6 şubat kahramanmaraş depremlerinin üzerinden tam iki yıl geçti. olası bir istanbul depremini konuşuyoruz. geçmişe dönüp vakanüvis şanizade’nin 1808-1821 olaylarını anlattığı eserine bakıyoruz. eserinde paris, roma, viyana ve londra’nın geniş ve düzgün caddelerinden, satranç veya dama tahtasını andıran ızgara planlarından, altı dükkân üstü ev tasarımlı kâgir binalarından, site tarzı mahallelerinden, halk bahçelerinden, meydanlarından ve yürüyüş yollarından örnekler veriyor. avrupa’daki şehir planlarının ve altyapı projelerinin acilen istanbul’a uyarlanması için çağrı yapıyordu ancak bu çağrı hâlâ karşılık bulmuş değil.
1999’da meydana gelen Marmara ve Düzce depremleri, İstanbul için beklenen büyük depremi tartışmaya açtı. Zaman içinde unutulan bu gerçeği, 6 Şubat 2023’teki Maraş depremleri bir kez daha hatırlattı. İstanbul’un da üzerinde yer aldığı en tehlikeli fayın ortalama 250 yılda bir kırılma riski bulunduğunu savunan bilim insanları, tezlerini 1509 ve 1766 tarihli depremlere dayandırıyor. İki afetin arasında 257 yıl bulunuyor. İstanbul’da büyük yıkıma ve yüzlerce kişinin ölümüne yol açan 1894 depremi bile 1509 ve 1766’dakilerin yanında hafif kalıyor. 250 yıl hesabına göre 1766 sonrası fay kırılması, içinde yaşadığımız tarihleri işaret ediyor. Uzmanlar, 1999’daki depremleri doğuran iki fay kırılmasının Marmara Denizi’nin altındaki kabuğa stres transfer etmesiyle, burada 1766’dan beri biriken stresin daha tehlikeli hâle geldiğini ve dolayısıyla İstanbul’un büyük risk altında bulunduğunu düşünüyor.
İki Kıtayı Sallayan Afet
Tarih 22 Mayıs 1766. Müslümanlar Kurban Bayramı’nı idrak etmektedir. Bayramın üçüncü gününe uyanan İstanbul, güneşin doğuşundan yaklaşık yarım saat sonra şiddetli biçimde sarsılır. Payitahtın altını üstüne getirerek bayramın tadını kaçıran depremin tahribatına dair bilgileri, afete tanıklık eden üç önemli tarihçinin yazdıklarından öğreniyoruz. Şemdânizâde Süleyman, etki alanının genişliği, şiddeti ve ağır hasarı bakımından bu depremi 1509’dakine benzetirken, vakanüvis Çeşmizâde, yaşı seksene yaklaşanların daha önce bu büyüklükte bir felaket görmediğini ileri sürmüştür. Vakanüvis Vasıf ise depremden önce yer altından uğultulu sesler geldiğini, sarsıntının iki dakika sürdüğünü, 4.000-5.000 kişinin öldüğünü ve artçıların aylarca devam ettiğini yazmıştır. Tek teselli, depremin birkaç saat önce insanlar uykudayken ya da sabah namazı için camide toplandıkları sırada olmamasıydı.
Pieter Coecke van Aelst, 1529.
KAYNAK: İBB, ATATÜRK KİTAPLIĞI
“şemdânizâde süleyman, etki alanının genişliği, şiddeti ve ağır hasarı bakımından bu depremi 1509’dakine benzetirken, vakanüvis çeşmizâde, yaşı seksene yaklaşanların daha önce bu büyüklükte bir felaket görmediğini ileri sürmüştür.”
Viyana’dan Erzurum’a, Kırım’dan Ege Adaları’na kadar geniş bir coğrafyada hissedilen deprem Bursa, İzmit, Tekirdağ, Edirne ve Gelibolu’da yıkıma yol açar ancak en ağır faturayı İstanbul’a çıkarır. Galata ve Beyoğlu’nun kenar mahalleleriyle Üsküdar’da ve Boğaziçi’nin köylerinde hasar düşük seyrederken, Suriçi mahalleleri harabeye döner. Ahşap-kâgir, resmî-sivil pek çok yapı yere kapanır. Yedikule’nin kulelerinden birkaçı devrilir. Surların Yedikule-Eğrikapı bölümü tamamen parçalanır. Şehrin kapılarından üçü; Edirnekapı, Bahçekapı ve Odunkapı göçer. Fatih Sultan Mehmed’in kendi adına inşa ettirdiği cami de çöker. Külliyenin medresesi, imareti ve akıl hastanesi yıkılır; medresenin yüzden fazla talebesi enkaz altında can verir. Çorlulu Ali Paşa, Davutpaşa, Edirnekapı, Eyüp Sultan, Küçük Ayasofya ve Rüstem Paşa külliyeleri yer yer içine girilmeyecek derecede etkilenir. Camilerdeki hasarlar genellikle kubbe çatlaması ve minare uçmasından ibarettir. Ayasofya, Süleymaniye, Şehzade, Valide ve inşası henüz biten Nuruosmaniye ve Laleli camileri afeti az hasarla savuştururken Sultanahmet Camii’ndeki hasar tek minaresinin devrilmesiyle sınırlı kalır. Kiliseler camilere göre daha şanslıdır. Pamukciyan’a göre bunun sebebi, kiliselerin ahşaptan inşa edilmesiydi.
