Etiket: 12 Eylül

  • İTÜ Radyosu: Varolsun ilimin sesi ve koruyucuları!

    İTÜ Radyosu: Varolsun ilimin sesi ve koruyucuları!

    Devlet radyoları dışında yayın yapan İTÜ Radyosu, 78 yıllık tarihinde birçok ilk yayına ses oldu. Kapatıldı, açıldı, engellendi ama susmadı. Birçok hocanın, gönüllü çalışan müzik insanlarının ve öğrencilerin fedakarlıklarıyla bugüne ulaşan İTÜ Radyosu, hem Türkiye’nin hem dünyanın birçok yerinde özel içerikleriyle ses vermeye devam ediyor.

    İstanbul Teknik Üniversitesi Radyosu fikri, 1943’te o dö­nemin Millî Eğitim Bakanı Müsteşarı Rüştü Uzel’in teşvik ve ilhamı ile laboratuvarda bir verici cihaz yapılması düşünce­siyle doğdu. Amaç, öğrencilerin stüdyo donanımları tasarımı, vericiler ve yayıncılık tekno­lojisi konularında uygulamalı eğitimini sağlamaktı.

    Prof. Dr. Mustafa Santur’un öncülüğünde, o dönemde asis­tan olan Prof. Dr. Adnan Ata­man ve kürsü elemanlarının çalışmaları ile 250 W gücünde ve 42 m dalga uzunluğunda çalışan bir verici yapıldı ve 1946 ortalarında kısa dalga üzerin­den yayına başlandı. Bu verici, kürsü elemanları ve öğrenciler için bir uygulama alanına dö­nüştü; stüdyo cihazları öğren­ciler tarafından tasarlanıp üre­tildi; vericinin gücü 500 watt’a yükseltildi; ayrıca 47 m dalga uzunluğunda çalışan 1 kW gü­cünde yeni bir verici yapıldı. 47 m vericisinin yapımına 1952’de başlandı ve 1954’te yayına ge­çildi. Her iki vericinin tasarım ve üretiminde Tahsin Saya ve Ziya Akçasu görev aldılar. Bun­ların kalitesini gözlemek için gerekli olan monitör alıcıları ve monitör osiloskobunun tasarım ve yapımını ise Prof. Dr. Duran Leblebici üstlendi.

    İTÜ Radyosu FM vericisi de yine bu laboratuvarda Prof. Dr. Mustafa Santur’un danışmanlığında Pertev Apaydın tarafından geliştirildi. 1957’de, Türkiye’de bir ilk olan FM yayını başlatıldı. Bu yayınlarda genel­likle çok sesli müzik eserleri çalınırken Türk Müziği yayınla­rına da yer verildi.

    Sosyal_Tarih_4
    İTÜ Radyosu’nun teknik ekipmanı üniversitenin öğrencileri ve hocaları tarafından oluşturuluyordu.

    İTÜ Radyosu, Millî Eğitim Bakanlığı’nın 9 Nisan 1937 tarih ve 3222 sayılı Telsiz Kanunu’nda yer alan “Lise ve yüksek mek­teplerde ve üniversitelerde ders icabı yapılacak telsiz tesisatı ve neşriyatı Maarif ve Nafia vekâletlerince hazırlanacak esaslara göre yapılır” hükmüne göre kuruldu. 1948’de, o günkü adıyla İnönü Stadyumu’nda ya­pılan Türkiye-Avusturya ulusal futbol maçı İTÜ Radyosu’ndan naklen yayınlandı.

    1952’de İTÜ Radyosu’na Gü­müşsuyu binasının zemin ka­tında, Yüksek Frekans Tekniği Laboratuvarı’na bitişik iki oda verildi. Antenler de Gümüşsu­yu binasının çatısına kuruldu. 1957’de İTÜ Radyosu, antenlerin daha yükseğe kurulmasına olanak veren Taşkışla binası­nın İnönü Stadyumu’na bakan kulesine taşındı.

    İTÜ Radyosu’nun programlı yayınlara başlamadan önceki ilk spikerleri olan öğrenciler ve Zayıf Akım Kolu kürsü­lerinin asistanları Adnan Ataman, Tahsin Saya, Ziya Akçasu, Tarık Özker ve Fikret Yücel’dir. Bu kuşaktan sonra görev yapan spikerler arasında Duran Leblebici, Yakup Paker ve Yavuz Taşçı’yı sayabiliriz. Gönüllü olarak yapılan spiker­lik görevine seçilebilmek için bir sınav yapıldığını da Prof. Dr. Duran Leblebici’nin anıların­dan öğreniyoruz. Spiker olmak isteyenlerin seçme sınavların­da Klasik Batı Müziği eserleri­nin, bestecilerinin adlarını ve eser bölümlerinin özelliklerini doğru telaffuz edebilme koşulu vardı. Radyonun açılış müziği, Mo­zart’ın “Türk Marşı” diye bilinen “Rondo Alla Turca” eseriydi. İstanbul’daki önemli konser salonlarından kayıtlar, basket­bol ve futbol maçlarının naklen yayınları başlamıştı. Hıfzı To­puz, Şevket Rado, Adalet Cimcoz ve Adalet Ağaoğlu gibi kalemler, gazetelerdeki köşelerinden Teknik Üniversiteliler’i yürek­lendiriyordu.

    Taksim Belediye Gazino­su’nda 1953-54 sezonunun ilk dinletileri Suna Kan-İdil Biret resitalleri oldu ve bu “harika çocuklar”ın ilk konserleri İTÜ Radyosu’ndan dinlendi. İTÜ Radyosu, dinleyicilerin gönlün­de devlet radyolarının yerini almaya başlamıştı.

    Sosyal_Tarih_5
    Radyo, özellikle savaş dönemlerinde en önemli haber alma kaynağıydı.

    27 Mayıs 1960 öncesinde İTÜ Radyosu yayınlarına ara ver­mek zorunda kalmıştı. 30 Mayıs 1960 tarihli yazı ile İTÜ Radyo­su’nun yayınlarına tekrar izin verildi. O dönemde ismi efsane­leşen Rektör Prof. Dr. Mustafa İnan’ın 2 Haziran 1960 akşamı İTÜ Radyosu’ndan yayınlanan konuşması büyük yankı uyan­dıracaktı. Oğuz Atay da Bir Bilim Adamının Romanı isimli eserin­de bu radyo konuşmasının tam metnine yer verecekti. Rektör İnan konuşmasında Nâmık Ke­mal’in ünlü “Ne mümkün zulm ile bidat ile imhayı hürriyet / Çalış idraki kaldır muktedir isen ademiyetten” mısralarına yer vererek, konuşmasını şöyle bitirecekti: “Varolsun ilmin sesi ve onun koruyucuları.”

    1963’te İTÜ Radyosu’nun stüdyo ve vericileri Maçka binasına taşındı. Binanın arka cephesinin en üst katına yerleşen radyo, 1983’e kadar 20 yıl buradan yayınlarına devam etti. Maçka stüdyosuna geçil­diğinde FM yayınlarında Haluk Buran’ın diploma çalışması ola­rak tasarlayıp gerçekleştirdiği verici kullanılmaya başlanmış­tı. İTÜ Radyosu 1972’de stereo yayına geçti. Stereo kotlayıcı, Prof. Dr. Osman Palamutçuo­ğulları tarafından tez çalışması olarak gerçekleştirildi. İTÜ Radyosu’nun yayınları, önceden olduğu gibi hep 18.30-22.00 saatleri arasındaydı.

