Etiket: 1. Ahmed

  • 6 minareli cami ve imparatorluğu saran şöhreti

    Sakin geçen 17. yüzyıl, İstanbul’un simgelerinden birini bağrından çıkardı. 19 yaşındaki Sultan 1. Ahmed’in Mimar Sedefkâr Mehmed Ağa’ya yaptırdığı Sultanahmet Camii, sonraki 400 yıl boyunca kente gelenlerin ilk ziyaret ettiği yerlerden biri oldu.

    İstanbul’un 17. yüzyılı nispeten sakin bir dönem oldu ama kimi etkileyici anıtlar da ortaya çıktı. İstanbul’un fethinden sonra Hipodrom bir meydan olarak kalmıştı. Anıtlar, heykeller korunmuştu. Türkler onlara tılsımlı anlamlar yüklediler ve bunları enteresan hatıralar olarak sakladılar. Zamanla meydanın etrafında saraylar inşa edildi.

    1609’da oldukça genç yaştaki Sultan Ahmed bu bölgeye büyük bir cami yaptırmak istedi. Ulema karşı çıktı, “İhtiyaç yok” dediler. Fakat sultan ısrar etti ve caminin yanında medreseden sıbyan mektebine, hamamdan imarete, hastaneden çeşme ve sebillere kadar birçok yapı inşa ettirdi. Muhtemelen kendisinin tasarlattığı türbe ise onun ölümünden sonra yapıldı. Külliye ve türbe, Ayasofya’nın karşısına, Hipodrom’un hemen bitişiğindeki kısma ve hatta Hipodrom’un ve İmparatorluk Sarayı’nın kalıntıları üzerinde inşa edildi. Böylece ziyaretçilerinin daha çok olması umut ediliyordu.

    Hem süslemede hem mimari ayrıntılarda Osmanlı uygarlığının zirvesi olan Sultanahmet, yapılır yapılmaz şehrin simgesi hâline geldi. 6 minareli cami hikayesi, imparatorluğun her köşesine ulaştı. Osmanlı coğrafyasındaki evlerden kamu yapılarına kadar birçok yerde bu caminin imgesini taşıyan işaretler, tasvirler kullanıldı. 1665’te tamamlanan ama hâlâ Yeni Cami adıyla andığımız muhteşem anıt da Osmanlılarda valide sultanın gücünü ve zenginliğini göstermesi açısından önemliydi.

    resim_2024-08-25_195215076
    Bizans Hipodromu, Osmanlıların At Meydanı ve sonrasında Sultanahmet Meydanı… Kaynaklara göre hipodrom 193-211 arasında hüküm süren Roma İmparatoru Septimius Severus zamanında yapılıyor ve bir diğer Roma İmparatoru Konstantin döneminde yenileniyor. Sultan 1. Ahmed, 6 minareli Sultanahmet Camii’ni bu meydanın bitişiğine yaptırıyor.
  • Abdülmecid: 38 yıl yaşadı, modern Türkiye’nin sarsılmaz temellerini attı

    Abdülmecid: 38 yıl yaşadı, modern Türkiye’nin sarsılmaz temellerini attı

    Son asır padişahları arasında kulluktan vatandaşlığa geçişi, mal-mülk hakkını, medeni kanunu, evrensel hukuku gündeme getiren; sarayın kapı ve pencerelerini dünyaya açan sıradışı bir hükümdar. Osmanlı Devleti’ni bir Avrupa müttefiki konumuna getiren; ilk gazeteyi, ilk karma eğitim kurumunu, ilk çağdaş hastaneyi kuran öncü. Modern Türkiye’nin temellerini atan, gölgede bırakılmış bir sultan.

    Bugünkü Türkiye’nin yapıtaşlarını koyan, bir bakıma cumhuriyete ve demokrasiye temel hazırlayan kadroların ilklerinden Sultan Abdülmecid’i 200. doğum yılında anmak bir vefa borcudur. Abdülmecid’i önemsemeyip, pek çok sorgulamaya açık olan oğlu Sultan Abdülhamid’i yüceltmeyi seçmek, daha ziyade günümüz siyasetinin hamasi ve pragmatik yapısının sonucudur.

    PHOTO-2023-03-22-13-06-40
    Saltanatının son on yılında hızlı bir tükeniş süreci yaşayan Sultan Abdülmecid, Nizamiye askerlerini denetlerken…

    Son dönem Osmanlı tarihçilerinden Hayreddin Nedim Göçen (1867-1942) Vesâik-i Tarihiyye ve Siyâsiye Tetebbuatı’nda “Gücüm olsa Abdülmecid devrinin bir tarih mükemmelini yazardım!” diyerek bu genç padişahın kısa döneminin yazılmamış bir aydınlanma çağı olduğunu anımsatır. Bu padişahla yaşıt, aydın devlet adamlarımızdan üçünü de analım: İlk Medeni Kanun’u hazırlayan Cevdet Paşa; ilk çağdaş vilayet örgütünü kuran ve ilk Teşkilât-ı Esasiye (Anayasa) Kanunu’nu hazırlayan vali ve sonra sadrazam Mithat Paşa; Bursa’da valiyken tiyatro kuran, piyes yazıp sahneye koyan, İstanbul’da açılan ilk Mebusan Meclisi’ne başkanlık eden Ahmed Vefik Paşa… Bu üç bilge devlet adamı, Abdülmecid’in saltanatındaki özgürlük ortamında yetişen genç kadrodandı. Daha niceleri gibi onlar da birikimlerini Abdülmecid döneminde kazanarak kamu görevlerinde yetkinlikle yükselmişlerdi. Bunlar ve öteki çağdaşları, Tanzimat-Islahat yıllarında vezirlik, nazırlık, başvekillik-sadrazamlık da (Cevdet Paşa hariç) yaptılar. Türkiye’nin temellerinde Abdülmecid’in ve bu insanların hukuk, eğitim, demokrasi harçları vardır.

    PHOTO-2023-03-22-13-07-54
    Abdülmecid’in İstanbul’da yaptırdığı camilerin en zarifi ve görkemlisi olan Büyük Mecidiye (Ortaköy) Camii.

    Sultan Abdülmecid’e kadar yaklaşık iki yüzyıl boyunca sıralı tahta çıkan 11 padişah, şehzadeliklerini -kimileri orta yaşlarını- sarayın “kafes” denen tutukevinde geçirdi. İlk defa 2. Mahmud’un yerine çok iyi yetiştirilmiş bir şehzade, 16 yaşındaki oğlu Abdülmecid 1839’da tahta oturdu.

    Bu, Osmanlı İmparatorluğu için bir değişimdi. Abdülmecid 22 yıl sürecek saltanatına başlarken Osmanlı Devleti’nin pek çok sorununu çözmeye, barışsever-özgürlükçü genç ve kültürlü bir hükümdar olmaya layık ve hazırdı. Yazık ki gençliğinin son evresinde, 38 yaşında öldü.

    PHOTO-2023-03-22-13-07-05
    İzmir, yüzyıllar sonra ilk kez bir padişahın ziyaretine, Abdülmecid’in gelişiyle tanık oldu. Geride Kadifekale görünüyor.

    Letâif-i Enderun yazarı Hızır İlyas Ağa, Abdülmecid’in doğumu için “tâcın ve tahtın lâyığı şehzade-i civan-baht Abdülmecid Efendi mübarek Şaban ayının 14 Cuma günü doğdu” notunu düşmüş. Bu zayıf-nahif şehzade de öncekiler gibi daha bebekken çiçek salgınında ölmesi kaçınılmazken “Gelincikli Meryem” adlı kadın tarafından kurtarılmış; ama yüzü çiçek bozuğu kalmış. Yani çok kritik bir dönemde Osmanlı Devleti’nin şansı-bahtı olacak bir padişahı bir halk hekimi kadın hayata bağlamış.

    dolmabahçe inşaat
    Doğu dünyasında ilk Batı sarayı; Abdülmecid, inşaı 12 yıl süren Dolmabahçe Sarayı’nı 7 Haziran 1856’da açarken, Osmanlı iktidarının simgesini Topkapı Sarayı’ndan Boğaz’ın batı kıyısına taşıyordu.
    PHOTO-2023-03-22-12-29-14
    Seyahatnâme-i Hümâyûn; Sultan Abdülmecid, sadrazama yazdığı Hatt-ı Şerif’te özetle şöyle diyor: “İyi düşüncelerim, herkese olan sevgim ve şefkatim gereği, halk ve uyruklarımın zulüm ve her türlü kötülükten kurtulması, ülkenin bayındırlığa kavuşması, herkesin rahat ve esenliği için ülkeyi gezerek gerçek durumu ve alınması gereken önlemleri yerinde görmek istiyorum.”

