İstanbul’un Ejderhaları


esas itibarıyla ejderha, tek bir canlının değil, mitolojik bir canlılar ailesinin adıdır. bu nedenle aynı isim altında mezmurlar’da anlatılan “leviathan” benzeri su yılanından yunan mitolojisindeki kanatlı “typhon”a farklı cinste varlıklardan bahsederiz. bu hayali varlıklar iskandinav eddaları’nda anlatılan nidhoggr isimli kozmik yılan gibi dev boyutlarda da olabilir, aziz george’un kılıcıyla doğradığı yağmacı ejder gibi mütevazı boylarda da…

Ejderhalar_1 Aziz
Dövüş: Aziz George ejderhayı öldürüyor, 1866. Edward Burne Jones.

Ejderha denince zihnimizde belli başlı görüntüler uyanır. Popüler kültüre meraklılar doğrudan Game of Thrones’taki “dracarys”in (ejderha ateşi) hâkimlerini yahut Lord of the Rings’teki altın sevdalısı Smaug’u hatırlayacak, biraz daha etnografya ile ilgilenenlerin hatırına sevgilisini esaretten kurtarmak isteyen centilmen bir şövalyenin hedefindeki haris bir “dragon” yahut “long” denilen kutsal Çin ejderleri gelecektir.

Peki, dünyanın dört bir köşesinde sevilen, bazen haris bir düşman bazen bilge bir bekçi olan bu mahluk, sevgili İstanbul’umuza hiç gelmemiş midir? Yahut şöyle soralım; nice efsaneleri bağrında barındıran, binlerce yıldır öyküler anlatılan nazlı şehrimizde ejderhaların gezip dolaşmadığı düşünülebilir mi? Hiç şüphesiz hayır!

Bizans’ın Ejderhaları
İlk ejderimiz XI. yüzyılda Bizans’ı yıpratan “sarazen” (Müslüman) akıncılara karşı üretilen hayali bir kahramanın öyküsünde görünür. O dönemde Bizans’ın sınır savaşçıları olan “Akritai” sınıfı, pek çok halk destanının başkahramanıydı. Bu öykülerden en meşhuru ise Digenes Akritas’tır. (İki Soylu Uç Beyi; hikâyenin ana karakteri Basil, muhtemelen “Basileus”, Romen Diogenes’ten esinlenilmiştir.) Basil’in annesi Doukas, bir Arap Emiri olan Mousour tarafından esir alınan bir Bizans prensesidir. Basil’in dövüştüğü rakiplerden biri ise tahmin edileceği üzere bir “drakon” yani ejderhadır. Bir halk kahramanı olan Basil’in hikâyesi yer yer Aya Yorgi’nin hikâyesi ile karışır. Basil’in öyküsünde St. George ya da Aya Yorgi’nin ejderle savaşının seküler bir versiyonunu okuruz. Bu öyküler “Arap Asilzadesi Şövalye” tipi bakımından Battal Gazi öyküleriyle de paraleldir.1

Aziz ile kahramanı birleştiren bir başka figür ise cephenin öbür tarafında, Türkler arasındadır. Balkan Türklüğü’nün koruyucu azizi olan Sarı Saltık Sultan, Dobruca Tekfuru’nun kızını ejderhadan kurtarır, tahta kılıcıyla “yedi başlı ejder”i katleder, Dobruca halkını bu suretle İslam’a davet eder. (Burada küçük bir parantez açalım ki “yedi başlı ejder” tasavvuf literatüründe nefsin sembolüdür.) Ejderhayı kimin ne şekilde öldürdüğü Türk-Bizans mücadelesinin önemli bir meselesi gibi görünmektedir. İki tarafta da azizler ve kahramanlar ejderlerle savaşmaktadır.

Ejderhalar_2) Ejderha başı
Bronzdan yapılmış Roma ejderha başı. MS 2.- 3. yüzyıllarda Roma süvarilerinin sancağını süslüyordu.

