Cepheden Sahneye, Sahneden Tarlaya


kırım savaşı gazisi abdullah çavuş’a sultan abdülmecid emekli maaşı bağlamak istese de genç ve zinde olduğu için çalışıp geçinebileceğini belirterek maaşı reddetti ve köyünde çiftçilik yaptı. yaşı ilerleyip bir maaşa ihtiyacı olduğunda ise devletten hiçbir yanıt alamayan abdullah çavuş’a ancak 55 yıl sonra maaş bağlandı… kırım harbi’ndeki cesareti ve gösterdiği yararlılıklarla namık kemal’i de etkileyerek önemli eseri vatan yahut silistre’nin kahramanlarından biri oldu. vatan yahut silistre eserinde, “ölsek kıyamet mi kopar?” sözleriyle ölümsüzleşti.

Abdullah_Servet-i Fünun, sayı 994
Servet-i Fünun, sayı 994, 14 Haziran 1910.

Senaristliğini ve yönetmenliğini Duygu Sağıroğlu’nun üstlendiği, 1969 yapımı bir Memduh Ün filmi olan Vatan ve Namık Kemal’de Ahmet Kostarika’nın canlandırdığı ve “Kıyamet mi kopar?” replikleriyle belleklere yerleşen Abdullah Çavuş’u, seyredenler çok iyi hatırlar. Batılı anlamda ilk tiyatro kabul edilen bu eserin özgün adı Vatan Yahut Silistre, yazarı Türk aydınlanmasının öncülerinden Namık Kemal’dir. Victor Hugo ve Shakespeare’den etkilenen Namık Kemal, oyunlarında hayalî sahneleri, kişileri ve mizahı ustalıkla kullanmıştır. Aynı zamanda millî ve romantik tiyatronun ilk örneklerinden sayılan bu eserinde de eğlenceli sahneler ve renkli tipler vardır. Miralay Ahmet Sıtkı Bey’in yakın adamlarından Abdullah Çavuş mimikleri ve sözleriyle güldürürken, aynı zamanda askerin maneviyatını yükselten bir güç sergiler. Fakat yazıldıktan yaklaşık bir asır sonra Vatan ve Namık Kemal adıyla sinemaya uyarlanan oyundaki Abdullah Çavuş hayalî değil gerçek bir karakterdir.

Yasak ve Sürgün!
Namık Kemal, İstanbul’da tiyatro sanatını tanıtıp yaygınlaştırmak amacıyla kurulan tiyatro cemiyetinin üyesiydi. İbret gazetesinin 31 Mart 1873 tarihli sayısında yayımladığı bir sayfadan daha uzun “Tiyatro” başlıklı makalesinde bu sanat hakkında bilgi verdikten sonra kendisinin bu cemiyet için kaleme aldığı Vatan Yahud Silistre’yi yeni bitirdiğini ve yarın akşam sahneye konulacağını yazmıştı. Gerçekten oyun 1 Nisan akşamı Vatan adıyla Güllü Agop’un Gedikpaşa’daki tiyatrosunda sahnelendi. Anavatan, millet, hürriyet kavramları ilk kez bir edebiyat eserinde kullanılmaktaydı. Bunun sahne sanatına uyarlanması daha etkili oldu.


“vatanseverlik duyguları kabaran seyirciler, ‘yaşasın vatan!’ ve ‘yaşasın kemal!’ sloganları atarak dışarıya çıktı. namık kemal’i tebrik etmek amacıyla fenerlerle gedikpaşa’dan ibret’in yönetim binasının bulunduğu beyoğlu’ndaki hacopulos pasajı’na kadar yürüdüler.”

Vatanseverlik duyguları kabaran seyirciler, “Yaşasın vatan!” ve “Yaşasın Kemal!” sloganları atarak dışarıya çıktı. Namık Kemal’i tebrik etmek amacıyla fenerlerle Gedikpaşa’dan İbret’in yönetim binasının bulunduğu Beyoğlu’ndaki Hacopulos Pasajı’na kadar yürüdüler. Yoğun istek üzerine oyun 3 Nisan gecesi bir kez daha sergilendi. Aynı heyecanlı gösteriler o gece de tekrarlandı. İbret ise yaşanan coşkuyu sütunlarında gururla anlatmıştı. Bunun üzerine hükümet İbret’i süresiz kapattı. Namık Kemal’in yanı sıra gazetenin yazar kadrosundan Ebüzziya Tevfik, Nuri, İsmail Hakkı ve Ahmed Midhat önce tutuklanıp ardından çeşitli yerlere sürgüne gönderildiler. Vatan piyesi de yasaklandı. Birkaç ay sonra tiyatrolar Vatan adını değiştirip Silistre adıyla sahneye koyarak yasağı deldi. Zaten piyesin konusunu 1853-1855’teki Kırım Harbi’nde Silistre şehrinin savunması sırasında yaşanan askerî gelişmeler ve bir aşk hikâyesi oluşturmaktaydı. Namık Kemal, II. Abdülhamid’in 1876’da tahta çıkıp anayasayı ilan etmesiyle İstanbul’a döndüyse de yaklaşık on dört ay sonra anayasayı askıya alması üzerine onun için yeni bir süreç başladı. Zorunlu memuriyetleri ya da sürgün cezalarıyla sürekli taşrada bulundu ve 1888’de sürgünde öldü. Vatan Yahut Silistre’ye otuz yıl sürecek yasak geldi.

