Kategori: Uygarlık Tarihi

  • Yeni sanılan kurnazlıklar taa Roma’dan beri var!..

    Yeni sanılan kurnazlıklar taa Roma’dan beri var!..

    Cicero, babasını öldürmekle suçlanan Sextus’un müdafiliğini üstlenir. Davayı incelediğinde öldürülen babasının sonradan gayrinizami olarak KHK listesine eklendiğini ve altı milyon sestercelik malına mülküne de dikatatör Sulla’nın yakınlarından Chrysogonus’un sadece iki bin sesterce vererek çöktüğünü görür. Altı milyon sesterce nere, iki bin sesterce nere? Gümüş üzerinden hesaplarsak enflasyon olmasa bile (ki iki bin yılda olmuştur), biri 3 milyon dolar, diğeri 1000 dolar. Artık siz hesap edin.

    İnsanevladı, biliyorsunuz birbirini Hâbil ve Kâbil’den beri öldürüyor ve Hâbil ve Kâbil’den beri işlediği cinayetlerin üzerini kapatmaya çalışıyor. Aklımda kaldığı kadarıyla Kâbil, Hâbil’i kıskançlıktan öldürmüş; ondan sonra da cinayetini örtbas etmek için “bekçisi miyim?” gibi klişe bir bahaneye sığınmış. Tabii bu bahanelere sığınan ilk şahıs kendisi olduğundan, bunun için klişe demek pek mümkün değil. Ne var ki bu yalanları kimse yutmamış ve etraflıca bir araştırma sonucu Kâbil’in cinayeti işlediği ortaya çıkınca (ki yani o bağlamda, neyi kimden gizliyorsun arkadaş? Son derece çocukça) kendisi sürgün ve ebedi hayat cezası verilen ilk kişi olmuş.

    Bizim bildiğimiz en erken cinayet ise bir fosilin bize gösterdiği kadarıyla, yanılmıyorsam 430 bin yıl önce, yani homo sapiens’in ortaya çıkışından bile çok daha önce, sert bir obje aracılığıyla işlenmiş. Burada bırakın katilin kim olduğunu, maktul kadın mı erkek mi onu bile henüz tespit edemediğimize göre, “gerçeklerin ergeç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır” şeklindeki seküler bedduamızın elinin yetişmediği bir cinayetten bahsediyoruz anlayacağınız. 

    Tabii çözülemeyen cinayetlerle dolu tarihte, çözülen cinayetlerin hikayeleri, “katil kim?” sorusuna da cevap verdikleri için daha keyifle okunuyor. Bunlardan biri de Sextus Roscius cinayeti. 

    Eğer aklımda yanlış kalmadıysa Sulla zamanında yani işte MÖ 1. yüzyıl başlarında, Roma’daki muhafazakar partinin başında olan Sulla, bir dizi mücadelenin ardından 100 yılı aşkın süredir kullanılmayan diktatörlük unvanını geri getirir ve kendisini diktatör ilan eder. Sulla diktatörlüğü, rakiplerini sindirmek ve sıfırdan yepyeni bir anayasa yapmak için bir araç olarak kullanır. Yaptığı şeylerden biri de siyasi rakiplerini yoketmek için çıkardığı yasal haklardan mahrum etme kararnameleridir. Kanun hükmünde olup olmadıklarını bilmiyorum ama cayır cayır uygulandıklarına göre kanun hükmünde olduklarını varsayabiliriz. Sulla arka arkaya çıkardığı KHK’larda önce seksen, sonra doksan falan derken toplamda binlerce insanın ismini yayımlar. Ama, şimdi ben çoğu kez olduğu gibi Plutark’ın yalancısıyım; esasen ismi KHK listelerine alınanların önemli bir kısmı, malına mülküne çökmek için listelere alınmıştır. 

    İşte tam da bu sırada varlıklı bir soylu olan Sextus Roscius gizemli bir cinayete kurban gider. Cinayetin hemen ardından kendisiyle aynı adı taşıyan oğlu cinayetle suçlanır. Savcının iddiasına göre oğlu, servetine konmak amacıyla babasını öldürmüştür. Zaten ortalık karışıkken -aklımda kaldığı kadarıyla kayıtlarda o zamana kadar henüz bir dava almamış görünen- genç hukukçu Cicero, babasını öldürmekle suçlanan Sextus’un müdafiliğini üstlenir. Davayı incelediğinde öldürülen Sextus Roscius’un öldürüldükten hemen sonra gayrinizami olarak KHK listesine eklendiğini ve açıkartırmaya çıkan altı milyon sesterce’lik malına mülküne de başka kimse teklif vermeye cesaret edemediği için Sulla’nın yakınlarından Chrysogonus’un sadece iki bin sesterce vererek çöktüğünü görür. Altı milyon sesterce nere, iki bin sesterce nere? Gümüş üzerinden hesaplarsak enflasyon olmasa bile (ki iki bin yılda olmuştur,) biri 3 milyon Dolar, diğeri 1000 Dolar. Artık siz hesap edin. Ayrıca cinayetle suçlanan Sextus aleyhine şahitlik yapan kuzeninin de bu anlaşmadan güzel voli vurduğu ortaya çıkınca, Cicero “Bir saniye abi” der, “bu adam öldürülmüş; öldürüldükten sonra ismi KHK listesine gizlice alınmış, böylece şu iki kişi herifin malına çökmüş, bundan âlâ cinayet sebebi mi olur? Aha bunlar öldürmüş işte”.

    Tabii o zamanlar Roma Cumhuriyeti’inde bu komployu kuranları kafası çalışmadığı için “yok abi, o listede olmasa öbüründe olurdu; hem zaten öldürülmedi, atladı intihar etti, sonra beyle beyle sürünerek ha buradan buraya kadar geldi” falan diyemez. Cicero bu ilk savunmasıyla kendini ıspat eder, büyük üne kavuşur. Babasını öldürmekle suçlanan oğul Sextus kurtulur. Ha babasının malını mülkünü de kurtarabilir mi orasını bilmiyorum. Ama böylelikle Sulla’nın en yakın adamlarından birine -artık ben diyeyim gençlik kolları başkanı siz deyin Güney Roma İl Teşkilatı Genel Sekreteri- meydan okuyan Cicero, “çalışmalarda bulunmak üzere” yurtdışına çıkar. Bizim dedikoducu Plutark’a bakarsanız Sulla’dan korkusuna ki, haksız da sayılmaz bence.

  • Kürtlere yeni din, yeni köken arayışı

    Kürtlere yeni din, yeni köken arayışı

    2000’li yıllardan itibaren kimi Kürt aydın ve politikacıların, atalarının Zerdüşt dinine mensup oldukları iddiaları ile hızlanan faaliyetler, günümüzde yoğun din değiştirme eylemlerine dönüşmüş durumda. Arkeolojik kanıtlar ve bilimsel araştırmalarla ilgisi olmayan bu yeni yöneliş, bölge yönetiminin resmî olarak Zerdüşt dinini tanımasıyla hız kazandı. MÖ 6. yüzyıldan günümüze bölgedeki inanç tarihinin analizi…

    Zerdüşt dini bugün dünyada yaklaşık 200 bin mensubu bulunan dünyanın en eski tek tanrılı dinlerinden biridir. Güney Azerbaycan ya da Horasan’da ortaya çıktığı ve Anadolu topraklarına MÖ 6. yüzyılın başlarından itibaren Med Krallığı’nın batıya yayılımı ile girdiği düşünülüyor. Zerdüşt dininin kurucusu Zerdüşt’ün (Zarathushtra) nerede ve ne zaman doğduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte, MÖ 628-551 yılları arasında 77 yıl yaşadığı geleneksel bir görüştür. 

    Hayatı hakkında çok az bilgi bulunan Zerdüşt isminin, eski Pers dilinde “Altın Develer ile / Sarı Deve Sahibi / Deve Sahibi / Deveci” gibi anlamlara geldiği düşünülmektedir. Zerdüşt 20’li yaşlarında İran’dan ayrılmış ve 10 yıl boyunca gerçeği bulmak için dolaşmıştır. Bu süreç, Ahura Mazda’nın varlığını hissetmesi ve vahyin gelmeye başlaması ile sonuçlanmıştır.

    Tepki çeken Zerdüşt heykeli Kuzey Suriye’nin Afrin kentinde Zerdüşt dizi propagandası yapmak amacıyla dikilen Zerdüşt heykeli, bölge halkının tepkisini çekmişti.

    Zerdüşt’ün yaymaya başladığı dinde iyiliğin sahibi ve temsilcisi Ahura Mazda, kötülüğün sahibi ise Anghra Mainyu (Ahriman / Ehrimen) idi. Özellikle Sasani Dönemi’nde (224-641) belirmeye başlayan “ikilik” (düalizm) sisteminin erken dönemlerde varolup olmadığı noktasında ciddi şüpheler vardır. Arkeolojik bulgular MÖ 6. yüzyılda başlayan erken Zerdüşt dini sürecinde “ikilik”ten ziyade arkaik bir monoteizmin (birleme/tevhid) ön planda olduğu bir inanç sistemine işaret etmektedir. 

    Antik Dönem’de yaşamış (MÖ 628-551) olan ve bugüne dek herhangi bir tasviri bulunmayan Zerdüşt’le ilgili tüm betimlemeler yenidir. Bu kompozisyonda kutsal ateşin yandığı ateşdanın sol tarafında yaşlı Zerdüşt, sağ tarafında ise genç Zerdüşt resmedilmiş. Figürlerin başları üzerinde dinin tanrısı Ahura Mazda’nın sembolü Fravahar yer alıyor.

    Ruhunda monoteizm var

    Medlerin işgale başladığı MÖ 6. yüzyıl başlarına değin Anadolu’da kesintisiz bir biçimde farklı inanç sistemleri çerçevesinde güçlü bir paganizm yaşanmıştır. Medlerle birlikte ise ruhunda monoteizm olan erken Zerdüşt dininin özellikle Kızılırmak Havzası ve doğusundaki coğrafyada etkili olmaya başladığı anlaşılmaktadır. Heykelin ve sunağın olmadığı, bunların yerini ateşin aldığı, belki ateşin bir “kıble” olarak kullanıldığı bu yeni dinin arkeolojik bulguları Kuzey-Orta Anadolu’da ortaya çıkmaya başlamıştır.

