Etiket: 1 mart tezkeresi

  • Abdullah Gül: Bu ülkenin cumhuriyeti ve Meclis’i var!

    Abdullah Gül: Bu ülkenin cumhuriyeti ve Meclis’i var!

    1 MART TEZKERESİ / 2003

    TÜRKİYE ABD’YE YOL VERMEDİ

    Yakın siyasi tarihimizin en önemli dönüm noktalarından biri,
    1 Mart 2003 tarihinde yaşandı. TBMM, Amerikan askerlerinin
    Irak’a müdahale için Türkiye topraklarından geçmelerine izin
    vermedi. Dönemin başbakanı Abdullah Gül, bu kritik süreçte hem
    ülke içinde siyasetçilerle hem de uluslararası ölçekte yürütülen
    temasları ilk defa ayrıntılarıyla anlattı. 1 Mart Tezkeresi,
    TBMM’de çoğunluk olan AkParti milletvekillerinden bir kısmının
    da “hayır” demesiyle, sadece 3 oy farkla reddedilmişti. Türkiye’de
    bu Tezkere’nin geçmesi için uğraşanlar “masada yerimiz
    olmaz” demiş ve her kanaldan baskı yaparak Meclis’in iradesini
    etkilemek istemişlerdi. Abdullah Gül, sürecin sadece siyasi değil;
    insani, ahlaki-vicdani ve tarihî boyutlarını da dile getiriyor.

    Irak meselesi, biz hükümet olduğumuzda önümüzde bulduğumuz en önemli dosyalardan biriydi. Kıbrıs, AB, ekonomik meseleler de bunun­la birlikteydi. Irak’a müdahale süreci bizden önce başlamıştı. ABD’nin bir “neocon” projesiydi; uluslararası bir meşruiyeti yok­tu. Başka meselelerde olduğu gibi BM Güvenlik Konseyi’nden bir karar neticesinde değil; ABD önderliğinde, İngilizler’le bir koalisyon sonucu ortaya çıkmıştı.

    kapak_dosyasi_4
    Savaş karşıtı cephede AkParti seçmeninin de bir bölümü yer alıyordu.

    O dönemde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in de bu­nun uluslararası meşruiyeti bu­lunmadığına işaret eden ve mu­halif bir tavrı vardı; başbakan olarak da bunu bana da iletmiş­ti. Tabii başlangıçta dosyalara çok hakim değildik; öncelikle bu meselenin tüm uluslararası veçhelerini ve muhtemel etki­lerini ayrıntılarıyla bilmeliydik. Dışişleri’nin brifingleri ve diğer temaslarla bunları netleştirme­miz gerekiyordu.

    Bizim için zorluk şuradaydı: Hukuki olarak uluslararası meşruiyeti bulunmayan bir çerçevede, 50 binin üzerinde Amerikan askeri Türkiye’ye gelecek; Türkiye’nin değişik ha­valimanlarından -Trabzon’dan tutun da Sabiha Gökçen’e kadar- giriş yapacak ve Türkiye içinden bir komşu ülkeyi işgal edecekti. Bu durum cumhuriyet tarihinde de bir ilkti ve büyük bir meseleydi. Kimi arkadaşlar, kimi çevreler, kimi gazeteciler “Amerika’yı reddetmek masada yeri kaybetmek demek” diye açık açık belirttiler, yazdılar. Ben ve bazı arkadaşlarımız böy­le düşünmüyorduk. Büyük bir sorumluluk, tarihî bir sorum­luluk sözkonusuydu. Bunu bir başbakan olarak üstlenmenin ağırlığını her saniye üzerimde hissettim.

    Tabii böyle bir olaya girerse­niz, bu kadar Amerikan postalı ilk defa Türk topraklarına ayak basacak. Bir kısmı burada, bir kısmı orada… Bunların lojis­tikleri, ilişkileri… Nihayetinde savaş bitecek, Irak yakıla­cak-yıkılacak ama ondan sonra bunlar ne zaman gidecekler? Ne zaman tamamen çekilecek­ler? Yakın tarihte birçok örnek vardı: Güney Kore’den tutun da Afganistan’a kadar. Bunlar çok büyük sorulardı. Tabii Irak’ta bir diktatör vardı hiçbir zaman sempati duymadığımız. Kendi halkına zulmeden bir Sad­dam… Türkmenler’e, Kürtler’e, kendisine karşı gelen Araplar’a, herkese… Amansız, acımasız bir diktatör. Aslında bu işgal fır­satını tabii o veriyordu. Ancak diğer bir gerçek de şuydu: Orta­doğu’da Filistin meselesi çözül­memiş, orada sağlam bir barış sağlanmamıştı. Ortadoğu’nun hem maddi kaynak, hem de in­san kaynağı bakımından -nüfus ve para, petrol- en güçlü devleti Irak’tı. Suudi Arabistan’ın pa­rası vardı, insanı yoktu. Mısır’ın insanı vardı, parası yoktu. ABD geleneksel olarak İsrail’in gü­venliğini önplanda tutuyordu.. Neocon’lar ve onların bir nevi güdümüne girmiş Başkan Bush da bu projenin kilit insanlarıy­dı. Yani, İsrail’in güvenliğini tehdit eden en güçlü ülkenin belini kırmak istiyorlardı.

    Bu koşullarda, şüphesiz öncelikle askerî yapımızın gö­rüşleri ve hareketi çok önem­liydi. Genelkurmay Başkanımız Orgeneral Hilmi Özkök bize karşı çok dürüst davranıyordu. Kendisiyle konuştuğumda, hem bardağın dolu tarafını hem de boş tarafını anlatıyor ve ihti­malleri aktarıyordu.

    Bizim için bir başka tedir­ginlik konusu da şuydu: Yeni hükümet olmuştuk. Reformcu bir hükümet anlayışımız vardı. Türkiye’de uzun bir dönem­den sonra tek başına iktidar olan bir hükümettik. Bu tek başına iktidar gücünü, Tür­kiye’nin demokratik ve eko­nomik kalkınmasına seferber etmek istiyorduk. Dolayısıyla bunları devreye sokacağız ve AB hedefi doğrultusunda da süratli bir şekilde yürüyece­ğiz. İlk hedeflerimizden biri AB müzakere süreci ve Türki­ye’nin “Kopenhag Kriterleri”ni yakalayıp buna dahil olmasıydı. Tüm bunları düşündüğümüz­de, böyle bir ajandası olan bir hükümetin “savaşa yol verme­si” çok çelişkili bir durumdu doğrusu. Savaşa girerseniz, kaçınılmaz olarak güvenlik politikaları uygulayacaksınız. Halbuki biz o dönem Güney­doğu Anadolu’da 30 senedir uygulanan “olağanüstü hâl”leri kaldırmışız; normal döne­me geçmişiz; Devlet Güvenlik Mahkemeleri sona ermiş… Eğer savaşa angaje olursak, bu kadar yabancı asker gelince ister istemez bunların arkasına kendi topraklarımızda da kendi askerlerimizi koyacağız.

    kapak_dosyasi_5
    2003 Mart’ının ortalarında Başbakanlık görevini Recep Tayyip Erdoğan’a devreden Abdullah Gül, 1 Mart tezkeresiyle ilgili ayrıntıları #tarih dergisi Yayın Yönetmeni Gürsel Göncü’ye anlattı.

    Ayrıca Türkiye’deki “Kürt me­selesi” zaten hallolmamış büyük bir mesele. Girilen bölge Kürt bölgesi olacak ve Amerikalılar’ı o coğrafyaya biz sokacağız. Tabii kimi çevreler gayet hayalci bir şekilde “Musul, Kerkük petrol­lerinde söz sahibi olmak” gibi cümleler sarfediyorlardı ama; benim endişem hatta korkum, bırakın petrolü, suya gidip susuz gelme durumu, hatta Kürtler’le çok daha içinden çıkılmaz prob­lemlerin ortaya çıkmasıydı.

    Sonuçta başbakan olarak sadece benim değil, partide önemli bir grup arkadaşın da ciddi şüpheleri vardı. Hem Bakanlar Kurulu’nda hem milletvekilleri içinde, durumu tüm boyutlarıyla değerlendiren insanlar bulunuyordu. Tabii bunun yanısıra bazı arkadaş­lar da yine iyi niyetli olarak Türkiye’nin geleceği için daha “pratik” hareket etmek gerek­tiğini düşünüyor; derin analiz­lere girmeden “aman masada olalım” diyorlardı.

