Etiket: 12 Mart

  • Aranan kişiler listesi ve ‘benim alakam yoktur’ ilanı

    Aranan kişiler listesi ve ‘benim alakam yoktur’ ilanı

    68 kuşağının, aydınların büyük eziyet gördüğü 12 Mart askerî darbesinin üzerinden 53 yıl geçti. İşkenceler, katliamlar, idamlarla anılan darbe sırasında trajikomik olaylar da yaşandı. Sıkıyönetim’in arananlar listesindekilerle isim benzerliği olanlar, gazetelere verdikleri ilanlarla, o kişinin kendileri olmadığını anlatmaya çalışıyordu.

    Bundan 53 yıl önce, Türki­ye yine bir askerî darbe dehşeti yaşıyordu. 1960 darbesi sonrası yapılan Anaya­sa’nın “Türkiye’ye bol geldiğini” düşünen kimi komutanlar, 12 Mart 1971’de yayımladıkları muhtıra ile hükümeti devirip yeni bir hükümet kurdu. Darbe­nin hedeflerinden biri de 1961 Anayasası’nı değiştirmek ve özellikle Sol hareketi ezmekti.

    gundem_12mart_1
    İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’nın Faik Türün imzalı ve aranan kişilerin isimlerinin yayımlandığı emri. 19 Mayıs 1971, Milliyet.

    1961 Anayasası’nın getirdiği özgürlükçü ortam Sol hareket­lerin gelişmesine yol açmış; ilk dafa bir sosyalist parti (TİP) parlamentoya girmiş, işçiler Türk-İş’e alternatif olarak Dev­rimci İşçi Sendikaları Konfede­rasyonu’nu (DİSK) kurmuştu. 1970’te Türkiye tarihinin en büyük işçi ayaklanması yaşandı (15-16 Haziran). Yoksul köylüler dertlerini mitinglerle anlatma­nın yanısıra, doğrudan toprak işgallerine bile girişmişlerdi. Özellikle üniversite gençli­ği, sonradan adına 68 kuşağı denecek Batılı yaşıtlarıyla paralel biçimde politize olmaya başlamıştı.

    Dönemin Sol hareketinin karakteristiği “gerillacılık” ve “silahlı mücadele” Türkiye’de de karşılık bulmuştu.

    gundem_12mart_2
    Aranan Fahri Aral’la bir alakam yoktur” ilanı, 12 Haziran 1971, Milliyet.

    12 Mart cuntasının hedefi haline gelen Sol hareketlerin liderleri çeşitli biçimlerde öldü­rüldü, idam edildi. Sadece mili­tanlar değil, aydınlar, yazarlar da cuntanın hedefindeydi. Bu yaygın şiddet sırasında zaman zaman trajikomik olaylar da yaşanıyordu. Ünlü Ziverbey Köşkü’ndeki işkence uygu­lamalarına da nezaret eden General Faik Türün, İstanbul sıkıyönetim komutanıydı. Türün imzasıyla “teslim olma” çağrısı yapılan liste, 19 Mayıs 1971’de Milliyet gazetesinde de yayımlandı. Listede Uğur Mum­cu’dan, Doğan Avcıoğlu’na; Muammer Aksoy’dan Mümtaz Soysal’a kadar birçok aydın ve akademisyenin de ismi vardı.

    Listede adı yer alan isimler­den biri de dönemin gençlik hareketi liderlerinden Fahri Aral’dı. Aranma ve teslim çağrısı haberi gazetelerde yayımlandıktan bir süre sonra, yine Milliyet gazetesinde ilginç bir ilan yer aldı. Fahri Aral’la isim benzerliği olan bir yurttaş “kaza kurşunu”na gitmekten korkuyordu ve “gördüğü lüzum üzerine” gazeteye verdiği ilanla Fahri Aral’la “uzaktan yakın­dan bir ilişkisi olmadığını” duyuruyordu.

    (Sonuçları çok ağır olan bu kanlı darbenin yıldönümünde, tüm hayatını kaybedenleri ve acı çekenleri saygıyla anıyoruz.)

  • Süper Mario binayı terketti…

    Süper Mario binayı terketti…

    Mario Levi 31 Ocak’ta 67 yaşında ardında okuma hazzı veren onlarca eser bırakarak aramızdan ayrıldı. Romanlarında, öykülerinde İstanbul’u ve ‘az kalanlar’ı anlattı. Ölümünden sonra neden Türkçe yazdığını söylediği video çok paylaşıldı: İlk aşkımı hangi dilde yaşamışsam, sinirlenince hangi dilde sövüyorsam o dilde yazıyorum…

    Fotoğrafına bakıyorum. “Gülümsüyorsun. Buruk, acı bir gülümseme bu, görüyorum. Hikayen başka türlüsüne izin vermiyor.” Sonra aynaya bakıyo­rum. Yüzümde senin gibi acıyı, aşkı, sindirmiş o mahcup gülüm­semeden eser yok.

