Sessizliğin kırıldığı anlar: Adalet savaşı kahramanları

Kadınların adalet arayışı, sinema ve TV ekranlarında da özellikle 90’lardan itibaren farklı bir nitelik kazandı. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı savaşın kurgudaki zirveleri olan yapımlar, gerçek hayattaki kadın mücadelesine büyük bir destek sağladı. Bu yeni kadın kahramanlar hem unutulmazlar arasında yerini aldı hem de gelecek nesillere ilham verdi.

Sinema ve televizyon, uzun süre kadınların kendi seslerini duyuramadığı, erkeklerin belirlediği kalıplarla sınırlandırılan mecralar oldu. 1940’larda yaşanan sosyal dönüşüm sinemaya da yansıdı. “Ademin Kaburgası” (Adam’s Rib), “Mildred Pierce” gibi film ve diziler, kadınların yeni rollerini keşfetme çabalarını ekrana taşıdı. 60’lar ve 70’ler, sinema tarihinde özgür ruhlu kadın karakterlerin önplana çıktığı dönemler. “Bonnie ve Clyde”, “Özgürlüğün Bedeli” (Easy Rider) “Aşk Mevsimi” (The Graduate), bu dönemin özgürlükçü ruhunu yansıtan kadın karakterlerin yer aldığı filmler oldu. Ridley Scott’ın yönettiği 1979 tarihli “Yaratık” (Alien) filminde ise erkeklerden oluşan Nostromo uzay gemisinin mürettebatının içinde Ellen Ripley (Sigourney Weaver) adında unutulmaz bir karakteri tanıdık.

Mesai arkadaşları Jane Fonda, Lily Tomlin ve Dolly Parton’ın güçlerini birleştirerek, onlara ikinci sınıf insan muamelesi yapan ayrımcı patronları Hart’a ders vermelerini anlatan “9’dan 5’e”yi de (9 to 5) unutmamak lazım. Ancak 90’larda bilhassa “Thelma ve Louise” (Thelma&- Louise) ile birlikte bir kırılma yaşandı. Artık kadınlar kendi kahramanlarını yaratmak istiyorlardı… Mücadeleleri sadece bireysel düzeyde değil, toplumsal cinsiyet eşitliliği ve adalet kavramları üzerine önemli tartışmalar başlatacak nitelikteydi. 90’lar ve 2000’lerden itibaren ekranın bu yeni kadın kahramanları, gelecek nesillere de ilham verecekti.

THELMA VE LOUISE (1991)

Kadın dayanışmasının gücü: Sonuna kadar beraber!

thelma&louise

Başrollerini Susan Sarandon ve Geena Davis’in paylaştığı “Thelma ve Louise”, sonucu ne olursa olsun hayatlarının kontrolünü ele alan kadınların destanı. Bugün ekranda erkek egemen toplumlarda kadınların verdiği mücadeleyi anlatan ilham verici hikayeler izliyorsak, bunda bu filmin payı var. Ridley Scott’un ölümsüzleştirdiği iki kadının, sisteme teslim olmaktansa arabayı uçurumdan aşağı sürdüğü sahne ise bir sembol.

Az zekalı ve saygısız kocasına katlanarak hayatını sürdürmeye çalışan evkadını Thelma ile bir restoranda garson olarak çalışan Louise iki arkadaş. Arkansas’daki monoton hayatlarına küçük bir ara vermek için bir haftasonu tatili yapmaya karar veriyorlar. Thelma ve Louise çıktıkları bu yol, dayanışmanın gücüyle değişiyor, dönüşüyor ve kaderlerinin dizginlerini ellerine alıyorlar.
Thelma ve Louise’in yolculuğu bir intikam öyküsü değil; ama kesinlikle adalete vurgu yapıyor. Kahramanlar kendilerini savunmak ve haksızlıkların üstesinden gelmek için hareket geçmek zorundalar. Tıpkı Louise’in, arkadaşına tecavüz etmeye yeltenen yabancının cezasını kestiği gibi.

KILL BILL: 1 VE 2 (2003/2004)

Hiçbir zaman pes etmedi: ‘Henüz bitmemiş bir işimiz var’

kapdos-film-2

Sarı tulumu, Hattori Hanzo kılıcı ve mısır püskülü saçlarıyla Uma Thurman’ın canlandırdığı “The Bride: Beatrix Kiddo” kuşkusuz sinema tarihinin en ikonik karakterlerinden. İki parçalı olarak vizyona giren “Kill Bill“ filmlerinin ilkinde komadan uyanan Beatrix eski sevgilisi ve arkadaşlarıyla yüzleşiyor. Bir zamanlar üyesi olduğu suikast mangasının her bir üyesinin tek tek peşine düşüyor. İkinci filmde ise acımasız eski sevgilisiyle son bir hesaplaşma var. “Kill Bill” etkileyici görüntüleri, abartılı şiddet sahneleri, döngüsel anlatısı ile bir klasik. Quentin Tarantino’nun imza diyalogları, stilize şiddet ögeleri ve unutulmaz karakterlerin yer aldığı iki filmde de ihanet, sadakat ve şiddetin sonuçlarına değiniliyor. Bir savaşçı ve kılıç ustası olarak geleneksel cinsiyet rollerine meydan okuyan ana kahraman Beatrix Kiddo için intikam elbette çok önemli. Ona ihanet edenleri cezalandıracağından şüphe yok. Diğer yandan geçmişi acılar ve sırlarla dolu, şüpheyi bir an bile elden bırakmayan Beatrix’i özel yapan herkesi tek tek kılıçtan geçirmekten öte hiçbir zaman pes etmeyip, devam etmeyi seçmesi.

EJDERHA DÖVMELİ KIZ (2011)

Erkeğin göğsüne işlenen, tecavüzcüleri felç eden..