    İşte bu şartlar altında süreç işlerken Davos Toplantısı oldu. Orada en üst Amerikan yetkilisi olarak Dışişleri Bakanı Colin Powell’la da buluştuk; özel bir görüşme yaptık. Powell çok prestijli bir insandı şüphesiz; 1. Körfez Savaşı’nın galibi komu­tan, hükümetin en kuvvetli ismi, kendi karizması yüksek biri… Yaptığımız özel görüşme­de, onun aslında bu savaşa çok gönüllü olmadığını gördüm, hissettim. Aslında kendisi de bunu hissettirdi. Yanımda Büyükelçi Gürcan Türkoğlu vardı. Bir taraftan Amerikan askerlerinin Türkiye’ye girme­si, çıkartma yapılacak iskele­ler, İskenderun Körfezi’ndeki düzenlemelerden bahsederken; diğer taraftan “çok da acele et­meyin” diyordu. Kendisine “Ben bunu şüphesiz meclise götü­receğim ve meclis karar verir” dediğimde “yani o zaman karar Türkiye’nindir” diyecek kadar dürüst bir yaklaşımı vardı. Tabii sonraki süreçte kendisine “Irak’ın nükleer çalışmaları var” efsanesinin nasıl daya­tıldığını, nasıl aldatıldığını ve bunu ömür boyu bir leke olarak taşıdığını, yazdığı kitapta ifade edecekti.

    kapak_dosyasi_6
    1 Mart tezkeresi döneminde Erdoğan parti başkanıydı ama henüz parlamentoya girememişti. Dönemin Genelkurmay Başkanı ise Hilmi Özkök’tü.

    Meclisteki genel kuruldan 1 gün önce bir grup toplantısı yaptık. Grup toplantısında Ge­nel Başkan Tayyip Bey de bir ko­nuşma yaptı. Ben de başbakan olarak herkesi bilgilendirdim. O zaman Dışişleri’nin hazırladığı artıları, eksileri sözlü ve yazılı olarak ilettim. Hatta bu süreç içerisinde bütün siyasi parti­lerin genel başkanlarını davet ettim. Rahmetli Ecevit de vardı; Rahmetli Mesut Bey, rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu… Hatta Cem Uzan bile vardı; o seçimde çok oy almıştı. Hepsinin fikirlerini dinledim.

    Şu bir gerçekti ki, Türk ka­muoyu ciddi bir şekilde bu sa­vaşa karşıydı. Hatta Türkiye’ye gelip halkla röportajlar yapan televizyonlar -BBC gibi- benim­le de mülakat yapıyorlardı. Bana “halkınız karşı, siz nasıl geçire­ceksiniz” sorularını yönelttiler. Ben de onlara şunu söylüyor­dum; “I’m not Emir or King, I’m the elected Prime Minister” (Ne emirim, ne kralım, ben seçil­miş bir başbakanım). Yani, ben meclise getireceğim, meclis ne derse o olacak. Hatta birkaç kere danışmanlarım uyardı; “emir-kral demeyin alınırlar” diye; ama doğrusu buydu.

    O günlerde bir de İzmir seyahatim olmuştu. Rahmetli anneannemin, büyükbabamın kabrini de ziyaret etmiştim sessizce, sabahın erken saa­tinde. Çıkarken, kabristanda insanlarla karşılaştım. Kadın­lar koşarak yanıma geldi. Bana söyledikleri şuydu: “Aman bizi savaşa sokma.” Bu hiç aklım­dan çıkmaz. Savaşın ne demek olduğunu biliyoruz. Savaş ölüm demek, ayrımsız. Hele bugü­nün savaşları, büyük yıkım demek. Çoluk, çocuk, herkes yani… Ve bu uluslararası meş­ruiyeti de olmayan bir savaş olacağı için çok daha farklı olacaktı. Dolayısıyla bu duygu­lar içinde meclise gittim.

    Siyasi hayatımda sorumluluk duygusunu çok önemserim. Bazı kişiler risk almaya açıktır. Ben bunu yapamam. Bu mese­le, diyelim kendi yaptığınız bir ticaret, bir ekonomik faali­yet değil. Neticesi sadece sizi ilgilendiren bir konu değil ki risk alalım. Milletin meselesi bu. Çok iyi hesaplanması, analiz edilmesi ve tartılması gerekir; tabii sonuçta ne olursa olsun o karara uyulması gerekir.

    Konuyu meclise getirdiği­mizde milletvekillerini detaylı bilgilendirdim. Son konuş­mamızda da şunu söyledim: “Ben birçok başbakanın bu tip konularda yaptığı gibi hepi­nizin, grubumun oyunu alıp, sizin adınıza mecliste kullan­mayacağım. Yani ‘şu yönde oy kullanın’ gibi bir talimatım olmayacak. Sizi yeterince bilgilendirdik. Neticede altında benim imzam olacağı için du­rumum farklı. Ancak sizler de farklısınız. Örneğin Amerikan Kongresi neyse bizim Meclis’i­miz de öyledir” dedim.

    kapak_dosyasi_7
    AkParti hükümetlerinin ilk başbakanı Abdullah Gül, 1 Mart Tezkeresi Meclis’te görüşülmeden önce de Türk halkının büyük çoğunluğunun savaşa karşı olduğunu değerlendirmişti.

    1 Mart 2023’te Meclis’te ya­pılan oylamada, bildiğiniz gibi 264 kabul, 250 red, 19 çekimser oy kullanıldı. Anayasa’nın 96.maddesinde öngörülen 267 salt çoğunluğa ulaşılamadı. Yani 3 oyla da olsa tezkere reddedildi.

    Benim değerlendirmem şudur: Büyük sorumluluk duy­gusu içinde hareket etmemizin neticesinde, Türkiye için çok hayırlı oldu. Ahlaki kaygılar gü­den insanların-vekillerin ödüllendirilmesi diyebili­rim. Kendi topraklarımız­dan savaşa yol verseydik, Irak’ın altüst oluşuna da katılmış olacaktık. Ne olursa olsun bütün Arap dünyası, bütün İslâm dünyası, hatta Avrupa için; işbirlikçi olarak, Amerikalılar’ın güdü­münde bir ülke olarak hafızalarda ve arşivlerde yer alacaktık.

    kapak_dosyasi_8
    Dönemin en önemli gazetesi Hürriyet manşetinde Meclis’in tarihî kararını böyle duyurmuştu.

    Türkiye tezkereyi reddedince, ülkemizin dünyada en itibarlı seviye­ye çıktığı bir döneme girdik. Arap sokaklarında da, Avrupa sokaklarında da, Türk dünya­sında da bunun etkisini gördük. Birçok devlet başkanı beni arayıp “çok saygıdeğer bir ülke olduğunuzu gösterdiniz” dedi. En çok etkilenenlerden biri Putin, bir diğeri de Chirac’dı. Chirac o tarihe kadar Türkiye’yi ABD’nin güdümünde bir ülke olarak değerlendiriyordu; AB konularında bunun etkilerini hissettiriyor hatta açıkça ifade ediyordu; kendisiyle tatsız görüşmelerimiz de olmuştu. Ancak bu hadiseden sonra her AB toplantısında -ki o zaman sıklıkla liderleri de davet eder­lerdi ve ben de birkaç zirveye katıldım- her seferinde yanıma oturdu ve özel görüşmek istedi. Birçok başka liderin de yaklaşı­mı değişmişti.

    ABD’yle ilişkilerimizde ise tabii bir soğukluk meydana geldi ama, Amerikalılar çok şoke olmadılar aslında; daha ziyade Türkiye’deki Ameri­kancılar şoke oldu! Tezkere geçsin diye çok uğraşanlar ve Amerikalılar’la yakınlığıy­la ünlenenler… ABD’nin “çok büyük intikam alacağını” falan yazan-çizenler… Ancak dediğim gibi, ABD’deki birçok sağdu­yulu siyasetçi Türkiye’nin bu kararına saygı gösterdi. Hatta daha sonra ben Dışişleri Bakanı olarak gittiğimde, o dönem tezkerenin geçmesi için büyük baskı yapan hem Cheney hem Rumsfeld benimle görüşmek istedi. Hepsine de dürüst bir şekilde bütün bunları anlattım. Onlar da Türk halkının büyük çoğunluğunun tezkereye karşı olduğunu bildiklerini ifade etti. Zaten ABD’deki Demokratlar da karşıydı; Başkan Obama bile “hayır” oyu kullanmıştı kendi meclislerinde.

    Powell
    Irak savaşının arkasındaki iki önemli isim ABD Başkanı Bush ve Dışişleri Bakanı Powell’dı. Powell, Türkiye’ye beklenenden daha yumuşak bir tepki verecekti.

    Türkiye’nin kararı, ideolojik, körü körüne bir reddediş de­ğildi. Altında ciddi analizlerin, ciddi ahlaki sorumlulukların hissedildiği bir duyguyla ve kararla Meclis bunu reddetti. Meclisin reddetmesi Türki­ye’nin itibarını çok yükseltti, ülkenin önünü çok açtı. 2007- 2010’lara kadarki itibar artı­şının en büyük nedeni budur. Avrupa’yla en iyi dönemimizi yaşadık. Kimilerinin dediği gibi Amerikalılar’la ilişkileri­miz yıkılmadı. Daha o zaman, bana “ABD’yle ilişkiler koptu” diye feryat edenlere de şunu söylerdim: “Hayır, şimdi ABD’y­le daha sağlıklı ilişkiler var. Önceden sadece askerî ilişkiler ve onların güdümünde görü­nen bir ülkeyken şimdi daha sağlıklı ve saygın bir ülkeyiz.” Nitekim böyle de oldu. Kimi kötü niyetliler, gizli anlaşma­lar, “Büyük Ortadoğu Projesi”, “PKK’ya destek” diyerek bu süreci baltalamak istedi ama; bildiğiniz gibi önyargılı ol­dukları için bugün bile devam ediyorlar bunlara.

    kapak_dosyasi_10
    O dönem muhafazakar kesimin önemli gazetesi Yeni Şafak da tezkerenin reddedilmesinden memnundu.