Topkapı Sarayı ile o tarihte sarayın bahçesinde bulunan Darphane de ağır hasarlı yapılar arasındaydı. Osmanlı tahtında oturan III. Mustafa, haremdeki çatlaklardan dolayı bir süre sarayın bahçesine kurulan çadırda kalır. Beşiktaş Sarayı ile şimdiki İstanbul Üniversitesi’nin yerinde bulunan Eski Saray; Tophane ve Baruthane gibi üretim tesisleri hasara uğramıştır. Gün içinde binlerce insanın girip çıktığı Kapalıçarşı, Örücüler Çarşısı ve Esir Pazarı gibi alışveriş merkezleri; Hırkacılar, Şekerciler, Çukacılar ve Kalpakçılar pasajları yıkıldığı hâlde, bayram ve sabahın erken saatleri olması büyük can kayıplarının önüne geçmiştir. Ama hanlarda kalan yolcular ve bekârlar o kadar talihli değildi, özellikle Vezir Hanı çok müşterisine mezar olmuştu. Yabancı diplomatların konakladığı Elçi Hanı da zarar görmüştü.
Barınaksız ve Gıdasız Yaşam Mücadelesi
Erhan Afyoncu ve Zekai Mete, resmî kayıtlardan derledikleri bilgilerle depremin toplumsal hayatta doğurduğu sorunları ortaya koymuşlardır. İçme suyu şebekesi parçalandığı ve çeşmeler enkaz altında kaldığı için depremzedeler susuzluk çekiyor, değirmenlerin ve fırınların yerle bir olmasından dolayı ekmek üretilemiyordu. Temel yiyecek maddelerine erişme imkânı ise neredeyse kalmamıştı. Yolların yarılması veya enkazla dolması, köprülerin uçması yüzünden mal ve ürün sevkiyatı durmuştu. Vakıf binaları yıkıldığı ve bunlara gelir getiren işletmeler hasar gördüğü için sosyal hizmetler aksamış; günlük yemek ihtiyacını imaretlerden karşılayan yoksul, hasta ve düşkünler çaresizliğe sürüklenmişti. Yokluk ve kıtlık sokak hayvanlarını da vurmuştu. Hayvan leşleri ve foseptikler salgın hastalık mikrobu üretmekteydi.
İmar ve Tamir Programı
Devletin bir yandan enkaz kaldırmaya, diğer yandan evsizlere yiyecek ve içecek sağlayarak hayatı normalleştirmeye çalıştığı bir sırada, 13 Haziran günü cuma namazı vaktinde meydana gelen artçı sarsıntı herkesi sokağa döker. O anda Sultanahmet Camii’nde bulunan III. Mustafa kendini dışarı atar. Saray halkının çadır hayatı bir süre daha uzar.
Padişah yapı malzemesinin yanında iş gücü ihtiyacını karşılamak için ülkenin dört yanına fermanlar yollar. Marmara Adası’na çeşitli türlerde kereste sipariş edilir. Eski Saray ve Topkapı Sarayı’nın onarımı ile Fatih Camii’nin yeniden inşasında kullanılacak taşlar Karamürsel’den getirtilir. İstanbul’daki kireç fırınları yetersiz kaldığı için Silivri, Tekirdağ ve Gelibolu yöneticilerine emirler yazılarak kayıklarla bolca kireç sevk etmeleri istenir. Ayrıca Darıca’daki atıl fırının faaliyete geçirilmesine karar verilir ancak yörede kireç üretiminden anlayan kimse kalmadığı için padişah Selanik yöneticilerine ferman yollayarak, bulabildikleri kadar kireç ustasını kara veya deniz yoluyla acilen İstanbul’a ulaştırmalarını ister. Şile, Yalova, Gelibolu, Midilli, Gemlik, İznik, Belgrad ve Görice’den hatta Kayseri ve Halep gibi uzak diyarlardan taş ustası, duvarcı, dülger, marangoz tedarik edilir. Padişah bizzat Göriceli meşhur duvarcı ustası Panayot’un 200 adamıyla beraber İstanbul’a gelmesini ister.