    Maçka döneminde naklen yayınlar ve konser kayıtlarının yayınları önemli bir yer tutar. O dönemde Elmadağ’daki Şan Sineması’nda Pazar sabahla­rı Klasik Batı Müziği ve Türk Müziği konserleri olurdu. Bu konserlerin kayıtları radyo çalışanları tarafından alınır ve yayınlanırdı. Şan Sinema­sı’ndan bazı konserler naklen yayınlanırdı. Taksim’deki Mak­sim Sahnesi ve Şişli’deki Kent Sineması’ndan da konserler kaydedilir ve bu kayıtlar hafta­içinde dinleyicilere sunulurdu. Maçka döneminde Ali Irvalı ve daha sonra Vural Tekeli İTÜ Radyosu’nda kadrolu olarak görev yaptılar. Aynı dönemde spikerlik yapmış olan öğrenci­ler arasında Çetin İzbul, Prof. Dr. Avni Morgül, Prof. Dr. Hakan Kuntman, Lütfi Yenel, Kozan Asova, Cevat Erdal, Celal Erdem ve Metin Oğuz bulunuyordu.

    12 Eylül 1980 darbesinin ardından İTÜ Radyosu yayın­larına 3 ay ara vermek zorun­da kaldı. 1. Ordu ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’nın 10 Aralık 1980 tarihli yazısı ile İTÜ Radyosu’nun yayınlarına tekrar devam edebileceği bildirildi.

    Sosyal_Tarih_6
    İTÜ Radyosu Maçka stüdyosu.

    Ağustos 1983’te yayınlarına ara veren İTÜ Radyosu, 1993’te İTÜ Rektörlüğü’nün başlattı­ğı yeniden yapılanma projesi ile Maslak Yerleşkesi’nde ana kumanda ve arşiv mekan­larına kavuştu. Özellikle taş plak, uzunçalar plaklar ve dar bantlardan oluşan tarihî değere sahip müzik arşivinin Maç­ka’dan en az kayıpla taşınması ve yeniden düzenlenmesinde Öğr. Gör. Yücel Durusoy çok büyük emek vermiştir. Şubat 1995’te Suha Çalkıvik, İTÜ Radyosu yayın sorumluluğuna getirilmiş ve İTÜ genelinde öğ­rencilere radyoda çalışmaları için çağrıda bulunulmuştur.

    Maslak’taki deneme yayınları 1995 başında İtalya’dan getirilen 1 kW gücündeki iki adet FM verici ile başladı. Bu dönemde özellikle radyonun teknik sorumluluğunu gönüllü olarak büyük bir özveri ile yürüten Dr. H. Bülent Yağ­cı’nın, yayınların atmosferden ve kablo TV şebekesi üzerinden dinleyicilere ulaştırılması için yaptığı özverili çalışmalar unu­tulmaz.

    İTÜ Radyosu, cumhuriye­tin 72. kuruluş yıldönümünde, 29 Ekim 1995 Pazar günü saat 19.30’da hem kablo TV siste­mindeki FM kanalından hem de FM 103.8 MHz’den klasik müzik programları ile yayınlarına tekrar başladı. O günlerde sınırlı sayıdaki klasik müzik CD’leri çalınıyordu. İTÜ öğretim üye­lerinin, özellikle Prof. Dr. Duran Leblebici ve Yücel Durusoy’un kişisel arşivlerinden getirdikleri CD’lerin yayınlandığı günlerdi…

    Sosyal_Tarih_7
    Semih Balcıoğlu’nun İTÜ Radyosu ile diğer kamu radyolarını karşılaştıran ve o dönemin baskıcı iktidarını hicveden karikatürü.

    1997’den başlayarak 3 saatlik sayısal bantlardan anonslu prog­ram kayıtları yayınlamaya baş­landı; 1998’de internet üzerin­den yayına geçildi. İTÜ Radyosu, Türkiye’de yine öncü rolünü sürdürerek internet üzerinden yayın yapan ilk radyolardan biri oldu. 2000’den sonra Maslak Yerleşkesi içinde kapalıdevre yayınlarla ve internet ortamında yayıncılık sürdürüldü. İTÜ’deki konserlerin kayıtları, İTÜ Rock Günleri etkinliği naklen yayın­landı. Yeni programlar üretildi, radyonun diskoteği genişletil­di. Sinema eleştirmeni, radyo programcısı ve çevirmen Sevin Okyay’ın radyo arşivine yaptığı CD bağışları önemlidir. Öğrenci­lerden oluşan kadro, yayıncılık çalışmalarının yanısıra Murat Sönmez’in öncülüğünde, tozlu raflarda dağınık durumdaki dinleyici istekleri, mektuplar, yayın akışları, teknik yayın ra­porları, basında İTÜ Radyosu gibi yazılı ve basılı belgeleri tarihsel bir sıralama ile düzenleyerek yıllar süren bir çalışma ile kolay incelenebilir bir arşiv oluşturdu. Bu arşive, İTÜ Radyosu ve İTÜ TV tarihinde çok önemli bir isim olan ve genç yaşında bir kaza sonucu kaybettiğimiz Aldo D’or­fani’nin adı verildi.

    Bu dönemde Oğuz Atay’ın Bir Bilim Adamının Romanı: Mus­tafa İnan adlı eseri ve Charles Dickens’ın İki Kentin Öyküsü adlı romanı “arkası yarın” formatı ile her gün radyodan seslendirildi. Radyo çalışanı öğrencilere her dönem verilen fonetik-diksiyon eğitimleri canlı olarak radyodan ya­yınlandı. Duygu Çetegen ve Hakan Yusufoğlu’nun hazırla­yıp sundukları “Konuklarımızla Dünyadan İTÜ’ye” programı dünya müziklerini dinleyiciye taşıdı. Dünyaca ünlü sanatçıla­rın İTÜ Müzik İleri Araştırmalar Merkezi (MİAM) stüdyolarında gerçekleştirilen konser kayıt­ları bir dizi halinde yayınlandı. 2011’de başlatılan “Plak Sayısal­laştırma Projesi” ile uzunçalar (LP) plaklar sayısal ortama aktarıldı.

    2022’de ölen fotoğraf sanat­çısı ve ressam Ali Arif Ersen’in, olağanüstü bir yaşam motivas­yonuyla arkadaşı H. Turgut Uyar ile birlikte hazırladıkları caz programı “Kış Bahçesi”, ulusal basının da ilgi odağı oldu. Prof. Server Acim 2013’ten itibaren 52 hafta boyunca “Film Müziği Atölyesi” programını, 2014 başından itibaren “Klasik Batı Müziği’nde Türler, Biçimler ve Besteciler” programını hazır­layıp sundu (2019’da kaybetti­ğimiz Acim’in radyoya verdiği emek, açık arşivlerde sonsuza kadar yaşayacaktır).

    Sosyal_Tarih_8
    İTÜ Radyosu’nun kuruluşunda büyük emeği olan Prof. Dr. Mustafa Santur.

    2012 Mayıs ayından başla­yarak Dr. Demet Çilden ve Dr. Doğuş Güler’in değerli çaba­larıyla klasik Batı müziği, caz/ Blues ve rock olmak üzere üç ayrı kanaldan internette dinle­yicilerine seslenen İTÜ Radyosu, bugün mobil uygulamalardan da dinlenebiliyor. “Tune-in” rad­yo uygulaması verilerine göre, Türkiye’de internet üzerinden en çok dinlenen üniversite rad­yoları arasında ilk 5 radyonun 3’ü İTÜ Radyosu’nun kanalla­rı. Ayrıca Türkçe ve İngilizce anonslarla hazırladığı özel programlarla 43 ülkeden 700 öğrenci radyosunun ortak ya­yınladığı programlarla sesini dünyaya duyuruyor. Bu yıl 78. yaşını kutlayan İTÜ Radyosu, öğrencilerin disiplinli ve öz­verili çalışmaları, amatör ruh ve heyecanlarıyla dünyanın her yerine sesini ulaştırmaya devam ediyor.