    Benim değer verdiğim, hatta arkadaşlığım da olan bazı yazarlar; müthiş bir Amerikan taraftarlığıyla, ABD’yle bera­ber hareket edilmesi gerek­tiği noktasında o kadar ileri gittiler ki, suçlamaya varan yazılar yazdılar. Wolfowitz’le telefon görüşmeleri dahi yapıp Türkiye’de bir etki oluştur­maya çalıştılar. Diğer taraftan bizim içimizdeki siyasetçiler ve milletvekilleri arasında, eğitimlerini Batı’da almış, hatta “Batıcı” bilinen birçok arkadaş da tezkereye karşı çıktı; çünkü o ahlaki sorumluluğu hissetti. Ancak bunun yanında kendisi­ni daha “geleneksel” ve “yerli” sayan birçok arkadaş ise daha “pratik” hareket etmek istedi; tezkerenin geçmesi için çaba sarfetti.

    ABD malum büyük bir güç, büyük bir devlet; ekonomik, teknolojik, bilim-kültür-sa­nat olarak lider ülke dünyada. Türkiye şüphesiz bunu yok sayamaz. Türkiye-ABD ilişki­lerinin güçlü olması bizim için şüphesiz önemlidir; ama bunun sağlıklı bir şekilde olması, Tür­kiye’nin kendi çıkarlarını önde tutması daha da önemlidir.

    CHP, TEZKEREYE TAM KADRO KARŞI DURMUŞTU

    Onur Öymen: Meclis kararı doğru ve tarihî bir karardı…

    Dönemin CHP milletvekili Türk diplomat ve siyasetçi Onur Öymen, “Bu kararı alan bir meclisin üyesi olduğum için gurur duyuyorum. Aksi takdirde siyasi bedeli çok ağır olacaktı” diyor.

    kapak_dosyasi_kutu

    Aslında 1 Mart Tezkeresi’nden önceki dönemde de ABD’nin Irak’a müda­hale için Türkiye topraklarını kullanma projesi vardı. Savunma Bakanı Yardım­cısı Wolfowitz Türkiye’ye geldi ve Ecevit’i iknaya çalıştı; ama Başbakan Ecevit buna sıcak bakmadı.

    1 Mart Tezkeresi öncesinde ise Amerikalılar’la çeşitli düzeylerde bir dizi uluslararası temas gerçekleşti. Biz de özellikle BM Güvenlik Konseyi kararı olmadan Türkiye’nin bir müdahaleye izin vermesinin yasal imkansızlığını dile getirdik. Özellikle müzakereleri yürüten Deniz Bölükbaşı, 1 Mart Vakası adlı kita­bında bunları dile getirmiştir. Gazeteci Fikret Bila da Ankara’da Irak Savaşları kitabında bu gelişmeleri ayrıntılarıyla anlattı, belgeledi. Sayın Şükrü Elekdağ da bu konunun takipçisi oldu.

    Böyle bir ortamda 1 Mart tezke­resi Meclis’te görüşüldü. Deniz Baykal, Türkiye’nin uluslararası hukuka aykırı bir tezkereyi kabul etmesinin doğru olmayacağını, Irak’la ilişkilerimizi uzun vadede olumsuz etkileneceğini söyledi. CHP milletvekillerinden hiçbiri çekimser kalmadı ve “hayır” dedi. Sonuçta, Mec­lis’teki oylamada iktidar partisinden de -yanılmıyorsam 99 kişi- ya ret oyu verdi ya da çekimser oy kullandı. Neticede içtüzüğe göre gerekli oy çıkmadı ve tezkere reddedildi.

    Benim bildiğim kadarıyla, ABD’nin herhangi bir ülkeye asker göndermesi­nin; oradan başka bir ülkeye müdahale etmesi için herhangi bir hükümetin onayını almasının; meclis çoğunluğuna sahip olmasına rağmen o hükümetin milletvekillerinin bir bölümünün karşı çıkması sonucunda bunun reddedil­mesinin başka örneği, bırakın Türkiye’yi dünyada yok.

    Tabii Amerikalılar büyük tepki gösterdi buna, çok şaşırdılar. “İktidarın nasılsa çoğunluğu var, bu meclisten geçer” havasındalardı. Reddedilince çok rahatsız oldular. Wolfowitz, Mehmet Ali Birand’la yaptığı bir mülakatta Türk as­kerlerini eleştiren laflar söyledi. “Askerler bu olayda meclise liderlik yapamadılar” dedi. Bir taraftan yıllardır “askerler si­yasete karışmasın” diyorlar, burada ise “asker siyasete niye karışmadı” diyorlar!

    Bence bu karar, TBMM’nin aldığı en önemli, en doğru, en isabetli kararlardan biridir. “Bu kararı alan bir meclisin üyesi olduğum için gurur duyuyorum” dedim ben hep. Aksi takdirde ne olurdu? Ame­rikalı askerlerin bir bölümü Kuzey Irak’a geçecekti, bir bölümü de -aşağı yukarı 25 bin asker- Türkiye’de kalacaktı. Ne kadar süre kalacaktı? Belirsiz. 2. Dünya Savaşı’nda ABD’nın Japonya’ya gön­derdiği askerlerden 40 bini hâlâ orada. Güney Kore’ye gönderdiklerinden 26 bini orada. Almanya’ya gönderdiklerinin büyük kısmı hâlâ orada. Yani büyük bir ihtimalle Türkiye’nin en hassas bölgesi olan Güneydoğu Anadolu’da çok sayıda Amerikan askeri uzun yıllar kalmaya devam edecekti. Bu Türkiye’nin hem egemenlik haklarını, hem bölge politika­larını çok kötü bir şekilde etkileyecekti. ABD bu karardan rahatsız oldu ama aksi durumda bunun Türkiye’ye siyasi bedeli çok ağır olacaktı.

  • 1 Mart Tezkeresi’nin reddi ve Türkiye’nin AB tercihi…

    1 Mart Tezkeresi’nin reddi ve Türkiye’nin AB tercihi…

    Amerikan askerlerine “vize” vermeyen TBMM, bundan tam 21 yıl önce, üstelik çok ciddi dış ve iç baskılara rağmen, Türkiye’nin ve bölgenin geleceğini değiştirecek bir karar aldı. Kimilerinin beklediği gibi bir ekonomik kriz yaşanmayacak, aksine Türkiye’nin itibarı yükselecek, AB ile müzakere sürecini başlatacak reformların önü açılacaktı.

    Küresel sonuçları bakı­mından, Türkiye’nin yakın siyasi tarihinin en önemli ve çarpıcı olayı hiç kuşkusuz Türkiye toprakları­nın, Irak’ı işgal etmek için sal­dıracak ABD ordusu tarafından kullanılmasını öngören 1 Mart Tezkeresi’nin 2003’te TBMM’de reddedilmesidir. 3 Kasım 2002 seçimlerinde tek başına iktida­ra gelen, başbakanlığını Abdul­lah Gül’ün üstlendiği AkParti iktidarının en fazla zorlandığı kriz; ekonomi, Kıbrıs, Avrupa Birliği süreci gibi zor ve çetre­filli dosyalar bir yana, yaklaşan Irak savaşı ve 1 Mart Tezkeresi konusundaydı.

    Irak’ta dünya barışını tehdit eden kimyasal ve biyolojik si­lahlar bulunduğunu iddia eden ABD, Irak’a bir askerî müda­halede kararlıydı ve kuzeyden kara harekatı için Türkiye topraklarından geçiş izni ve lojistik destek istiyordu. Savaşı önlemenin tek yolu, Irak’ın BM denetçilerine kapılarını açması ve işbirliği yapmasıydı. Ancak, Saddam Hüseyin buna kesin­likle yanaşmıyordu.

    kapak_dosyasi_3
    ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Elizabeth Jones Ankara ziyaretinde diplomatik nezaketi de hiçe sayarak “Tezkereyi reddederseniz ekonominizi mahvederiz” diye Türkiye’yi tehdit etmişti.

    Başbakan Gül, bir yandan Saddam Hüseyin’i işbirliği yapmaya ikna etmek için yoğun bir diplomasi atağı başlatırken,­diğer taraftan da ülke içinde tüm siyasi partilerle geniş bir istişare mekanizması kurdu. Bu esnada ABD yönetimi, Ameri­kan askerlerinin Türkiye’den geçişine izin verecek tezkere­nin Meclis’te bir an önce kabul edilmesi için baskının dozunu arttırıyordu. ABD Başkan Yar­dımcısı Dick Cheney sık sık arı­yor ve “Gemilerimiz yolda. Daha fazla bekleyemeyiz. Tezkereyi bir an önce çıkarın” diyerek Ankara’yı sıkıştırıyordu. Ancak diplomatik nezaket kurallarını hiçe sayan asıl ve açık tehdit, 2002 Şubat ortalarında Anka­ra’yı ziyaret eden ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Elizabeth Jones’tan gelecekti:

    “Tezkereyi reddederseniz eko­nominizi mahvederiz”.

