28-29 Ocak 1921’de Trabzon limanında (veya hemen yola çıktıktan sonra) öldürülen Mustafa Suphi ve yanındakiler önce Ankara’ya gitmek istemiş; ancak Meclis’in bunu reddetmesi üzerine Bakü’ye dönmek zorunda kalmıştı. Millî Mücadele sürecinde yaşanan bu trajik hadiseyle ilgili yeni belgeler, o dönemde Türkiye-Sovyetler arasındaki “mutabakatı” da kanıtlıyor.
Mustafa Suphi, vali Mevlevîzade Saadetlû Ali Rıza Efendi ve Memnune Hanım’ın oğlu olarak 4 Mayıs 1883’te Giresun’da doğdu. İlk öğrenimini Kudüs ve Şam’da, orta öğrenimini Erzurum’da tamamladı. İstanbul’da Galatasaray Lisesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Ardından Paris’te L’École Libre des Sciences Politiques’te siyasal bilgiler alanında eğitim görerek, buradan da 30 Haziran 1910’da mezun oldu.
Suphi’nin Paris’teki ilk gençlik dönemi, onun İttihatçılara yakın ve Türkçülük etkisinde olduğu yıllardı. Tanin gazetesi için Paris’te muhabirlik yapıyordu. Paris Emniyet Müdürlüğü’nün 29 Haziran 1910 tarihli istihbarat raporunda, “hükümetçi ve Osmanlı Talebe Birliği’nin başkanı” olarak anılıyordu: “Osmanlı Talebe Birliği’ni 43 Ecoles sokağında oturan ve Tanin adlı hükûmetçi gazetenin muhabirliğini yapan Mustafa Suphi adında bir kişi yönetmektedir.”
Mustafa Suphi, Paris’ten İstanbul’a döndükten sonra Tanin, Servet-i Fünun ve Hak gazetelerinde yazdı. Darülmuallimin-i Aliye ve Mekteb-i Sultani’de hukuk ve iktisat hocalığı yaptı. 1911’de Fransız sosyolog Célestin Bouglé’nin (1870-1940) 1907’de yazdığı “Qu’est-ce que la sociologie?” (Sosyoloji Nedir?) kitabını tercüme ederek İlm-i İctimaî Nedir? ismiyle Türkçeye kazandırdı. Kitabın girişindeki “İfade” başlıklı önsözünü şu cümlelerle bitirdi: “Memleketimizde her şeyin iyi ve doğru bilinmesi arzu ve tehalükleriyle vücuda gelmiş olan bu sahifelerin efkâr-ı umumiyeyi tenvire hizmet edeceğinden ümitvarım.”
1911’in ardından ise Mustafa Suphi, İttihat ve Terakki’ye karşı ömrü boyunca sürecek bir muhalefete girişti. Suphi, Yusuf Akçura ve Ferit Tek’in kurduğu İttihat ve Terakki karşıtı Türkçü Millî Meşrutiyet Fırkası’na katıldı ve partinin yayın organı İfham’da hem sorumlu müdürlük hem yazarlık yaptı. 1912’de Vazife-i Temdin (Uygarlaştırma Görevi) adlı kitabını yazdı. Suphi, sömürge karşıtı görüşlerini kitapta şu şekilde ifade ettti: “İngiltere şu anda eğer az bir zaman için bile olsa ürettiği mallarını satacak yer bulamazsa demirler altında ezilir, iplik yumakları içinde boğulur… Sonra bu ticaretten sağladığı büyük altın yığınlarını hazinelerde saklamak, asrın geldiği bu noktada uygun bir usul değildir. Onları da kullanmak, onları da ticari sirkülasyona sokmak zorundadır. Bu suretle yalnız mal değil, para ticareti için yeni yerler bulmaya, yeni sömürge topraklarına ihtiyaç duyacaktır…”
Mahmud Şevket Paşa’nın 11 Haziran 1913 günü Beyazıt Meydanı’nda makam otomobilinin içindeyken uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürülmesinin ardından, Mustafa Suphi diğer birçok muhalifle birlikte Sinop’a sürgün edildi.
1914’te İstanbul’da yayımlanan Nevsâl-i Millî yıllığında Mustafa Suphi’nin resmi ve biyografisi de yer aldı. Yıllıkta “Türklüğün İstikametleri” başlıklı makalesi yayımlandı. Sinop’ta sürgün hayatı yaşayan Mustafa Suphi, arkadaşlarıyla birlikte küçük bir tekneyle 1914 Mayıs’ında Sivastopol’a kaçak geçiş yaptı. Burada Kırım Türkleri tarafından büyük bir sevgiyle karşılandı. Suphi, 1914 Temmuz’unda Kırım’dan ayrılarak Bakü’ye geçti. Uğradığı kentlerde gazetelerin de haber ve röportaj konusu oldu, büyük bir ilgiyle karşılandı. Mustafa Suphi, Batum’dan sonra rotasını Bakü’ye doğru çizdi. 29 Ekim 1914’te Osmanlı-Rus Savaşı’nın başlamasıyla Çarlık hükümeti Türk esirlerin Rusya’nın iç bölgelerine sürülmesi ve bütün Türk vatandaşlarının tutuklanması kararını aldı. Mustafa Suphi de Batum’da yakalanarak, Moskova’nın güneyindeki Kaluga’ya gönderildi.
Kaluga’daki Türk savaş esirleri Moskova-Kiev demiryolu hattının yeniden yapılmasında, çiftliklerde ve diğer işlerde çalıştırıldı. 1915’te burada 2 binden fazla Türk vardı. Suphi, Kaluga’da ki esir hayatında Türk amele ve köylü esirlere büyük bir gayretle iktisat, hukuk ve Fransızca dersleri verdi.
9 Eylül 1915’te Kaluga Valisi, Türk vatandaşları ve esirlerinin Ural’a gönderilmesi hakkında Petersburg’dan aldığı emirle, Türk esirlerinin sevkine başladı; Mustafa Suphi de bunlar arasındaydı. Ural’da fabrikalarda çalışmaya başlarken bolşeviklerle yakınen tanışması da burada oldu. 1915’te Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ne katıldı. 1917 Ekim Devrimi’ne burada hazırlandı; devrimi burada kutladı ve benimsedi.
Mustafa Suphi 1918’in Şubat sonu Moskova’ya geldi. Burada Rusya Komünist Fırkası’yla ve Tatar-Başkırt devrimcilerle tanıştı. Onlarla birlikte Yeni Dünya adında Türk komünist gazetesini çıkarmaya başladı.
