Etiket: 1. Abdülhamid

  • Bir padişah ile annesinin benzersiz saygısı ve sevgisi Selim-Mihrişah Valide Sultan

    Bir padişah ile annesinin benzersiz saygısı ve sevgisi Selim-Mihrişah Valide Sultan

    Osmanlı tarihinde tahta çıkan sultanların, özellikle analarıyla ilişkileri mesafeli ve doğal olarak resmîydi. Hanedanda 34 sene gibi çok uzun bir süreden sonra doğan ilk erkek çocuk olan 3. Selim, 1789’da başa geçti. Annesi Mihrişah Valide Sultan ise hem saygıdeğer ve hayırsever kimliği hem de oğluyla ilişkilerindeki hassasiyetiyle tarihe geçecekti.

    Sultan 3. Ahmed’in oğlu olan Şehzade Mustafa (1717-1774), babası tahttan indirildiğinde 13 yaşındaydı. 27 yıl kafes hayatı yaşadıktan sonra 1757’de 40 yaşında tahta çıktı. Bir hayli geç yaşta kurabildiği ailesinin üzerine titreyen müşfik bir baba oldu. Tahta çıkana kadar geçen sürede, 30 yıl boyunca Osmanlı hanedanında doğum olmamıştı.

    3. Mustafa’nın ilk çocuğu olarak dünyaya gelen Hibetullah Sultan 3 yaşında vefat etti. Saltanatının 4. yılında dünyaya gelen ilk erkek çocuğu Şehzade Selim ise Osmanlı hanedanında 34 yıl sonra doğan ilk şehzade sıfatıyla ayrı bir sevgiye mazhar olmuştu; ama o da 13 yaşındayken babasını kaybedecekti. 3. Mustafa’dan sonra 1774’te tahta çıkan amcası 1. Abdülhamid’in saltanatının ilk zamanlarında, Mihrişah Valide ile Şehzade Selim teamüllerin aksine daha serbest hareket edebildiler. Adet olduğu üzere Şehzade Selim kafese kapa­tılmışsa da 1789’da 27 yaşında padişah oluncaya dek eğitimine önem verildi; önceki şehzade­lerin aksine nispeten ser­bestçe hayatını sürdürmesine ses çıkarılmadı. 3. Mustafa’nın diğer çocukları Şah Sultan, Beyhan Sultan ve Hatice Sultan da, babalarının himayesinde iyi yetiştirilmiş, sanata meraklı, devlet işleriyle ve ıslahat hamleleriyle ilgili saltanat kadınlarıydı.

    3. Mustafa’nın Osmanlı hanedanında pek aşina olmadı­ğımız bir şekilde ailesini sevgi çemberiyle birarada tutabilmesi, mutlaka kendi şefkati kadar, en değer verdiği kadını olan Mihrişah Valide (başkadınefendi) sayesindedir. 3. Mustafa’nın, annesinin adı olan Mihrişah’ı bir cariyesine isim olarak seçmesi dikkati çekici bir durumdur. Bununla da kalmamış 6 yaşında ölen 1763 doğumlu kızının adını da Mihrişah koymuştur.

    Mihrişah Başkadınefendi’nin, padişahın kadınları arasında ayrıcalıklı bir mevkii vardı. Öncelikle hanedanın devamı açısından hayati önem taşıyan şehzadeyi uzun yıllar sonra dünyaya getirdiği için geleceğin valide sultanı olacağı düşüncesi, muhakkak ki ona tartışılmaz bir otoriter cazibe sağlıyordu. Üstelik saltanatın kamuya açık yüzü olarak, daha Harem kadınıyken yapmaya başladığı hayır işleriyle halk tarafından tanınmıştı. Tutumlu bir kadın olmalı ki çok paraya sahipti. Şehzade Selim’in doğumunda vezirler ve devlet adamlarından gelen hediye para­lar da onun nezdinde duruyordu. Öyle ki 1768-74 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ağır tahribatı sırasın­da Hazine’de para kalmayınca, Sultan 3. Mustafa Mihrişah Baş­kadınefendi elinde bulunan bu paraları ordunun masraflarında kullanmak üzere düzenlediği bir senet karşılığı borç olarak almıştı!

    1Belge-3
    Sultan Selim (1761-1808). Gravür: Antoine Ignace Melling
    1Belge-4
    Mihrişah Valide Sultan. Kaynak: Bu Mülkün Kadın Sultanları, Necdet Sakaoğlu

    Sultan 1. Abdülhamid’in 1774’te tahta çıkmasından bir süre sonra Topkapı Sarayı’ndan uzaklaştırılıp Eski Saray’a götürülen ve burada 15 yıl kalan Mihrişah Başkadınefendi, oğlu­nun 1789’da padişah olmasıyla Valide Sultan unvanını alarak büyük bir törenle yeniden Topka­pı Sarayı’na getirildi. Bu tarihten sonra, oğlunun Nizam-ı Cedid adı verilen ıslahat ve hükümdarlık faaliyetlerinde en büyük destek­çisi oldu.

    İstanbul’un imarında imzası olan en önemli kadınlardan biri Mihrişah Valide Sultan’dır. Gayet hassas ruhlu ve nazik olduğunda kaynakların ittifak ettiği bu hayırsever Osmanlı kadını, bir valide sultan olarak kendisine tahsis edilen hasların gelirlerini, Hazine’den verilen maaşları, har vurup harman savurmadı. Kurduğu vakıf ile tahsis ettiği gelirler, hayır eserlerinin işleyiş ve düzenini kusursuzca sağlaya­cak niteliktedir. Nizam-ı Cedid yeniliklerinde en önem verilen ordu ve donanma alanlarında da askerî kışlaların masraflarına katkı yaptığı gibi, kışla olan semtleri de çeşmelerle, camilerle donatmaya çalışmıştır. Nizam-ı Cedid devrinin askerî imar faaliyetlerinden olan Humbara­cı-Lağımcı Kışlası’yla, Taksim ve Levent kışlalarındaki camileri o yaptırmıştır. İstanbul’un fet­hinden itibaren her asırda inşa edilen tesislere rağmen kronik hâle gelen su sıkıntısını gidermek ve öncelikle yeni kışlalara bol su temin etmek için günümüzde de kullanılan Belgrad Ormanla­rı’ndaki Valide Bendi’ni yaptıran da odur. Eyüp Sultan semtinde inşa ettirdiği külliyedeki türbe­sinin yanına büyük bir imaret yaptırmayı da ihmal etmemiştir. Günümüzde Vakıflar Genel Mü­dürlüğü’nün yönetimindeki bu imaret, her gün yüzlerce yoksul aileye sıcak yemek sağlamaya devam eden, İstanbul’da Osman­lılardan kalma tek imarettir.

    Her ana-oğul arasındaki sevgi bağının padişahlar ile annelerin­de de olmaması için hiçbir sebep yoktur. Mutlaka padişahlar da analarını üzmek istemez; valide sultanlar da çocukları padişah da olsa onların üzerlerine titrerlerdi. Babası 3. Mustafa’nın terbiyesi ve şefkatiyle yetişmiş 3. Selim ile annesi Mihrişah Valide Sultan arasında çok güçlü bir bağ olduğunu ıspatlayan belgeler günümüze intikal etmiştir. Bizzat 3. Selim’in el yazısıyla (hatt-ı hümayun) yazılmış belgelerde padişahın annesine olan sevgi­sini gösteren cümleler vardır. Bunlardan birincisi, Napoléon’un Mısır’ı işgal etmesi (1798-1801) üzerine sadrazam ve serdar-ı ekrem tayin edilen Yusuf Ziya Paşa’nın, seferden döndükten sonra Valide Sultan’a yazdığı mektubun üzerinde görülür. Sadrazamın padişahtan gördüğü iltifatları bire bin katarak anlat­tığı mektup, 3. Selim validesinin yanında otururken gelmiştir. Bu mektuptan çok hoşlandığını söyleyen Mihrişah Valide Sultan, sadrazama cevap yazma işini oğ­luna havale eder. İşte bu noktada validesinin hatırını kırmayan padişah, Osmanlı sultanları için pek düşünülemeyecek bir hare­ketle, onun kâtibi makamında ağzından cevabi yazıyı yazar; sonra şu cümlelerle sadra­zama hitap eder: “Benim Vezirim. Bu kağıt validemin yanında oturur iken geldi. Hazzedersin deyu cevabını bana yazdırdı. Tahririnden hazzedip sana çok dua eyledi” (BOA.TSMA-E. 787/36). Tüm Osmanlı tarihinde böyle bir uygulamanın bir başka örneğine günümüze intikal eden belgeler­de rastlanılmamıştır.

    Diğer bir belge, diğer bir hatt-ı hümayun ise tüm zamanlarda padişahların analarıyla olan sev­gi-saygı ilişkisine dair gösterile­bilecek en etkili kanıtlardandır. Valide Sultan’ın ağır hasta olduğu bir zamanda onun dileğini yerine getirerek onu mutlu etmeye çalışan bir padişahın, annesiyle olan diyalogunu, samimi-doğal hislerini annesinin kethüdası Yu­suf Ağa’ya aktardığı bu belgenin de eşi, benzeri yoktur.

