1516’da osmanlı hâkimiyetine girişinden itibaren dinsel, mezhepsel ve etnik çeşitliliği sürdürme yeteneğine sahip bir idari örgütlenmenin de desteğiyle, yaklaşık 400 yıl farklılıkları koruyarak birlikte yaşama pratiğini geliştiren suriye toplumu, baas rejimiyle birlikte ideolojik bir şemsiyenin altına girmek zorunda kalmıştır. 1947 yılında şam’da yapılan ilk kongreden 6 yıl sonra arap diriliş partisi ve arap sosyalist partisi’nin birleşmesiyle kurulan baas partisi, arap milliyetçiliği, birlik ve sosyalizm düşüncelerini harmanlayarak hızlı bir örgütlenme sürecine girmiştir.
Antik Yunanlıların “üç kıtanın buluştuğu yer” olarak tanımladığı Suriye coğrafyası, geçtiğimiz yüzyılın başlarına kadar bugünkü Lübnan, Ürdün, Filistin, İsrail ve Suriye’yi içine alan geniş bir bölgenin adıydı. Nitekim Osmanlı’nın doğu ticaret yolu üzerindeki kilit mevkilerinden olan Bilad-ı Şam, ilk kez 1864’te “Suriye” vilayeti adını almış1 ve yaklaşık yüz yıl sonra Hafız Esat döneminin “Büyük Suriye” projesinin sınırları da bu çerçevede şekillenmiştir.
KAYNAK: DEPO PHOTOS
Baas Rejimi ve Suriye
Orta Doğu’ya Batı emperyalizminin müdahalesine karşı “Ebedî Misyonu Olan Tek Arap Ulusu” (Ümmetun Arabiyyetun Vâhide, Zâte Risâletun Hâlide) sloganıyla tüm Arap ülkelerinin tek çatı altında toplandığı laik, sosyalist bir Pan-Arap yönetimi kurmayı hedefleyen Baas Partisi’nin temel hedefi Avrupa’dakine benzer bir Arap Rönesansı başlatmanın ve eski ihtişamlı günlere dönmenin mümkün olabileceğini göstermektir. Lakin bu ideolojinin iktidara gelebildiği iki ülke olan Irak ve Suriye’de de görüldüğü üzere Baas rejiminin beklenen hedeflere ulaşamadığı gibi en belirgin özelliği, çoğunlukları azınlık yönetimlerinin hükmü altına almak ve majör kimlikleri otoriter bir ideolojik yönelimle baskılamak olarak şekillenmiştir. Özellikle ülke içindeki etnik ve mezhepsel gruplara olan şedit politikaların yarattığı iç hasarlar dış politikadaki taşkınlıklarla beslenince her iki ülkede de rejimin meşruiyeti sorgulanır hâle gelmiştir. Irak’ın Kuveyt üzerindeki iddiaları ve Suriye’nin Lübnan, Filistin ve Ürdün’ü büyük Suriye Devleti’nin bir parçası olarak görmesi de çevre coğrafyalarla olan politik ilişkileri zehirlemiştir.
KAYNAK: DEPO PHOTOS
Suriye’de laik ve sosyalist bir milliyetçilik örtüsünün arkasına gizlenen tek parti sultasının devamını sağlamak zaman zaman çok sert politik şiddet uygulamalarını da teşvik etmiştir. Suriye halkı Baas rejiminden Esat rejimine doğru evrilen süreçte ağır bir zulüm ve baskı sürecine maruz bırakılmış; 2011’de bir iç savaşa evrilen çatışma dönemi sistemin bütün açıklarını ortaya çıkarmıştır. Politik sorunlara ilaveten mezhepsel ve etnik ayrışmaların gölgesinde Suriye’de ne bir toplum ne de bir ulus inşası mümkün olmuştur. Tıpkı Irak’taki gibi Suriye’de de azınlığın çoğunluğu yönetebilmesinin tek yolu olarak siyasal baskı ve şiddetin rejimin temel karakteristiği hâline gelmesi tercih edilmiş ve 21. yüzyılın dinamikleri her iki ülkede de değişimin fitilini ateşlemiştir.
