Hollanda-Türkiye dostluğu: Birbirleriyle hiç savaşmadılar

İlişkileri 4 yüzyılı aşan köklü bir geçmişe sahip Hollanda ve Türkiye; ticaret, diplomasi ve karşılıklı güven temelinde gelişen bağlarıyla tarih boyunca sarsılmaz bir köprü inşa etti. Başkonsolos Arjen Uijterlinde, İstanbul’un kalbinde yer alan Hollanda Sarayı’nı, tarihî hadiselerle şekillenen ilişkilerin başlangıcından bugüne uzanan serüvenini özetliyor.

Sayın Başkonsolos, bu güzel Hollanda Sarayı’nın tarihçesinden ve konsolosluk kapınızdaki “Je maintiendrai” mottosunun neyi ifade ettiğinden bahseder misiniz?

Hollanda-Türkiye ilişkilerinin tarihi 4 yüzyılı aşkın bir geçmişe dayanıyor. Başlangıcı, Habsburg yöneticilerine karşı 80 yıl boyun­ca sürdürülen ve Hollanda Cum­huriyeti’nin doğuşuna yol açan bağımsızlık savaşına kadar uza­nır. Flaman ve Hollandalı tüccar­lar Levant limanlarına geldiler ve 16. yüzyılın son yıllarında ortak bir düşman olan Habsburg İm­paratorluğu’na karşı mücadeleye başladılar. 1612’de Hollanda’dan İstanbul’a gelen ilk elçi Cornelis Haga (1578-1654), Fransız-İngi­liz-Venedikliler’in ardından ilk Hollanda kapitülasyonlarının tesis edildiği bir barış antlaşma­sı akdetmeyi başardı. Bu antlaş­manın orijinal belgesi (ahitname) neredeyse 8 metre uzunluğun­da bir rulo şeklindedir ve bugün Hollanda Ulusal Arşivi’nde bu­lunmaktadır; benzersizdir, zira bu belge ile Hollanda Cumhuri­yeti ilk defa başka bir devlet tara­fından resmen tanınmıştır.

diplomasi-1
2021’de Hollanda’nın İstanbul başkonsolosu olarak atanan Arjen Uijterlinde İtalya, Brezilya, Polonya, Gürcistan, Azerbaycan gibi birçok ülkede görev yaptı.

Cornelis Haga’nın İstanbul’a geldikten sonra ikametgahı­nı bilmiyoruz ama, büyük ih­timalle Pera semtinde, bugün konsolosluğumuzun bulunduğu yere yakın, İstiklal Caddesi üze­rindeydi ve 1639’a kadar burada yaşadı. 1700’lerin ortalarında ise Hollanda Büyükelçisi Justi­nus Colyer (1624-1682) yine Pe­ra’da bir arazi satın alarak ahşap bir konut inşa ettirdi: Palais de Hollande, yani bugünkü Hollan­da Sarayı. Burası, Hollanda’nın dünyadaki en eski diplomatik temsilciliklerinden biridir. İlk yapılar ahşaptandı ve kaçınıl­maz olarak yangınlardan etki­lendi; bugün bildiğimiz kargir bina ise 1858’de inşa edildi. Bu­gün bileşik ofislere, dairelere, eski bir şapele ve güzel bir bah­çeye evsahipliği yapıyor. Burada gururla heyetleri kabul ediyo­ruz; toplantılar-seminerler-kül­türel etkinlikler düzenliyoruz.

Başkonsolosluğumuzun ka­pısındaki “Je maintiendrai” iba­resi “Koruyacağım (sürdürece­ğim)” anlamına geliyor. Hollanda 1815’te bir krallık hâline geldiğin­de, Orange ailesinin himayesin­de taşıdığı kraliyet armasından -kısaltılmış bir biçimde- ödünç alınan bu motto, 16. yüzyıldan beri Royal House’da bulunuyor. Motto’nun tam metni, Hollanda ulusunun kurucusu William of Orange (1533-1584) tarafından yazılan 1565 tarihli bir mektupta bulunuyordu: “Erdemi ve asaleti koruyacağım. Adımın, Tanrı’nın ve Kral’ın, dostlarımın ve kendi­min onurunu, inancını ve yasası­nı koruyacağım.”