    Hikaye şöyledir: 3. Selim’in Hasköy’deki imar faaliyetlerinin eseri Humbaracı ve Lağımcı Kışlalarının ortasına, Mihrişah Valide Sultan da bir cami inşa ettirmişti. Osmanlı geleneğinde “selâtin camileri” adı verilen pa­dişahların, valide sultanların ca­mileri iki veya daha fazla mina­reli olabilir; vezirlerin, ulemanın ve halktan diğer hayırseverlerin camileri ancak tek minareli inşa edilebilirdi. Hasköy’deki Mihri­şah Valide Camii de başlangıçta tek minareli projelendirilmişti. Haliç’in karşı kıyısındaki Eyüp’te, Fatih zamanından kalma Eyüp Sultan Camii 1766 depreminde büyük zarar gördüğü için tamir kabul etmemiş ve 3. Selim devrinde temellerine kadar yıktırıldıktan sonra yeniden inşa edilip 1800’de ibadete açılmıştı. Anaoğulun Haliç’in iki yakasında karşı karşıya inşa ettirdikleri iki camiden padişahınki iki mina­reli, valideninki tek minareli olunca, Mihrişah Valide’nin canı sıkılmışa benziyor. 3. Selim’in bizzat yazdığına göre kendi cami­ine de bir minare eklenmesini şu sözlerle talep ediyor:

    -“Senin camiine gıpta ediyo­rum. Diğer validelerin camileri de iki minarelidir. Benim Has­köy’deki camiime ah bir minare daha yapılsa.”

    Bunun üzerine 3. Selim “kethüdanıza yazın, yaptırır” cevabını veriyor. İşte bu noktada aralarındaki ana-oğul muhabbe­tini ve Valide Sultan’ın nezaketini çarpıcı şekilde vurgulayan cümle geliyor:

    – “Yok, ben hicap ederim; sen yaz, yaptırsın. Yaptırır ise pek hazzederim.”

    3. Selim, annesiyle arasında bu şekilde gelişen diyalogu, yazdığı hatt-ı hümayunla Valide Kethüdası Yusuf Ağa’ya aktarır­ken, annesini mutlu edebilecek uyarıyı da ihmal etmez. Camisine bir minare daha eklenmesi için padişahın emir verdiği, kethüda tarafından Valide Sultan’a da bildirilir.

    1Belge-5
    Melling’ten günümüze Halıcıoğlu’ndaki değişim
    Antoine Ignace Melling’in (1763-1831) Voyage Pittoresque de Constantinople et Des Rives du Bosphore adlı 1819’da Paris’te basılmış eserinde, Eyüp tarafından bakışa göre çizilmiş gravürde Humbaracılar Kışlası ve içindeki tek minareli Mihrişah Valide Camii görülüyor. Melling’in 1802’de İstanbul’dan ayrılmasından önce çizilmiş olması gereken gravürün bitiş tarihi 1806 olarak belirtilmiştir. Halıcıoğlu’ndaki camiyi çevreleyen kışla binaları 1894 depreminde hasar görmüş, bir bölümü ortadan kalkarak cami yol kenarında kalmış ve üzerinden Haliç Köprüsü geçirilmiştir. Kışla binaları günümüzde Fatih Sultan Mehmed Vakıf Üniversitesi yerleşkesi olmuştur.
    1Belge-2
    1Belge-1

    (Valide Sultan kethüdaları, Osmanlı düzeninde çok nüfuzlu, kudretli olurlardı. Yusuf Ağa da 1790/91’de tayin edildiği kethüdalık görevini Mihrişah Valide’nin 1805’teki ölümüne kadar sürdürmüştür. Bundan bir süre sonra hacca gitmeye niyetlenip yola çıkmış, Vehhabi İsyanı nedeniyle Medine’den geri dönüşünde bu defa da Kabakçı İsyanı’na denk gelerek İstanbul’a sokulmamıştır. Nizam-ı Cedid’in nüfuzlu insanlarından olduğu için, yeni padişah 4. Mustafa tarafından sürüldüğü Bursa’da katlettirilecektir. Günümüzde padişah kadınları ve kızlarına ait belgelerin büyük çoğunluğu, kethüdaların ölümlerinden sonra elkonulan terekeleri arasından çıkmıştır. Yayımladığımız belge de mutlaka onun terekesi ara­sında bulunup Osmanlı Arşivi’ne intikal etmiştir).

    Hatt-ı hümayunların çoğunda olduğu gibi bu belgede de tarih yazılı değildir. Dolayısıyla belgeyi zamanına isabetle oturtabilmek için bazı çapraz sorgulara ihtiyaç vardır. Humbarahane Camii’nin inşa tarihi de ihtilaflıdır. Ca­milere dair en önemli Osmanlı kaynağı olan Ayvansaraylı Hüsa­mettin’in Hadikatü’l-Cevami adlı eserinin matbu Ali Satı zeylinde Humbarahane Camii’nin açılış tarihi 1803/1804 olarak veriliyor. Bu tarihte bir hata olduğu kesin­dir; çünkü caminin 1794’te ibade­te açıldığı sabittir. 17 Mayıs 1794 tarihli bir belgede kubbesinin çatıldığı ve kurşun örtülmesine başlanıldığı (BOA.C.EV. 21165), 1209 Rebiülevvel ayında (26 Eylül-25 Ekim 1794 arası) camiye ilk defa gelen padişaha Valide Sultan tarafından mücevherli sorguç hediye edildiği kayıtlıdır (BOA.TSMA-D. 2440). Yine aynı şekilde İÜ Nadir Eserler-TY8872 numaradaki yazmada (vr. 138 a-b) cami inşaatının 1209 Rebiülahir gurresinde (26 Ekim 1794) bitirildiği ve padişahın o ayın ilk Cuma günü namazını kılıp açılışı yaptığı yazılıdır.

    Kimi kaynaklarda Valide Sultan’ın dilediği ikinci mina­renin kısa bir süre sonra eklen­diği belirtiliyor. Bu durumda 3. Selim’in Valide Kethüdası Yusuf Ağa’ya yazdığı hatt-ı hümayunun 1794’ün biraz sonrasına ait olması gerekirdi. Oysa Humbara­cılar Kışlası Camii’nin 1794, Eyüp Sultan Camii’nin 1800 tarihinde tamamlandığı ortadadır. Eyüp Sultan Camii’nin 1798-1800 ara­sındaki inşa sürecinden önceki bir tarihte Mihrişah Valide’nin oğlunun camiinin iki minareli olmasına gıpta etmesi mümkün değildi. Mutlaka Eyüp Sultan Camii bittikten ve Haliç’in karşı kıyısına iki minareli manzarası yansıdıktan sonra Valide Sultan ilgili talepte bulunmuştur. 1784- 1802 arasında 18 yıl İstanbul’da yaşayan Melling’in Haliç ve İstan­bul’u tasvir eden gravüründe de Humbarahane Camii tek mina­reli olarak resmedilmiştir.

    Valide’nin ağır seyreden bir hastalığı olduğu ve hatt-ı hümayunun yazıldığı sırada sık sık nöbet geçirdiği anlaşı­lıyor. Belgede “meraktan ah-of ediyor” cümlesindeki “merak” keder, sıkıntı, kaygı anlamına da gelir. Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin 8 Temmuz 1805 tarihli raporunda (BOA.TSMA-E. 484/7) Valide Sultan’ın hastalığına “gizli sıtma” teşhisi konularak kınakına ilacı öneriliyor. Asım Tarihi’nde Mihrişah Valide’nin 1220 Rebiülevveli’nde (1805 Haziran sonu-Temmuz) başlayan hastalığının, ölümüne kadar 2.5 ay sürdüğü belirtilirken ölüm tarihi yanlışlıkla 29 Eylül 1805 gösterilmiştir. 16 Ekim 1805’te öldüğüne göre, hekimbaşı ile vakanüvisin belirttikleri hastalık süresi uyumludur..

    Elimizdeki verilere göre 3. Selim’in kethüdaya hatt-ı hümayununu Temmuz-Ekim 1805 arasında yazdığını söyle­yebiliriz. Bu durumda 3. Selim’in annesinin acılarını biraz olsun hafifletmek, onu mutlu etmek, bir anlamda ölüm döşeğindeki son arzusunu gerçekleştirmek için dileğini kethüdasına yazdığı­nı kabul edebiliriz. Muhtemelen Mihrişah Valide Sultan, camisine çok istediği ikinci minareyi göremeden ölmüştür.

    3.SELİM’İN HATT-I HÜMAYUNU

    1Belge-Kutu

    Padişahın, annesinin ricasıyla kethüdaya gönderdiği buyruk

    Hüve Ağa
    Fe lillahi’l-hamd buraya gele[li] valideme nabet [nöbet] gelmeyor. Lakin merakdan bazı kere ah of ideyor. Lakin inşallah böyle kalur ise külliyen sıhhati dahi Hüda’dan me’mûlümdür. Bizim camie karşu olmağla ahşam bana dedi ki senin camiine gıpta idem ve sâir valideler dahi iki minarelidir. Benim Hasköy’deki camiime ah bir minare daha yapılsa dedi. Ben de kethüdanıza yazın da yaptırır dedim. Yok, ben hicab ederim sen yaz yaptırsın. Yaptırır ise pek hazz iderim deyu söyledi. Ben de olsun sabah yazayım yaptırsun dedim. Hâsılı Humbarahane Camii’ne bir minare dahi yapılmak arzu ideyor. Sen valideme yazasın ki şevketlü efendimiz tenbih eyledi sizin Humbarahane[de]ki camie bir minare dahi ısmarladım deyu yazasın, hazz ider (BOA.HAT. 1487/63).

