‘Kasımpaşalı, eli maşalı’ tabirinin kahramanı Safiye

18. yüzyıl tarihçisi Hâkim Mehmed Efendi, bir grup kadının Eminönü’ndeki isyanını (1758 “Pirinç Yağması”) şaşkın ve öfkeli hâlde tarihe kayıt düşerken, kadınların asla şiddete kadir olmadıkları düşüncesindeydi. Kıtlık nedeniyle sabrı taşan ve Safiye Hatun’un öncülüğünde ayaklanan yüzlerce Kasımpaşalı kadın, erkeklerin “bir kere daha düşünmesini” sağlamıştı.

Kasımpaşalı şarkıcı Güllü’nün seslendirdiği, 1994’te çıkan ve sözleri Selami Şahin’e ait “Kasımpaşalı” isimli Roman havası parçada şöyle deniyordu: “Kasımpaşalıyım / Eli maşalıyım / Çok şukarım ama / Yandan façalıyım.” Sanırım “eli maşalı” tabirini birçoğumuzun diline dolayan bu şarkıdır.

Yazar Asaf Hâlet Çelebi’nin 1956’da yayımladığı Konuşulan Fransızca sözlüğünde “dragon” kelimesine karşılık olarak “titiz, huysuz, dilediğini yapan, hiçbir şeyden korkmayan kadın, eli maşalı” anlamı verilmiş. 1900’de yayımlanan ünlü Kamus-ı Türkî’de “eli maşalı” tabiri “edebsiz, kavgacı” diye tanımlanıyor; TDK bu tanıma “dayak atmayı seven” anlamını ekliyor. 1680’de Meninski’nin yayımladığı Thesaurus isimli sözlükte ise “maşalu” sadece bir tüfek cinsini ifade ediyordu. Arada ne oldu da “eli maşalı” tabiri kavgacı kadını ifade etmeye ve özellikle de Kasımpaşalı kadınları düşündürmeye başladı? Hem de 17. yüzyılda yazan Evliya Çelebi’nin, semt kadınlarını edebiyle ünlü Rabia-yı Adeviye’ye benzetmesine rağmen?

identifier W.593.000279|date 2010-07-01|creator The Walters Art Museum (Baltimore/MD/USA)|contributor The Walters Islamic Manuscript Digital Project|contributor Bockrath, Diane|contributor Tabritha, Ariel|contributor Emery, Doug|contributor Gacek, Adam|co
Amazonlar
Acâibü’l-mahlûkat’taki bir rivayete göre Âd kavminden kalma adalı dev kadınlar İskender’e boyun eğmeyi reddedip karşı koydular (tarihçi Hâkim Mehmed, Kasımpaşalı kadınları onlara benzetmişti).
Aristo, İskender’e onlarla savaşmamasını, çünkü yenerse kadınları yenmiş olacağından övünemeyeceğini, yenilirse de namının daha beter olacağını söyledi. İskender elçi gönderip barış için bu kavimden sadece 40 savaşçı kadın istedi; kabul ettiler. Tuttuğunu paçasından ikiye ayıran bu savaşçılar İskender’e nice zaferler getirdi (Acâibü’l-mahlûkât, derleyen Muhammed el-Tûsî, res. ?, Osmanlı işi,
yüzyıl, Walters Sanat

Osmanlı-İslâm resmî ideolojisine göre kadın güçsüzdür; Gelibolulu Âlî, Mevâidü’n-nefâis adlı eserinde kadının korunmaya muhtaç olduğunu söyler. Öyle ki şedit kadın tipini en sık gördüğümüz kaynaklar, cihanın az görülmüş tuhaflıklarını konu alan Acâibü’l-mahlûkat yazmalarıdır.

Müslim’den aktarılan bir hadis nedeniyle kadın akıldan noksan sayılır, ayrıca ata binmesine de Peygamber lanet etmiştir (Zeylâî, Nasbü’r-Râye). Kadın zaman zaman kurnazca hile yapabilse de Hâkim Mehmed Efendi’nin (öl.1770) tarihinde yazdığına göre “darp ve şiddete kadir değildir”; bu nedenle askerlik de yapamaz.