    Meselenin bir çok boyutu vardı. Fiili boyutlarından bir ise, Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ten gelen ve çok önemli bir noktaya işaret eden yazıydı: “Tezkere geçerse, yabancı askerlerin bulunduğu yerlerde, gidiş-dönüş güzergahı olan illerde Olağanüstü Hâl ilan etmemiz gerekir. Başka türlü muhtemel sorunların üste­sinden gelemeyiz”. Bu, 6-7 ilde sıkıyönetim ilanı demekti. Ola­ğanüstü Hâl uygulaması yeni kalkmıştı. Gül, yakın çalışma arkadaşlarıyla yaptığı toplan­tıda kaygılarını şöyle paylaşa­caktı: “Olağanüstü Hâl’i yeniden uygularsak, yoluna koymaya başladığımız AB süreci biter. Askerin siyasette gücü artar. Özgürlükçü politikalardan güvenlikçi politikalara savrulu­ruz. Başlattığımız reform süreci durur”.

    AkParti de farklı görüşler vardı. Partinin önde gelen kimi isimleri, Bakanların çoğunlu­ğu tezkere karşıtı bir çizgiye gelmişti.

    Abdullah Gül, tezkerenin TBMM’de görüşülmesinden bir­kaç gün önce Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Uğur Ziyal’ı çağırdı ve tezkerenin kabulü veya red­dinin Türkiye açısından siyasi, ekonomik ve askerî sonuçla­rının ne olacağına dair kısa ve öz bir rapor hazırlamasını rica etti. Ziyal’in sunduğu rapor, tüm AkParti milletvekillerine dağıtıldı.

    Artık yolun sonuna gelin­mişti. 1 Mart’ta heyecan doruk­taydı. Türkiye’de ve başta ABD olmak üzere tüm dünyada her­kesin gözü-kulağı TBMM’ydi.

    kapak_dosyasi_2
    Tezkerenin Meclis’te görüşüldüğü gün, Türkiye tarihinin en büyük savaş karşıtı gösterisi Ankara’da yapıldı. ‘Savaş Karşıtı Platformu’nun düzenlediği mitinge onbinlerce kişi katıldı.

    Oylamaya 533 milletvekili katıldı. 250 ret, 264 kabul 19 çekimser oy çıktı. AkParti 97 fire vermişti. Ajanslar önce sonucu, “Tezkere kabul edildi” diye flaş haber olarak geçtiler. Ancak, kısa sürede bunun ret anlamına geldiği ortaya çıktı; zira Anayasa’nın 96. Maddesi’n­de öngörülen salt çoğunluğa ulaşılamamıştı.

    Çıkan sürpriz sonucun yol açtığı gergin ve kaygılı ortam bir süre sonra değişti. ABD elbette çok kızmış, tepkisini Ankara’ya değişik kanallardan iletmişti. Ancak kimilerinin beklediği gibi bir ekonomik kriz yaşanmayacak, aksine Türkiye’nin dünyadaki itibarı yükselecek, AB ile müzakere sürecini başlatacak reformların önü açılacaktı.

    Başbakan Gül’ü telefonla arayan Rusya Cumhurbaşkanı Putin, “Sizi tebrik ediyoruz. Tezkerenin reddiyle, Türki­ye saygınlığını tüm dünyaya gösterdi” diyecekti. Bu geliş­me özellikle AB açısından da çok önemliydi. Zira, AB içinde Fransa ve Almanya gibi önemli ülkelerin, Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkma gerekçelerinden biri de şuydu: “Türkiye üye olursa, AB içinde ABD’nin Truva Atı olur. ABD’nin taleplerine ve yönlendirmelerine göre hare­ket eder”. Tezkerenin reddiyle bu algı kırılacak, Türkiye ile AB arasındaki üyelik müzakere­lerinin başlatılmasında bunun önemli bir etkisi olacaktı.

  • En karanlık anda bile mücadeleyi sürdürenler

    Geçmişimizde bir 1. Meşrutiyet var, 1876’da başlayan… Ertesi yıl ilk parlamentomuzu açmışız. Bugün kaç ülke sayabiliriz 1876’da Anayasası, 1877’de Meclis-i Mebusan’ı olan? Bu memleketin insanı bu değerlere o kadar tutulmuşdur ki 1. Dünya Savaşı sonrasındaki bitkinliğine, fakirliğine karşın hakimiyet-i milliye ilkesini hayata geçirebilmiştir.

    Hatırlanacağı üzere bir ara “Türkiye, Malezya mı oluyor?” ya da “Tür­kiye, Malezya olur mu?” tarzında sorular ortalığı sarmıştı. Biz tarihçiler bu sorulara gülmüş ve “Türkiye ne zaman Malezya’ya benzemişti ki bundan sonra da benzesin?” sorusuyla yanıt vermiştik. Bu yanıt, Türkiye’nin kendine özgü bir birikimi olduğu anlamına geliyordu.

    Şöyle bir bakalım tarihimize. Devletin bir yanda Yunan isyan­cılarıyla, diğer yanda da Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’yla bile başa çıkamaz hâlde olduğu, eski başkenti Edirne’nin Rus ordusu tarafından işgal edildiği, bütün bunlara ek olarak da maliyesinin iflasın eşiğinde olduğu bir sırada 2. Mahmut adında devrimci bir sultanımız oldu. Arkasından da Tanzimat adını verdiğimiz reformlar süreci başladı.

    Geçmişimizde bir 1. Meş­rutiyet var, 1876’da başlayan… Ertesi yıl da ilk parlamentomuzu açmışız. Bugün kaç ülke sayabi­liriz 1876’da Anayasası, 1877’de Meclis-i Mebusan’ı olan? Bu memleketin insanı bu değerleri o kadar benimsemiş, onlara o kadar tutulmuş ki 1. Dünya Savaşı sonrasındaki bitkinliğine, fakirliğine ve kendisini çepe­çevre saran sayısız olumsuzluğa karşın Sultan Vahdettin’e karşı ayaklanmış, hakimiyet-i milliye­den vazgeçmek istemediği için. Mustafa Kemal Paşa’nın önder­liğinde gene açmış parlamento­sunu Anadolu’nun ortasında ve cumhuriyeti kurmuş. Bir müddet sonra da “46 ruhu”nu yaratmış ve 1950’de Beyaz İhtilâl’i gerçekleş­tirmiş.

    resim_2024-08-24_011146033
    Bayraklar ve Atatürk fotoğraflarının altında bir Cumhuriyet Bayramı hatırası…

    Ülkemiz bugün de büyük bir buhran içinde. Ekonomimiz kö­tüleşmiş, uçan kuşa borçlanmış vaziyetteyiz. Adalet dizgesi öyle bir çökmüş ki, Anayasa’mızdaki “hukuk devleti” ilkesi şaka gibi duruyor ve sürekli ihlâl ediliyor. Bu durumun 28 Mayıs’tan sonra da sürme olasılığı var.

    Ancak muhalefet hareketi, 28 Mayıs’ta alacağı sonuç ne olursa olsun, saygı uyandıran bir canlılık ve yaratıcılık sergiledi. Bu harekete katılanlar neredeyse tabularını törpüler hâle geldiler. Türküyle Kürdüyle, Sünnisiyle Alevisiyle, milliyetçisi ve sos­yalistiyle bir demokrasi arayışı ortaya çıktı. Bugün birçokları belki itiraf etmeyeceklerdir ama, bu arayışın güleryüzlü yoğun­luğu, kendilerini muhalefet cephesinde konuşlandıranları bile şaşırttı.

    Dolayısıyla artık demokra­sinin de ülkeye özgü birikimin önemli bir bileşeni olduğunu ve günlük yaşamımızda şahit oldu­ğumuz olumsuzluklar ne olursa ve ne kadar sert olursa olsun, Türkiye’nin doğru yolda olduğu­nu söyleyebiliriz.

    KADINLARIN SEÇME VE SEÇİLME HAKKI MÜCADELESİ – 1934

    Küçümsendiler, karalandılar ama eşit yurttaşlığı elde ettiler

    Türkiye’de kadınlar birçok Batılı ülkeden önce eşit vatandaşlık haklarına ulaştı. Bu büyük başarının arkasında Osmanlı döneminde başlayan, cumhuriyetle ivme kazanan ve kadınların seçme-seçilme haklarını elde ettiği anda sona erdirilerek 1980’lere kadar unutturulan Türk süfrajetlerinin mücadelesi vardı.

    Belediye seçimlerinde seçme hakkını 1930’da kazanan Türk kadınları, milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını da 5 Aralık 1934’te elde etti. 8 Şubat 1935’de ilk defa mec­lis seçimlerine katılan kadınlar, 18 sandalye elde etti.

    Türkiye’de kadınlar, eşit va­tandaşlık haklarına birçok Batılı ülkeden (örneğin Fransa’dan) önce ulaşmıştı; ancak bunun arkasında Osmanlı döneminde başlayan, cumhuriyetle ivme ka­zanan ve kadınların seçme-se­çilme haklarını elde ettiği anda sona erdirilerek unutturulan bir mücadele vardı. Nezihe Muhittin, Ulviye Mevlan, Mükerrem Belkıs gibi Türk süfrajetleri, 1923’te kuruluşuna izin verilmeyen Kadınlar Halk Fırkası ve ardın­dan Türk Kadınlar Birliği, kadını, entelektüel erkek sohbetlerinin sembolik nesnesi olmanın öte­sinde siyasi aktör olarak ortaya çıkarmayı başarmıştı.