Doğu Roma, sadece ejder katletme yarışında değil savaş meydanında da Türklerle mücadele ediyordu. Bu mücadeleyi yürüten Doğu Romalı askerlerin arasında haç sembolü kadar ejderhalar da muteberdi. Roma ordusunun bir birimi olan “kohort”ların sembolü “draconarius”tu. Her lejyoner kohortunun önünde ejder başlı bir “standart” taşıyan bir süvari yürürdü. Zamanla ejderler seyrekleşip yerini “labarum”a yani Hristos’un [Mesih] sembolü olan “XP” şekline ve daha sonraları haç sembolü ve diğer armalara bırakmışsa da “draconarius” ismi kullanılagelmiş, ejderha imgesi ise 14. yüzyıla kadar yaşamaya devam etmiştir.2


“ejderha ile yılan sıklıkla iç içe geçmiş figürlerdir. ejderhalara yılan dendiği gibi, büyük yılanlar da zaman zaman ejderha olarak isimlendirilmiştir. nitekim orta doğu mitlerindeki ejderler ekseriyetle yılandır.”

Ejderhalar_3) Sultanahmet Meydanı'ndaki yılanlı Sütun
Sultanahmet Meydanı’ndaki Yılanlı Sütun.

Üç Başlı Ejderha: Yılanlı Sütun
Ejderha ile yılan sıklıkla iç içe geçmiş figürlerdir. Ejderhalara yılan dendiği gibi, büyük yılanlar da zaman zaman ejderha olarak isimlendirilmiştir. Nitekim Orta Doğu mitlerindeki ejderler ekseriyetle yılandır. İstanbul’un kalbinde bulunan “Yılanlı Sütun”, üç başlı ejderden başka bir şey değildir. Bugün ejder başları düştüğünden “burmalı sütun” hâlinde kalan bu yapı, bir zamanlar Delfi Tapınağı’ndaki Apollo mabedinin karşısında bulunuyor, Apollon tarafından öldürülen üç başlı ejderi temsil ediyordu. Bu bronz eser, bir araya gelerek koca Pers İmparatorluğu’nu yenmeyi başaran Yunanların ortak hatırasıydı. İmparator Konstantin’in bu heykeli yeni kurduğu şehre naklettirdiği, yeni şehrinde haşerat olmaması hususunda hassas olduğu ve bu heykelin de aslında yılan başta olmak üzere her tür haşerata engel olan bir tılsım olduğu kabul edilir.

Ejderhalar_4) Surnâme-i Hümâyûn'dan Üç Ejderli Sütun'u Gösteren Minyatür, Topkapı Saray Müzesi, Hazine 1344, 290a
Surnâme-i Hümâyûn’da “Üç Ejderli Sütun”u gösteren minyatür, Topkapı Saray Müzesi.

Hünernâme’ye göre Fatih Sultan Mehmed, şehri fethettiğinde bu heykele bir kargı fırlatarak gücünü göstermiş, ejderlerden birinin çenesi bu suretle kopmuş ancak “Ayasofya patriği” bu sütunun yılanlara karşı bir tılsım olduğunu söyleyerek Sultan’ı durdurmuştu. İbn-i Kemal, Fatih’in macerasından bahsetmeksizin, “Şimdi birisinin çenesi düşmüştür; endamları tamamken şehr [şehir] içinde yılan görünmezdi.” derken, Evliya Çelebimiz, “Bu direk üç başlu [başlı] ejderha suretini gösterüp [gösterip] başının birisini bir yeniçeri dilîri kılıç ile bir uruşta [vuruşta] şikest etmiştir [kırmıştır].” diyerek suçu bir yeniçeriye yükler. Burmalı Sütun’un ejder başlarını kimin kırdığı meselesi şöyle dursun biz sütunun 16. yüzyılda ilk kez hasara uğradığını, 18. yüzyılda üç başın da kaybolduğunu, bu başlardan birinin Mimar Fossati tarafından 1848 senesinde bulunduğunu söylemekle yetinelim.3

Padişaha Saldıran Ejderha, “Ejderha Terbiyecisi” Abdüsselam Efendi
İstanbul folklorunda 1700’lerin başında Yılanlı Sütun’dan birkaç yüz metre ileride bir ejderin görüldüğüne dair bir hikâye vardır:

1700 senesinde İstanbul’a saygın bir Sa’dî şeyhi gelir. Bu şeyh, Şamlı Abdusselam eş-Şeybânî’dir. Şehre ziyarete gelen Şeyh Abdusselam Efendi, menakıbına göre Aksaray’daki Kovacılar Tekkesi’nde bir gece kalmak için ricacı olur. Ancak tekkenin şeyhi Celvetîyye’den Şirdan Efendi, “Sen git Tahtakale’deki Araplar gibi fındık sat.” diyerek Şam’dan gelen misafirini kovalar. Geceyi mecburen Ayasofya Camii’nin son cemaat yerinde yatarak geçiren Abdusselam Efendi, ertesi gün cuma namazına gideceği sırada bir kalabalık görür. Anlaşılır ki cuma namazı için camiye gelen padişahın arabasının önüne dev bir yılan çıkmıştır. (Bu yılana, âdet böyle olduğundan “ejder” demek daha doğrudur.) Kimse cesaret edip yılanı yerinden oynatamaz. Meraklıların birikmesiyle kalabalık padişaha geçit vermeyecek şekilde artar, at arabasına geçecek bir yer de bırakmazlar. Nihayet Abdusselam Efendi kalabalığı yararak yılanın önüne çıkar ve yılanı kuyruğundan tutarak “Denize git!” diye emreder. O heybetli mahluk, bir çocuk gibi söz dinleyerek kuyruğunu kıstırır ve denize doğru yol alır… Padişah bu hadise üzerine şeyhe, “Dile benden ne dilersen.” der. Şeyh ise “Kovacılar Tekkesi’nin meşihatını [şeyhliğini]” isteyerek, kendisini kovan Şirdan Efendi’den intikamını alır. Menkıbe aynıyla vaki olsun ya da olmasın Kovacılar yahut Kovacı Dede Tekkesi’nin 1718’de Sa’dî tekkesine dönüştüğü muhakkaktır.4

Hikâye, yaşandığı tarih bakımından da ilginçtir. Yukarıda arz ettiğimiz üzere Burmalı Sütun’un bir yılan tılsımı olduğunu hatırlayalım. Seyyah Motraye, Yılanlı Sütun’dan geriye kalan başların Polonyalı elçi Lesczynski’nin maiyeti tarafından 5 Mayıs 1700 tarihinde imha edildiğini kaydeder. Bu kayıt doğru ise sütunun tahrip edildiği sene İstanbul’da bir ejderha zuhur etmiş, bu ejder ancak Sa’dî şeyhinin kerameti ile durdurulabilmiştir. Bu bakımdan ejderha ve tılsıma dair anlatının 1400 yıl boyunca tutarlı bir hakikat gibi kabul edilip sürdürüldüğünü söyleyebiliriz.

Karagümrüklü Ejder Baba ve Paranormal Maceraları
“Ejderha terbiyecisi” Abdüsselam Efendi’nin bir Sa’dî şeyhi olduğunu söylemiştik. Edward Lane gibi İngiliz seyyahların da kaydettiği üzere Sa’dîler Mısır’da halkın evlerini basan yılan ve akrep gibi haşerelere karşı yardıma çağırdıkları dervişlerdendi. Pek çok Sa’dî dervişi “havî” denen yılan terbiyesi sanatını maharetle yerine getiriyordu. Onlardan başka bu hususta Rıfâilerin de olduğunu görüyoruz, nitekim Rıfâi dervişleri yılan zehrinden etkilenmediklerini iddia ediyor, “şerbet” adıyla bu zehirleri içebiliyordu. (Dilimizdeki “şerbetli” tabiri de buradan gelmektedir.)

Abdüsselam Efendi ile birlikte İstanbul’da mesken tutan Sa’dîlerin 1781 senesinde yeni bir tekke açtıklarını görüyoruz. Tepedelenli Ali Paşa’nın himmetleri ile Karagümrük’te Sofalı Çeşme Sokağı’nda açılan bu tekkenin ilk şeyhi Mehmed Sıdkî Efendi’dir. Sıdkî Efendi’nin lakabı “Ejder Baba”ydı. Revnakoğlu, Muhyiddin Efendi’nin Tomar-ı Tekâyâ’sına atıfla bu şeyhin daima yanında akrep ve “hayye” yani yılan taşıdığı için bu adı aldığını kaydeder.5 Ejder Baba, yaşadığı devirde hasta okumakla şöhret bulmuş olacak ki ismi on yıllar boyunca halkın hayalinde yaşamıştır. Ejder Baba, huzuruna getirilen hasta çocuklara devse yapar, yani yere yatan çocukları çiğneyerek iyileştirirmiş.