Bu genel kabullere rağmen 15. yüzyıl Anadolu’sunda yazıya geçirilen Dede Korkut Hikâyeleri’nde kadın at biner, ok atar ve kılıç kuşanır. “Kanlı Koca Oğlu Kan Turalı” hikayesinde Kan Turalı, kendisine denk yiğitlikte bir eş dilerken, aradığını Trabzon tekfurunun kızı Selcen Hatun’da bulur. Bazı sınavlardan geçtikten sonra kızı alıp obasına dönmektedir ki gece yüzlerce hasetçinin baskınına uğrar. Çarpışma esnasında yaralanan Kan Turalı’yı düşmanın üzerine atını salan karısı Selcen Hatun kurtarmıştır; öyle savaşmıştır ki kılıcının kabzasından kan damlamaktadır. Kan Turalı bir kadın tarafından kurtarıldığına utanır ve eşini öldüreceğini söyler. Selcen pek de ürkmüş görünmez; “Kılıç veya ok, hangisini istersen kuşan da gel” der; gene kıyamayıp temrenini sökerek attığı bir ok ile Kan Turalı’nın başındaki biti vurur. Kan Turalı bu muazzam nişancılık karşısında şaşırıp karısını yalnızca sınadığını söyler ve kucaklaşırlar.

Dede Korkut’taki savaşçı kadın tiplerinin varlık sebebi, acımasız bozkırın konar-göçer hayatta iki cinse de sorumlulukları eşit biçimde üleştirmesiyle ilgili olmalıdır. Kasımpaşa’da da benzer bir “sorumluluk üleşme zarureti” vardı. Evliya Çelebi’ye göre Fatih zamanında bir denizci kenti olarak inşaına başlanan bu semt, adını da burayı imar etmekle görevli Kasım Paşa’dan aldı. Kıyıya kurulan tersane, şehrin sosyoekonomik yapısını tayin etti. Kent ahalisi denizci askerler, esnaf, tüccarlar ve gemi marangozlarından oluşuyordu. Testere ve çekiç seslerinin eksilmediği, Haliç’te biriken kanal sularının yaydığı ağır bir kokuyla çevrili bu tekinsiz semtte; uzun deniz seferlerine uğurladıkları kocalarını bekleyen kadınlar, muhtemelen yılın büyük bölümünde fazlaca sorumluluk üstleniyordu.

identifier W.593.000195|date 2010-07-01|creator The Walters Art Museum (Baltimore/MD/USA)|contributor The Walters Islamic Manuscript Digital Project|contributor Bockrath, Diane|contributor Tabritha, Ariel|contributor Emery, Doug|contributor Gacek, Adam|co
Tabuta darbe
Hindistan’daki Serendib şehrinde ne zaman bir padişah ölürse karısı eline kılıç ya da süpürge alarak tabutuna vurur ve “Melik öldü, baki olan Allah’tır” diye bağırırmış (Acâibü’l-mahlûkât, s. 93b).

Tersanede 300 azeb nöbetçisinin koruduğu “San Pavla” adında büyük bir zindan yer alıyordu. Deniz kıyısında olması sebebiyle semte giren çıkan da belli değildi. Kadınların çarşı-pazarda, hamam yolunda, türbe veya kilise ziyaretlerinde karşılarına çıkabilecek tipler, bıkkın gardiyanlardan, gün boyu testere sallamaktan kendinden geçmiş işçilerden, izne çıkmış mahkumlardan, karaya yeni ayak basmış azılı gemicilerden ibaretti… Kasımpaşa semtinin bu tarihî dokusu, buralı kadınların 1758’de neden ayaklandıklarını, Kasımpaşalı kadının neden şedit ve “eli maşalı” olarak anıldığını ve günümüzde bile kullandığımız bir deyimle iki buçuk asır önce yaşanan tarihî bir vaka arasında ne gibi bir bağ olabileceğini anlamamıza yardımcı olabilir.