Yasaktan, Sürgünden En Fazla Gösterilen Esere…
Yazdıkları yüzünden İstanbul’a yaklaştırılmayan Namık Kemal’in fikirleri Jön Türkler’in ideolojisinin temelini oluşturdu. 23 Temmuz 1908 Anayasası’nın tekrar ilan edilmesinin getirdiği basın ve fikir özgürlüğü sayesinde Vatan Yahut Silistre yeniden sanatseverlerle buluştu. İstanbul, İzmir ve Selanik tiyatrolarında defalarca sahnelendi. Özellikle 31 Mart Olayı’ndan sonraki tarihî piyes furyasında en fazla gösterilen eserlerden biri oldu. II. Meşrutiyet, İttihatçıların anayasa ve hürriyet düşüncesini benimsetmek için geçmişin değerlerine sarıldıkları, millî bayram kutlaması gibi birtakım gelenekler icat ettikleri, eski fetihleri ve bunların kahramanlarını bir şekilde edebiyata ve sanata taşıdıkları bir dönemdi. Selahaddin Eyyubi’den Osman Gazi’ye, Barbaros Hayreddin Paşa’dan Turgut Reis’e, Alemdar Mustafa Paşa’dan Midhat Paşa’ya tarihinin parlak simaları, ihtifal (anma töreni), tiyatro, konferans gibi etkinliklerle hatırlatılmaktaydı. Söz konusu vatan ve kahramanlık olunca, bu temaların edebiyattaki öncüsü Namık Kemal hatırlanmadan olmazdı. Onun politik mücadelesi ve fikirleri gazete ve dergilerin sütunlarını süslerken tiyatro şirketleri de Vatan Yahut Silistre’yi sahnelemek için âdeta birbirleriyle yarış etmekteydi.

Hayalî Değil Gerçek Bir Karakter
Piyesin başrollerindeki İslam Bey ve Zekiye (Adem) gibi, Abdullah Çavuş da hayalî bir karakter zannediliyordu. Ta ki gerçek kimliğiyle İstanbul’da ortaya çıktığı 1909 yılına kadar.
Abdullah Çavuş, Kırım Harbi’nin gönüllü kahramanlarından biriydi. Kırım, Silistre ve Tutrakan cephelerinde düşmanla göğüs göğüse çarpışmıştı. Gösterdiği olağanüstü fedakârlıktan dolayı Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa’nın teklifiyle Sultan Abdülmecid ona 110 kuruş emekli maaşı bağlamak istemişti. Fakat genç ve zinde olduğu için çalışıp geçinebileceğini öne sürerek maaşı reddetmiş, o zamanlar Aydın vilayetinin merkezi olan İzmir’e bağlı Menemen kazasının Emîr-i Alem köyünde atasından kalan arazide alın teriyle çiftçilik yapmayı yeğlemişti. Bu arada iki kız ve iki erkek çocuğu dünyaya gelmişti.
Aradan geçen yıllar gençliğini ve enerjisini alıp götürdüğü için Abdullah Çavuş çalışamaz hâle gelmiş ve sefalete sürüklenmişti. Abdülmecid’den sonra üç padişah değişmişti. Daha önce devletin teklifini reddeden Çavuş bu defa kendisi Saray’a başvurarak maddi yardım talebinde bulundu. Fakat ne dilekçelerine cevap alabildi ne de İstanbul’daki tanıdıklarının aracılıkları işe yaradı. En sonunda 1909 yazında bizzat İstanbul’a gelerek Harbiye Nezareti’ne dilekçe verdi. Elli beş yıl önce “güçlü ve kuvvetli bulunduğundan millete yük olmamak üzere” reddettiği emekli maaşının şimdi bağlanmasını istedi.

