medici ailesi’nin yardımlarıyla inşa edilen floransa’daki cappella deı magı (mecusiler şapeli) ismini benozzo gozzolı’nin çizdiği “üç mecusi’nin hz. isa’nın doğuşunu müjdeleyişi” tablosundan alır. bu tablolarda mecusiler, bir kraliyet alayı hâlinde yolda resmedilir. pek çoğu matruş ve avrupai kostümler kuşanmış kalabalıklar arasında sakallı, esmer çehresi ve muzip bakışları ile birisi dikkat çeker. bu zat, istanbullu hemşehrimiz georgios gemistos “plethon”dur.
Türklere Karşı İki Kilisenin Birleşme Gayreti
Katolik Kilisesi’nin on yedinci ekümenik konseyi olan Floransa Konsili, kilise içerisindeki bir dizi sorunun yanında çok önemli bir gündeme daha sahipti. 1439 senesinde Ortodoks Kilisesi ile birleşme arayışı masaya yatırıldı. Hristiyanlığın bu iki büyük şubesi görünürde inanç bildirgesine eklenecek “filioque” (ve Oğul’dan) sebebiyle, gerçekte ise Roma’nın ikiye bölünmesiyle başlayan kiliseler arası ayrışmalar nedeniyle asırlar boyunca çatışmış, gerilen ipler nihayet 1054 senesinde karşılıklı sövgüler ve aforozlar eşliğinde kopmuştu. İstanbullu Patrik I. Mihail Kirularios, Papa IX. Leo’ya kardeş yerine baba demektense bu iki kiliseyi ebedî olarak ayırmayı tercih etmiş, ilerleyen yıllarda Latin işgali ve Haçlı Seferleri’nin yıpratıcı etkileri iki kilise arasındaki gerilime tuz biber ekmişti.
Konsil’in toplandığı tarihte Kutsal Ruh “Baba’dan” mı yoksa “Baba ve Oğul’dan” mı gelir sorusunu Hristiyan teologlar tartışabilirdi ancak tartışma kabul etmeyecek bir hakikat vardı; “Türk orduları İstanbul kapılarına gelmişti.” Bunun üzerine İmparator VIII. Johannes Paleologos ve Papa IV. Eugene arasında 6 Temmuz 1439 tarihinde “Laetentur Caeli” (Cennetler Sevinsin) olarak anılan birleşme belgesi imzalandı.
Aristoculuktan Neo-Platonculuğa
Gemistos, Floransa Konsili’nin dikkat çekici simalarındandı. Avrupalı akranlarının gizem perdesinin ardında izlediği bir dünyadan geliyordu. Bu yetmezmiş gibi her iki kilisenin de asırlardır bir iman gibi benimsediği Aristoculuğa karşı Platon’un fikirlerini müdafaa ediyor, bu nedenle çevresinde “İkinci Platon” ya da “Plethon” olarak anılıyordu. Avrupalılar o devirde antik kaynakları ancak Müslümanların tercümeleri üzerinden okurken Plethon bu kaynaklarla haşır neşir olarak yetişmiş, bilgisi sayesinde bir ilahiyatçı olmamasına rağmen imparatorun danışmanı olarak “Birleşme Konsili”ne katılmıştı. “Irk ve kültür bakımından Helen olmak” Plethon için önem arz ediyordu. Onun görüşleri, Rönesans arifesinde aranan bir taze kandı. Etrafında çok geçmeden İtalyanlardan oluşan bir öğrenci grubu oluştu. “Platon’a adanmış gönülleri teskin için” De Diferentiis olarak bilinen bir eser kaleme alarak Neo-Platonculuğu müdafaa etti. Belki bundan da önemlisi “Neo-Platoncuların İncili” olarak bilinen Keldani Kehanetleri kitabını İtalyan muhataplarına tanıttı. Ona göre bu kitap Zerdüşt’ten gelen -hemen kendisini Mecusiler kervanında resmeden freski hatırlayalım- bilgelikleri taşıyordu; gerçek bilgelik de Antik Çağlardan beri belirli şahıslar eliyle yaşatılan kültürlerüstü bir bilgelikti.1
“gemıstos’un derslerine katılan marsılıo fıcıno, hocasının mora yarımadası’ndaki mistra’ya dönüşünden sonra accademıa platonıca’yı (platon akademisi) kurdu. bu akademi için ‘rönesans’ın kurmay karargâhı’ demek herhâlde hata olmaz.”