937950-Girl With The Dragon Tattoo, The

Stieg Larsson’un Milenyum Üçlemesi’nin ilk kitabından Steven Zaillian tarafından sinemaya uyarlanan, yönetmenlik koltuğunda David Fincher’ın oturduğu “Ejderha Dövmeli Kız” (The Girl With The Dragon Tattoo), şiddet, istismar ve yolsuzluk temalarını konu alan karanlık bir gerilim filmi. Dünya çapında 200 milyon Dolardan fazla hasılat elde eden film, Rooney Mara ve Daniel Craig gibi oyuncuların kariyerine ivme kazandırdı. Cinsel istismara uğrayan insanların yaşadıklarına değinmesi, özellikle filmin gösterildiği dönemde bu konuların yeniden hararetle tartışılmasını sağladı. Rooney Mara’nın canlandırdığı ana kahraman Lisbeth Salander, toplumsal beklentilerin alayına meydan okuyan, iç dünyası karmakarışık bir genç kadın. Yetenekli bir “hacker” olan Lisbeth Salander geçmişte korkunç bir istismar yaşamış, kapıları kapatarak ruhuna yabancılaşmış bir karakter. Lisbeth, kendisine yönelik cinsel saldırı ve maddi sömürü suçlarını işleyen bürokratın yaptıklarının cezasını veriyor. Titizlikle hazırladığı operasyonda, “tecavüzcü domuz” yazısını, dövme tabancasıyla onun göğsüne işliyor. Bunları çantasının içine yerleştirdiği kamera ile görüntülemeyi de ihmal etmiyor. “Ejderha Dövmeli Kız” ister İsveç’te ister dünyanın başka bir yerinde istismarcıların, faillerin ya da kurbanların herhangi bir sınıftan, ırktan ya da geçmişten gelebileceğini gösteren güçlü bir anlatı.

I MAY DESTROY YOU (2020)

Arabella’nın farkındalığı ve saldırgandan hesap sorması

kapdos-film-4

Bu sözleri “I May Destroy You” dizisinin ana karakteri Arabella cinsel saldırı mağdurlarının deneyimlerini paylaştığı bir destek grubunda söylüyor: “Bana tecavüz etmesinler diye ne yapmam gerektiğini öğrenmek istiyorum.” Saldırıya uğramamak için sayısız önlem almak zorunda kalmak (elinde bir anahtarla yürümek, çok fazla içmemek, arkadan gelen ayak seslerine kulak kabartmak ve gerekirse koşmak vs.) kadınların çok iyi bildiği şeyler. Peki sorumluluk kimde? İçkisine ilaç atılan Arabella’nın daha dikkatli olması gözünü bardağından ayırmaması gerekmez miydi? Ya da neden bu kadar çok içti?

Michaela Coel’in yaratıcılığını ve başrolünü üstlendiği cinsel saldırı, travma ve rıza konularına değinen “I May Destroy You”, yukarıdaki gibi sorulara dürüst yanıtlar veren komedi-drama türünde bir televizyon dizisi. 12 bölümlük BBC yapımı dizi, gece arkadaşlarıyla birlikte dışarı çıktıktan sonra ertesi gün berbat bir başağrısı ve bulanık anılar ile uyanan sosyal medya yıldızı ve yazar Arabella’nın hikayesini anlatıyor. Genç kadın, zihnindeki sis dağıldıkça cinsel saldırı mağduru olduğunu anlıyor.

Arabella çeşitli intikam senaryolarını kafasından geçiriyor ama sonunda şiddet yerine iyileşmeyi ve kendi yolunu çizmeyi seçiyor. Elbette failin kimliğini saptadıktan sonra onunla karşılaşması ve hesap sorması çok etkileyici. Emmy ve BAFTA ödüllü dizi, adalet ve geleneksel intikam kavramlarının sınırlarını zorlaması bakımından da çok değerli bir yapım.

THE POWER (2023)

Ayrımcılıkta farklı boyut: Ya güç kadında olsaydı?

kapdos-film-5

Naomi Alderman’ın çok satan romanından uyarlanan Prime Video dizisi “The Power”da dünyanın kaderini değiştirecek çarpıcı bir soru soruluyor: “Ya güç kadınların elinde olsaydı?” Dizide, sistematik şiddete maruz kalan kadınlar, bir anda beklenmedik bir güç kazanıyor. Parmak uçlarından elektrik akımları yayabilen bu kadınlar, artık istedikleri her şeyi yokedebilecek kadar güçlü. Bu yeni durum, dünyanın dengelerini tamamen alt-üst ediyor ve kadınların geleceği hakkında düşündürücü sorulara yol açıyor.

Kadınların güçlenmesiyle birlikte yepyeni bir dünya düzeni ortaya çıkıyor. Artık kadınlar, saldırganlara karşı koyabiliyor, istediklerini elde edebiliyor ve hattâ dünyayı parmağının ucuyla değiştirebiliyor. Peki, bu yeni güçle birlikte nasıl bir gelecek onları bekliyor? “Doğaları gereği” barışçıl oldukları için sevgi dolu bir dünya mı kuracaklar? Yoksa yüzyıllardır kendilerinden esirgenen eşitliği ve özgürlüğü sağlayacak bir düzen mi kuracaklar? Ya da bu gücü kullanarak dünyaya hakim olmaya mı çalışacaklar?

Toni Collette, Auli’i Cravalho, John Leguizamo gibi isimlerin oyuncu kadrosunda yer aldığı “The Power”, kadınların maruz kaldığı ayrımcılığın farklı bir boyutunu işliyor. Gücün özgürleştirici olduğu kadar, insanı zehirleyebilecek bir yanı olduğunu da gözler önüne seriyor.