imparatorlukların doğası çok kültürlü ve çok renkli olmalarıdır. bu durum mö 2 bin yılının son çeyreğinde bir imparatorluk hâline gelecek kadar toprak sahibi olmuş ve güçlenmiş olan hititler için geçerli olmanın ötesinde onları tanımlayan bir vasfa dönüşmüştür. tam olarak bin tane tanrıları olmasa da kendilerini “bin tanrılı halk” olarak nitelemeleri bu yüzdendir.
Asur ve Babilli Semitik tanrılardan tutun Hint Avrupalı sayılan Luvi ilahları ve Mezopotamya’nın kadim kültürü Sümer, Anadolu’nun endemik halkı Hatti tanrıları Hititlerin panteonunda eşit bir şekilde putlaştırılmıştır. Hititler Mezopotamya’nın çivi yazısını ve Mısır’ın hiyerogliflerini eş zamanlı kullanan müstesna bir kültüre sahipti. Bir yandan kendilerinden önceki medeniyetlerde bulduklarını kendi coğrafyalarının koşullarına adapte ederek bir sentez oluştururken diğer taraftan da ticaret, savaş ve göçler vasıtasıyla komşularından aldıklarını diğer komşularıyla paylaşarak bir köprü-kültürü hâline gelmişlerdi. Tanrı sistemlerinden ve yazıtlarından da anladığımız üzere çok kültürlülüklerinde Doğu’nun ve Batı’nın mükemmel bir sentezini oluşturduklarını söyleyebiliriz.
Hititlerin Yeniden Keşfi
İşin ilginç tarafı bu kadar çok krallıkla diplomatik ilişki kurup kültürel alışverişte bulunmuş, savaş ve barış antlaşmalarından kanunlara adını bırakmış, yaklaşık 600 yıl boyunca Anadolu, Suriye ve Levant bölgesini himayesi altına almış işbu devlet binlerce yıl boyunca tamamen unutulmuştu. Gerçi Avrupa medeniyetinin kökenlerini oluşturan milletler olsun; Babil, Pers ve Mısır gibi kayıt tutmak konusunda maharetli olan zamane süper güçleri olsun sıkça Hititleri kayıtlarına geçirmişti. Keza onlara kutsal metinlerde rastlamak da mümkündü: Eski Ahit’in temeli olan Tora, Nevlim ve Ketüvim adlı üç kitaptan mürekkep Tanah’ta Hititlerden defalarca söz ediliyor, İncil’de de izleri sürülebiliyordu. Buna rağmen dillerinin sırrı çözülmemiş, başkentleri Hattuşaş keşfedilmemiş olduğundan esrarengiz bir topluluk olarak tarihsellikleri sorgulanmamıştı. Neyse ki 19. yüzyılda bu muhteşem medeniyet gün yüzüne çıkarıldı.
Hititlerin binlerce yıl sonraki yeniden keşfi başlı başına bir macera filmidir. Kutsal metinlerde adı sıkça geçen bu milletin âdeta mitolojik bir halk olabileceği düşünülürken önce Charles Texier adlı Fransız mimar, tarihçi ve arkeolog 1833 yılında kamu işleri müfettişi olarak Küçük Asya’yı keşfetsin diye Anadolu’ya gönderildi. Bir yıl sonra Boğazköy’deki Hitit başkenti Hattuşaş’ı keşfetmişti fakat bu sit alanının Hititlerle olan ilişkisi henüz kurulmamıştı. Ardından Archibald Henry Sayce 1879 yılında “Küçük Asya’da Hititler” adlı bir makale yayımlayınca Londra Kutsal Kitap Arkeolojisi Kurumu’nda heyecan doruğa çıktı ve kendisine “Hititlerin Kâşifi” ünvanı verildi.1 1884 yılında Anadolu’da misyonerlik yapan İrlandalı William Wright, Hitit yazıtlarını Hattuşaş’ta keşfetti fakat ciddiye alınmadı. Hitit membasının asıl buluşu Alman arkeolog Hugo Winckler ile günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzeleri olan Müze-i Hümayun’da Antik Çağ eserlerinin yönetiminden sorumlu arkeolog Theodor Makridi Bey tarafından yapılacak, 1906 ve 1912 yılları arasında Hattuşaş’ta yürütülen kazılarda binlerce çivi ve hiyeroglif yazılı tablet binlerce yıl sonra toprak yüzüne çıkartılacaktı.