  • Osmanlı padişahı, hiçbir dönem İslâm halifesi olmadı

    Osmanlı padişahı, hiçbir dönem İslâm halifesi olmadı

    Osmanlı padişahları 18. yüzyılın sonlarına kadar halife unvanını kullanmadı. Osmanlılar Türk soyundandı, dili Türkçeydi. Halife olmanın koşulu ise Arap ve Kureyş kabilesinden, Haşimoğlu soyundan olmaktı. Sultan Reşad 1. Dünya Savaşı sırasında cihad ilan edip Müslümanlar’ı savaşa çağırmıştı ama Araplar İngilizler’le çalışacaktı!

    Okur-yazar çoğunluğu­muzun tarih kültürü kulaktan dolma, okul kitaplarından hatırlananlar, basında okunanlardır. Bugün bile bu sığ bilgilerle “tarih” ak­tarmayı görev sayanlar var.

    Son örnek “halifelik”, “kelime-i tevhid” yazılı “yeşil bayrak” savları. Şeriat devleti olma, bunu simgeleyen keli­me-i tevhid yazılı bir de “yeşil bayrak”!

    Osmanlı Devleti bir şeriat devleti değildi. Bayrağı Türk bayrağı idi. Cumhuriyetle bu bayrak değişmedi; biçimi, ren­gi, nerelerde ne zaman açılaca­ğı-asılacağı bir nizamnameye bağlandı. Tarihî Galata Köprü­sü’nde Suudî bayrağı açılması cehalet değilse, 2024’ün ilk günlerine tarihlenen bir “fo­toğraf vakası”dır!

    “Padişah” olabilmek için Osmanoğulları soyundan bir padişahın oğlu olmak koşuldu. Ancak “hümayun”, “şahane”, “mülûkâne” bileşikli padişah sanları arasında hiçbir zaman bir “Halife-i Şahane/Mülûkâne” sanı yoktu. Ancak 19. yüzyılın 2. yarısında bir “halifecilik” akımı başladı ama, Osmanlı padişa­hını Hz. Muhammed’in halifesi saymak olanaksızdı. Osmano­ğulları hanedan geleneğinde de halifelik yoktu. Hanedan Türk, dili de Türkçe idi. Halife olma­nın ilk koşulu, Arap ve Kureyş kabilesinden, Haşimoğulları soyundan olmaktı.

    Kapak_Dosyasi_7
    Osmanlı protokolü yüzyıllarca değişmeden sürdü. Bu protokole son halife Abdülmecid Efendi de uydu. Abdülmecid’in cuma selamlığından.

    Buna karşın 18. yüzyılın son çeyreğinde Aynalıkavak Tenkihnamesi’ne, Ruslar’a tanınan ödünlere karşılık, Osmanlı padişahının da (1. Abdülhamid) bütün Müs­lümanlar’ın halifesi olduğu maddesi yazılmıştı. Kuşkusuz bunu önerenler, Müslüman Arap toplumların bunu kabul etmeyeceğini biliyordu. İslâm ulemasının da onayı yoktu. Buna karşın “halife sultan” yakıştırması 18. yüzyıl son­larından başlayarak kritik durumlarda kimi padişahların sanlarına “Halife-i Müslimin” övgüsü olarak eklendi. Sadece bir defa, 1. Dünya Savaş’ında Sultan 5. Mehmed Reşad bu sanla cihad-ı ekber ilan ederek bütün Müslümanlar’ı düşmana karşı savaşa çağırmıştı. Oysa buna ilk uyması gereken Hicaz Emiri Haşimî Şerif Hüseyin ve Araplar, bilindiği gibi İngiliz­ler’le işbirliği yapacaklardı!

    Son dönem padişahlarına “Halife-i Resulullah” değil, Müslümanlar’ın önderi anla­mında “Halife-i Rûy-i zemin”, “Halife-i Müslimin”, hatta “Zıllullah-ı fi’l-Âlem (Tanrı’nın gölgesi) gibi işlevi, yaptırımı olmayan başka onursal sanlar yakıştırıldı.

    13. yüzyıl sonu, 14. yüzyıl başında Anadolu’nun kuzeybatı bölgesinde kurucu beylerin adlarıyla tarih sahnesine çıkan Karaman, Menteşe, Aydın, Karesi gibi yerel Türk egemen­leri arasında Osman da vardı. 1281-1299 arasında Eskişe­hir-Söğüt-Bilecik bölgesini yurt edinen baba-oğul Ertuğrul ile Osman’ın örgütlediği Osma­noğulları’nın kuruluşu evresi, gazilerin fetih ve zaferleri, veli/ ermiş kimliklerin moral deste­ği ile parlak geçti. Osmanlılık, öteki beyliklerden önce “devlet” oldu. İstanbul’un alınışıyla, Batılılar’ın Ottoman Empire (Memalik-i Osmaniye) adıyla imparatorluk düzeyine ulaştı.

    Osmanlı hanedanında bu emperyal kimliği ya da portre­yi ilkin Fatih Sultan Mehmed temsil etti. Döneminde, Rume­li’nin ve Anadolu’nun “Çasar”i (Roma İmparatoru) sayılıyordu. Bu konumu, yaptırdığı sara­yın (Topkapı) Bâb-ı Hümayun denen görkemli cümle/tören kapısı alınlığındaki yazıtta vur­gulanmıştır: “Sultan’ül-Berrîn, Hakanü’l-Bahreyn” (Karaların Sultanı, İki Deniz’in Hakanı).

    Onun ardılı padişahlar da en geniş sınırlarla Doğu Avrupa, Kuzey Afrika, Mısır, Arabistan, Kafkasya ve Kırım’ın sultanıy­dılar. Roma’dan 1000 yıl sonra Akdeniz havzasına egemen, Osman’ın soyundan sıralı inen “padişah oğlu padişah”ların, yazılı buyruklarındaki sanları da “Sultanü’l-berrîn Haka­nü’l-Bahreyn” idi. Asya, Avru­pa, Afrika’da egemen oldukları ülkelerin toplu tanımı “Mema­lik-şahane”, “Devlet-i Aliyye-i Osmaniye”, “Memalik-i Âliye-i Osmaniye”, Avrupa’da Otto­man Empire’dı. Yakın zaman tarihçilerimiz de bundan çeviri Osmanlı İmparatorluğu derler.

    Kapak_Dosyasi_8
    Hilafet bayrağı diye bir şey yoktu. Seferleri önceleyen hafta ve aylarda da padişahlık simgesi tuğlar, sancak-ı şerif, yeşil -beyaz kılaptanla işlenmiş üç hilalli Liva-i sultanî Saray kapısına asılırdı.

    Şu da vurgulanmalı: İstan­bul’un alınışını izleyen dönem­lerde Arap-İslâm ülkelerini de sınırlarına katan Osmanlı padi­şahları “Hâdimü’l-Haremeyn” (Mekke ve Medine’ye hizmet eden) sanını almakla yetindiler. İslâmiyet’e hizmeti öncelediler ama bir İslâm devleti olma­yı amaçlamadılar. Örneğin “Osmanlı” adının başına-önüne bir “Türk” eklemedikleri gibi, “İslâm” da eklemediler; ama gayrimüslim uyruk ve toplu­luklara inanç-ibadet, ticaret, yaşama özgürlüğü tanıdılar.

    Fatih Kanunnamesi denen yasada, padişahlık alan ve yet­kileri belirlenmişti. Buna göre ülke Osmanoğulları’nın mülkü, mülkün sahibi de tahttaki padi­şahtı. Padişah ülkeyi ve tebaayı dilediği gibi yönetmek yetki­sindeydi; ancak bu keyfî bir yönetim değildi. Din kuralları ve örfle (yasalar) sınırlanmış bir yetkiydi.

    Padişah, Dîvân-ı Hümâ­yun’da alınan ve sadrazamca sunulan kararları onaylar; varsa önerilerini bildirirdi. Tanzimat sonrası düzenleme­de de Heyet-i Vekile (Bakanlar Kurulu) kararlarını onaylardı. Öyle ki arşivlerde telhisle­rin (karar özetlerinin) altına “onaylamıyorum!” anlamında bir sözcük değil, “mabeyn şer­hi” denen öneri yazılırdı.

    Osmanlılık, temel ve bir­leştirici kavram; ana öge de Osmanoğulları idi. Padişahlı­ğın bir olmazsa olmazı “gazâ ve cihad”dı; bunun somut belirtisi kılıç kuşanma idi. Tahta geçen şehzade, padişâh-ı âlem ve başkomutan oluyordu.

    VEZİRİAZAM / SADRAZAM / BAŞVEKİL

    ‘Yük taşıyan’ 218 vezir, 600 yıl padişah adına yetki kullandı

    İlk zamanlar Büyük Vezir/Vezir-i Kebir, giderek Vezir-i azam, sonra sadrazam, arada yine Vezir-i azam, son dönemlerde ise başvekil denen kişi; padişahın mühr-i hümayununu taşıdığından padişahın yet­kilerini de taşıyordu (kuruntulu sadrazam­lar bu mührü hamamda bile boyunların­da taşırlarmış).