    Doğduğu evre ise babası Mahmud’un en kritik, kendi deyimiyle “denize düşen yılana sarılır” dediği evreydi. Rusya’nın kuzeyden, Kavalalı’nın güneyden, Sırpların-Yunanlıların batıdan, kuzeybatıdan tehdit ve saldırıları sürmekteydi. Yeniçeriler İstanbul’un ortasında bir anarşi sorunuydu. Sürekli kıtlık, sıklıkla çıkan yangınlar vardı. Yine de yaşama tutunan Abdülmecid’in eğitimine babasının verdiği önem boşa gitmemiş, yakın geleceğe yetkin-yetişkin bir padişah adayı hazırlanmıştı.

    Şu da hatırlanmalı: Abdülmecid 1. Ahmed’den (tahta çıkışı 1603) 233 yıl, 4. Mehmed’den (tahta çıkışı 1648) 191 yıl sonra, doğrudan babasına ardıl olan üçüncü padişahtır. Aradaki 15 padişah, şehzadeliklerinde birkaç yıldan 40-50 yıla kadar sürekli öldürülmek korkusuyla saray hapsinde tutulmuş; kıt bilgili, saltanat için donanımsız, ülke ve dünya tanımayan, kuşkulu, korkulu yaşamış kimliklerdi.

    Dönemin uzman kişilerinden din-inanç, edebiyat, tarih; yabancı danışmanlardan Doğu-Batı kültürleri, yabancı dil, sanat öğrenen Abdülmecid, aynı zamanda hattattı. Ünlü hattat Mustafa İzzet’ten icazet almıştı. Avrupa prensleri ile eşit denebilir donanımda asker öğretmeni, Hırvat asıllı, Viyana’da askerî akademi okumuş, Macar sonra Osmanlı ordularında görev almış Michel Lattas, Abdülmecid’in saltanatında Osmanlı müşiri, Kırım Harbi’nde serdar-ı ekrem (başkomutan) olan ünlü Ömer Lûtfi Paşa’dır. Piyano öğretmeni Osmanlı bandosunun kurucusu Donizetti Paşa’ydı. Abdülmecid, Fransızca biliyordu; Fransız Débats gazetesine, Illustration dergisine aboneydi. Çok iyi at binerdi.

    [Recueil. Portraits d'Abdul-Medjid, sultan (XIXe s.)]. [S.d.].

    Memduh Paşa Mir’at- ı Şu’unat’da bu müstesna hükümdar için “Seçkin, cömert, merhametli, alçakgönüllü idi” diyor.

    Okurlarımız bu tevazuya bir vâris ararlarsa, oğullarından Sultan 5. Mehmed Reşad gösterilebilir.

    KISA ÖMÜR-OLAĞANÜSTÜ İŞLER

    22 yıllık saltanatta 22 müstesna başarı

    bayrak-asıl
    Bugünkü Türk bayrağı, 1839’da Sultan Abdülmecid döneminde değişmez biçim ve oranlarını aldı.

    1) Saltanatının ilk yılı 1839’da Türk bayrağı, bugünkü 5 ışınlı Türk yıldızı ve dairesel hilalli değişmez biçim ve oranlarını aldı; sonradan Türkiye Cumhuriyeti’nin de değişmez simgesi oldu.

    2) Osmanlı Devleti uyruğu her bireye birer kimlik belgesi verilmeye başlandı. Halk, başında, fesinin altında sakladığı bu belgeye önce Mecidiye, sonra “kafa kâğıdı” dedi.

    3) 3 Kasım 1839’da Gülhane Meydanı’nda kendi önünde okunan Tanzimat Fermanı /Hatt-ı Şerif’le bütün dünyaya Osmanlı uyruklarının can, mal, namus hakkını tanıdığını ilan etti. Yeniliklerin gerçekleşeceği Tanzimat dönemi başladı.

    N8509991_PDF_1_-1DM-20

    4)1840’ta işlevini yitiren Paşakapısı örgütünün yerine sadaret/başvekillik ve nazırlıklarla (Bakanlıklar) yürütme erki kuruldu; hükümete danışmanlık yapacak meclisler oluşturulmaya başlandı.

    5) 1843’te annesi Bezmiâlem Sultan’ın kendi birikimiyle İstanbul’da yaptırdığı halk sağlık yurdu/ilk çağdaş hastane, “Bezmiâlem Gureba-yı Müslimin Hastanesi” adıyla hizmete açıldı.

    6) Abdülmecid ile özel doktoru ve dostu Dr. Spitzer, Mayıs 1844’te İstanbul-Çatalca köylerinde çiçek aşısı kampanyası başlattılar. Kampanya sırasında padişah köylülerin sorunlarını dinledi, geceleri çadırda kaldı.

    7) 1 Şubat 1844’de Tashih-i Sikke para reformu yapılarak 10’luk konvertibl altın-gümüş paraya geçildi. Osmanlı altın lirası, Avrupa ülkelerinin ekü, dinar, riyal ve dukaları ile 22 ayar ve gram olarak eşitlendi. 7.2 gram altın Osmanlı parasına “Mecidiye lirası” denildi. Türkiye Cumhuriyeti, bunu aynı gramaj ve ayarda “Ata Lirası” adıyla ziynet altını olarak bugün de basıyor.

    mecidiye-nisani
    Mecidiye nişanı.
    mecidiye-altini
    Mecidiye altını
    mecidiye-parası
    Mecidiye parası

    8) Kendisine “ilk yurt gezisine çıkan padişah” onurunu kazandıracak yolculuğuna 25 Haziran 1844’te başladı. 17 gün süren geziyi Eser-i Cedid adlı buğu (buharlı) gemisiyle yaptı. İzmit-Mudanya-Bursa-Çanakkale-Midilli-Adalar-Gelibolu uğraklarında halkla yüzyüze görüştü, dertlerini dinledi. Bursa’da atalarının türbelerini ziyaret etti. İkinci gezisine 29 Nisan 1846’da çıktı. Karadan Rusçuk’a gidip Tuna ve Karadeniz suyolundan İstanbul’a döndü. İzlenimlerini Bâbıâli’ye bir fermanla bildirdi. İhtisap vergisinin kaldırılması, yaygın olan bilgisizliğin giderilmesi, hayvan hastalıklarının önlenmesi, kent ve kasabalarda güvenliğin sağlanması için alınacak önlemlere ilişkin buyruklar yazdı.

    9) Babası 2. Mahmud’un döneminde devlete kafa tutacak güce ulaşan Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın uzlaşı ve barış için 1846’da İstanbul’a gelmesini sağladı. Annesi Bezmiâlem, bu yaşlı ama güçlü Mısır valisinin Beşiktaş Sarayı ile Bâbıâli arasında gidiş-dönüşlerini kolaylaştırmak için Galata (Valide) Köprüsü’nü yaptırdı. Saraydaki ziyaretinde torunu yaşındaki padişahın eteğini öpen Kavalalı da, Beykoz’da yaptırdığı kasrı padişaha armağan etti. Mücadele bitti, güçlü bir bağ kuruldu. Ünlü vezir-vali ayrılırken Abdülmecid’e üç öneride bulundu:

    1. Nazırlar gerekli görseler de yabancı devletlerden borç alınmamalı; çünkü ödenemez gittikçe artar.

    2. Tarımdışı kamu arazileri çok, ırmaklar da boşa akıyor. Araziler halka dağıtılmalı; akarsulardan da bilimsel yöntemlerle yararlanmalı. Bu sağlanınca göçebeler de yerleşmeyi seçer, aşiret kavgaları sona erer, ürün de vergi geliri de artar.

    3. Avrupa devletlerine yetişmek için köylerden başlayarak okullar açmalı, eğitim işleri ayrı bir nazıra (Bakana) verilmeli.

    10) 1847 Viyana Kongresi’nde (1815) alınan kararın gereği olarak, Osmanlı ülkesinde insan alım-satımı demek olan köleliğin yasaklanmasını onayladı. Kapalıçarşı’nın yanındaki Esirciler Hanı’nı yıktırdı.

    11) 1848’de Avusturya’ya karşı bağımsızlık mücadelesi başlatan Macarlar, Rusya’dan da saldırı başlayınca Osmanlı topraklarına sığındı. Rusya’nın baskısına karşın Abdülmecid, Macar özgürlükçüleri iade etmeyeceğini bildirdi. Avrupa kamuoyunda Osmanlı padişahına ve Türklere karşı sempati doruğa ulaştı. Ruslara karşı ayaklanan Eflaklılar da eskiden olduğu gibi Osmanlı himayesine girmek istedi. Bu gelişmeler, Avrupa devletleriyle bağlaşıklık kurmanın yolunu açtı.

