Fırtına Tanrısı Teşup Yolunuzu Gözlüyor!


anadolu’nun sonsuza uzanan öyküsünün köşe taşlarından biri kuşkusuz hititlerdir. gizemini hâlâ koruyan bu uygarlık, küçük asya’da yüzlerce şehir kurmakla yetinmedi, dört yüzyıl boyunca kuş uçmaz kervan geçmez dağların doruklarına, ticaret yollarının stratejik kavşaklarına devasa anıtlar, kabartmalar, heykeller bıraktı. anıtları dikerken amaçları kimi zaman tahta yeni çıkan bir kralı onurlandırmak kimi zaman bir zaferi kutlamak kimi zaman da egemenliklerini dosta düşmana ilan etmekti. 

Hititlerden bugüne kalan tarihî varlıklara odaklanan bu yazıda, koruma altına alınanları bir kenara bırakıp insanların ve doğanın insafına bırakılmış olanlara değineceğiz. Çünkü ne yazık ki Hitit kültürüne ait bazı eserler bir ahırın kapısına dayanak olarak iliştirilmiş, bir köy evine yaslanmış ya da dağ başında terk edilmiş hâlde karşımıza çıkabiliyor. Bunlar arasında durumu aciliyet taşıyan üç muhteşem Hitit eserinin öyküsüne yakından bakacağız. 

Eflatunpınar Hitit Su Anıtı 
Hititler için su kaynakları, yer altını ve yer üstünü birleştiren kutsal geçitlerdi. Bu dünya ile öteki dünya, yaşayanlar ve ölüler birbirine su kaynaklarında bağlanırdı. Hitit tabletlerinde luli-luliya (su kaynağı), pınar, su gözü, havuz, gölet, baraj, küvet gibi sözcüklere rastlanır. Günümüze kadar gelebilmiş Boğazköy Pınar Odası, Büyük Kale Havuzu, Yalburt Havuzu ve Karakuyu Barajı gibi yapılar birer mühendislik harikası olarak nitelenir. Hattuşa ve Konya çevresindeki su anıtları günümüz sanatçılarını kıskandıracak kadar güzel kabartmalarla süslüdür.

Bir yaz günü yolumuzu Beyşehir’e çeviriyoruz. Beyşehir Gölü’nün 10 kilometre yakınında yer altından fışkıran bir su var. Yerleşim yerlerinin uzağındaki bu kaynak “Hitit Çeşmesi” olarak anılıyor. Tam adı Eflatunpınar Hitit Su Anıtı. Adını nereden aldığı yolundaki rivayetler muhtelif. Filozof Platon’un (Eflatun) burayı görüp bir eserinde bahsetmesi nedeniyle bu ismi aldığını ileri süren de var, akşamüstleri kaynak suyunun eflatun rengine döndüğünü söyleyenler de… 

Anıta ulaştığımızda bizden başka kimseyi göremiyoruz. Sıcak havanın coşkusuyla ilk işimiz antik kaynakta serinlemek oluyor. Biraz sonra iki Alman ziyaretçi çıkageliyor. Merakla burayı nasıl olup da bildiklerini soruyoruz. Hamburglu iki opera sanatçısı gezgin, Eflatunpınar’ı internette keşfetmiş. Böylesine önemli bir yerin bu denli ıssız olmasına şaşırdıklarını söylüyorlar. Onlar da girip suyun tadını çıkarıyor. 

Eflatunpınar’ı etkileyici yapan sadece serin suyu değil. Benzersiz bir Hitit devri tasarımıyla, geniş bir Antik Çağ yapı kompleksiyle karşı karşıyayız. Köşeden fışkıran su 30×35 metre ölçülerindeki havuzu tümüyle dolduruyor. Havuzun karşısında yer alan kabartmalar insanı zaman yolculuğuna davet ediyor. Bazalt kayalara işlenmiş figürlerin tam ortasında fırtına tanrısı Teşup ile Arinna’nın güneş tanrıçası var. Tanrı çiftinin çevresi güneş diskleri, karışık varlıklar (demonlar) ve balık pullu dağ tanrıları ile kuşatılmış. En üstte ise figürlerin tamamını kapsayan kanatlı güneş kursu, Hitit siyasi egemenliğinin göstergesi. 

Havuzun önünde duran üçlü boğa heykeli (protom) bu görkemli anıtı tamamlıyor. Eflatunpınar’ın hangi tarihte ve kim tarafından yapıldığı bilinmiyor. Ancak başta Hattuşa olmak üzere ülkesinin birçok yerinde kutsal mekânlar inşa ettiren IV. Tuthaliya devrinde yapılmış olması büyük olasılık. Bazı araştırmacılar ise Tarhuntaşşa kralı olarak atanan Kurunta tarafından yapıldığını ileri sürüyor.