    Erken Zerdüşt dininin başlangıç dönemlerini oluşturan MÖ 6. ve 5. yüzyılın ilk yarısında, adını bile bilmediğimiz, buna karşın bugünkü isminden dolayı Avesta olarak isimlendirebileceğimiz Zerdüşt’ten miras kalmış kutsal sözlerin kitaplaşma sürecine dair somut bir bulgu bugüne değin saptanamamıştır. Bilinen ya da daha doğru bir söylemle tahmin edilense, Zerdüşt’ün aktardığı kutsal sözlerin Medli Moglar (Maguslar, Magi) tarafından ezberlenip, halka sözsel olarak sunulmuş olduğudur. Misyonları Zerdüşt dininin yaşatılması olan Mogların, Medlerle birlikte Anadolu’ya ilk defa MÖ 590’larda misyoner olarak girmiş ve sonrasında belki de hiç geri dönmemiş oldukları düşünülebilir. Tek tanrı, peygamber, vahiy sisteminin Önasya’daki ilk örneği olan erken Zerdüşt dini, özellikle Akhaimenid Dönemi’nde (MÖ 550-330) Anadolu’ya yayılırken Mogların tek ruhban sınıf olduğu anlaşılmaktadır.

    Genç ve yaşlı Zerdüşt yanyana Antik Dönem’de yaşamış (MÖ 628-551) olan ve bugüne dek herhangi bir tasviri bulunmayan Zerdüşt’le ilgili tüm betimlemeler yenidir. Bu kompozisyonda kutsal ateşin yandığı ateşdanın sol tarafında yaşlı Zerdüşt, sağ tarafında ise genç Zerdüşt resmedilmiş. Figürlerin başları üzerinde dinin tanrısı Ahura Mazda’nın sembolü Faravahar yer alıyor.

    Kürtlerin tarihi nerede başlıyor?

    Kürtler, Zerdüşt dininin yayıldığı ve yaşandığı Önasya coğrafyası halklarındandır. Kökenleri konusunda belirsizlik bulunmakla birlikte Kürt adı ile Kürdistan coğrafi teriminin 11. yüzyıldan erkene gitmediği bilinmektedir. Başka bir deyişle Kürt adını antik çağlarda izleyemiyoruz. Kürtlerin tarih boyunca dillerini yazıya geçirmemiş yani kendilerini öz kaynakları ile anlatmamış olmaları, kökenleri, siyasi tarihleri ve dinleri konusunda yaşanan tartışmaların en büyük nedenidir. Bu tartışmalar çerçevesinde milliyetçi duygularla beslenen Kürt tarihi, MÖ 3500’lerde Sümerlerle başlatılmış; Akkad, Assur, Babil, Elam, Guti, Lulubi, Kassit, Hurri, Subartu, Hatti, Luvi, Hitit, Geç Hitit, Mitanni, Urartu, Frig, Kimmer, İskit, Med ve Parth kültürleri sahiplenilerek 3-4. yüzyıllara değin getirilmiştir. 

    Birbirlerinden farklı coğrafyalarda yaşamış, değişik kökenlere ve etnik yapılanmaya sahip devlet, krallık ve kültürleri kendi ataları olarak gören araştırmacıların hiçbir filolojik, tarihsel ve arkeolojik kanıta sahip olmayan bu kimliklendirme çalışmaları, tarih ve arkeoloji bilimlerini kirletmekten öteye gitmemiştir. Kürdoloji uzmanlarının Kürt tarihini son 30 yıldır özellikle Urartular, Medler, Kardukhlar ve Parthlar noktasında çalışma gayreti içinde oldukları gözlenmektedir. Bunlar içinde Hurri kökenli Urartuların bugünkü Kafkas halkları ile bağlantıları bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Partların ise Orta Asya kökenli oldukları bilinmektedir. MÖ 400’lü yıllarda Ksenophon’un Onbinlerin Dönüşü (Anabasis) adlı eserinde anlattığı Kardukhların Kürtlerle arkeolojik ve kültürel bağlantıları bugüne değin saptanamamıştır.

    İran topraklarının köklü uluslarından biri olan Medler, Herodotos gibi tarihsel olayları, şahsiyetleri ve coğrafya ögelerini aktarmış bir gözlemci ve kaydedicinin önemli ölçüde dikkatini çekmiştir. Herodotos’un Med kralları temelindeki aktarımlarının Assur kaynaklarınca da doğrulanması, tarihçinin Anadolu ve yakın çevresi hakkındaki bilgilerinin güvenilirliğini teyit etmektedir. Medlerin askerî, siyasi ve dinsel önemlerinin tarih yazımındaki ağırlıklarına karşın, anavatanları olan Kuzeybatı İran da dahil olmak üzere Doğu ve Orta Anadolu’da tatmin edici ölçüde arkeolojik izleri saptanamamıştır. 

    Kutsal ateşle açılan ibadethane 2016’da Kuzey Irak’ın Süleymaniye kentinde kurulan Ateşgede’nin açılış töreninde yakılan kutsal ateş.

    Medlerle ilgili en önemli bulgular yalnızca Pers sanatında gözlenmektedir. Persepolis Apadana Sarayı kabartmalarında Perslerden farklı olduklarını yansıtan saç, sakal ve kıyafetleri ile betimlenmiş olan Medlerin hangi gerekçelerle Kürtlerle ilişkilendirildiği konusu izaha muhtaç bir husustur. Başka bir deyişle, kendilerine ait yazıları olmayan, tarihlerini ve kültürlerini kendi kaynakları ile anlatamamış, arkeolojik olarak kimliklendirmesi yapılmamış Medlerin, ancak 11. yüzyıldan itibaren tarihsel temelde izleyebildiğimiz Kürtlerle olan akrabalık bağlantısı, bilimsel temelleri olmayan ve ciddiye alınmayacak bir söylemdir.

    Kürtlerin çok büyük çoğunluğu günümüzde İslâm dinine mensuptur. Türkmenler ve Oğuzlar 11. yüzyılda Anadolu’ya geldiklerinde Müslüman Kürtlerle karşılaştılar. Kürtlerin İslâm dinine girişi 7. yüzyılda başlayan ve devam eden Arap akınları sürecinde yüzyıllar boyunca gerçekleşmiş olmalıdır. Kürtlerin yaşadığı Doğu Anadolu ve Kuzey Mezopotamya coğrafyası İslâmiyet öncesinde paganizm, Zerdüşt dini, Yahudilik ve Hıristiyanlığın yayılım alanları içinde bulunuyordu. Göbeklitepe döneminden (MÖ 10.000) başlayan süreçte bölge halkları sözkonusu dinlerin mensubu olmuşlar; bunlarla ilgili kutsal alanlar, tapınaklar inşa etmişler; heykeller şekillendirmişler; ritüel ve pratiklerle ilgili eşyalar kullanmışlardır.

    Süleymaniye Ateşgedesi’nin girişi.

    Din değiştirme eylemleri

    Son yıllarda Ortadoğu’da Kürtlerin dinsel durumları ile ilgili oldukça ilginç gelişmeler yaşanmaktadır. 2000’li yılların başında bazı Kürt aydın ve politikacıların, atalarının Zerdüşt dinine mensup oldukları temelindeki söylemleri ile hızlanan faaliyetler, günümüzde yoğun din değiştirme eylemlerine dönüşmüş bulunmaktadır. 2012’de İsveç’in başkenti Stockholm’de ilk Kürt Zerdüşt Tapınağı’nın açılmasıyla mimari bir kimlik kazanan dinsel dönüşüm, 2016’da Kuzey Irak’ın önemli kentlerinden Süleymaniye’de bölge yönetimi desteğiyle kurulan bir ateşgede ile devam ettirilmiştir. Aynı yıl, Irak Kürdistan Özerk Yönetimi hükümeti 100 bin vatandaşın yakın zamanda Zerdüşt dinini kabul ettiğini beyan etmiş ve 12 yeni ateşgede inşa etmek için bağış talep etmiştir. Bu arada Zerdüşt dinini tanıtmak için birçok kentte seminerler düzenlenmiş ve Zerdüşt nüfusu artırılmaya çalışılmıştır. Özellikle genç nüfusu hedefleyen bu süreç, bölge yönetiminin resmî olarak Zerdüşt dinini tanımasıyla hız kazanmıştır.

    Ateşgede ibadet Süleymaniye Ateşgedesi’nin mobedi yani dinî görevlisi, yerel halkla birlikte (en üstte). Süleymaniye Ateşgedesi’nde dua seremonisi (üstte).

    Zerdüşt dini ile Kürtler birarada değerlendirildiğinde, mekan ve zaman temelinde önemli sorunlar bulunduğu görülmektedir. Zerdüşt dini bilindiği kadarıyla 2600 yıl önce, yani MÖ 6. yüzyılda ortaya çıkmıştır. En erken arkeolojik bulguları Orta Anadolu ile Orta Asya’da MÖ 5. yüzyıla tarihlenirken, günümüz Zerdüşt dininin kutsal kitabı ve yazılı kaynakları ancak Geç Sasani yani Erken İslâm Dönemi’ne (7. yüzyıl) değin izlenebilmektedir. Bu uzun tarihsel süreçte Medler, Akhaimenidler, Parthlar ve Sasaniler gibi İranlı halkların yanısıra Kızılırmak Havzası Geç Demir Çağı (MÖ 6-4. yüzyıllar) Anadolu toplumları, arkaik Ermeniler ile bazı Orta Asyalı toplulukların bu dine mensup olduklarına işaret eden kutsal alanlar, ateşgedeler, ateşgahlar, kutsal eşyalar, ölü gömme gelenekleri ile ilgili buluntular, sikkeler ve tarihsel kayıtlar mevcuttur. Söz konusu arkeolojik bulgular ve yazılı belgeler Kürtler için bahsedilen Zerdüşt dini sürecinin yerel tarihçilerin anlattığı gibi olmadığını göstermektedir. 