11 Nisan 1973’te Gün gazetesinde yayımlanan imzasız kısa bir yazı, “Kasımpaşalı eli maşalı” tabirinin Kasımpaşa’da maşa satan Çingenelerden değil, 18. yüzyılda ellerinde maşalarla ayaklanan Kasımpaşalı kadınlardan geldiğini söylüyordu. Demek ki tabirin nereden geldiği 50 sene öncesinde de biraz tartışmalıydı. Gazeteci yazar Niyazi Ahmet Banoğlu’nun 30 Mayıs 1933’te Vakit gazetesinde yazdığı bir makalede, Kasımpaşa’dan “başı hotozlu, eli maşalı” kadınların kayıklarla İstanbul suriçine gelip ortalığı birbirine kattıklarından sözediliyordu. Cumhuriyet döneminde tabirin kökeniyle ilgili az-çok bir fikir varmış gibi görünüyor. Elbette dönemin asli kaynakları şiddetin boyutlarını anlamamıza yardımcı olacak daha çok veri içeriyor.

Dönemin tanığı ve Osmanlı vakanüvisi, yani devletin kadrolu tarihçisi Hâkim Mehmed Efendi, 1752-1766 hadiselerini kapsayan ve kendi adıyla anılan tarihinde, İstanbul’daki pirinç kıtlığı zamanında 8 Mayıs 1758 tarihinde, Kasımpaşa ve Tophane’den gelen kadınların faili olduğu bir şiddet ve yağma hadisesinden ayrıntılarıyla bahseder. O sene kuraklık sebebiyle taşradan İstanbul’a büyük bir göç olmuş ve artan nüfus nedeniyle ekmek kıtlığı başgöstermişti. Ekmek bulamayanlar pirinç yemek durumundaydı; aşırı talep ve stokçuluk nedeniyle pirinç de bulunmaz oldu. Akdeniz’de esen ters rüzgârlar Mısır’dan gelmesi beklenen pirinç gemilerinin varışını geciktirince, Ramazan’a hazırlanan Kasımpaşalı kadınlar çileden çıktı. Hâkim Mehmed Efendi’nin ayaklanan bu şedit kadın topluluğuna gösterdiği öfke epey büyük. O satırlar günümüz Türkçesiyle şöyle:

identifier W.593.000274|date 2010-07-01|creator The Walters Art Museum (Baltimore/MD/USA)|contributor The Walters Islamic Manuscript Digital Project|contributor Bockrath, Diane|contributor Tabritha, Ariel|contributor Emery, Doug|contributor Gacek, Adam|co
Harem dayağı
Muhammed bin Raşid adında birinin sakalları çıkan bir kızı varmış. Bir gece bir düğünde kadınlar cemiyetine girince “bu er kişi bizim aramızda ne arar?” denilerek darp edilmiş. Kızın “ben kadınım” feryadı kendini açıp gösterinceye kadar fayda etmemiş (Acâibü’l-mahlûkât, 133b).

“Bir miktar edepsiz ve hayasız avrat taifesi, Kasımpaşa ve Tophane taraflarında sakin olan sürtük dilenciler (sâile-yi sürtük), 10 mahalleden kovulmuş bir alay hayasız Çingene, kimi elinde torba, kimi makrame, kimi sepetle gümrük önünde (bugünkü Eminönü) pirinç mahzenleri civarında toplandılar. Kasımpaşa’da 18 Arap gemicinin boşadığı Avrat Adası döküntüsü cadı, hileci Çingeneler ortalığı velveleye verdi. Bu arsız rüsva kezbanlar arasında bir Arap karısının meğer çalıntı bir yatağanı varmış, bir mahzende bir tüccarın birinin birkaç sepet pirinci olduğunu öğrenince hemen kapıyı kırıp içeri girip pirinç sahibine hamle etti. Meğer biçare adam bir Ermeni’ymiş. Arap karısı Ermeni’yi çuval gibi altına alıp, saçını sakalını yolup, çanlı kilisede aforoz yemini ettirmedikçe bırakmaz.

