“kayyum”u, halkın iradesi ile değil, merkezî kararlarla belediye başkanlarını atamak olarak yorumlarsak, kuruluşundan beri belediyelerin “kayyumsu” bir uygulama olarak süregeldiğini söylemek mümkündür. dolayısıyla kayyumun tarihi ile belediyenin tarihi paraleldir denilebilir. belediye başkanlarının 1960’lı yıllarda halkın oyu ile seçilmeye başlaması bir kırılmaydı. bugün belediye başkanları halkın oylarıyla seçilse bile uzunca bir süredir başta doğu ve güneydoğu olmak üzere merkezî hükümetin uyguladığı kayyum politikaları seçmenin “tercihi”ni yok sayarken demokrasinin yerelliğini de işlevsizleştiriyor.
Belediyeler, modern bir kurum olarak ulus devletin ihtiyaçları gereği 19. yüzyılda ortaya çıkmışlardı. Ulus devletleri tanımlayan en önemli özellik ise katı hiyerarşik yapıydı. Tüm sistem yukarıdan aşağıya emir-itaat üzerine kuruluydu. Bu hiyerarşinin görünür mekânları kentlerdi ve belediyeler ulus inşasının araçları olarak “merkez” tarafından biçimlendirilecek, merkezî politikaların kentlerde yerleşmesi işlevini yerine getirecekti. Yani bir yandan “yukarıdan” üretilirken diğer yandan “yukarıyı” üretecekti.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e “Kayyumsu” Belediyecilik
Bu durum Osmanlı modernleşmesi için de geçerliydi. Tanzimat’a kadar kentsel kamu işleri genelde vakıflar üzerinden yürütülürken, Tanzimat’la birlikte yeni yerel yönetim biçimlerine ihtiyaç duyulmuştu. 1854’te İstanbul Şehremaneti’nin ve merkezden atanan 12 kişilik meclisin kuruluşu bu gelişmenin sonucuydu. Bu kurul alt birim olarak mezar yerleri, gezi alanları ve hastaneleri yapmak gibi görevleri olan 6. Daire-i Belediye’yi kurmuştu. 1869’da bu yapıyı kent ölçeğine yaymak için Dersaadet İdare-i Belediye kurulmuştu. 1877’de Vilayet ve Dersaadet İdare-i Belediye Kanunu ile 20 belediye kurmak, meclis üyelerinin seçilme biçimini ve onların da başkanları seçmesi ile ilgili düzenleme yapılmıştı. Sonraki yıl 20 yerine 10 belediyeye karar verilmiş ama 1910’da yeniden değişiklikle 9 belediye kurulmuş, yöneticileri merkezden atanmıştı. Bu son uygulama Osmanlı’nın yıkılışına kadar sürecekti.
İstanbul’a ilk belediye başkanının (Şehremaneti) atanmasından Cumhuriyet’e kadar 51 belediye başkanı görev yapmıştı. O kadar ki bu süreçte İstanbul’da birkaç hafta, hatta birkaç gün belediye başkanlığı yapanlar bile olmuştu. Mesela Fevzi Bey 2-30 Ekim 1874; Şerif Mahmut Rauf Paşa 19 Temmuz-27 Temmuz 1908 tarihleri arasında görev yapmıştı. Uzun yıllar görev yapan şehremanetiler de vardı elbette. Mesela Rıdvan İsmail Paşa 1890-1906 yılları arasında görev yapmıştı.
Şimdiki gibi seçim yapmak yerine vali veya kaymakamları, belediye başkanı yapmak gibi “kayyumsu” politika en baştan itibaren Osmanlı’nın temel tercihiydi. Bu atama bazen doğrudan merkezî kararla bazen yerel meclisler aracılığıyla yapılıyordu. Mesela Cemiyet-i Umumiye-i Belediye Kurumu, ilki 1908’de olmak üzere, ömrünü tamamladığı 1929’a kadar yedi kez seçim yapmış; kendisinin ve şehrin belediye başkanlarını seçmişti. Ama yerel meclisleri kuran da yine merkezî hükümetlerdi.
“Kayyumsu” Belediyeciliğin Cumhuriyet Döneminde Devamı
Cumhuriyet belediyeciliğinin ilk adımı 1924’te çıkarılan 442 sayılı Kanun’la nüfusu 2000’i aşan yerlerde belediyeler kurmaktı. O yıllarda İstanbul’un Cemiyet-i Umumiye-i Belediye ve Vilayet Umumi Meclisi adlı iki meclisi bulunuyordu. 1930’da çıkarılan 1580 sayılı Yasa ile her iki meclis lağvedilerek İstanbul Umumi Meclisi adında tek meclis oluşturulmuş ve başkanlığına da vali-belediye başkanı getirilmişti. İstanbul’un on beş kazasından gelen ve tamamı merkezden seçilen beşer temsilci ve 8 encümenden oluşan meclis, valilik ve belediyenin işleyişini izleme ve denetleme yetkisine sahipti. Bu meclis kurulduğu yıl, 1934 ve 1938’de birer seçim yaparak meclisin-şehrin başkanlarını belirlemişti.