    12) Fosseti Kardeşler’e onarttığı Ayasofya’yı 27 Temmuz 1849’da yeniden ibadete açtı.

    13) Ona göre doğru ve yararlı işlerin yapılmamasında asıl neden yolsuzluk ve rüşvetti. Buna bir çözüm olur beklentisiyle Topkapı Sarayı’ndaki Kutsal Emanetler Dairesi’nde 11 Aralık 1849’da bir yemin töreni düzenletti; önce kendisi sonra ileri gelen kamu görevlileri rüşvet almayacaklarına dair yemin ettiler.

    14) 1849’da annesi Bezmiâlem Valide Sultan’ın yaptırdığı ilk-orta sınıfları olan karma eğitim verecek Mekteb-i Maarif-i Adlî adlı okul açıldı. Abdülmecid de kızını ve oğlunu götürerek bu okula yazdırdı. Okul müdürüne “Bunları diğerlerinden ayrı görmeyiniz, hepsi bizim evladımız” dedi!

    15) Haziran 1850’de üçüncü yurt gezisine çıkarken yanına kardeşi Abdülaziz’i, kendi şehzadelerinden Murad ve Abdülhamid’i de aldı. Amacı, Tanzimat uygulamalarını denetlemek, halkın sorunlarını dinlemekti. Limni-Girit-Rodos, dönüşte Marmaris-Bodrum-İstanköy-Sisam önlerinden geçilerek Sakız’a gelindi. Burada üç gün kalan padişah, adına yapılan Mecidiye Camii’nde Cuma namazı kıldı. Çeşme’ye, oradan İzmir’e gelinerek burada Taif vapuruna geçildi. Gelibolu’da Yazıcıoğulları’nın mezarları ziyaret edildi. 24 gün süren gezinin dönüşünde kayıklara-teknelere dolmuş İstanbullular padişahı sevinçle karşıladı.

    belediye
    Osmanlı kentlerinin ilk belediye örgütü, İstanbul Şehremaneti’nin ilk şubesi, 6. Daire-i Belediye binası.

    16) 1850’de İstanbul Denizcilik İşletmesi kuruldu. İstanbul ve Marmara sularında ilk defa vapurla toplu taşımacılık başlatıldı.

    17) Cevdet Paşa’nın başkanlığında 8 yıl çalışan Mecelle Cemiyeti’nin hazırladığı ilk Osmanlı Medenî Kanunu 1851’de yürürlüğe girdi.

    18) 1852’de Mecidî Nişanı adıyla ve 5 rütbesi olan ilk Osmanlı hizmet, yararlılık, ödül, dostluk takısı olan mücevherli göğüs nişanı çıkarıldı.

    19) Osmanlı kentlerinde ilk belediye örgütü İstanbul Şehremaneti’nin ilk şubesi (6. Daire-i Belediye) Beyoğlu tarafında açıldı.

    20) Temeli 1843’te atılan, pencere ve balkonları çevreye ve denize bakan Osmanlı Devleti’nin ilk Avrupai imparatorluk sarayı -Dolmabahçe Sarayı- Kırım Savaşı’nın zaferle sonuçlanması üzerine 7 Haziran 1856’da törenle açıldı.

    21) Kırım’ı işgalden kurtarmak için Fransa ve İngiltere ile bağlaşıklık kurdu. Bu, Osmanlı Devleti’nin Avrupa devletleriyle gerçekleştirdiği ilk güçlü ittifaktı. Savaş üç yıl sürdü. Yenilen Rusya barış istedi. Savaşın asıl galibi Osmanlı Devleti ve doğal ki Sultan Abdülmecid’di. Paris’teki barış kongresinde Osmanlı Devleti’nin galibiyeti ve Avrupa devleti konumu onandı. Buna karşılık her ırktan ve inançtan uyruklara yeni haklar tanınması kabul edildi.

    22) 28 Şubat 1856’da Islahat Fermanı yayımlanarak ırk-din farkı gözetilmeden Osmanlı uyruklarına eşitlik tanındı.

    WASHINGTON ANITI 
    
    ‘Onun temiz adı bu yüksek taşa yazıldı’
    
    Yapımına 1848’de başlanan, ara verildiği için 1885’te tamamlanan Washington Anıtı, dünyanın en uzun dikilitaşı. 169 m. yüksekliğindeki örme sütun için ülkelerden gelen anı yazıtları arasında, Sultan Abdülmecid’in1854’te gönderdiği yazılı taş da var. Sütunun iç yüzeyine yerleştirilmiş yazıtın üzerine Ziver Efendi’nin hattıyla şu dostluk dizeleri yazılmış: “Devâm-ı hulleti te’yid içün Abdülmecid Hânın Yazıldı nâm-ı pâki seng-i bâlâya Vaşington’da” (Samimi dostluğun sürekliliği için, Abdülmecid Hân’ın temiz adı bu yüksek taşa yazıldı)
    
    mustafa-izzet-washington
    ABD’nin başkenti Washington’da Sultan Abdülmecid’in armağanı Hatıra Taşı
    wash.anıt
  • Neyse hâlin çıksın tasvîrin

    Neyse hâlin çıksın tasvîrin

    İnsanlar çok eskilerden beri, başlarına neler geleceğini ve niyetlerinin hayırlı olup olmadığını öğrenmek için çeşitli yollarla fal baktılar. Bunlardan belki de en özeli, rastgele bir sayfa açarak yapılan kitap falıydı. Minyatürlü fal kitapları, bu iş için üretilmiş en renkli örneklerdi. Türk ve Fars kültürlerinde kendine önemli bir yer edinen falnâme literatürünün en seçkin örneklerinden, bu toplumların inanç dünyasına dair küçük birer özet.

    Osmanlı dünyasında yaşasaydınız ve sefere çıkmak, alım-satım yapmak, ortaklık kurmak, evlenmek, taşınmak, çocuğunuzu mektebe yazdırmak, devletlülerle görüşüp hacet dilemek, kul ve cariye alıp satmak yahut hacca gitmek gibi niyetleriniz olsaydı; bunların hayırlı olup olmadığını öğrenmek için bir kitap falı bakmak isteyebilirdiniz. Bunu Kur’an’dan, sevdiğiniz bir şairin divanından ya da sırf bu iş için tasarlanmış “falnâme” adı verilen fal kitaplarından yapardınız; eğer göz zevkinize de düşkünseniz, muhtemelen minyatürlü olanları ilk tercihiniz olurdu. 

    1614-16 arasında minyatürlü bir fal kitabı hazırlayıp 1. Ahmed’e sunan vezir ve kitap onarıcısı Kalender Paşa’nın tavsiyesine göre, abdestten sonra üç ihlas bir fâtiha okuyup bu kitaptan rastgele bir sayfa açmalı ve çıkan minyatürün karşısındaki fal ile buradaki birtakım dinî öğütlere rıza göstermeliydiniz. Zaten falınıza çıkan minyatürler de çoğunlukla kadim dinî-mitolojik öğelerin tasvirlerini içerecekti.

    Seyyâh-ı âlem Evliya Çelebi, 17. yüzyıl İstanbul’unda Hoca Mehmed Çelebi namında yaşlı bir falcı-nakkaş ile tanışmış. Bu adam, kendi üretimi olan minyatürleri 1 akçe karşılığında müşterisine “çektiriyor”, çıkan fala uygun bir de şiir söyleyip herkesi güldürüyormuş. Anlaşılan o ki onun minyatürleri Kalender Paşa’nın derledikleri gibi bir kitabın kapakları arasında saklı değil, teşhirlikti. Hocaya ait minyatürlerin akıbeti meçhul olsa da günümüze ulaşabilen örnekler bize Osmanlı inanç dünyasından türlü haberler veriyor. 

