kemal seden ve şakir seden, 1914 yılında bir sinema salonu açmak için dayıları lokantacı ali efendi’yi ikna ettiklerinde, muhtemelen kendileri de türk sinemasının en önemli yapım şirketlerinden biri olacak kemal film’in temellerini attıklarının farkında değildiler. ilk özel film yapımevi olan kemal film, seden kardeşler tarafından 1922’de kuruldu. şirket, kurmaca filmlerin yanı sıra kurtuluş savaşı’nı da belgeleyerek önemli bir görev üstlendi.
İstanbul’un işgal günlerinde dayısı lokantacı Ali Rıza Efendi, kardeşi İstanbul Sultanisi tarih öğretmeni Mehmet Şakir (Şakir Seden) ve aynı okulda görevli Ali Fuat’la ortaklaşa şehrin Müslüman semtinde sinema salonu işletmeciliği yapan Mehmet Kemalettin’in (Kemal Seden) aklında yerli film yapmak fikri vardı. Büyük hissedar olan dayı, bu iş için yapılacak harcamalara girmek istemiyor, salon işletmeciliğine devam etmekten yana görünüyordu. İki kardeş kendi kazançlarından birleştirdikleri bir parayla “Kemal Film” adında bir şirket kurdu. Mehmet Kemalettin’in yerli film yapımıyla ilgili hiç bilgisi yoktu. Sinemacılardan sürekli bir kişinin adını duyuyordu: Ertuğrul Muhsin… Araştırdı, soruşturdu. Kendisinin 1916’dan bu yana Almanya’ya gidip geldiğini ve orada oyunculuk yaptığını, filmler yönettiğini öğrendi. 1922 yılı Mayıs ayında İstanbul’a dönen yönetmenle bağlantı kurdu. Yaptıkları görüşme olumlu geçti ama yönetmenin tereddütleri vardı. Çünkü, İstanbul’da bir film çekebilmek için gerekli olan stüdyo yoktu. Şakir Seden, 1965’te kendisiyle röportaj yapan Erman Şener’e o günleri şöyle anlatır:
Bir Stüdyo Arayışı
“O iş, mütarekeden sonra… Aslında, bizim pek aklımızda yoktu. Sinemalarla iktifa ediyorduk [yetiniyorduk]. Bir gün Fuat Bey bize geldi. Haber filmleri dolayısıyla ağabeyim onu şöyle böyle tanıyordu ama benim iyi arkadaşım. (…) Fuat Bey bize, ‘Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin elindeki sinema malzemesinin istikbali karanlık, bunu kurtarmak lazım.’ dedi. Ne yapalım diye düşündük, sonunda kiralamaya karar verdik… Neyse, malzemeleri aldık ama bunların içinde en önemli olanı, yani film çekme makinesi yoktu. O yıllarda Hazeren Han’da kültür filmleri getiren Gaumont adlı bir Fransız şirketi vardı. Film çekme makinesini de bu şirketten temin ettik. Makine 66 altındı ama tesisatıyla birlikte bize 88 altına mal oldu. Herkes bizi tenkit ediyordu. Aslına bakarsan, biz de ‘Acaba iyi mi ediyoruz, kötü mü ediyoruz?’ diye düşünüyorduk ama bir defa adım atmıştık. Neyse o sırada Ertuğrul Muhsin Bey Almanya’dan dönmüş. Bize bazı kişiler geldi, işte Almanya’da film yapmıştır, burada da film yapmak istiyor falan dediler. Onu tiyatrodan tanıyorduk zaten, peki deyip onu da angaje ettik… Ama bir de atölye kurmak gerekiyordu. Bizim Sirkeci’deki sinemanın bodrumu, bu iş için müsaitti. Orayı atölye yaptık. Resne Fotoğrafhanesi’nde çalışan Hüseyin Efendi’yi de buraya şef tayin ettik…”
Mehmet Kemalettin, yönetmenle yaptığı anlaşma gereği, bir stüdyo kurmak zorundaydı. İçinde her türlü çekim olanağının bulunduğu, teknik araç ve gereçlerle donatılmış, rahatlıkla dekor kurulabilecek kadar geniş ve yüksek tavanlı bir film platosu… Böyle bir binanın o günkü şartlarda inşa edilebilmesi güçtü. İstanbul’un işgal kuvvetleri komutanlığı her şeye karıştığı gibi buna da karışacak, izin vermeyecekti. Bunun yerine uygun bir binanın aranması daha kolaydı. Osman Fahir Seden’in (OFS. 1995) anlattığına göre babası, bir dostundan Eyüp Defterdar’daki Feshane-i Amire binası içindeki dokuma atölyesinin boş olduğunu öğrenir. Binanın içindeki dokuma salonu yüksek tavanlı, 70 metre eninde 140 metre uzunluğunda bir alandır. Yapı, gün ışığından daha fazla yararlanmayı sağlayan şed çatı ile örtülüdür. Tamamen çelik kostrüksiyon olan yapıda hiç duvar ya da bölme yoktur. İçine birkaç ekleme yapılabilirse tam da istenildiği gibi bir film stüdyosu rahatlıkla kurulabilir. Mehmet Kemalettin binayı, içinde değişiklikler de yapılabilecek şekilde kiralar. Kısa zamanda gerekli tadilatlar yapılır. Aydınlatma ekipmanları için Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’ne başvurulur. Cemiyet’in kullanmadığı, kömür çubuklu Jüpiter marka altı projektör lambası vardır, bunlar kiralanır. Binanın kapısına da büyük yazılarla “Kemal Film İmalathanesi” levhası asılır. Mehmet Kemalettin, 1924’te Millî Mecmua’ya durumu şöyle anlatır:
“Millî filmler yapmak arzu ettik. Muhsin Bey işin artistik idaresini deruhte etti [üstlendi]. Avrupa’daki tecrübesine nazaran kabiliyeti inkâr edilemezdi. Bir tecrübe filmi yapmaya karar verdik. Fakat bu bize çok pahalıya mal oldu. Çünkü dâhili aksamını (Ki salonlar, sofalar vesaireden ibarettir.) filme çekmek için bir atölyeye lüzum vardı. Bunun için tahta ve betondan duvarlar yapmak, elektrik tesisatı vücuda getirmek, vesait-i tenvireye [aydınlatma araçları] icap ediyordu. Suret-i mahsusada [özel olarak] bir daire tuttuk. Tavan kısmı tamamıyla cam ve ziya-yı şemsin duhulüne [güneş ışınlarının girmesine] müsait olmalıydı. Buna dikkat ettik. Ziya menabii [ışık kaynağı] büyük projektörler temin ettik. Tevzi-i ziya için alat-ı mahsusa imal ettirdik. Filmin dâhili aksamının çekileceği güne kadar istihzar mesarifi [hazırlık masrafı] olarak 10 bin liraya yakın para sarf edilmişti…”
Kemal Film İmalathanesi’nin Ürünleri
Yapımcı, işgal altındaki İstanbul’u çok etkileyen ve gazeteleri günlerce meşgul eden bir cinayet olayını filme almayı önerir. Şişli’de yaşayan Mediha adında, zengin erkeklerle birlikte olan dilber bir kadının, yine sevgililerinden biri tarafından öldürülmesi film olabilirdi. Senaryoyu yönetmen ve yardımcısı Küçük Kemal’le birlikte yazar. İstanbul’da Bir Facia-i Aşk adı verilen filmde rolleri Anna Mariewitz, Vahram Papazyan, Dr. Emin Beliğ ve Aznif Mınakyan üstlenir. İşgal İstanbul’unda film çekmek zordur. Her yerde film çekilmesine izin verilmez. Buna rağmen dış çekimler İstanbul’un çeşitli semtlerinde yapılır. İç çekimler ise yeni stüdyonun içinde ve konforludur. Film vizyona çıktığında çok beğenilir.
Yönetmen, ikinci film için konu ararken, bir gün yapımcıdan bir teklif alır: Yakup Kadri’nin Nur Baba adlı romanından film yapmak… Bir Bektaşi şeyhiyle, evli bir kadın arasındaki tutkulu aşkı anlatan roman, Bektaşilerden tepki görmüştür. Yönetmen, senaryoyu yazar. Roller Vahram Papazyan, Dr. Emin Beliğ, Anna Sarmatova, Elena Artinova, Aznif Manakyan arasında paylaştırılır. Film için stüdyoda görkemli bir Bektaşi tekkesi dekoru kurulur. Eyüp Sultan Camii avlusundaki çekim sırasında kalabalık bir grup ekibe saldırır. “Bir gün Dikimhane’ye haber gelmiş. ‘Stüdyoyu hemen terk edin, birazdan burayı basacaklar.’ denmiş. Bizimkiler ‘Boş ver’ demişler ama biraz sonra bir grup topluluk stüdyoyu basmış. Papazyan Efendi, baskın sırasında filmdeki kıyafetiyle bir kaçmaya başlamış ki, Allah’ını seven tutmasın…” diye anlatır Şakir Seden… Olayı gazeteci Rakım Çalapala 1944’te Yıldız dergisine şöyle anlatır: “Stüdyodan dışarı fırlayınca caddeyi tutup koşa koşa kaçmaya başladı. Korkusundan, arkasına bile bakmıyordu. Unkapanı’na kadar soluk soluğa geldi. Yolda bu güzel kıyafetli, sevimli yüzlü Bektaşi babasına selam veren verene idi. Kimse onun makyajla sokağa fırlamış, stüdyo baskınından kaçan bir artist olduğunu fark etmemişti…” Şakir Seden: “Birkaç gün sonra ortalık yatıştı. Haber yolladık, ‘Gelsin, çalışmaya devam edelim.’ dedik. ‘Gelmem.’ diye haber yolladı. Gözü yılmış bir defa… Böylece birkaç kez haberleştik. Sonunda Muhsin kızdı, ‘Gelmezse gelmesin, ben oynarım.’ dedi…”
Kurtuluş Savaşı’na onbaşı rütbesiyle katılan Halide Edib’in cephedeyken kaleme aldığı Ateşten Gömlek romanı, Kemal Film’in üçüncü film projesi olur. Yönetmen, romana sadık kalarak senaryoyu hazırlar. Yazara göre eserinin kadın kahramanları Ayşe ve Kezban’ı Türk kızları oynamalıdır. Bunu şart koşar. Yönetmen, yazarın isteği üzerine Muvahhit Refet’in eşi Bedia’yı Ayşe rolüne uygun bulur. Kezban rolü için de gazeteye verilen ilan üzerine başvuran tek genç kız olan Münire Eyüb alınır.