    Henüz ne cumhuriyet ne de Cumhuriyet Halk Fırkası varken, Nezihe Muhiddin başkanlığında kurulan Kadınlar Halk Fırka­sı’nın programına göre kadın­ların siyasi hakların yanında eğitim, iş hayatına katılma, savaş durumunda askerlik yapma gibi talepleri de vardı. Ancak hükümetten uzun süre ses çıkmamış­tı. 8 ay sonra Dahiliye Vekale­ti’nin fırkanın kurulmasına izin vermediğini bildirmesi ise soğuk duş etkisi yaratmıştı. Bir görüşe göre, kadınlar seçim hakkına sahip olmadığına göre parti de kuramazlardı. Bunun üzerine 7 Şubat 1924’te Kadınlar Birliği kuruldu. Yunus Nadi’nin başını çektiği gazeteciler, o sıralarda Nezihe Muhiddin’i ve Kadınlar Birliği’ni eleştiriyor, “Kadınlar Meclis’e girip manto modasını tartışacaklar” diye alay ediyor­lardı.

    resim_2024-08-24_011252893
    11 Nisan 1930’da Sultanahmet Meydanı’nda kadınların seçme ve seçilme hakkını kutladığı mitingden… (DEPOPHOTOS)

    Nezihe Muhiddin 1927’de birlikten ihraç edildi, birlik de 1930’da “artık kadının bütün haklarını elde ettiği” gerekçesiy­le kendi kendini feshetti. Nezihe Muhiddin, unutulmuş ve hayalkırıklığına uğramış bir öncü olarak 1958’de bir akıl hastane­sinde öldü.

    1935 seçimlerinde “müfrit” (aşırı) olmayan 18 kadın nihayet TBMM’ye girmişti ama bağımsız kadın hareketi de yarım asır sürecek bir uykuya dalmıştı. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Meclis’te kadın oranı %5’i bile bulmamıştı. 1935’te %4.5 olan kadın milletvekili oranı, sonraki seçimlerde azalış göstermiş, 2007’ye kadar bu oran aşılamamıştı.

    14 Haziran 1993’te hükümeti kurmakla görevlendirilen Tansu Çiller, Türkiye’nin ilk kadın başbakanı olarak tarihe geçse de, “cinsiyete duyarlı” politikalar izlememesi dolayısıyla kadın ha­reketi tarafından “kaçırılmış bir fırsat” olarak değerlendirilmişti.

    Yeni dönemde Meclis’te 121 kadın milletvekili olacak. Hedef­lenen yüzde 50’ye yaklaşılamasa da %20’nin biraz üzerindeki bu oran, cumhuriyet tarihi boyunca kadınların Meclis’te elde ettiği en yüksek temsil düzeyi.  

    1950 SEÇİMLERİ

    Seçmenler sandığa koştu tek parti iktidarı tarih oldu

    14 Mayıs 1950’de yapılan seçimlerde 27 yıllık tek parti iktidarı sona ermiş, Demokrat Parti %89.3’lük katılım rekoru kırılan seçimleri kazanmıştı. En önemlisi de seçmenlerin oylarıyla iktidarı değiştirmesi ve bunun mümkün olduğunu kanıtlamasıydı. Türkiye tarihinde yeni bir sayfa açılıyordu.

    Türkiye’de 1908’den beri sürmekte olan parlamento için seçim yapma geleneği, ilk defa 1946 seçimlerinde halk iradesi öğesini de içermişti. Zira 2. Meşrutiyet ve Millî Mücadele dönemlerinde çok partili seçim­ler yapılmakla birlikte, genel oy hakkına geçilmemiş; bu hakkın kanunlaştığı 3 Nisan 1923’den sonra ise Demokrat Parti’nin ku­rulduğu 1946’ya kadar çok partili seçim yapılmamıştı.

    Tarihe “şaibeli” diye geçen, oy sayımında usulsüzlüklerin yaşandığı 21 Temmuz 1946 seçimlerini CHP kazandı ama Demokrat Parti Meclis’e girdi ve etkin bir muhalefet oluşturdu.

    Türkiye’nin ikinci çok partili genel seçimleri 14 Mayıs 1950’de yapılacaktı. Seçimlerin bu defa şaibeli olmayacağının ilk gös­tergesi 16 Şubat 1950’de kabul edilen yeni seçim yasası ve bu yasayla kurulan Yüksek Seçim Kurulu (YSK) oldu. 1946’daki şa­ibe iddialarına zemin hazırlayan açık oy-gizli sayım yerine gizli oy-açık sayım kuralı uygulana­cak, yüksek yargıçlardan oluşan YSK da yargı denetimini sağla­yacaktı.

    CHP, Demokrat Parti ve 1948’de Demokrat Parti’den ayrılanların kurduğu, Osman Bölükbaşı liderliğindeki Millet Partisi’nin katıldığı 1950 seçim­leri gergin bir bayram havası içinde geçti. Vatandaşlar ilk defa sandıklara akın etmişler, %89.3’lük bir katılım rekoru kır­mışlardı. Sandıklar kapandıktan sonra sayım işlemlerini kontrol etmişlerdi.

    Seçimlerin sonunda %55.2 oy oranıyla birinci olan De­mokrat Parti 416 milletvekili çıkarıp Meclis’teki sandalyelerin %85.4’ünü almıştı. CHP %39.6 oy oranına karşılık 69 sandalyeyle yetinirken, Millet Partisi %4.6’yla bir milletvekilliği kazanmıştı.

    27 yıllık tek parti iktidarı sona ermiş, Türkiye tarihinde yeni bir sayfa açılmıştı. Kutlamalar, yeni iktidarın kurulması boyunca, yani 3 hafta kadar sürmüştü.

    Adnan Menderes başbakanlı­ğındaki 10 yıllık Demokrat Parti iktidarı, demokrasiye inananlar açısından tam bir hayalkırıklığı oldu. Ancak bütün bu olumsuz­luklar, 1950’deki iktidar değişik­liğinin Türkiye siyasi kültürüne bir şey katmadığı anlamına gel­memeli. Belki siyaset sahnesinin ön saflarında olanlar için fazla bir şey değişmemiş; millî irade, kültür ve değerleri başkaları tanımlar, bu tanımlara uyma­yanları da başkaları cezalandırır olmuştu. Ancak sahnenin arka saflarında olan ve 4-5 yılda bir yoklananlar için durum artık eskisi gibi olmayacaktı. Seçmen, oyuyla ilk kez iktidar değiştirmiş ve bunun mümkün olduğunu kanıtlamıştı.

    resim_2024-08-24_011313255
    Seçimlerin ertesi günü zafer sarhoşu Demokrat Partili vatandaşlar. O gün başlayan kutlamalar tam 3 hafta sürecekti. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)

    1973 SEÇİMLERİ

    Halka dönük politika CHP’yi zafere taşıdı

    1973 seçimlerinde Ecevit’in liderliğindeki CHP’nin %33.3 oy oranıyla seçimi kazanması büyük bir sürpriz olarak değerlendirilmişti. 1977’de de devam ettirilen başarının arkasında CHP’yi “elitlerin partisi” olmaktan çıkaran Ecevit’in sosyal demokrat çizgisi ve siyasete doğrudan katılmayı isteyen halk kitlelerinin yeni bir demokrasi arayışı yatıyordu.

    CHP’nin 1966’da benimsediği “ortanın Solu” düşüncesi partide çatlak yaratmıştı. Genel Sekreter Bülent Ecevit sosyal de­mokrat politikaları savunurken, karşı çıkan pek çok vekil partiden ayrılmıştı. 1972’de Ecevit’in genel başkan seçilmesinden sonra, 34 yıldır CHP’nin lideri olan İsmet İnönü de partiden istifa etmişti.

    14 Ekim 1973 seçimlerine bir yıldan az kala İnönü’nün ayrılma­sı kamuoyunda CHP’nin tarihî bir hezimet yaşayacağına yoruluyor­du. CHP’nin %33.3 oy oranıyla se­çimi kazanması büyük bir sürpriz olarak değerlendirilmişti.

    Başarının mimarı hiç şüphesiz CHP’yi “elitlerin partisi” olmaktan çıkaran Ecevit’ti. Sosyal demok­rat çizgi, gitgide politize olan ve sadece seçimlerde oy vermeyi değil siyasete doğrudan katıl­mayı isteyen halk kitlelerinin arzusunun, yeni bir demokrasi arayışının sonucuydu ve başarılı olmuştu. Yeni CHP’nin özellikle kent yoksullarına yönelik poli­tikaları da meyvesini verecek, parti 1973 yerel seçimlerinden zaferle çıkıp büyük belediyeleri 1980 darbesine kadar elinde tut­mayı başaracaktı. CHP’nin 1977 seçimlerini %41.4’le oy rekoru kırarak kazanmasının sebebi de bu politikalardı.

    resim_2024-08-24_011322156
    1973 seçimleri öncesi Ecevit’in yurt gezileri ülke çapında irili ufaklı neredeyse tüm meydanları dolduruyordu.

