit’in de istifasını ister. İstekleri olur. İngiliz Muhipleri Cemiyeti üyesi Damat Ferit istifa eder, 2 Ekim 1919 günü kurulan Ali Rıza Paşa Hükümeti1 seçim kararı alır. 12 Ocak 1920 günü İstanbul’da Mebuslar Meclisi açılır.2

    Meclis, 28 Ocak günü cesur bir kararın altına imza atar. Erzurum Kongresi’nden itibaren milliyetçilerin ilmik ilmik dokuduğu Misak-ı Millî’yi kabul eder. Türk milletinin -kapitülasyonlar gibi- uygarca yaşamasına engel olacak hükümler içeren bir barışı kabul etmeyeceğini duyurur bu belge ve emperyalistleri can evinden vurur. Zira Anadolu’daki millî hareket onlara, gözleri önünde meydan okumuştur. İtilaf Devletleri İstanbul Hükümeti’nden milliyetçileri yok sayan bir açıklama ister. Açıklama gelir. 14 Şubat günü Ali Rıza Paşa, millî iradenin tek “tecelligâhının” yani ilahi gücün belirdiği tek merkezin İstanbul’daki Meclis olduğunu duyurur. Mustafa Kemal’in yanıtı gecikmez. 17 Şubat günü Müdafaa-i Hukuk derneklerinden, “Vatanı ve millî varlığı kurtarmak esasından ibaret olan millî teşkilatın, vatanın her köşesini kapsayacak şekilde yaygınlaştırılmasını” ister.3 Milliyetçi güçler de boş durmaz. Emperyalist gemilerine ve askerlerine rağmen Akbaş Cephaneliği (Eceabat Yakınlarında) basılır, yüzlerce tüfek ve sandık sandık cephane Anadolu’ya kaçırılır.4 Maraş’ta da halk Fransız-Ermeni zulmüne karşı kahramanca yürüttüğü mücadelenin ürününü toplar, onları kentlerinden atar. Gelişmeler emperyalist devletlerin ve onların işbirlikçilerinin saygınlığını yerle bir ederken Türklerin kendi gücüne dayanarak emperyalizmi topraklarından atacağına olan inancını perçinler.

    İstanbul İşgal Edilecek!
    Demokrasi havarisi kesilen emperyalistlerin hoşuna gitmez bu gelişmeler. Önce Ali Rıza Paşa Hükümeti istifaya zorlanır. 3 Mart 1920 günü amaçlarına ulaşırlar. Ertesi gün Mustafa Kemal bu istifayı, “İtilaf Devletleri’nin bağımsızlığa ve onura dokunan saldırılarına” bağlar.0 Yeni hükümeti 8 Mart’ta Salih Paşa kurar.0 Ancak o, İngilizlerin “Kuva-yı Milliye’ye karşı olduğunu açıkla.” baskısına boyun eğmez. Küplere biner İngilizler. “Türklere haddini bildirmek” gerektiği dillendirilmeye başlanır emperyalist cephede. Yazışmalar başlar ve ardı ardına yaptıkları toplantılardan sonra karar verirler.0 İstanbul’u işgal edeceklerdir. Kararlarını 16 Mart 1920 sabahı Şehzadebaşı Karakolu’na yaptıkları kanlı baskınla uygulamaya koyarlar.0 Hırslarını alamazlar. Mebuslar Meclisi’ni basarlar, milletvekillerini tutuklarlar, İstanbul’da “millici”, “kuvvacı” avı başlatırlar. Gece yarısı yatak odalarına girip vatanseverleri gecelik entarileriyle alırlar -tıpkı Göz Hekimi Dr. Esat Işık gibi-. On dört yaşında ciğerleri kan toplamış, hasta yatağında gözleri korkuyla bakan oğlunun gözleri önünde giyinmesine bile izin vermezler Esat Paşa’nın…0 Az önce görevden aldırdıkları Harbiye Nazırı Mersinli Cemal Paşa’yı sabahın 06.00’sında yüz kişilik müfrezeyle bastıkları evinden, eski Genelkurmay Başkanı Cevat Çobanlı Paşa’yı Nişantaşı’ndaki konağından gözaltına alırlar.0 Milletin 85 vekilini ve 60’a yakın milliciyi önce Bekirağa Bölüğü’nde hapsederler sonra Malta adasına sürgüne gönderirler.