    Neyse hâlin çıksın tasvîrin
    Âdem ve Havva Kalender Paşa Falnâmesi’nin ilk sayfasını açtınız ve falınıza bu minyatür çıktı. Hemen karşı sayfada, minyatürdeki iki ilk insanın akıbetiyle paralel olarak sizin durumunuz yorumlanır: “Bu falın öncesi perişanlık, sonrası hayır ve hoşnutluk. Hakk sana devlet ve rızık verdiği hâlde sen kadrini bilmez, kötü hayallerin peşinde koşarsın”. Yazara göre fal sahibinin muradına erişmesi için yapması gereken bolca hayır işleyip Tanrı’ya boyun eğmek, kötü arkadaştan ve karşı cinsten sakınmaktır (Nakkaş Hasan’a atfedilir, TSMK H. 1703). Kalender Paşa Falnâmesi
    Neyse hâlin çıksın tasvîrin
    Fakat yılan? Hz. Âdem ile Havva’nın cennetten çıkarılmasına sebep olan, İslâm’a göre Şeytan’dır. Ancak burada İncil’deki yılan anlatısı betimleniyor ve köşeye kendini beğenmişliğin sembolü olan gösterişli bir tavuskuşu konuluyor. Bir melek ise şaşkınlıkla olanları izlemekte. Bu detay, Müslüman nakkaşın dünyasında dinlerarası inanç öğelerinin oldukça geçişken bir yapıda olduğunu düşündürür. Kalender Paşa Falnâmesi
    Neyse hâlin çıksın tasvîrin
    Hz. Ali talihi Hz. Ali ölümünden sonra gerçek kişiliğinin ötesinde pek çok destana konu oldu. Bunlardan birkaçı ejderhalarla olan savaşını anlatır. Fâl-ı Kur’ân’daki bu tasvire göre de bir ejderhayla mücadele ediyor. Yüzü İran geleneğine göre örtülü çizilmiş. Fal kitaplarında Hz. Ali veya ona dair herhangi bir öykünün tasvirini çeken kişi talihlidir ve düşmanlarına üstün gelecektir (TSMK, H. 1702). Fâl-ı Kur’ân
    Neyse hâlin çıksın tasvîrin
    Dabbetülarz Kıyamet yaklaşınca bir elinde Hz. Musa’nın asası, bir elinde de mühr-i Süleyman’la ortaya çıkıp inanmayanların burunlarını mühürleyeceğine inanılan bir yaratık: Dabbetülarz. Görünüşü çok farklı biçimlerde düşlenmiş olsa da, üzerinde ittifak edilen nokta onun çeşitli hayvanlardan uzuvlar taşıdığıdır. Paşa’ya göre bu falı çektiyseniz hâliniz fena! Gam ve eleme işarettir; niyetlerinizi bir süre bekletmeli ve sıkıca tövbe etmelisiniz. Bu gibi kötü fallarda Paşa, talihi değiştirmek için, Sünnî inanış içinde hayli yadırganabilecek öneriler verir: Türbe ve mescitlerde mum yakmak ve adak adamak gibi. Öneriler arasında köprü onarmak ve cinsel perhiz de var. Kalender Paşa Falnâmesi
    Neyse hâlin çıksın tasvîrin
    İmam ve dev Şiî toplulukların önde geleni İmamiye’ye göre Hz. Ali ve onun hilafetini devam ettiren 11 imamı benimsemek bir iman konusu kabul edilir. Böylece imamlar da destanlara konu olur. Burada sekizinci imam Ali Rıza, su canavarını mızrağıyla öldürüp su insanlarını haylaz devin kötülüğünden kurtarıyor. Kalender Paşa’ya göre bu fal zafere işaret. Onun derlemesinde Safevî nakkaşların da çalıştığı tahmin edilmekte ve yüzünün örtülü çizilmesine bakılırsa, imam yüksek bir kutsal kişi olarak kabul görüyor. Kalender Paşa Falnâmesi
    Neyse hâlin çıksın tasvîrin
    Hipokrat ve Simurg Burada Simurg’u ve üzerinde Doğulu kostümleriyle tıbbın babası Bukrât’ı (Hipokrat) görüyoruz. Büyük İskender de çoğu kez onun gibi giydirilir ve Doğu-İslâm dünyasınca benimsenir. Efsaneye göre Bukrât bu kuşun sırtında Kaf Dağı’nın ardına ilaç edinmeye gitmiştir ve bu fal her konuda hayra işarettir. Kalender Paşa Falnâmesi

  • Sultan İbrahim: Deli değil, ‘psikopat’

    Sultan İbrahim: Deli değil, ‘psikopat’

    Osmanlı hanedanında ilk dönemin atası Ertuğrul oğlu Osman; ikinci evre padişahlarının atası Osman’ın 15. kuşak torunu Sultan İbrahim’dir. 8.5 yıllık saltanatında isabetsiz ve dönemi için dahi kabul edilemez kararlar alan sultan, sonunda ulema ve kapıkulunun ortak hareketiyle tahttan indirilip sonra idam edilmiştir. Sonradan yakıştırılan “deli” sıfatını hak etmese de sıklıkla çılgınlık nöbetleri geçirdiği doğrudur. 

    4 EKİM 1615 – 18 AĞUSTOS 1648

    SALTANATI: 8 ŞUBAT 1640 – 8 AĞUSTOS 1648

    Sultan İbrahim Padişahı kürk-samur modasına uygun giysiler içinde gösteren portresi.

    Osmanlı padişahları Osman Gazi’den 1. Ahmed’e kadar, babadan oğula 14. kuşakta indi. Ahmed’in genç yaşta (27) ölümü, saltanat akışını tökezletti. Kaldı ki babası 3. Mehmed onu ve öteki şehzadelerini sancağa göndermeyerek hanedan hukukunu bozmuştu. Vezirlerin ve ulemanın saltanat geleneğine müdahalesi, daha kökten bir kırılma yaşatarak “Taht babadan oğula geçmez, hanedanın yaşça büyük şehzadesinin hakkıdır” kararı düzeni bozdu. 

    1. Ahmed’in, üçü padişah olan yedi şehzadesinin akıbetleri de şöyle: Birini (Mehmed) ağabeyi 2. Osman, üçünü (Bâyezid, Süleyman, Kasım) diğer ağabey 4. Murad boğdurmuş. Osman ve İbrahim, ayaklanmalarda tahttan indirilip öldürülmüşler. Sadece 4. Murad eceliyle, o da 29 yaşında –içkiden ölmüş. Osmanoğulları’nın 1617-1648 arası kritik bir evredir. Bu 31 yılda 6 cülus, 4 tahttan indirme, ihtilaller, sadrazam idamları da vardır. Dönem sultanlarının yazgıları benzer veya farklı birer trajedidir. Saltanat sürelerinin sona erdiği tarihler dikkate alındığında ömürleri ortalama 27, padişahlıkları 9 yıldır. Sağduyu yoksunluğu, ruhsal zihinsel- rahatsızlıklar, cinsel davranışlar, bu çocuk-genç şehriyarların ortak sorunları olmuştur: Aşırı mutaassıp, öfkeli 1. Ahmed’e ardıl olan kardeşi 1. Mustafa anormal–deli; 1. Ahmed’in oğullarından 2. Osman deneyimsiz ama hırslı-acımasız, kardeş katili, 4. Murad sadist, hunhar, ayyaş, üç kardeşinin katili, sonuncu Sultan İbrahim eserekli, seks müptelası idi. Kısacası 1402-1413 evresinden daha tehlikeli ve uzun bir fetret yaşanmıştı. Bu dönemin başlangıcında Sultan “Deli” 1. Mustafa’nın, kapanışında Sultan (Deli) İbrahim’in yer alması da bir rastlantıdır. Bu fetrette, saltanatın hanedan büyüğünden yürümesi de kurallaştı. Osmanoğulları’nın ilk 317 (1300-1617) yılında 14 padişah yer alırken, 274 yıl (1648-1922) süren ikinci evrede 22 padişah tahtta boy gösterecekti. Hanedanın ve ilk dönemin atası Ertuğrul oğlu Osman, ikinci evre padişahlarının atası Osman’ın 15. kuşak torunu Sultan İbrahim olmuştu. Diğer yandan önceki padişahlar sancağa gönderdikleri şehzadelerinin, ergenlik çağına erişince değerli hediyelerle birlikte güzel cariyeler de göndererek harem yaşamına alışmalarını da gözetirlerken, İbrahim ve ağabeyleri sancağa çıkmaktan da yoksun kalmışlar; dahası İbrahim, 4. Murad’ın (1623-1640) saltanatında sürekli öldürülmek korkusu yaşamıştı. 25 yaşında tahta çıktığında kendisinden başka varis konumunda bir Osmanlı şehzadesi yoktu. Asırlar sonra deli kimliği yakıştırılan 18. padişah Sultan İbrahim, 1. Ahmed ile Rum (?) asıllı, cariye kökenli Kösem Mahpeyker Sultan’ın küçük oğlu, 1. Mustafa’nın yeğeni, 2. Osman’ın anadan üvey, 4. Murad’ın öz kardeşiydi. Büyük babası 3. Mehmed 37, babası 1. Ahmed 27, ağabeyi 4. Murad 29 yaşlarında ecelleriyle ölürken, ağabeyi 2. Osman 18, İbrahim kendisi de 33 yaşında öldürüldüler. Babası 1. Ahmed’in ölümünde (1617) iki yaşında olan İbrahim’in kısa ömrü, saray yaşamının en çalkantılı ve korkulu dönemine rastladı. Çocukluk, bülûğ ve gençlik yıllarındaki “kafes hayatı” (tutukluluğu) 23 yıl sürdü. Bu durumda düzenli bir öğretim gördüğü de söylenemez. Ağabey padişahlardan 2. Osman’ın öldürülmesi; 4. Murad’ın genç yaşta ölümü; 2. Osman’ın kardeşi Mehmed’i, 4. Murad’ın da kardeşleri Süleyman, Bâyezid ve Kasım’ı 1838 de boğdurtmasından sonra, İbrahim 4. Murad’a ardıl tek şehzade kaldı ve salt annesi Kösem Sultan’ın korumacılığında yaşama tutundu.

