mitolojinin, efsanevi hikâyelerin vazgeçilmezlerinden biri de kuşlardır. hüma kuşu da coğrafyaya, topluluklara göre ismi değişse de bu kuşlardandır. “devlet kuşu” olarak da kabul edilen hüma kuşunun kutsallığına osmanlı imparatorluğu’nda da rastlamak mümkündür. gökyüzünde kimsenin ulaşamayacağı yüksekliklerde uçan, sonsuz bir yolculuğa mahkûm bu kuşu gören ya da gölgesi üzerine düşen kişi kutsanmış, yani kut almış olur ve devletin başına geçer. olur da bir gün gölgesi üzerinize düşerse hayatınızda büyük bir değişiklik olacağından hiç kuşkunuz olmasın.
Efsanevi Hüma kuşu, “devlet kuşu” olarak da bilinir. Hüma’nın kelime anlamı “uğurlu”dur. Zaten ona da bu ad, uğur getirdiğine inanıldığı için verilmiştir. Fakat Hüma öyle parkta, bahçede görebileceğiniz kuşlardan değildir çünkü hiç mola vermeden sürekli uçar. Bunun nedeni ise Hüma’nın ayaklarının olmamasıdır. Hiç durmadan uçtuğu için de havadayken yumurtlar. Yavruları da yumurtadan havada çıkar ve hemen uçmaya başlar.
Hüma’nın büyüklüğü konusunda farklı bilgiler mevcuttur. Bazı efsanelerde güvercin kadar küçük bazılarında ise gökyüzünü kaplayacak kadar büyük olduğu söylenir. Ancak genel olarak, geniş kanatlara sahip büyük bir kuş olarak tasvir edilir.
Heybetli bir kuş olmasına rağmen Hüma diğer kuşlara zarar vermez. İyilikle ve talihle özdeşleşmiştir. Kimseye kötülüğü dokunmaz, tam tersine insanlara şans getirir. Bundan dolayı da biri onu bilerek öldürürse o kişinin kırk gün içinde öleceği söylenir.
Hüma çoğu zaman gözle görülemeyecek kadar yükseklerde uçar ama arada bir yere 40 arşın yani 27 metre kadar yaklaşır. Böyle anlarda gölgesi kimin üzerine düşerse ya da kimin başına konarsa o kişinin hükümdar ya da çok zengin olacağına inanılır. Halk arasındaki “Başına devlet kuşu konmak” deyiminin kaynağı da bu inançtır.
heybetli bir kuş olmasına rağmen hüma diğer kuşlara zarar vermez. iyilikle ve talihle özdeşleşmiştir. kimseye kötülüğü dokunmaz, tam tersine insanlara şans getirir.
Hüma Kuşu ve Osmanlı Padişahları
Hüma kuşu, Osmanlı padişahlarıyla birçok yönden benzerlik taşır. Hüma’nın sürekli gökyüzünde dolaşması, padişahın yüceliğini ve erişilmezliğini simgeler. Onun iyiliği temsil etmesi, padişahın adalet ve merhamet anlayışıyla örtüşür. Hüma kuşunun gölgesi, padişahın kudretinin ve halk üzerindeki etkisinin bir yansımasıdır. Bu nedenle, Osmanlı kültüründe “Hümayun” sözcüğü kutsal, mübarek ve padişah ile ilişkilendirilen anlamlar taşır. Örneğin, padişahın yazılı emirleri “Hatt-ı Hümayun”, mührü “Mühr-ü Hümayun” ve otağı da “Otağ-ı Hümayun” olarak adlandırılmıştır. Topkapı Sarayı’nın ana giriş kapısı olan Bab-ı Hümayun da bu bağlamda, padişahın ve saltanatın kapısı anlamına gelir. Güçlü bir saltanat simgesi olan bu ihtişamlı kapı, devletin ve hanedanın halka görünen ilk yüzüydü.
Değiştirilen Tarih
Kitabeler bir dönemin değerlerini ve kültürünü yansıtan tarihsel belgelerdir. Bunlar üzerinde yapılacak değişiklikler, tarihe müdahale etmek anlamına gelir.
Topkapı Sarayı’nın ana giriş kapısı olan Bab-ı Hümayun’un sağ ve sol taraflarında bulunan ve 1868 yılında yazılan kitabelerde, “Sultan, Allah’ın yeryüzündeki gölgesidir.” ve “Bütün mazlumlar buraya sığınabilir.” yazıları vardı. Geçtiğimiz yıllarda yapılan restorasyonlarda bu yazılar değiştirildi. Bu değişiklik sonucunda sağ tarafa, “Mülk’ün sahibi Allah’tır”, sol tarafa da “Muhammed O’nun resulüdür.” yazıları kondu. Sonraki yıllarda ise bu kitabeler yeniden değiştirildi ve eski hâline getirildi.
Kitabelere yapılan bu tür müdahaleler tarihî bir belgeyi yeniden yazmaya benzer. Bunlar hem tarihsel bilinci zedeler hem de toplumun geçmişle kurduğu bağı koparır. Tarih, olduğu gibi korunmalı ve gelecek kuşaklara o şekilde aktarılmalıdır.