Üst Kimlik İnşasının Zorluğu
Suriye ve çevre coğrafyasında bir türlü durulmayan suların en önemli sebebi kuşkusuz çok kimlikli bir imparatorluğun bakiyesi olan bu topraklarda birleştirici ve toparlayıcı bir üst kimlik inşasının zorluğu olmuştur. Osmanlı’dan artakalan topraklar üzerinde halen var olan kırktan fazla devlet arasında, uluslaşma sürecini henüz tamamlayamamış hemen her ülkede irili ufaklı kimlik (etnik ve mezhepsel) sorunlarının varlığı müzmin çatışmaların temel besleyicisi olagelmiştir. Ancak unutulmamalıdır ki zaman zaman Avrupa’daki Otuz Yıl Savaşları’na benzetilen Orta Doğu’daki kimlik çatışmalarının ardında hem devlet içi sosyoekonomik mücadeleler hem de devletler arasında süregiden stratejik rekabet de bulunmaktadır. Bu nedenle kimlik üzerinden şekillenen çatışmaların ekonomik, jeostratejik ve psikopolitik uzanımlarını göz ardı etmek bizi yanlış sonuçlara götürebilir.
KAYNAK: LIBRARY OF CONGRESS ARŞİVİ
Tüm bu parametreleri de göz önüne alarak baktığımızda bütünlüklü bir ulusal kimlik inşa edememiş ülkelerin başlıca ortak noktasının ekonomik, sosyal ve siyasal yararlanma olanaklarının belli azınlıklar lehine aktarılması olduğunu söyleyebiliriz. Dışarıdan kaynaklı jeopolitik mücadelelerin vekil güçlerinin de dahil olduğu iç grup çatışmalarının kronikleşmesi ve müzminleşmesi ise Suriye’nin son on yıllardaki görünümünü olabildiğince yansıtmaktadır. Oysa ulusal kimliğini 1920’lerin başında inşa etmiş Türkiye gibi Suriyeliler de aynı dönemlerde bir kurtuluş savaşı vermiştir.
Suriye’de Fransız İdaresi
Yaygın olarak bilinenin aksine, Suriyeliler Osmanlı sonrası manda yönetimine istekli olmamış, bağımsızlık yanlısı Arap milliyetçiler sadece Fransız idaresini protesto etmekle kalmayıp 7 Mart 1920’de toplanan Büyük Suriye Kongresi’nin bağımsızlık kararının ardından ertesi gün Faysal’ın liderliğinde Lübnan’ı da içine alan Birleşik Suriye Krallığı’nı ilan etmiştir. İngilizler ve Fransızlar tarafından derhâl reddedilen bu ilan, Milletler Cemiyeti’nin de verdiği destekle, Kral Faysal’ın bizzat teslim olmasına kadar büyük bir baskı ortamı yaratmıştır. Faysal’ın Savunma Bakanı olan Yusuf el Azma’nın liderliğinde teslim olmak yerine çatışmayı tercih edenler ise 24 Temmuz 1920’de modernize tanklar ve uçaklarla desteklenen Fransız kuvvetleri karşısında alınan büyük yenilgiden sonra yönetimi Fransızlara bırakmak durumunda kalmışlardır. 1946’ya kadar süren Fransız manda yönetimi boyunca Arap milliyetçiliği bağımsızlık direnişinin en güçlü damarı hâline gelirken, isyancı hareketlerin Kuzey Afrika’daki sömürgelerine sıçramasından endişe duyan Fransızlar idari alanda yaptıkları düzenlemelerle Hristiyan, Alevi ve Ermeni kimlikleri güçlendirip, milliyetçi hareketleri sınırlamaya çalışarak kimlik gruplarını birbirinden ayrıştırıcı politikaları empoze etmişlerdir.
“osmanlı dönemi boyunca birlikte yaşamı destekleyen merkez idarenin, manda idaresi döneminde böl ve yönet stratejisine geçmesinin sonuçlarını bugünkü suriye’nin parçalanmış görünümünde izlemek mümkündür.”