Yakında yerleşim yeri olmaması nedeniyle ortama dinginlik hâkim. Havuz manzaralı çay bahçesi beş yıl önce inşa edilmiş. Ne yazık ki havuzun içi ve çevresi bakımsız görünüyor. Çay bahçesi çalışanları Eflatunpınar’da herhangi bir resmî görevlinin bulunmadığını, bakımını elden geldiğince kendilerinin yaptığını belirtiyor. Anadolu tarihinin gerçek simgelerinden olan ve 3500 yıldır ayakta kalabilmiş anıta ilgisizlik yüreğimizi sızlatıyor.

Bu arada kaygı verici bir gelişmeyi öğreniyoruz. Sit alanı olan ve 2014 yılında UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne giren Eflatunpınar’ın çevresi imara açılmış. Anıtın çevresinde dozerler çalışmaya başlamış. Temizlik ve bakım için bütçe ayrılmazken, girişe kocaman bir “karşılama kapısı” yapılması bizi kaygılandırıyor. Pamuklara sarılması gereken bu özel anıtın binalarla kuşatılması olasılığı kaygı verici. 

Fırtına Tanrısı Teşup ve Lukianos Anıtı
Rotamız bu kez yakındaki Fasıllar köyü. Köye girince 1 kilometrelik toprak yolu tırmanıp çorak Kurt Beşiği mevkisine ulaşıyoruz. “Burada ne olabilir ki?” diye düşünürken heykeli görüyoruz. Köyün adıyla bilinen dev bazalt heykel ilerimizde yatıyor. Buradaki “yatıyor” ifadesi lafın gelişi değil. Anadolu Antik Çağlarının en eski ve görkemli heykeli kelimenin tam anlamıyla yamaca uzanmış. Fırtına tanrısı Teşup akıp giden hayatın uzağında ağır gövdesiyle karşılıyor bizi, sanki gökyüzüne bakarak gülümsüyor. 

Muhtemelen yakınlardaki bir heykel atölyesinde yontulan ancak yarım bırakılmış bir yapıt bu. Biraz önce suyunda serinlediğimiz Eflatunpınar Anıtı’nın üstüne yerleştirilmek üzere yapılmış. Yanında eşi güneş tanrıçası hanımefendi de olacaktı elbette… 8,3 metre boyundaki ve 70 ton ağırlığındaki Fasıllar heykeli, Eflatunpınar gibi MÖ 13. yüzyılın sonuna tarihleniyor. Bu kadar büyük bir heykelin Hitit sanatında örneği yok. Diğerleri profilden görünürken bu heykel cepheden çalışılmış. Sabit kayalara oyulmak yerine bağımsız bir bazalt kayadan yapılmış olması eseri eşsiz kılıyor. 

Toz toprağın içinde yatan heykel, çocukların arkadaşı olmuş. “Teşup, köyün büyüğü olarak kim bilir kaç nesil çocuğun yetişmesini izlemiştir?” diye düşünüp gülümsüyoruz. İşin garip yanı Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin girişinde Fasıllar heykelinin bir replikasının (kopyasının) olması. Üstelik orijinali burada yatarken… Oysa basit bir akıl yürütmeyle orijinal heykel ve replikası yer değiştirebilirdi. Ya da heykel ayağa kaldırılarak korumaya alınabilirdi. Köyün web sitesinden “1960’lı yıllarda heykelin Ankara’ya taşınmak istendiğini ancak ahalinin buna engel olduğunu” öğreniyoruz. Heykeli götürmek için gelen bir alay askere karşı çıkılmış ve taşınması engellenmiş. 

Heykelin ön yüzünde fırtına tanrısı Teşup, küçük bir dağ tanrısına doğru hamle yapıyor. Bir kolu ileride, diğeri yukarıya kalkmış durumda. Yüz ifadesi kendinden emin. Teşup sakalsız, yüzünde korku ifadesi olan dağ tanrısı ise sakallı. Fasıllar heykeli de IV. Tuthaliya devrine tarihleniyor. Başka bir görüşe göre Kadeş galibi II. Muvatalli’nin zaferini kutlamak amacıyla yapılmış. Bu nedenle II. Ramses, Hitit kralının ayağının altında gösterilmiş. 

Heykelin karşısında başka bir sürpriz var. Bir Roma devri şaheseri; sağ ayağını kaldırmış bir at kabartması! Köylülerin “Atkaya” dedikleri Lukianos Anıtı nadir görülür türden. Dağa oyulmuş derin bir niş (mezar odası) ve bir sütundan oluşuyor. Sütunda “Heros Progamios” ve hücrenin kemeri üzerinde “Lukianos” yazılı. Anıtın genç yaşta ölen Lukianos adlı bir soylu için yapıldığı sanılıyor. Definecilerin yakın zamanda dinamit attığı söyleniyor. Anıtlar o kadar korumasız ki hiç şaşırmıyoruz.