    Padişah, sorumluluklarını, sözlük anla­mı “yük taşıyan” olan vezirlere, asıl büyük sorumluluğu ise başvezire (sadrazam) yüklerdi. Sadrazam, Dîvân-ı Hûmayun’un başkanı, Tanzimat ve sonrasında Meclis-i Vükêlâ/ Heyet-i Vekile (Bakanlar Kurulu) reisi konumundaydı.

    İlk vezir Alaeddin Paşa’dan sonuncu Tevfik Paşa’ya (1922) kadar, 218 sadra­zam saptanıyor. Klasik dönemde zengin gelirli hasları olan, “meşru rüşvetler” de alan sadrazamlara 1843’te 1000 altın aylık bağlandı. 2. Meşrutiyet sadrazamla­rı, nazırlardan heyet-i vekile kurarak padi­şahın onayına sunma yetkisi kazandılar.

    Sadrazamın doğrudan buyruklarına “emr-i sâni” ve “irade-i âliye” denirdi. Dîvân-ı Hûmayun’daki mutat oturumla­rından başka, ayrıca Paşakapısı Divanha­nesi’nde veya sadrazamın kendi kona­ğında, yönetime ilişkin konuları görüşmek üzere haftada 2 gün toplantı yapılırdı.

  • 2001 krizinin gölgesinde dünya çapında bir ekonomist

    Türkiye 2. milenyuma enflasyon ve işsizlik rakamlarındaki yükselişle girmişti. Şubat 2001’deki “Anayasa krizi” ise ekonomiyi anafor gibi dibe çeken dalganın başlangıcı olmuştu. O sırada Dünya Bankası Başkan Yardımcısı olan Kemal Derviş, ekonominin dümenine geçmeyi kabul ederek Türkiye siyasi-ekonomik tarihinde derin bir iz bırakacaktı.

    Türkiye’nin 19 Şubat 2001 günü Millî Güvenlik Kurulu toplantısında ya­şanan “Anayasa kitapçığı krizi” üzerine patlak veren ekonomik kriz sonrasında tanıştığı; kimi­lerinin çok eleştirdiği; kimileri­nin ise “kurtarıcı” hatta “Mesih” gözüyle baktığı Kemal Derviş 8 Mayıs’ta 74 yaşında yaşamını yitirdi.

    Derviş, Arnavut kökenli bir Türk iş insanıyla Almanya Büyükelçisi Franz Von Papen’in sekreterliğini de yapmış Alman bir annenin çocuğu olarak, 10 Ocak 1949’da İstanbul’da dünyaya gelmişti. Büyükada’da geçirdiği çocukluk ve genç­lik yıllarından sonra London School of Economics’te lisans ve yüksek lisans eğitimini, ardından da 1973’te Princeton Üniversitesi’nde ekonomi üze­rine doktora eğitimini tamam­lamıştı.

    Doktorasını bitirir bitirmez Ankara’ya gelmiş, 1973-1976 arasında bir yandan Hacettepe ve ODTÜ İktisat bölümlerinde öğretim üyeliği yaparken, bir yandan da CHP Genel Başka­nı ve Başbakan Bülent Ece­vit’e ekonomi ve uluslararası ilişkiler alanında danışmanlık yapmıştı.

    resim_2024-08-24_010506970
    Kemal Derviş, Bakanlık döneminin ardından, 3 Kasım 2002 seçimlerinde CHP listelerinden milletvekili de seçilmişti.

    Siyasete ilgisi, belki de ailevi köklerinden geliyordu; zira altıncı göbekten büyük büyük dedesi Halil Hamid Paşa da 1782’de Sultan 1. Abdülhamid tarafından tarihinin en ka­ranlık dönemlerinden birini yaşayan ülkenin sadrazamlık koltuğuna mali ve idari reform­ları hayata geçirmek üzere ge­tirilmiş; ancak 3 yıl geçmeden sürüldüğü Bozcaada’dan kesik başı İstanbul’a gönderilmişti!

    Derviş’in Türkiye siyasetiyle ilk imtihanı da çok uzun sür­memiş, 1980 darbesine giden süreçte ülkedeki şiddet olayla­rının artması ve siyasi istikrar ortamının bozulmasıyla Derviş de yeniden ABD’ye dönmüştü. 1978’de “Dış Ticaret ve Plan­lama” üzerine teziyle Princeton’dan doçentlik unvanını alan 29 yaşındaki Derviş, uzun yıllar görev yapacağı Dünya Banka­sı’nda çalışmaya başlamıştı. Burada kariyer basamaklarını hızla tırmanmıştı. 1982’de En­düstri Stratejileri ve Politikaları Daire Başkanlığı’na, 1986’da Dünya Bankası’nın Avrupa, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan sorumlu baş ekonomistliği görevine getirilmişti. Bu görevi sürdürdüğü dönemde Berlin Duvarı’nın yıkılması sonrası bir paradigma değişikliğine sürük­lenen Doğu Bloku ülkelerinin pazar ekonomisine geçiş süre­cinde görev almıştı. 1996’da ise Atilla Karaosmanoğlu’nun ar­dından Dünya Bankası Başkan Yardımcılığı görevine yükselen ikinci Türk olmuştu.

    Türkiye’nin Kasım 2000 ve Şubat 2001’de içine düştüğü mali krizler, Kemal Derviş’in Dünya Bankası’ndaki 22 yıllık kariyerini sonlandırarak ülkeye geri dönmesine yolaçtı. Döne­min başbakanı Bülent Ecevit tarafından Türkiye’ye davet edilen Derviş, Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı’na getirildi; o dönemde “Derviş Reformları” olarak da ünlenen “Güçlü Ekonomi Programı”nı ortaya koyan ekibin lideri oldu.

    resim_2024-08-24_010541444
    Kemal Derviş, 2001 ekonomik krizinin ardından kendisini Türkiye’ye davet eden dönemin başbakanı Bülent Ecevit ile…

    Derviş’in ekonomi politikası, dönemin koalisyon hükümeti­nin Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli ve Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz ile görüş ayrılıkları yaşamasına rağmen, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı tara­fından da sürdürüldü. Böylece mali (fiskal) disiplin ile birlikte kamu gelir-gider dengesi sağ­landı, enflasyonla beraber risk primi düştü ve Türkiye ekono­misine güven geldi.

    Ekonomi bilimi tarafından net bir şekilde tanımlanmış olan “ortodoks” ekonomi prog­ramının başarılı ile uygulan­ması sürecinde, Merkez Banka­sı ve bağımsız denetim-gözetim kurumlarına yasal olarak verilen ve siyasi otoritenin doğrudan müdahale etkisini azaltan Derviş dönemi reform çalışmalarının önemli katkıları vardı. Ancak siyaseten alınması zor ekonomik kararların siyasi irade tarafından alınabilme­si, ekonomik başarıyı getiren birincil neden olmuştu.

    Derviş’in sosyal demokrasi, küreselleşme alanlarında yap­tığı çalışmalar incelendiğin­de, küresel ekonomik düzene koşulsuz destek veren “saf pi­yasacı” bir ekonomist olmadığı görülür. Onu, bağımsız düzen­leyici ve denetleyici kurumların yardımıyla, kamu gücünün doğrudan piyasanın işleyişine karışmadığı ama etkili olduğu; adaletli bir gelir dağılımı ve fır­sat eşitliğini ulaşılması gereken ana hedefler olarak gören bir ekonomist diye değerlendirmek daha doğrudur.

    resim_2024-08-24_010608595
    Foreign Policy, 2005’te Derviş’i “Dünyanın en etkili 100 entelektüeli” listesine almıştı.

    Derviş, teknokrat Bakanlık döneminden sonra siyasete doğrudan katılma kararı aldı. Ekonomi programı tamamlan­madan, dolayısıyla sonuçları tam olarak alınmadan erken se­çim ortamına giren Türkiye’de, Başbakan Bülent Ecevit’in yardımcısı Hüsamettin Özkan ve dönemin Dışişleri Bakanı İsmail Cem İpekçi ile birlikte Yeni Türkiye Partisi’nin kuruluş çalışmalarına katıldı. Ancak daha sonra sürpriz bir şekilde Cumhuriyet Halk Partisi’nden milletvekili adayı olarak 3 Ka­sım 2002 seçimlerinde İstan­bul’dan milletvekili seçildi.

    Siyasi kariyerinde istediği başarıyı yakalayamayan Der­viş, 2005’te milletvekilliğinden istifa ederek Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Başkanlığı’na aday oldu. Genel Sekreter Kofi Annan tarafından UNDP Başkanı olarak atandı ve 2009’a kadar bu görevi sür­dürdü. 2005’te Foreign Policy tarafından “Dünyanın En Etkili 100 Entelektüeli” listesinde 67. sırada yer alan Derviş, tüm üs­tün meziyetlerine rağmen, bir daha Türkiye siyasetinde etkili bir görev üstlenemedi.

  • 14 aylık padişahlık, yıkım, kaos, perişanlık

    14 aylık padişahlık, yıkım, kaos, perişanlık

    24 yıl Kafes’te yaşadıktan sonra tahta oturtulan Sultan 4. Mustafa, sadece 14 aylık saltanatının ardından öldürülmüştü. Kısa saltanatı süresince, başta Kabakçı İsyanı olmak üzere bir dizi karışıklık, cinayet, rezalet meydana gelmiş; İstanbul’da cangüvenliği kalmamıştı. Bir yıkım döneminin ve 29. Osmanlı hükümdarının özeti. 

