beyin, organlar içinde en ilginç ve en popüler olanıdır. bunun en önemli nedeni, kuşkusuz duygu ve düşünceleri davranışa dönüştüren ve davranışları yöneten bir organ olmasıdır. insan davranışları ise dünya üzerinde oluşan fiziki ve kültürel değişikliklerin ana kaynağıdır. yaklaşık 4,5 milyar yaşında olduğu tahmin edilen dünyamızda insanın ortaya çıkışı yeni olsa da dünyada oluşturduğu değişiklikler oldukça etkileyicidir.
İnsan Beyninin Tarihsel Gelişimine Kısa Bir Bakış
İnsan beyninin biyolojik gelişimi evrimsel süreçlerin çevresel faktörlerle etkileşimiyle şekillenmiş ve onu yaşadığımız gezegende özel bir konuma taşımıştır. İnsan çevreyi kendine göre şekillendirebilme, yaşamını tehdit eden etkenleri engelleme ve koşullarını daha konforlu hâle getirecek keşifler yapma yeteneğine sahiptir. Bu yeteneklerin gelişimi beynin biyolojik gelişimi ile paralel yürümüştür.
İlk sinir hücreleri, yaklaşık 600 milyon yıl önce basit çok hücreli organizmalarda ortaya çıktı. Bu hücreler, daha sonra basit sinir bağlantıları sağlayan ağlara dönüşerek organizmaların hareketlerinin ve uyaranlara karşı tepkilerinin oluşturulmasına ve kontrol edilmesine yardımcı oldu. Yaklaşık 500 milyon yıl önce omurgalı canlılarla birlikte daha kapsamlı beyinler ortaya çıktı. Bunu memeliler ve ardından primatların ortaya çıkışı izledi. Bu canlıların beyinlerini diğerlerinden ayıran en önemli fark korteksin (beyin kabuğu) daha gelişmiş olmasıydı. Yaklaşık altı milyon yıl önce bugünkü insan özelliklerine sahip ilk atalarımız olan insanımsılar (hominin) ortaya çıktı. Ellerini kullanabilen insana en yakın canlı olan Homo habilis yaklaşık 2 milyon yıl önce ve Homo erectus 1,8 milyon yıl önce dünya üzerinde belirdi. Homo erectus’un en önemli özelliği ayakları üzerinde dik durabilmesi ve ellerini daha iyi kullanabilmesiydi. Bir önceki yakın akrabamız olan Neandertal’lerin ortaya çıkışı yaklaşık 230 bin yıl önceydi.
Bilim insanlarının 2017 yılında Fas’ta gerçekleştirdiği kazılarda bulunan fosillerin asıl atalarımız olan Homo sapiens’e ve 300 bin yıl öncesine ait olduğu kanıtlandı.1 Bu insanlar ateşi kullanabiliyor ve yüksek el becerisi gerektiren stratejik silahlar üretebiliyordu. Bunlar insanın beynini kullanarak gerçekleştirdiği ilk önemli faaliyetler olarak kabul edilebilir ve insanlık tarihinin avcı-toplayıcı olarak adlandırılan dönemini başlatmıştır. Bizi daha iyi temsil eden modern Homo sapiens’in varlığı ise 40 bin yıl önceye dayanır.
En yakın memeliler olan primatlar da dâhil olmak üzere insan beynini diğer tüm canlılardan ayıran en önemli özellik korteks (beyin kabuğu) denilen bölgenin diğerlerine göre daha gelişmiş olmasıydı. Özellikle prefrontal korteks (PFK) denilen korteksin ön bölgesi bu ayrımın en belirleyici kısmıdır. Memeliler âleminde korteksi tüm beyin içinde en geniş yer kaplayan canlı insandır. PFK beynin üst bilişsel işlevleri arasında yer alan iradi faaliyetler, planlama ve beynin limbik sistem denilen daha aşağı bölgelerinden gelen dürtüsel uyarıları analiz edip, yarar/zarar esasına göre karar vererek davranışa dönüştürme süreçlerinde kritik bir role sahiptir. Bu süreçler sağ kalımı sürdürme açısından önemli olduğu kadar kolektif bir toplumsal yaşamın kurallarını anlama ve uygulama bakımından da önemlidir.