İyi güzel de yazıtlar çözülemediği için pek bir şey ifade etmiyorlardı; bunun için Birinci Dünya Savaşı’na kadar beklememiz gerekiyordu. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda dilbilimci bir teğmen olan Çek asıllı Bedrich Hrozny 1914 yılında İstanbul’a ayak bastıktan sonra, Winckler ve Makridi Bey’in buldukları tabletleri incelemek istemiş, bu isteği kabul edilmiş, “nu ninda-an ez zatteni nu watar-ma ekutteni” cümlesindeki Sümerce “ekmek” anlamına gelen “ninda” kelimesini, “watar” kelimesinin İngilizcedeki su anlamına gelen “water” olabileceğini çıkartmış, çok geçmeden Hititçenin bir Hint-Avrupa dili olduğunu anladıktan sonra “ve ekmeği yiyeceksiniz, suyu ise içeceksiniz” cümlesine ulaşmış, gerisi de çorap söküğü gibi gelmişti. Birden bire binlerce yıldır unutulmuş olan bir medeniyetin hikâyesi kendi ağızlarından okunabilir kılınmıştı.
Kilden Kitapların Anlattıklarından Yaradılış Mitlerine Hititler
Böylece kilden kitaplar konuşmaya başladı. Hint-Avrupa dil ailesinin yazılı belge bırakmış en eski medeniyeti olan Hititlerin tabletlerinden Hitit halkının ne kadar pragmatik olduğunu anlıyor, büyük imparatorluklara has farklı milletlerden işlerine gelenleri alıp bir potada erittiklerini görüyoruz. Böylece özellikle Greko-Romenlerden bildiğimiz pek çok mitos ve edebî eserle paralellik kurabiliyoruz. Sümerlerin mitleri Hititliler tarafından korunup Batı’ya aktarıldığı için pek çok dinî ritüel, ilah ve anlatı birbirine benziyor, yani Hititlerin hem muhafaza eden hem de kültürlerin yayılmasına önayak olan bir millet olduğu bir kez daha ortaya koyuluyor.
“hint-avrupa dil ailesinin yazılı belge bırakmış en eski medeniyeti olan hititlerin tabletlerinden hitit halkının ne kadar pragmatik olduğunu anlıyor, büyük imparatorluklara has farklı milletlerden işlerine gelenleri alıp bir potada erittiklerini görüyoruz.”
Bir kelimeden hareket ederek ne demek istediğimi anlatayım. Yunan mitolojisinde tanrılar tanrısı olarak bilinen Zeus’un etimolojisi en rahatça izi sürülebilen sözcüklerden. Latince “deus” (tanrı) kelimesinin Farsça “kötü tanrı ya da iblis” anlamına gelen “daiva” kelimesi, onun da Sanskritçe “deva”dan türediği söylenir. Eksik halka Hitit dili çözülünce ortaya çıkıyor. En eski Hitit belgelerinden Anitta Metni’nde ışık tanrısı olarak adlandırılan “Siu” aynı zamanda “ışıldamak” anlamına geliyor. Bir süre sonra Hitit yazıtlarında “tanrı” kelimesinin karşılığı olarak yer alan “Siu”nun önce Antik Yunancada “Theos” oradan da Latince “Deus”a evrildiği belli oluyor.
Sadece ilahların isimleri değil temel yaradılış mitlerinin de birbirini etkilediğini çıkarabiliyoruz. Antik Yunan mitolojisinde tanrıların kökenini ve pek çok varlığın doğuşunu anlatan asal eserlerden Hesiodos’un Theogonia’sını hatmedenler Hititliler tarafından asimile edilen Hurriler’in Kumarbi Miti ile olağanüstü benzerlikler saptayabilir. İki mitte de babalar ve oğullar arasındaki kozmik muharebeyi seyrederken babaların erkekliklerinden edildiğini okuyoruz. Kumarbi gök tanrısı Anu’nun erkeklik organını ısırıyor, Yunanlarda ise Kronos gök tanrısı babası Uranüs’ü hadım ediyor. Zamanı gelince çocukları tarafından alt edileceği kehanetinden dolayı çocuklarını yutan Kronos’u da Zeus yeri geldiğinde yerinden ediyor.
Bu kastrasyon motifi haricinde erkek ilahların tuhaf doğurganlıklarını da görüyoruz. Kumarbi’nin Anu’nun spermlerini yutup fırtına tanrısı Teşhub’u doğurması ya da Zeus’un Metis’i yutup Athena’yı beyninden doğurması gibi. Pek çoğumuza tanıdık gelen Titanların ve Olimpik tanrıların, tıpkı Truva Savaşı gibi on yıl süren, Titanomachy (Titanlar) Savaşı’nın bir paraleli de Hurriler ve Hititler arasındaki tanrısal savaş metinlerinde görülür. Dolayısıyla Hitit metinlerinin keşfi, Gılgamış Destanı’nın kutsal kitaplardaki tufan mitosuyla örtüşmesinden dolayı kabaran merak gibi Hititolojiye dair ilgiyi de kaşıyabilir. Bu benzeşmelerin özellikle de mitograflar ve din tarihçileri açısından çok heyecan verici olduğu kesin.