    20. YÜZYILIN BAŞINDA RADYONUN İDEOLOJİK İŞLEVİ

    Millî kültürün tek sesi ve ‘kulakla görmek’ imkan

    Radyo tüm dünyada “milletin sesi” olarak görüldü. Dr. Meltem Ahıska’ya göre radyo, 20. yüzyılın başında ‘benzerleştirmeye, tüketmeye’ yönelik bir kültüre geçişe eşlik etti. Geniş alana bir merkezden sesleri dağıtan radyo, tarihsel olarak millî kültürün oluşturulmasının da en önemli aygıtı oldu.

    Radyo yayıncılığı 1930’ların sonun­dan 1990’ların başına kadar devlet kontrolünde gerçekleştirildi. Bunu sağlayan hukuki çerçeve, özel ve ba­ğımsız radyo yayıncılığına izin vermedi. Türkiye’de radyo yayıncılığının tarihi özellikle büyük kent –Ankara, İstanbul, İzmir– odaklı son derece merkezî bir yapı sergiliyor. Bu özelliğiyle radyo, en başta yayıncılar, devlet insanları ve kısmen de izleyiciler tarafından “milletin sesi” olarak görüldü ve değerlendirildi. Radyonun böyle bir işlev yüklenmesinin Türkiye’ye özgü olduğunu söylemek mümkün değil elbette. Avrupa ve ABD kaynaklı birçok araştırma radyonun 1950’lere kadar milletin “inşa”ında ve millî hayatın oluşturulmasında oynadığı rol üzerinde durur. Türkiye’de radyo yayıncılığı tarihi de benzer bir dönem­leştirmeyle, yani 1950’lere kadar ve böy­le bir çerçevede, milletleşme “projesi” ile iletişim teknikleri arasındaki ilintiyi kurarak değerlendirilebilir. Ancak millet ve iletişim, bağımsız değişkenler olarak ele alınabilir mi?

    Sosyal_Tarih_Kutu

    Ülkemizde radyonun ilk yıllarıyla ilgili yaptığım araştırma, radyonun milletin kurulması için bir araç olarak kullanılmasından ziyade; radyodan yayınlanan sesler sayesinde milletin, bir millet yaratma işini üstlenen birçok seçkin tarafından başta şüphe edilen varlığının hayal edilebildiğini gösteriyor. Radyo teknolojisi, millet hayalini başka birçok “iletişim” ortamından daha fazla mümkün kılmıştır. 1940’larda Radyo dergisinde yazan Burhan Belge’ye göre radyonun en önemli hususiyetlerinden biri “kulakla görmeye” imkan tanıması­dır. Radyo, “hayalinizi, insanları da ses­leri kadar güzel tasavvur etmek bahsin­de serbest bırakır”. Radyo yayıncılığının tarihine baktığımızda, bu hayalin bir düzeyde milletin varlığını oluşturmayı ve ona inanmayı mümkün kılarken, bir başka düzeyde açmazlar yarattı­ğını, sesin ulaştığı karmaşık gerçeklik alanıyla başetmekte çekilen güçlükleri yansıttığını görüyoruz. Bu açmazların başında, “kulakla görülen” ve “gözle gö­rülen” arasındaki fark geliyor. Seçkinler bir millet kurma pratiği içinde radyodaki sesler sayesinde olmayanı olmuş, öz­leneni gerçekleşmiş kılmaya çalışırken; buna radyo gibi “modern” bir teknolojik dayanak bulmuşken; bu seslerle ifade bulan “gerçekliği”, başta yayıncıların kendi deneyimleri olmak üzere, yerin ve zamanın yaşantılanmasıyla bağdaştır­mak hiç de kolay olmamış. Yayıncıların anlatılarında bu türden kopukluklara ve yarılmalara sıkça rastlamak mümkün…

    1922-52 arası ABD’deki radyoculuk üzerine yazan Michele Hilmes, radyoyu “kablolar, vericiler ve elektronlar olarak, temelini elektrikte bulan bir şey yerine, kültürden temellenen bir toplumsal pratik olarak” düşünmemizi önerir. Buna kesinlikle katılıyorum. Ancak kül­türü sadece düşüncelerin alanı olarak görmeyeceksek, radyo yayıncılığı aynı zamanda teknik ve maddi düzenleme­ler içeren bir kültürün içinde şekillenen bir pratiktir. Bu nedenle radyo deyince bir yandan da “kablolar, vericiler ve elektronları” düşünmemek imkansız. Radyoda program yapan bir yayıncı bu teknikler sayesinde kendi toplumsal konumuna ve izleyiciye ilişkin politik bir imgelem oluşturmaktadır…

    Radyonun ifade alanını oluşturan tekniklere tarihsel olarak baktığımız­da, bu teknolojinin yirminci yüzyılın başında kaydetmeye, muhafaza etmeye, ayrıştırmaya katkıda bulunan yazılı kültürden; yaygınlaştırmaya, benzerleştirmeye, tüketmeye yönelik bir kültüre geçişe eşlik ettiğini, hatta bunu mümkün kıldığını söyleyebiliriz. Geniş bir coğrafi alana sesleri dağıtan radyo, kapitalizmin dinamiklerine tarihsel olarak eklemlenen millî kültürün baş imleyicilerinden biri olarak ortaya çıktı.

    Meltem Ahıska

    (Yazarın Metis Yayınları’ndan çıkan Radyonun Sihirli Kapısı Garbiyatçılık ve Politik Öznellik adlı kitabından özetlenerek alıntılanmıştır.)

  • Eski kurtlar yasaklı yöneticiler üniformalı

    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler üniformalı

    12 Eylül darbesinin ardından tüm partilerin kapatılıp yöneticilerine siyasi yasak getirilmesi, istikrar ve değişim vaadiyle yola çıkan yeni parti ANAP’ın ve Turgut Özal’ın önünü açmıştı. 1987’deki seçimlerden önce yasakların kalkmasıyla dengeler değişecek, ANAP’ın düşüş dönemi başlayacaktı.

    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler

    Seksenli yıllara siyasal şiddetin ve huzursuzluğun gölgesinde giren Türkiye, 24 Ocak 198O’de alınan ekonomik kararlarla neo-liberal dönüşüm sürecine de adım atıyordu. Demirel azınlık hükümetinin aldığı ve tarihe 24 Ocak Kararları olarak geçen paketin bazı başlıkları ekonomide devletin rolünün kısıtlanması; dış ticarette serbestleşme ve ihracat teşvikleri; ihtiyaç duyuldukça devalüasyon yapılması; fînansal serbestleşme ve emek kesiminin kazançları ile sosyal haklarının kısıtlanmasını getiriyordu.

    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler
    1983 seçimlerine katılan üç partinin lideri Özal, Calp ve Sunalp’in TRT’de Mehmet Barlas’ın moderatörlüğünde yapılan açıkoturuma katılması önemli bir yenilikti.

    Türkiye ekonomisinin temel paradigmasını değiştiren, devletçi ekonomiden piyasa ekonomisine geçişi öngören 24 Ocak Kararları, Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal tarafından IMF ve Dünya Bankası’yla birlikte hazırlanmıştı. Ancak sendikaların ve sol muhalefetin güçlü olduğu bir ortamda çalışanların birçok hakkını elinden alan kararları uygulamak zordu. 9 ay sonraki 12 Eylül 1980 darbesiyle bu zorluk bertaraf edilecek, kararlar adım adım uygulamaya konulacaktı. Nitekim Özal da darbecilerin kurdurduğu hükümette ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı olarak 1982’ye kadar görev aldı, ardından kendi partisinin başına geçti.

    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler
    Yeni dönemin bilgisayarlı partisi
    Turgut Özal’ın 1987’de arkasında bilgisayarla poz verdiği fotoğraf büyük sükse yapmıştı.