    “milliyetçilerin bu zulme sesi ankara’dan yükselir. mustafa kemal paşa 16 mart’ta yayınladığı bildiriyle o gün osmanlı devleti’nin yedi yüz yıllık hayat ve egemenliğinin sona erdiğini açıklar.”

    Ankara’da Açılan Meclis ve Damat Ferit Dördüncü Kez Koltukta…
    Milliyetçilerin bu zulme sesi Ankara’dan yükselir. Mustafa Kemal Paşa 16 Mart’ta yayınladığı bildiriyle o gün Osmanlı Devleti’nin yedi yüz yıllık hayat ve egemenliğinin sona erdiğini açıklar. 17 ve 19 Mart 1920 tarihli genelgeleriyle kapatılan Meclis’in Ankara’da açılacağını duyurur. İstanbul’daki tutuklamaları da göz ardı etmez. Karşılıklılık ilkesini uygular, Anadolu’daki İtilaf subayları tutuklanır. Savunusu vatan ve millet olanlar işgal altındaki ülkede demokrasiye bağlılıklarını bir kere daha seçim yaparak gösterir. Yeni seçilen milletvekilleri ve İstanbul’dan kaçmayı başaranlar Ankara yolunu tutarken emperyalistlerin öfkesi iyice kabarır. Öfkelerini Salih Paşa Hükümeti’nden çıkarırlar önce. 2 Nisan günü istifa ettirirler. Yerine 5 Nisan’da değişmez sadrazamları Damat Ferit’i dördüncü kez koltuğa oturturlar. O da aldığı görevi fazlasıyla yerine getirir. Nasıl mı? “Paşalık” rütbesi verdiği Anzavur Ahmet’i Karesi (Balıkesir) mutasarrıfı olarak atar.0 “Kuva-yı Milliye”yi yok etmekle görevlendirir. 10 Nisan’da Şeyhülislam Dürrizade Abdullah, Kuva-yı Milliye’yi kâfir ilan eder, üyelerinin katlinin dince uygun olduğunu bildiren fetvayı verir, 11 Nisan’da Vahideddin yayınlar.0 18 Nisan’da İngiliz desteğiyle “Kuva-yı İnzibatiye” adı verilen Halife Ordusu kurulur. Amacı, “Kuva-yı Milliye adı altında (…) şakileri” yok etmektir.0

    Sadakat_mi_Liyakat_mi-3
    Mustafa Kemal, silah arkadaşlarıyla Akşehir’de, 28 Temmuz 1922. Gazi Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa, İsmet Paşa, Nurettin Paşa, Yakup Şevki Paşa, Fahrettin Paşa…

    Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki milliyetçiler de emperyalist işbirlikçisi Saray’a ve Sadrazam’a yanıt vermekte gecikmez. 6 Nisan’da kurulan Anadolu Ajansı ile kamuoyunu yönlendirecek etkin propaganda aracını faaliyete geçirir Mustafa Kemal. Kuva-yı Milliye de Anzavur’u İstanbul’a kaçmak zorunda bırakır.0 16 Nisan’da İstanbul’un fetvasına Ankara müftüsü Rıfat (Börekçi) Efendi’nin fetvası ile yanıt verilir. Olaylara ve gerçeklere aykırı olarak yayınlanan fetvaların İslam dinince geçerli olamayacağına işaret eder fetva. Anadolu’da yüzlerce müftü ve din bilginince onaylanıp imzalanarak ajans ve gazeteler aracılığı ile kamuoyuna da duyurulur.0

    Mustafa Kemal Paşa kararlıdır. Saray’ın ve Damat Ferit’in İngiliz politikasına geçit verilmeyecek, mutlaka zafere ulaşılacaktır. Bu düşüncesini İstanbul’dan dostlarıyla birlikte kaçıp Ankara’ya gelen Yunus Nadi Bey’e de özellikle vurgular: “…Milletin istiklâlini vatanın son kaya parçası üzerinde müdafaa edeceğiz, kurtaracağız veya -eğer mukadderse- öleceğiz. Fakat eminiz ki ölmeyeceğiz ve kurtaracağız.”0