“Biz Ölürsek Kıyamet Kopmaz ya!”
Tasvir-i Efkâr’ın muhabiri onunla kimsenin tahmin edemeyeceği bir mekânda, yıkanmak için gittiği hamamda düşerek vücudunu incittiği için tedavi gördüğü Yenibahçe’deki Valide Gureba Hastanesi’nde bir röportaj gerçekleştirdi. Gerçek adı Mustafa Halil’di, Mustafa Çavuş da deniliyordu ama o Abdullah Çavuş denmesinden daha çok hoşlanıyordu. Hastane bahçesinde ağaçların gölgesinde sorulan soruları içtenlikle cevapladı. Daha ziyade savaş günlerini konuştular. Rusların hücumları sırasında Topçu Kumandanı Musa Paşa’nın şehit düşüp herkesin ümidini kaybetmeye başladığı ve düşmanın son darbeyi indirmeye hazırlandığı esnada, “Bir Paşa’nın şehit olmasıyla kıyamet mi kopar?” diyerek askerleri yüreklendirmeye çalıştığını, kendisiyle “aynı kafada olan” Konyalı Hüseyin’le düşman cephesini havaya uçurma planı yaptıklarını, gece herkes uyurken sürüne sürüne gidip Arap Tabya’nın üstüne çıktıktan sonra yanlarında getirdikleri barutu toprağa serpe serpe ilerlerken düşman askeri tarafından fark edildiklerini, üzerlerine ateş yağmaya başladığını, ya ölümü göze alıp orada kalarak cephaneyi ateşlemek ya da başladıkları işi bitiremeden kaçıp canlarını kurtarmaktan başka çareleri kalmadığını, en sonunda, “Biz ölürsek kıyamet kopmaz ya!” diyerek barutu ateşlediklerini, yarım dakika içinde düşman cephanesinin ve askerinin havaya uçtuğunu, asıl kıyametin düşman tarafında koptuğunu ve o kıyametten nasıl canlı kurtulduklarına hâlâ şaşırdığını o günkü heyecanıyla nefes nefese anlattı. Hayatının bundan sonraki aşamasından ve İstanbul’a geliş amacından da bahsetti.

Abdullah_(b) Abdullah Çavuş (Tarih Dergisi)-2
Vatan piyesini izleyenler. Resimli Kitab dergisi, Eylül 1908.

Muhtaçlar Tertibinden 300 Kuruş Emekli Maaşı…
Abdullah Çavuş sonra köyüne döndü. Dilekçesini görüşen hükümet, talebini kabul etti. Soğuk bir kış günü Abdullah Çavuş’a, kendisini İstanbul’a davet eden yazı ulaştı. Fakat toptan ve baruttan korkmayan Koca Çavuş soğuktan ürkmüş, İstanbul’un havası sağlığına dokunur diye yaza doğru gelebileceğini belirtmişti. Gerçekten de bahar yağmurları mevsimini de atlattıktan sonra İstanbul’a geldi. Doğruca Harbiye Nezareti’ne gitti. 31 Mart Ayaklanması’nı bastıran Hareket Ordusu’nun kumandanı Mahmud Şevket Paşa yeni kabinede kendisini Harbiye Nazırı yaptırmıştı ve ülkeyi sıkıyönetimle idare etmekteydi. Hamiyetli Paşa, dimdik vaziyette karşısında selam duran, yüz yaşına merdiven dayamış Kırım gazisini hürmetle karşıladı. Muhtaçlar tertibinden 300 kuruş emekli maaşı bağlandığını müjdeledi.

İstanbul basını Abdullah Çavuş’a büyük ilgi gösterdi. İkdam gazetesi, savaşın en dehşetli anlarında, diline pelesenk ettiği “Kıyamet mi kopar?” nakaratıyla yaşama meydan okuyan ve Namık Kemal’in ateşli kalemiyle kahramanlara yakışır biçimde karakterize ettiği bu şanlı askerin savaştan sonra köyüne dönerek hemşerileri arasında canlı bir tarih ve bir gurur abidesi olarak yaşadığını, Meşrutiyet’in ilan edildiğini duyar duymaz birden gençleşip âdeta Silistre’deki enerjisinin yerine geldiğini hissettiğini ve kendisini İstanbul’a attığını yazdı. İkdam’a göre, bağlanan maaş sadece kahraman gaziyi sevindirmekle kalmamış, vatan şairi Kemal’in yüce ruhunu da şad etmişti.