    Darbe sonrası siyasi faaliyetler tamamen yasaklanmış, tüm partiler kapatılıp varlıkları hâzineye devredilmişti. Yasama yetkisi artık Meclis’te değil, 5 darbeci komutandan oluşan Millî Güvenlik Konseyi’ndeydi. Yeni anayasanın 7 Kasım 1982’de halkoyuna sunulup kabul edilmesinden ve darbenin lideri Kenan Evren’in cumhurbaşkanı olmasından sonra, siyasi faaliyetlerin birkaç ay içinde serbest bırakılacağı açıklanmıştı.

    Millî Güvenlik Konseyi tarafından 22 Nisan 1983’te onaylanan yeni siyasal partiler yasası ise önemli bir kesime siyasetin kapılarını kapatıyordu. Yasaya göre 12 Eylül’den sonra kapatılan partilerin devamı niteliğinde parti kurulamazdı. Bu partilerin kurucuları ve her kademedeki yöneticileri, yeni partilerde kurucu, yönetici ve denetçi olamazdı. Kapatılan partilerin üyeleri yeni bir partinin üye çoğunluğunu oluşturamazdı.

    Yasanın ardından kuruluş başvurusu yapılan 15 partiden 12’si Konsey tarafından veto edildi. İzin verilen üç partiden ilki, emekli Orgeneral Turgut Sunalp liderliğinde darbecilerin isteğiyle kurulan Milliyetçi Demokrasi Partisi’ydi (MDP). 24 Ocak Kararları’nın mimarı Turgut Özal’ın lideri olduğu, kendisini merkez sağda tanımlayan Anavatan Partisi de Konsey’den onay almıştı. Üçüncü parti ise “Soldan da bir parti olsun” diye izin verilen, kurucularının çoğu 12 Eylül öncesi CHP’deki sağ kanat politikacılarından oluşan Halkçı Parti (HP) idi.

    Epey renksiz ve heyecansız geçen seçim kampanyalarındaki önemli bir yenilik, seçime katılacak parti liderlerinin televizyonda gazetecilerin karşısına çıkıp soruları yanıtlamasıydı. Üç lider birlikte tartışma programına da katılmıştı. Gazetelerin siyasi reklam yayımlamasına da ilk defa izin verilen seçimlerde hem MDP hem ANAP reklam ajanslarıyla çalıştı. Gazeteci Mehmet Barlas’ın Turgut Özal’la yaptığı konuşmalarla ANAP mitinglerinin yer aldığı 10 binlerce video kasetin dağıtılması da bir yenilikti ve epey masraflıydı.

    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler
    Erdal İnönü liderliğindeki SODEP, Halkçı Parti ile birleşip Sosyal Demokrat Halkçı Parti adını aldı (üstte). Demirel yedi yıllık aradan sonra 1987 seçimleri öncesi DYP’nin başına geçti ve hemen sahaya indi (altta).
    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler

    15 yıldır uygulanan seçim sisteminde de köklü değişiklikler vardı. Artık Cumhuriyet Senatosu yoktu; milletvekili genel seçimleri de 4 yerine 5 yılda bir yapılacaktı. Barajsız nispi temsil sistemi barajlı sisteme dönüşmüş, yüzde 10’luk ülke barajı ile seçim çevresi barajı getirilmişti. Ülke genelinde yüzde 10’un altında oy alan partiler milletvekili çıkaramayacağı gibi, seçim çevresi barajının altında kalanlar da seçilemeyecekti. Çevre barajı, bir seçim çevresinde kullanılan geçerli oyların toplamının o çevreden çıkacak milletvekili sayısına bölünmesiyle hesaplanıyordu. Küçük partilerin Meclis’e girmesini olanaksız hâle getiren ikili baraj sistemi yetmezmiş gibi, o zamana kadar tek bir seçim bölgesi sayılan yüksek nüfuslu iller birden fazla seçim çevresine bölünmüştü. Seçim çevresi küçüldükçe çevre barajı yükseliyor ve bu da küçük partilerin aleyhine işliyordu.

    6 Kasım’da yapılan seçimlerde ANAP yüzde 45.1 oy ve 212 milletvekilliği kazanıp birinci olurken, HP yüzde 30.5’le 117, MDP yüzde 23.3’le 71 sandalye kazandı. Darbe lideri Kenan Evren’in seçimlerden bir gün önce yaptığı MDP’ye oy verme çağrısının etkili olmadığı anlaşılıyordu.

    1983 seçimleri öncesinde veto edilen partiler “emanetçi” genel başkanlar ve veto yemeyecek yeni yöneticilerle seçim sonrasında faaliyete geçmişlerdi. Bunlardan biri de İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü liderliğinde kurulan Sosyal Demokrasi Partisi’ydi (SODEP). SODEP, 1984 yerel seçimlerinde yüzde 23.4 oranında oy alıp ANAP’ın ardından ikinci parti olmuş, Meclis’teki ana muhalefet partisi HP ise yüzde 8.8 oranında oy alabilmişti. İki parti 1985’te birleşip Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) adını aldı.

    Yeni partilerin heyecanla hazırlandığı seçimler 1988’in Kasım ayında yapılacaktı ama 1987’de yasaklı siyasetçilerin yasağını kaldıran referandum siyaset dünyasında en az seçimler kadar heyecan yarattı. Yasağı kalkan Süleyman Demirel, Doğru Yol Partisi’nin (DYP), Bülent Ecevit Demokratik Sol Parti’nin (DSP), Alparslan Türkeş Milliyetçi Çalışma Partisi’nin (MÇP) ve Necmettin Erbakan Refah Partisi’nin (RP) başına geçiyordu.

    “Eski kurtlar”ın dönüşü en çok Başbakan Özal’ı tedirgin etmişti. Özal diğer partileri hazırlıksız yakalamak için baskın seçim kararı aldı ve 14 ay sonra yapılması gereken seçimlerin iki ay sonra yapılacağını açıkladı. Özal’ın 1984’ten beri TRT ekranlarında yayımlanan ve hükümetin icraatlarını anlattığı “İcraatın İçinden” adlı programda seçim vaatlerini anlatması da eleştirilere hedef olacaktı.

    Referandumda kendi koydukları yasağın kalkmasından darbeciler de rahatsızdı. Kenan Evren, Cumhurbaşkanı sıfatıyla yurt gezilerine çıkıp askerin gerekirse yine müdahale edeceğini ve kimsenin “fazla havalara girmemesi” gerektiğini söylüyor; vatandaşlara “partilerin söylediklerine o kadar da kulak asmaym” tavsiyesinde bulunuyordu.

    1987’de büyük partiler farklı kamuoyu araştırma şirketleriyle anlaşıp kendilerine özel anketler yaptırmaya başladılar. Seçim kampanyalarını profesyonel ajansların hazırlamasına da artık alışılmıştı. Yurtdışından kampanya danışmanlarının da getirildiği 1987 seçimlerinde, Yorum Ajans’ın SHP için hazırladığı limonlu kampanya büyük ilgi gördü. ANAP iktidarının halkı limon gibi sıktığının savunulduğu tam sayfa gazete ilanlarında “Beş yıl daha bir limon gibi sıkılmaya hayır” mesajı veriliyordu.

    29 Kasım 1987’de yapılan seçimlerde halkın 93.3’ü sandığa gitti ve günümüze kadar aşılamayan bir katılım oranına ulaşıldı. 7 partinin katıldığı ama yalnızca üç partinin ülke barajını geçtiği seçimlerde ANAP yüzde 36.3 oyla 292, SHP 24.8’le 99, DYP ise yüzde 19,1 oyla 59 milletvekili çıkardı. Yüzde 10’luk ülke barajının etkileri de ilk defa bu seçimde görüldü. Barajı aşamayan 4 parti Meclis’e girememiş, DSP yüzde 8.6, RP ise yüzde 7.16 oy oranıyla Meclis dışında kalmıştı. Yalnızca bu iki partinin 4 milyon seçmeninin oyu boşa giderken, sistemin en çok yaradığı ANAP oyların yüzde 36.3’üyle Meclis’teki sandalyelerin yüzde 64.9’unu kazanıyordu.