    Bugüne değin Doğu Anadolu ile Kuzey Irak coğrafyasında yapılan arkeolojik kazılarda Kürtlerle ilişkilendirilebilecek herhangi bir arkeolojik bulguyla karşılaşılmadığı gibi, Herodotos (MÖ 5. yüzyıl) ile başlayan tarihsel kayıt sürecinde Kürtlerin Zerdüşt dini mensubiyeti, tapınımları ya da ateşgedeleri ile ilgili bir bilgiye de rastlanmamıştır. Ayrıca Kürt tarihinde Zerdüşt dinine mensup bir şahıs da bilinmemektedir. Yerel tarihçiler tarafından ısrarla gündemde tutulan, Zerdüşt’ün bir Kürt peygamberi olduğu hususunda yapılan değerlendirmeler tümüyle gerçek dışıdır. Ulaşılabilen en erken bulgular Sasani Dönemi’ni gösterse de geleneksel kayıtlar Zerdüşt’ün Geç Demir Çağı’nda yaşamış olabileceğini göstermektedir. Ayrıca Zerdüşt’ün doğduğu ve yaşadığı toprakların neresi olduğu tam olarak bilinmemektedir.

    Fravaharlı bayrak Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi, Zerdüşt dinini tanıtmak için özellikle çocuklara yönelik etkinlikler yapıyor.

    İslâmiyet öncesine giden Yezidilik

    Bugün Kürtler arasında İslâmiyet dışındaki en önemli ve yaygın din Yezidiliktir. Bölgede 600 bin mensubu bulunan bu dinin kökleri İslâmiyet öncesine uzanmaktadır. Yezidi dininin Kürtler dışında mensubu yoktur. Bu ilginç durum kendilerine İslâmiyet dışında tarihsel köken arayan araştırmacılar tarafından hiçbir zaman dikkate alınmamıştır. Yezidiler ise Zerdüşt dini ile ilgili etkileşimleri bugüne kadar daima reddetmişlerdir. 2013’te Kuzey Suriye bölge halkına propaganda yapmak amacıyla Afrin’e bir Zerdüşt heykeli dikilmiş, ancak bölgenin Yezidi lideri sözkonusu heykelin Yezidi dinini temsil etmediğini ve dinleri ile bir bağlantısı bulunmadığını açıklamıştır.

    Ahura Mazda’nın sembolü olan Fravarlı bayrak, Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’nin Zerdüşt dinine bakış açısını da yansıtıyor.

    Önasya arkeolojik, tarihsel ve dinsel gerçeklerle dolu büyük bir coğrafyadır. Arkeoloji bir öğrenme sürecidir ve en önemli özelliği tarih bilimine gerçeklik katmasıdır. Önasya’nın Göbeklitepe’den başlayan din ve inanç sistemleri içinde kimlerin hangi dinlere inandığı, hangi toplumların nerelerde tapınaklar yaptığı ve bunları hangi heykellerle donattığı arkeolojik kazıların sunduğu bulgular ışığında bilinmektedir. 

    Sonuç olarak Kürtlerin İslâmiyet öncesi tarihsel süreçleri, bugünkü belgeler ve arkeolojik bulgular açısından bir “Karanlık Çağ” niteliğindedir. Bu bakımdan Kürtlerin Zerdüşt diniyle olan bağlantıları hususunda bilimsel verilerden yoksun durumdayız. Eğer Kürtler İslâmiyet öncesinde Zerdüşt dinine mensup iseler, tarihsel ateşgedeleri var mıydı? Varsa bunlar nerelerdeydi? Ne zaman inşa edilmişler ya da yokedilmişlerdi? Arkeolojik kalıntıları bugüne değin ortaya çıkmayan ateşgedelerden bahseden kronikler var mıdır? Bu ve benzeri soruların yanıtları henüz verilememiştir. Buna karşın Önasya coğrafyasındaki kazılar, arkeolojik bulgular ve tarihsel kaynaklar, Kürtlerin Zerdüşt dini ile ilgili bahsedilen geçmişlerine ait herhangi bir bulgu sunmamıştır.

  • Kim ‘dışlayıcı’, kim ‘içerici’?

    Kim ‘dışlayıcı’, kim ‘içerici’?

    Tarihte daha homojen yapıya sahip yerleşik toplumların daha dışlayıcı; farklı kökenli göçebelerden meydan gelen toplumların ise “içerici” olduklarını görürüz. İç Asya’da evlatlık müessesesi, göçler, seferler ve fetihlerle yerleşilen yeni ülkelerin yerli ahalisi ile hısımlık bağları kuran bu topluluklar yerlilere karşı dışlayıcı olmamış, onlara kendi içinde yer vermiştir. Halbuki Avrupalıların deniz aşırı kolonilerdeki tutumu farklı olmuştur.

    Yıllarca önce idi. Sudan’daydım. Sadece Türk-Moğol göçebeleri diye değil, genel olarak göçebeliği ele alan antropolojik teorilerle ilgileniyordum. ABD’de göçebeler nasıl ele alınıyor diye merak ederek birkaç okul kitabına bakmıştım. Tabii Türk ve Moğollardan bahis yoktu. Hazreti Muhammed okuma-yazma bilmeyen bir deve sürücüsü, Çinggis Han da gene okuma- yazma bilmeyen bir savaşçı olarak tanıtılıyordu.

    Göçebelik, Bedevi Araplar çerçevesinde ele alınıyor, onların çok misafirperver oldukları belirtiliyor, ıssız bucaksız çölde insan yüzü görmeyen bu göçebelerin biriyle karşılaşınca çok sevindikleri anlatılıyordu. İnsanların yapacak bir işleri olmayınca “misafirperverlik göstererek” vakit geçirdikleri hiç aklıma gelmemişti. Aslında “misafir” arapça yolcu, “perver” ise Farsça “besleyen, geliştiren” anlamında idi ve bunların arkasına Türkçe –lik ekleyerek, misafirperverlik demiştik.

    Biz genellikle misafirperverliği “insanlık” kavramının bir parçası olarak görürüz. Hatta Dede Korkut’ta evin direği olarak görülen makbul kadın tipini temsil edenin erdemi misafirperverlikle ölçülür: “Yazıdan yabandan bir yolcu gelse, kocası evde olmasa, bu kadın onu yedirir içirir, ağırlar, azizler, gönderir”.

    Buradaki durum tamamen dış dünyaya açık olan bir toplum görüşüdür. Bugün biz kendi misafirperverliğimiz ile çok övünürüz ama, Dede Korkut’taki gibi “yazıdan, yabandan” gelenleri evimize alıp yedirmeyiz. Ancak evimize almasak da Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri vatanımızda misafir ettiğimiz sayısız vatandaşımız durumu belirler. Çevremizde benim kendi ailem gibi bu misafirperverlikten yararlanmış birçok  kişiyi tanırız. Türkiye’de doğup büyüdüğüm için bu durumu doğal karşılardım. 1991’in Ağustos ayı idi. İpek Yolu ile Semerkant’ta bulunuyorduk. Gezimizin Özbekistan’daki başkanı arkeolog Ahmedali Askarov, anneannemin Kırım Tatarlarından olması dolayısıyla beni Kırımlı olarak tanıttı ve Semerkant Kırım cemaatinin başkanı olan bir kadına takdim edildim. Bu hanım petrol (neft) mühendisi imiş. Bana “Biz Kırım’a dönmek istiyoruz (o sıralarda Özbekistan da Kırım da SSCB içinde idi). Siz de dönmeyi düşünüyor musunuz?” diye sormuştu. Ben de “Türkiye’ye gelenler geri dönmeyi pek düşünmezler” demiştim. O hanım ise “Biz vatan diye dönmek istiyoruz. Ben petrol mühendisiyim, ama biliyorsunuz Kırım’da petrol yok” demişti. Her ne kadar etkilensem de Türkiye hakkındaki izlenim ve duygularımda bir  değişiklik olmamıştı.

    Durumu doğal görmeye devam etmiştim.

    Son yıllarda Avrupa ve ABD’de mültecilere karşı gelişen politikalar çerçevesinde, neden kimi toplumların yabancılara karşı kapalı, kimilerinin ise açık olduğu sorusu insanın aklını kurcalıyor. Genellikle göçmenler ve göçmen kültürü üzerine kurulmuş olan ABD’de, Avrupa’da pek görülmeyen bir şekilde yabancılara yer verilirdi. Ancak bugün ABD de duvarları ve göçmen karştı politikalarıyla öne çıkıyor.

    Tarihe baktığımız zaman daha homojen yapıya sahip yerleşik toplumların daha dışlayıcı; farklı kökenli göçebelerden meydan gelen ordulara mensup kişilerin ise daha “içerici” olduklarını görürüz. Bir taraftan İç Asya göçebelerinde mevcut olan evlatlık müessesesi, diğer taraftan göçler, seferler ve fetihlerle yerleşilen yeni ülkelerin yerli ahalisi ile sıhriyet (hısımlık) bağları kuran bu topluluklar; yabancı olarak girdikleri bu ülkelerin yerlilerine karşı dışlayıcı olmamış, onlara kendi içinde yer vermiştir. Halbuki Avrupalıların deniz aşırı kolonilerdeki tutumu farklı olmuştur. Amerika’da durumun değişik olması, Daron Acemoğlu ve James A. Robinson’un Ulusların Düşüşü adlı çok yankı uyandıran kitaplarında “kapsayıcılık ve çoğulculuk” çerçevesinde ele alınmaktadır. Bugünkü İç Asya çalışmalarının önderlerinden Nicola Di Cosmo, İç Asya göçebe imparatorluklarının başarısında etnik, dil hatta din açısından ayırım yapmamanın ve kurumlardaki kapsayıcılığın oynadığı rolün daha iyi incelenmesi gerektiğini belirtmektedir (2015).

    Bizde de bu konuda bilimsel ve kapsamlı çalışmalara başlanması için zaman geç değildir.