“ateşten gömlek’in yakaladığı ticari başarının ardından yönetmen bir gün yapımcıya leblebici horhor ağa operetini filme almayı teklif eder. oyun, istanbul sahnelerinin değişmez operetlerinden biridir. yönetmen, oyun tekstinde birkaç değişiklik yaparak senaryoyu yazar fakat ortaya çıkan film beğenilmez.”
Ateşten Gömlek’in yakaladığı ticari başarının ardından yönetmen bir gün yapımcıya Leblebici Horhor Ağa operetini filme almayı teklif eder. Oyun, İstanbul sahnelerinin değişmez operetlerinden biridir. Yönetmen, oyun tekstinde birkaç değişiklik yaparak senaryoyu yazar. Başrolleri Maurice Mea, Elena Artinova, Behzat Haki Bey, Gavroş Tolayan ve Jenya Gordenskaya arasında paylaştırır. Film için görkemli dekorlar yaptırılır, kostümler diktirilir fakat ortaya çıkan film beğenilmez. OFS’in anlattığına göre pahalıya mal olan Leblebici Horhor Ağa filminden sonra babasıyla yönetmen arasına bir soğukluk girer fakat yönetmen, daha film vizyona çıkmadan çoktan yeni film çalışmasına başlamıştır: Kız Kulesinde Bir Facia.
İki kişi üzerine kurulu dramatik hikâyesiyle filme alınması kolay görünmektedir. Başrollerini Ertuğrul Muhsin, Dr. Emin Beliğ, Münire Eyüb ve Aznif Mınakyan’ın paylaştığı film de seyirciden ilgi görmez. Yönetmen bu filmin ardından Peyami Safa’nın Sözde Kızlar romanına yönelir. OFS’in anlattığına göre babası, son iki filminde kaybettiği parayı bu filmden çıkarabileceğine inanmıştır. Elena Artinova, Maurice Mea, Gavroş Tolayan, Jenya Gordenskaya’nın başrolleri paylaştığı filmin çekimleri sorunlu geçer. Şakir Seden: “Sözde Kızlar, muvaffak olmadı. Buna sebep Peyami Safa Bey’in sık sık sete gelip, Muhsin’e müdahale etmesiydi. Muhsin de Peyami Bey sette olunca onun istediklerini yapıyor, o gittikten sonra bildiğini okuyordu. Böylece iki başlı bir film oldu. Sadece Muhsin yapsa ve Peyami Bey’in dediklerini de tamamen uygulasa, belki daha muvaffak olurdu…”
“büyük paralar harcayarak kurdukları türkiye’nin ilk film stüdyosu ellerinden alınmak üzeredir. feshane-i amire’ye yeni bir müdür tayin etmiştir. çankırılı bir binbaşı olan nuri, stüdyonun bulunduğu binaya göz dikmiş, şirketin yaptığı kira anlaşmasını tanımadığını bildirmiştir. binanın iki gün içinde boşaltılmasını istemektedir.”
Ve Sonra…
Mehmet Kemalettin, yaptığı altı film sonrasında kâr zarar hesabı yaparken şirkete büyük rahatsızlık veren bir olay yaşanır. Büyük paralar harcayarak kurdukları Türkiye’nin ilk film stüdyosu ellerinden alınmak üzeredir. Feshane-i Amire’ye yeni bir müdür tayin etmiştir. Çankırılı bir binbaşı olan Nuri, stüdyonun bulunduğu binaya göz dikmiş, şirketin yaptığı kira anlaşmasını tanımadığını bildirmiştir. Binanın iki gün içinde boşaltılmasını istemektedir. Bu genişlikte bir yer bularak taşınmak imkânsızdır. Binbaşı, tüm malzemeleri, yağmurlu bir günde askerlerle binanın dışına attırır. Şakir Seden: “Bize intikal ettiğine göre yeni gelen müdür, kadın artistlerden birine sarkıntılık etmiş. Hem yüz bulamamış hem de bizim arkadaşlardan sert muamele görmüş. Bunun üzerine kızıp, ‘24 saatte burayı terk edin.’ demiş. İki günde hiç olmazsa bir depo bulur, eşyaları oraya taşırdık ama dedim ya, iki taraf da bahane arıyordu. Bu hadise, uygun düştü. Eşyaları paylaştık. Aksesuarları Behzat aldı; dekor, pano gibi şeyleri Muhsin Bey, Ferah Tiyatrosu’na götürdü. Biz de makineleri satıp bu defteri kapadık…”
Ve böylece “Kemal Film İmalathanesi” tarihin tozlu sayfalarına atılır. #