İnsanlar erken dönem Homo sapiens iken yaklaşık 100 bin yıl öncesinden başlayarak kendi zihinlerinden geçenleri derinlemesine düşünebilmelerini sağlayan bir beceri geliştirdi. Böylece sadece başkalarının ne düşündüğü hakkında değil, başkalarının kendileri hakkındaki düşüncelerini de anlayabildiler. Modern Homo sapiens kendimizi geçmişte ve gelecekte düşünebilme becerisi olan ve “otobiyografik bellek” olarak adlandırılan çok önemli bir özelliği geliştirdi. Otobiyografik belleğin gelişimi ile PFK’nin üst yan alanının (dorsolateral prefrontal korteks, DLPFK) primatlardan ayrı bir gelişim süreci izleyerek farklılaşması arasında bir ilişki vardır. Bu süreç yaklaşık 12 bin yıl önce tamamlandı ve sürecin sonunda tarım devrimi gerçekleşti.2 Bunu milattan önce 4000 civarında yazının ve bundan yaklaşık 5450 yıl sonra matbaanın bulunması izledi.
Matbaadan bilgisayara geçişimiz 490 yıl ve buradan yaygın internete ulaşmamız sadece 40 yıl aldı. Otobiyografik belleğe sahip olma ve sonrasında gerçekleşen gelişmeler insanlarla en yakın diğer memeliler arasındaki makasın iyice açılmasının ve insanın diğerlerinden daha güçlü bilişsel becerileriyle çevresini kontrol etme ve hükmetmesinin yolunu açtı. Bugün geldiğimiz noktada insan, tartışmasız olarak gezegenimizin en stratejik eylem planına ve çevreye en fazla hükmetme yeteneğine sahip canlısıdır.
“antik çağ’ın tıbbın babası kabul edilen hekimi hipokrat, beynin tüm duygu, düşünce ve karar süreçlerinin merkezi olduğunu ifade etti.”
İnsan Beyninin Bilinen ve Henüz Bilinmeyen Yönleri
İnsanın yaşadığı çevreyi sorgulaması, merak etmesi ve analiz ederek anlama süreci bilimin gelişmesine yol açtı. Bilim beyni de anlamaya çalıştı. İnsanın kendi beynini anlama çabasıyla ilişkili ilk somut bilgiler antik Yunan dönemine dayanır.
Antik Çağ’ın tıbbın babası kabul edilen hekimi Hipokrat, beynin tüm duygu, düşünce ve karar süreçlerinin merkezi olduğunu ifade etti. Antik Çağ’ın ünlü düşünürü Aristo ise bu işlevlerle ilgili organın kalp olduğunu iddia etti. Aristo’nun bu konudaki fikirleri her ne kadar doğru olmasa da kalbin kan pompalamaması hâlinde beynin hiçbir işlevini gerçekleştiremeyeceğini akıldan çıkarmamak gerekir. Antik Roma’nın önemli bir hekimi olan Galenos da beynin tüm duygu ve düşüncelerin merkezi olduğunu net olarak ifade etmiş ve Hipokrat’ı desteklemiştir.
On yedinci yüzyılda Fransız bilimci Descartes’e kadar en çok merak edilen konulardan biri, ölümsüz olduğu düşünülen ruhun bir beyin işlevi ya da beyin işlevleri ile ilişkisinin olup olmadığıydı. Descartes beyin anatomisi ile ilişkili incelemeleri sonucu beynin tam ortasında, iki beyin yarım küresi arasında yer alan pineal bezini (epifiz) ruhun bulunduğu yer olarak tanımladı. Burası ruhun tahtı idi ve ruhun ayrıca incelenmesine gerek yoktu. Bununla beraber, beynin geri kalan bölümleri bilimsel araştırmalara konu olabilirdi. Dualizm denilen bu yaklaşım, beyin faaliyetlerinin ve zihnin iki farklı özellik olarak ele alınması gerektiğini savunan beyin/zihin ikilemini ortaya çıkardı. Zihin maddi olmayan bir varlıktı ve beyinle etkileşime giriyordu.