    Osmanlı tahtından 1807’de çekilen 3. Selim, 1808’de tahta oturan 2. Mahmud, parlak padişahlarken bu ikili arasındaki padişah 4. Mustafa’dan pek sözedilmez. Kabakçı ayaklanması-Alemdar/Bâbıâli Vak’ası aralığında, Selim’in tahttan indirilip bir yıl sonra “padişâhâne değil vahşiyane” öldürülmesi, Mahmud’u boğma girişimi, gericilik diklenmesi olaylarında, bu Mustafa da silik kimliğiyle anılır… 

    14 aylık padişahlık
    Murossa sorguçlu kavuğu taranmış uzun sakalı, yeni merasim kürkü mücevher kabzalı hançeri ile bayram tahtına oturmuş ürkek bakışlı 4. Mustafa, babası 1. Abdülhamid gibi saray ressamına poz vermiş.

    Bir kuzen (Selim), iki kardeş (Mustafa ve Mahmud) üçlüsünün hayat ve saltanat yazgılarının kesiştiği 1789- 1839 yarı yüzyılının en doğru anlatımları Âsım ve Cevdet Tarihleri’ndedir. Söz konusu elli yıl için Başbakanlık ve Topkapı Sarayı arşivlerinde, Fransa, İngiltere ve başka devlet arşivlerinde pek çok belge vardır. 

    29. Osmanlı hükümdarı 4. Mustafa’ın 29 yıllık kısa yaşamının sadece 14 ayı tahttadır. Önceki 28 yılda şehzade, tahttan indirildikten sonraki dört ayda da tutuklu eski padişahtır. Kendisinin, tahtını ve canını güvenceye almak için önceki padişah 3. Selim’i öldürtmesi gibi, kardeşi 2. Mahmud da aynı gerekçeyle kendisini boğdurtmuştur. Bu bahtsız padişahın kısa saltanatı, ayaklanma ve cinayetlerle başlamış bitmiş, 600 yıllık Osmanlı tarihinin bunalımlı bir evresidir. 14 ay süren saltanatında devlet yönetimini kavrayamadığı, kolay kandırıldığı, tanımadığı -cephedeki- sadrazamı azledip yine görüp tanımadığı bir veziri bu göreve atadığı saptanıyor. Osmanlı tarihinin dehşetengiz ayaklanmalarından -tarihçilerin birini yerip diğerini övdüğü- Kabakçı ve Alemdar vak’alarından biriyle saltanatı başlamış, ötekiyle sona ermiştir. İstanbul’da ve taşrada adıyla anılan önemli bir eseri de yoktur. 

    Şehzadeliğinde ve tahttan indirildikten sonra, babası 1. Abdülhamid’in Topkapı Sarayı’na eklettiği İkbâller Taşlığı çevresindeki harem ve mabeyin dairelerinde veya Çifte Kasırlar’da oturmuş olmalıdır. Sık sık tebdil gezdiği, sarayda onarımlar yaptırdığı, hat çalıştığı biliniyor. 

    Günümüzden 210 yıl önce 1807 Mayıs ayında başlayıp 1808 Eylül’ünde biten 4. Mustafa serüvenini ayrıntılı veren kaynaklardan ikisi, Âsım Tarihi (2. Cilt) ve Ahmed Cevdet Paşa’nın Târih-i Cevdet’inin 8. ve 9. ciltleridir. 

    14 aylık padişahlık
    İsyancılar suçlanmadı
    Üçüncü Selim’in tahttan indirilmesinin ertesi günü yeni padişah 4. Mustafa tarafından Kabakçı İsyanı adı verilen olayda sorumluluğu olan yeniçeri ocağının hiçbir şekilde suçlanmayacağına, isyana katılanların cezalandırılmayacağına dair hüccetin Divan-ı Hümayun’a gönderilen nüshası. Üst taraftaki kırmızı yazının altında 4. Mustafa’nın yemin ve taahhüdü bulunur. Şeyhülislam Ataullah Efendi, Sadaret Kaymakamı Köse Musa, Nakibüleşraf ve kazaskerlerin imzalarını içeren bu belgenin Osmanlı tarihinde başka benzeri yoktur.

    Babası 1. Abdülhamid’in saltanatının beşinci yılında, 8 Eylül 1779’da doğan Mustafa için veladet (doğum) şenlikleri düzenlenmişti. O sırada tahtın tek adayı, amcazâdesi şehzade Selim’di (3). Mustafa’nın kendisinden önce ve sonra doğan kardeşlerinden Mahmud (2) dışındaki 10 şehzade, bebeklik-çocukluk çağında öldü. Hayata tutunan Mustafa ve Mahmud, hanedanın geleceği için Selim’den sonraki taht adaylarıydı. 

    Mustafa’nın annesi Ayşe Sineperver’i (Seniyeperver) Nükhetsezâ adıyla, Gürcü veya Çerkes asıllı gösteren kaynaklar vardır. Padişah kızlarının ünlülerinden “Küçük” Esmâ Sultan, Mustafa’nın bir yaş büyük öz ablasıydı. 1. Abdülhamid’in öldüğü, kuzeni 3. Selim’in tahta oturduğu 7/8 Nisan 1789’da şehzade Mustafa on, kardeşi Mahmud beş yaşındaydı. Resmen ilan edilmese de Mustafa veliaht konumundaydı. 18 yıl süren padişahlığında 3. Selim’in oğlu da kızı da olmadı. Kuzenleri bu iki kardeşten başka Harem’de şehzade de yoktu; yakın gelecek bu ikiliden birine taht ve baht saklıyordu. 

    Hoşgörülü 3. Selim’in olabildiğince ve Harem ortamında özgürlük tanıdığı Mustafa ve Mahmud, kafes odalarında kapalı olmaksızın saray geleneklerine göre özel eğitim gördüler. Din, müzik, hat (güzel yazı) eğitimi aldılar. Sarayda ve arşivlerde hattatlıklarını doğrulayan yazılar, levhalar, kitabeler vardır. 

    Kabakçı Ayaklanması 

    Cevdet Tarihi’nde “Yamaklar isyanı, Kabakçı Vak’ası” başlığı altında anlatılanlar gösteriyor ki askerî yenilikleri ve sanatsever 3. Selim’in yaşam tarzını onaylamayan softaların ve mutaassıp ulema kesiminin hedefi tahtın el değiştirmesi; saraydan yansıyan haberlere göre kafadarları olan Mustafa’yı padişah yapmaktı. 28 yaşına gelmiş şehzade Mustafa, saraydaki dairesinde dilediği gibi yaşıyor, tahta geçmekte sabırsızlanıyordu. Ceditçilik (yenilikçilik) veya karşıtlığının ayrımında olmasa da saltanata haris, Avrupa’daki gelişmelerden habersiz, kolay kandırılan, o zamanki tanımla sâde-dil ve safderun idi. Çevresindekiler de Sultan Selim ricâlinin mevkilerini almakta aceleci, bu amaçla fitneler yaymaktaydılar. Ulemanın mutaassıp çoğunluğu ve İstanbul’daki sefere gitmemiş yeniçerilerse, “Moskof olmayı Nizâm-ı Cedid kisvesi giymeye tercih edeceklerini”, Boğaz Yamakları “-Moskof oluruz, Nizâm askeri olmayız!” nâraları atıyorlardı. 

    14 aylık padişahlık
    Önceki padişah III. Selim’i öldürmek için dairesine giren cellatlar, Selim’e siper olan bir kadın. (Eski tarih dergileri için yapılmış bir betimleme)

    3. Selim yaklaşan karabasandan habersiz, günlerini saz söz fasılları, Boğaziçi’nde binişler, tomak-çomak-nişan seyirleri, mesire safaları, kız kardeşlerinin yalılarında konukluk, ney üflemek ve bestekârlıkla -doğal ki “tevekkülle”- geçiriyor, sadaret kaymakamına kent içi gezilerindeki gözlemlerini içeren buyruklar yazıyordu. Oysa sadrazam ve ordu Rus cephesinde, durumla kritikti. 

    Osmanlı Sarayı, tarihinin vak’a, haile, kıyam denen ayaklanmalarından birine daha hazırdı. Yeni kıyam beklendiğinden de önce başlayarak İstanbul baharının en güzel üç gününü, 27-29 Mayıs 1807 tarihlerini dehşete boğdu. Üçüncü Cuma günü taht sahip değiştirdi. Şehzade Mustafa muradına erdi. 

    “Sultan Mustafa Hân-ı Râbî” (4. Mustafa) tahta cülus etti. Payitaht İstanbul 14 ay sürecek terörün, kıtlığın, baskınların, yağmaların, karaborsanın idamların yaşanacağı bir çalkantı evresine girmek üzereydi.

    Kabakçı yamakları ve onlarla omuz omuza yeniçeriler, bekârlar, en önde ulemadan ve yöneticilerden elebaşılar, saray surlarının iki ana kapısını aşıp Divan avlusunda taht kapısı Bâbüssade’nin önüne yığıldılar. Uğultulu bağırışlar iç sarayda yankılandı: “-Sultan Mustafa Efendimizi isteriz!” Bu tehdidi duyarak sonrasını tahmin eden 3. Selim “madem ki istemiyorlar ben de padişahlığı bırakıyorum!” diyerek devletlilere, ulemaya kırgın Cuma selâmlığına çıkmadı, dairesine çekildi.