Yavuz Aslan, 1997’de yayımladığı “Türkiye Komünist Fırkası’nın Kuruluşu ve Mustafa Suphi” adlı detaylı çalışmasında Yeni Dünya gazetesinin serüvenini şöyle anlatıyor:
“Yeni Dünya gazetesinin ilk sayısı 27 Nisan 1918’de çıktı. Gazetenin başında ’Moskova’da Merkez Müslüman Sosyalistler Komitesi’nin Naşir-i Efkarı’ olduğu yazılı idi. Arap harfleriyle Türkçe olarak haftada 1 defa yayımlanacaktı. Sağ tarafında Arap harfleriyle Yeni Dünya, sol tarafında ise Rusça olarak Noviy Mir (Yeni Dünya) yazılmakta idi. Gazetenin fiyatı 30 kapekti. Adresi ise Moskova, Kremlevskaya Naberajnaya, Dom No: 9 idi. Türkiye Komünist Teşkilatı (TKT) 1919 başlarında Kırım’a gidince, Yeni Dünya gazetesi de Kırım’a nakledilerek, burada yayınına devam etmiştir. Kırım’da Yeni Dünya’nın 13 sayı çıktığı anlaşılmaktadır. Daha sonra Kınm’da şartlar Bolşevikler aleyhine gelişince tekrar Moskova’ya dönülmüş ve bir müddet sonra da TKT, Türkistan’a gönderilmiştir. TKT’nin Taşkent’te de Yeni Dünya gazetesini çıkarmaya devam ettiği görülmektedir. Azerbaycan’ın Sovyetleştirilmesinden sonra teşkilat, Türkiye’ye yakın olmak için 27 Mayıs 1920’de Bakü’ye taşınmıştır. Ve bu tarihten bir müddet sonra (20 Haziran 1920) Yeni Dünya gazetesi Bakü’de yayınına yeniden başlamıştır. Bakü’ye gelinceye kadar gazetenin 48 sayı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Gazete Bakü’de yayına başlarken “l (49) numero” diye çıkacaktır.”
Mustafa Suphi, 27 Mayıs 1920 tarihinde Bakü’ye geldi. Yeni Dünya gazetesini 20 Haziran 1920’de burada çıkarmaya başladı. Bakü’deki İttihatçılardan oluşan komünist kadroyu tamamen değiştirdi. 1 Eylül 1920’de yapılan Doğu Halklarının 1. Kongresi’ne Türk komünistlerini temsilen kendisi katıldı. Kongrenin açılış konuşmasını ise Azeri lider Neriman Nerimanov yaptı. Bu kongreden 10 gün sonra ise Türkiye Komünist Teşkilatlarının 1. Kongresi gerçekleşecekti.
10-16 Eylül 1920 tarihleri arasında Bakü’de, 15 bölgeden gelen 75 delegenin katılımı ile tüm komünist teşkilatlar tek çatı altında birleştirilerek Türkiye Komünist Partisi (TKP) kuruldu. O gün Bakü’de çekilen sembol fotoğrafta TKP kurucuları yanyanaydı: Reis Mustafa Suphi (Merkez Komitesi Başkanı), Kâtib-i Umumî Ethem Nejat (Merkez Komitesi Genel Sekreteri) ve merkez komitesi üyesi Kayserili İsmail Hakkı. Partinin ilk yönetim kurulu ise şu 7 kişiden oluştu: 1. Mustafa Suphi, 2. Mehmet Emin, 3. Nazmi, 4. Hilmioğlu Hakkı, 5. İsmail Hakkı, 6. Ethem Nejat, 7. Süleyman Nuri.
Mustafa Suphi ve arkadaşlarının en büyük isteği Rusya’daki Ekim Devrimi’ni, Bolşevizm deneyimini ve başarısını Türkiye’de de hayata geçirmekti; bir işçi-köylü aydınlanma devrimi”ni Türkiye’de de gerçek kılmaktı. O tarihte yeni kurulan Ankara Hükümeti’nin Moskova Büyükelçisi olarak atanan Ali Fuat Cebesoy, Mustafa Suphi ile görüştüğünde onun hakkındaki görüşlerini şöyle dile getirecekti: “’Mustafa Suphi’yi şöhret ve ihtiras peşinde koşan, zeki-kurnaz ve azim sahibi bir şahsiyet gibi görmüştüm. Rusya’daki Bolşevik liderlerinin muvaffakiyetlerini yakından tedkik fırsatını bulan bu zatın, bir gün gelip Türkiye’nin Lenin’i veyahut Stalin’i olması ihtimalini hatırından geçirdiği muhakkaktı. Komünizme inanıyor, fikir ve prensiplerini kendi siyasetine bir vasıta yapmak istiyordu. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının harici düşmana karşı mesaisini tasvip ediyor ve bundan müstağni kalamıyordu. Hariçteki İttihatçıların memlekete girmemelerini ve dahilde İttihat ve Terakki Fırkası’nın her ne suretle olursa olsun ihya edilmemesi hakkındaki Mustafa Kemal Paşa’nın noktayı nazarına tamamiyle iştirak ediyordu. Belki de daha ileri giderek ya Mustafa Kemal Paşa ile veyahut arkadaşları ile komünizmin tatbikine başlamayı bile hatırından geçiriyordu. Mustafa Suphi her ihtilalci ve inkılapçı gibi, sakin, kurnaz ve kuvvetli bir şahsiyet gibi görünmeye çalışıyordu.”