    Dediler ki Mario öldü. Ka­bullenememenin getirdiği bir sersemlikle aklımda oyunlar oy­nuyorum. Daha doğrusu “Benim istediğim küçük bir olasılığa, bir kez daha inanmak galiba.”

    Biliyorum, “Mevsimlerin durduramadığı anlar vardır.” Bundan böyle anlatamayacağın masallar diyarının keyfini çıka­rırsın diye umuyorum ve ümidim odur ki “hiçbir şeyi dilediğince anlatamamış olmanın kırgınlığı sarmaz ruhunu. Çünkü sen an­lattın, hem de çok güzel anlattın.”

    “Bir aşkı yaşayabileceğime kendimi inandırmak istiyordum ben.” İnandırdın, yaşattırdın.

    “Hayallerimizden yana yaptığımız seçimler bizim hep kaderimizdir zaten.” Kaderimi kendi elime almamı ve ondan gocunmamamı sağladın.

    Yanlış Tercihler Mahallesinin­ bir sakini olarak yaşadığım yeri sevmeyi öğrendim.

    Kendimi sessize almayı da öğ­rendim sayende. “Bir çıldırmanın neresindeyim dersin? Suskunluk, evet.”

    Ana dillerinden İspanyolca ve Fransızcayı bir kenara koyup, ilk aşkını yaşadığın, sokakta oyun oynarken kulladığın, içinden söverken en usturuplu küfürleri bulduğun Türkçe ile yazman bana çok şey anlattı: İçinde en do­ğal neyin varsa onu ortaya çıkar, onu sev, onunla gurur duy. Sana kaybettireceklerinden çekinme.

    Amacım birtakım çocuklar gibi, senin gibi ardımdan gelenle­re yol açmak oluverdi. “O çocuk­lar yürümeyi, mayınlı tarlalarda öğrenmişlerdi.” O mayınlı tarlada bana açtığın yolda yürürken geridekilere bir iz göstermek için adımlıyorum hayatı.

    Bana bıraktıklarınla avun­mayı öğreneceğim şimdi çünkü “Kitaplar… Ben en çok onlara güvendim.” Avunmak ve savun­mak birbiriyle bir hayli bonkör bir kafiye oluşturuyor. “Bazı gerçek­leri bilerek es geçmek de bir çeşit savunmaydı.” Savunduğun öz benliğindi, gerçekliğindi Türkçe­ye sarılarak. Bak! Ben de izinden geliyorum kör topal. Oğlum bü­yüdü, senin kitaplarının boyuna geldi neredeyse.

    Dediğinde haklısın: “Yerleşik­liklerine sığınarak yaşayanlar ayrılıkları kolay kolay taşıya­mazlardı ki…” Sığındığım, yuvam bellediğim, içimde biriktirdiğim sözlerinden ayrılmasam da bes­lenmem için yenilerine ihtiyacım var. İşte buna alışmak, bu gerçeği taşımak kolay değil.

    “Bir yere geri dönmek istiyor­san, ayrılırken arkana bak, derdi babaannem.” Baktın mı?

    Baktıysan eğer, “Hayallerim, sözcüklerim ve tüm olabilirlikle­rimle çağıracağım seni.

    Alıntılar, Mario Levi’nin Bu Oyun­da Gitmek Vardı, İstanbul Bir Masaldı, Bir Şehre Gidememek, Lunapark Ka­pandı, Bir Cümlelik Aşklar, O Pazartesi Eminönü, Size Pandispanya Yaptım eserleri ile Ayşe Böhürler ile yaptığı söyleşiden.

    ardindan_mario_levi

    FÜRUZAN (1932-2024)

    En güzel öyküler için yaşadı

    Eserlerinde ‘öteki’lerin, ezilenlerin, görmezden gelinenlerin hayatlarını anlatan Füruzan, bir süre Almanya’da yaşadı ve göçmen işçilerle ilgili çok sayıda eser de üretti. Füruzan için ‘yazınımıza göktaşı gibi düştü’ denmişti. Öyküden, romana, şiirden senaryoya kadar birçok alanda başarılı yapıta imza attı. Onlarla yaşayacak.

    ardindan_furuzan

    Türkçe edebiyatın en üretken ya­zarlarından Füruzan 11 Şubat’ta yaşamını yitirdi. Asıl adı Feruze Çerçi olan yazar 1932’de İstanbul’da doğdu. Erken yaşta tiyatro ile ilgilen­meye başladı. 1950’li yıllarda bir süre oyunculuk yaptıktan sonra tama­men edebî çalışmalara yöneldi.

    Karikatürist Turan Selçuk ile evlendi. Bu evlilikten bir kızı oldu. Eserlerinde Füruzan adını kullandı, soyadı kullanmamasını ise şöyle açıklamıştı: “Ben o yıllar çok ünlü bir soyadı taşıyordum. Çok ünlü, çok saygıdeğer iki adamın kendi akılla­rıyla, emekleriyle ve yetenekleriyle ünlendirdiği saygıdeğer bir soyadıy­dı. Ben, o ünlenmiş soyadının bana sağlama ihtimali olan kolaylıkları­na hiç yanaşmak istemedim. Ben, yazarlığımın sınanmasını öyle bir şekilde tek başıma yapıp bu büyük addan yararlanmamalıydım.”