Suç ortağı olan kadınlar hücum edip kimi Ermeni’nin sakalını, kimi husyelerini çekip namusunu zedelediler. Dökülen pirinci kimi torbasına, kimi donuna, kimi yaşmağı ucuna ve ceplerine doldurdu. İstanbul halkına seyir ve temaşa lazım, toplanıp bu hâli izlemeye koyuldular. Avrat taifesi dövmeye ve şiddete (darb u teşdide) kabil değil, işin aslı da bir maskaralık gösterisinden ibaret. Kapu’ya haber olunup zabitler geldi ve bunları def ettiler. Ermeni tüccarın her şeyi yağma edilmişti. Ağa Paşa’nın (Yeniçeri Ağası Nalbant Mehmed) dahi bu bir avuç sefil kadını def edemediği konuşulmaya başlandı. Kadınlar kaybolup gittiler.
Aslında bu kadarcık kadını def etmek başlangıçta mümkündü, Ağa yumuşak davranıp gaflet gösterdi diye azledilmesi icap etti. Bir-iki güne pirinç gemileri gelip gümrük önünde pirinç sepetleri yığıldı. Kadınlar hakkında Peygamber bunların dini ve aklının eksik olduğunu söyler ki akılları tam olsa bu gibi işe girişmezlerdi. Kadının şerrinden sana sığınırım duası Peygamber dualarından sayılır…”

Hâkim Mehmed’in bu satırlarını kaynak alarak Mür’it- tevârîh adlı bir tarih yazan Şemdânizâde Süleyman (öl. 1779), kadınların Yeniçeri ağasına da küfrettiklerini ve onun namusunu da incittiklerini ekliyor!

Dönemin tanıkları, kadınların kimilerinde yatağan kılıç bile olduğunu söylemelerine rağmen maşadan bahsetmiyorlar. Ancak dönemin İngiliz Büyükelçisi James Porter, Turkey: Its History and Progress adlı eserinde, erkekler kıtlık karşısında somurtup otururken kadınların sabırsız ve cüretkar davrandıklarını; önemli bir kalabalık oluşturduklarını ve ellerine çekiçler (hammers), marangoz keskileri (chisels) ve törpüler (files) alarak tekel deposuna saldırdıklarını; kimsenin onları durduramadığını ve ceza almadan çekip gittiklerini söylüyor.

Anlaşılan o ki kadınlar her evde bulunabilecek kimi aletleri kaparak suriçine girmişlerdi.
Teçhizatlarının arasında, mangallardaki maşaların bulunması da olası. 19. yüzyılda Veled Çelebi’nin derlediği Nasreddin Hoca fıkralarından birinde Hoca, 3 bin kuruş gibi abartılı bir rakama satılan bir kılıcın niteliğini sorunca “Düşmana sallarsan 5 arşın uzar” diye cevap alır. O da evdeki maşayı getirip 3 bin kuruşa satmaya çalışır; esnaf fiyatın sebebini sorunca “karı bana kızıp da maşayı fırlattığı gibi 10 arşın, belki daha ziyade uzar” yanıtını verir. Anlaşılan maşa, kadının eli altında her an hazır bir silahtı.

identifier W.666.000188|date 2009-04-28|creator The Walters Art Museum (Baltimore/MD/USA)|contributor The Walters Islamic Manuscript Digital Project|contributor Bockrath, Diane|contributor Tabritha, Ariel|contributor Emery, Doug|contributor Gacek, Adam|co
Eli çuvaldızlı
Osmanlı şairleri Cinânî ve Atâi tarafından 16. ve 17. yüzyılda anlatılan bir hikayeye göre Üsküdar’da bir sapık, kadınların bulunduğu bir bahçeye çitlerin arasından cinsel organını uzatınca acı bir ders aldı. Kadınlardan biri çuvaldızı uzva sapladığı anda herif olduğu yerde feryat- figan mıhlanıp kaldı ve adı da “kuşu ipli”ye çıktı (Hamse- yi Atâî, 1721, res. ?, Baltimore Walters Sanat Müzesi, W. 666, s. 91a).