1580 sayılı Belediye Kanunu’yla belediyeler merkeze katı şekilde bağlı kılınmıştı. Buna göre İstanbul valisi aynı zamanda belediye reisiydi. Ankara’da vilayetten ayrı belediye vardı ama belediye başkanının belirlenmesi İçişleri bakanına bırakılmıştı. Aslında bazı biçimsel değişikliklere rağmen aynı durum DP döneminde de sürmüştü. Nitekim Ankara’da Kemal Aygün ve İstanbul’da Fahrettin Kerim Gökay hem vali hem de belediye başkanıydı.
Cumhuriyet’in belediyeleri ulusun şehrini yaratmak için merkezin yerelde ikamesini üstlenmiş görünüyordu. Mesela devletçilik ilkesine uygun olarak elektrik, su, hava gazı, kent içi ulaşım, haberleşme gibi hizmetler yabancı sermayenin elinden alınarak “belediyeleştirilmişti”. Belediyelerin bu hizmetleri, kendi şirketleriyle yönetebilmesi için 1939’da 3666 sayılı Yasa çıkarılmıştı. Başbakan da “hür teşebbüsçü” olarak lanse edilen Celâl Bayar’dı. Cumhuriyet’in merkeze tabi belediyeciliğinin bir yansıması da planlamada gözlenmişti. 1930’da çıkarılan 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ile 20 binin üzerinde nüfusa sahip yerleşmelerde üç yıl içinde plan yapılması hükmü getirilmiş, 1938’e kadar 73 kent planlanmıştı.
Cumhuriyet rejiminin İstanbul’a tayin ettiği belediye başkanları şehirde, mezarlıklar dâhil şehrin pek çok geleneksel mekânını yıkmıştı. Başkanlar o kadar merkeze tabiydi ki kendilerini doğrudan Cumhuriyet’in başındaki lidere adamışlardı. Muhittin Üstündağ Atatürk’le, Lütfi Kırdar İnönü ile özdeşleşmişti. CHP’nin son aylarında İstanbul Belediye Başkanı olan fakat DP ile çalışmak durumunda kalan Fahrettin Kerim Gökay için de durum böyleydi.
Cumhuriyet’in belediyeciliği gündelik kentli yaşamı da “medenileştirmeye” yönelmişti. “Türk’e ev bark olan her yer sağlığın, temizliğin, güzelliğin, modern kültürün yeri olacaktı”. Bugün hâlâ her şehirde örneklerini gördüğümüz hamamlar o politikanın ürünleriydi. Yanı sıra sokağa tükürme, sırt hamallığı, hayvanları sürü hâlinde sokakta gezdirmek, caddelere bakan yerlere çamaşır asmak gibi eylemler yasaklanmıştı. Aynı şekilde “Kasaba içinde yakışıksız tarzda giyinilmemesi, bilhassa beyaz don ve entarili kıyafetlerin giyilmemesi’’ hedefler içindeydi.
Merkeze aşırı bağlı olma hâli, dil-kültür alanına da yansımış; Cumhuriyet’in tek dilli bir toplum yaratma tahayyülü, belediyelerde karşılık bulmuştu. 1925’de Takrir-i Sükûn Kanunu ile Doğu ve Güneydoğu şehirleri için getirilen “Türkçe dışındaki dillerle konuşma yasakları” başka şehirlere yansımış; 21.05.1936 tarihinde Gönen Belediyesi, “çarşıda pazarda Çerkesce, Arnavutça, Pomakça ve Gürcüce konuşulmasını yasak”lamıştı.
Daha pek çok uygulama ulus devletin “Türk” kimliği üzerinden türdeş bir toplum inşa amacını yansıtıyordu. 1580 sayılı Yasa’nın Hemşehri Hukuku bölümünün 13. maddesinde, “Her Türk, nüfus kütüğüne yerli olarak yazıldığı beldenin hemşerisidir. Hemşerilerin belediye işlerinde reye [oya], intihaba [seçmeye], belediye idaresine iştirake ve belde idaresinin devamlı yardımlarından istifadeye hakları vardır.” ifadeleri yer almıştı.
Türkiye bu tür kayyumsu belediyecilik deneyimini çok partili hayata geçmek için 1946 yılında yapılan ilk genel seçime kadar sürdürmüştü. Gelgelelim bu kayyumsu politika ve uygulamalar o kadar güçlü bir alışkanlığa dönüşmüştü ki ilk kez halkın katıldığı ve doğrudan oy kullandığı o seçimde, oylama açık, sayım gizli yapılmıştı.
“1960’lı yıllarda merkezden atama yerine, belediye başkanları halkın oyu ile seçilmişti. osmanlı’daki ilk şehremanetinden başlamak üzere belediye başkanlarının merkezden atanması yerine 1963 yılında seçim yapılması bir kırılmaydı. belediye başkanlarının halk tarafından seçilmesiyle, merkeze bir ölçüde itiraz eden yeni belediyecilik biçimi ortaya çıkmıştı.”
