enrıco dandolo’nun ölümünden önce kendisini ayasofya’ya gömdürmek istediği bilinmekteydi. hazırlık da buna göre yapılmış olmalıydı. bizzat eliyle katolik katedraline dönüştürdüğü bir yapıyı ebedî yeri olarak seçmesi doğal gibidir. peki, mezarı ayasofya’nın neresine yapılmıştı? günümüzde, üzerinde adının yazılı olduğu mermer parçasının yeri gerçekten mezarı mıydı? istanbul, efsane misali yaşanmışlıklarıyla geçmişi ve bilinmezlikleri bir arada barındırmaya devam ediyor.
12 Nisan’ı 13 Nisan’a bağlayan gün ve gece boyunca devam eden çarpışmanın ardından kent düşmüştü. Belki de Roma ülkesi için bir vedaydı bu. Bir daha hiçbir zaman eski güzel, şaşaalı ve zengin günler geri gelmeyecekti. Ve 57 yıl sürecek uzun bir sürgün hayatı yaşanacaktı. İşte bu sonun hazırlayıcılarının başında bir Venedik Doge’si olacaktı: Enrico Dandolo. Bizans’ın hanedan üyeleri arasındaki sonu gelmez yönetim ihtirasları, belki de Dandolo ve Avrupa’nın batısı için büyük bir fırsat doğuracaktı. Zenginlik ve belki bir intikam için. 4.-6. yüzyıllar arasında Roma’nın batısını çökerten grupların bir kısmı artık gözlerini, kalan Roma topraklarına dikmişti. Sonun başlangıcı 1203 yılında başlamış ve bir bahar sabahı sonuca ulaşmıştı. İşte bu sırada, kiliselerin anası Ayasofya ve onu Latin katedraline dönüştürecek Enrico Dandolo için başka bir hikâye yazılacaktı.
Enrico Dandolo ve Constantinoupolis
İşgalin iki tanığı Robert de Clari ve Geoffroi de Villehardouin’in gözünden Dandolo ile ilgili kısa tanılar vardır. Bizans tarafından olayların tanığı, Niketas Khoniates’dir. Geoffroi de Villehardouin’in IV. Haçlı Seferi’nin Kronikleri’nde Enrico Dandolo, bilge ve dindar olarak tanımlanır. Dandolo’nun kendi ağzından “hasta, yaşlı ve zayıf” olduğunun belirtilmesi, buna rağmen seferin başına geçmesi tezatlık olsa bile bunlar Dandolo’nun hırsını da göstermektedir. Seferin başına geçme şartı olarak koştuğu, kendisinin boşaltacağı Venedik’teki koltuğa oğlunun oturması konusunu herkese kabul ettirmesine bakılacak olursa yine siyaseti hiçbir zaman ihmal etmemektedir.
KAYNAK: GETHISTORY.CO.UK
Buna ilaveten, kafasına aldığı yaradan dolayı gözlerinin hiçbir şey görmediği aynı kronikte belirtilir. Ancak 16. yüzyılda M. Antoine Marin, Enrico Dandolo’nun, elçi olarak Constantinoupolis’te bulunduğu yıllarda dönemin İmparatoru Manuil’in onun gözlerine mil çektirdiğini, bu nedenle Enrico Dandolo’nun Bizans’a karşı olumsuz duygular beslediğini belirtir. Ancak Villehardouin’in de Latin İstilası’na katılanlardan biri oluşu, anlatımının daha gerçekçi olabileceğini göstermektedir.
Dandolo, 1171-72 ve 1183-84 yıllarında Venedik’le Bizans arasında yaşanan siyasal krizden dolayı elçi olarak İstanbul’a gelmişti. Adı geçen yıllarda Venedik’in zorlu rakiplerini destekleyen Bizans tarafıyla hayli mücadele etmişe benzemektedir. Constantinoupolis’i ve bu kadim kentin zenginliklerini gözleriyle gören Dandolo, mezhepsel açıdan farklı taraflarda olduğu bu kentin insanlarıyla nasıl anlaştı? Bilinmez. Ama kentin işleyen limanları, ekonomik açıdan orayı besleyen hinterlandı, Boğaz’ı, şaşaalı yapılarıyla Constantinoupolis iştah kabartıcı olmalıydı.
Enrico Dandolo ve Ayasofya
Peki, Ayasofya ile olan bağın kökeninde ne yatmaktaydı? 1098 yılında Bari’de yapılan ve Roma ile Constantinoupolis kiliselerinin birleşmesini sağlamak amacını güden çabalar boşa çıktığından, mezhep ayrılığı devam etmekteydi. Ortodoksluğun büyük kilisesi Ayasofya aynı zamanda dinsel yönden bir kaleydi. Dandolo’nun, işgalle birlikte Ayasofya’nın yağmalanmasından sonraki işi, yapıyı bir Katolik katedraline dönüştürmek olacaktı. Yeni Latin imparatorları da taçlarını bu mabette takacaklardı. Bu tutum, Katolik inancın, Ortodoksluğu denetim altına alması ve hatta Katolikleştirme çabalarının bir göstergesi gibidir. İşte Dandolo gibi siyasal olduğu kadar dinsel yönleri ve güçlü hitabet yapısıyla insanları kolaylıkla etkileyebilen birinin Ayasofya’yı başkalarına bırakması, beklenebilecek bir gelişme olmamalıydı.
Enrico Dandolo’nun ölümünden önce kendisini Ayasofya’ya gömdürmek istediği bilinmekteydi. Hazırlık da buna göre yapılmış olmalıydı. Bizzat eliyle Katolik katedraline dönüştürdüğü bir yapıyı ebedî yeri olarak seçmesi doğal gibidir. Ebedî olması konusu ise şüphelerle doludur. Peki, mezarı Ayasofya’nın neresine yapılmıştı? Günümüzde, üzerinde adının yazılı olduğu mermer parçasının yeri gerçekten mezarı mıydı? Şimdi bazı anlatım ve kanıtlardan yola çıkarak bunları anlamaya çalışalım.