Mustafa Suphi bu sırada bir taraftan TKP’nin kuruluş çalışmalarını sürdürürken bir taraftan da Karl Marx’ın yazdığı Komünist Manifesto’yu ilk defa Türkçeye çeviriyordu. Bu yayımlanamayan çevirinin Mustafa Suphi’nin dilinden ilk satırları şöyleydi: “Bir hayalet, komünizm hayaleti Avrupa’yı büyülemiştir. İhtiyar Avrupa’nın bütün iktidar makamları, Papa ve Çar, Metternich ve Guizot, Fransız radikalleri, Almanya polisleri, bu hayaleti kuşatıp sıkıştırmak için bir mukaddes Ehl-i Salip (Haçlı) tertibiyle ittihat ettiler…”
Mustafa Suphi ve arkadaşları Türkiye’ye dönmek istiyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın, Bakü’deki TKP Kongresi’ni tanıyarak 13 Eylül 1920 tarihinde kongreye gönderdiği mektup; Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Türkiye’ye dönme isteklerine dair uyarılar taşıyordu. Mustafa Kemal Paşa mektupta; Türkiye’de tek siyasi mercinin Ankara’daki Büyük Millet Meclisi olduğunu ve Azerbaycan’da iletişim kurulacak adresin Memduh Şevket Esendal olduğunu kaydetmiş şöyle yazmıştı:
“Bakü’da Türkiye İştirakyun Komitesi Hey’et-i Merkeziye Reisi Mustafa Suphi Bey ve Azadan Mehmet Emin Yoldaşlara. Süleyman Sami yoldaş vedaatiyle gönderdiğiniz 15 Haziran 1920 tarihli mektubunuzu aldım. Milletimiz kendisini hiçbir suretle temsil etmeyen İstanbul Hükümeti’nin kabul eylediği şeraiti sulhiyeyi reddetmiştir. Ekseriyeti azimesi rençber ve köylüden müteşekkil olan milletimiz, Garbın emperyalizm ve kapitalizm mahkumiyetinden kendini kurtarabilmek için bunlara karşı müttehid olarak mücadele ve mübarezeye karar vermiştir ve bu kararını tatbik etmektedir. Türkiye İştirakiyun Teşkilatı’nın da aynı kanaat ve gaye ile çalışmakta olmasını büyük bir memnuniyetle telakki ettik. Milletimiz Ankara’da vücuda getirdiği Büyük Millet Meclisi ile mukadderatına bizzat ve istiklali tam dairesinde vaziyet etmiştir, işbu halk hükümetini vücuda getiren teşkilâtlarımızın köyden itibaren nahiye, kaza, liva ve vilâyet merkezlerine kadar her yerde halk tarafından intihap olunmuş birer hey’et-i idaresi vardır ve bu teşkilât Büyük Millet Meclisi Riyasetine merbuttur. İşbu teşkilât mütarekeyi müteakip Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti namı altında vücuda getirilmiş bir teşkilâttır. Bugünkü Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti işbu teşkilâttan doğmuştur ve binaenaleyh Sovyet teşkilât-ı idariyesiden farksızdır. İçtimai inkılâp dahi safahat-ı lazimesini geçirmekte olup bu inkılâbı halktan doğmuş olan Büyük Millet Meclisi sevk-ü idare etmektedir. Gerek şahsen ben ve gerekse bütün rüfeka-yı mesaime, ekseriyeti rençber ve köylüden ibaret olan milletimizin istiklâlini tesis ve temin gaye-i yeganesini takip etmekteyiz. Memleket ve milletimiz her taraftan emperyalist ve kapitalistlerin hücumlarına ma’ruz bir halde olduğu gibi fiilen bunlara iştirak eden İstanbul hükümetinin padişahına atfen memleket dahilinde ika’ edildiği ifsadat-ı mütemadiyen mütevellid mahalli ihtilâflara da karşı koymak mecburiyetindedir. Binaenaleyh milletin vahdet ve mukavemetini ihlâl edebilecek zamansız ve fazla teşebbüslerden tevakki etmek milletimizin halası nokta-i nazarından elzemdir. Bu lüzumu gözönünde bulunduran Büyük Millet Meclisi, içtimai inkılâbı sükunetle ve esaslı surette tatbik etmektedir. Gaye ve prensip itibarıyla bizimle tamamen müşterek olan Türkiye İştirakiyun Teşkilâtı’ndan maddeten ve manen hakkıyla müstefid olabilmekliğimiz için teşkilâtınızın münhasıran Büyük Millet Meclisi Riyaseti’yle tesis ve muhafaza-i irtibat eylemesi lazımdır. Türkiye dahilinde tatbik edilecek her nev’i teşkilât ve inkılâbat ancak bu kanal vasıtasıyla yapılabilir. Aynı hedefe yürüyen Türkiye İştirakiyun Teşkilâtı’yla tamamen tevhidi mesai edebilmek üzere Büyük Millet Meclisi nezdinde selahiyet-i tammeyi haiz bir murahhas göndermenizi ve Büyük Millet Meclisi tarafından Azerbaycan Hükümeti nezdine murahhas olarak Bakü’ye gönderilmiş Memduh Şevket Bey’le te’sis-i irtibat ve tevhid-i mesai eylemenizi rica eder ve bilvesile samimi hürmet ve selâmlarımı takdim eylerim.”
9 Kasım 1920’de ilk defa bu yazıyla açığa çıkan Bakü’deki o çok önemli görüşme gerçekleşti. Masada Stalin, Mustafa Suphi, Memduh Şevket Esendal, Neriman Nerimanov ve Sergo Ordzhonikidze vardı. Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Türkiye’ye gelmesi konusunda Ankara’nın onayı olup olmadığı konusunda belirsizlik sürse de, bu görüşmeden 1.5 ay sonra 25 Aralık 1920’de Mustafa Suphi o zamanki ismi Karakilise olan Ağrı üzerinden Türkiye’ye giriş yaptı. 28 Aralık 1920’de Kars’a ulaştı.
Mustafa Suphi ve arkadaşlarının yurda girmiş olduklarını Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir, Ankara’ya 25 Aralık 1920’de şu şifreli telgrafla bildirdi; “Türk Komünist Fırkası Reisi Mustafa Suphi ve diğer 4 refiki Karakilise’ye gelmiş olup, bu akşam 25/12/36 Gümrü’ye muvasalatları muhtemeldir.”
3 gün sonra Ankara’dan bizzat Mustafa Kemal Paşa’dan Karabekir’e şu şifreli telgraf geldi; “Ankara’da komünist cereyanları arzu hilafındadır. Bakü Türk Komünist Fırkası Reisi Mustafa Suphi’nin bu cereyanları körüklemesi mahzuru varid-i hatırıdır. Bir defa kendisini gördükten sonra mütalaa-i devletlerinin işar buyurulmasını rica ederim.”
Mustafa Suphi ve arkadaşları Kars’ta 3 haftaya yakın kaldı. 1921’in ilk günü, 1 Ocak 1921’de Mustafa Suphi ve Ethem Nejad’ın Kars’tan Bakü’ye ortak gönderdikleri mektup şu satırlarla bitti: “Yeni Dünya’da hakiki ve ilmi komünist edebiyatı intişar etmeli ve memlekete girmesi memnu olmayacak şekilde olmak şartıyla hayırhâhâne tenkitler yapılmalıdır.”
Mustafa Suphi’nin ulaşılan son mektubu 5 Ocak 1921 tarihliydi. Bakü’de İsmail Hakkı’ya gönderdiği mektup şu satırlarla başlıyordu: “Buraya geleli 1 haftaya yaklaştığı halde bir taraftan Yusuf Kemal ve Rıza Nur Beylerin diğer taraftansa Süleyman Sami heyetinin vürûdlarına intizaren daha ileriye gidemiyoruz. Kâzım Karabekir ve Ali Fuat Paşalarla arîz ü amîk görüştük; ikincisinin mufassal beyanatından memlekette bir hükümet komünizmi esaslarının hazırlandığı anlaşılıyor.”