  • Memlûkler’de kanlı şenlikler ve şiddet pornosu

    Memlûkler’de kanlı şenlikler ve şiddet pornosu

    1250 ila 1517 arasında hüküm süren Memlûkler, Moğol istilasını durdurdular, Haçlı ordularını yokettiler, siyasi tarihe geçtiler. Ancak onlarla ilgili az bilinen, gündelik hayatta yaşanan şiddetin sıradışı karakteriydi. Ortalama her 5 yılda bir hükümdarın değiştiği Memlûk toplumunda, eski yöneticinin evi, ailesi, yakınları yokediliyor, parasına el konuyor ve böylelikle “sokaktaki vatandaşın gazı alınmış”, ekonomik sorunlar ertelenmiş oluyordu.

    Ortadoğu’nun cevheri Kahire karnavala hazırlanıyor: Bedestendeki tüccar dükkanını kapatmış, tezgahını toplamış; kandiller yakılmış, herkes meydanda toplanmış. Halkın aklında tek bir şey var: Yağmalamak, katletmek, kapıları zorlamak… Kısacası, birkaç günlüğüne sıkıntılarını unutup “şenlik” yapmak!

    1517’de Osmanlılar tarafından ortadan kaldırılana dek, yani 267 yıl boyunca Memlûk Devleti tüm Mısır ve Şam’ın yegane hükümdarı oldu. Moğol istilasını durdurdular; Haçlı ordularını yokettiler; siyasi tarihinin önemli sayfalarına geçtiler… Ancak bu dönemin en ilginç öyküleri, yüksek siyaset ve savaş alanlarından ziyade, tarih sayfalarına fazla yansımayan gündelik hadiseler oldu. Siyasi dengesizlik ve değişken iktidar yapısı dolayısıyla gözden düşen emirlerin sık sık öldürüldüğü veya kalabalıklar tarafından katledildiği bu devirde, tarihte nadir rastlanan ölçüde ve şiddette toplumsal isyanlar yaşandı.

    Memlûk emirlerinin arasında yaşanan iktidar mücadeleleri, ortalama her iki yılda bir içsavaşlara yolaçtı. Emirlerin rakiplerine karşı isyana kışkırttığı halk, şiddet ve nefret dolu ritüellerle mağlup kalan emirleri katlediyor, onların varlıklarını yağmalıyordu. Ancak ilginç ve sıradışı olan, Mısır halkının, devamlı bir şekilde meydana gelen bu isyanları adeta bir karnaval olarak yaşamasıydı. Mısırlılar gündelik hayatta artan iktisadi ve toplumsal gerginliklerini, tıpkı bir şenlik veya bayram kutlarmışçasına ama şiddet, kin ve nefretle Kahire ve Şam sokaklarında dile getirdiler. Böylece bugünkü bir tabirle, gerçek bir “şiddet pornosu” ortaya çıktı.

    Peki Memlûk toplumunda neden böylesine bir vaziyet oluşmuştu?

    Teoride liyakata dayalı bir düzen üzerine kurulmuş olan Memlûk Devleti’nde sultan, emirleri tarafından seçiliyordu. Dolayısıyla sultanın hükmünü, soy bağlantısından ziyade diğer Memlûklerin ve halkın desteği meşrulaştırıyordu. Bunun yanısıra her devlette olduğu gibi siyasi gruplaşmalar ve dolayısıyla bu gruplar arasında bir iktidar mücadelesi de mevcuttu. Ancak devletin askerî bir sınıf tarafından yönetilmesi ve sultanın hükmünün de emirlerin desteğine bağlı olması, bu siyasi mücadelelerin çoğu zaman açık içsavaşa dönmesine yol açıyordu.

    Savaş müfredatı Memlûkler savaş eğitimlerinde, ok atma, eskrim, pazu geliştirme, topuz kullanma, at yarışı, top ve çevgan oyunları gibi konularda becerilerini geliştiriyorlar.

    Bu çatışmalar sonucu Memlûk devrinin ilk 100 yılında 21 sultan ülkeye hükmetti. Aralarından bazıları 1 seneden az bir zaman tahtta kalabildi. Emirler, içsavaş sırasında kendilerine sadık olan toplumsal kesimleri isyana kışkırtarak amaçlarına erişmek için “sokaktaki vatandaş”ı kullanıyordu. Vakıf kurarak; bağış vererek; cami, hastane, medrese, derviş dergahları ve isimlerini taşıyan külliyeler inşa ederek belli kesimlerin, mahallelerin sadakatini kazanıyorlardı. Memlûk emirlerinin kışkırttığı bu isyanlar, halk tarafından adeta bir şenlik olarak algılanıyor, yaşanıyordu. Bu durum “resmî” bayramlarda, mesela aralarından en önemlisi Nevruz’da da ortaya çıkmaktaydı. Bu günlerde toplumsal düzen ve hiyerarşi bir-iki günlüğüne de olsa devriliyor, halk kendini geleneksel otorite figürlerinin ortadan kalktığı bir şenliğe, cümbüşe kaptırıyordu. Nevruz’da her türlü kötülük yapılabiliyor, günah işlenebiliyor ve yıl boyu biriken sıkıntılar dışa vurulup rahatlanıyordu! Kısıtlı bir zaman diliminde yaşanan bu kaos ve toplumsal kargaşa, ilk akla geldiği gibi iktidarı tehdit etmiyordu. Tersine, daha ciddi isyanların ortaya çıkmasını önlüyor; Memlûk iktidarının işine yarıyor; bu bakımdan normalde yasak-haram olan her türlü cümbüşe izin veriliyordu.

    İçsavaşlar da bir bakıma aynı toplumsal ihtiyacı yerine getiriyordu. Bu mücadelelerden galip çıkan emirler, tıpkı bir orduya verilen ganimet sözünü yerine getirircesine düşman emirin vakıflarının, evlerinin, kışlalarının yağmalanmasına izin veriyordu. Tıpkı Nevruz’da olduğu gibi, çeşitli suç ve ölçüsüzlüklere göz yumuluyordu.

    1294’teki çatışmada yenilgiye uğrayan bir vezirin kellesi, bir mızrağın ucunda sokak sokak dolaştırılmış; bir grup çapulcu rüşvet vererek kelleyi almış ve top niyetine aralarında oynamışlardı. Bir kaynağa göre ise aralarından biri, kellenin üzerine işeyivermişti. 1338’de yaşanan başka bir hadisede, Kahire’nin ana meydanında toplanmış macuncular, oldukça grotesk ve fantastik bir şekilde bir emirin ve ailesinin tutuklanışını macunlarıyla tasvir etmişlerdi: Kimisinde emir kırbaçlanıyor, kimisinde kız kardeş cellatlar tarafından sürükleniyor, kimisinde ise anne dövülüyordu. Kaynakçaya göre, macuncular o gün oldukça iyi satış yapmışlar, bu olayların ardından sokaklarda haftalarca müzik çalınmış, şiirler okunmuş, türlü türlü etkinlikler düzenlenmişti (Boaz Shoshan, Popular Culture in Medieval Cair,Cambridge University Press, 1993. s. 57). Neticede bu şiddet ve nefret dolu hadiseler, insanlarda bir karnaval duygusu uyandırıyordu.

    Genç Memlûklerantrenmanda15 yüzyıldan kalma bir fürüsiyye kılavuzunda, Memlûkler savaş eğitimi alırken resmedilmiş. Binicilik becerisi, cesaret ve fizikî gücün birlikte ele alındığı fürüssiye bilimi, Memlûk eğitiminin temeliydi.

    Bununla birlikte halkın tamamen manipüle edildiğini düşünmek doğru değildir. “Sokaktaki insan”ın ayrı bir iradesi olduğu kuşkusuzdur. Memlûk emir ve sultanları kimi zaman sokağı yönlendiremiyor, halk kendi seçtiği emiri destekliyor, sonra da yine aynı emiri linç edebiliyordu. 1308’de tahttaki Sultan an-Nasir Muhammed’in birtakım Memlûk emirinin baskısı altında tahttan çekileceği duyulduğunda, halk sultanı desteklemek için sokağa dökülmüştü. Kahire sokakları “Ya Nasir, ya mansur!” sloganlarıyla yankılanmış; isyankar emirler kalabalığı dağıtmak istediklerinde ise halk onlara “hain” diye sövmüş ve sonrasında askerleri taşlamaya başlamıştı. Buna rağmen an-Nasir kaçmak zorunda kalmış ve yerine tahta 2. Baybars çıkmıştı. Ancak Baybars “halkın gönlü”nü kazanamamış bir hükümdardı. Kahire meyhanelerinde ona hakaret eden şarkılar, fıkralar dönmeye başlamış; yüzlerce garibanın tutuklanıp dilleri kesilmesine rağmen bu direniş devam etmişti. Sultanın ikamet ettiği Kahire hisarının kapısında toplanan halk “Kalk ve Allah’ın emrine teslim ol! Oturduğun yer ancak erkek adama layık! Yerin olmayan o tahttan in!” diye bağırmış; sonunda Baybars tahttan çekilip Kahire’den kaçmak zorunda kalmış, an-Nasir bir daha tahta oturtulmuştu.