    1983 SEÇİMLERİ

    Darbecilerin desteği sandıkta ters tepti

    1980 darbesinin üç yıl ardından yapılan ilk seçimlerde yeni kurulan 15 partiden yalnızca 3’üne izin çıkmıştı. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in seçime iki gün kala açıkça MDP’ye destek vermesi ters teperken, halk o dönemde çok ihtiyaç duyulan uzlaşma havasını yaratmaya çalışan Turgut Özal’ın partisini tercih etmişti.

    Kenan Evren liderliğindeki cuntanın 12 Eylül 1980’de yaptığı darbenin ardından tüm siyasi partiler kapatılmıştı. Üç yıl sonra sözde demokrasiye dö­nülecek ve seçimler yapılacaktı ama yeni kurulan 15 partiden yalnızca üçüne seçimlere katıl­ma izni çıkmıştı: Emekli Orge­neral Turgut Sunalp’ın Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP), genel başkanlığını Turgut Özal’ın yap­tığı merkez sağdaki Anavatan Partisi (ANAP) ve merkez solda konumlanan Halkçı Parti (HP).

    Seçimlerin, darbecilerin des­teklediği MDP ile ANAP arasında geçmesi bekleniyordu. Ancak değişim vadetmesi, o dönemde çok ihtiyaç duyulan uzlaşma havasını yaratmaya çalışması Özal’ı kısa sürede bir adım öne geçirmişti.

    Seçimlere iki gün kala Cumhurbaşkanı Kenan Evren halka seslenerek Özal’ı suçladı ve “İcraatımızı devam ettirecek bir yönetimi işbaşına getire­ceğinize inanıyorum” sözle­riyle MDP’ye açık destek verdi. Ancak bu konuşma sandıkta ters tepecek ve ANAP kimsenin beklemediği bir zafere ulaşıp % 45.1’lik oy oranıyla seçimi kazanacaktı. Özal’ın partisi 212 milletvekilliği alırken, seçimleri üçüncü tamamlayan MDP ise %23.3 oyla 71 milletvekili çıka­rabilmişti.

    resim_2024-08-24_011332203
    Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ile Diyarbakır’da bir mitingde… (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)

    SÜREKLİ AYDINLIK İÇİN BİR DAKİKA KARANLIK EYLEMLERİ – 1997

    Susurluk kazası sonrası sivillerin temizlik çağrısı

    Susurluk Kazası yıllardır Türkiye’de olan biten pek çok karanlık hadiseyi açıklayan devlet-siyaset-mafya ilişkilerini gözler önüne serdi. Bu hukuk dışı ilişkiler ağının aydınlatılması talebi, “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemleri ile kitleselleşecek, Türkiye’nin en geniş kapsamlı sivil protestolarından birine dönüşecekti.

    3 Kasım 1996’deki Susurluk Kazası’nın ardından Türkiye bambaşka bir gündeme uyan­mıştı. O gün Balıkesir’in Susurluk ilçesinde bir kamyona arkadan çarpan Mercedes’i süren polis okulu müdürü Hüseyin Kocadağ, üzerinde sahte kimlik bulunan kontrgerilla mensubu Abdullah Çatlı ve sevgilisi Gonca Us aynı araç içinde öldü. İktidar partisi DYP’nin milletvekili Sedat Bucak ise yaralı kurtuldu. Bucak aynı zamanda aracın sahibiydi. Kaza­nın ardından otomobilin baga­jından çok sayıda silah çıktı. Bazı silah ve mermiler Özel Harekat Daire Başkanlığı envanterine kayıtlıydı. İsrail’den alınan bu silahların “kaybolduğu” söyleni­yordu.

    Bu hukuk dışı ilişkiler ağı, Türkiye’nin en geniş kapsamlı sivil protestolarından biri olan “Sürekli Aydınlık için Bir Dakika Karanlık” eylemlerine de kapı açmıştı. Kazanın ardından küçük bir grup, olayın aydınlatılması için toplumu harekete geçirecek bir yol bulmak üzere toplandı. Daha sonra “Aydınlık için Yurttaş Girişimi” olarak anılacak grubun içinde yer alan Avukat Mebuse Tekay, o günleri şöyle anlatı­yordu: “Bütün Türkiye Susurluk konuşuyor, ama herkes ‘Ben tek başıma ne yapabilirim ki?’ diye düşünüyordu. Sanki biri bir şey yapsa hepimiz katılacaktık. Birkaç arkadaş sessiz kalma­maya karar verdik. Öyle bir şey yapmalıydık ki isteyen herkes buna katılabilmeli, ama yaygın bir katılım olmasa da biz kendi tepkimizi gösterebilmeliydik.” Sonunda Avukat Ergin Cinmen, parlak bir fikir buldu: Her akşam saat 21.00’de evlerin ışıkları söndürülecekti. Toplumun her kesimine hitap edebilmek için eylemi hiçbir siyasi partiyle iliş­kilendirmeme kararı verildi.

    resim_2024-08-24_011338521
    Susurluk Kazası’nın ardından başlayan “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemleri, sokağa da taşmıştı.
    resim_2024-08-24_011344793

    1 Şubat 1997 gecesi başlayan eylem giderek kitleselleşti. Halk, eylemi kendi yaratıcılığını kul­lanarak çeşitlendirmeye başladı: Işıklar yakılıp söndürülüyor, balkonlara çıkılarak düdükler, tencerelerle ses çıkartılıyordu. Eylem sokağa da dökülmüştü, yurttaşlar mumlarıyla protesto­lar düzenlemeye başlamıştı.

    Kaza sonrası oluşturulan kamuoyu baskısının sonucunda İçişleri Bakanı Mehmet Ağar is­tifa etti. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı olay hakkında dava açarken TBMM’de de araştırma komisyonu kuruldu. Tepkilerin büyük bir bölümü Susurluk’a yönelirken, önemli bir kısmı da Refah-Yol hükümetini hedef almaya başlamıştı. Bu noktada televizyon kanallarında “askerî lojmanlardan eyleme destek veriliyor” haberleriyle birlikte eylemlere polis müda­haleleri de başladı. Kazadan dört ay sonra 28 Şubat sürecini başlatan ve “postmodern darbe” diye nitelendirilen Millî Güven­lik Kurulu toplantısı yapıldı. 18 Haziran’da Refah-Yol hükümeti düşmüş, Başbakan Necmettin Erbakan istifa etmişti. ANAP lideri Mesut Yılmaz’ın başbakan olduğu ANASOL-D hükümetinin vaatlerinden biri ise Susurluk’un aydınlatılmasıydı.

    1 MART TEZKERESİ / 2003

    Türkiye savaşa hayır dedi tezkere Meclis’ten geçemedi

    2000’lerin başında, Türkiye en zorlu ekonomik, diplomatik ve siyasi krizlerinden birinden geçerken, kimse Irak’ı işgal etmeye hazırlanan ABD’nin taleplerinin reddedilebileceğini düşünmüyordu. 1 Mart Tezkeresi’nin Meclis’ten geçmemesi için toplanan her kesimden savaş karşıtı, aksini ispat edecekti.

    Kasım 2002’de AK Parti iktidara geldiğinde, hem Türkiye hem de dünya çok çal­kantılı bir dönemden geçiyordu. Türkiye, 2001 sonunda topladığı tüm vergilerle borç faizlerini bile ödeyememişti. Dış politikada yalnızlaşmış; Ecevit döneminde başlatılan AB uyum süreci ise as­kerî ve sivil bürokrasi tarafından ciddi bir dirençle karşılanmıştı.

    Dünyada ise 11 Eylül saldırıla­rının artçı sarsıntıları sürüyordu. Ekim 2002’de ABD Kongresi, Irak’a askerî operasyon düzen­lenmesine izin vermişti. 2002 başında dönemin başbakanı Ece­vit, Washington’a davet edilmiş, Türkiye’nin ciddi şekilde ihtiyaç duyduğu ekonomik yardımlar teklif edilmişti. Henüz genel se­çimler yapılmadan Recep Tayyip Erdoğan da “geleceğin başbakanı” sıfatıyla Beyaz Saray’da ağırlan­mıştı. Kısacası, ABD’nin Türki­ye’ye, Türkiye’nin de “Maaş bile ödeyemeyecek duruma düşeriz” diyen Erdoğan’ın söylediği gibi ABD’ye ihtiyacı büyüktü.

    Ancak pazarlıklar çekişmeli geçiyor, uzayan süreçte zaman kazanan savaş karşıtı cephe güçleniyordu. “Türkiye Irak’a girmezse parçalanır” diyen köşe yazarlarına, zarar edeceklerini açıklayan iş insanlarına rağ­men on binlerce insan, Türki­ye’nin her yerinde protestolara katılıyordu. Türkiye kamuoyu %90’lara varan bir çoğunlukla bu savaşa karşıydı. Oya Baydar, o günleri “Müslüman muhafaza­kar kesimle Çağdaş Yaşamcı’lar, Doğu Perinçek’çilerle ÖDP’liler, Dilipak’la Barış Girişimi’nden Os­man Kavala, Hrant Dink, hepimiz yan yanaydık” diye anlatıyordu.

    resim_2024-08-24_011350637
    1 Mart Tezkeresi’nin oylanması öncesi düzenlenen savaş karşıtı protestolardan… (ALİ ÖZ ARŞİVİ)

    Irak’a Türk askerinin gönde­rilmesi ve Türkiye topraklarında 62.000 ABD askeri bulundu­rulmasını öngören Başbakan­lık Tezkeresi işte bu ortamda Meclis’te oylamaya sunuldu. Oylamadan önce alışılmadık bir ikili, Şanar Yurdatapan ve Ab­durrahman Dilipak, Genel Kurul Salonu’nun önünde yan yana dikilmişti. Dilipak, tokalaşmak için uzatılan elleri yakaladığı gibi burnuna götürüyor, “Henüz kan kokmuyor” diyerek son darbeyi vuruyordu. Tezkerenin oylandığı sırada 100.000’e yakın insan Sıh­hiye Meydanı’nda Türkiye’nin en büyük savaş karşıtı mitingi için toplanmıştı.