Son mektup veda satırlarıyla bitiyordu; Mustafa Suphi sanki bir şeyleri hissetmişti: “Latif yoldaşla size biraz Erzurum pastırması, limon ve incir gönderdim. Bir paket de bizim kayınvalideye mahsus olarak gönderilmiştir. Pastırmalı kaygana pişirdikçe beni hatıra getirirsiniz. Meryem yoldaşın maaşına mahsuben validesine 10 lira verilmesini de ayrıca rica ederim. Sizin sevimli gözlerinizden öper Cevad, Abdurrahman ve diğer yoldaşlara samimi selamlarımı takdim ederim. Fezlekeyi tezce göndermeyi, gazeteyi muntazaman çıkarmayı unutumayınız kardeşim.” Öyle ki Kâzım Karabekir Paşa 4 Ocak 1921’de Erzurum Valisi Hamit Bey’e çektiği telgrafta, Mustafa Suphi ve arkadaşlarının çok iyi karşılandıkları Kars’tan Erzurum’a getirileceğini ve orada halk tarafından aleyhtar tezahürat ve olaylarla korkutularak Trabzon’dan sınırdışı edileceğini içeren bir plandan söz etmişti: “Mumaileyh ve rüfekasının Erzurum’a muvasalatları gününden itibaren gerek gazete neşriyatı ve gerekse halkın münasip tezahürat ve tazyikatı ile daha içerilere seyahatin ve memlekette kalmak ve çalışmaklığın kabil olmayacağı hakkında kendilerine lazım gelen tesirat hasıl edilir. Bu vaziyette halkı catmin ve memleketteki vahdet ve sükuneti. muhafaza için hudut haricine çıkması lüzumuna dair münasip tebligat, icap ederse resmi takibat ifa olunur. Hudut haricine çıkarılmaları için arzu ederlerse Trabzon’dan dahi gidebilirler. Şu halde yoldaki, mevakide ve Trabzon’da da aynı tezahüratın yapılması Erzurum’un hareketini takviye ve tevhid edilmesi muvafıktır. Bilhassa Trabzon’da Bolşeviklerin gözü önünde tezahürat-ı mezkurenin matlubu veçhile idare edilmesi ve Bolşeviklik aleyhinden ziyade iş bu şahsiyetleri hakkında olduğunun izharını münasip buluyorum.”
Mustafa Suphi, Erzurum’da başlarına gelebilecek olumsuz olayları hissetmiş ve duyum almış olacak ki Kâzım Karabekir’e Kars’tan Tiflis’e dönüp oradan başka bir yoldan yurda girmek istediğini kaydetmişti. Lakin Karabekir, 11 Ocak’ta Erzurum Valisi Hamit Bey’e çektiği telgrafta bu isteğin mümkün olmadığını kaydetmişti: “Kars’tan Erzurum’a gelecek olan Türk Komünist Fırkası Heyeti’nin oraya muvasalatında halk bir taraftan merkebe ters bindirilmek suretiyle düçar-ı muamele olacakları hakkında burada şayia deveran etmektedir. Bugün Mustafa Suphi de müracaatla Tiflis tarikiyle gitmek arzusunu gösterdi. Muvafık olmadığımı ve Erzurum tarikiyle giderek ahalinin hissiyatını gözüyle görmesi veyahut büsbütün avdet etmesi caiz olduğunu söyledim.” Mustafa Suphi ve arkadaşları önce Kars’tan Erzurum’a iki heyet halinde bölünerek gitmeyi düşündüler. Önden gidecek ekibin başına bir şey gelmezse, ikinci ekip de Erzurum’a geçecekti. Lakin daha sonra bu kararlarından vazgeçip tek heyet olarak gitmeye karar verdiler. Kâzım Karabekir Paşa ve Erzurum Valisi Hamit Bey Erzurum’da kendilerine karşı olumsuz bir durum olmayacağına dair söz vermişti; onlar da bu söze güvenmişti. 18 Ocak 1921’de Kars’tan trenle Erzurum’a geçmek üzere hareket ettiler. Karabekir, telgrafla Ankara’ya Mustafa Suphi’nin Erzurum’a hareketini bildirdi.
Mustafa Suphi ve arkadaşları 22 Ocak 1920’de Erzurum’a vardı. Erzurum’da onları, bir güruh tarafından düzenlenen aleyhte propagandalar, sataşmalar beklemekteydi. Şehre geldikleri Vali Hamit Bey tarafından 22 Ocak’ta Mustafa Kemal Paşa’ya bildirildi: “Mustafa Suphi 17 refikiyle Erzurum’a gelmiş ise de istasyonda toplanan binlerce halk tarafından tahkir ve tard olunmuştur. Evvelce alınınış tedabiri inzibatiye neticesinde fiili bir lecavüz vuku bulmayarak merkum tevakkuf etmeyerek yoluna devam etmeğe mecbur olmuştur. Trabzon tarikini takip etmekte olup güzergahta ahali konak ve yiyecek vermemektedir.”
22 Ocak 1921’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi gizli celse ile toplandı. Gizli celsenin ana gündem maddelerinden biri de Mustafa Suphi ve arkadaşlarıydı. Mustafa Kemal Paşa o gün Erzurum’a varan Mustafa Suphi ve arkadaşları için şunları söylemişti:
“Efendiler; vaktiyle Bakuya Mustafa Suphi riyasetinde bir heyetin memlekete gelmek isteğinde bulunduklarından, bunların bir komünist fırkasına mensubiyetlerinden bizi haberdar etmişlerdi. Bu Mustafa Suphinin ahlâkı hakkında malûmat sahibi olan bir çok arkadaşlarımız var. Erzurum ahalii muhteremesi bunu en yakından tanıyanlardır. Halbuki Mustafa Suphi son zamanlarda memleketimize gelmek üzere bulunuyordu. Bunlardan bir kısmını sahil tarikiyle göndermişler, kendisi de Kars üzerinden gelmek istiyordu. Bunu haber alan Erzurumlular böyle bir adamın memleket dahiline girmesinden son derece müteheyyiç olmuşlar ve memlekete sokulmaması için teşebbüsatta bulundular. Makamatı resmiyeye müracaat ettiler. Bu adam memleketimize girerse parçalarız… İşte bu serseriler bir iş yapmak hülyasına kapılarak zahiren memleketimize ve milletimize nâfi olmak için Türkiye komünist fırkası diye bir fırka teşkil etmişlerdir ve bu fırkayı teşkil edenlerin başında da Mustafa Suphi ve emsali bulunmaktadır. Bunlar doğrudan doğruya bir hissi vatanperverane ile ve bir hissi hakikiî millî ile değil, benim kanaatımca belki kendilerine para veren, kendilerini himaye eden ve bunlara ehemmiyet atfeden Moskova’daki prensip sahiplerine yaranmak için birtakım teşebbüsatı serseriyanede bulunmuşlardır. Bunların yaptıkları teşebbüs Rus Bolşevizmini muhtelif kanallardan memleket dahiline sokmak olmuştur. Bu suretle memleketimize, milletimize hariçten komünizm cereyanı sokulmaya başlanmıştır…”
Ahmet Kardam, 2022’de Birikim dergisinde “15’ler Aslında Kaç Kişiydi ve Kimlerdi?” yazısında Erzurum’da Mustafa Suphi ve arkadaşlarının 19 kişilik ekipten oluştuğunu yazmıştır.