    Kurtuluşun Çaresi: Birleşmek…
    Mustafa Kemal Paşa kurtuluşu birleşmekte görür. Komutanlardan başlayarak asker, sivil bütün milletin TBMM çatısı altında bir ve bütün olmasını isteyen çağrısını yapar. Neden böyle bir çağrı yapar? Zira sivil bürokratlarla ordu ve kolordu komutanları İstanbul’la olan hiyerarşik bağlarını hâlâ korumaktadır. Mustafa Kemal ise onları milletin yanına, Anadolu’ya çağırır. Çağrısı olumlu yanıt bulur. Kastamonu Valisi Cemal Bey, daha İstanbul’un işgalinin ertesinde, 17 Mart’ta, Mustafa Kemal Paşa’ya çektiği telgrafla vilayetinin “…bugünden itibaren (…) Heyet-i Temsiliye’yi Hükümet Merkezi” saydığını belirtir.0 6 Nisan’da 61. Tümen Komutanı Albay Kâzım (Özalp) Bey, 14. Kolordu ile ilgisini kestiğini bildirir.0 İstanbul Hükümeti ile yakın ilişkide olan 12. Kolordu Komutanı Fahrettin (Altay) Bey ile Yusuf İzzet Paşa ise Nisan ayı içinde Heyet-i Temsiliye emrine girdikleri haberini ulaştırır Ankara’ya.0

    Sadakat_mi_Liyakat_mi-4
    “Mühim Bir Tamim: Bilcümle Erkân, Ümera ve Zâbitana”, Alemdar, 25 Nisan 1920.

    20 Nisan’da ise Fevzi Paşa (Çakmak) Anadolu’ya geçmek üzere Kuşçalı’ya gelir. 22 Nisan 1920 günü ise Mustafa Kemal Paşa bütün vilayetlere gönderdiği genelgeyle “23 Nisan’dan itibaren bütün mülki ve askerî makamların, milletin başvuru yerinin” açılacak olan Meclis olacağını ilan eder.0

    23 Nisan 1920 günü açılan TBMM, o günden itibaren egemenlik yetkisini kullanmaya başlar. İngilizler tam bu aşamada Damat Ferit’le yeni bir oyun kurar. Padişah’ın aynı zamanda Halife sanının olması elverişli zemin olur. Türk milletinin Müslüman kimliği sömürülmek istenir. Ve Damat Ferit 24 Nisan günü Halife-Padişah’ın sadık kulları için “Sadâkatnâme” başlıklı yemin metinleri bastırır. “Bilcümle erkân, ümera ve zâbitan” bu yemin metinleriyle “…şems-i şevket [ulu güneş] ve ikbâli asırlarca âleme şa’şaa-paş olmuş [parıltı yaymış] o muazzam taht-ı saltanat ve hilafetin etrafında” toplanmaya çağrılır.0

    Sivillerin Yemin Metni:
    “Şevketlu Halife ve Sevgili Padişahımız Sultan Mehmet Han-ı Sâdis Efendimiz Hazretlerinin her türlü evâmir-i şahanelerine mûti’ ve münkad kalacağıma ve iktiza-yı halde uğur-ı Hilâfetpenâhîlerinde feda-yı cana hazır ve âmade bulunduğuma ve memuriyette bulunduğum müddetce siyasetle kat’iyyen iştigal etmeyeceğime ve Hükümet-i Osmaniye’nin rıza-yı âlisi hilafında bir fiil ve harekette bulunmayacağıma. Vallah, Tallah, Billah.”

    Askerlerin Yemin Metni:
    “Baş Kumandan-ı Âzam ve Akdesimiz Şevketlu Halife ve Hakanımız Padişahımız Sultan Mehmet Han-ı Sadis Efendimiz Hazretlerinin her türlü evâmir-i şahanelerine mûti’ ve münkad kalacağıma ve iktizay-ı halde uğur-ı Hilâfetpenâhîlerinde feda-yı cana hazır ve âmade bulunduğuma ve silk-i askeriyede kaldığım müddetçe siyasetle kat’iyyen iştigal etmeyeceğime yemin ederim.
    Vallah, Billah, Tallah.”