Coğrafya ne kadar zorlayıcı ve sarpsa, ilahlar da o kadar öfkeli oluyor, o yüzden de
onları mutlu etmek için türlü türlü bayramlar ve kurban ritüelleri inşa edilmiş. Depremlerin ve sellerin diyarlarında tanrılar benzer şekillerde mesut edilmeye çalışılıyor ve Jung’un parmak bastığı “kolektif bilinçdışı” denilen mefhumdan da anladığımız üzere insanoğlu aynı korkulara ve tutkulara sahip olduğu için benzer inanç sistemleri kurmuş olabiliyor. Ancak Antik Yunan (ve onların devamı olan Romalılar) ve Hurri/Hititler arasındaki paralelliklere baktığımızda benzerliklerin tesadüfi olamayacak kadar birbirlerini aynaladığını görünce komşu medeniyetlerin benzer dürtüler ve duygularla hareket ederek değil bildiğiniz birbirlerinin panteonlarını kopyalayarak hareket ettiklerine kanaat getiriyorsunuz.
Hititlerin Hukuk Sistemi
Fakat kopyalanmayan bir şey varsa o da Hititlerin hukuk sistemi. Antik Çağ’da yasa deyince pek çoğunun aklına Babillilerin Hammurabi Yasaları ve Atinalıların katı Draco Kodları gelir. Hititlilerin kanunları incelendiğinde yasalarının zaman içinde değiştirilerek yumuşatıldığı; Babil, Asur ve Semitik halkların “göze göz, dişe diş” mantığındaki kısasa kısas uygulamalarının hiçbir şekilde uygulanmadığı anlaşılır. Bahsi geçen kültürlerde ayrıca idamlar çok daha keyfi bir şekilde uygulanırken Hititlilerin cinayet suçlarını bile tazminat cezasına çevirdiklerini gözlemliyoruz.2 Fakat mesele zinaya gelince her zamanki çifte standart ve sertlikle en ağır şekilde cezalandırılıyor. 198 numaralı Hitit yasasına göre şayet zinayı kadın yapıyorsa kocası onu saray ahalisi önünde affetmedikçe cezası idam oluyor. Ayrıca kocası eşini başkasıyla yakalarsa onu anında öldürme hakkına da sahip. Ama Hititlerin farkı, şayet koca eşini affederse o zaman eşinin onurunu teslim etmek zorunda. Evliliklerle ilgili belgelerden anlaşılıyor ki kadın babadan kocaya verilen bir metaya dönüşmüş. Günümüz ananeleriyle çok benzerlik içeren uygulamalar arasında kızın aileden istenmesi, başlık parası alınması veya çeyiz geleneği Hititlerde de mevcut.
Tüm bunlara rağmen kendi çağdaşları olan medeniyetlerle kıyaslandıklarında Hitit kadınlarının durumunun nispeten daha iyi olduğunu söylemek lazım, özellikle de Asurlularla kıyaslandıklarında. Tabii bunu sadece kanunlarından değil siyasetlerinden de anlıyoruz. Günümüzde dünyanın ilk barış antlaşması olduğu için bir kopyasının New York’taki Birleşmiş Milletler binasında sergilenen Kadeş Antlaşması’nın imzacılarının arasında Mısır Firavunu II. Ramses ve Hitit Hükümdarı III. Hattuşili’nin yanı sıra eşi Pudehepa’nın mührü de vardır. Günümüzde Çukurova’ya tekabül eden Kilikya bölgesinde doğmuş olan Pudehepa, başrahip babasının izinde Hurri panteonunun en yüksek tanrıçası İştar’ın ve Afrodit’in dengi savaş ve aşk tanrıçası Şaşka’nın rahibesidir. Anlatıya göre Hattuşili, tanrıçanın ona yol göstermesi sayesinde Pudehepa’yı “tawananna” ya da kraliçe ilan eder ve gerek dinî işler gerek devlet makamında ortak yönetici olurlar. Pudehepa diplomasi konusunda dizginleri eline alır ve Ramses ile bizzat mektuplaşır; o yüzden de Kadeş Antlaşması’nın metninde parmağı olduğu düşünülen Pudehepa’nın belirtildiği gibi “güzel barışın ve güzel kardeşliğin antlaşması”3 daha önce mütecaviz politikalar süren iki ulusta gerçekten de daimî barışı getirir. Pudehepa sadece siyaset ve diplomasi sanatında mahir değildir, aynı zamanda Hitit panteonunu modifiye edip yeni tanrılar ekleyerek Hititlerin daha eklektik bir tanrı sistemine kavuşmasında da rol oynamıştır. #