22 Ocak 192l’de, Mustafa Suphi ve arkadaşları Erzurum’da şehre sokulmayarak Trabzon’a doğru yola çıkarıldı. Erzurum’dan Trabzon’a kadar yollarda Mustafa Suphi ve arkadaşlarına halkın yiyecek ve yatacak yer vermesi engellendi. Maçka’ya geldiklerinde Süleyman Sami ve Mehmet Emin hastalanarak ekipten ayrıldı. 28 Ocak Cuma günü Maçka’dan Trabzon’a hareket ettiler. Trabzon’un ilk Sovyet Konsolosu Ali Oruc Bağırov ve heyeti onları bekliyordu; ancak
Mustafa Suphi’ler ancak gece saatlerinde Trabzon’a girebildi. Bilerek iskeleye doğru yönlendirildi; burada toplanan kişilerin hakaretleri ve saldırılarıyla önceden hazırlanmış bir motorlu kayığa bindirilip Trabzon’dan Bakü’ye doğru deniz yoluyla uzaklaştırıldı.
Trabzon Kayıkçılar Kahyası Yahya Kahya, adamları olan Faik Reis ve arkadaşlarını, Mustafa Suphi ve 13 arkadaşının peşinden başka bir motorla gönderdi. 28 Ocak Cuma’yı 29 Ocak Cumartesi’ye bağlayan gece Mustafa Suphi ve arkadaşlarına motorla yetişen çeteciler, Sürmene açıklarında Mustafa Suphi’nin eşi Maria hariç 13 kişiyi öldürdü. O gün öldürülenlerin ismi şöyleydi: “1- Mustafa Suphi, 2 – Ethem Nejat, 3 – Hilmi oğlu İsmail Hakkı, 4 – İbrahim oğlu Cemil Nazmi, 5 – Bahaeddin, 6 – Kâzım Hulusi, 7 – Kıralioğlu Maksut, 8 – Hayrettin, 9 – Topçu İsmail Hakkı, 10 – Emin Şefik, 11 – Ali oğlu Kâzım, 12 – Hatip oğlu Mehmet, 13 – Hacı Mustafa oğlu Mehmet (Mustafa Suphi’nin eşi Maria, Yahya Kahya tarafından başkalarına peşkeş çekilip öldürülecekti. Yahya Kahya olaydan 1.5 yıl sonra öldürülecek; onun öldürülme olayını meclise taşıyan Trabzon milletvekili Ali Şükrü öldürülecek; Yahya Kahya ve Ali Şükrü’yü öldürdüğü söylenen Topal Osman da sonradan öldürülecekti).
Trabzon Sovyet Konsolosu Ali Oruc Bağırov, 29 Ocak 1921’de Trabzon Valisi’ne şu yazıyı yazdı: “Dün (28 Ocak 1921) Kars’tan Trabzon’a 17 kişilik bir heyet geldi. Burada onların üzerine vahşice saldırılar düzenlenmiş. Ben inanıyorum ki, bu durumdan sizin haberiniz vardır. Bundan başka, bu insanlar 3. Enternasyonali temsil ediyorlardı ve yanlarında da bir de Rus kadını bulunmaktadır. Şimdi bu heyetin nerede olduğunu ve böyle vahşice hisler gösterilmesinin sebebinin neler olduğunu bana acilen bildirmenizi rica ediyorum.”
Sosyal Tarih Yayınları tarafından yayınlanan Mustafa Suphiler kitabında, Banu İşlet ve Cemile Moralıoğlu Kesim tarafından Komintern arşivinden çevrilen bir belge, olay gecesini bir tanıklıkla aydınlattı. TKP’nin gençlik örgütü üyesi olan Abdülkadir, 1 Ekim 1921 günü Sovyet Rusya’da yaptığı tanıklıkta olay gecesini şöyle anlatıyordu:
“Heyet [gece yarısı] saat yarımda geldi. Yağmur yavaş yavaş yağıyordu. Hava dahi soğuk idi. İnzibat ve polis memurları yolları keserek halkın gitmelerine engel oluyorlardı. Fakat halk mahalle aralarından savuşuyordu. Saat yarımda kafile göründü. Değirmendere’de vali, Müdafaa-i Milliye [Cemiyeti] reisi ve azaları, polis müdürü bulunuyordu. Kafile yaklaştığında ilk evvel bir subay elindeki evrak ile Müdafaa-i Milliye [Cemiyeti] reisi ile görüştü. [Bu subay] derhal tevkif edilerek gönderildi. Nedeni sonradan anlaşıldı. O sırada Kâhya Yahya dahi gümrük dairesinden 10 tane hamal ve 5-6 tane rençber, 10-15 sepetli hamal çocuğu dizerek geldi. Kafilenin yaklaşmasından 5 dakika evvel tellal bağırdı. Gelen kafileye hakaret, tükürmek, çamura batırmak gibi bir şeylerin yapılması hususunu teşvik etti. Kafileden ilk evvel Mustafa Suphi çıktı. Derhal bir subay karşı durarak şu suretle hitap etti: ’Mustafa Suphi, Mustafa Suphi, bak 16 arkadaştan yalnız ben kurtuldum. Bakü’de Türkistan’da binlerce esir kardeşlerimizi sen mahvettin.’ Bunun üzerine teşvik edilen halk, hamal, rençberler, ’istemeyiz’ diye haykırdılar. Mustafa Suphi, Müdafaa-i Milliye [Cemiyeti] reisine ve valiye hitaben [şöyle seslendi]: ’Biz Ankara’ya gideceğiz, Mustafa Kemal Paşa’ya bağlılığımızı sunmak için geldik. Lütfen müsaade ediniz, kendisiyle haberleşelim’. Derken arkadan birisi bir tekme vurdu. Suphi yoldaş çamurlar içine yuvarlandı. Hamallar derhal taarruz ederek, yüzüne tükürerek, çamur atarak ve döverek motora sevkettiler, artık arabadan indirilmiş arkadaşları da birer birer döverek, tükürerek motora bindirdiler. Bunlar olurken, Kâhya’nın adamlarından birisi Mustafa Suphi’ye fena bir söz söyledi. Nihayet halk birer birer dağıldı. Motor henüz iskelede duruyordu. Motora silahlı 15’e yakın asker bindirildi. Halk dağıldıktan sonra saat bir buçuk raddelerinde motor hareket etti. Ben de oradan ayrılarak yaşananları Sovyet Rusya temsilcisi Ali Oruç [Bagirov] yoldaşa şifahen anlatıyordum. Saat 4-5 dolaylarında motorun geriye döndüğünü haber aldık. İskeleye gittim, fakat hiçbir kimse ile temas ettirmiyorlardı. Geri dönmeye mecbur oldum. Artık sabah olduktan sonra görmek mümkün olur diye düşünüyordum. Sabahleyin erken iskeleye gittiğimde motorun orada olmadığını gördüm. Oradaki kayıkçılardan sordum. Motorun hareket ettiğini söylediler. Gündüz saat 8 dolaylarında motor boş olarak geri döndü. Tekrar motora gittim. Fakat hiçbir tayfa ile temas ettirilmiyordu. Birkaç gün sonra tayfaların birisinden aldığımız bilgiye göre, Sürmene açıklarında ayakları ve elleri bağlı olarak denize attıklarını söylediler. Yalnız Suphi yoldaşın ailesinin, geri döndüğü zaman Kahya tarafından çıkarıldığını haber aldık. Hangi evde olduğunu haber almak üzere uğraştım. Fakat hiçbir taraftan malumat alamadım. Başlangıçta Kâhya’nın evinde olduğunu, ardından Nemlizade Ragıp Bey’in evinde olduğunu söylediler. Bazen üç-dört defa olmak üzere evlerinin kapılarından geçiyordum. İhtimal rast getiririm veya pencereden bakarken görüp nerede olduğunu haber alırım diye uğraştım. Fakat hiçbir taraftan haber almadım. Daha sonra, epey zaman geçtikten sonra, kadının Kâhya tarafından Rizelilere hediye edildiğini ve orada bir zevk arasında öldürüldüğünü haber aldım.”