    Siviller ve askerler için ayrı ayrı düzenlenir yemin metinleri. Yeminler ilgili amirin ya da üst rütbeli komutanın gözetiminde törenle yapılacaktır. Siviller metinleri okuyacak, ardından kimlik bilgilerini yazarak imzalayacaktır. Askerler ise komutanlarının önünde okuyup imzalayacak, isim, rütbe ve görevlerini yazacaktır.0

    Anadolu’nun dört bir yanına gönderilir Sadâkatnâme metinleri. 26 Nisan’dan itibaren İstanbul’daki yandaş gazeteler yemin edenleri sütun sütun sayfalarına taşır. Hele askerlerin imzaladıkları daha bir abartılarak sunulur kamuoyuna, “Ordudan Yükselen Sadâkat Sesi” başlıklarıyla… Yüzlerce, binlerce isim sayılır gün gün… Anadolu’nun simge isimleri özellikle öne çıkarılır. Örneğin sivilleri temsilen Ankara Vali Vekili Yahya Galip’in (Kargı) yemini ve valilik görevlilerinin “yarışırcasına sadakati” öne çıkarılır. Komutanları temsil eden isim ise Kâzım Karabekir Paşa olur. Kolordusuna mensup askerler için yaptığı yemin töreni ballandıra ballandıra anlatılır.0

    Sadakat_mi_Liyakat_mi-5
    İleri/Vakit, 14 Mayıs 1920. 
    Sadakat_mi_Liyakat_mi-6
    Yahya Galip Bey ve Kâzım Karabekir Paşa’nın yemin törenleri. İleri, 7 Mayıs 1920.

    Amaç bellidir. Padişah’a sadık sivil bürokrasi ile Anadolu’yu denetim altına almak, askerî bürokrasi ile orduyu içten parçalamak ve Türk milletinin uyanışına set çekmektir. Daha doğrusu kendi koltuklarını koruma pahasına emperyalizmin Türk yurdunu ve Türk milletini sömürmesine göz yummaktır.


    “başaramazlar. zira millet bir kere uyanmış ve önderini bulmuştur. türk milleti vatanın kurtuluşuna, milletin özgürlüğüne mustafa kemal’in önderliğiyle ulaşacağına inanmıştır. inanmıştır çünkü mustafa kemal paşa o makama emperyalistlerin ya da onların işbirlikçilerinin arzusuyla gelmemiştir.”

    Başaramazlar. Zira millet bir kere uyanmış ve önderini bulmuştur. Türk milleti vatanın kurtuluşuna, milletin özgürlüğüne Mustafa Kemal’in önderliğiyle ulaşacağına inanmıştır. İnanmıştır çünkü Mustafa Kemal Paşa o makama emperyalistlerin ya da onların işbirlikçilerinin arzusuyla gelmemiştir. O makamın gerisinde çağdaş okullarda alınan başarılı bir eğitim, Trablusgarp’tan Çanakkale’ye, Diyarbakır’dan Filistin’e kadar vatanı için döktüğü ter vardır. O makamın gerisinde Arapçadan Farsçaya, İngilizceden Fransızcaya her alandan üzerine notlar düşülmüş bir kütüphane vardır. O makamın gerisinde emperyalist altınlarına değil, vatanın her karış toprağına duyduğu bağlılık vardır. İdeali yüksek makamlara geçmek ya da para kazanmak değil, Türk milletinin özgür ve bağımsız yaşamasıdır. O bu ideali daha 12 Ocak 1914’te Sofya’dan Madam Corinne’e yazdığı mektupla açıklamıştır: “Benim tutkularım var hem de pek büyükleri. Bu tutkularım yüksek makamlar ya da büyük paralar elde etmek gibi maddi emelleri karşılamakla ilgili değil. Ben vatanıma faydalı bir hizmet yapmış olmanın iç huzurunu taşıyacak bir düşünceyi gerçekleştirmek istiyorum.”0

    Zafere ulaşanlar sadık olanı değil layık olanı önder koltuğuna oturtanlardır. Sadık kullar zaferden sonra soluğu emperyalistlerin ülkesinde alacaklardır.0 #

    DİPNOTLAR
    1. İleri, 3 Ekim 1919, No: 622, s. 1. ↩︎
    2. Alemdar, 13 Ocak 1920, No: 393-2693, s. 1. ↩︎
    3. Gazi Mustafa Kemal, Nutuk, c. I, TDK Yayınları, Ankara, 1989, s. 500-507. ↩︎
    4. Kâzım Özalp, Milli Mücadele 1919-1922, c. I, TTK Yayınları, Ankara, 1971, s. 88-98. ↩︎