Gemistos’un derslerine katılan Marsilio Ficino, hocasının Mora Yarımadası’ndaki Mistra’ya dönüşünden sonra Accademia Platonica’yı (Platon Akademisi) kurdu. Bu akademi için “Rönesans’ın Kurmay Karargâhı” demek herhâlde hata olmaz. Okul, kendisi de katılımcıları arasında bulunan Lorenzo de Medici ve Medici Ailesi’nce destekleniyordu. Her ne kadar bir akademi olduğu iddiasında ise de daha çok bir fikir kulübüydü. Söz gelimi bugün bildiğimiz tarot kartları ilk olarak burada katılımcıların öğretileri anlamasını kolaylaştırmak için tasarlanmıştı. Bu akademiden Pico Della Mirandola’nın De Hominis Dignitate (İnsanlık Onuru Üzerine Söylev) eseri bugün Rönesans hümanizminin kurucu metni sayılmaktadır. Bu eserde Mirandola, insan fıtratının “her şey olmaya müsait” olduğunu vurguluyor, insanın gayretine ve mükemmelleşme arzusuna önem atfediyordu. Ona göre eski dünyada birer zanaatkâr olarak görülen sanatçılar aslında “Tanrı’nın ilahiliğinin bir tezahürü”ne ulaşan ustalardı. Zanaattan sanata dönüşüm süreci bu fikirler ışığında başladı. Ne tuhaftır ki “Aydınlanmaya” giden yoldaki en önemli taşlar, her türden Neo-Platoncu, kabalist, simyacı ve sihirbaz tarafından döşenmekteydi. Mesela Mirandola’nın bu kitabı takip eden 900 Tez’i Papalık tarafından “Katolik inancına ve insan ırkına düşman sanatları [Büyü kastedilmektedir.] öğrettiği” gerekçesiyle yasaklanmış, Papalığın yasakladığı ilk matbaa baskısı kitap olma “şerefine nail olmuştu”. Neo-Platoncular arasında büyü, kâinatın gizli niteliklerini (qualitas occulta) keşfetmek için bir araç olarak görülüyordu. “Magia Naturalia” (Doğal Büyü) ile modern bilimin ilişkisi Aydınlanma Çağı’nın bilim tarihi yazımında dışlanmış, bu düşünürlerin görüşleri “okült” olarak damgalanarak değersizleştirilmiştir. Ne var ki 1800’lere kadar mesela simya ile kimyayı keskin bir biçimde birbirinden ayırmak için geçerli bir gerekçemiz bulunmamaktadır. Bu nedenle Gemistos Plethon’u yarattığı etki bakımından modern dünyayı inşa eden önemli isimlerden biri olarak tarif etmek yerinde olacaktır.
Gennadius’un İtirazı
Gemistos’un katıldığı Konsil’in imza ettiği “Cennetler Sevinsin” metnine dönecek olursak; bu metnin Hristiyan dünyasının tamamına sevinç getirmediği muhakkaktır. Söz gelimi Konsil’in katılımcılarından Gennadius Scholarius, akıl hocası Efesli Markos’la birlikte Konsil’in azılı düşmanı hâline geldi. Gennadius, Ayasofya’da gerçekleştirilen “uniat” (birlik) ayinlerine tiksinti ile bakan Rumlardandı. Edward Gibbon eserinde onu şöyle konuşturur: “Ey Zavallı Romalılar neden Hakk’ı terk ettiniz? Neden Tanrı yerine İtalyanlara güveniyorsunuz? Böyle giderse şehrinizi kaybedeceksiniz.”
Hakikaten de çok geçmeden İstanbul düşecek, o sırada “birlikçi” İstanbul halkını protesto ederek Pantokrator Manastırı’na kapanan (Zeyrek Camii) Gennadius ise şehrin yeni sahibi olan Fatih Sultan Mehmed tarafından Patrik ilan edilecektir. Gennadius birleşmeye olduğu kadar eski hocası Gemistos’a da tepkiliydi. Ona göre Gemistos’un akıl hocası Eliseus adında bir Yahudi idi. Gennadius mektubunda Eliseus’u “Barbarların maiyetindeki en etkili kişilerden biri” olarak anmaktadır ki bu “barbarlar” Adrianapolis’i Edirne hâline getiren Türklerden başkası değildir. Anlaşılan o ki Gennadius, Gemistos’un görüşlerinin Türklerin maiyetinde bulunan bir Yahudi filozofun etkisinde oluştuğunu söylüyordu. Yahudiler arasında İbn Rüşdçülüğün ve İşrak felsefesinin yaygın olduğu, bunların İslam dünyasından alınma görüşler olduğu düşünülürse bu mümkündür ancak bu irtibat hakkında Skolarius’un mektubundan başka bir delil bulunmamaktadır.
Georgios da Gemistos’a Karşı: “Platoncu Komplo” Gerçek miydi?