Hollanda başkonsolosu olarak İstanbul’a atanmanızdan önceki görevlerinizden bahseder misiniz?

Diplomatik kariyerim boyunca İtalya, Brezilya, Polonya, Gürcis­tan, Azerbaycan ve yine Brezilya olmak üzere birçok ülkede görev yaptım. Lahey’deki Bakanlıklar­da da çeşitli görevler üstlendim. Bakü büyükelçisi (2010-2013) ola­rak ve buraya atanmadan hemen önceki yıllarda, “gezici büyükelçi” olarak Türkiye’yi birkaç defa zi­yaret etme mutluluğuna erişmiş­tim. Burada, bu muhteşem şehir­de bir başkonsolos olarak görev yapmaktan, Türkiye-Hollanda ilişkilerini güçlendirmek ve her iki ülke vatandaşlarına ve şirket­lerine hizmet vermekten dolayı kendimi çok ayrıcalıklı hissedi­yorum. İlişkilerimiz derin ve çok yönlü olduğu için birçok alanda işbirliği yapıyoruz ve oldukça ge­niş bir kadromuz var. Daha ön­ceki misyonlarımda edindiğim tecrübelerimi de aktarıyorum ve ortaklıklarımıza daha fazla kat­kıda bulunabilmeyi umuyorum. Geldiğimden beri, çok zengin ve esnek bir dil olan Türkçeyi de öğ­renmeye başladım; evet, öğren­mek kolay değil, ama insanların Türkçe konuşmaya çalıştığımı ne kadar takdir ettiğini görüyorum ve bu müthiş bir duygu.

Tarihe ilgi duyuyor musunuz? Sizi en çok etkileyen tarihî dönem hangisidir?

İstanbul çok katmanlı bir şehir; benim gibi tarih ve kültürle ilgile­nen biri için keşfedilecek çok şey var. Arkeolojik alanları ve müze­leri gezerken, dünyanın iki kıtası­nın birleştiği bu bölgeden sayısız medeniyetin geçtiğini ve burada iz bıraktığını anlıyorsunuz. Tarih öncesi çağlardan Helen-Roma ve Bizans dönemine, Selçuklu ve Os­manlıların gelişine ve günümüz Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar…

diplomasi-2
Hollanda’nın dünyadaki en eski diplomatik temsilciliklerinden biri olan Hollanda Sarayı (Palais de Hollande) 1858’de tekrar inşa edildi.

Türkiye’nin ve bölgenin tarihi hakkında mümkün olduğunca çok kaynak okumaya çalışıyo­rum. İki ülkenin ortak tarihi özel­likle ilgimi çekiyor. Sarayımızda Cornelis Haga’nın, eşi Alithea Brasser’in ve eski kraliçelerimiz ile şimdiki kralımızın portrele­ri var. Jean Baptiste Vanmour’un (1671-1737) ilginç bir tablosunda, seleflerimden biri olan Büyü­kelçi Cornelis Calkoen, 1727’de Sultan 3. Ahmed ile bir görüş­mede resmedilmiş. Calkoen ye­tenekli bir diplomattı; Rusya ile Osmanlı Devleti arasındaki barış antlaşmaları sürecinde arabu­luculuk yapmış, önemli bir rol oynamıştı. Konsolosluk persone­limiz onun başka bir hikayesine de aşina: Dresden’e atandığında İstanbul’da kalan cariyesi Beyaz Gül’ün kalbini kıran adam! Beyaz Gül’ün ruhu hâlen sarayımızda dolaşıyor; onun anısını ve bu tra­jik aşk hikayesini onurlandıran iki heykel de burada!

Hollanda coğrafi olarak “aşağıda” (Pays-Bas) diye tanımlanan bir ülke. Dolayısıyla iklim değişikliğinden özellikle etkileniyor. Hollanda’nın bir bölüm toprağı, deniz doldurularak oluşturulmuş. Ne tür riskler var?