    60’lı yıllarda çeşitli dergilerde yayımlanan öyküleriyle tanınmaya başlandı. İlk kitabı Parasız Yatılı ile Sait Faik Hikaye Ödülü’nü kazandı. Kuşatma ve Benim Sinemalarım adlı öykü kitapları yayımlandı.

    Türkiye 12 Mart darbesinin yıkı­mını yaşarken Kırkyedililer adlı ro­manı yayımlandı. Darbe, 1968 kuşağı olarak bilinen kuşağın liderlerini katletmiş, işkence ve tutuklamalar yaygınlaşmıştı. Roman çoğunlukla 1947 doğumlu olan bu kuşağı anlatı­yordu ve büyük beğeni topladı. Artık adı Sevgi Soysal ve Adalet Ağaoğlu ile, edebiyatın güçlü kadın yazarla­rıyla birlikte anılıyordu.

    Eserleri filmlere aktarılan Füru­zan, sinemayla da yakından ilgilendi. Benim Sinemalarım kitabını senar­yolaştırdı ve filmi kendisi yönetti. 1970’lerde bir süre kaldığı Alman­ya’da göçmen işçilerle ilgili çalışma­lar yürüttü. İkinci romanı Berlin’in Nar Çiçeği, Almanya’daki göçmen işçilerin hayatını konu edindi.

    Değerli yazarımızı, Yapı Kredi Yayınları editörünün Parasız Yatı­lı’ya yazdığı önsözle uğurluyoruz: “Füruzan, sanki o güzelim öyküleri yazmak için yaşamıştır. Yazınımı­za ‘göktaşı gibi düştüğü’ onun için söylenir.”  

    ALEKSEY NAVALNİ (1976-2024)

    Rus muhalif hapishanede ‘öldü’

    ardindan_navalni

    Rusya’nın otokratik lideri Putin’e muhalefetiyle tanı­nan avukat, aktivist ve siyasetçi Aleksey Navalni’nin, 16 Şubat’ta 3 yıldır tutulduğu cezaevinde hayatını kaybettiği açıklandı. 47 yaşındaki avukat, aktivist ve siyasetçi, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in en önemli muhalifleri arasındaydı. Putin iktidarının yolsuzluklarına dikkat çeken Navalni, rejimin ülkeyi “bir tür feodal düzen”le yönettiğini ileri sürüyordu. Daha önce sinir gazıyla ze­hirlenen ancak hayatta kalan Navalni tutuklanmış ve 19 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Moskova’dan 1900 kilometre uzaklıktaki bir hapishaneye gönderilen Navalni’nin ölüm nedeni açıklanmadı; ancak gör­gü tanıklarına göre cesedinde morluklar vardı.  

    SEVDA FERDAĞ (1942-2024)

    Kimselere benzemeyen aktris

    ardindan_sevda_ferdag

    Aktris Sevda Ferdağ, 82 yaşında öldü. Usta yazar Selim İleri’ye göre “sinema ortamımızda salt kendisi olabilmenin mücadelesini veriyordu. Bütün gücünü, bütün sanatlık sezgisini, duyarlığını asıl bu mücadeleden almaktaydı.”

    Türk sinemasının önde gelen oyuncularından Sevda Ferdağ, 17 Şubat’ta yaşama veda etti. 1942’de Balıkesir’in Edremit ilçesinde do­ğan Ferdağ’ın çocukluğu İstanbul’da geçti. Gerçek adı Lütfiye Dumrul olan sanatçı, 1958’de ilk filmi “O Günden Sonra”da rol aldığında henüz 16 yaşın­daydı. Sonradan gazeteci-yazar Mesut Kara’yla yaptığı bir röportajda “58’de sinemaya geldiğim zaman ilişkileri, sinemanın fukaralığını hiç sevmedim. Sinema parasızlık de­mekti, yalnızlık demekti” diyecekti.

    Hemen ardından, yine oyuncu olan ablası Ferda Ferdağ’ın yanına Alman­ya’ya gitti. Burada bir süre modellik yapan Sevda Fer­dağ, aldığı sinema teklifle­rini geri çevirdi ve bir süre sonra İstanbul’a geri döndü. 1963’te Atıf Yılmaz’ın “Azrail’in Habercisi” ile tekrar sinemaya döndü. Bir yıl sonra Halit Refiğ’in “Gurbet Kuşları” filminde rol aldı.