    Erdoğan o dönemde henüz başbakanlık koltuğuna otur­mamış bir genel başkanı olarak meclis grubuna hâkim olama­mıştı. AK Parti’nin grup kararı almadığı ve oylamanın gizli yapıldığı oturumda AK Parti’den 97 milletvekilinin de katkısıyla 264 kabul, 250 ret, 19 çekimser oy kullanıldı. Gerekli olan salt ço­ğunluğa ulaşılamadığı için Hürri­yet’in bir gün sonraki manşetiyle “Sonuç evet, karar ret” oldu.

    Bu sonuç, hem hükümet hem de ABD için bir şok etkisi yarattı. 14 Mart 2003’te Erdoğan başkan­lığında kurulan 59. hükümet bu sefer 30 fireyle “Sınırlı Tezkere”yi kabul etti. Bir gün sonra, 20 Mart 2003’te Irak’ın işgali başladı.

    Savaş karşıtları işgale engel olamamıştı ama Türkiye’yle ilgili oluşan “paralı asker” algısını kırmış, en önemlisi de çok farklı kesimlerden insanların ortak bir amaç için mücadele edebileceği­ni göstermişti.

    AB İLE TAM ÜYELİK MÜZAKERELERİ – 2005

    Avrupa ile ilişkilerin zirvesi Türkiye’de demokrasi ümidi

    1959’da başlayan ama uzun süre istikrarsız bir seyir izleyen Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin zirve noktası, 2005’te Türkiye’nin üyelik müzakerelerinin resmen başlamasıydı. Bu Türkiye açısından bir diplomatik zafer olmanın yanısıra Müslüman bir ülkenin Avrupa demokrasisiyle yönetilebileceğini göstermesi açısından da çok önemliydi.

    Avrupa Birliği’nin öncüsü olan Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) 1958’de kurul­duktan kısa bir süre sonra, 31 Temmuz 1959’da, Türkiye top­luluğa ortaklık başvurusunda bulunmuştu. Başbakan Adnan Menderes’in yaptığı başvuru­dan dört yıl sonra, 1963’te AET, üyelik koşulları hayata geçiri­linceye kadar geçerli olacak bir ortaklık anlaşması imzalanma­sını önerdi. İlişkiyi resmileşti­ren Ankara Antlaşması, 1 Aralık 1964’te yürürlüğe girdi.

    Türkiye’den kaynaklı siyasi ve ekonomik sebeplerle uzun süre istikrarsız bir seyir izleyen AET ile ilişkiler 12 Eylül 1980 askerî darbesinin ardından resmen askıya alındı. 1980’lerin ikinci yarısında Türkiye giri­şimlerde bulunsa da Avrupa ile ilişkiler daha çok iç siyaset mal­zemesi olarak kullanılıyordu.

    1 Ocak 1996’da yürürlüğe giren Gümrük Birliği ile 1999’da Helsinki’de yapılan ve Tür­kiye’nin adaylığının resmen onaylandığı AB zirvesi, ilişkiler açısından önemli dönüm nok­talarıydı. Ancak görüşmelerin gidişatı Türkiye’nin üyeliğinin zor olduğunu gösteriyordu, ta ki 2002’ye kadar.

    3 Kasım 2002 seçimlerinde iktidara gelen AK Parti’nin se­çim vaatlerinden biri AB üyeliği için çaba göstermekti. Nitekim iktidara gelir gelmez çalışma­lara başladılar ve Aralık 2002 Kopenhag Zirvesi sonucunda Türkiye’nin kriterleri karşıla­ması şartıyla müzakerelerin başlayacağı duyuruldu.

    resim_2024-08-24_011356549
    2004’teki Brüksel zirvesinde Türkiye’yle üyelik müzakerelerinin başlamasına farklı dillerde “Evet” diyen Avrupalı parlamenterler.

    Türkiye, Kopenhag Kriterleri başlığı altında toplanan şart­ları yerine getirmek için bazı önemli adımları atınca AB’nin 2004’teki Brüksel zirvesinde Türkiye’yle tam üyelik müzake­relerinin 2005’te başlatılması kararı alındı. Bu karar, neredey­se yarım asırdır AB’nin kapısını aşındıran Türkiye için büyük bir zafer olmanın yanısıra Müs­lüman bir ülkenin Avrupa de­mokrasisiyle yönetilebileceğini göstermesi açısından da çok önemliydi. 15 Aralık 2004’teki toplantıda Avrupalı parlamen­terlerin aralarında Türkçenin de bulunduğu tüm Avrupa dillerinde “evet” yazan dövizleri kaldırıp verdikleri poz, zaferin sembolüne dönüşmüştü.

    AB, Türkiye’ye Kopenhag si­yasi kriterlerinin uygulanması, siyasi reformların içselleştiril­mesi, sivil toplumla diyalogun güçlendirilmesi gibi kriterler sunmuştu. Ancak AB içinde Türkiye’yi istemeyen muhafa­zakar liderler de boş durmuyor, süreci yavaşlatmaya çalışıyor­du. Ardından, 2004’te Kıbrıs’ın AB üyesi olması ve Türkiye’nin limanlarını Rum kesimine açmak istememesiyle başla­yan bir kriz dönemine girildi. Bu krizle birlikte Türkiye-AB müzakere süreci durakladı, AK Parti de eski “hevesini” yitirin­ce AB’ye üyelik çabaları rafa kaldırıldı.

    MEDENİ KANUN VE TCK REFORMLARI / 2002-2005

    Dünya yerinden oynadı kadınlar özgür olunca…

    Kadın hareketi, son 25 yılda devleti dönüştürmeyi başaran en önemli gruplardan oldu. 2021’de İstanbul Sözleşmesi’nden çekilen Türkiye, 2000’lerin ilk yarısında Medeni Kanun ve TCK kampanyalarında kadınların mücadelesini konuşuyordu. Kampanyalar başarıya ulaşmış, yasaların ruhu kadın bakış açısıyla değiştirilmişti.

    Kadın hareketi, Türkiye’de ta­rihi boyunca en umutsuz an­larda, en sert saldırılar karşısında bile direnmenin sembolü oldu. 12 Eylül darbesi sonrası, toplumun hemen bütün örgütlü kesimleri büyük yara almışken, kadın ha­reketi kendisini ilk toparlayanlar­dan biriydi. Bu çabalar, 1990’ların sonu ve 2000’lerin başlarında zirveye ulaşarak, Türkiye’nin kadın hakları konusunda hızlı bir dönüşüme girmesine kapı açtı. Bu dönem kadınlar, özellikle yasal reformlar için yaptıkları kam­panyalarla öne çıktı.

    Bu kampanyalar sonucunda ilk önce 1 Ocak 2002’de Medeni Kanun değişti. Aile reisliği yal­nızca erkeklere tanınmış bir hak olmaktan çıktı, “evlilikte edinil­miş mallara eşit katılım” yasaya girdi. Kadınlar artık çalışmak için eşlerinden izin almak zorunda değildi; evlendiklerinde isterlerse kendi soyadlarını da koruyabili­yor, miras paylaşımında erkekle­re öncelik tanıyan maddelerden kurtuluyorlardı.

    resim_2024-08-24_011403433
    17 Mayıs 1987’de Kadıköy Yoğurtçu Parkı’ndaki Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü. (MURAT ÇELİKKAN ARŞİVİ)

    Medeni Kanun Kampanya­sı’nın verdiği heyecanla kadın örgütleri, Nisan 2002’de Türk Ceza Kanunu Çalışma Grubu’nu kurdular. Temel amaçları, mevcut TCK’nın ataerkil ruhunun izlerini silmek ve kadınların yasada birey olarak kabul edilmesini sağla­maktı. 1926’da yürürlüğe giren Ceza Kanunu’nda kadının bedeni ve cinselliği eşinin, ailesinin ve toplumun malı sayılıyordu. Bu yüzden, tecavüz, taciz gibi cinsel suçlar “toplum ve aile düzenine ve genel ahlaka zarar veren dav­ranışlar” olarak tanımlanıp, ge­rektiği gibi cezalandırılmıyordu. Kadınların bekar veya evli olması, cinsel suçlara verilen cezaları etkiliyordu.

    Kadınlar, önce bütün yasayı tarayıp kadının insan haklarını ihlal eden, ayrımcılığı meşru­laştıran, kadınların bedensel bütünlüğünü yok sayan maddeler listelemişti. Ardından kadın bakış açısıyla alternatif bir yasa metni hazırlanmıştı. 3 yıllık kampanya­nın ardından 2005’te yürürlüğe giren Yeni TCK’da yaklaşık 30 madde değiştirilmişti.