Bu usul, Sa’dî tarikatı ile özdeşleşmiştir.

Ejderhalar_5) Mısırda Bir Yılanı Canlı Bir Biçimde Yiyen Derviş, 1900'lerin başı.
Mısır’da bir yılanı canlı biçimde yiyen derviş, 1900’lerin başı.

Ejder Baba, İstanbul folklorunda bir korku öyküsünün de kahramanıdır. Halit Bayrı’nın aktardığına göre ecinni (cin) taifesinden korkan gelinini sürekli olarak “İbrik Kalfa gel bizim gelini al.” diye korkutan bir kaynana nihayet bu isimdeki bir cinin dikkatini çekmiş, İbrik Kalfa isimli cin gelin kızı kaçırmıştır. Kaçırılan kızın telaşa düşen kocası, Ejder Baba’dan himmet istemiş, Baba ise cinler padişahına bir dilekçe yazmıştır. Ejder Baba dilekçeyi gence verir ve kendisine, “Kale kapıları kapanmadan Edirnekapı dışında Savaklar yolundaki büyük ağacın üstünde” beklemesini, burada cinler padişahını göreceğini ve dilekçeyi vermesini söyler. Delikanlı bu emri harfiyen yerine getirir. Çok saygı duyduğu Ejder Baba’dan dilekçe alan “Cinler Padişahı”, İbrik Kalfa’yı çağırarak kızın iadesini emreder. Ne var ki Kalfa bu emri dinlemez ve isyan eder. Bunun üzerine isyankâr cin Kâğıthane’deki Sünnet Köprüsü’nün üzerinde idam edilir. Bu hadiseler yaşanırken gün doğup da hava aydınlanınca zavallı delikanlı kendini Kâğıthane’de bir ağacın altında bulur ancak aynı ağacın altındaki karısını ise anadan üryan bulmuştur. Nihayet delikanlı, cinlerin elinden kurtardığı karısını cübbeye sarıp Ejder Baba’ya getirir. Baba kıza nefes ettikten sonra delikanlıya “Sünnet Köprüsü’ne git bak.” der. Kâğıthane’ye geri dönen delikanlı köprünün üzerinde bir kara köpek leşiyle karşılaşır. Anlaşılır ki idam edilen İbrik Kalfa, kara köpek suretinde gezinen cinlerdendir!

Günümüz İstanbul’unda cinler, ejderler ve bunlara benzer mitolojik varlıklar çoktan sırra kadem basmış, isimleri dahi unutulmuştur. Hatta şehrin vahşi hayvanları da beton apartmanların, asfalt yolların altında kaybolup gitmiştir. Yine de Beşiktaş ve Üsküdar kıyılarındaki apartmanların bodrum katlarında zaman zaman akrepten şikâyet edilmektedir. Böyle bir belaya uğramış okuyucularımız varsa kendilerine Abdüsselam Şeybânî’nin yahut Ejder Baba’nın ruhaniyetine sığınmalarını tavsiye edebiliriz; ne de olsa Yılanlı Sütun’un tılsımı gittiğinden beri şehrimizde akrep ve yılan görülmesi doğaldır, mesele haşerat olduğunda ise “bu işe Sa’dîler karışır”! #

DİPNOTLAR
1 Bkz. John Mavrogordato, Digenes Akrites, Oxford Clarendon Press, Oxford, 1970.
2 John F. Haldon, Three Treatises On Imperial Military Expeditions, Verlag der Österreichischen Akademie der Wissenschaften, Viyana, 1990, s. 271.
3 Arif Müfid Mansel, “İstanbul’daki ‘Burmalı Sütun’: Bugüne Kadar Yapılan Araştırmalara Toplu Bir Bakış” Belleten c. 34, sayı 134, 1970,
s. 189-209.
4 Fahrettin Dal, “Fahreddin Erenden’in Tasavvufi Görüşleri”, Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi, İstanbul, 2006, s. 274-276.
5 Mustafa Koç, Revnakoğlu’nun İstanbul’u: İstanbul’un İç Tarihi, c. III, Fatih Belediyesi, İstanbul, 2021, s. 1092.