    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler
    MDP Genel Başkanı Sunalp’a 1983 seçimleri öncesi partisinin sembolü horoz hediye ediliyor.

    Türk siyaseti 80’li yıllara bir dizi önemli gelişmeyle veda etti. 1989 yerel seçimlerinden SHP birinci çıkarken, 5 yıl önceki yerel seçimlere göre yüzde 20 oy kaybeden ANAP hezimete uğradı. Seçimi dördüncü sırada tamamlayan Erbakan liderliğindeki RP’nin yükselişi ve bir büyükşehir (Konya) ile 5 ilde belediye başkanlığını kazanması dikkati çekiciydi. Aynı yılın Ekim ayında Başbakan Özal cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu; Yıldırım Akbulut önce başbakanlığa ardından ANAP genel başkanlığına getirildi.

    İŞKENCECİ GENEL BAŞKAN
    Sunalp: ‘Şüphesiz ki bazı fikirlere sahibiz’

    Milliyetçi Demokrasi Partisini Kenan Evren’in isteğiyle kurup 1983 seçimlerine katılan Turgut Sunalp, emekli bir orgeneraldi. Sıradan bir subay değildi Sunalp. Uzun yıllar kontrgerilla faaliyetleri yürütmüş bir işkenceciydi.

    Siyasete atıldıktan sonra da “İşkence vardır ve olmaya devam edecektir” gibi saptamalar, “Sahte ilaç üretenleri asmalı” gibi öneriler yapıyordu. Partisinin tabanı olmadığı eleştirilerine “Taban benim içimde, başka tabana ne hacet?” karşılığını vermiş, “komünizmin yan sanayi ürünleri” diye tanımladığı “hümanistlerin” partisiyle uğraştığını öne sürmüştü. Sunalp geçmişte Moskova Büyükelçiliği’nde askerî ataşelik yaptığı için sol kültüre hakim olduğu ve bu sayede komünistlerin (ve tabii hümanistlerin) aklından neler geçtiğini anladığı iddiasındaydı.

    “Kendisindeki cevheri” farkeden gazeteciler adım adım izledikleri MDP liderinden tuhaf demeçler alabilmek için birbiriyle yanşıyor, Sunalp da hiçbirini eli boş göndermiyordu. “Kamuoyu MDP’yi tanımıyor, partinizin temel görüşleri nelerdir?” diye soran bir gazeteciye “Şüphesiz ki bazı fikirlere sahibiz” deyip başka birşey söylememişti. Diğer sağ partilerle birleşip birleşmeyecekleri sorusuna “Şimdi biz koskoca generaller ortalıkta parti kurmak için dolaşan 30-40 yaşındaki adamların karşısına dikilip selam durarak ‘Buyurun mareşalim, size katılıyorum’ mu diyelim?” yanıtını verdi. MDP’ye “devlet partisi” denilmesini kabul etmeyen ve “Ağırbaşlı, efendi olduğumuz için böyle sanılıyor” diyen Sunalp, partisinin sembolü horozu da “müminleri sabah namazına kaldıran horoz” diye açıklıyordu.

    Sunalp, Nokta dergisine verdiği bir söyleşide ise 1971’de gözaltındaki bir kadına copla tecavüz edilmesinden sorumlu tutulduğu hatırlatılınca, “Bizim 21 -22 yaşlarında aslan gibi delikanlılarımız var. Eğer bir kıza bu biçimde işkence edecek olsalar, sopaya niye ihtiyaç duysunlar ki?” diyecek ve hafızalara bu sözleriyle kazınacaktı.

  • En şiddetli darbeden basın da payını aldı

    En şiddetli darbeden basın da payını aldı

    12 Eylül 1980 askerî darbesiyle başlayan sıkıyönetim süreci, gazeteciler için kara günlerin başlangıcı oldu. Üç yıl sonra yapılan seçimlerde iktidarın sivillere geçmesi de durumu düzeltmedi. 10 yılda tam 3.000 gazeteci yargılandı.

    TRT spikeri Mesut Mertcan, 12 Eylül 1980 sabahı Genelkurmay Başkanı ve yeni oluşturulan Millî Güvenlik Konseyi’nin başkanı Kenan Evren’in im­zasını taşıyan, “Parlamento ve hükümet feshedilmiştir. Par­lamento üyelerinin dokunul­mazlığı kaldırılmıştır. Bütün yurtta sıkıyönetim ilan edil­miştir. Yurtdışına çıkışlar ya­saklanmıştır, ikinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağı ko­nulmuştur” bildirisini oku­duğunda son askerî darbenin üzerinden henüz on yıl bile geçmemişti.

    Darbeyle birlikte birçok in­san gibi gazeteciler için de kara günler başladı. Onlarca gazete­ci ve yazar mahkemeye çıkarıl­dı, birçoğu tutuklandı. Dışarıda kalanlar için de yayın yasakları ve sansür nedeniyle gazetecilik yapmak çok zorlaşacak, hemen her görüşten gazete ve dergi­ye kapatma cezası verilecekti. Dönemin Hürriyet gazetesinin yazı işleri müdürü olan Seçkin Türesay o günleri şöyle anlatı­yor: “Yazı işlerinde duvarda bir pano vardı. Bir telefon çalar, ‘Ben Onbaşı, Üsteğmen veya Yüzbaşı Mehmet Ali… Kahra­manmaraş’taki silahlı çatışma­nın haberinin yayımlanması yasaklanmıştır.’ Bu kadar. Bu mesajı alt rütbedekiler verir­di, basınla ilişkilerden sorum­lu albay çok önemli olaylarda çağırır, fırçalardı. Yazı işlerin­de mesajı alan, mesajı panoya yapıştırırdı.”

    a3e3063d-3b00-4a1b-a87e-cf4845d750b5
    Ankaralı gazeteciler, Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından kabul ediliyor.

    1983 seçimlerinin ardın­dan sivil iktidar dönemi başla­dı ama Başbakan Turgut Özal, “Türkiye’ye iki buçuk gazete yeter” ve “Gazete okumayın, yanlış yönlendirilirsiniz” söz­lerinden de anlaşıldığı gibi ga­zetecilerden pek hoşlanmazdı. Kendine yakın olanları el üs­tünde tutuyordu ama muhalif gazetecilere karşı çok sertti. Gazeteci Hıfzı Topuz’un ak­tardığı rakamlara göre 1980- 1990 arasında 2.000’in üzerin­de basın davası açıldı, 3.000 gazeteci, yazar ve yayıncı yar­gılandı. Yazı işleri müdürle­rine 5.000 yıldan fazla hapis cezası verildi. 1980’li yıllar, basın sektörünün yapısında da radikal değişikliklerin ol­duğu yıllardı. O zamana kadar büyük gazeteler, gazeteci aile büyüklerinin kurduğu aile şir­ketlerine aitti. 1980’de Aydın Doğan’ın Milliyet’in tamamına sahip olması, değişimin ilk bü­yük adımıydı. Gazeteci köken­li olmayan işadamlarının pat­ron olması gazetelerin yüksek kâr odaklı işletmelere dönme­sinin de başlangıcı oldu. Artık tiraj ve reklam geliri, iyi ga­zetecilikten daha önemliydi. 1980’lerin ikinci yarısındaki promosyon savaşının başla­ma sebebi de tiraj kavgasıydı. Reklam gelirlerini artırmak için işdünyasıyla iyi geçinmek şart oldu. Basında 1970’lerde­kinden daha ağır bir depoliti­zasyon süreci başladı.