Çerkezlerin Trajedisi
1861-1864 yılları arasında Ruslar, Çerkez topraklarını işgal etti ve halkı göçe zorladı. Göç etmeyenlerin savaş esiri olarak Rusya’nın iç kesimlerine sürgün edilecekleri duyuruldu. Bunun üzerine binlerce Çerkez, Osmanlı topraklarına doğru zorlu bir yolculuğa çıktı. Tıpkı Hüma kuşunun gölgesiyle mazlumlara umut olması gibi, Osmanlı Devleti de Çerkez göçmenler için bir umut kapısı oldu.
Osmanlı topraklarına ulaşabilen Çerkezler, yurtlarından koparılmış, açlık ve hastalıkla mücadele etmiş insanlardı. Ne yazık ki on binlercesi Anadolu’ya varamadan yollarda can verdi. Osmanlı Devleti, bu mazlumlara kapılarını açarak onları savaş esiri olmaktan kurtarmıştı ancak devlet, ciddi bir ekonomik ve siyasi buhranın içindeydi; Çerkez göçmenlerin gelişi mevcut sıkıntıları daha da derinleştirmişti.
O dönemde Bâb-ı Hümayun’da çıkan bir yangın, bu görkemli kapıya büyük zarar verdi. Sultan Abdülaziz’in emriyle onarılan Bâb-ı Hümayun’a, “Ya velayete külli mazlum” (Bütün mazlumların sığınağı) yazılı bir kitabe yerleştirildi. Bu kitabe, zor durumda olan herkesin padişahın merhametine ve adaletine güvenebileceğini simgeliyordu.
Türk Mitolojisinde Kuşlar
İslamiyet’ten önce Türkler, Gök Tanrı’ya inanırdı ve O’na seslenirken “tengri” sözcüğünü kullanırdı. Bu kelime hem göğü hem de Gök Tanrı’yı ifade eder. Tanrı, gökyüzüyle özdeşleştirilmiş olduğundan; yeryüzü ile gökyüzü arasında manevi bir köprü kuran kuşlar Türk mitolojisinde büyük önem taşır.
Eski Türkler, ölümü “canın bedenden uçması, göğe yükselmesi” olarak görür, cenneti ise “uçmak” diye adlandırırdı. Can, bedenin içinde kafese konmuş bir kuş olarak kabul edilir, ölüm ise bu kuşun kafesinden, yani bedenden özgürce uçması olarak tasvir edilirdi.
Ruhların insanlara can vermeden önce gökyüzünde kuş şeklinde yaşadığına inanılırdı. Bir kişi öldüğünde ruhu göğe yükselerek yeniden uçmaya başlardı. Bu nedenle, ölen biri için “sunkar boldı” (Sungur, yani doğan oldu.) ifadesi kullanılırdı. Göğe yükselişi simgeleyen bu söz, ölümün bir son değil, ruhun yeniden özgürleşmesi anlamına geldiğini vurgulardı. Bu inanç, İslamiyet’in kabulünden sonra da varlığını sürdürdü.
Türkler, boylarını temsil eden ve “ongon” adı verilen hayvan sembollerine sahipti. Zamanla bu ongon hayvanları, boyların tamga (damga) işaretlerine dönüştü. Türklerin türeyiş mitlerinde tuğrul, kartal, laçin (şahin), çağrı (doğan) ve atmaca gibi kuşların önemli bir yeri vardı. Oğuzların yirmi dört boyunun her birine özgü kuş sembolleri ve tamgaları bulunuyordu.
Niyet Neydi, Akıbet Ne Oldu…
Hüma kuşunun mazlumlara umut vermesi gibi, Sultan Abdülaziz de Çerkez göçmenlere kapısını açarak adalet ve merhametin sembolü olmak istemişti. Ancak padişahın yanlış politikaları ve müsrifliği bu idealleri gölgede bırakıyordu. “Mazlumların sığınağı” olmayı temsil eden kitabe, halkın zorlaşan yaşam koşullarıyla tezat oluşturuyordu.
Osmanlı Devleti, ilk dış borçlanmayı Kırım Savaşı sırasında yapmış ve daha sonra da borç almaya devam etmişti. 1875 yılına gelindiğinde devletin borçları ödeyecek gücü kalmamıştı. Hükümet, iç ve dış borçların ve faizlerin ödenmesini beş yıl süreyle yarıya indirdiğini duyurdu. Bu, Osmanlı hazinesinin iflası anlamına geliyordu.
Hükümetin başarısızlıkları büyük tepkiye yol açtı. İstanbul’da güvenlik azaldı, halk silahlandı. Ardından medrese öğrencileri ayaklandı. Sonunda 30 Mayıs 1876’da Abdülaziz tahttan indirildi ve yerine V. Murat padişah yapıldı.
Sultan Abdülaziz tahttan indirildiğinde, Bab-ı Hümayun’un üzerindeki “Ya velayete külli mazlum” yazısı hâlâ yerindeydi. Ancak o kapının temsil ettiği saltanat, artık ne mazlumlara umut verecek güce ne de halkın adalet özlemini karşılayacak bir kudrete sahipti. Osmanlı Devleti artık yıkılmış olsa da Hüma’nın hikâyesi, bizlere iyiliği ve merhameti hatırlatmaya devam ediyor. #