    İbrahim, Darüssaade ağası tarafından tahta davet edildiğinde, öldürüleceği korkusuyla odasından çıkmak istememiş, Murad’ın ölüsünü gördükten sonra Has Oda’ya geçip tahta oturmuş; Veziriazam Kara Mustafa Paşa, Şeyhülislam Yahya Efendi ile diğer önde gelenler Has Oda’da biat etmişlerdi. Umum biati denen asıl cülus, ertesi gün yapıldı. 

    ‘Divane kafam budala hazlara meyilli’

    Olasılıkla bir ozanın İbrahim’i tanımlayan dörtlüğü İngilizce olarak çevrilmiştir. Türkçesi: Bir zindandan çağrıldım bir tahta çıkmak için, Divane kafam budala hazlara meyilli, Deniz savaşlarının nahoşluğundan nefret ederek, Ve çıldırarak ele avuca sığmaz görevlerle, Önce ben düşüyorum, Kendimin, sonra da halkımın şehvetine esir olarak.

    4. Murad’ın onca korku uyandırmasına karşın yolsuzluklar ve karaborsa devam ediyordu. İlk fermanını İstanbul Kadısı’na gönderen İbrahim, zulümlerin önlenmesini rüşvetten sakınılmasını, narh nizamına uyulmasını emretti. Veziriazama buyruğunda da: “Kıtlık vardır deyü söylenir. İstanbul Efendisine muhkem tembih eyle. Narh ahvaline ziyade dikkat etsin. Yoksam kendi bilir” uyarısında bulundu. 4. Murad döneminde moda olan “tarz-ı levandâne” giyim kuşamı da yasakladı. Ocak ağalarını değiştirdi; sefahat ve zulümlere katkısı olanları, bu arada Emirgûne Yusuf Paşa’yı idam ettirdi. 

    Saltanatının ikinci ayında Galata’da yangın çıktı. Bir geminin barutluğu ateş alınca infilak oldu. Söndürme çalışmalarını izleyen Veziriazam Kara Mustafa Paşa’nın yüzü yandı, vezirler yaralandı. İstanbul’a Karadeniz’den zahire gemilerinin gelmemesi, Kazakların şaykalarla kıyıları vurması önemli bir sorundu. Yakalanan korsanlar kazığa oturtuldu. 2 Ağustos 1640’taki kasırgada dükkân kepenkleri, kubbe kurşunları uçtu. Bir yangın da Balat kapısında çıktı. Rüzgâr, yangını Haliç boyundaki yalılara ve surlardan içeriye yaydı. “Harik-i azim” (büyük yangın) Fethiye, Dırağman, Sultanselim semtlerini kül edip ertesi gün Çukurbostan’da söndü. 

    Halk felaketleri İbrahim’in uğursuzluğuna yoradursun, Naimâ’nın yazdığına göre, “erkân-ı devlet ve âyan-ı saltanat” birer cariye gönderip padişah hazretlerini “tevâlüd ve tenâsül”e (döl-dölek sahibi olmaya) teşvik ettiler. 1641’deki para operasyonu pahalılığa neden oldu. 1 Kuruş 125, 1 altın 250 akçe iken yeni. Kuruş 80 akçeye, altın 160 akçeye düştü, fiyatlar yükseldi ve 1 kuruşa 11 okka et alınırken artık 8 okka et alınabilir oldu. Aydın taraflarını haraca kesen Kınaoğlu, 1642’de İstanbul’a getirtilip Ayasofya Çarşısı’nda asıldı. Yol kesen haydutlardan yakalananlar İstanbul sokaklarında gezdirildikten sonra idam edildi. 30 Temmuz 1641 günü şiddetli bir deprem oldu. 1642’nin ilk günü (1 Ocak) Şehzâde (4.) Mehmed’in doğması, ertesi gün Ramazan Bayramı, İbrahim’e çifte mutluluk yaşattı. Şenlik ve donanma yapıldı. 

    Sadrazâm Kemankeş Kara Mustafa Paşa, İran’la barışı, donanmanın Azak’ı kuşatması, piyasa denetimi sorunlarıyla uğraşırken; İbrahim de çılgınlık derecesinde harem yaşamına dalmış; annesi Kösem Sultan hanedanının geleceği için oğlunun cinsel gücünü arttıracak macunlar hazırlattırıyordu. Bu durum İbrahim’in iç dünyasını sarstı. Dengesiz ve duygusal davranışlarının kendisi de farkındaydı. Kara Mustafa Paşa’ya şöyle yazmıştı: “Sancı deyü yaturum, kâh arkama gelür, irkülürüm. Kulaklarum tıkalur. Şöyle sıkılmam var ki ölüyorum. Gayetle hâlim yaman olmuşdur. Eski hastalığım ziyadelendi. Ne kollarum, ne başum vardur. Ziyade elemdeyim”. Naimâ’nın, padişahın ruhsal rahatsızlığı konusunda: “Şehzadeliğinde hapishanede hafakan ve sihrübâz sevdası illetine mübtelâ olmuş idi” demesi kadar

    Üç kıtanın hükümdarı İbrahim’in üç kıtaya hükmettiğini gösteren üç tuğlu minyatürü. 

    çare bulamayan hekimlerin, okuyup üflemenin iyi geleceğini önerdiklerini açıklaması da ilginçtir. Cincilik yapan Safranbolulu Hüseyin Efendi, İbrahim’e daha şehzadeliğinde okuyup üflemesi için saraya çağrılmış, sözde iyi etmişti. İbrahim padişah olunca “nefesi kuvvetli” Hüseyin Efendi’yi kendisine hoca atadı.

    “Nasuhpaşaoğlu binlerle askerle geliyormuş!” haberi İstanbul’u karıştırdı. Çarşılar evlere taşındı, karaborsa aldı yürüdü. Ahaliyi sindirmek için zindanlarda ölüme terkedilmiş mahkûmlar üçer beşer sokaklarda asıldı. İstanbul’a yürüyen asiye karşı,

    Hüseyin Paşa’ya karşı birkaç yüz bostancı ve kuloğlu, İzmit’e gönderilip hendekler kazdırılarak yol kapatıldı. Muhtesip ağa, Kazdağı’na levent (milis) toplamaya gönderildi. Serdar atanan Osman Paşa, Hüseyin Paşa kuvvetlerine yaklaşmaktan çekinerek bir konak geriden izlemekle yetindi. Dahası, Hüseyin Paşa’ya haber gönderip “Dile geldim, başım tehlikede. Yarın yapmacıktan savaş edelim!” dedi. Ertesi günkü bu danışıklı “dostluk karşılaşması”nda kumanda ettiği birlikler bozulup dağıldı.

    Hüseyin Paşa iki bin milisle Üsküdar’a yakın Bulgurlu’da Seyran Tepesi’ne konup ordugâh kurarak padişahtan veziriazamlık mührünün gelmesini beklemeye başladı. Üsküdar’a toplar ve asker geçirten Veziriazam Mustafa Paşa, sanki savaşa katılacakmış gibi padişaha da Üsküdar Bahçesi’nde otağ kurdurdu. Bu bir gözdağı, âsileri gafil avlama oyunuydu. Hüseyin Paşa, o geceki ani baskında bozguna uğrayıp kaçtı, ama yolda yakalanıp İstanbul’a getirilerek işkenceyle öldürüldü.

    Sultan İbrahim de bu galibiyetten sonra 1643’te Sarayburnu’nda Sepet Kasrı adı verilen köşkü yaptırdı. Hüseyin Paşa vakasında birinin duası, diğerinin önlemleri gözardı edilmeyerek, Cinci Hüseyin Efendi ile Silahtar Yusuf Paşa’ya da hazine parasıyla birer saray yaptırıldı.