Gemistos’un bir başka rakibi, yine soydaşı olan Trabzon asıllı Georgios’tu. Trapezuntius olarak bilinen bu zat, Latin Kilisesi’ne intisap ederek Katolikleşmişti. Belki de kendisi gibi Rum asıllı olan Gemistos’un elde ettiği başarıdan rahatsız olduğundan onun hakkında akıl almaz bir komplo teorisi ileri sürdü. Buna göre Platon’la başlayan ve Judeo-Christian öğretiyi hedefe koyan bir şeytani akım vardı. “Sarazenlerin Peygamberi” yani Hz. Muhammed ikinci Platon’du. Gemistos ise ondan sonra gelen sapkındı:
“(…) Ben kendim Floransa’da onu duydum (…) birkaç yıl içinde tüm dünyanın tek ve aynı dini benimseyeceğini iddia ederken (…). Ve ona bunun İsa’nın mı yoksa Muhammed’in mi dini olacağını sorduğumda, hiçbiri olmayacağını, daha ziyade paganizmden çok da farklı olmayan bir din olacağını söyledi. Bu sözlerden derinden rahatsız olarak, o noktadan sonra her zaman bu adamdan nefret ettim ve ondan zehirli bir engerek gibi korktum.”2
Gerçekten de Gemistos, dinlerin ötesinde bir bilgeliği ima eder; Zerdüşt bilgelerinden Helen filozoflara geniş bir kadroya sempati beslediği de açıktır. Ölümünden sonra Mora Despotu Demetrios’un eline geçerek ifşa edilen ve 1460’ta artık Patrik olan Gennadius tarafından yakılan gizli eseri Nomoi, (Kardinal Bessarion sayesinde günümüze ulaşan metnine bakılacak olursa) Yunan paganizmi ve Zerdüştlüğün ilginç bir karışımıdır. Ne var ki burada Gemistos’un -Platon’un görüşlerini aktardığından ya da en azından aktardığını düşündüğünden- bu “sapkınlık”ta ne kadar ileri gittiğini kestirmek mümkün değildir. Trabzonlu Georgios’un Plethon hakkındaki komplo teorilerini, “kariyerist” bir keşişin hırslarını yansıtmakla itham edebiliriz. Nitekim Gemistos’un talebesi Bessarion’un Papa olacağından korkması bunun göstergesidir. Eserinde onu “Dördüncü Platon” olarak anar.
Komplo teorisyeni keşişin ilginç bir yönü daha vardır ki kaydetmeye değer. Trabzonlu Georgios, Sultan II. Mehmed’e yani Fatih’e mektup yazarak kendisini Hristiyanlığa davet etmek istemiştir. Ona göre Son İmparator, Yecüc Mecüc kavminin lideri olan Mehmed’dir. Ne var ki Son İmparator’un Hristiyan olması gerekir. Bu nedenle yazılarında ondan “Manuel” olarak bahseder.3 Georgios, Platonculuğa dair teorilerinden vazgeçmese de Hz. Muhammed hakkındaki iddialarını terk etmişe benzemektedir. Hristiyan dünyayı tehdit eden Müslüman bir sultanı mesih mertebesine yükseltmesi hiç şüphesiz başını ağrıtacaktır. Bu nedenle casusluk suçlaması, hapis ve sürgünle karşılaşsa da bu görüşlerinden rücu etmez ve Roma’da yoksulluk içerisinde vefat eder. Gemistos’un diğer rakibi Gennadius ise tam aksine Fatih’le olan uyuşmazlıkları nedeniyle patriklikten istifa eder, Serez’de bir manastırda ölür.4
Rönesans’ın Kayıp Halkası Bizanslı Bilgelerdi
Bu yazıda sadece birkaçına yer verebildiysek de Rönesans’a giden yol, memleketimizden İtalya’ya giden Bizanslı bilgelerin emekleriyle döşenmiştir. Bizanslılar zaman zaman birbirleri ile çatıştı ancak Avrupalılara aşina olmadıkları bir düşünce evreninin kapılarını açmakta da başarılı oldu. Bunların başında gelen ve Rönesans’ın ruh babası olan Gemistos Plethon -muhtemelen fetihten hemen önce- Mora’da Mistra kasabasında dünyaya gözlerini yumdu. 1465 senesinde talebeleri onun kemiklerini Türk toprağı hâline gelen Mora’dan Venedikli tüccarların yardımıyla kaçırdı. Günümüzde naaşı İtalya’nın Rimini kasabasında şu mezar anıtının altında yatmaktadır:
“Çağının en büyük filozofu Bizanslı Gemistus Plethon’un ölümlü kalıntıları, Türk hükümdarına karşı verilen Peloponnesos Savaşı’nın komutanı Pandolfo’nun oğlu Sigismondo Pandolfo Malatesta tarafından buraya getirilmiş ve bilgili insanlara olan tutkusundan esinlenerek 1465 yılında buraya yerleştirilmiştir.” #