    EROL SİMAVİ’NİN MEKTUBU

    İktidarın kağıt silahı

    Hükümetlerin gazetelere karşı en büyük gücü, uzun yıllar boyunca Türkiye’nin tek kağıt kay­nağı olan kamuya ait SEKA kağıt fabrikalarıydı. Turgut Özal da bu silahı kullanıyor, basını cezaland­ırmak istediği zaman gazete kağıdına zam yapıyordu.

    Basınla iktidar arasındaki ilişki 29 Kasım 1987 seçimlerinde çok gerginleşmişti. Basın başbakanı, o da “amigo” adını taktığı gazeteci­leri kıyasıya eleştiriyordu. O sırada çıkan Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu, bir çeşit sansür olarak algılandı. Arkasından gelen kağıt zammıyla ortalık iyice karıştı. 17 Nisan’da tüm gazeteler, fiyatlarını 200 liradan 250 liraya çıkardıklarını bildirerek bunu ka­ğıda Aralık ve Ocak’ta yapılan iki SEKA zammına bağladılar. Ertesi gün, Özal bir gazetecinin “Kağıda yine zam yapılacak mı?” sorusuna “Yapıldı bile” yanıtını verdi. Hükü­met, gazetelerin fiyat artışının üze­rinden bir gün geçmeden, kağıda yüzde 35’lik yeni bir zam yapmıştı ve gazeteler bunu bir Pazar günü başbakanın ayaküstü yaptığı bir açıklamadan öğreniyorlardı.

    En çok öfkelenen Hürri­yet’in sahibi Erol Simavi oldu. 19 Nisan’da Hürriyet, sürmanşetini kaplayan “Sayın Başbakan” başlıklı, Erol Simavi imzalı bir mektupla çıktı. Simavi, Özal’ı kuv­vetler ayrılığını ortadan kaldırarak tek kuvvet olmaya özenmekle suçluyor ve şöyle diyordu: “Benim kuvvetler ayrılığı kitabım, Türki­ye’de birinci kuvvet faslına, bilir misiniz ne yazar? BASIN. Ya ikin­ci?” Ancak bu öfke çabuk söndü. Hürriyet’in Mayıs’ta kutladığı 40. yıldönümüne Başbakan da katıldı ve Simavi ile el sıkıştı. Hürriyet’in bu fotoğrafı manşete taşıdığı birinci sayfasında, sürmanşette Özal’ın rakibi Demirel’in aleyhine bir başka haber vardı.

    58e4216e-ce3f-4c09-a136-b8e636e912c0
    Erol Simavi, Hürriyet’in kuruluş yıldönümünde Başbakan Turgut Özal’ı ağırlıyor.

  • 12 Eylül: Türkiye’yi kötürüm bırakan darbe

    12 Eylül: Türkiye’yi kötürüm bırakan darbe

    Türk toplumunda bugüne uzanan kalıcı hasarlar oluşturan 12 Eylül askerî darbesi, daha sonra neoliberalizm denecek serbest pazar ekonomisine, sanayisizleşmeye geçişin siyasi düzenlemesiydi. “Terör” diye takdim edilen sokağın ne Sağ’ı ne Sol’u iktidar için bir seçenek oluşturmuyordu. Kaymağını yiyenlerin bile sonradan sahip çıkmadığı, her alanda lümpenleşmenin yolunu açan 12 Eylül…

    Darbeler tarihi içinde 12 Eylül, dünyanın çok kritik bir döneminde gerçekleşen, ordunun emir komuta zinciri içinde toplumun kılcal damarlarına kadar müdahale ettiği tek darbedir. 650 bin kişi gözaltına alınmış, 1 milyon 700 bin kişi fişlenmiş, 210 bin dava açılmış, 230 bin kişi askerî mahkemelerde yargılanmış, 14 bin kişi yurttaşlıktan atılmış, 171 kişi işkencede ölmüş, 7 bin kişi için idam istenmiş, 500’ü aşkın kişiye idam cezası verilmiş, 50 kişi idam edilmiştir. 

    12eylülekfoto2
    Ressam Evren! Kenan Evren’in bugün çöp olan resimlerini satın almak için memleketin ileri gelenlerin sıraya girmişti.

    70’li yılların ortalarından itibaren başlayan dünya ekonomik kriziyle 30 yıllık refah dönemi kapanıyor; panik içindeki dünya kapitalizmi, varlığını sürdürmek için yeni yollar arıyordu. Yeni bir birikim modeli, bölüşümde ve istihdamda aleyhine olduğu toplumsal kesimlerin siyaseten hizaya getirilmesini gerektiriyordu. Öte yandan geniş kesimler de örgütlü bir biçimde hak mücadelelerini yürütüyorlardı. Kenan Evren 1978 yazında “Demokrasiye inanan aydın bir general” olarak genelkurmay başkanlığına getirilmeseydi de, 12 Eylül bir başka generalin adıyla anılacaktı. 

    Bir askerî diktatörlük, esas olarak mevcut yönetimin sözcüsü olduğu çevrelerin uygun gördüğü politikaları geniş kitlelerin rızasını alarak sürdürememesiyle uğradığı itibar kaybının üzerine oturur. Türkiye’de 12 Eylül öncesinde ise iktidarın yanısıra kendi içinden başka türlü bir alternatif üretemeyen, 6 ay süren turlarda bir cumhurbaşkanı bile seçemeyen Meclis de meşruiyetini yitirmişti. 

    Kurumlar işlevsizleşirken insanların doğrudan hak arayışına girdikleri sokak da felç olmuştu. İkili iktidar iki gücün birbirini frenlemesi anlamına geliyorsa, ikili iktidarsızlık her iki seçeneğin de kötürümleşmesi anlamına gelmeli. “Terör” diye takdim edilen sokağın ne Sağ’ı ne Sol’u iktidar için bir seçenek oluşturmuyordu.

    Ekonomi 1977’den itibaren toplumsal beklentileri karşılamaktan giderek uzaklaşmakta, hak arayışları da buna paralel olarak giderek zorlaşmaktaydı. 

    12eylul02
    Sokaklarda emir-komuta 12 Eylül 1980’de Türk Silahlı Kuvvetleri emir-komuta zinciri içinde yönetime el koymuştu. Askerlerin otomobilleri, otobüsleri durdurarak arama yapması gündelik bir olaydı. 

    1978 Aralık ayında 100’ü aşkın insanın katledildiği Kahramanmaraş Katliamı vesilesiyle ilan edilen sıkıyönetimle birlikte ordu adım adım rejime ortak oluyordu. Ekim 1979 ara seçimi darbeyi ötelemiş; ancak 12 Eylül 1980’de toplumun yırtıldığı bir dönemin günbatımında darbe gerçekleşmiştir.

    Darbenin görünür gerekçesi, bir iktidar alternatifi olmamasına rağmen “komünizm”di. Kendisini “İttihatçı” olarak takdim etse de her nedense merkez sağın tarihî şahsiyeti olarak kabul edilen Celal Bayar da o dönem “Bu kış komünizm gelecek” diye buyurmuştu!

    1973’de Şili’nin seçilmiş sosyalist başbakanı Allende’yi deviren ordunun ABD’nin yörüngesinde uygulamaya başladığı ekonomi politikası (daha sonra neoliberalizm denecek) büyük bir devlet terörü eşliğinde Arjantin, Uruguay gibi ülkelerde de uygulanmıştı. 