    Memlûk ülkesinde Nasir’in ölümünden sonra tahta oğlu Sultan Küçük geçmişti. Bu defa da vezir Kavsun isyan etmiş, ancak halk Kahire hisarını “tıpkı bir çekirge sürüsü gibi” işgal etmiş ve Kavsun’un konağına saldırmıştı. Kapıları zorlayıp içeri giren kalabalık yağmaya başlamış, evinde bir şey bırakmadıktan sonra Kavsun’un kurduğu Sûfi dergahını ve diğer hizmetlilerin evlerini de yakıp yıkmıştı. Bu yağmada çalınan mallar satıldığında piyasada o kadar çok altın ortaya çıkmıştı ki, altının değeri oldukça düşmüştü. Sokaklarda “Bu Kavsuncu!” diye ilgisiz ama zengin insanlar linç edilmiş; Kahire valisi de bu şekilde neredeyse katledilmişti. Yine “Kavsuncu” diye saldırılan Hanefi bir kadının sakalı linççiler tarafından yüzülmüş, evi yağmalanmıştı. İş o kadar raydan çıkmış ki, isyanı kışkırtan emir halkı durdurmak için müdahale etmek zorunda kalmıştı. Olaylardan sonra macuncular yine tezgahlarını şehrin kapılarına kurmuşlar, satılan macunlar Kavsun’un nasıl bir deveye çivilenip şehrin kapısına götürüldüğünü tasvir etmişti. Bunları görüp yaşamış olan şair Mimar İbrahim şöyle diyordu:

    “Şekerlemelerde Kavsun’un çivilenmiş

    gövdesini görüp hayret ettik;

    Ama ne tatlıydı çivilenişini

    seyretmek ve onu yemek…”

    Memlûk toplumunda sıklıkla yaşanan iktisadi sorunlar, halkta ancak bu “şiddet şenlikleri”nde ifadesini bulan sonuçlar yaratıyordu. Özellikle kuraklık dönemlerinde buğdaya gelen zamlardan dolayı kıtlık yaşanıyordu. Bazı emirler ve vergi toplayan memurlar spekülasyon amaçlı buğday istif ederek fiyatların artmasına sebep oluyor; fakat bunlara yönelik şikayetler neredeyse hiçbir zaman hükümet tarafından ciddiye alınmıyordu. Dolayısıyla içsavaş gibi şiddetin meşrulaştığı zamanlarda halk bizzat suçlu bildiği yetkililere saldırıyor, bunların varlıklarını yağmalıyor, bazen de bu kişileri katlediyordu. Yıl boyu biriken gerginliklerini ancak böyle gideren halk, gözden düşen emir ve memurları linç ederek onlarla hesaplaşıyordu. Böylelikle bu şiddet şölenleri aynı zamanda halk-devlet arasındaki iletişimin ve sistemin bir parçası oluyordu. Belki de çok daha radikal dönüşümlere yolaçabilecek gerginlikler bu şekilde gideriliyor; dolayısıyla şiddet aynı zamanda iktidarın da işine yarıyordu. Şiddet adeta bir ritüel hâlini alıyor, gerçek bir iktidar değişimi yerine simgesel bir şekilde, zaten iktidarın ortadan kaldırmak istediği bir takım otorite figürlerini linç eden insanlar tatmin oluyordu.

    19. yüzyıl Kahire sokakları

    1838’de David Roberts tarafından yapılan tablonun arka planında, Memlûk Sultanı el-Müeyyed Seyfeddin Camii’nin minaresi de görülüyor. Sultanın türbesi, 1415-1421 arasında yaptırılan caminin içinde bulunuyor.

    Başta Michel Foucault birçok düşünürün iddia ettiği gibi, bir toplumun şiddet gösterilerine maruz kalması, o toplumun zihniyetinde önemli bir iz bırakır; şiddete yönelik bir eğilim yaratır; şiddeti toplumun “ruhani besin”i eyler. Memlûk devrinde sık sık gerçekleştirilen gösterişli halka açık infazların Mısır halkının üzerinde böyle bir etki yaratması kaçınılmazdı. Kayıtlara göre 1253’te, iktidara yükselişlerinden sadece üç yıl sonra, isyankar bir Bedevî reisinin 2.600 askeri Bilbays-Kahire anayolu kenarında asılmış ve sergilenmiştir. Kuşkusuz ki bu şiddet gösterileri halkın hafızasında önemli izler bırakmıştır.

    1380’de İskenderiye emiri İbn-i Erram idam edilmiş, çıplak cesedi aynı Kavsun gibi bir deveye çivilenip Kahire’nin bir ucundan diğerine asılmaya götürülmüştü. Bu hadise insanları o kadar etkilemişti ki, “Allah kimseye İbn-i Erram’ın çektiği çileyi çektirmesin” deyimi halk arasında yayılmıştı.

    Memlûkler devrinde şiddetin şenliğe, nefretin ritüele dönüşmesinin en ilginç yanı devamlılığıdır. Hem toplum hem de iktidar için sistemli bir rutin haline gelen bu hadiseler, gündelik hayatın ve toplumsal düzenin “doğal” bir parçası oldular. Hem iktidar için daha tehlikeli olabilecek isyanların ortaya çıkmasını önlediler hem gözden düşmüş devlet adamlarının ortadan kaldırılmasını temin ettiler hem de bir şekilde devletin ve Memlûk iktidarının sürekliliğini garanti altına aldılar.

    Şiddet ve nefret Memlûk toplumunda kendine sabit ve istikrarlı bir yer bulmuş, bir tür Doğu usulü “toplumsal mutabakat” sağlamıştı.

  • ‘Cuçi Han’ın ismi ve kaderi

    ‘Cuçi Han’ın ismi ve kaderi

    Çinggis Han’ın en büyük oğlu “Cuçi”, Altın Orda devletinin kurucusu olmasına rağmen kaynaklarda adı pek az geçen bir hükümdardır. Tarihte, “dokunulmazlıkları” olduğu düşünülen birinci el kaynakları yazanların, olayları siyasi iradelerin gölgesinde veya emrinde yazmış olduklarını unutmamak gerekir. 

    Birden fazla çocuğu olan ailelerde, büyüklere “sen ağabeysin, sen ablasın” diyerek söz hakkı, küçüklere de şımarma hakkı verilir. Ortancalar arada kaynar. Ama anlaşılan bu her zaman tarihte böyle olmamıştır. Örneğin Çinggis Han’ın iki ortanca oğlu ile ilgili, Çağatay ve Oktay (Ögedey) adlarını iyi biliriz. Herhalde anne-babalar bu isimleri çocuklara verirken Çinggis Han’ı düşünmezler; sanki bu iki ortanca evladın ismi diğer kardeşlerinkilere göre kulağa daha hoş gelir. 

    Bütün bu evlatlar arasında adı en az duyulan, “Cuçi” olarak bilinen en büyük oğuldur. Bu oğulun annesinin Merkitler tarafından kaçırılmış olması dolayısıyla, babasının bir Merkit olabileceği kaynaklara yansımıştır. Reşideddin de bu adı kibarca “Moğolca konuk, misafir anlamına gelir” diye ile açıklamıştır (Reşideddin’in açıklamaları uzun süre gerçek gibi kabul edilmişti). 

    Ancak aynı dönemlerde “Cuçi” adını taşıyan başkaları da vardır. Onların anneleri hakkında benzer kaçırılma hikâyeleri yoktur. Varislerinin hükümdar olduğu Altın Orda devletinin büyük bir alanı kapsamasında Cuçi Han’ın büyük rolü vardır ama, o dönem kaynaklarında adı seyrek olarak geçer, faaliyetleri azımsanır. Herkes sefer ve fetihlerle meşgulken o hep çok uzaklardadır. Erken yaşta, babasından önce ölmesi de onun bu uzak konumunu kuvvetlendirir. 

    Altın Orda olarak bilinen bu ulusun babası “Cuçi Han”ın bu kadar arka planda kalması modern tarihçilerin dikkatini çekmeye başlayınca, ilginç çözümlemeler ortaya çıkmıştır. Bu konuda Orta Asya olaylarına güneyden, Hint tarafından bakan Minhac Cüzcani’nin eserinde “Cuçi”den “Tüşi” diye sözedilmesi bir başlangıç oluşturmuş ve “Tüşi” diye yazılan adın “Töşi” de okunabileceği ileri sürülmüştür. Sonuçta “Çinggis Han’ın en büyük oğlunun Türkçe adı” diye incelemeler yapılmış ve hatta Ankaralıların tatlıya “datlı” demeleri gibi “Töşi”nin de “Döşü” olabileceği düşünülmüştür. Hani sevdiklerimizden “canım-ciğerim” diye söz ederiz ya; burada da en büyük oğulun Çinggis Hanın “döşü” olduğu kanısına varılmıştır. Bu nedenlerle bir süredir bu ad artık “Cöçi” şeklinde yer almaya başlamıştır. 

    “Cöçi” ile ilgili hikayelerin gerçek gibi kabul edilmesinde, en birincil kaynak olarak gördüğümüz Moğolların Gizli Tarihi’nde Çağatay’ın ağabeyinden “Merkit dölü” diye bahsetmesi de “gerçekleri” perçinleyici bir rol oynamıştır. Babalarının da bulunduğu bir mecliste, gelecekte kimin başa geçeceği konusu konuşulmakta idi. 

    Öte yandan yine bir süredir, bizim Çinggis Han ve Moğol İmparatorluğu’nun kuruluş ve yükselme devirleri için başvurduğumuz kaynakların çoğunun tarafsız bir şekilde kaleme alınmadığı konusu gündemdedir. En önemli kaynak olarak gördüğümüz eserler -Reşideddin’in Camiüttevarih’i de dahil olmak üzere- çoğunlukla en küçük kardeş Toluy Han evladından olan Kubilay Han, Gazan ve Ölceytü Han devirlerinde yazılmıştı. Yapılan inceleme ve karşılaştırmalar sonucu, Toluy evladının tarih kitaplarına geçen bilgileri kendi menfaatlerine yönlendirmiş oldukları anlaşılmıştır. Şimdiye kadar Ögedey Han döneminde yazıldığı düşünülen Gizli Tarih bu akımın dışında kalıyordu. Ancak yakın zamanda Christopher Atwood, Gizli Tarih’in de bunlardan farklı olmadığını gösteren ve eserin yazılışını Toluy oğlu Möngke Han (1251-1259) zamanına kaydıran bir makale yayınladı. 

    Günümüzde bilgi kaynaklarının karşılaştırılıp incelenmesi ayrı bir önem taşımaktadır. Ancak “dokunulmazlıkları” olduğu düşünülen birinci el kaynakları yazanların da olayları siyasi iradelerin gölgesinde veya emrinde yazmış olduklarını unutmamak gerekir. O açıdan eserleri kimin ne zaman, nerede yazdığı önem taşıdığı gibi; bunların kimin zamanında ve gelecekte nasıl algılanması gerektiği çerçevesinde yazılmış olduğu da dikkate alınmalıdır. 