Abdullah Çavuş İstanbul’da bazı kurumlarda ağırlandı. Bir gün Askerî Müze Müdürü Ahmed Muhtar Paşa onu davet etti. Çavuş müzedeki objeleri tek tek inceledi. Rusya’nın İstanbul Büyükelçisi Nikolay Çarikov’un eşi de o anda müzedeydi. Madam Çarikov, Sabah’ın ifadesiyle “95’lik delikanlının” etrafında subaylarla korunduğunu görünce kim olduğunu sormadan edememiş, Silistre kahramanı olduğunu öğrenince yanına yaklaşıp elini sıkarak iltifatta bulunmuştu. Çavuş ziyaretten sonra, müzeye konulacak resmini çektirmek için Kolağası Nureddin Bey’in refakatinde fotoğrafhaneye götürüldü. Yöresel efe kıyafetinin göğsündeki Kırım ve Silistre madalyaları ile beşinci Mecidî Nişanı’nın, onun deyimiyle “Sadakat Nişanı”nın belirgin biçimde görüldüğü fotoğrafını Servet-i Fünun dergisi kapaktan yayımladı.

Ege’nin Robin Hood’u Çakırcalı Mehmet Efe!
Abdullah Çavuş fotoğraf çektirmeye giderken yol üzerinde Bâbıâli Caddesi’ndeki Sabah gazetesinin ve ardından Tanin’in Nuruosmaniye’deki bürolarına uğradı. Namık Kemal Bey’in ölümsüzleştirdiği bu kahramanın tarih sayfalarında kaldığını zanneden gazeteciler onu karşılarında görünce şaşırdıklarını ertesi günkü nüshalarında itiraf ettiler. Tanin ziyareti sırasında Çavuş savaş anılarını, Rusların barut deposunu nasıl havaya uçurduğunu, savaştan sonraki yıllarının nasıl geçtiğini anlattı. Meşrutiyet’in ilanına kadar kimsenin hâl ve hatırını sormadığından yakındı. Onun iç ve dış politikadaki gelişmeler ile güncel sorunlar hakkındaki düşüncelerini merak eden gazeteciler, günün en sıcak konularından Girit bunalımı ve devletin yıllardır baş edemediği Çakırcalı Mehmet Efe’yi sordular. Kahraman Çavuş’un, Girit’te savaş çıkarsa gitmeye hazır olduğunu ifade etmesi dinleyenleri şaşırtmadı. Tanin, Yunanistan’la olası bir savaşta Abdullah Çavuş’un bayrak olarak kullanılması gerektiğini yazdı çünkü onun varlığının askeri motive edeceği ve düşmanın kolayca tepelenmesine yeteceği yorumunda bulundu. Resmî söylemin eşkıya diye nitelediği Çakırcalı’ya gelince; Abdullah Çavuş, otuz yıldan beri Aydın-Denizli-Antalya bölgesinde haksızlığa ve zulme savaş açarak zenginden aldığını fakire verdiği için Ege’nin Robin Hood’u olarak bilinen fakat yakayı devlete kaptırmayan bu kişiyi halk kahramanı olarak anlattı. Onun zalim yöneticilerden ve vurgunculardan aldığı paralarla yolları ve köprüleri tamir ettirdiğini, cami ve okul yaptırdığını, fukarayı kollayıp yoksul ve kimsesiz gençleri evlendirdiğini söyledi. Bu yüzden yörede çok sevildiğini, korunduğunu ve dolayısıyla yakalanmasının mümkün olmadığını ileri sürdü.

Abdullah_(b) Abdullah Çavuş (Tarih Dergisi)-3

VATAN
YAHUD
SİLİSTRE

*

Dört fasıl Tiyatro
Eser:
KEMAL
Defa-i ûlâ [Birinci baskı]

**

Basmak ve bastırmak hakkı müellifin – Oynamak ve oynatmak hakkı Güllü Agop’undur.
1287 [1873]

Abdullah Çavuş, İstanbul’daki tanıdıklarından hayatta kalanları ziyaret ettikten sonra memleketine dönmeye karar verdi. Devlet 55 yıl sonra gazisine sahip çıkıp maaş bağlamıştı ama gazinin üzerinde hâlâ köyünden gelirken giydiği kıyafetler bulunmaktaydı. Bunu “şan-ı millîmize” uygun bulmayan bazı çevreler, Çavuş’un köyüne güzel elbiselerle dönmesi için harekete geçti. Ticaret ve Nafia Nezareti personeli, bir saat içinde aralarında topladıkları 245 kuruşla şanlı mücahide bir kat elbise aldılar. Asırlık gazi şık kıyafetiyle ve bundan sonraki yaşamını müreffeh biçimde geçirebileceği maaşıyla İstanbul’dan memnun bir şekilde ayrıldı. #