    Türkiye 12 Mart askerî müdahalesi sonrasında Ecevit CHP’sinin şahsında toplumsal taleplerin yükseldiği ancak yeterli güce ulaşamadığı bir evreden sonra 24 Ocak 1980 kararlarıyla böylesi bir ekonomi politikasını önüne koymuştu. Ancak bu politikanın uygulanması için gereken kemer sıkmanın “olağan” bir rejimle gerçekleşemeyeceği gerçeği “darbe”yi gündeme getirmişti.

    “Yönetenlerin yönetememesi” açısından 12 Mart sonrası kurulan hükümetlerin ömrü iyi bir örnektir. Adalet Partisi, Milliyetçi Cephe hükümetlerinde MHP ve MSP ile istikrarı sağlayamazken, CHP de ancak transferlerle kıl payı hükümet kurabiliyordu. Koalisyon hükümetleri gerilimler, paylaşımlar bakımından dünya ekonomisinde 70’lerin ortasında başlayan kriz ortamında toplumsal beklentileri karşılamaktan acizdi. 

    Öte yandan İran’da ABD’nin müttefiki şahın devrilmesi, Afganistan’ın Rus ordusu tarafından işgali, ABD’nin acilen bir hamle yapmasını kaçınılmaz kılıyordu. Darbeciler için ABD yetkililerinin “bizim çocuklar” demesinin boşuna olmadığı; kendilerinin içerde, fikirlerinin iktidarda olduğunu söyleyen “milliyetçiler”in de bu vesile ile hangi değirmene su taşıdıkları açığa çıkmıştı. 

    12 Eylül Anayasası yürütmenin güçlendirilmesini savunan Adalet Partisi’nin taleplerinin de ötesine geçerek açıkça Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun önerileri çerçevesinde oluşmuş, böylece toplumun hangi kesimlerini gözettiğini dosta düşmana göstermişti. Kenan Evren’in kim olduğuna dair soruya, “ressam” veya “Türkiye’nin ilk cumhurbaşkanı” gibi yanıtlar alınabildiği bir ülkede, “tarih”in kıymet-i harbiyesinin olmadığına rahatlıkla hükmedilebilir.

    Bugün çöp olan resimlerini iktidardayken satın almak için memleketin ileri gelenlerin sırada olduğu bir Kenan Evren… Bu tabloları alanların acaba 12 Eylül’le ne alıp veremedikleri vardı? Bu sorunun yanıtı, darbenin ekonomi politiği açısından olduğu kadar yeni Anayasa’nın ruhunu anlamak açısından da anlamlıdır.

    Kaymağını yiyenlerin bile sahip çıkmadığı 12 Eylül darbesi, sokaktaki insanın gündelik hayatına kabus gibi çöktü; eğitimden kültüre her düzeyde bir lümpenleşmenin güzergahını inşa ederek bugünün hazırlanmasında önemli bir işlev gördü.

  • Müzik dinleneceeek, dinle!

    Müzik dinleneceeek, dinle!

    12 Eylül müziğin üzerine karabasan gibi çökerken, az sayıda grup ve müzisyen umudun türküsünü çığırmaya cesaretle devam etti. ‘Eski dost’ arabesk ve kerameti kendinden menkul yeni icat müziklerle ağırlaşan kasveti, cümbüşlü, şamatalı mizahi plaklar dağıtmaya çalıştı.

    Askerî müdahale, her şeye olduğu gibi müziğe de indirilmiş bir darbedir. 12 Eylül sonrasında popüler müzik ciddi bir durgunluk dönemine girer. Piyasa zaten krizdedir. Sınırlı sayıda birkaç isim TRT ekranlarında “Türkçe sözlü hafif Batı müziği” icra ederken, Eurovision şarkı yarışması dışında ciddi çalışmalara rastlanmaz. Bir dönemin çok satan pop plaklarının yerini arabesk plaklar alır. Kasetin ortaya çıkışıyla plaklar ortadan kalkar: Kasetçilerde korsan olarak üretilen karışık kasetlerin çok sattığı dönemdir bu.

    Müzik dinleneceeek, dinle!
    Zülfü Livaneli, darbeden sonra müzik çalışmalarına yurtdışında devam etti. Oberhausen konseri, Almanya (1982)

    Patlamayı, dönemin genç grubu Mazhar Fuat Özkan, 1984’te, “Ele Güne Karşı Yapayalnız” albümüyle yapar. Aynı yıl, Sezen Aksu’nun “Sen Ağlama” albümü de ciddi satış rakamlarına ulaşır. Nur – Ergüder Yoldaş ikilisinin “Sultan-ı Yegâh”ı, dönemin ıskalanmaması gereken albümlerindendir.

    Müzik dinleneceeek, dinle!
    Sezen Aksu’nun 84 yapımı Sen Ağlama’sının başarısı, müzik piyasası rotasını yeniden pop’a çevirdi.

    12 Eylül karanlığında müzik yapmak zordur. Şanar Yurdatapan’dan Cem Karaca’ya, Selda’dan Timur Selçuk’a pek çok müzisyen, sürgünde, hapiste ya da evdedir. Konserlerin engellendiği, albümlerin basılamadığı bir dönemdir bu. Aradan sıyrılan, üniversite grupları olur: Yeni Türkü, Ezginin Günlüğü, Mozaik gibi topluluklar, bu yılları “şenlendirir”. Yıldırım Gürses icadı “çoksesli Türk hafif sanat müziği” ve o fasla kanarak alaturkaya meyleden popçular bir yana, arabeskin hüküm sürdüğü yıllardır bunlar. Çocuk şarkıcıların birbiri ardına piyasaya çıktığı bu dönemde söylenmek istenen, daha ziyade, Hurşid Yenigün’ün başını çektiği mizahî plaklarla insanlara aktarılır.

    Atatürk’ün doğumunun 100. yılında yaptırılan zorlama Atatürk şarkıları, Yeşilçam’dan müzik piyasasına bulaşan seks furyası, Zülfü Livaneli’nin sazdan caza geçişi, Beş Yıl Önce On Yıl Sonra gibi tuhaf topluluklar derken, bu yılların sonlarına doğru tanıştığımız Grup Yorum, albümleriyle dönemin vakanüvisi gibi, olanı biteni kayıt altına alır. Ahmet Kaya karanlığın içinde bir meşaledir, yaptığı şarkılar ve tanıttığı şairlerle pek çok insanı derinden etkiler. Konserleri bir çılgınlığa dönüşürken hayranları onun için kendini parçalar. Sürgündeyken zamansız ölümü, arabeskten rock’a uzanan şarkılarına sevda ve hasretle sarılma sebebimiz. Grup Yorum gibi, dönemin izlerini onun şarkılarında bulmak mümkün.

    Müzik dinleneceeek, dinle!
    Ahmet Kaya: Şarkıları sağcısıyla solcusuyla dillerde, iki plağı ise sadece koleksiyoncuların arşivlerinde.

    Cunta’ya karşı mizah

    Müzik dinleneceeek, dinle!

    80’lerin karanlık ve kısır ortamında en çok ses getiren plaklar, mizahi olanlar. Rejimin baskısından bunalan insanlar, teselliyi mizahta aramış. Başta Hurşid Yenigün Orkestrası ile Nurtaç Düzgit’in Dokuz Ay Önce, Dokuz Ay Sonra Topluluğu ve onları takip eden isimler, “Cafer Ortadirek”ten “Tombul’un Türküsü”ne, “Pop Fıstıkiye”den “Gırgır-SEKSeniki”ye, “Tonton Amca”dan “(O Biçim Steryo) Boş Seda”ya, bugün yapılsa sahibini kolaylıkla hapse götürebilecek, lastikli sözleri cinsel imalar içeren pek çok şarkı ve pek çok plak üretir. Bütün evlere giren, dinlenen çalışmalardır bunlar. Sayılarının çokluğu bundandır.