    27 Ocak 1644’te Yalı Köşkü’nde İbrahim’in huzurundaki dava sonunda Rumeli Beylerbeyi Faik Paşa boğduruldu. 31 Ocak günü, Veziriazam Kara Mustafa Paşa’yı Bağdat Köşkü’nde azarlayan padişah, bostancıbaşıya “Al şunu!” deyip hızla köşkten çıktı. Bostancıbaşının “mührü alacağını sanmış” perdelemesiyle ilişmediği Mustafa Paşa, sarayına gitti. Kıyafet değiştirilip Paşakapısı beylik ahırının, ot yığınları arasına saklandı ama bostancılar tarafından bulundu. Hocapaşa Çarşısı’nda Cellat Kara Ali tarafından boğuldu. Ölüsü, İbrahim’e gösterildikten sonra Çarşıkapı’daki türbesine gömüldü. Konağında bulunan kürsü ve resimlerin büyü olduğuna inanıldı. 

    Kara Mustafa Paşa, 1638-1644 arasında “atabeg-i saltanat” olarak ve geniş yetkilerle veziriazamlık yapmış; İbrahim’in saltanatının ilk dört yılı da onun yönetiminde nispeten iyi geçmiştir. İbrahim, Mustafa Paşa’nın sert üslubundan hoşlanmıyordu. Bir seferinde harem kethüdasının odun gereksinimi için Mustafa Paşa’yı divandan çağırtmış, o da böyle basit işler için veziriazam oturumdan kaldırılmalı diyerek İbrahim’i kızdırmıştı.

    Yeni Veziriazam Civankapıcıbaşı Sultanzâde Mehmed Paşa, Şam’dan gelinceye kadar, Kenan Paşa sadaret kaymakamı atandı. 17 Şubat 1644’te ölen Şeyhülislam Şair Yahya Efendi’nin cenaze namazı Fatih Camii’nde kılındı. Kaptanıderya, 13 Mart 1644’te i rüşvet aldığı gerekçesiyle Yalı Köşkü’nde padişahın ve Cinci Hoca’nın önünde boğuldu. 

    24 yıl süren Girit Seferi Sultan İbrahim döneminin en önemli askeri harekatı, 1945-1669 arası 24 yıl sürerek Girit’in fethi sürecinin başlatılması olmuştu. 

    Temmuz 1644’te avlanmak ve eğlenmek için Edirne gezisine çıkan İbrahim, seyahatinin 2.günü konakladığı Haramideresi Bahçesi’nde çırağan eğlencesi düzenletti. Arkadan gelen veziriazam ve devlet adamlarını, “Ahali başımıza üşüşür ve eğlenceme mani olurlar!” diyerek kovdu. Kavaklı Köyü’ne gelindiğinde Ereğli naibini “Dilediğim yere konarım. Su yoktur bahanesiyle konaklamama nasıl karşı çıkarsın?” diyerek payladı. Bunu duyan Çorlu kadısı korkup kaçtı. Alayla Edirne’ye girişinde hırsızlarla soyguncular sokaklarda asılarak garip bir gösteri sergilendi. İbrahim, Edirne’nin odununu beğenmedi, “İstanbul’un odunu eyi, ateşi vâfir (çok) idi. İstanbul’dan odun getürülsün!” dedi. 

    Payitahtta sokak eylemleri başladığı, halkın ayaklanmaya çağırıldığı haberi gelince İbrahim döndü ve suçlu suçsuz birçok insanı idam ettirdi. Kırklareli-Çatalca yolunu kesen haydut Molla Aynî avanesinin, yakaladıkları çiftlik sahiplerini şişe geçirip kuzu gibi çevirdikleri, kadınları-kızları kızgın saca oturtup kalçalarına kızdırılmış nal çaktırdıkları haberleri İstanbulluları korkuttu. Eşkıyadan yakalanıp İstanbul’a gönderilenler meydanlarda kazığa oturtuldu. 

    20 Ekim 1644’teki galebe divanında Sultan İbrahim, huzuruna çıkan Avusturya elçisine öylesine telaşlı sorular sordu. Elçi gerginlikten evirip çevirdiği yüzüğünü düşürdü. 

    30 Nisan 1645’te Yusuf Paşa donanma ile Girit seferi için İstanbul’dan ayrıldı. 26 Haziran günü çıkan yangın, Bayezid külliyesi çevresini, Yahnikapan Sarayı’nı kül etti. Simkeşhane Çarşısı’na, Langa’ya ve Kumkapı’ya yayılarak surlara dayandı. Kumkapı meyhaneleri, “kefere” (gayrimüslim) mahalleleri, kiliseler, kereste mağazaları, çingene barakaları yandı. 

    Bir ay sonra yangın yerlerini dolaşan İbrahim, yarı yanmış kiliselerdeki fresk ve freskoların ne olduğunu sordu, kilise ve dinî resimlerin onarılmasını emretti. Türlü hediyelerle, rüşvetlerle mevkiini koruyan Veziriazam Sultanzâde Mehmed Paşa, yangın yerlerini imar ettiremediği için, 17 Aralık 1645’te azledildi. 

    Sultan İbrahim’in katledilişi

    İbrahim’in veziriazam ve şeyhülislam gözetiminde Cellat Kara Ali tarafından boğuluşunu gösteren meşhur gravür.

    Hanya’nın fethi müjdesiyle Haliç’te, donanma düzenlendi ama, Sultan İbrahim, Hanya fatihi Yusuf Paşa’nın kendisine bir şey sunmamasına içerledi. 1646 Şubat’ında bir gün Yusuf Paşa’yı çağırarak hemen hareket edip Girit’in tamamını almasını emretti. Yusuf Paşa, bunun hazırlık ve mevsim gerektirdiğini söyleyince, “Sen kendini bir hizmet mi ettin sanıyorsun? Hazinemi sarf edip bir alay dinsizi öldürtmeyip mallarıyla memleketlerine yolladın!” diye çıkıştı. Yusuf Paşa’nın “Büyük bir kaleyi fethettik. Küffarı katletmek bir iş değildi, lâkin sonu vahim olurdu” yanıtı padişahı iyice çileden çıkardı. Yusuf Paşa’yı oracıkta boğdurttu. Sonra ölüye bakıp: “Ne güzel, kırmızı elma gibi yanakları varmış, yazık oldu, kıydım!” demesi meşhurdur.

    Deli Hüseyin Paşa’yı Girit serdarlığına atayan İbrahim’in son yılları iyiden iyiye ruhsal bunalımlarla geçti. Hekimler “yürek sıkılması” tanısı koyduğundan, şeyhleri, üfürükçüleri dolaşmaya başladı. Bir yandan da çocuk yaştaki kızlarını “surî” (göstermelik) düğünlerle vezirlerle evlendiriyordu. 1645’te damat adayı seçtiği Kaptanıderya Yusuf Paşa ile kızı üç yaşındaki Fâtıma Sultan’ın düğününde azman düğün nahıllarının geçmesi için, evlerin saçakları, cumbaları yıktırıldı. Ertesi yıl Yusuf Paşa’yı idam ettirince dört yaşında dul(!) kalan Fâtıma Sultan’a bu kez Musahip Fazlı Paşa namzet seçildi. 

    Bilinç bozukluğu artan İbrahim, ne zaman nereye gideceği meçhul, masum insanları idam ettiren 4. Murad’dan da korkutucu bir kimliğe büründü. Naimâ, bu hali için “bir tür delilik” der. İbrahim, aklına esip de gideceği şeyhe bir an önce ulaşabilmek için, İstanbul’da arabayla dolaşılmasını yasakladı! 16 Eylül 1647 günü üfürükçüye giderken önüne araba çıkınca öfkelendi. İkindi divanından kaldırılıp getirttiği Veziriazam Salih Paşa’yı kuyu ipiyle boğdurttu. 

    Sadaret mührünü Kaptanıderya Kara Murad Paşa’ya göndermişken, Ahmed Paşa padişahı mührü götürenleri denizden çevirttirdi ve kendisi veziriazam oldu. Yeni veziriazam ilk iş eyalet paşalarından, para istedi. Sivas Valisi Varvar Ali Paşa, yoksul halktan vergi toplamayacağını; padişahın, güzelliğini duyduğu İbşir Paşa’nın namuslu karısını da zorla alıp gönderemeyeceğini bildirerek ahaliyi zulümden kurtarmak için ayaklandı. Buna karşılık namusunu koruduğu İbşir Paşa serdar olarak üzerine gönderildi!

    28 Haziran 1648’deki depremde Minareler ve yüzlerce ev yıkıldı. Müneccimler deprem, padişahı uğursuzluğa yordular. Ağırlaşan dış sorunlar, sınır güvensizliği, Girit seferi, Anadolu’daki ayaklanmalar başkenti yeni bir karışıklığa taşımaktaydı. Donanma, Çanakkale Boğazı’ndaki Venedik ablukası nedeniyle Marmara’dan çıkamıyordu. 