    Birçok sinema oyuncusu gibi, Yeşil­çam’ın krize girdiği dönemde Fahrettin Aslan’ın gazinolarında şarkıcılık yaptı. 200’e yakın filmde rol alan oyuncu, bir­çok ödül de kazanmıştı. Sevda Ferdağ, sinemayla ilişkisini anlatırken şöyle demişti: “Beni yıldız olmak hiç ilgilen­dirmedi, asla istemedim. Çünkü taviz vererek yaşamak istemiyordum. Her zaman özgür oldum. Ben yıldız olma­dım ama kendimi hep yıldız gördüm. Hiçbir sinemacıyı da suçlamıyorum. Ben sadece ‘niye iyi film yapmıyorlar’ diye suçladım. Sonra bunun bir ülke so­runu olduğunu anladığımda hepsi be­nim arkadaşım oldu. Ayrıca ben birini aşmaya çalışmaktan hoşlanmıyorum. Ben kendim olmaktan hoşlanıyorum. Yaptığım şu kadar filmle hâlâ Sevda Ferdağ isem bu önemli bir şey”.

    Selim İleri, Hatırlıyorum kitabında Sevda Ferdağ’dan şöyle bahsediyor­du: “Usul usul fark ediyorum ki Sevda, herkesin başka bir kadın veya başka bir erkek olmayı denediği, bunun için var gücüyle çabaladığı sinema ortamımız­da salt kendisi olabilmenin mücade­lesini veriyordu. Bütün gücünü, bütün sanatlık sezgisini, duyarlığını asıl bu mücadeleden almaktaydı. Benzemek istediği hiç kimse yoktu. Beğenilmek, önemsenmek, alkış toplamak hiçbir zaman sorunu olmamıştı. Bireyliğini yaşamaktı seçeneği.”  

    ALEV ALATLI (1944-2024)

    Aydın ve muhafazakar…

    ardindan_alev_alatli

    Yazar Alev Alatlı 3 Şubat 2024’te 79 yaşında yaşamını yitirdi. Mene­men’de doğan Alatlı, ODTÜ’de ekonomi ve istatistik okuduktan sonra eğitimi­ne ABD’de devam etti. Burada kalkın­ma ekonomisinin yanısıra felsefe ve teoloji eğitimi aldı. Türkiye’ye döndük­ten sonra iktisatçılığından çok, yazı­larıyla da tanındı. Zaman gazetesinde köşeyazarlığı yaptı. Yaseminler Tüter mi Hâlâ (1985), İşkenceci (1986), Kadere Karşı Koy A.Ş. (1995) adlı romanları yazdı. Çok sayıda deneme, inceleme kitabı da bulunan Alatlı’ya Filistin lideri Yaser Arafat tarafından Özgürlük Ma­dalyası verildi. Alatlı, Aydınlanma Değil Merhamet eseriyle Rusya’da Şolohov Roman Ödülü’ne layık görüldü. Alatlı yazdıkları ve söyledikleriyle muhafa­zakar kesimlerin beğenisini kazanır­ken, siyasi iktidarla ilişkileri nedeniyle muhaliflerin tepkisini çekmişti.  

    NİHAT FALAY (1941-2024)

    İktisat dünyasının büyük kaybı

    ardindan_nihat_falay

    İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Maliye Bölümü’nde 1969-2008 ara­sında görev yapan Prof. Dr. Nihat Falay, Şanlıurfa’da doğdu. İlkokulu Diyarba­kır’da okuduktan sonra İstanbul’da Karagümrük Ortaokulu’nu ve 1961’de Vefa Lisesi’ni tamamladı. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Maliye Bölümü’nden 1965’te mezun olan Falay, 1969’da aynı fakültede öğretim üyesi yardımcılığı yaptıktan sonra, 1988’de “Doğu-Batı Toplumlarında Mali Sistem­lerin Gelişimi ve Özellikleri” adlı tezi ile profesör oldu. Eğitimciliğinin yanısıra üniversite öğretim üyelerinin örgüt­lenmesine de büyük katkı sundu. Anka­ra’da kurulan Tüm Asistanlar Derne­ği’nin (TÜMAS) İstanbul Şubesi kurucu üyelerindendi. Falay ardında şu eserleri bıraktı: Türkiye Ekonomi Bibliyografyası, İbn-i Haldun’un İktisadi Görüşleri, Prog­ram Bütçe ve Sıfır-Esaslı Bütçe Sistem­leri, Planlama-Programlama-Bütçeleme Sistemi ve Türk Program Bütçe Modeli, Maliye Tarihi, İstanbul Üniversitesi’nin Yabancı Akademisyenleri.

    ERGUN HİÇYILMAZ (1942-2024)

    Gazeteci, sporcu, uzman sahaf

    ardindan_ergun_hicyilmaz

    Ergun Hiçyılmaz 12 Şubat’ta yaşa­mını yitirdi. 1942 yılında Eskişe­hir’de doğan Hiçyılmaz, gazeteciliğe 1960’larda başladı. Akşam, Yeni Sabah, Yeni İstanbul, Günaydın, Fotospor, Tercüman, Güneş, Erkekçe, Nokta, Yankı, Hürgün, Takvim, Sabah gibi önde gelen gazete ve dergilerde çalıştı. Aynı zamanda bisiklet sporuyla yakından il­gilenen Hiçyılmaz, 1979-80 döneminde Türkiye Bisiklet Federasyonu başkanlı­ğı da yaptı (cenazesinde federasyondan hiçbir yetkili yer almadı). Çeşitli üniver­sitelerde gazetecilik üzerine dersler de veren Ergun Hiçyılmaz, tarih çalışma­larıyla da tanınıyordu. Hayli zengin bir kitap ve belge koleksiyonuna sahipti. Uzun yıllar Beyoğlu’ndaki Avrupa Pasajı’nda sahaflık yaptı. Edebiyatla da yakından ilgilenen gazeteci, spor tari­hine ilişkin çalışmalarıyla tanınıyordu. Koyu bir Fenerbahçeli olan Hiçyılmaz, tabutuna sarılan Fenerbahçe bayrağı ile uğurlandı.