Mustafa Suphi ve arkadaşlarının öldürüldükleri bilgisi, Batum’daki TKF Harici Bürosu tarafından ancak 2 ay sonra bütün açıklığıyla öğrenilebildi! TKF Harici Büro Üyesi Ahmet Cevat (Emre), 3. Enternasyonal Doğu Şubesi Müdürü Pavloviç’e gönderdiği 2 Nisan 1921 tarihli mektubunda şöyle yazdı:
“Kaybolan bu yoldaşlarımızın talihi hakkında iki ay müddetince hiçbir bilgi alamadık. Ama sonra anlaşıldı ki, onlar Trabzon burjuvaziyesinin satılmış cellatlarının darbeleri ile öldürülmüşlerdir… Anadolu burjuvazisi, vahşi cinayetlerinin cezasız kalacağını bildikçe, komünistlere karşı canavarca takibini devam ettirir.”
Mustafa Suphi’nin Yeni Dünya gazetesini çıkarmayı yoldaşlarına bir vasiyet olarak bıraktığı günlerde, Nâzım Hikmet de yol arkadaşı Vâlâ Nureddin’le Milli Mücadele’ye katılmak için Sirkeci’den bindiği Yeni Dünya vapuruyla 3 Ocak 1921’de İnebolu’ya ulaşacaktı. Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katledilme haberini ilk ne zaman öğrendi bilmiyoruz. Büyük bir acı ve keder içinde haberi aldığı ve Mustafa Suphi’yi bir ömür unutmadığı ve unatamadığını ise şiirlerinden çok net biliyoruz. Nâzım Hikmet, Mustafa Suphi için ilk şiirini “Onbeşler İçin” ismiyle 1922 yılında Batum’da yazdı. 1923’te Moskova’da yazdığı “28 Kanunisani” şiiri Mustafa Suphi’leri unutulmamak üzere tarihe notlayacaktı. 1925’te ise onlar için “Kalbim” ve “Onbeşlerin Kitabesi” şiirini yazdı.
1923’te Moskova’da, Mustafa Suphi ve arkadaşlarının öldürülmelerinin ikinci yılında, Kızıl Şark Matbaası’nda “Bütün Dünya İşçileri Birleşiniz! 28-29 Kanunisani 1921, Karadeniz Kıyılarında Parçalanan Mustafa Suphi ve Yoldaşlarının İkinci Yıldönümü” kitapçığı basıldı. Buradaki “28 Kanunisani” şiiri Mustafa Suphi’yi ve arkadaşlarını ölümsüzleştirirken, katliamı da silinmemek üzere bir hakikat vesikası olarak tarihe asacaktı:
28 KÂNUNİSANİ
(…)
– On beş kasap çengelinde sallanan
on beş kesik baş
– On beş arkadaş
– Yoldaş
bunların sen
isimlerini aklında tutma
fakat
28 kanunisaniyi unutma!
(…)
BAKÜ’DE YAPILAN GÖRÜŞMEDEN…
Stalin: ’Anadolu’daki bir takım komünistler cezalandırılmalı…’
9 Kasım 1920’de Bakü’de yapılan görüşmede Stalin, Ankara hükümetinin temsilcisi Memduh Şevket (Esendal), Mustafa Suphi, Azerbaycanlı Bolşevik devrimci Neriman Nerimanov ve Stalin’in en yakınındaki isimlerden Sergo Ordzhonikidze katıldı. Görüşmede kritik an, Stalin’in Türkiyeli komünistlerle ilgili cümleleriydi ve bunların o zamana kadar tercüme yapan Mustafa Suphi tarafından değil, Nerimanov tarafından iletilmesini istedi. Memduh Şevket’in, Kazım Karabekir’e gönderdiği şifreli rapor. Mustafa Suphi, bu görüşmeden tam 80 gün sonra öldürülecekti.
Çorlu doğumlu Memduh Şevket Esendal (1883-1952) İstanbul Erkek Lisesi’nde eğitim gördü. Rusça, Farsça, Fransızca öğrendi. 1906’da İttihat ve Terakki Cemiyetine üye oldu. İngiliz kuvvetlerinin İstanbul’daki İttihat ve Terakki merkez binasını bastıkları 13 Kasım 1918 tarihinde binada bulunan Memduh Şevket kaçmayı başardı. İstanbul hükümeti tarafından kovuşturmaya uğrayıp takip edildiği için Türkiye’de ve İtalya’da bir süre gizlendi.
1920’de işgale karşı Mustafa Kemal Paşa’nın çağrısı üzerine Ankara’ya gitti ve Millî Mücadele’ye katıldı. Mustafa Kemal Paşa bu süreçte Bolşeviklerin askerî ve maddi yardımından faydalanabilmek için Memduh Şevket Bey’i Bakü’ye gönderdi; Azerbaycan’da en güvendiği kişilerden biri oydu. Memduh Şevket Bey ilk şifreli telgrafını 1 Ocak 1920’de çekti. 12 Ağustos 1920’de Bakü mümessili oldu ve 15 Ağustos 1920’de kendisine diplomatik pasaport verildi. Bakü’deki durumu Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir’e ve Mustafa Kemal Paşa’ya gün gün şifreli telgraflarla rapor etti (Esendal, Bakü’deki görevinin ardından Kabil’de orta elçilik, TBMM’de 4 dönem milletvekilliği, 1941-1945 arasında CHP Genel Sekreterliği yapacaktır).