    Sadrazam cephede olduğundan, Sadaret Kaymakamı Musa Paşa ve Şeyhülislâm Topal Ataullah Efendi, saray ağaları aracılığıyla Babüssaade önüne cülus tahtını koydurdular. Önce bu ikili ile Enderun halkının Sofa-yı hümayunda biat ettiği yeni padişah 4. Mustafa, Hırka-i saadet dairesindeki duadan sonra Bâbüssaade’den çıkıp cülus tahtına oturdu. Saraya gelerek Divan avlusunda yerlerini alan devlet ricâli, ulema ve Ocak ağaları sırayla biat ettiler. Boğaz kalelerinden, Tersane’den Tophane’ye cülus topları atıldı. Cuma selaları yeni padişahın cülusu için geciktirilmişti. 4. Mustafa’nın, ivedilikle selamlık alayına çıkıp Ayasofya’da Cuma namazı kılması ikindiyi buldu. 

    14 aylık padişahlık
    İmlası bozuk üslubu savruk
    Sultan Dördüncü Mustafa’nın Kütahya’ya sürgün edilmesi emri verdiği Başçukadar Mehmed Bey için sonradan fikir değiştirip daha uzak bir yere sürülmesini emrettiği, oldukça bozuk bir imla ve üslup eseri hatt-ı hümayunu. Başçukadar Mehmed Bey Kütahya’ya gitsün deyü yazdım idi. Şimdi bir adem gönderesin. Kütahya’ya gitmesün, daha ırak ondan öte bir bir başka mahalle gönderesiz. Emr-i hümayunumdur. Kütahya’da kalmasun daha uzak bir mahalle gönderesiz. Emr-i hümayunumdur elbet.

    Kıyamcılar amaçlarına ulaşınca öç almalar başladılar. Önce Umur-ı Bahriye Nazırı İbrahim Efendi yakalandı; gözü dönmüş Yamaklarla serserilerin önüne atılarak linç ettirildi. O gün ve ertesi gün öldürülenler arasında 3. Selim’in Sırkâtibi Ruzname yazarı Ahmed Efendi de vardı. Kabakçı Mustafa, turnacıbaşılık pâyesi verilerek Rumeli yakası kaleleri ağalığına atandı. Yeni padişah, elebaşılara pâyeler, rütbeler, paralar ihsan ederken Boğaz Yamaklarına da ziyafetler verdirdi; başta Tersane, Darbhane eminlikleri ve başka önemli görevler el değiştirdi.

    4 Haziran günü dua ile sakal bırakan 4. Mustafa, 6 Haziran 1807’de Valide alayı ile Eski Saray’dan Topkapı Sarayı’na gelen annesi Sineperver Valide Sultan’ı Bâbüsselâm’da karşıladı. 12 Haziran’da Şeyhülislam Ataullah, Eyüp Sultan’da padişahın beline Osman Gazi’nin kılıcını bağladı. 

    Köse Musa Paşa, söylenenlere safça inan padişaha, ayaklanmada ölenlerle kaçanların konaklarının ve mallarının ordu giderleri için müsadere edilmesi için buyruk verdirterek çevresindeki soyguncuların çalıp çırpmalarına fırsat sağladı. Bir ferman da ordu nizamının 1. Abdülhamid dönemindeki yapıya döndürülmesi ve Nizam-ı Cedid’in dağıtılması için yayınlandı. Orduyla cephede (Silistre’de) olan Sadrazam (Keçiboynuzu) Ağa İbrahim Hilmi Paşa azledilip, yerine 18 Haziran’da yine cephede olan Çelebi Mustafa Paşa’nın atanması, orduda da bir ayaklanma başlattı. 

    Cülus bahşişinin azlığını ileri sürerek 23 Haziran günü Süleymaniye Camii avlusunda toplanan Yamaklar ve Ocaklılar, bu kez, “Köse Musa’yı, sekbanbaşını, şeyhülislâmı istemezük” sayhalarıyla ortalığı inlettiler. Sadaret kaymakamlığına Şehsüvarzâde Hamdullah Paşa atandı. 13 Temmuz’da Ataullah azledillip Hulusi Efendi şeyhülislâm oldu. O günlerde Rikâb kethüdası Halet Efendi ile sekbanbaşı ağa ve kimi zorba reisleri konak konak gezip ab âlemleri yaparak değişikliklerin kötü sonuçlar vereceğini konuşuyorlardı. Padişaha haber gönderip Ataullah efendi yine şeyhülislam atanmazsa, bir fitne-i azime kopacağını uyardılar. Halet efendi, bu azil atama işini hemen gerçekleştirdi. 

    14 aylık padişahlık
    IV. Mustafa’nın babası I. Abdülhamid Cuma selamlığında.

    Garip bir durum da ayaklanmada öldürülen, yakalanan, malları müsadere edilen ünlülerin üstlerinden çıkan büyüler, tılsımlar, muskalardı. Eski valide kethüdası Yusuf Ağa’nın Kapıarası’nda satılan malları arasındaki toprakla dolu Edirne işi sandıklarda, üstünde “vav” yazılı bir küre (top), bir kız resmi, torba içinde insan kemiği külü, haçlar bulunmuştu. 

    Payitaht İstanbul’da ise ayaklanmalar nedeniyle zahire ve yiyecek sevkiyatı durduğundan kıtlık, pahalılık başlamıştı. Et yüzü görmeyen halk açlıktan kırılırken, kentin güvenliğinden, yiyecek-yakacak gereksiniminden sorumlu Musa Paşa, “sivri kalpak giyilmesini yasaklamakla” meşguldü. Kol gezmelere çıkarak bu yasağa uymayanları cezalandırılıyordu. Yamaklarsa başkent semtlerinde silahlı dolaşarak halkı korkutuyor, sokaklarda naralar, namuslu kadınlara laf atıyorlar, fahişeleri Boğaz kalelerine götürüyorlardı. Padişahtan da bir kez daha harçlık istediler. İstanbul, o yazı korku, açlık, pahalılık karabasanında geçirdi. 

    Saltanat sürmek sevdasıyla binişler düzenleyip teftişler yapan 4. Mustafa, 16 Eylül günü kızkardeşi “Küçük” Esma Sultan’ın Ortaköy’deki yalısında ağırlanırken, yoldan geçmekte olan Yamaklar yalıyı bekleyen Bostancılarla kavgaya tutuştu. Her iki taraftan ölenler, yaralananlar oldu. Yakalanan yamaklar, gece boğuldu. Bu sokak çatışmalarını yalının arka pencerelerinden korkulu gözlerle seyreden 4. Mustafa, saraya dönünce Sekbanbaşına zorbaları temizlemesi emrini verdi. Şehirdeki yamak avı, yakalananların öldürülmesi birkaç gün sürdü. Karışıklıkları el altından tahrik ederken casusluk da yapan Divan-ı hümayun tercümanı Sarıbeyzâde Aleko da idam edildi ama Fransa elçisi Sebastiane bu infaz nedeniyle Bâbıâli’ye giderek protestoda bulundu. Silistre’de bir başarı elde edemeyen disiplinsiz ordu Eylül ayında başıbozuk ve perişan kalabalıklar halinde Edirne’ye dökülünce, orada da kıtlık ve korku başladı. 

    Karadeniz’den gemiyle İstanbul’a gelen Nizam-ı Cedit karşıtı Tayyar Mahmud Paşa, Ekim ayı başında 4. Mustafa tarafından sadaret kaymakamlığına atandı. Yine o günlerde Rusçuk Âyanı ve Nizam-ı Cedit yanlısı Alemdar Mustafa Paşa da 5 bin kişilik milis gücünü düzene koyup harekte geçti. Rusçuk yâranı denen güvenilir adamlarından eski sadaret kethüdası Refik Efendi, padişahla görüşmesinde Alemdar’ın müdahalesi için gerekli onayı alamadı. 

    Kışın yaklaştığı günlerde her iki payitahtı (İstanbul ve Edirne) da kıtlık, soğuk, yiyecek ve yakacak sorunları bekliyordu. Ekmek ve et kıtlığı had safhada iken hastalık ve ölümler başladı. Askerî birlikler aç ve donanımsızdı; hatta ayaklanacak halde değillerdi! Başta Bozoklu Cebbarzâde Süleyman Bey, âyanlar, İstanbul’a yardımı kestiklerinden kış mevsimi tam bir kırım dönemi oldu. 

    1808 ilkbaharında kış aylarında yağan karların erimesinden ve yağan yağmurlardan büyük seller yaşandı. Trakya’da ve Anadolu’da hayvanlar telef oldu. Canlı hayvan sevkiyatı hepten durdu. Oysa İstanbullular, öteden beri Hıdırellez’de -ama az ama çok- kuzu eti yemeye meraklıydılar. O yıl Hıdırellez’de ancak birkaç kasapta kuzu eti görülebildi. “Her lokmasına hezar (bin) müşteri olmağla”, yek diğerini çiğneyerek birkaç kişi yaralandı, ölen de oldu. Cevdet Paşa’nın anlattığına göre “Ol vaktin İstanbul kadınları bu makule adetlere riayetten başka bir şey bilmez ve düşünmez olduklarından nicesi kocalarıyla Rûz-ı Hızırda kuzu eti görmedik deyü kavga edip hatta bazıları boşanmıştı”. 