    Müzik dinleneceeek, dinle!
  • ‘Gelin ulan buraya i…ler’

    ‘Gelin ulan buraya i…ler’

    Heteroseksüel olmayanlara karşı başlatılan cadı avı, 70’li ve 80’li yıllarda şiddetlenmişti. Modacı, “terzi yamağı” Barbaros Şansal, o dönemlerde yaşanan devlet ve toplum baskısını özetledi.

    Sirkeci otogarının faaliyette, Şengül hamamının popüler olduğu günler çoktan geride kalmıştı. Haftasonu gazetesi “Şorololar Dernek Kuruyor” başlığını atınca, Sepet Bar, Mis sokağı ve Abanoz gibi bilinen buluşma noktaları ağır polis baskınlarına maruz kalırken, İmam Adnan sokağındaki Vat69 barmeni kadın, Ülker sokağındaki evini henüz tutmuş, erkeklerin buluşması için saatlik kiraya vermeye başlamıştı. 70’li yılların ortalarına doğru okuldan kaçıp Beyoğlu’na ilk çıktığımda Vefa Lisesi’nde okuyordum. Ve hemen komşu yurt olan İlim Yayma Cemiyeti’nden ilk flörtüm delikanlı ile nihayet İstiklal’deydim!

    'Gelin ulan buraya i...ler'

    Zeki Müren’in Gladyatör kostümleri geride kalmış; Ermeni bir hırdavatçının sevgilisi olan Lüks Mustafa özel şöförlü araca binmeye başlamış; İran devriminden kaçan Aynalı Çeşme’deki at arabalı karpuzcunun oğlu Yaylı Tambur lakaplı Uğur, tilki kürkünü giymiş; Serbülent Sultan henüz sahnelere yerleşmişti. Süleyman Balta, Okşan kimliğine dönüşürken, Adanalı Cıncır epilasyonda yarı yolu katetmişti. Savaş, Lemi, Devran Çağlar, Ertaç Ünsal ve Talha Özmen ile birlikte Bülent Ersoy da neonlarda parlıyor, Dolapdere’de “çöplük” diye anılan eşcinsel genelevi kapatılıyor, Sıraselviler’deki Kulüp 12, kafesli bölümüne nazik erkekleri kabule yeni başlıyordu. Taksim Parkı, Pera döneminden beri popülerliğini hâlâ korurken, Çukurcuma hamamı ve Cihangir sauna şöhretinin zirvesine ulaşmıştı. Kadıköy mendireği, Mecidiyeköy Parkı ve Aksaray birahaneleri ise birbirleri ile rekabet içindeydi. Rüya, Tan, Alkazar gibi sinemalarda seks furyası esiyor, 2 film birarada kampanyalarında araya pornografik parçalar konuluyordu. 80 darbesi adım adım yaklaşırken eşcinseller bir kez daha hedef olacaktı.

    'Gelin ulan buraya i...ler'

    İşte o günlerden birinde, arkadaşım Miram ile kulağımızı deldirtmeye Necla Filibeli’ye Taksim eczahanesine uğradık. Kulağımıza tırnak makası ile açılmış deliğe takılmış küçük küpemizle İstiklal’de arzı endam etmeyi planlamıştık. Henüz 300 metre kadar yürüdüğümüzde yanımıza mavi bir minibüs yanaşarak, “Gelin ulan buraya i…ler diyerek bizi gözaltına almıştı. Akşamları eşcinselleri metazori toplayıp beylik silahı ile Çamlıca tepesinde barlardan seçtiği parlak oğlanlara hem de memur arkadaşları önünde tecavüz eden “Uğur Komiser vakası” fısıltı halinde yayılmaya işte o günlerde başlamıştı. Hortum Süleyman ve Ahlak Zabıtası Doğan Karakaplan birdenbire kükremiş, o süreçte Bulgar Hastanesi’ndeki cinsiyet değiştirme ameliyatlarını ve Dr. Mındıkoğlu’nu gündeme taşıyan Uğur Dündar da en önde olduğu hâlde, Pürtelaş ve Sormagir’e panzerlerle girilerek balyozlarla evlerin kapıları darmaduman edilmişti. Savaş Ay ise Ülker sokağın köşesinde, varil ateşleri içinde transseksüeller ile dramatik reyting yayınlarına geçmişti.

    Cadı avı başlıyordu, dönem henüz 80’lerdi.

    'Gelin ulan buraya i...ler'

    O yıllarda polis teşkilatı ahlak bekçisi kesilmiş, eşcinsel-heteroseksüel demeden renkli ya da onlara aykırı gelen herkesi toplamaya başlamıştı. Kulüpler, barlar, sinemalar, hamamlar saunalar, parklar basılıyor onlarca insan polis merkezlerine alınıyor, önden yandan fotoğraflanarak fişleniyordu. Kenan Evren ve homofobik ekürileri, tren pencerelerinde, traktör üstlerinde çakma Atatürk fotoğrafları yayınlarken, eşcinsellere yönelik baskı artıyor, Bülent Ersoy’a bile sahne yasağı geliyordu.

    'Gelin ulan buraya i...ler'

    12 Eylül’ün o karanlık günlerinde sadece solcusuna, sağcısına değil, 24.00’te başlayan sokağa çıkma yasağını beş dakika ihlal etmiş aile babasına bile işkence yapan bir devlet varken; eşcinseller kimin umurundaydı?

    İşte o günlerden birinde aniden yanıverdi ışıklar bir gece kulübünde. İçeri giren siviller tek tek kimlikleri toplayıverdi. Önce 2. Şube, “burada Allah yok, peygamber tatilde” yazısı asılı zemin katın girişinde, dayaksa dayağın alası, eşek tıraşı ise yanında bedava sunulanı, bolca hakaret ve aşağılama, insanlık onuru olmuştu çoktan bacakarasında bir yüzkarası. Aç-susuz saatlerin ardından, yollar toplu hâlde halkın içinden yaya yürütülerek Cankurtaran’daki Zührevi Has-talıklar hastahanesine çıkardı. Ciğer röntgeni, kan örnekleri alınır, potansiyel fahişe olarak düzenlenen kayıtlar ise GBT’ye yasadışı bir armağan olurdu.

    'Gelin ulan buraya i...ler'
    Türkiye’nin 22 yıllık Onur Haftası Türkiye’de 22 yıldır düzenlenen bu hafta kapsamında İstiklal Caddesi’nde bir yürüyüş gerçekleştiriliyor. 2013’teki yürüyüş hayli büyük bir katılıma sahne olmuştu (üstte). Barbaros Şansal, 2014 Onur Yürüyüşü’nde (altta).
    'Gelin ulan buraya i...ler'

    Derken emir geldi biryerlerden, yine toplanıverdik acilen Zührevi’den, Doğru Haydarpaşa’ya getirildik ekiplerce, metazori bindirildik Eskişehir treni vagonlarına faşistlerce. Geceyarısı Ekspresi filmi bile o zaman yasaklıydı Türkiye’de.

    Çok yıllar geçti üzerinden; daha geçen gün geçtim tenasül uzuvları hastahanesinin önünden. Bir de baktım Moda okulu olmuş o bina, hem de zina suç olmaktan çıktıktan çok sonra. İster misiniz eşcinsellik eğitimi de verilsin orada?

    Bugün hâlâ İstiklal’de iki eşcinselin elele, kolkola yürümesi neredeyse imkansız. Nefret cinayetleri ve homofobik saldırılar dinmiyor. Zengin, ünlü ve güçlü dostların varsa sorun yok; bu toplum o kadar ikiyüzlü ki kendiyle yüzleşse bile göreceği gerçeğe karnı tok. Artık cinsiyet değiştirmek SGK’da ücretsiz. Yani eğer eşcinselsen, erkek veya kadın kalmana ne gerek var diyorlar. Ya diktir ya kestir!