9 Kasım1920 tarihinde Josef Stalin (1878-1953), Bakü’de bulunduğu sırada Memduh Şevket’in görüşme teklifini kabul etti. 3 saate yakın süren görüşmede masada Mustafa Suphi, Azerbaycanlı Bolşevik devrimci ve Halk Komiserleri Başkanı Neriman Nerimanov (1878-1953) ve Stalin’in en yakınındaki isimlerden Sergo Ordzhonikidze (1886-1937) vardı.
Görüşme boyunca masada Türkiye Komünst Partisi reisi olarak bulunan Mustafa Suphi, Rusçadan Türkçeye çeviri yaptı. Ta ki Stalin, Türkiye’de “Millî Mücadele aleyhinde propaganda yapan komünistler” ile ilgili konuşuncaya kadar! Stalin, Mustafa Kemal Paşa’nın propaganda yapan komünistleri hapse atmasını övdü ve bu sözlerini Mustafa Suphi’nin değil Nerimanov’un çevirmesini-nakletmesini isteyerek şöyle devam etti: “Biz » onlara (Türkiye’deki komünistlere) öyle bir ders vereceğiz ki bir daha propagandanın ne demek olduğunu anlayacaklardır.” Bu sözler, Türkiye’deki komünistler ve Türkiye’de devrim faaliyetlerini işçi ve köylü nezdinde bir Bolşevik modeliyle sürdürmek isteyen Mustafa Suphi ve arkadaşları için de bir dönüm noktası olacaktı. Mustafa Suphi o görüşmeden tam 80 gün sonra Trabzon’da, yanındakilerle birlikte öldürülecekti.
Memduh Şevket Bey görüşme biter bitmez, görüşmeyi kendi aralarındaki özel şifreleme yöntemiyle ve telgrafla Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir’e iletti. Kâzım Karabekir şifreli telgrafı çözdü ve okudu. Yaklaşık 1 ay sonra, bir başka şifreli telgrafla 6 sayfa olarak 3 Aralık’ı 4 Aralık’a bağlayan gece Ankara Hariciye Vekâleti’ne gönderdi. Yaklaşık 104 yıl boyunca gizli kalan bu çok önemli görüşme şimdi açığa çıkıyor ve tarihe ışık tutuyor:
“Ruslarla Münasebetimiz
Karargah 3 / 4-12-336 [1920]
Hariciye Vekâletine
Bakü’de Memduh Şevket Bey’den alınan 5 Teşrinisani [Kasım] tarihli raporun sureti atide arz edilmiştir.
Şark Cephesi Kumandanı Kazım Karabekir
Suret
Savet [Sovyet] işleri hariciye komiseri [Sovet narodnych komissarov SSSR] Stalin [1878 -1953] Bakü’ye geldi. Pek mühim bir adam olduğu cihetle kendisiyle görüşmek istedim. Mülakatta Nerimanov ve Mustafa Suphi ve Şark Cephesi Harbiye Siyasi Komiseri Orjenikitze [Sergo Ordzhonikidze] hazır bulundular. Evvela Stalin söze başlayarak Talat ve Enver Paşaların Ankara’yla münasebetlerinin neden ibaret olduğunu sordu. Ankara’nın bu zevâta hiç bir vazife vermemiş olduğunu söyledim. Bu suali niçin sorduklarını söylemek kabil ise belki daha vâzıh [açık] cevap verebileceğimi ifade ettim. Enver Paşa’nın Türkiye’ye muavenette [yardımda] bir hayli gayreti bulunduğunu; bu defa yine silah tedarikiyle Anadolu’ya sevkede bilmek üzere Berlin’e gitmiş olduğunu; halbuki o hidemâtıyla [hizmetleriyle] bilahare muârız [muhalif] bir vaziyet almasına eğer memleket ahvali müsait ise buna şimdiden mümânaat [engel] olunmak ve Rusya tarafından yapılan muavenetleri kesmek için meseleyi tetkike lüzum gördüklerini ve resmi mümessil [temsilci] olmak sıfatıyla bunu benden sorduklarını ifade etmesi üzerine; manidar bir surette hakkımızdaki bu takayyüd [dikkat] ve ihtimamlarına teşekkür etmek lazım geldiği, ancak bizim ahval-i dahiliyemizle kafi derece meşgul bulunduğumuzu Enver ve Talat Paşa’lara gelince, böyle bir vaziyet almalarına memleketin müsait olmadığını, onların bütün menfaatleri Anadolu hükümetini takviyeden ibaret bulunduğunu ve bunun hilafında hareket ederlerse büsbütün kuvvetten düşeceklerini ve müsterih olmalarını söyledim.
Sonra Stalin Anadolu’da sosyalizmin mevcut olmadığını, buna müsait saha da bulunmadığını ityândan sonra da Türkiye’nin hangi gayeye vüsul [ulaşma] için harb ettiğini sordu. İstanbul veya İzmir’i alırsa sulhe razı olup olmayacağını da ilaveten sual etti. Sosyalizmin dünya yüzünde tesisine bugün her milletten ziyade Türklerin taraftar ve hahişker [istekli] olduklarını, zira kapitalist ve emperyalist sistemi baki kaldıkça Avrupa sermayesinin cebir ve tazyikinden kendilerini kurtaramayacaklarını, bu harb-i umumiden sonra tekrar kapitalizm galebe ederse [üstün gelirse] artık büsbütün esir olacaklarını pek iyi bildiklerinden İtilaf Devletleri’nin mütarekeden sonra gösterdikleri zulm ve tazyikin yardımıyla Avrupa’ya karşı kıyam olunduğu ve bu itibarla Türkiye’deki hükümetin bir inkilap hükümeti olduğunu ve kendi usûl ve teşkilatını değiştirmiş olduğunu, memlekette bundan sonra her şeye bizzat Millet Meclisinin hâkim olduğunu ve muktedir olursa kapitalizmin dünya yüzünde sukutuna [düşüşüne] kadar mücadelede devam edip kendini kurtarmak isteyeceğini ve nihayet kudreti yettiği mertebe çalışacağını söyledim.