    GÜLÇIN AKSOY (1965-2024)

    Sanatçı ve hocanın erken vedası

    ardindan_gulcin_aksoy

    Hem sanat üretimi, hem akademik çalışmalarıyla tanınan Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü Halı Atölyesi öğretim üyesi Prof. Dr. Gülçin Aksoy, genç yaşta İstanbul’da geçirdi­ği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversi­tesi mezunu olan Aksoy, 1993’ten ölü­müne kadar bu üniversitede öğretim üyesi ve yönetici olarak çalıştı.1990 ların başından itibaren aktif sanat üretimine devam eden Gülçin Aksoy, bireysel üretiminin yanında, kolektif olarak da bir çok sanatsal eylem içer­sinde yer aldı. Prof. Aksoy’un beklen­medik ölümü büyük üzüntü yarattı.

  • Önce hak arayışları sonra baskı ve şiddet

    Önce hak arayışları sonra baskı ve şiddet

    Türkiye’deki öğrenci gösterileri, Paris ve dünyadaki protesto hareketleriyle eşzamanlı başladı. Başlangıçta siyasal iktidar tarafından -bugün inanılmaz ölçüde demokratik gözüken- yumuşak bir tutumla karşılaştı. ABD 6. Filosu’nu protesto gösterileri ve Vedat Demircioğlu’nu öldürülmesiyle radikalleşen hareket, kalıcı bir miras bırakamasa da bir dizi yeniliğin hazırlayıcısı oldu.

    Her şey süt liman gözüküyordu. 1965 seçimlerinde tek başına güçlü bir iktidar kuran Adalet Partisi, zaten 1969’da da iktidar olacaktı. Çeşitli ağır sanayi yatırımlarıyla ekonomi şaha kalkmış, kente yeni gelenler hem iş hem de iyi kötü başlarını sokacak bir yer bulabilmişlerdi. Ortalıkta bir kriz olduğunu söyleyecek bir Allah’ın kulu yoktu. Pastanın büyümesinden kimlerin ne kadar nasiplendiği ise ayrı bir konuydu.

    1961 Anayasası ile bir özgürlük sarhoşluğu yaşandığı söylense de köylüler tepkilerini gösteriyor, “Doğu mitingleri”nde vatandaşlık haklarından dem vuruluyor, işçiler de grevlerle hoşnutsuzluklarını dile getiriyorlardı. Sonraları siyasi tarihimiz açısından önemli bir gelişme olarak kabul edilecek Necmettin Erbakan’ın Odalar Birliği genel sekreterliğinden istifası da, iktidar katındaki gerilimlere bir işaretti. Bir yıl sonra da TBMM Başkanı Ferruh Bozbeyli, Celal Bayar’ın desteği ile Demokratik Parti’yi kuracaktı.

    68 sakin başlamıştı ama görüş mesafesi kapalıydı. Gazeteler bir yandan birinci sayfadan Paris’te yapılacak Vietnam görüşmelerine yer verirken, yavaş yavaş çeşitli ülkelerde öğrenci olayları da sütunları işgal etmeye başlıyordu. 9 Mayıs’ta sürmanşet: “Paris: Öğrenci-polis çatışmalarında 1000 kişi yaralandı”. Altta De Gaulle’ün boy resmi, bir de not: “Ekim’de Türkiye’ye gelecek olan De Gaulle’ün boyuna göre yatak yapılıyor”. Oysa olaylar öyle hızlı gelişmekteydi ki, De Gaulle’ün yatağa girecek vakti yoktu! İçerde iki sütunluk bir yazı göze çarpıyordu: “Franco’ya karşı işçi ayaklanıyor”.

    Her ne kadar 21 Mayıs 1968’te İlahiyat Fakültesi’nde sağcı öğrenciler dekanı feci şekilde dövmüş ve ancak diğer öğrenciler sayesinde dekan kurtarılmış ve ardından 300 ilahiyatlı öğrenci fakülteyi basıp işgal etmişse de, bu olay “münferit” kalmıştır.

    Önce hak arayışları sonra baskı ve şiddet
    Başlangıç: Üniversite işgalleri 1968’in Haziran’ında çeşitli üniversitelerde öğrenciler üniversite reformu talebiyle boykota gidiyorlar ve başta İstanbul Üniversitesi ve İTÜ olmak üzere çeşitli fakülteleri işgal ediyorlardı.