Muhtemelen bugün ve yakın gelecekte karşı karşıya olduğu­muz en önemli zorluk olan iklim değişikliği. Emisyonlar yüzün­den ısının yükselmesi, buzların erimesine ve deniz seviyelerinin yükselmesine neden oluyor. Bu, özellikle alçak seviyede bulunan Hollanda gibi ülkeler için endi­şe vericidir. Ülkemizin üçte ikisi deniz seviyesinin altında; tabii kimi Türk kıyı şehirleri de böyle. Gezegenimizin kaynaklarını hız­la tüketiyor ve atık biriktiriyoruz. Bu gelişmeler, doğa ve biyolojik çeşitlilik alanında yıkıcı bir etki oluşturuyor. Yenilenebilir ener­jilere geçmeli ve döngüsel bir ekonomiye doğru çalışmalıyız. BM’nin sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşmak için ulus­lararası alanda işbirliği şart; bu alanda Türk hükümeti ve hükü­metdışı aktörlerle birlikte çalı­şıyoruz. Şu anda özellikle tekstil sektörüne odaklanıyoruz, en­düstriyi daha temiz ve daha çev­re dostu bir hâle getirmek için çözümler arıyoruz. Hollanda için Türkiye, moda ve tekstil tedari­kinde önemli bir ülke; bu nedenle bu sektörü önemsiyoruz.

Ayrıca bu vesileyle, yakın ta­rihte (6 Şubat 2024) yaşanan çok acı bir hadiseden, Kahraman­maraş depreminden kısaca bah­setmek isterim. Gerek Hollanda kurtarma ekibinin hızla devre­ye sokulması, gerekse yaralıla­rın acil tahliyesinde sorumluluk almak bizim için çok önemliydi. Hollanda’da deprem bölgesinde yakın akrabaları olan birçok Tür­kiye kökenli vatandaşımız vardı ve onları yalnız bırakamazdık. Kriz bölgesi için ülke çapında 100 milyon Euro’dan fazla yardım toplandı. Hollanda iş dünyasıyla birlikte depremin ardından şe­hirlerin yeniden yapılanmasına nasıl katkıda bulunabileceğimiz de araştırıldı ve bu konuda giri­şimler başlatıldı. Mağdur olanlar unutulmadı.

Hollanda’nın Türkiye’ye yatırımları artarak devam edecek mi?

Tarih boyunca ilişkilerimiz, ti­caretle de karakterize edilmiş. 16. yüzyılın sonlarından bugüne, bu büyük ölçüde hâlâ böyle. Hol­landa, Türkiye’nin ilk 20 ticaret ortağı arasında ve 10. sırada yer alıyor. Coğrafi konumu, limanla­rı, havaalanları ve finans merkezi nedeniyle Hollanda, Avrupa için de önemli bir dağıtım ülkesi. Hol­landa aynı zamanda Türkiye’de­ki en büyük yatırımcı ülke. Tabii bu yatırımların kimileri, Avrupa merkezlerini Hollanda’da kurma­yı seçen uluslararası şirketlerden geliyor. Aynı zamanda, genellikle BT ve sağlık sektörü gibi yenilik­çi alanlarda Hollanda’ya giderek daha fazla Türk yatırımı geldiğini görüyoruz. Türkiye ile olan ticaret ve yatırım ilişkimizde sadece ra­kamlar önemli değil; bunların bir üretim zincirinde, yenilikçi-de­ğer katan-sürdürülebilir ekono­miye katkıda bulunan bir eko­sistemde bulunması da önemli. Hacimden çok, değer önemlidir.

Osmanlı Devleti’nden binlerce lale soğanının 16. yüzyıl ortalarında Hollanda’ya gönderildiği yolunda birçok anekdot var. Sizce hadiseler nasıl gelişti?

Lalenin tarihi, ortak geçmişi­mizin sıkça bahsedilen ve de­ğer verdiğimiz bir başka parçası. Lale, Uzakdoğu kökenlidir; ancak Osmanlı saltanatının gözde çiçe­ği olmuştur. Lalenin Hollanda’ya nasıl ulaştığına dair birkaç tarih versiyonu var. Sultan onları Hol­landalı diplomatlara bağışlamış olabilir; ancak bazı çiçek soğanla­rının Viyana’daki mahkeme ara­cılığıyla kaçırıldığını da biliyoruz.

diplomasi-3
Başkonsolosluk kapısındaki “Je maintiendrai” ibaresi “Koruyacağım (sürdüreceğim)” anlamına geliyor.