Nöronların keşfi ve birbirleri ile sinaps denilen bağlantı noktaları üzerinden nörokimyasallar aracılığıyla iletişim kurduğunun gösterilmesi 20. yüzyılın başlarından itibaren gerçekleşmiştir. Camilio Golgi, Santiago Ramon Cajal ve Charles Scott Sherrinton gibi bilimciler bu süreçte önemli rol oynadılar. Bunun sonucunda ortaya çıkan materyalist yaklaşım, zihnin ya da ruhun beynin organize sinaptik bağlantıları üzerinden kapsamlı ve çok yönlü çalışmasının bir sonucu olduğunu iddia etti. Ancak, Benjamin Libet’in eylemlerimizi gerçekleştirmek üzere aldığımız kararlarda, kararı almaya niyet ettiğimiz anda özgür iradeye sahip olup olmadığımızı sorgulayan bulgularını tatminkâr bir şekilde açıklayamadı.3
Öte yandan, beynin öğrenme ile değiştiği (nöroplastisite) Donald Hebb ve Eric Kandel gibi bilimcilerin çalışmalarıyla ortaya konmuş olsa da bu değişikliklerin nasıl bir özgüllüğe sahip olduğunu bilmiyor ve görüntüleyemiyoruz. Önemli beyin hastalıklarının gerçek nedenlerini veya nasıl bir özgül bağlantı sorununa yol açtığını bilemiyoruz. Onları kökten tedavi edemiyor, sadece belirtilerini baskılayabiliyoruz. Dolayısıyla yaşadığımız dönemde beynin sırları hâlâ ilgi odağı olmayı sürdürüyor ve beyni anlama çabalarımız devam ediyor.4
Beynimiz ve Biz Nereye Gidiyoruz?
Amerika Birleşik Devletleri 2013 yılında “Beyin İnisiyatifi ve İnsan Beyni” projesini başlattı. Projenin öncelikli hedefleri arasında beyin/zihin ikileminin çözülmesi; şizofreni, Alzheimer, otizm ve dejeneratif sinir hastalıklarının kökten tedavi edilebilmesi ve yapay zekâyı geliştirme çalışmaları bulunuyor. Nörobilim, kuantum mekaniği ve felsefeyi birleştiren nörokuantoloji yaklaşımları da beynin bilinmeyenlerini açıklamak için çaba sarf ediyor.5 Beyindeki sinaptik organizasyonları yönetebilen yeni moleküler yapılar veya sistemler keşfedilebilir. Bunları henüz göremememizin nedeni teknolojik yetersizlik olabilir.
“beyin-kompüter ara yüzleri sayesinde beyin sinyallerini doğrudan bilgisayarlara veya diğer cihazlara ileterek insanların düşünceleriyle etkileşimde bulunmalarının sağlanabilmesi önemli bir gelişme oldu.”
Beyin-kompüter ara yüzleri sayesinde beyin sinyallerini doğrudan bilgisayarlara veya diğer cihazlara ileterek insanların düşünceleriyle etkileşimde bulunmalarının sağlanabilmesi önemli bir gelişme oldu. Bu teknoloji, felçli hastaların iletişim kurmasına veya hareket kabiliyetlerini geri kazanmalarına yardımcı olabilir. Ayrıca, başka nörolojik hastalıkların tedavisinde ve sağlıklı bireylerin bilişsel yeteneklerini artırmada kullanılabilir. Gelişmelere paralel olarak bu teknolojinin etik boyutları da tartışılıyor.6
Yapay zekânın insan beyninin yerini alabileceği ya da insanı yönetebileceği gibi iddialar ise oldukça abartılı. İnsan beyni bugünkü durumuna ulaşıncaya kadar nesiller boyunca kendisine ulaşan ve çevresel değişikliklere uyum sağlamak üzere epigenetik değişikliklerle yoğurulan çok uzun bir geçmişin genetik izlerini taşıyor. Yapay zekâ ise henüz yeni bir olgu ve tam olarak gizemi hâlâ çözülememiş bir beynin öğrenme sistemini taklit ederek gelişmeye çalışıyor. Geliştikçe insanın işlerini giderek daha fazla kolaylaştıracağı kesin olmakla beraber kendi evrimsel sürecini yaşayacak. Buna paralel olarak insan beyni de kendi evrimsel sürecini yaşamaya devam edecek. Sonuçların nereye varacağını veya nelere mal olacağını ise gelecek kuşaklar görecek. #