    9 Haziran’da ise Ankara’da Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde işgal başlar. 10 Haziran’da sağcıların kontrolündeki İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği, üniversitede reform isteyen bir dilekçeyi rektörlüğe sunar. Ertesi gün gazetelerde bir yanda Paris’te “Kanlı olaylar yine başladı” denirken, komşu sütunda “Öğrenci hareketleri genişliyor: Hukuk Fakültesi de işgal edildi” başlığı görülür. “Sağ-sol yok, boykot var” tabelası biraz da geleneksel öğrenci derneklerine bir tepkiyi dile getirse de, ertesi gün başka fakültelerin de katılımıyla bu tabela ortadan kalkar. Artık sol da vardır, boykot da vardır.

    Tarihe geçen siyasi yorumlar!

    İktidar yönünden gelen ilk tepkiler ılımlıdır. Vali Vefa Poyraz “Üniversitedeki boykot olayı üniversitenin iç işidir. İdareyi ve polisi ilgilendirmez. Bizim herhangi bir müdahalemiz düşünülemez”; Başbakan Demirel ise “Dünya bir garip dünya oldu, belki garip dünya oldu demek de doğru değil dünya yeni ufuklara doğru giden bir dünya oldu. Bu dünyanın yeni ufuklara doğru ne kadar gittiğini, nereye varacağını bunların nelere malolacağını kestirmek güç. Ama gerçek şu ki dünyada yeni görüşler yeni fikirler, derinliğine bakılması lâzım gelen bir takım hâdiseler cereyan ediyor” gibi, bugün nereden nereye geldiğimizi gösteren tarihsel demeçler vereceklerdir!

    Önce hak arayışları sonra baskı ve şiddet
    Öğrenci ve gençlik hareketleri Türkiye’de öğrenci hareketinde özellikle 1965’ten itibaren ciddi artış vardı. Ancak asıl sıçrama Mayıs 1968’de tüm dünyada görülen hareketlilik ile birlikte yaşandı ve işçi gençlik arasında da yayıldı.

    Reform mu, devrim mi?

    Birkaç yıl sonra 12 Mart 1970 askerî müdahalesinin ünlü başbakanı olacak olan Nihat Erim ise Meclis’te şöyle demektedir: “Bu bir patlamadır. Genç kuşağın patlamasıdır. Gençliğimiz esasında yerden göğe haklıdır”!

    İstanbul Teknik Üniversitesi Talebe Birliği Başkanı Harun Karadeniz ise diğer fakülte taleplerinden faklı olarak “eğitimde ilkokuldan başlayan bir devrim istediklerini” belirtmektedir. En radikal tutumu takınan Harun Karadeniz, “Bugünkü eğitim düzeni, burjuva düzeni, burjuva eğitim düzenidir. Öğrenciler kapitalist dünya için bir robot, bir üretim aracı olarak yetiştirilmek istenmektedir. Tüm öğretim kurumlarında ülke gerçekleri ile bağdaşmayan bilgiler okutulmaktadır” diyordu.

    İstanbul Üniversitesi yöneticileri kapıda işgalci öğrencileri temsilen konsey tarafından karşılanmış ve birlikte rektörlük binasına gidilmişti! Rektör Egeli burada yaptığı konuşmada “Düşündüğümüzün dışında bir netice olmadı. Ancak bu kadar rahat, bu kadar anlayışlı bir hava içinde bitebilirdi. Sâkin ve hızlı çalışma ile olumlu sonuçlar alabiliriz” demişti.

    Yönetimin, dünyadaki benzer olaylara göre hareketi kazasız belasız geçiştirdiklerine sevindikleri anlaşılmakta. Öğrenci talepleri ise örneğin İstanbul Üniversitesi’nde kapsamlı bir reform tasarısı olarak kitapçık halinde basılmıştır. Köhnemiş geleneksel üniversite anlayışı yerine Batı’daki taleplere benzer, yeni dönemin ihtiyaçlarına uygun bir eğitim sisteminin ayrınıtılandırıldığı bir tasarıdır bu.

    Önce hak arayışları sonra baskı ve şiddet
    Antiemperyalizm, tam bağımsızlık Eylemler arttıkça kullanılan semboller de kitleselleşiyordu. 6. Filo protestosu ile birlikte Temmuz’dan itibaren “antiemperyalizm” ve “tam bağımsızlık” vurgularda birinci sıraya oturur oldu.

    Ancak öğrenci olaylarını basit bir üniversite hoşnutsuzluğu ile sınırlı görmek mümkün değildi. Üniversite haberlerinin yanında gazetelerde şunları okumak da mümkündü: “… dün giden yıkım ekipleri, bir gecekonduyu yıktıktan sonra, 3 bin kişinin saldırısına uğrayınca, yıkım işinden vazgeçmek zorunda kalmıştır… Toplum polisi olaya müdahale edememiştir.”