Birlikte Yaşamdan Böl ve Yönet Stratejisine
Osmanlı dönemi boyunca birlikte yaşamı destekleyen merkez idarenin, manda idaresi döneminde böl ve yönet stratejisine geçmesinin sonuçlarını bugünkü Suriye’nin parçalanmış görünümünde izlemek mümkündür. Edward Azar, daimî parçalanmışlık ve savaş hâlindeki topluluklar arası ilişkiyi “müzmin çatışma” (protractable conflict) kavramı çerçevesinde değerlendirirken bu tip çatışmaların ırk, etnisite, din ve kültür temelli olarak derinlemesine bölünmüş heterojen ve çok kimlikli toplumlarda yaygın olarak görüldüğünü ifade etmektedir. Ona göre çok kimlikli toplumlar genel olarak ulus inşa sürecinde başarısız ve ekonomik olarak az gelişmiş oldukları gibi, istikrarlı siyasi yapılar ve süreçler geliştirmelerini sağlayacak iç uzlaşmadan da büyük ölçüde yoksundurlar. Azar, eski sömürgeci güçlerin “böl ve yönet” siyasetinden kalan siyasi ve ekonomik mirasın, gruplar arasında onarılamaz travmalara neden olduğunu ve gruplar arası tarihsel rekabetlerin iç uzlaşmanın sağlanmasında ciddi engel teşkil ettiğini söylemektedir. Ona göre bu gibi ülkelerde genellikle bir ya da birkaç sosyal grup iktidarı ve devlet kurumlarını kontrolünde tutmakta ve diğer toplumsal grupların ihtiyaçları ve talepleri ise pek dikkate alınmamaktadır. Suriye’deki müzmin çatışmanın devamlılığını sağlayan tarihsel faktör de özünde budur.
Çok kimlikli bir yapıyı sürdüren günümüz Suriye’sinde nüfusun yaklaşık %90’ı Arap olsa da geri kalanını Kürtler, Türkmenler, Çerkezler, Ermeniler, Süryaniler ve Yahudiler gibi grup kimliği tahkim edilmiş diğer etnik azınlıklar oluşturmaktadır. Bununla birlikte Arap nüfusun %70’i Sünni mezhebine mensup iken diğer %30’luk kesim ise Alevî (Nusayrî), İsmailî, Şiî, Hristiyan mezheplerindendir. Tüm bu bölünmüşlük içerisinde Suriye halkı kendisini Suriyelilik üst kimliğinden çok alt kimlikleri ile tanımlamakta ve ulusal bir üst kimliğin inşasında psikopolitik birtakım kısıtlar söz konusu olmaktadır. Zira ulus, sadece kâğıt üzerinde, somut bazı nitelikler çerçevesinde ve tek tip bir ölçütle tanımlanabilen bir büyük toplumsal grup değildir.
Ne dil ne din ne coğrafya ne de etnisite gibi somut özellikler tek başına bir halk topluluğunu ulus yapmak için yeterlidir. Ulusal kimlik soyut bir tahayyüldür ve duygusal bir özdeşleşme, dayanışma ve bütünleşme hâlini anlatır. Bu psikopolitik tasarım, “biz”lik hâlini bütün somut ve soyut benzerliklerin ve aynı zamanda da farklılıkların üzerinde bir yerde konumlandırmaktadır.
KAYNAK: SHUTTERSTOCK
Ulus Kimliğinin Yapıcı ve Ayırt Edici Unsurları
Siyaset felsefecisi David Miller ulusun kimliğinin yapıcı ve ayırt edici unsurlarını somut bazı ortak özelliklerin yanı sıra bir arada yaşama isteği ve vatandaşlık bilinci; tarihsel süreklilik ve ortak gelecek düşüncesi; sahip olunan vatana bağlılık; ortak kamu kültürü/ulusal karakter ile paylaşılan zafer ve başarı anlatıları olarak tarif etmektedir.
Ona göre ulusal kimlik, bu unsurların sürekli olarak yapılandırılarak kolektif hâle gelmesiyle biçimlenmektedir. Birden fazla etnik grubu içeren ulus devlet modelinde, kurucu yapı taşları üzerinden birbirine bağlı, özdeşim kurabilen bir “psikolojik topluluk” kurgulanmaktadır. Bu tasarım gerçekleşmediği zaman, yani uluslaşmasını tamamlayamamış topluluklarda bağlılık devletin merkezine değil etnik, dinî, mezhepsel iç gruplara yönelik olmaktadır. Ulusal kimlik bütünleşmesi sağlanamadığı ölçüde iç gruplar geçmişe dair gruplar arası çatışma anılarını kolektif hafızada tutmaya ve geçmiş travmalarını kendi gruplarını tahkim etmekte kullandığı anlatılarla derinleştirmektedir. Suriye halkı Kerbela’dan bu yana süren mezhepsel bir ayrışmanın olduğu kadar imparatorluk sonrası politik homojenleştirme adına yapılan etnik baskıların; Baas sonrası azınlık diktasını koruyabilmek adına uygulanan siyasal şiddetin ve Arap Baharı’nın ardından radikal Sünni gruplarca uygulanan kitlesel terörün bütün anılarını kolektif hafızasında tutan bir topluluktur. Bu yüzden de rehabilite edilmesi zaman alacaktır.