  • Yol deyip ‘geçmemek’ lazım

    Yol deyip ‘geçmemek’ lazım

    Okul kitaplarında Çinggis Han ve devletinden bahsederken Çinggis Han’ın Harzemşahlar’a gönderdiği elçilerin öldürülmesi üzerine Batı seferine çıktığından bahsedilir. Ancak yazılmayan husus, bu hadiseden önce Çinggis Han’ın Harzemşah’a barış teklifi yapmış olduğu ve tüccarların geliş-gidişlerini kolaylaştırmak için yolların emniyetli olmasının öneminden söz ettiğidir.

     Biz yolları pek severiz; olumluyu da olumsuzu da “doğru yol”, “yolunu bulmak”, “yolsuzluk”, “yoldan çıkmak” örneklerinde görülebileceği gibi yol sözcüğü ile ifade ederiz. Bizim için yol değerlidir; evlerimizin yola bakan tarafları daha pahalıdır; insanlar bugün bile yoldan gelen geçenlere bakmak isterler. 

    Yeni bir yol yapılınca bu otoyol bile olsa, hemen yolun iki tarafına büyük büyük işyerleri yapılır. Hatta bundan altı sene önceki bir haberde (Hürriyet, 4.10.2013) “Kilitlenen TEM civarına 35 bin yeni konut, 100 bin nüfus daha geliyor. Her yer konut, her yer trafik” başlıklı bir haber vardı. Yol geldi mi, oraya insanlar gelir ve daha çok işyeri açılır. Halbuki bazı memleketlerde “yol her türlü insanı getirir” diye, bazı ufak yerleşim yerlerinde oturanlar yolun kendi bölgelerinden geçmesini istemez. Mesela ABD’de benzin istasyonu, lokanta gibi zaruri ihtiyaçları giderecek mekanların dışında, otoyolların iki tarafının da bomboş olduğu görülür; insanlar gürültüden kaçarlar. 

    Bizim için ise yol berekettir, sanki geleceğe açılan bir kapı gibidir. Siyasetçilerimiz de yaptıkları yollarla övünürler, hatta “yol medeniyettir” şeklinde görüşler de ileri sürerler. Bizim ülkemizde altyapı eksikliklerinden dolayı, gerçekten de yol gelen yere elektrik, su ve diğer ihtiyaçlar da gelir. Yolu olmayan veya yolları kapanan köylerin okul düzeni de yoktur. Bu, bugün için böyledir. Geçmişe bakacak olursak, yollardan derviş, tüccar ve orduların geçtiğini görürüz. Bugün biz tüccar ve askeri pek birarada düşünmeyiz; ayrıca yollardan askerlerin geçmesine de alışık değiliz. Halbuki eskiden durum farklı idi. Mesela bugün İstanbul’un önemli alışveriş yerlerinden olan Bağdat Caddesi, IV. Murad’ın Bağdat seferinin hatırasıdır. 

    Tüccarların çok yoğun faaliyet gösterdiği Çinggis Han ve daha sonraki Temür döneminde bu ikilinin birarada olduğunu “ordu bazar”lar bize gösterir. Ama tarih öğreniminde, siyasi tarih ve ekonomi diyerek bu ikisini birbirinden ayırırız. Okul kitaplarında Çinggis Han ve devletinden bahsederken de Çinggis Han’ın Harzemşahlar’a gönderdiği elçilerin öldürülmesi üzerine Batı seferine çıktığından ve o zamanki Türkistan bölgesini fethettiğinden sözedilir. Ama tarih kitaplarında yazılmayan bir husus daha vardır; o da sefaret kervanındakiler öldürülmeden önce Çinggis Han’ın dostluk ve barış teklifi için Harzemşah’a elçiler gönderdiğidir. Bu konuda Moğol ve Çin kaynaklarında herhangi bir kayıt yoksa da, Nesevi (13. yy.), Reşideddin (14. yy ) ve Mirhond (15. yy.) gibi kaynaklarda bu konuda ayrıntılı bilgi verilmektedir. Elçiler ağzından Harzemşah’a verilen bu mesajda Çinggis Han, kendisinin daha doğuda bulunan memleketinde sulh ve sükûnu sağlamış olduğunu ve yaptığı seferlerle Harzemşah’ın ülkesinin sınırlarına dayandığını ve artık dostluk ve işbirliği zamanı olduğunu söyler. Orta Asya tarihçiliğinde önemli bir yeri olan W. Barthold, Moğol İstilasına Kadar Türkistan adlı eserinde Çinggis Han’ın bu vesile ile yaptığı uzlaşma ve anlaşma teklifinde samimi olduğunu düşünür. Mirhond’a göre Çinggis Han o kadar çok altın gümüş elde etmiş ve büyük şehirleri olan o kadar çok ülke fethetmiştir ki, divan azaları ve devletin ileri gelenleri bunları kaydetmekte güçlük çekmektedir ve artık yeni bir ülke fethetmekten kaçınmak (istiğna) gereğini hissetmektedirler. 

    Mesajda ayrıca dünya âlemin mamuriyeti ve dünya nizamının devam etmesinde önemli rol oynayan tüccarların geliş-gidişlerini kolaylaştırmak için yolların emniyetli olmasının öneminden sözedilir. Çinggis Han ayrıca ülkesinin asker ve gümüş bakımından bir maden olduğunu ve gün geçtikçe sayılarının arttığını belirtir. Bütün bu mesajda tüccar ve askerin gelip gideceği yollar için somut bir sözcük kullanılırken, dostluk ve muhabbet yolları için ise manevi yol anlamına gelen başka kelimeler devreye girmiştir. Böylelikle bütün mesaj, çeşitli şekillerde ifade edilmiş yoğun bir “dostluk yolu” teklifidir. Hatta elçilerin öldürülmesinden sonra bu olaylar Gizli Tarih’te “benim dostluk teklifimi kabul etmediği için sefere gidiyorum” şeklinde ifade edilmiştir. 

    Ama biz tarihçiler genelde Çinggis Han’ı görmek istediğimiz şekilde incelediğimiz için, onun yollarda emniyetin ancak dostluk ve muhabbetle sağlanacağı görüşüne önem atfetmeyiz. O bilgiler tarihî kaynakların yaprakları arasında kalır. 

  • Tarihten silme işi: Damnatio memoria

    Tarihî bir eserin üretildikten sonra yarattığı etkiler de şüphesiz tarihin inceleme alanına girer. Roma’da ihanetle suçlanan devlet adamları tarihten siliniyor ve itibarsızlaştırılıyordu. Buna damnatio memoriae (hâtıranın lanetlenmesi) denilmiş. Osmanlı minyatür eserleri de kimi zaman tahribata maruz kalmış, siyasi, ahlaki veya taassuptan doğan tepkilere hedef olmuştu.

    Roma’da ihanetle suçlanan devlet adamları Senato kararıyla tarihten siliniyor ve itibarsızlaştırılıyordu. Buna damnatio memoriae (hâtıranın lanetlenmesi) denilmiş. Bu kişilerin isimleri kayıtlardan çıkarılıyor, kendilerinden kalan büst ve heykeller tamamen kırılıyordu. Benzer bir kınama hâlinin yahut tarihten kazınma durumunun, Romalılarınki kadar sistemli değilse bile Osmanlı yazmalarında da örneklerini görmek mümkün. Bazı zımparalanmış suretler, tarihin belirsiz bir döneminde kimliksiz bir okurun siyasi gadrine kurban gitmiş olabilir. 

    Tahrip edilen bazı ürkütücü figürlerden, kimi minyatürlerin psikolojik sebeplerle silindiği anlaşılıyor. Bunun dışında müstehcen içerikli olduğu için, kişisel düşmanlıktan veya hiç bilemeyeceğimiz sebeplerden okur zımparasının kıyıcılığına uğramış nice göz nurları var. Bazı minyatürlerse mutlak bir bağnazlıktan nasibini alıyor. Tevrat kaynaklı, her türlü tasvirin yasak olduğu görüşü, kitabî din mensuplarının hemen tümünü oyalamış. Hıristiyanlar bu konudaki kafa karışıklığını, okuma bilmez pagan kalabalıkları dinlerine çekmek için görsel betimleri kullanma fikriyle 9. yüzyılda halletmiş. 

    Müslümanlar, elleriyle ürettikleri tasvirlere tapınan Cahiliye putperestlerine benzememek ve Arapça’daki “musavvir” (ressam) kelimesi ile “el-Bârî” (Yaradan) kelimesi arasındaki anlamdaşlığın korkutuculuğundan, yani Tanrı’yı taklit töhmetinden korunmak için resme soğuk bakmışlar. Neyse ki iki boyutlu, perspektifsiz minyatür sanatına, dünyanın fiziksel gerçeklerine bire bir öykünmediği için, biraz olsun ısınmışlar. Ancak yine de Kadızadeliler gibi bazı akımlar arasında bu sanat bile katlanılmaz derecede “günah” sayılmış ve minyatürler keskin bıçakların tasallutuna uğramış. Evliya Çelebi 17. yüzyılda, Bitlis şehrinde, bir Şehnâme nüshasının minyatürlerini bozan Kadızadeli’nin paşa divanında ağır cezalandırıldığını keyifle anlatır. 

    Lanetli Davut Paşa

    2. Osman’ın Hotin seferinde (1621-1622) öncü kuvvet komutanı olarak görev yapan Kara Davut Paşa, olayı daha sonradan resmeden nakkaşın minyatüründe lanetlenerek anılmış: “Davud Paşa-yı la’în” (lanetli Davud Paşa). Bu hatırayı lanetleme notu bir okurun kalbini soğutmaya yetmemiş, paşanın sureti bir zımparanın ya da ıslak bir süngerin kurbanı olmuş. Davud Paşa 1622’de Osman’ı tahttan indirip yerine 1. Mustafa’yı geçirmiş, devrik sultanı kementle boğarak kanıt için kulağını kesmişti. Sultanın hemen önündeki bir yeniçerinin de yüzünün silinip bir başka el tarafından yeniden çizildiği dikkati çekiyor (Belirsiz bir savaş kroniğinden koparılmış minyatür yaprağı, Collection of Turkish Art at the Los Angeles County Museum of Art, M.85.237.42)

    Aman çocuklar görmesin!