1960’lı Yıllar: Kayyumsu Belediyecilikten Kopuş
1960’lı yıllarda merkezden atama yerine, belediye başkanları halkın oyu ile seçilmişti. Osmanlı’daki ilk şehremanetinden başlamak üzere belediye başkanlarının merkezden atanması yerine 1963 yılında seçim yapılması bir kırılmaydı. Belediye başkanlarının halk tarafından seçilmesiyle, merkeze bir ölçüde itiraz eden yeni belediyecilik biçimi ortaya çıkmıştı. İstanbul, Ankara ve İzmir’de belediye başkanlarının merkezî yönetimlerle gerilimleri buna işaret ediyordu. Bu durum hem CHP’li hem de sol-sosyalist başkanların belediyecilik deneyimlerini siyasetin merkezine taşımıştı. Bugün de isimlerini büyük saygıyla andığımız bazı belediye başkanları tam da bu itirazın sesi oldukları için iz bırakmışlardı. Ankara’da Vedat Dalokay, İstanbul’da Ahmet İsvan, İzmit’te Erol Köse belediyeciliği kentlerin çoğuna ilham olmuştu. Fatsa’da Terzi Fikri bütün diğer adayların toplamından daha fazla oy alarak başkan seçilmiş ve yepyeni bir belediyecilik deneyimine imza atmıştı. Aynı şekilde Doğu ve Güneydoğu şehirlerinde Cumhuriyet’in ilanından beri ilk kez Kürt kimliği ile seçime girip kazanan adaylar olmuştu ki 1977’de Diyarbakır’da belediye başkanı seçilen Mehdi Zana bunun örneğiydi. Özetle Türkiye’nin belediyecilik tarihinde kayyumsu olmayan ilk tecrübeler bu dönemde ortaya çıkmış, “Demokrasi yerelden gelir” sloganını siyasetin merkezine taşımıştı.
Ama bu durum Türkiye’nin kayyumsu politikalara veda etmesi anlamına gelmiyordu. Bu sürecin değişik aşamalarında türlü kayyumsu deneyimler devreye girecekti. Mesela askerî darbelerin ardından şehirlerin belediye başkanlıklarına emekli askerler getirilmişti. Onların belediyeleri pazartesi ve cuma günleri İstiklal Marşı ile açıp kapatma gibi militer uygulamaları, başka tür bir belediyecilikti. Üstelik sirkülasyon çok yüksekti. 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi’ni takip eden üç yıl içinde İstanbul’un belediye başkanı sekiz kez değişmişti. Aynı şekilde 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi’ni takiben Mart 1984’teki yerel seçimlere kadar, üç belediye başkanı görev yapmıştı.
“belediye başkan adaylarının yüz yüze gelmediği, tartışmadığı ve dolayısıyla seçmenin de bir tür hakemlik yapma imkânını hiç bulamadığı tuhaf bir ‘seçim hâli’ de yine bu dönemin bir ürünüydü. adayların bir masada karşılıklı konuşması ve seçmenlerin de bu tartışmaları izleyerek tercihini belirlemesi gibi 1960’lı ve 1970’li yılların normal uygulaması da tarihe karıştı.”
Kayyumsu Belediyeciliğin Yeniden Tezahürü
Son yirmi yıllık deneyimlere bütün bu tarihsel tecrübeden baktığımızda, “kayyumsu belediyecilik” deneyiminin kendini yeniden üreterek sürdürdüğünü söyleyebiliriz. Bu yeniden üretimde “Kayyumsu Belediyeciliğin” yeni biçimlerine de tanıklık edildi. “Metal Yorgunluk” gerekçesiyle belediye başkanlarının görevlerinden istifa ettirilmesi bunun tipik bir örneğiydi.
Belediye başkan adaylarının yüz yüze gelmediği, tartışmadığı ve dolayısıyla seçmenin de bir tür hakemlik yapma imkânını hiç bulamadığı tuhaf bir “seçim hâli” de yine bu dönemin bir ürünüydü. Adayların bir masada karşılıklı konuşması ve seçmenlerin de bu tartışmaları izleyerek tercihini belirlemesi gibi 1960’lı ve 1970’li yılların normal uygulaması da tarihe karıştı.
Bu dönemin yeni kayyumsu politikalarının bir özelliği/neticesi de Belediye ve/veya İl Genel Meclislerinde eril yapının kendini dayatmasıydı. Özellikle İl Genel Meclisleri sanki kadınlardan muaftı. Mesela 2019-2024 döneminde Adıyaman, Amasya, Artvin, Bingöl, Bitlis, Çankırı, Gümüşhane, Kars, Kastamonu, Kırşehir, Nevşehir, Niğde, Tokat, Yozgat, Bayburt, Karaman, Kırıkkale, Ardahan, Yalova, Karabük, Kilis, Osmaniye İl Genel Meclislerinde hiç kadın üye yoktu. Bolu, Bilecik, Burdur, Çorum, Elazığ, Erzincan, Hakkâri, Isparta, Giresun, Rize, Sinop, Dersim, Aksaray, Bartın, Iğdır ve Düzce’de ise sadece birer kadın vardı.
Örnekler çoğaltılabilir ama son 20 yılın belediyeciliği, 1960-1970’li yılların değil, tek parti dönemi “Kayyumsu Belediyeciliği”nin izinden gidiyor. #