Enrico Dandolo’nun Ölümü
1107 yılında Venedik’te doğan Dandolo, 1205 yılının yazına doğru, 97-98 yaşlarında Constantinoupolis’te ölür. Villehardouin, Dandolo’nun hastalanarak öldüğünü yazar. Devamında ise büyük bir tören yapılarak Ayasofya’ya gömüldüğünü belirtir. Anlaşıldığına göre bu olay mayıs ayında olmuştur. Her ne kadar ikna edici bir delil olmasa da mezarın nartekste bir yerlerde veya naosun iç nartekse bakan yönünde bir yerlerde olabileceği üzerinde durulmaktadır. 1261 yılında İstanbul geri alındığı sırada mezarının tahrip edildiği düşünülmekte, mevcut mezar taşının da 1847-49 yılındaki Ayasofya restorasyonu sırasında Fossati tarafından yapılarak galeriye yerleştirildiği sanılmaktadır.
Enrico Dandolo’nun Mezarının Ayasofya’daki İzleri
Ayasofya’nın güney galeri katındaki desis mozaiğinin karşısındaki taşıyıcı duvarın önünde bulunan ve 1204 yılındaki İstanbul’un işgali sırasında Haçlı Seferi’nin başında olan Enrico Dandolo’ya ait olduğu iddia edilen ve üzerinde adı yazılı olan bir mermer parçasından ibarettir. Ancak Bizans dönemine ait devşirme bir mermer… Üzerinde kabartma şeklinde büyükçe bir haç varken, kazınarak yerine “Henricus Dandolo”nun Latince olarak adının yazıldığı bu mermerin bir zamanlar nerede kullanıldığı meçhulse de çok önemli bir delil vardır önümüzde. O da galerilerde, ana mekâna bakan sütunlar arasında, üzerlerinde globuslu kabartma haçların bulunduğu mermer korkuluklar. Mevcut mezar taşı, olasılıkla Bizans döneminden kalma bir korkuluk levhasının bir parçasıdır. Mermerin üzerindeki “HENRICUS DANDOLO” yazısının özellikle “U” ve “E” harflerinin yazım karakterleri, Ortaçağ Latince harf karakterleriyle tutmamaktadır. Ayrıca gerek Palaiologoslar dönemi ve gerekse Osmanlı dönemlerinde Ayasofya’yı ziyaret eden hiçbir seyyah, Enrico Dandolo’nun mezarından söz etmemektedir.
Gelelim, Dandolo’nun Ayasofya’ya gömülmesine. 1204 yılında ölen soylulardan Champagneli Champlitte ölünce Havarion Kilisesi’ne defnedilmişti. Venediklilerle Fransızlar arasında ganimet paylaşımında büyük sorunlar yaşanmış hatta kanlı çarpışmalar olmuştu. Özellikle güzel evlerin paylaşımı büyük mücadeleye sahne olmuştu.
Olayların tanığı olarak Georgios Akropolites’in yazdığına göre kent, Latin ordusu sefere çıktığı bir sırada, surlardaki bir gedikten faydalanılarak, 1261 yılının 15 Temmuz günü Aleksios Strategopoulos’un önderliğindeki Rum ve İskitlerden oluşan ordu tarafından gizlice ele geçirildi. Olayları ve akışını üst perdeden sunan Akropolites ne Dandolo’ya ne de mezarına değinir. Ancak kentin geri alınışından sonra, 1204’te Ayasofya’yı Latin katedraline dönüştüren ve sefere önderlik ederek tüm Bizans İmparatorluğu’na büyük acılar yaşatan Dandolo’nun mezarının, en önemli Ortodoks dinî yapısında korunmaya devam edildiğini düşünmek fazla iyimserlik olacaktır.
“kuruluşundan beri ilk kez kaybeden kentin ilk zafer kazanan yabancısı. yaşamının son yılını geçirdiği kentte ebedî uykusuna yatan ama sonrası bir parça meçhule karışmış bir kimlik.”
Diğer önemli sorulardan biri, Dandolo’ya ait olduğu iddia edilen mezarda iskelet var mı? sorusunun cevabıdır. Bu soruya kesin cevap, Reşad Ekrem Koçu’dan gelmektedir. 1958 yılından 1970 yılına kadar yayımladığı İstanbul Ansiklopedisi’nin 3. cildinin 1453. sayfasında (Ayasofya maddesinin altında) şöyle demektedir: “Bu orta salonun cenubi şarki köşesinde 1204’te İstanbul’u zapteden haçlı ordusuyla Venedik kuvvetlerine kumanda etmiş ve 1205’te İstanbul’da vefat etmiş olan Doge Hanrica Dandolo’nun bir mezar taşı varsa da bunun altında hiçbir şey bulunamamıştır.” Bu cümlelerden, mevcut mermerin altına bakılmış olduğu anlaşılmaktadır.
12. yüzyılda siyasal açıdan Venedik’e damga vurmuş biri… Zaman zaman yolunun kesiştiği, Kentlerin Kraliçesi Constantinoupolis… Kuruluşundan beri ilk kez kaybeden kentin ilk zafer kazanan yabancısı. Yaşamının son yılını geçirdiği kentte ebedî uykusuna yatan ama sonrası bir parça meçhule karışmış bir kimlik. İstanbul, efsane misali yaşanmışlıklarıyla geçmişi ve bilinmezlikleri bir arada barındırmaya devam ediyor. #