    Öte yandan özgürlükler açısından Türkiye elbette bir cennet değildi. Mayıs ortasında gazetelerde şunları okuyabilirdiniz: “TİP’in İstanbul ve Ankara’daki toplantıları tecavüze uğradı: Üçü ağır, dokuz yaralı var”. TİP’in bir kahve toplantısı, yüzlerce kişinin taşlı sopalı saldırısına uğramıştı.

    Üniversite işgali, çeşitli hak arayışlarına etkin bir sesini duyurma şekli olarak yaygınlaştı ve eşzamanlı olarak Temmuz başında Derby fabrikasında grevde olan işçiler fabrikayı işgal ettiler. Daha önce rastlanmayan bu eylem biçimi, Demir-Döküm ve Hisar Çelik gibi fabrikalara da yayıldı.

    68 denince nedense yalnızca öğrenci hareketleri akla gelir. Oysa işçi hareketindeki bu yayılım, başlangıçta kendi ölçeğinde Batı’daki kadar radikal olmayan öğrenci hareketinin ardından “idare ve polis” tarafından aynı anlayışla karşılanmaz. İstanbul’un hemen kıyısındaki grevler, artık bir fabrika işgali ihtimaliyle birlikte düşünülür olur. 68’in bu dalgası, hükümetin sendikalar kanununu değiştirme niyeti üzerine patlak veren 15-16 Haziran 1970 olaylarıyla zirvesine varacaktır.

    ABD 6. Filosu ve gösteriler

    Dünya ölçeğinde Vietnam Savaşı vesilesiyle yükselen anti-emperyalist duyarlılığı sınarcasına, o güne kadar sakin bir şekilde tatillerini geçirdikleri İstanbul limanına gelen Amerikan 6. Filosu, siyaseten düşük profili başlayan Türkiye 68’inin kana bulanmasına ve gençliğin hızla radikalleşmesine yol açtı. Yapılan protestoları engellemek için İstanbul Teknik Üniversitesi öğrenci yurdunu polisin basması sonucu bir çok öğrenci yaralandı. Baskından sonra infial halinde olan öğrenciler önce Taksim’e çıkarlar, ardından Dolmabahçe’ye inerek Amerikan askerlerini denize atarlar.

    Olaylar artık hızlanmıştır. Yurt baskınında hastaneye kaldırılan Vedat Demircioğlu’nun, 6. Filo’nun gidişinden iki gün sonra öldüğü bildirilir. Öğrenciler ilkin Vilayet’e sembolik bir yürüyüş yaparlar; ardından büyük bir kitle Cağaloğlu’nda kortejin yolunu kesen polisle çatışır.

    Eğitimde reform talebiyle sakin başlayan üniversite gençliği olayları, fabrika işgalleri ve anti-Amerikan gösterilerle hızla siyasallaşır. Başbakan Demirel’in üniversite işgalleri karşısındaki ılımlı tavrı, yerini “idare ve polisin himmeti”ne bırakır.

    Geçmişteki güdümlü çeşitli gençlik hareketlerinin ardından (Tan Matbaası’nın basılması gibi) 27 Mayıs 1960 darbesi arifesindeki öğrenci olayları ile farklı türden bir siyasallaşma yaşayan gençlik hareketi, yeni bir siyasal özne arayışına yönelmiş; mevcut seçeneklerin toplumun karşı karşıya bulunduğu sorunları çözmekte aciz olduğu görüşü giderek egemen olmuştur.

    Prag baharı ve Çekoslovakya işgali

    Dünya 68’inin önemli bileşenlerinden Prag olayları ve ardından Varşova Paktı ülkelerinin tanklarla Çekoslovakya’yı işgali, Türkiye solunu da etkiler. Türkiye İşçi Partisi (TİP) içinde bu konudaki çatlamalar, başka nedenlerle birleşerek partinin parçalanmasının bir unsuru olur. Bu da Türkiye 68’inin dünyadan farklı bir yönüdür.

    Dünya ölçeğinde Varşova Paktı’nın eylemini haklı gören herhangi bir 68 bileşeni yokken, Türkiye’de (istisnalarla birlikte) tam tersi bir gelişme yaşanmaktadır. 1968 yılı, üç yıl önceki seçimlerden 15 milletvekili çıkaran TİP’in yavaş yavaş siyaset sahnesinden çekildiği, gençliğin sağlı sollu radikalleştiği, iktidar blokunda çatlakların belirdiği bir dönem olarak önceki yıllardan bir kopuşu temsil eder.

    Dünyanın bütün ülkelerindeki gibi Türkiye 68’i de iktidara yönelik veya iktidarı etkileyecek bir konumda ve yönelişte değildi. Bir itiraz geleneğinin oluşmasında önemli bir rol oynayan 68, miras aldığı kültürün de çok uzağına gitmedi ama bir dizi yeniliğin de hazırlayıcısı oldu.