    Veziriazam Ahmed Paşa’nın kethüdası Arnavut Ahmed’in başını çektiği zorbalardan işkence görmeyen esnaf kalmamıştı. Zenginlerin mallarını müsadere ettiren veziriazam, yeni konak ve köşk yaptırıyordu.

    Topkapı’da çinili Sünnet Odası Topkapı Sarayı Sofa köşelerinden Sultan İbrahim’in yaptırdığı, içi dışı çini kaplı Sünnet Odası’nın kapı cephesi. 

    Sultan İbrahim’in son tutkusu “samur” oldu! Geceleri padişaha Binbir Gece Masalları anlatan Yahudi kızının, bir akşam “Evvel zaman içinde bir padişah varmış. Sarayının her tarafını samurla kaplatmış…” diye başladığı masal İbrahim’i büyüledi. Masaldaki padişah olmak istedi! Eyalet valilerinden samur ve seks gücünü artırmak için amber istendi. Zenginlerden samur ve amber bedelleri alındı. Harem odaları birer ikişer samurla kaplandı. Ozanlar, gün gelip domuz kafasının da kıymete bineceğine ilişkin şiirler yazdı: 

    “Ol kadar rağbeti var samurun / Oldu tahsili ânın emr-i asîr

    Böyle kalursa olurdu zî-kıymet / Nâfe-i kelb ü kafa-ı hınzır”

    (Şair Vecihî) 

    Herhangi bir vergi ödemeyen ilmiye sınıfına da samur vergisi kondu. Bundan cesaret alan ulema, ocak ağalarıyla temasa geçti. 

    Harem eğlencesine dalan İbrahim havuzda, murassa kayığının dümen başına oturuyor, sazendeler oyun havaları çalıyor, havuzdaki yarı çıplak cariyeler ellerinde serpme ve sepetlerle balık yakalayıp padişahtan bahşişler alıyorlardı. İstanbul’un ünlü çengi kolları sırayla hareme çağırılıyordu. İbrahim, Akide kolunu pek beğeniyor, Süğlün Şah’ın, Mahmud Şah’ın, Çerkes Şah’ın, Nazlı Yusuf’un kıvrak figürleri karşısında kendinden geçiyordu. 

    İbrahim, nikâhladığı 8. hasekisi Hümaşah’ın dairesini kürkle döşetmek istedi. Veziriazama gece yarısı Bedesten’i açtırtarak dükkânlardan ipekli kumaşlar, samur ve vaşak kürkleri toplattırdı. Hümaşah’ın kürkle döşenen odasını İbrahim beğenmedi. Defterdarı azletti. 

    Mücevherle işli bir saltanat kayığı yapılması için esnaftan, ulemadan, ocak ağalarından ve devlet adamlarından vergi toplanması kararı; Veziriazam Ahmed Paşa’nın oğlunun düğünündeki içkili, çalgılı, eğlenceler, kaçınılmaz sonu çabuklaştırdı. Samur ve amber vergisi vermemekte kararlı Ocak Kethüdası Kara Murad Ağa, kendisinden vergi almaya gelen bakıkulunu, “Ben Girit’ten geldim. İnce perdaht barut ile yağlı kurşundan gayrı nesnem yoktur. Samur ve amberin adını biz elden işitiriz, görmemişiz!” diyerek kovdu. 

    Ocak ağaları ayaklanma kararını aynı gece (7 Ağustos 1648) Etmeydanı’ndaki Orta Camii’nde, ulema Fatih Camii’nde aldılar. Sabahleyin Ocaklılar silahlanarak Fatih’i doldurdular. Durumu haber alan Veziriazam Ahmed Paşa korkup kaçtı. Sofu Mehmed Paşa camiye çağrılıp veziriazam ilan edildi. Mehmed Paşa, İbrahim’e, ayaklanmanın önlenmesi için Ahmed Paşa’nın yakalanıp idam edilmesi gerektiğini söyledi. Padişah, “Bre köpek koca! Veziriazam olmak içün kulu tahrik ettin. Bu cemiyet bertaraf olsun senin hakkından gelürüm!” dedi. 

    İstanbul yine bir ayaklanmalar öncesi görüntüdeydi. Çarşılar açılmadı, Kapıkullarından padişaha “Böyle gafletle padişahlık olmaz. Ayak divanı isteriz!” haberi geldi. İbrahim, Bostancılara sarayın sur ve burçlarına toplar yerleştirtti. Askerler, geceleyin konağını yağmaladıkları Ahmed Paşa’yı, Sofu Mehmed Paşa’ya getirdiler. Cellat Kara Ali işini bitirdi. Ertesi gün parça parça edildiğinden, bu veziriazam ölümünden sonra Hezarpâre (bin parça) Ahmed Paşa diye ünlendi. 

    Kösem Sultan ve oğulları İbrahim’in annesi Kösem Mahpeyker’le üvey oğlu II. Osman’ı gösteren yabancı bir resim. 

    8 Ağustos sabahı başta Şeyhülislam Abdürrahim, ulema topluluğu, Ocak ağaları ve kapıkulları, Atmeydanı’na geldiler. Cinci Hoca kaçarak kurtuldu. Topluluk, Kösem Sultan’a haber göndererek Şehzâde Mehmed’i göndermesini, camide cülûs yapılacağını bildirdiler. Kösem Valide’nin, “camide cülûs görülmüş şey değildir, saraya gelmeleri gerekir” uyarısı üzerine saraya yöneldiler.

    Ulema ve Ocak ağaları Harem-i Has dehlizine geldiklerinde, Kösem, başında siyah ibrişim dest-mâl örtülü, göründü. Topluluk, Muslihiddin Ağa, padişahın davranışlarının şeriatla ve akılla bağdaşmadığını, ortalığın karıştığını, düşman gemilerinin İstanbul yolunu kapattığını, sınır kalelerinin elden çıktığını, padişahına eğlenceden başını alamayıp rüşvet için her yola başvurduğunu anlattı. Ulemanın fetvasıyla, şehzâde (Mehmed) tahta layıktır dedi. Eski kazaskerlerden Hanefi Efendi, Ayasofya müezzinleri ezanı şaşırır. Bedesten basılıp tüccarın malları gasp edildi. Avretlere tasallut eksik olmaz. Ümmet-i Muhammed ırz ve can korkusuna düştü” dedi. Kösem Sultan “Ya sâbiden padişah olur mu?” diye sorunca şeyhülislam “akıldan yoksun büyüğün hükümdarlığı câiz değildir. Akıllı çocuk hükümdar olabilir” karşılığını verdi. Bunun üzerine Kösem Valide “Öyleyse içeri varayım, sarıcığın sardırıp çıkarayım” deyip hareme girdi.O gün Babüssaade önünde kurulan tahta 4. Mehmed oturtuldu. 

    Hal’ heyeti, bulunduğu köşke giderek İbrahim’e tahttan indirildiğini açıkladı. “Ben padişahım!” yanıtı karşısında Abdülaziz Efendi “Hayır padişah değilsin. Cihanı haraba verdin. Küffar Bosna’yı istila etti. 80 kalyon Boğaz’ı tutmuş. Senin haberin yok!” diyerek hakaretlerde bulundu. Silahdar ve çuhadar, İbrahim’in koluna girerek hapsedileceği Kafes Kasrı’na götürdüler. Kapı önüne gelindiğinde İbrahim’in “Elhamdülillah, hele bir cemaat başı oldum!” demesi, “Osmanlı hanedanının sonraki kuşaklarının atası olacağı iması” sayılarak ermişliğine yorumlanmıştır. 

    9 Ağustos günü Sofu Mehmed Paşa, şeyhülislam, vezirler ve ulema sarayda toplandılar. Mimar getirtilip hapsedildiği harem kasrının kapısı ve pencereleri tuğlayla ördürüldü. İbrahim’in çığlıklarını duyan Enderun halkı, “Bu olur mu, bir padişahı tahttan indirip tut ki diri mezara gömdüler. Bir mâsumu cülus ettirdiler. Biz onun çok iyiliğini gördük. Hemen anlaşıp “Tahta cülûs ettirelim!” dediler. Bu kez İbrahim’in boğulması kararlaştırıldı. 

    18 Ağustos 1648’de saraya gelen sadrazâm Sofu Mehmed Paşa, Şeyhülislam Abdürrahim Efendi, örülen kapıyı yıktırarak yanlarında cellat Kara Ali ve yamağı ile kasra girdiler. Elinde Kur’an olan İbrahim, şeyhülislama dönüp: “Bak Abdürrahim! İşte Kitabullah. Beni ne hükümle öldürtürsün?” diye bağırırken cellatlar kement atıp boğdular. Namazı kılındıktan sonra Ayasofya’da, eskiden vaftizhane olan, 1. Mustafa’nın da gömüldüğü yere defnedildi.