    3. Murad’ın oğlu Mehmed’in sünneti için düzenlenen 1582 Atmeydanı Şenlikleri’nde birbirinden korkunç hareketli heykeller geçit töreni yapmıştı. Muhtemelen şenliğin yumuşatan havası, üç boyutlu tasvir ve heykel yasağını sınırlı bir süre için unutturuyordu. Şenlikteki hemen her şeyi resimleyen Nakkaş Osman ve öğrencileri, bu heykelleri de betimleyip İntizâmî Surnâmesi’ne kaydettiler. Ancak aynı yazmadaki bazı koyun tasvirlerinin ağzına ot çizilmiş olması ve başka acemice karalamalar, bu kitabın küçük okurları olduğunu da düşündürüyor. Bu ürkütücü resimler, çocukların rüyalarına girmemesi için saraylı ebeveynlerin talimatıyla da kazınmış olabilir (TSMK H. 1344). 

    Mutaassıp bir okur Artuklu mühendisi Cezerî’nin 1205 tarihli Kitâb fî Ma’rifeti’l-hiyel adlı eseri Topkapı Sarayı’nın 3. Ahmed koleksiyonunda bulunuyor. Yazarın, bir eğlence otomatının çalışma mantığını gösteren bu kendi çiziminde, insansı figürlerin yüz bölgeleri bilinçli olarak silinmiş. İşlemin kimler tarafından yapıldığını bilmek zor; ancak insan yüzünün tasvirinden rahatsız olan birisiyle karşı karşıya olduğumuz kesin (TSMK A. 3472). 
    Müstehcen bir sahne İstanbul’un gündelik hayatından esinlenmiş birçok öykü barındıran 17. yüzyıla ait Hamse-i Atâî’nin 100 yıl sonraki nüshalarında yer alan minyatürler, pek çok müstehcen öykünün sakınmasız betimlerini içeriyor. Nüshaların çoğunda açık açık görülebilen sahnelerden biri, okurunun pek de hoşuna gitmemiş. Bir koçun toslayarak kadınlar meclisine yuvarladığı cima eden çift, muhtemelen sünger marifetiyle silinmiş (TSMK R. 816). 
    Suretsiz cerrahlar 3. Ahmed’in oğulları için Okmeydanı’nda tertip ettirdiği 1720 tarihli düğünde, fukara çocukları da padişah himayesinde sünnet ettirilmişti. Yaşananları Vehbî Surnâmesi için resimleyen Levnî, sünnet çocuklarının yeniçeriler ve sünnetçi cerrahlarla geçişini böyle anlatmış. Ancak onun bu düğün için ürettiği 137 minyatür tabakasında sadece bu figürler kazaya uğramış”. Her nedense bazı saraylı okurlar, belli ki ıslak bir nesneyle, belki parmaklarını dilleriyle ıslattıktan sonra iki cerrah figürünün yüzünü düğün albümünden çıkarmak istemişler. Belki de cerrahlardan canı yanan haşarı birilerinin işidir, kim bilir? (TSMK A. 3593). 
  • Pax Mongolica ve kapı hakkı

    Pax Mongolica ve kapı hakkı

    Bizim ders kitaplarında genellikle “istilacı” olarak nitelenen Moğollarla ilgili, Batı’da Pax Mongolica yani “Moğol Barışı” ifadesi de kullanılır. Çinggis Han ve evladı doğudan batıya gümrük kapılarını ortadan kaldırmış ve tüccarlar bu “Moğol Barışı” sayesinde, hepimizin bildiği çocuk oyunu “Aç kapıyı bezirganbaşı, kapı hakkı ne alırsın, ne alırsın?”da sözedilen vergilerden kurtulmuşlardı.

    Moğol barışı anlamına gelen pax Mongolica deyimi “Roma barışı” ifadesine atfen tarihçiler tarafından kullanılagelmiştir.

    Anadolu tarihi açısından bakınca Moğol istilası, yakıp yıkma, Kösedağ Savaşı çerçevesinde okul kitaplarına yerleşmiş görüşlerin nasıl olup da barışı temsil edebileceği, bizim için pek anlaşılır olmadığı gibi, yadırganacak bir ifadedir. Hatta bugün herkesin başvuru kaynaklarından biri olan internete bakınca  “Pax Mongolica ya da Moğol barışı” deyiminin Batılı bilimciler tarafından kullanıldığını öğreniriz. Ayrıca bu terim açıklanırken ihtiyatla davranıldığı görülmekte ve Batılı biliminsanlarının Çinggis Han ve evladının yaptıkları seferlerle elde edilen topraklardaki “istikrarı” tanımlamak için bu terimi kullandığı vurgulanmaktadır. Kısacası Batılılar bir tarihî gerçeklik olan Moğol barışı, bizim anlayışımıza göre bir “iddia”dan ileri gitmemektedir. Zira burada anlayışımıza ters düşen ve belli bir yerde imzalanmış bir anlaşma daha doğrusu olgudan ziyade yorum farkı ile karşı karşıyayız.

    Öte yandan “Moğol barışı” terimiyle işaret edilen istikrar, bilindiği gibi günümüzde de yatırımcılar için büyük bir önem taşımaktadır. Çinggis Han ve evladı döneminde de yatırımlar hâkim sülale üyelerinin ve devlet ricalinin tüccar sermayesini arttırması şeklinde oluyordu. Hanedan üyeleriyle böyle yakın ilişkiler içinde olan tüccarlar “ortak” diye biliniyordu.

    Ortak tüccarlarının faaliyetleri hakkındaki haberler, Kubilay Han ve evladının Çin’deki hakimiyetinin son bulmasıyla (1368) duyulmaz olur. Bugün İpek Yolu diye bilinen güzergah boyunca yol alarak Han şehri Hanbalık’a kadar giden Marco Polo da bu tüccarları tanımıştı.  Bu Han şehri Marco Polo’nun telaffuzu ile zamanla Khanadu olarak bilinmiş ve İngiliz şairi Cooleridge’in şiirlerine de Xanadu şekliyle girmiştir. Bugün Xanadu, Bodrum’da “her şey dahil bir otel” adı olarak yakınımıza gelmiştir. Varlıklarından yüzyıllarca sonrasına ışık tutan bu yollar ve tüccarlar o dönemde ayrıcalıkları ile dikkati çekiyorlardı; vergiden muaf oldukları gibi, devlet görevlisi gibi posta teşkilatından ida stedikleri gibi yararlanıyorlardı. Çinggis Han’ın torunu Möngke Han zamanında ortak tüccarlarının bu ayrıcalıklarına sınırlama getirildi; onlar artık serbest tüccar değil de “devlet tüccarı” olarak Endonezya ve Java seferlerine çıkıyorlardı.

    Bu tüccarlar bu ayrıcalıkları nasıl sağlamışlardı? Bilindiği gibi Çinggis Han’ın ortaya çıktığı Moğolistan’ın doğu kısımları ticaret yolları kavşağında değildi. Çinggis Han başlangıçta o bölgelere gelen Müslüman tüccarların birkaçı ile çok erken dönemlerde ilişki kurmuştu (#tarih, sayı: 58). Asırlardan beri Çin ticaretinde söz sahibi olmaya çalışan Müslüman tüccarlar, Çinggis Han’ın kendilerine karşı olumlu tavrını iyi değerlendirdiler. 1218’de Harzemşah’a gönderilen kervanda 400’den fazla tüccar bulunuyordu. Bunların arasında Orta Asyalı Müslüman tüccarlar önemli bir yer tutuyordu. Tarihteki diğer Orta Asya devletleri gibi tüccarlara karşı olumlu ve açık bir politika izleyen Çinggis Han ve evladı da, kendi adlarının tüccarlar arasında olumlu bir şekilde yayılması için tüccarlara rayiç fiyatın üzerinde ödeme yapıyordu. Kendilerine yakın tüccar sayısı arttıkça, onlara yeni kurulan ordu içinde yer vererek; eski ve yeni açılan güzergah üzerinde kısa mesafe ticareti ile beslenerek; uzun mesafe ticaretine zemin hazırlayarak ilişkileri pekiştiriyorlardı.

    Bilindiği gibi kervan ticaretinde en önemli mesele, dışarıdan gelecek hücumlara, haydutlara karşı yapılan korunmanın sağlanması idi. Bu tedbirler de doğal olarak malların değerini arttırıyordu. Tüccarlar açısından önemli olan iki hususu daha vardı: Bunlardan biri ulaşım giderleri ve bunu sağlamak için alınan tedbirler; diğeri ise kervan yolu boyunca Deli Dumrul gibi dizilmiş irili ufaklı devletler, beylikler, şehir hâkimleri ve kabilelere ödenmesi gereken vergi, yani “bac” idi. Hepimizin bildiği çocuk oyunu “Aç kapıyı bezirganbaşı, kapı hakkı ne alırsın, ne alırsın?” işte tam olarak bu türlü “kapı hakları”ndan bunalan tüccarların içinde bulunduğu durumu yansıtır. Çinggis Han yaptığı seferlerle, doğudan batıya gümrük kapılarını ortadan kaldırdı ve tüccarlar bu “Moğol barışı” sayesinde rahat nefes almış oldular.   

  • Silsileden şecereye…

    Silsileden şecereye…

    SSCB’nin din siyaseti konusunda aldığı tedbirler, Türk cumhuriyetlerinde sadece bir dereceye kadar etkili olabilmiş. O dönemde Tacikistan’da da seküler tavırların yaygınlık kazanması, Sovyetler’in umduğunun aksine, İslâmiyet üzerine yazılmış eserlerin yaygınlaşmasını ve şecere esasına dönülmüş olan bu bölgelerde aidiyet duygusunun gelişmesini getirmiş. 