Gökbez Köyündeki Kaya Kabartması 
Direksiyonu bu kez Niğde’ye kırıyoruz. Şehirde görülmesi gereken belli başlı yerler arasında Roma Anadolu’sunun mirası havuz ve hamamlarıyla 3 kilometrelik Kemerhisar Su Kemeri, “Küçük Asya’nın Petra’sı” denilen Gümüşler Manastırı ve Göllüdağ buluntuları önemli.

Ancak Niğde civarında kaderine terk edilmiş eserler de yok değil. Gözlerden ırak olanlardan biri de Bor’un Gökbez köyündeki kaya kabartması. Nereden geldiği, niçin burada olduğu meçhul 3000 yıllık anıt, ilgisizlik nedeniyle yok olmak üzere. Tipik bir Anadolu köyü görünümündeki 260 nüfuslu Gökbez, ilçenin 23 kilometre uzağında bir dağ köyü. Tuvanuva’dan Halala (Faustinapolis) üzerinden Kilikya Kapısı’na (Gülek Boğazı) giden antik yol Hitit devrinde de kullanılıyordu. Köy bu yolun üzerinde yer alıyor.

Köyün girişinde aracımızdan inip anıtı sorunca bir delikanlı önümüze düşüyor, birkaç dakika içinde kabartma resmin olduğu evin bahçesine ulaşıyoruz. İki katlı evin duvarına yaslanmış dev kaya resmine hayretler içinde bakakalıyoruz. Kırık ve yan yatmış hâlde duruyor. Ana kayadan kopmuş blok 3×2,4 metre ölçüsünde. Fırtına tanrısı Teşup, çingi taşı olarak bilinen sert kaya üzerine işlenmiş.

Biz kabartmayı incelerken evin penceresi açılıyor. Ev sahibi Mehmet Bey, “Ne işiniz var bahçemde?” diyerek bizi muzipçe azarlıyor. Sonra alışkın bir hareketle pencereden aşağıya bir tas su dökerek kayayı ıslatıyor. Islanan resmin hatları biraz daha belirgin hâle geliyor. Ancak eski fotoğraflarda görülen detaylar kaybolmaya yüz tutmuş. Ev sahibiyle sohbete başlıyoruz. “Kendini bildi bileli anıtın burada olduğunu, öncesini kimsenin bilmediğini” anlatıyor. “Ziyaret eden oluyor mu?” diye soruyoruz. “Birkaç yılda bir sizin gibi birileri gelir.” diye yanıtlıyor.

Köyün eski muhtarı Metin Özçelik ise şunları söylüyor: “Zamanında yetkililer gelip götürmek istedi ama ağır olduğu için taşıyamadılar. Anıt, evin yaslandığı ana kayadan kopmuş, 10 ton ağırlığında. Koruma altına alınması gerekir.” Gizemli Gökbez Kaya Anıtı ilginç ayrıntılar içeriyor. Varlığı ilk kez 1977 yılında gazeteci (Şimdi Niğde milletvekili) Ömer Fethi Gürer’in Hürriyet’te yaptığı haberle duyulmuş. Gürer, anıtın ilk bulunduğu zamanlarda tandır olarak ekmek pişirmekte kullanıldığını söylüyor.

Kabartmadaki tanrı sola yürür durumda; kolları yukarıda, sol elinde şimşek demeti, sağda savaş baltası tutuyor. Figürün gözleri iri, burnu zaman içinde aşınmış. Ortasından kemer geçen yakasız ve kısa kollu elbisesi diz kapaklarına uzanmış. Uzun sakalları ve omuzlarına inen saçları düz. MÖ 8. yüzyılın son çeyreğine tarihlenen Gökbez Kaya Anıtı’nın yarım bırakılmış bir eser olduğu düşünülüyor. Anıt, bölgedeki İvriz Anıtı, Keşlik, Muvaharani ve Bağdüz stelleriyle ortak özellikler taşıyor. Hepsinde fırtına tanrısı betimi bulunuyor ve bereketi simgeleyen buğday başakları ve üzüm salkımları yer alıyor.

Anıt, üç bin yıldır doğanın olmasa da insanların tahribatından şans eseri korunabilmiş. Bunda bir aile mülkünün içinde bulunmasının da payı var. Anıtı sakınmak için atılması gereken adımlar çok basit. Orijinal eserin müzeye kaldırılarak koruma altına alınması ve bulunduğu yere bire bir replikasının konularak köyün ve bölgenin tanıtımına hizmet etmesi gerekiyor. Elbette iki yıldır kapalı duran ve ödeneksizlik nedeniyle ne zaman yeniden açılacağı meçhul olan Niğde müzesiyle birlikte… #