Hollandalıların lale soğanı ye­tiştirmeye başlamasıyla 17. yüz­yılda giderek büyüyen bir pazar oluştu. Amsterdam’daki müza­yedelerde, lale soğanlarının bir ev fiyatına satıldığı bir patlamaya yol açtı! Yüzyıllar boyunca Hol­landa çiçek yetiştirmeye devam ederek dünya çapında lider bir ihracatçı hâline geldi. Birkaç yıl önce Hollanda’da, Topkapı’da yetişen türleri hatırlatan, unu­tulmuş bir eski lale türü yeniden keşfedildi. Benden önceki baş­konsolos, o türü İstanbul’a geri getirmeye karar verdi. Geçen yıl Emirgan Parkı’na, Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İma­moğlu ile birlikte bu 1000 adet so­ğanı diktik ve bir lale sergisi aç­tık. Halihazırda sahip olduğumuz iyi ilişkilerin üzerine inşa edilen bu “lale diplomasisi” açıkçası beni çok heyecanlandırıyor.

İstanbul ile Amsterdam arasında ne gibi benzerlikler ve farklılıklar var sizce?

Ünlü bir Hollanda şiirinden bir alıntı: “Hollanda’yı düşünürken, sonsuz manzaradan yavaşça ge­çen büyük nehirler görüyorum.” Boğaz’a ve oradan geçen gemilere baktığımda, ben de kaçınılmaz olarak Amsterdam ve Rotterdam limanlarının geniş sularını hatır­lıyorum. Bu 3 şehir, büyüklükleri farklı olsa da, birçok özelliği pay­laşıyor. Hem Amsterdam hem de Rotterdam, 170’ten fazla milletten oluşan bir nüfusa sahip uluslara­rası ticaret ve finans merkezleri. Üniversiteleri, popüler turistik mekanları, sanat organizas­yonları, zengin kültürel mirası… Amsterdam ve Rotterdam, aynı zamanda İstanbul gibi metropol­lerin karşılaştığı, sürdürülebilir kentsel gelişim, iklim değişikliği, atık yönetimi ve göç gibi zorlukla­rın çoğunu da paylaşıyor. Bu ba­kımdan bu şehirler birbirinden pek çok şey öğrenebilir, işbirliği yapabilir ve en iyi uygulamaları geliştirebilir diye düşünüyorum.

Türkiye’deki Hollandalılar ile Hollanda’daki Türkler daha çok hangi sektörlerde çalışıyorlar?

diplomasi-4
Hollanda’dan İstanbul’a gelen ilk elçi 1612’de Cornelis Haga (1578-1654) olmuş ve 1639’a kadar burada yaşamıştı.

Önceki yüzyıllarda Osmanlı coğ­rafyasına gelen kimi Hollanda­lı tüccar ve diplomatlar, nesiller boyu burada kaldı. 1960’lardan itibaren de birçok Türk işçi, göç­men olarak Hollanda’ya gelmeye başladı. Bugün Türk-Hollanda toplumu, yaklaşık yarım milyon kişiyi bulan en büyük vatandaş grubunu oluşturuyor. Bunların arasında Amsterdamlı Anadolu Rock grubu Altın Gün gibi mü­zik grupları, başarılı işinsanları, televizyon kişilikleri, yazarlar ve kültür profesyonelleri, tüm dün­yada farkedilen Amsterdamlı şarkıcı Karsu da var. Hollanda­lı-Türk sporcuları-futbolcuları saymıyorum bile.

Bütün bu insanlar, “benzer­siz” olarak adlandırılabilecek ikili ilişkileri geliştiriyorlar. Her iki yönde de seyahat eden, birbirleri­nin ülkesinde eğitim gören, ortak iş kuran ve yatırım yapan kişiler bunlar. Tarihimiz boyunca hiçbir zaman bir savaşta birbirimizle savaşmadık. NATO’da müttefikiz. Avrupa Konseyi’nin birçok ant­laşmasının imzacılarıyız. Avrupa projelerinin ortaklarıyız. Kısacası dost uluslarız.