Malzemeler ve ustalar geldikçe inşaat faaliyetleri artar. Padişah, ekmek sorununu çözmek için fırınların tamir ve inşasına öncelik verilmesini, buna gücü yetmeyen esnafın fırınını taliplilere satmasını ister. İstanbullular eylülün sonlarından itibaren evlerine dönmeye başlasa da sarsıntılar gece-gündüz demeden yaklaşık dokuz ay devam ettiği için nüfusun çoğunluğu artçıların sonu kesilinceye kadar çadır ve çergelerde sabahlamayı sürdürür.
İrili ufaklı inşaatlarla şantiye kente dönen İstanbul’da hummalı çalışmanın sürdüğü 5 Ağustos günü meydana gelen şiddetli artçı yeni hasarlar oluşturur, inşaat ve onarım faaliyetlerini aksatır. Bazı planlarda zorunlu olarak değişikliğe gidilir. Kamusal binaların inşası, önemlerine ve büyüklüklerine göre zamana yayılır. Kapalıçarşı öncelikle tamir edilen yapılardandır. Fatih Külliyesi’nin inşası 1771’de tamamlanır. Şehrin yeniden imarında iki aktör öne çıkar; biri canla başla çalışan Hassa Başmimarı Mehmed Tahir Ağa, diğeri ise özverili ve kararlı tutumuyla 22.000 keselik muazzam bir bütçeyi afetin yarasını sarmaya tahsis eden Sultan III. Mustafa’dır.
1766 depreminin artçılarının sayısı bilinmiyor; dahası, irili ufaklı sarsıntıların artçı mı yoksa bundan bağımsız depremler mi olduğu kestirilemiyor. Mayıs 1766’daki ana şoktan itibaren 1767’nin sonuna kadar İstanbul’u etkileyen en az 22 deprem sayan N.N. Ambraseys ve C.F. Finkel, bunların yarısının 1767 yılında vuku bulduğunu belirtiyorlar. 1776 Mayıs’ındaki bir deprem ise sekiz yıl önceki afette zarar görüp tamir edilen kamu binalarını bir kez daha yıktığı için dramatik bir etki yapmıştır.
Kentsel Planlama İçin Fırsatlar Değerlendirilemedi
Doğal ve sosyal afetler dünyanın başka yerlerini de vurmaktaydı. Örneğin 1666’daki Londra Yangını dört gün sürerek şehrin neredeyse tamamını yakmış ve nüfusun yüzde doksanını evsiz bırakmıştır. Ancak afetten ders çıkaran İngilizlerin modern yangın sigortacılığını başlatması kazanç sayılıyor. Lizbon’da 1755 yılında meydana gelen ve birçok yönüyle İstanbul’un 1766 afetine benzetilen depremin fırsata dönüştürülmesinin öyküsü de çarpıcıdır. Modern Lizbon’un kuruluşu bu afete dayandırılıyor. Portekiz yönetimi, 250 bin nüfuslu şehrin belli yerlerinde taş taş üstünde bırakmayan bu felaketi şehir planlaması açısından milat kabul etmiş; geleneksel konut politikalarını ve mimari tarzları değiştirerek Lizbon’u yeni baştan inşa etmiştir.
İstanbul’un “Küçük Kıyamet” diye anılan 1509 depreminin ardından, ahali, öldürücülüğü daha düşük olan ahşap malzemeye teşvik edilmiştir. Bu yönlendirmeyle ahşap bir metropole dönüşen İstanbul bu defa yangın kâbusuna maruz kalmıştır. Şehri küle çeviren 1633, 1660, 1755, 1782, 1826 ve 1865 tarihlerindeki büyük yangınlardan sonra ahşap malzemeyi yasaklayan ve kâgir inşaatı zorunlu kılan fermanlar çıkarıldıysa da taş malzemenin tedarikindeki güçlük, halkın maddi durumunun yetersizliği ve diğer etkenler nedeniyle kararlılık sürdürülememiştir. Şanizade Ataullah, Mustafa Reşit Paşa, Namık Kemal gibi aydınların ahşap ve bitişik nizam yapılaşmaya karşı başlattıkları fikri mücadeleler gazete ve dergi sayfalarında kalmıştır. Yasa dışı ve gelişigüzel yapılaşmaya karşı gösterilen müsamaha ve çıkarılan aflar yüzünden planlı bir şehir kurulamadığı gibi çarpık kentleşme âdeta geleneksellik kazanmıştır.
Bugün Türkiye kamuoyu, 2023 felaketinin tıpkı Lizbon’daki gibi milat kabul edilerek, bölge kentlerinin depreme dayanıklı ve sağlıklı yaşama elverişli biçimde inşası ümidini taşımaktadır. İstanbul’un beklenen depreminin olmaması elbette en büyük dileğimizdir fakat daha realist olanı, dayanıklı yapılar inşasıyla depremin tehlike olmaktan çıkarılmasıdır. Kaybedilen canların geri getirilmesi imkânsız ise de gelecek kuşakları bu acılardan uzakta, sağlıklı ve huzurlu kentlerde yaşatmak için bu dönüşüm zorunluluk olsa gerek. #