    50 YIL SONRA 1968 OLAYLARI

    1968 dalgasında solcular, milliyetçiler ve radikal dinciler

    Türkiye özelinde sol radikalleşmeye tepki hem milliyetçi hem de radikal kesimlerden gelmiş; ancak birinci kesim derhal öne çıkar, daha doğrusu çıkartılırken, radikal dinci kesimin gelişmesi daha uzun vadeli ve daha yaygın bir örgütlenmenin ara adımlarını oluşturmuştur.

    TANJU AKAD

    Önce hak arayışları sonra baskı ve şiddet
    Arka planda öğrenciler arasındaki çatışmalarda da eşit oranda artış vardı.

    1968’den yarım asır sonra, söz konusu dönemin objektif bir analizi için yeterli zamanın geçtiğini düşünebiliriz. Ancak ilk iş olarak çok önemli bir kayıt koymak gerekir. Dönemin olaylarından etkilenenler sadece belli bir görüşün, akımın veya siyasi tutkunun insanları değildir. Bu dönemde radikalleşenler arasında çok farklı görüşlerden solcular, milliyetçiler ve dinî cemaatlere yakın muhafazakar kesimler de vardır. Yani 1968’in genel tanımı radikalleşme ise ve ilk öne çıkanlar da solcular olmakla birlikte; onların karşısında her türlü muhafazakar akımdan da sözedilmelidir.

    Türkiye özelinde sol radikalleşmeye tepki hem milliyetçi hem de radikal kesimlerden gelmiş; ancak birinci kesim derhal öne çıkar, daha doğrusu çıkartılırken, radikal dinci kesimin gelişmesi daha uzun vadeli ve daha yaygın bir örgütlenmenin ara adımlarını oluşturmuştur. 1968 sol için bir dönüm noktası sayılabilir ama sadece sola ait değildir. 68 dalgasının dünyadaki nedenleri şunlardı:

    • 1960’lar dünyada eski sömürgeciliğin tasfiyesi için yürütülen savaşların en yoğunlaştığı dönemdi. Özellikle Vietnam Savaşı’nda Amerikan gücünün başarısızlığı birçok ülkede anti-emperyalist mücadelenin nispeten kısa sürede başarılabileceği kanısını öne çıkarmıştı.
    • Che Guevara’nın Bolivya’da başlatmaya çalıştığı girişim her ne kadar kendisinin ölümü ve siyasi-askerî anlamda büyük bir başarısızlıkla sonuçlanmışsa da, dünyada anti-emperyalist heyecanı artırmış ve bugün dahi etkisi süren bir sembol yaratmıştı.
    • Avrupa ülkelerinde 1. ve 2. Dünya Savaşları sonrasında radikal solun yükselişi sona ermiş, Avrupa komünizmi çerçevesinde sol partiler sistemle tamamen uzlaşmıştı. Gençlik içerisinde bir kesim o dönemde hâlâ nispeten geniş bir tabanı olan komünist partilerin bu tutumunu bir ihanet olarak görmüş ve onlara karşı daha radikal bir çizgiyi benimsemişti. Ne var ki bu kesimin hiçbir şeyi değiştiremeyecek kadar marjinal olduğu ve sansasyonel eylemlerinin kitlelerden destek alamayacağı ortaya çıkmıştı. “Kızılordu Fraksiyonu” gibi umutsuz çıkışlar birkaç düzineden fazla eylemci bulamayacaktı. Üniversite öğrencilerinin sokak gösterileri ise çalışan kesimlerden herhangi bir destek görmeyince, tüm bunlar çok kısa sürede sönüp gitti.
    • 1968 yılında Çekoslovakya’nın işgali SSCB tipi güdümlü rejimlere tepkiyi artırmış, alternatif sol arayışlarını hızlandırmıştı.

    Tüm bu faktörlerin ışığında, 1968’de dünya solunun yükselişinin 1917-18 ve 1943-48 yılları arasındaki krizlerden kaynaklanan dalgaların bir devamı olmadığı, tam tersine sönmekte olan bir ateşin son kısa parlaması olduğu ortaya çıktı. Ne var ki bunlar, solun geleneksel olarak çok zayıf olduğu Türkiye’de birçok ülkeden daha derin bir etki yaptı. Gerçi, bu da sadece ülkemize özgü bir durum değildi. Sadece gelişmiş Batı Avrupa ülkelerinde değil, başta Latin Amerika olmak üzere birçok azgelişmiş ülkede de Komintern geleneğinden gelen kurumsal ve yerleşik sol partilerin pasifliğine karşı bir tepki gelişmekteydi. Bu bizde daha çok üniversite gençliği içerisinden çıkan ve silahlı kontra örgütlerin saldırıları nedeniyle daha da radikalleşen bir kesim oluşturdu. Bunların, toplumun tümü açısından marjinalliği aşamadığı belliyse de, ülkemiz açısından sansasyonel (hem basın hem de provokasyon peşinde olan kesimler tarafından abartılan) bir etki yaptığı görüldü. Bu etki radikal sol örgütlere (esas olarak Dev-Genç) biraz daha taraftar sağladı ama, bu gene de onları marjinallikten çıkaracak ölçüde değildi.