Suriye’de 1962’den itibaren uygulanan olağanüstü halin, Arap Baharı’nın dinamikleriyle önce kitlesel isyana ve sonrasında terör ve iç savaşa dönüşmesinin ardından Heyet Tahrir el- Şam’ın (HTŞ) liderliğinde devrimsel bir yapılanmaya doğru evrilmesi ülke tarihinde yeni bir sürece işaret etmektedir. Ancak HTŞ, kuruluşundan itibaren cihatçı ve terör stratejisi uygulayan bir örgüttür. Bu nedenle liderliğini Ahmet el Şara’nın yaptığı bu radikal Sünni hareketin, ekonomik, sosyal ve siyasal imkânları toplumun geniş kesimleri lehine aktarıp aktaramayacağı ve farklı grup kimliklerinin asimilasyona uğramadan varlıklarını ve saygınlıklarını koruyup koruyamayacakları henüz bilinmemektedir. Kaldı ki Suriye coğrafyası Kafkaslar, Orta Doğu, Doğu Akdeniz, Kuzey Afrika’yı birbirine bağlayan çok kritik bir jeopolitik hattın deniz açılımını sunmaktadır. Bu nedenle aynı anda yerel, bölgesel ve küresel aktörlerin sadece vekâleten değil bizatihi içerisinde yer aldıkları çok karmaşık bir ağın rekabet alanıdır.
Orta Doğu coğrafyasındaki geleneksel rekabete yakın zamanda küresel ticari koridorlar savaşının da eklenmesi bölgenin siyasi önemini artırmıştır. Güney koridor alternatifine ilave olarak Hindistan, Orta Doğu ve Avrupa’yı birbirine bağlamayı amaçlayan IMEC (India-Middle East-Europe Economic Corridor) projesinin imzalanması ise oyun değiştirici öneme haizdir. Bu hattın Hindistan Mumbai’den başlayarak, Dubai’den Arap Yarımadası’na girişi ve İsrail üzerinden Doğu Akdeniz’e çıkışının planlanması tüm bölge denklemini değiştirmiştir. Artık temel amacın İsrail’in çevre ülkelerden gelen tehditlere karşı güvence altına alınması değil, koridorun tehditlerden arındırılması olduğunu söylemek mümkündür.
“orta doğu coğrafyasındaki geleneksel rekabete yakın zamanda küresel ticari koridorlar savaşının da eklenmesi bölgenin siyasi önemini artırmıştır. güney koridor alternatifine ilave olarak hindistan, orta doğu ve avrupa’yı birbirine bağlamayı amaçlayan ımec projesinin imzalanması ise oyun değiştirici öneme haizdir.”
Suriye bugün gelinen noktada en büyük sınır komşusu olan Türkiye’nin olduğu kadar bir yandan ABD-İsrail, bir yandan İran-Rusya ittifakının, başta Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerinin de oyun alanıdır. HTŞ zaferi sonrası ortaya çıkan sonuç ilk etapta İran ve Rusya ittifakının bölge stratejisi açısından ciddi bir hezimet olarak görünse de her iki ülkenin bölgedeki vekil güçlerle olan yakın ilişkisi, siyasi dengenin daha uzun süre hassas ve kırılgan olacağını göstermektedir. Bu bakımdan HTŞ’nin yakın zamanda lağvedileceği düşüncesinden hareketle Suriye’de anayasal standartlar güvence altına alınmış ulusal bir üst kimliğin oluşturulmasının ve liberal demokratik olması pek beklenmese de en azından hakkaniyetli bir siyasal model kurgulanmasının yalnızca insani değil, aynı zamanda siyasi bir beklenti olduğunu da söylemek gerekir. #