    İbrahim’in 8.5 yıllık saltanatında, Girit seferi, Azak kuşatması, Rumeli ve Anadolu’nun Karadeniz kıyılarına Kazak korsanlarının baskınları, Anadolu’da Celâli ayaklanmaları, Bosna’da sınır olayları, yangın, deprem felaketleri, ekonomik sıkıntılar, yangınlar, kuyrukluyıldız doğması, sıcak yağmur yağması yaşanmış, bunlar İbrahim’in uğursuzluğuna yorumlanmıştı. 

    İstanbul hem kürk ve samur ticaretinin, hem üfürükçülüğün merkezi oldu. Ülkenin her tarafından muskacılar, şeyhler İstanbul’a akın ederlerken kentte sık sık yasaklar uygulandı. İbrahim, sarayının sahil köşklerine inip cariyeleriyle halvet düzenlediğinde, haremağaları makrama ve yağlık sallayarak açıktan geçen gemi ve kayıkları geri döndürürlerdi. Vezirazâma hatt-ı hümayun yazıp yeni cariyeler isteyen İbrahim’in, bir kriz anında haremdeki bütün kadınları boğdurtup denize attırdığını Penzer yazmışsa da doğru değildir. 

    Topkapı Sarayı’nda Bağdat Köşkü önündeki İftariye ile Sünnet Odası da denen çini kaplı çeşmeli köşk ve Sepetçiler Kasrı, Sultan İbrahim dönemi eserleridir. Galata’da Kurşunlu Mahzen’e yakın Andon Kilisesi de camiye çevrilmiştir. 

    İbrahim’e “Deli” nâmını yakıştıran 2. Meşrutiyet dönemi (1908-1918) tarihçilerinin gerekçeleri, harem yaşamına ve eğlenceye aşırı düşkünlüğü, düşünce ve sağduyu kıtlığı, aceleciliği, yönetim bilgisinden ve kitabi kültürden yoksunluğu ve ruhsal rahatsızlıklar olmuştur. Bu görüşü, çağdaşı Evliya Çelebi’nin musahipleri, hocaları, dilsiz harem kadınlarının“bu saf padişahı nice bin tatlı dille ‘urukuna (damarlarına) girip türlü çeşitli hevâ ve hevese düşürdüler” diye yazması bir bakıma doğrular. 

    Sultan İbrahim’in eş ve gözdelerinden adları bilinenler: Turhan, Dilâşûb, Muazzez, Hümâşah (Telli Haseki), Şivekâr, Şekerpâre, Zafire, Hubyâr, Ayşe, Mâhienver, Saçbağlı, Sakızula, Hanzâde Kızı (?), Muid Ahmed Kızı (?), Binnaz’dır. Oğullarından üçü ardıl padişahlar (4.) Mehmed, (2.) Süleyman, (2.) Ahmed’dir. Diğerleri şehzade iken ölen Orhan, Osman, Bayezid, Selim ve Murad’dır. Kızları ise Gevherhan, Fâtıma, Beyhan, Atike, Kaya Sultan’la, adları bilinmeyen iki hanımdır. 

    SULTAN İBRAHİM’İN HAREMİ

    Cariyeler, şovlar ve büyük rüşvet ağı

    İlmiye ve ordu görevleri açıkartırmayla satılmaya başlandı. İbrahim koynuna aldığı cariyeleri gönlü geçince bir vezire ya da beylerbeyine verip yüksek bedeller almakta, saraydan çıkma cariyelerle evlenenleri de rüşvet işlerinde görevlendirmekteydi. 

    Bu konu, yerli ve yabancı tarihçiler kadar, harem yaşamı meraklısı okurlar için de ilk sıradadır. Harem kadınlarının şivekârlıklarına (cilvelerine) ve aşk gösterilerine aşırı düşkün İbrahim’i, cariyeler türlü oynaşma-sevişme hünerleriyle kendilerine öylesine bağlamışlardı ki, hazine gelirleri harem kadınlarına sarfedildiğinden askere ulufe verilemez olmuştu. Derken ilmiye ve ordu mansıpları (görevleri) açıkartırmayla satılmaya başlandı. Taşra âyanları, eyalet beylerbeyleri ise saraya rüşvet ve hediye akıtmaktan yoksul düştüler. 

    Padişaha zamanında kar göndermeyen Bursa kadısı idam korkusuyla Keşiş Dağı’na (Uludağ) çıkıp kar kestirirken, Anadolu’da ünlü Celâli Haydaroğlu halkı soyuyor; İbrahim ise olanlardan habersiz, bir hasekisinin mücevher toplu arabasıyla Davudpaşa Bahçesi’ne gidişini İstanbul halkının izlemesi için buyruklar veriyordu. İbrahim, saray geleneklerinde aykırı bir yönteme daha başvurarak bir cariyeyi nikâhlı eş seçip saray düğünü düzenletti. Bütün devlet erkânını “ay yüzlü cariyeler, cevahir takılar” hediye etmekle görevlendirdi. Bunu, saray hareminde yeni nikâh törenleri ve düğünler izledi.

    İbrahim koynuna aldığı cariyeleri gönlü geçince bir vezire ya da beylerbeyine çırağ edip yüksek bedeller almakta, saraydan çıkma cariyelerle evlenenleri de rüşvet işlerinde görevlendirmekteydi. Veziriazam Ahmed Paşa’nın kardeşi İbrahim Ağa da rüşvet aracılığı yapıyordu. Bu İbrahim Ağa, gece gündüz içip eğleniyor, sarayla ilişkisini ise eşi Hubyar Kadın yürütüyordu. İbrahim Ağa padişahın gönderdiği Bostancıyı içki meclisinde başına tabak vurup yaralayacak denli korkusuzdu. Kumkapı semtinde “sebû-berdûş” (şarap destisi omzunda) gezen ayak takımının cümlesi adamlarıydı. Doğrular, namuslular şaşkın ve korkak, reziller cesur olmuştu. Yahudi Bezirgânbaşı Harun da sarayın bir başka rüşvet aracısıydı. 

    İbrahim’in musahibesi Şekerpâre’nin sürgün edilmesinden sonra mallarına da el konulmuş, ortaya 16 sandık dolusu cevahir, altın ve gümüş çıkmıştı. İbrahim’in önünde açılan sandıklardaki altın gümüş ve mücevherleri görünce “Hay kâfir kahpe. Bana, ‘ekmek alacak akçem yokdur’ deyü yemin ederdi!” dediğini tarihçi Naimâ yazar. Evinde, beyaz, sarı zerbaft kaplı kürkler, 200 yorgan, inci işli zerduz örtüler, 200 kese de nakit bulunan Şekerpâre’in rüşvet işlerini çeviren kâhyası Aksaray Çarşısında asılırken, Şekerpâre de Mısır’da sürgünde öldü. Eyüp’teki türbesi boş kaldı.

    PADİŞAH’TAN İNCİLER…

    ‘Bre hainler, her birinize ihsanlar etmedim mi?

    Sultan İbrahim 

    . Huzuruna çıkan sadrazam Sofu Mehmed Paşa’ya: “Bre köpek koca! Veziriazâm olmak için kulu tahrik ettin. Bu cemiyet bertaraf olduktan sonra hakkından gelirim!” 

    . Oğlu 4. Mehmed’i tahta oturtanlardan Sadrazâm Sofu Mehmed Paşa, şeyhülislam Abdurrahim efendi ve Ocak ağaları, hal’ edildiğini bildirmek için Revan Köşküne geldiklerinde “Bre hainler, bre pezevenkler! Bu nasıl iştir? Her birinize ihsanlar etmedim mi? Şimdi havanıza tâbi olmadığım için mi beni kaldırıyorsunuz!” 

    . Sofu Mehmed Paşa ve şeyhülislam Abdürrahim efendi cellatla kendisini boğmaya geldiklerinde: “Bak Abdürrahim! Yusuf Paşa bana senin için ‘fettan dinsizdir, tepele’ demişti. Seni öldürmedim, Meğer sen beni öldürecek imişsin. İşte Kitabullah(elindeki Kur’an’ı göstererek), beni ne hükm-ile öldürürsünüz zâlimler?” 

    (Bu alıntılar ve Sultan İbrahim’in saltanatının şaşırtıcı sahneleri ve diyalogları için, Ahmet Refik’in Samur Devri ve Hoca Nüfuzu, Ziya Şâkir’in Cinci Hoca’sı okunabilir)