O halde İstanbul ile Ankara arasındaki müzakerata ne demelidir dedi ve Orjenikitze bir İngiliz rahibinin müzakerata memuren Ankara’ya gönderildiğini söyledi. Ben cevabımda Ankara’nın İngilizlere aldanmayacağını ve bu müzakeratın sizi aldatmaktan başka mahiyette olmadığını yalnız bu mücadelede devam eylemek için Türkiye’nin muavenete muhtaç bulunduğu bu mücadelede Rusya’nın menafiine de [çıkarlarına da] muvafık [uygun] bulunduğu halde acaba niçin Rusya hükümeti bize muavenet etmek istemiyor diye sordum. Stalin düşündükten sonra yolların uzaklığından bahsetti. Nahçıvan kış hasebiyle bir kaç gün sonra kapanacak, hatta oradaki askerlerini bile iaşe edemeyecekleri [yiyecek ve ihtiyaçlarını karşılayamayacakları] cihetle ya geri çekecekler ya oraya Ermenistan tarîkiyle [yoluyla] erzak göndermeye çalışacaklar. Kars yoluna gelince bunu açmak için hem Kars hem Tiflis’i ıskata [düşürmeye] ihtiyaç olduğu halbuki Fransızların İstanbul’da Batum’a ihraç edilecek Senegal fırkaları bulunduğu bugünlerde denize dökülmek üzere bulunan Vrangel ordusunun da [1920’de Bolşeviklere yenilmeleri üzerine, 1920’nin Kasım ayında General Wrangel komutasındaki Beyaz Ordu sivillerle birlikte itilaf devletlerinin yardımıyla Kırım’dan İstanbul’a geldi] Batum’a ihraç edilebileceğini böyle bir cephe ihdâsı da [ortaya çıkarmak] şimdilik doğru olmadığı ve hatta Gürcüleri tutmak üzere Azerbaycan’ın oraya neft vermekte olduğu, deniz yoluna gelince onun da tehlikesine mebnî [yüzünden] ciddi bir muavenete imkân olmadığını mamafih bir fırsat zuhurunda elden gelen yardımın edileceğini söyledi.
Ben dedim ki, ifadelerini dinledim ve mahzun oldum. Çünkü neticeleri şudur ki Anadolu’ya muavenet isteriz ancak mümkün değildir. Fakat beis yok biz muktedir olduğumuz müddetçe çalışacağız. Ayrıca kendilerine teşekkürler ederim. Çünkü fikirlerini vâzıh [açık] bir surette ifade ettiler. Bize şimdiye kadar pek çok şeyler vadettiler idi. Mevsim şimdiye kadar yaz idi. Bakü’de bulundurulacağı vadedilen toplar ve cephane bulundurulsa idi çoktan Anadolu’ya gitmiş bulunurdu. Müteaddid [birçok] defalar icbar edilen [zorlanan] ve hatta çapları, ecnasları bile tayin edilen bu şeyler bugün dahi sevk edilememiştir.
Stalin benim Rusya’dan nevmid [karamsar] olduğum fikrini hemen tashih ve beni Rusya’nın maksatları Türkiye lehine bulunduğuna ve muktedir oldukça yardım edeceğine yakînen fikriyle şimdilik vaziyet böyle ise de tebeddül edebileceğine Türkiye’ye muavenet fikrinden asla feragat etmediklerini dair ifadatta bulundu. Bizim üzerimizde icra edeceği fena tesiri peşinen izale etmiş olmak maksadıyla bu esnada Rusya ile Türkleri Ermeniler üzerine atmakla itham ettikleri gibi buna karşı Rusya’nın Türkler ile bir münasebeti olmadığını ilan edeceğini ve hatta bu kabilden bugünlerde İngiltere ile sulh müzakerâtına başlamaları muhtemel bulunduğunu fakat bunların hiçbirinin ciddi olmadığını ve sulh İngiltere ile İtalya’yı Amerika’dan ve Fransa’dan ayırmak maksadıyla yapıldığını ve yine İngiltere’nin ve İtalya’nın ahvâl-i dahiliyeleri Rusya’ya karşı harekâta müsait bulunmadığı diğerlerinin ise Bolşeviklere karşı kati bir darbe vurmak fikrinde bulunduklarını söyledi.
Ben bu son ifadeden müteessir olduğumu söyledim. Mutaassıp Avrupa karşısında Türkiye’yi yalnız bırakırsanız bir ehl-i salib [Haçlı] ordusuna güzel bir zemin hazırlanmış oluyor. Bu hal Şura [Sovyetler] Rusyası’nı müteessir etmez mi dedim. Lakin bu fikrimin varid olmadığını ve İtilaf’ın kuvvet sevk edemeyeceğini söyledi. Ve ilave ederek bizim zabitandan mürekkep bir heyet Türkiye’ye gönderilmek üzere ihzar edilen mühimmatın sevkini murakabe etmesini [denetlemesini] teklif etti. Stalin bu heyetin gönderilmesinde ısrarını da hükümetime yazmamı vadeyledim. Sonra Ermenistan sefiri Legran’ın verdiği notayı gördüm. Gürcü gazetelerinin ifadelerine göre bu ültimatomda Türkiye’ye mühimmat nakletmek üzere Kars demiryolunun Rusya’ya teslimi teklif olunuyor. Stalin bu mesele hakkında Şehzan’ı buraya çağırdığını ve şimdilik vâzıh malûmatı olmadığını söyleyip bir şey demek istemedi. Azerbaycan’ın Ermenistan ile sulh aktetmek üzere olduğunu işitiyorum bu hususta da ne düşünüyorsunuz dedim. Nerimanof cevap vermekte acele etti. Ve bunun yalnız Taşnaklar ile komünistlerin mübadelesine dair olduğunu söyledi. Halbuki ketm-i hakikat etti [gerçeği gizledi] sanırım.
Stalin bir takım komünistlerin Anadolu’ya girip ordu arasında harp aleyhinde propaganda yapıp orduda iki taraf peydah ettiklerini ve Mustafa Kemal Paşa’nın onları haps ettiğini ve pek isabet ile komünistleri şiddetle tecziye etmeli [cezalandırmalı] dedi. Ve ilave ederek biz onlara öyle bir ders vereceğiz ki bir daha propaganda ne demek olduğunu anlayacaklardır dedi. Bu ifadeyi tercüme etmesini Nerimanof’a söyledi. O zamana kadar Mustafa Suphi tercüme eyliyordu. Bu son muameleden müteessir oldu. Bu mülakat üç saat devam etti. Ben nevmid görünüp kalkacak olunca o söz bulup oturttu. Ve beni müteessir göndermek istedi. Bu adam Gürcü program takibine taraftardır ve Lenin’in en mühim muavinidir. Muhaberat güçtür. Bir kaç gün sonra Batum’dan bir kurye çıkarmak istiyorum. Bugün buraya bir Gürcü bir Ermeni heyeti gelip Ruslardan tavassut [aracılık] etmelerini rica etmiş olduğunu duydum. Bize bir kurye çıkarmanızı rica ederim. Tarih dokuz Teşrinisani.
Azerbaycan mümessili Memduh Şevket
Açtım 4 Kanunuevvel [Aralık] 36”


