    14 aylık padişahlık
    Sadrazamın ricası kırılmaya
    Sultan 4. Mustafa’nın sadrazamın ricası üzerine azletmeye karar verdiği yeniçeri ağasına gönderilecek hatt-ı hümayunun müsveddesini göndermesini istediği bir görevliye yazdığı hatt-ı hümayunu. Sadrazamın ricasına bina’ olunarak yeniçeri ağasının azli içün gönderilecek hatt-ı hümayun suretini yazup taraf-ı şahaneme gönderesiz.

    Derken bir de kasırga yaşandı. Kâğıthane ve Haliç semtleri altüst oldu. Hava gece gibi karardı. “Kasırga, önüne gelen ebniye ve eşcarı yıkıp söküp” Kasımpaşa’yı, Tersane’yi, karşı yakada da Balat ve Fener kıyılarında Haliç’i sıyırıp geçti. Birçok gemi ve kayığı sil süpür etti. İstanbul’un bağ ve bostanları mahvoldu. 8 Temmuz’da da şiddetli bir sağanak indi. Yağmur olanca şiddetiyle elli saat sürdü. Kimi aydınlar bu olaylara bakıp “Ufk-ı manevi nasıl karanlık ise / Ufk-ı mer’i dahi öyle bulanık” dediler. 

    4. Mustafa ise önceki padişahları öykünerek sık sık tebdil gezmekte, ama köklü tedbirler almak ve buyruklar vermekte müteredditi. Oysa zorbalar rezalet çıkarmak, vurmak-kırmak, saldırmakta pervasızdı. Örneğin yerli Rumlar, istedikleri haracı vermediği için Rumelifeneri kilisesini işgal ederek “burayı cami yaptık” diyebilmişler; buna ses çıkarmayan yetkililer, Rum ahalinin yıllık cizyeyi toptan ödemeleri üzerine işgali kaldırtmışlardı. Üsküdar’ın düzen ve güvenliğinden sorumlu Bostancı Hasekisi Ağa ise onlarca Bostancı ile sözde kol gezerek halkı haraca kesmekte, koyun getiren celepleri soymakta; bu arada Üsküdar zorbalarından Hamalbaşı ile Eskici Hüseyin de Bostancılardan geri kalmamaktaydı. 

    Rus saldırısı olasılığı nedeniyle Domuzderesi’nden Karaburun’a kadar muhafız atanan İzmit Paşası, Yamaklardan birkaçını suç işlediler diye yakalatıp çardak kulluğuna kapattığı için tabyacılar burayı bastı. Yoldaşlarını kaçırarak Kuruçeşme’de bir çilingire prangalarını açtırdılar. Rezalet denebilecek bir eylemi de Macar Kalesi dayısı Kerim Çavuş yaptı. Karaköy’deki kahvehanesine izin verilmediği için adamlarıyla Galata Kulesi kulluğunu bastı. Sonra İstanbul’a geçip Ağakapısı’nda, Yeniçeri Ağası vekili ve İstanbul muhafızı konumundaki sekbanbaşını yakaladı ve gecelik entarisiyle Galata’ya götürüp hapsetti. 4. Mustafa’nın bu rezalete tepkisi, sekbanbaşını azledip bir başkasını atamak oldu. 

    14 aylık padişahlık
    4. Mustafa’nın Nizam-ı Cedid ve İrad-ı Cedid’i yasaklayan Hatt-ı hümayunu 

    Bunlar olurken İstanbul’da 13 Mayıs günü bir kadın eylemi yaşandı. Semt ve mahalle kadınları bir ellerinde sopalar, ötekinde boş tencereler ile İstanbul kadısının konağını bastılar. Sofra başındaki kadının çevresini sardılar: “-Papaz herif, sen böyle mükellef sofrada taam eylerken biz açlıktan kırılıyoruz! Bir ciğer 20 para, haberin var mı?” dediler. Kadı hareme kaçtı. O gün selamlık alayı vardı. Bu yürekli kadınlar kalabalığı, bu kez 4. Mustafa’nın yoluna çıkıp arzuhal sundular ve “-Padişahın kullarından haberi var mı? Pahalılığa dayanamıyoruz!” dediler. 

    Diğer yandan Kerim Çavuş’un eylemlerine kızan Kabakçı Mustafa, 17 Mayıs günü yamaklarına Macar Kalesi’ni kuşattırdı. Kaledekiler de Yuşa Tepesi’ne toplar çıkartıp siper kazarak savunmaya geçtiler. Kerim Çavuş öldürüldü, Kabakçı kaleyi teslim aldı. Buna karşılık Macar Kalesi yamaklarıyla birleşen Ocaklılar, Cebeciler, Kalyoncular, Ağakapısı’nı basarak sekbanbaşını tutsak aldılar. Beyazıt’ta bir kent savaşı başladı. Birçok yeniçeri öldürüldü. 

    14 aylık padişahlık
    Topkapı Sarayı Kazaağlar dairesindeki kitabelerden: Soldaki manzum metin Sultan 4. Mustafa, sağdaki kardeşi 2. Mahmud tuğrası 

    Kasımpaşa’da da donanma askerleri Ermeni kilisesini basarak âyin yapan papazlarla cemaati âyin giysileriyle önlerine katıp Kaptanpaşa Divanhânesi’ne götürdüler. Kaptanpaşa Seyyid Ali Paşa sözde askerleri azarlayıp cemaati serbest bıraktırdı. Bir mizansen sergilendiği açıktı. Ermeniler ikinci bir baskın olmasın diye aralarında para toplayıp Ali Paşa’ya 15 kese rüşvet verdiler! 

    Kargaşa medreselere de sıçradı: Olay, bir medrese yobazının kulluk neferleriyle fahişe kavgası ettikten sonra medreseye sığınmasıyla başladı. Gelen yeniçeriler medreseyi kuşatınca, yobaz da kaçıp Fatih Camii’ne sığındı. Medreselilerle yeniçeriler cami avlusunu harp meydanına çevirdi. Yine ölenler, yaralananlar oldu. Sadaret kaymakamı Tayyar Mahmud Paşa azledilip Dimetoka’ya sürüldü. 

    14 aylık padişahlık

    Saray ve Paşakapısı ileri gelenleri, İstanbullular, 3. Selim’le 4. Mustafa dönemlerini “gündüz ile geceye” benzetirken, Selim karşıtları bile bir yıl öncesini aramaktaydı. Sarayın iç dünyasındaki kaygı ise başkaydı. 3. Selim’in çocuğu yoktu. Bir yıldır tahtta olan bu genç padişahın da henüz çocuğu olmadığı gibi, hamile kadını, cariyesi de yoktu. Kahvehaneler de Osmanoğullarının söneceği konuşuluyordu. Sarayın Harem dairesinde münzevi yaşayan Selim ise kuzeni şehzade Mahmud’u gelecek için tek umut gördüğünden, görüşebildiği zamanlarda ona kendi deneyimlerini, saltanat ve hükümet işlerini anlatıyordu. 

    30 Haziran 1808 günü Tersane-i Âmire’de 4. Mustafa’nın da bulunduğu geleneksel törenle yeni bir kalyon denize indirildi. Gerçi donanmada 23 kalyon, 12 fırkateyn, 2 korvet vardı ama bunlara bindirilecek ne kalyoncu, ne kumanda edecek zabit yoktu. Kalyoncular dağılmış, subaylar Kabakçı ayaklanmasında öldürülmüş veya kaçmıştı. Donanma ve ordu için para da yoktu. İlk kez bir dış borçlanma gündeme geldi ve 4. Mustafa bir nâme-i hümayunla Fas hâkiminden 20 bin kese borç istedi! Şeyhülislâm konağındaki toplantıda, Edirne’den gelen sadaret kethüdası, müsadere edilen malların 120 bin kese tutması gereken toplam bedellerinin ne olduğunu sordu ve elde avuçta bir şey kalmadığını öğrendiğini söyleyerek ithamlarda bulundu. 

    O günlerde Rusçuk Yârânı denen ve çoğu 3. Selim zamanında önemli görevlerde bulunan padişah yanlıları; sadaret mektupçusu Tahsin, başmuhasebeci Râmiz, Tuna Yalısı Mübayacısı Behiç, sadaret kethüdası Refik, reisülküttâb Galib Efendilerle, Alemdar Mustafa Paşa, ortalığı velveleye vermeden Edirne’ye geldiler. Alınan karar gereği ilk önce yollar ve konaklar gelip gidenlere kapatıldıktan sonra, Pınarhisar Âyanı Hacı Ali Ağa 300 süvarisiyle ansızın Rumelifeneri Kalesi’ni basıp Kabakçı Mustafa’yı öldürdü. Yamakların İstanbul’dan getirdikleri toplara kaledeki toplarla karşılık verildi. 14 Temmuz’da sanki bir muharebe yaşandı. Kırılmaya başlayan Yamaklar, köyü yaktılar. Rumelikavağı, Sarıyer, Yeniköy de yakılıp yıkıldı. Herkes can korkusuna düşüp kayıklarla kaçmaya başladı. Yamaklardan 300, Alemdar milislerinden de 12 kişi öldü. 4. Mustafa durumdan kaygılanıp Hazine Vekili Nezir Ağa’yı Edirne’ye göndererek sadrazamı ve orduyu İstanbul’a çağırdı. 