    Burada cinsel suçlar “Kişilere Karşı Suçlar” başlığına alınmış, tecavüz faillerine karşı evlilik yoluyla verilen cezasızlık ortadan kaldırılmıştı. Eski yasada suç olmayan “evlilik içi tecavüz” dün­yadaki çoğu ülkeden önce, TCK’da suç olarak ele alınmıştı. Eski yasa kadınlar arasında bekaret ve medeni durumlarına göre ayrım­cılık yapıyordu. Örneğin bekar bir kadını kaçırmanın cezası, evli bir kadını kaçırmanın cezasın­dan daha hafifti. Bu tip maddeler kaldırılmıştı.

    Bu sırada Türkiye’de ilk kez “namus” kavramı da tartışılmaya başlanmış; “namus cinayetleri”n­de ceza indirimine gidilmesi kı­sıtlanmıştı. Ayrıca edep, töre, ırz, namus, ahlak, ayıp, edebe aykırı davranış gibi ataerkil ve ayrımcı ifadeler kanundan çıkartılmıştı.

    Deniz Kaynak’ın Nisan 2021’de #tarih’e yazdığı “Kağıt üzerinden hayata eşitlik-özgürlük savaşı” yazısından kısaltılarak alınmıştır.

    HRANT DİNK’İN CENAZESİ – 2007

    Onca uğursuzluğa rağmen tekrar yeşeren ümit ve heves

    Hrant Dink’in öldürülmesi, gazeteci suikastlarının gelenek hâline geldiği Türkiye’de beklenmedik bir tepki yaratmış; 100 bin kişinin kendiliğinden toplandığı cenaze töreni, nadir bir toplumsal birliktelik örneği olmuştu. 16 yıldır tekrarlanan anmalar, cinayetin aydınlatılmasına yönelik ısrarın hatırlatıcısı olmaya devam ediyor.

    Agos gazetesinin kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in 19 Ocak 2007’de öldürülmesi, Türkiye’nin yakın tarihindeki en karanlık sayfa­lardan biriydi. 2000’lerin ikinci yarısıyla birlikte giderek daha keskin hâle gelen toplumsal ay­rışmaların habercisi olan cina­yet, sadece Türkiye Ermenileri arasında değil, neredeyse tüm toplumda yankı bulan bir acı ya­ratmıştı. Öyle ki, tarihi boyunca gazetecilere karşı suikastların gelenek hâline geldiği bir ülke­de, bu olayın bu denli yüksek sesli bir karşı çıkışın sembolü olacağını, büyük ihtimalle ne cinayetin planlayıcıları ne de Dink’in cenaze töreninin dü­zenleyicileri öngörebilmişti.

    Dink’in cenaze töreninde siyasi görüşü, hayatta durduğu yer birbirinden geceyle gündüz gibi farklı on binlerce kişi, hiç kimse onları oraya çağırmadan toplanmış; “Hepimiz Hrant’ız” dövizlerinin Osmanbey’den Yenikapı’ya uzandığı görkemli yürüyüşte Türkiye’de nadir görülen bir toplumsal birliktelik sergilenmişti.

    Bu toplumun ilacını baş­ka hiçbir yerde değil ancak birbirinde bulabileceğini son soluğuna dek tekrarlayan, “Biz yaşadığımız cehennemi cenne­te çevirmeye talip insanlardık” diyen Hrant Dink olmadan geçen 16 yılda da her 19 Ocak’ta bu yürüyüşler tekrarlanmaya devam etti. Yıldırım Türker’in Nisan 2015’te #tarih’e yaz­dığı gibi “Hrant siyasi olarak yalnızca hakları rahatlıkla gasp edilebilen, ayrımcılığın bin bir çeşidine maruz kalan Ermenileri temsil etmiyordu. Öyle olsaydı bütün mutsuzların, bütün itirazı olanların, bütün hak hukuk peşinde koşturanla­rın ufkunda böylesine güçlü bir ışık olarak varolmazdı. Hrant, bizatihi bir öneriydi. Bir hayat önerisi. Dayanışmanın, adil paylaşımın, kardeşliğin, coşku­nun, şefkatin, karşılıklı anlaya­rak, hissederek varılan barışın temsilcisiydi. Onu tehlikeli kılan da işte bu ulaşabildiği ge­niş alandı. Hrant, hepimiz için Heves’i temsil ediyordu. Küs­meden, içini acılaştırmadan, hevesini bir an olsun kaybet­meden anlamaya ve anlatmaya çalışan o adamın varlığı, yakı­nında olmasak da sanki gelecek hissimizi diri tutuyordu. Hem ne güzel bir memleketti burası. Onca uğursuza rağmen Hrant gibi bir adam da yeşeriyordu bu topraklardan.”

    resim_2024-08-24_011410969
    16 yıldır, her 19 Ocak’ta binlerce insan Şişli’de vurulduğu yerde Hrant Dink’i anmaya devam ediyor.

    SPORDA KADIN BAŞARILARI

    Önyargıları yıkıp geçtiler madalyalarla cevap verdiler

    Meclis’te, akademide, üst düzey yöneticilik pozisyonlarında temsil oranları tartışıladursun, kadınlar önce Türkiye’nin Olimpiyat kafilesinde erkek sayısını aştı. Aşmakla da kalmadılar, judodan tekvandoya, halterden basketbol ve voleybola elde ettikleri başarılarla “daha hızlı, daha güçlü, daha yüksek” (citius, fortius, altius) oldular.

    Son yıllarda Türkiye’de spor alanında bir devrim yaşanı­yor. Özellikle kadınlardaki sıçra­ma çok çarpıcı. Kız çocuklarının binbir zorlukla spor yaptıkları, bazılarının bunu ailelerinden bile sakladıkları bir ülkede elde edilen dereceler özellikle anlamlı.

    Türkiye’nin Olimpiyat se­rüveni 1908’de başladı; Türk kadın sporcular ilk defa 1936’da sahnede boy gösterdi. Tarihin en politize spor organizasyonunun açılışı Berlin’de Nazi selamlarıyla yapılırken, eskrimde mücadele eden Halet Çambel ile Suat Fet­geri mihmandarlarının önerisini reddetmiş, Hitler’le tanışmaya gitmemişlerdi!

    resim_2024-08-24_011418919
    Millî voleybolcumuz Eda Erdem, 2019 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası’nda.

    2000’lerle birlikte kadın spor­cularımızın önlenemez yükselişi başladı. Takvimler 14 Ağustos 2004’i gösterdiğinde, Atina’da 48 kiloda yarışan haltercimiz Nurcan Taylan, dünya rekorunu kırarak altın madalya kazanan ilk kadın sporcumuz oldu. Bugün ise bir zamanlar iki kadın sporcuyla çıkılan Olimpiyat yolunda, kafi­lenin neredeyse yarısını kadınlar oluşturuyor.

    Hemcinslerinin cinayetlere kurban gittiği, spor yapan kadın­ların başarılarından çok şortla­rının konuşulduğu topraklarda kadın voleybolunun sıçrayışı, iyi işleyen bir sistemin azimle birleş­mesi karşısında engellerin bir bir yıkılabileceğinin sembolü olmaya devam ediyor.

    Ekolden bahsetmemizin mümkün olmadığı topraklarda, kadın voleybolunun tıkır tıkır iş­leyen sistemi, fabrika gibi oyuncu üretiyor; altyapılardaki yetenek­ler durmadan üstyapıya taşınıyor; bir oyuncu gittiğinde yeri hemen dolduruluyor; dünyanın en büyük yıldızlarıyla harmanlanan kulüp takımları arka arkaya büyük başarılara imza atıyor.

    MERVE DİZDAR – 2023

    ‘Umut etmekten vazgeçmeyen tüm kızkardeşlerime…’

    resim_2024-08-24_011425104

    Bu yıl 76. Cannes Film Festivali’nde, En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü Nuri Bilge Ceylan’ın “Kuru Otlar Üstüne” filmindeki performansıyla alan Merve Dizdar, ödül konuşmasında bu toprak­larda kadın olmanın doğurduğu güç ve direncin, imza attığı başarıdaki rolünü anlattı ve ödülü de kadınlara armağan etti.

    Dizdar, ödül konuşmasında filmde canlandırdığı “Nuray” karakterine gönderme yaparak “Nuray, inandığı şeyler ve varoluşu için mücadele veren ve bu uğurda bedeller ödemek zorunda bırakılmış bir kadın. Onu tanımak ve anlamak için uzun uzun çalışmak isterdim ama ne yazık ki ya­şadığım coğrafyada bir kadın olmak, Nuray’ın duygusunu doğduğum gün­den beri ezbere bilmeyi gerektiriyor. Bu ödülü, Nuray ve onun gibi kadın­ların mücadelesine güç verebilmek için; kendisine layık görülenlere boyun eğmeyip eyleme geçen, bu uğurda her şeyi göze alan ve ne olursa olsun umut etmekten vazgeçmeyen tüm kızkardeşlerime ve Türkiye’de haket­tiği güzel günleri yaşamayı bekleyen tüm mücadeleci ruhlara armağan ediyorum” dedi.