    1758 “Pirinç Yağması” hadisesinin faili yüzlerce Kasımpaşalı kadın, Osmanlı devletlilerini ellerinde maşalarla epey ürkütmüş gibi görünüyor; üstelik bıyığı ensesinde bir yeniçeri ağasının kariyerini de o maşalarla tutup ateşe attıkları için tarihte görkemli bir yer tutuyorlar. Bu hareketi, kadınlıkla ilgili bir talep taşımaması nedeniyle Türkiye’deki ilk kadın hareketlerinden biri saymak güçtür belki. Çünkü kadınlar, toplumsal cinsiyet rolleri içinde başat vazifeleri olarak görülen mutfak ve ev idaresi işlerinde şehirdeki kıtlık nedeniyle zorluk çektikleri için isyan etmişlerdi. Verili görevlerine itiraz etmiyor, onu layıkıyla yapabilmek için didiniyorlardı; mutfak işlerinde müştereklik talep etmiyorlardı örneğin.

    Öte yandan İngiliz Büyükelçisi James Porter, bu kıtlık zamanı erkeklerin uyuşukluğu karşısında kadınların cüretkarlığına dikkati çekiyor. Bu kadar yasaklamadan, üst-başlarına müdahale edilmesinden, eve tıkılmalarından, dinî bir iddia ile lanetlenmelerinden ve çoğu zaman erkeğin de rollerini üstlenmek zorunda kalmalarından sonra; yeniçeri ağasını bile ayaklar altına alan bu büyük öfkenin sadece birkaç kile pirincin yokluğundan doğduğu düşünülebilir mi? Kasımpaşalı kadınların örgütlü bir hareket ortaya koydukları, toplum ve devlet nezdinde kendilerine biçilen “güçsüz, zayıf ve merhamete muhtaç” algısını yerlebir ettikleri ve kendi ölçeğinde bir devrim yaptıkları ortadadır.

    Kasımpaşalı ve eli maşalı kadınlar, bu hadiseden hiçbir ceza almadan kurtuldular; ancak liderleri Mehmed kızı Safiye “eli maşalılığa” devam edince, yıllar sonra Osmanlı mahkemelerine takıldı. Tarih kitaplarına geçmeyen ama kadı sicillerinde yer alan hikayesine göre Bulgaristan’daki Şumnu’dan Kasımpaşa’ya, buradaki Kadı Mehmed Mahallesi’ne yerleşmiş ve 10 sene kadar ikamet etmişti. Mahalle ahalisinin elindeki şikayet dilekçelerine bakılırsa suç dosyası bir hayli kabarıktı. Ahali, 20 Ocak 1760 tarihinde Safiye’nin mahalleden Hüseyin adlı bir adamın başını sopayla yardığını, 9 gün sonra da kocası Mustafa ile birlikte komşularla kavga çıkardıklarını bildiriyordu. Çift mahalleden uzaklaştırıldı, ama 24 Ekim 1763’te yeniden eski evlerine taşınıp komşularına bağırıp-çağırmaya ve kırıp dökmeye devam ettiler; oysa iyi geçim üzere olmayı taahhüt etmişlerdi.