    14 aylık padişahlık
    Hamidiye (1. Abdülhamid) Türbesi’nde 4. Mustafa Sandukası 

    Sadrazam Çelebi Mustafa Paşa ve Alemdar Mustafa Paşa ayrı ayrı 18 Temmuz’da İstanbul’a geldiklerinde, 4. Mustafa da Sancak-ı Şerif’i karşılamak üzere Davudpaşa Kasrı’ndan Kırkkavak’a gelmişti. Sadrazamla Rusçuk âyanını burada kabul etti. Böylece Osmanoğullarının yazgısına hükmeden üç adaş, Sultan Mustafa, Sadrazam Mustafa, Bayraktar Mustafa biraraya gelmiş oldular. Devlet erkânı da Kırkkavak’a gelmiş bulunuyordu. 

    Nizam-ı Ceditçiler, Alemdar’a padişahı ve sadrazamı tutuklamayı önerdiler. 3. Selim, bu durumda hiçbir sorun yaşanmadan sarayda tahta oturtulabilecekti. Alemdar -taşralı civanmertliğiyle- buna yanaşmayarak padişahı ve devlet erkânını İstanbul’a uğurladı. Kendisi de milisleriyle Çırpıcı Çayırı’nda ordugâh kurdu. Bu karar, bir bakıma 3. Selim’in, 4. Mustafa’nın, Alemdar’ın yazgılarını belirledi. Şöyle ki Çelebi Mustafa Paşa, Yeniçerileri kışlalarına gönderip atamalar yapmaya koyuldu. Alemdar Mustafa Paşa ise 21 Temmuz’da pür-nakıl silahlı milislerinin ortasında gücünü sergileyerek İstanbul’a girdi. Alay Köşkü önünde padişaha alay gösterdi. Rusçuk âyânını kendisine sadık bir taşra paşası gören padişah, sadrazama bir hatt-ı hümayun yazarak “bu has ve kahraman veziri, devlet murahhası ve serdar atadığını” bildirdi. Ama bir hafta sonra Alemdar, Bâbıâli’yi basıp Çelebi Mustafa Paşa’dan sadaret mührünü alıp kendisini de surdışındaki ordugâhına gönderdi. 

    Alemdar, İstanbul’un her köşebaşını Kırcalılara tutturduktan sonra devlet adamlarını da saraya çağırttı ve yakın korumalarıyla Soğukçeşme kapısından saraya çıktı. Bir anda sarayın ortakapısının önünü binlerce Kırcalı doldurdu. Bu kapıdan geçen Alemdar, Bâbüsssade önündeki namazgâha oturdu. Padişahın başyâveri konumundaki silahdar ağayı çağırtarak sadaret mührünü teslim etti. Silahtardan mührü alan padişah, yanında bulunan şeyhüislâm ve kızlarağasıyla mührü Alemdar’a gönderip kendisini sadrazam atadığını bildirdiğinde, paşa pek sâfiyâne “-Ben mühür almaya değil, Sultan Selim Efendimizin elini öpmeye geldim!” deyiverince şeyhülislâmla haremağası iç saraya döndüler. Kapı önünde Sultan Selim’in huzuruna çıkmayı bekleyeduran Alemdar, bir gaflette daha bulunarak eski padişahın dışarı çıkmak istemediği haberini getiren kızlarağasına: “Sultan Mustafa’ya var söyle dairesine çekilip rahatına baksın. Bize güngörmüş padişah gerek!” dedi ve yine içeriye giden kızlarağasının arkasından Babüssaade sımsıkı kapatıldı.

    İç sarayda, 4. Mustafa dışında bu gelişmelerden kardeşi şehzade Mahmud’un da eski padişah Selim’in de herhalde haberleri yoktu ve bu üçlü, Osmanlı hanedanının o an hayattaki erkek bireyleriydi. Alemdar’ın kapıları kırdırarak içeri girebileceğini, tahtından ve belki canından olacağını kuran 4. Mustafa, çevresindekilerin de telkiniyle Selim’i ve Mahmud’u öldürterek hanedanın tek erkek bireyi kalmak için Enderunlulardan, Baltacılardan, hatta cariyelerinden infazcılar görevlendirdi. Bunlardan bir grup önce Selim’i dairesine giderek kadın ve cariyelerin savunmasını kırıp eski padişahı başını yararak öldürdüler. O sırada bir harem ağası ile cariyelerinin Harem damına çıkarttıkları şehzade Mahmud ise öldürülmekten kurtuldu. 

    Bunlar olurken Bâbüssaade’nin kapı kanatlarını kırdırıp iç-saraya giren Alemdar, Selim’in arz odasının önüne getirilmiş cesedini gördü. Şehzade Mahmud, damdan indirilip arz odası önüne getirildi ve Alemdar ilk biat eden oldu. “Padişah benim, Mahmud’u kim padişah yaptı?” diye bağıran Mustafa, hünkâr imamınca teskin edildikten sonra Harem dairesindeki Kafes Kasrı’na kapatıldı. 

    2. Mahmud’un saltanatının 28 Temmuz-17 Kasım 1808 tarihleri arasında ilk 112 gün boyunca tutuklu kalan Mustafa, Alemdar Vak’asının son kertesinde yeniçeriler sarayı kuşatınca, bu kez 2. Mahmud ağabeyini boğdurtarak hanedanın tek erkek varisi kaldı. 

    Ertesi gün babası Abdülhamid’in Bahçekapı’daki türbesine gömülen 4. Mustafa için, dedikodu meraklısı İstanbullular, gece boğulan Mustafa’nın dairesinden kadın bağırışlarının Demirkapı semtinde duyulduğu, cenaze alayında omuzlarda taşınan tabutun –hafifliğinden- boş olduğunun anlaşıldığı, Mustafa’nın boğulmadığı, asilerin ümidini kırmak için boş tabutla cenaze alayı yapıldığı, Mahmud’un da tahttan indirilip ablası Esma Sultan’a biat edileceğini konuştular… 

    4. Mustafa ve Ailesi

    Boğdurmalar ve uydurmalar

    Padişah 4. Mustafa’nın 28 yaşına kadar Topkapı Sarayı Harem dairesinin Çifte Kasırlar da denen, şehzadelerin kapatıldığı “Kafes Kasrı”nda veya babası 1. Abdülhamid’in yaptırdığı İkbâller ve Mabeyn dairelerinde hayatını geçirdiği tahmin ediliyor. Ailenin en uzun ömürlü bireyi, annesi Ayşe Sineperver Valide Sultan’dır. Onun öz kızı, 4. Mustafa’nın bir yaş büyüğü “Küçük” Esma Sultan’dı. Oğlunun boğulmasından sonra Eski Saray’da daha 20 yıl yaşamış, 1828’de ölmüştür.

    4. Mustafa tahta çıkıp haremini kurduğunda “kadın” payesi vererek edindiği eşlerini, A.D Aldersun The Structure of the Otoman Dynasty’de Seyyare (öl.1817?), Dilpezir (öl.1809?), Şevkinûr (öl.1812), Peykidil (öl.1808) adlarıyla veriyor. 2. Mahmud tahta çıkınca ağabeyinin kadın ve cariyelerinden, cellatlara 3. Selim’in ve kendisinin dairelerini gösteren 10’unu Kızkulesi’nde boğdurup denize attırmış. Peykidil Kadın’ı da çevirdiği entrikalar nedeniyle boğdurmuş. 

    4. Mustafa’nın adı bilinmeyen bir kadını için de gerçek veya uydurma tarihe geçmiş bir öykü vardır. Şehzadelerin tahta geçmeden çocuk edinmeleri bir hanedan yasağı olduğuna göre 1807’de 28 yaşında tahta çıkan Mustafa’nın o tarihte cariye eşi ve çocuğu yoktu. Kısa saltanatında da eşlerinden doğuran olmadı. Tahttan indirildiği sırada hamile olan bir eşinin doğurduğu Emine Sultan, sekiz aylıkken 6 Mayıs 1909’da ölmüş ve büyükbabası 1. Abdülhamid’in türbesine gömülmüş. Bu kızın adını, dadısı Muhteviye’nin kitabeli mezarı Karacaahmet’tedir: “… Hüdavendigâr-ı sâbık Sultan Mustafa Han hazretlerinin kerime-i muhteremesi Emine Sultan’ın dadısı ve Said Bey’in halilesi merhume saraylı Muhteviye Hatun…”

    4. Mustafa’nın, adı, hatta varlığı kesin bilinmeyen bir beşinci kadını daha varmış. Bu kadın da kocası tahttan indirildiğinde veya idam edildiği sırada hamile imiş. Bir yolunu bulup bindiği Rus gemisiyle memleketi Gürcistan’a dönmüş. Orada doğurduğu çocuğa Ahmed Nâdir adı verilmiş. Bu kuşkulu/düzmece şehzade ile annesi hakkında, Çiçek Hatun-Cem Sultan, Zafire –(şehzade) Osman öyküleri gibi bir serüven düzülmüş. (Prof. Dr. Semavi Eyice, “Ahmed Nadir: Osmanlı Tarihinde Esrarengiz Bir Düzmece Şahzâde”, Tarih ve Toplum, S.55 Temmuz 1988, s. 383-4)