    Mahalleli iddialarını gittikçe ciddileştiriyordu: 22 Aralık 1765’te Safiye ve eşi, sözümona evlerine eşkıya ve fahişe alıp beraber şarap içtiler. Fena işlerde ısrar etmeleri nedeniyle kesin ihraçları için ferman çıkarıldı. Ancak bu ferman yerine getirilemeden Safiye, 19 Mart 1766 gecesi yatsıdan sonra mahalle sakini Attar İbrahim’in dükkanını ve mahalleyi yakmaya çalışırken yakalandı; o sırada oradan geçen Kayıkçı İsmail ve Halil de olaya şahitlik ettiler. 16 adam ve 11 hatun Safiye’nin bu gibi fenalıklardan sakınmadığını ağızbirliğiyle ikrar ettiler ve tâzir (kınama, hapis veya dayak) cezasına çarptırılmasını, evlerinin satılarak Şumnu’ya sürgün edilmesini talep ettiler. Denilenlere göre Safiye’ye, eşinden başka kardeşi Mehmed ve anası Ümmühanî de yardım ediyordu.

    kapdos-emretas-5
    Hanya’yı Konya’yı görmek
    Yeniçeri Ağası Nalbant Mehmed Paşa, 8 Mayıs 1758’deki “Pirinç Yağması” hadisesinde kadınları hafife almış ve şiddetleri karşısında şaşkınlığa uğramıştı. Aynı gün bir tezkire ve padişahın olur yazısı ile azledilip Hanya’ya muhafız olarak sürüldü (DA, AE.SMST.III, 325-
    26131).

    “Safiye meselesi” saraya kadar taşındı ve arz odasında hatunun marifetleri padişaha bir bir sayıldı: 4 sene önce kaynanasını havanla darp ederek öldürmüş, bunun için zindanda 8 ay yatmıştı. 8 yıl önce pirinç kıtlığı zamanında ayaklanan kadınların başı olduğu; pirinç mahzeninin kapısını kırmaya giriştiği; yakınlarda da sabun kıtlığında ortaya çıkıp sabun mahzeni kapısını kırmak için yanında balta taşıdığı tespit edilmişti. Safiye kağıttan ayakkabı ürettiği için yolu Sadrazam’ın da sarayına düşmüş, orada da kahya ile kavga etmeyi başarmıştı. Bu gibi işlerde cezayı belirlemek kadı efendiyi aşıyor, durum padişahın iradesine bırakılıyordu. Nüfusun ve iaşesinin iyi yönetilememesi nedeniyle başgösteren kıtlığa karşı hemcinslerini örgütleyerek elinde maşa yahut balta ile başkaldıran; nice devletlinin ayağını kaydıran ve devletle boy ölçüşen; geçinmesi zor mizacıyla önüne gelenle kavga eden Safiye Hatun; dönemin padişahı 3. Mustafa’nın iki dudağı arasından dökülen bir emirle, 21 Mart 1766’da kaydının sicile işlenmesini müteakip idam edildi! Sicil kenarına hınçla not düşülmüş: “Kasımpaşalı karının ilamı. Anılan avradı Kasımpaşa’da astılar.”

    kapdos-emretas-6
    Safiye’nin idamı
    “Kasımpaşalı eli maşalı” deyimine ilham veren Kasımpaşalı Safiye, “Pirinç Yağması” olayını örgütlemenin ötesinde başka suçlara da karışmış ve 1766’da yargılanarak idam edildiği mahkemece kayda geçirilmişti. (İstanbul Mahkemesi, 25 Numaralı Kadı Sicili, s. 263-1).

    Anlaşılan o ki, şedit kadını ifade eden “Kasımpaşalı, eli maşalı” tabiri gerçekten de 1758 Pirinç Yağması olayına ve semtin kültürel arka planına dayanıyor. Her ne kadar başka suçları olsa da, Safiye Hatun’un yaşamını yitirmesinin sebeplerinden biri olan bu vaka, deyimin kahramanı olarak Şumnulu-Kasımpaşalı Mehmed kızı Safiye ismini tarihe not düşmemizi zorunlu kılıyor. Ayrıca Safiye’nin hikayesi, bize bir kadının nelere kadir olup olmadığı konusunda ahkam keserken epey temkinli olmayı da öğütlüyor.

    Yine Güllü’nün şarkısı ile noktalayalım: “Abe tencerem var tavam var / Kasımpaşalıyım avam var / Takunyamın tıkırtısı / Abe nedir bu çirkef gacıların sıkıntısı?”