    Nevruz günü idi. Istanbul Fransız Anadolu Arastirmalari Enstitüsünde (IFEA) tam da Nevruz’a yakışır bir toplantı oldu. Herkesin kendini ancak kendisi gibi düşünenler içinde rahat hissettiği ve farklı düşünenleri görmediği, görse de tahammülü olmadığı bu dönemde karşıt görüşlerin birbirini tamamladığı bir konferansa katılmak ne kadar da iç açıcı idi. Orta Asya’da İslamiyet konusunu ele alan bu konferansı IFEA direktörü Bayram Balcı düzenlemişti. 

    Nevruz günü yapılan konferansta da bu konular çerçevesinde üç konuşmacı vardı. Konuşmacılar her biri Sovyet devri ve sonrasında devletin İslamiyet konusunda aldığı tedbirler ve yaptıkları siyaset hakkında uzman kişiler. Birinci konuşmacı (S. Dudoignon) insanda sanki Sovyet siyaseti çerçevesinde yaşayan İslamiyetin sadece evliyalar çerçevesinde var olabilen halk inancı olduğu izlenimi uyandırıyor; ikinci konuşmacı (A.Khalid) ise Sovyetler devrinde devletin islamiyeti nasıl denetim altına almış olduğunu ve Ufa (Başkurdistan) ve Taşkent’teki iki dini idare müftülerinin ne kadar da devletin politikalarına paralel uyumlu bir idare sergilediklerini gösteriyordu. Üçüncü konuşmacı (A.Muminov) ise S.S.C.B’nin dini idarelerinin başında bulunan kimselerin aslında ne türlü bir eğitimden geçtiklerini, kimlerin yanında yetiştiklerini ve yaşadıkları dönem içinde özellikle 20.yüzyıl başındaki büyük İslam düşünürlerinin eserlerini kendi mahalli dillerine çeviri şeklinde aktardıklarını anlatıyordu. Bunlar arasında Ğılmani adındaki müftü Cemalettin Afgani ve Muhammed. Abdu gibi düşünürlerin eserlerini Arap harfleriyle Kazakçaya çevirmiş. Yani biz bu üç konuşmacı sayesinde S.S.C.B.’nin din siyaseti konusunda aldığı tedbirleri öğrenirken, bu tedbirleri yerine getiren dini idare görevlilerin bizzat modernist islami düşüncelerin yayılması için çalışmalar yürüttüklerini öğreniyoruz. Yani devlet politikası bir dereceye kadar etkili olabilmiş, devlet şemsiyesi altında dini yönetimle görevli olanlar bile din bilginlerinin fikirlerin anlaşılması ve yayılması için gayret göstermişler. Herhalde genelde görülen seküler tavırların yaygınlık kazanmasında o dönemin etkisini görmek mümkünse de, modernist İslam düşünürlerinin eserlerinin çevrilmesine hizmet etmekle din görevlileri bu fikirlerin yayılmasına hizmet etmiş olmuşlar. Öte yandan Tacikistan’da Sovyet politikaları sonucu, pamuk toplamaya gönderilen dağlı ahali de ovaya yerleşince kendi aralarında yaşayan evliya evlatlarını da yanlarında getirmek suretiyle, evliya kültünün daha geniş sahalara yayılmasına sebebiyet vermişler. Kısacası bu konuşmalar genellikle düşünülenin aksine Sovyetler istemeden islamiyetin yayılmasına hizmet etmişler izlenimi uyanıyor. 

    Bu gelişmelerin ilginç diğer bir yanı da, dağdan ovaya ineneler arasında yaşayan evliya evladı ölünce bu kez onların mezarları etrafında yeni ziyaretgahlar oluşması olmuş. Bütün bu olayda benim ilgimi çeken birinci konuşmacının bu olaydan “silsilenin yerini şecere” aldı demesi oldu. Bilindiği gibi silsile hangi yol seçilmişse o yolda yetişmiş ve o yolun şeyhi ve erbabı tarafından liderlik makamına layık görülen kimselere geçerdi. Anlaşılan eğitimli kimseler yetiştirilemeyince bu kez halkın saygı ve sevgisi geçmiş evliyaların evladına yönelmiş. Konuşmacı Tacikistan’ın bu bölgesindeki evliya evladından Dehbidliler diye bahsediyordu. Dehbid adını taşıyan Semerkand yanındaki köy Nakşbendi silsilesinden Mahdum-i Azam’ın yurdu idi. Bugün bile onun türbesi bir ziyaretgahtır. 1996 kışında bembeyaz karlar altında renkli kaftanlarını giymiş her yaştan Özbeğin onun türbesini ziyaret ettiklerini görmüştüm. M. Azam evladı daha sonra Kaşgar ve Yarkent taraflarında da etkili olacaklardı. Demek Tacikistan’daki bu bölge de bu sülaleden nasibini almış. Onlar tarihte Özbekistan’daki faaliyetlerini silsile esasında yürütürlerken, Özbekistan dışında şecere ile hayatlarına devam etmiş görünüyorlar. Sovyet devrinde ise tamamen şecere esasına dönülmüş olan bu bölgelerde aidiyet duygusunun şecere ile varlığını sürdürmüş olması bu gelişmelerde faydalı olmuştur. Kimse kimsenin şeceresini elinden daha doğrusu belleğinden alamadığı için de yaşamaya devam etmişler ve konuşmacının dediği gibi Sovyetlerin siyasetinin beklenilenin tersine sonuçlar doğurmasına sebebiyet vermişlerdir. Kime niyet kime kısmet! 

    Cemalettin Afgani 
  • Gözü körolasıca Appius, seçmen listelerine n’aaptın?

    Appius Claudius hem merkezden taşraya seçmen kaydırmış hem de oy için insanlara “Abi senin oğlanı senatoya alacağız merak etme” diye vaatler yağdırmış ve sonra kendi hazırladığı seçmen listeleri sayesinde iki kere Konsül seçilmiş ve ayrıca iki kere de diktatör olmuş… Appius Claudius son diktatörlüğünün ardından, herkes adama lanet ettiği için kör olmuş ama bence trahoma olmuştur. 

    Tarihin gördüğü en uzun süreli cumhuriyetlerden biri olan Roma Cumhuriyeti’nin sonunu getiren onlarca olay arasında, bir de seçim usulsüzlüklerinin giderek artması sıralanır. 

    Şimdi biliyorsunuz bu Romalılar seçim manyağı. Daha doğrusu seçimle iş başına gelen konsüllerin görev süresi sadece 1 yılla sınırlı olduğundan her yıl seçim yapıyorlar.  Ama tabii seçim yapılıyor yapılmasına da kimler oy verecek? İşte kimin oy vereceğini de her beş yılda bir kurban bayramından önce yaptıkları sayımla belirliyorlar. Kurban bayramını da beş yılda bir yapıyorlar; artık itibardan mı tasarruf ediyorlar orasını bilmiyorum ama zaten krallık zamanından kalma bir gelenek. Aklımda yanlış kalmadıysa bunların krallarından biri ilk  kez “Ulan şu tebayı bir sayalım kaç kişiyiz bilelim, ne aldık ne verdik görelim” diyerek nüfus sayımına kalkışıyor; nüfus sayımı tamamlanınca da kurban kesiyor. Bunlar tabii Roma Krallığı zamanı işleri; nereden baksanız MÖ 6. yüzyıl falan. Öyle bizde bir ara yapıldığı gibi sokağa çıkma yasağı ilan edip adam saymıyorlar diye tahmin ediyorum; o yüzden uzun sürmüş olabilir. 

    Cumhuriyet döneminde de bu gelenek devam ettiriliyor, her beş yılda bir nüfus sayımı yapılıyor, seçmenler belirleniyor, sonrasında da kurban kesiliyor. “Allah kabul etsin” diyeceğim ama şimdi bunlar kurbanı gidip Jüpiter’e falan kesiyorlardır, o kısımları hiç hatırlamıyorum; bu bakımdan kabul olur mu bilemeyeceğim ama önemli olan niyet; bence kabul olmuştur. 

    Her neyse, Roma’da seçimlerde yapılan sahtekarlıklar işte öncelikle bu sayımda yapılıyor. Ama ne hikmetse mesela Roma Cumhuriyeti’nin son yüzyılında, galiba milattan önce 86 ile 70 yılları arasında hiç sayım yapılmayan koca bir 16 yıl var. Zaten bu 16 yılın arkasından sayım yapılıp seçmen listeleri muhtarlıklarda askıya çıktığında seçmen sayısının ikiye katlandığı görülebiliyor. 

    Bu son yüzyıl zaten seçim hilelerinin yoğunlaştığı dönem ama, Roma’da nüfus sayımını yapanın ipleri de elinde tuttuğu çok daha eskiden bilinen bir gerçek. Mesela MÖ 4. yüzyılda bir tür bayındırlık ve iskân bakanlığı ve nüfus müdürlüğü arasında gidip gelen Censor’luk makamına oturan ve bizim “Yol yabdı” diye tanıdığımız, 600 kilometrelik Appian Yolu’nu yaptıran, ilk su kemeri Appian Kemeri’ni inşa ettiren Appius Claudius bu konuda öncü. Appius Claudius, bütün bu imar işlerini (şimdi ben Livy’nin yalancısıyım) hiçbir denetim olmadan yapmış; hiç kimse abiye “Şurayı kaça yaptırdın, buraya kaç para harcadın,” diye sormamış; zira abi senatör listelerini falan hep kafasına göre doldurmuş. 

    Zaten arkadaş seçmen listelerini oluşturacak olan sayımı yapmadan önce de neler yapmış neler… O dönem Roma’da oy hakkı olan 35 kabile var eğer aklımda yanlış kalmadıysa ve bunların sadece dördü şehir merkezinde, diğerleri hep belde belediyesi (Belde belediyesi tamlamasını hayatımda ilk kez kullandım; editörlerimden rica ediyorum, lütfen “Barışçığım iyice suyunu çıkardın, Roma’da belde belediyesi ne ulan?” demesinler). 

    Appius Claudius hem merkezden taşraya seçmen kaydırmış hem de oy için insanlara “Abi senin oğlanı senatoya alacağız merak etme” diye vaatler yağdırmış ve sonra kendi hazırladığı seçmen listeleri sayesinde iki kere Konsül seçilmiş ve ayrıca iki kere de diktatör olmuş. 

    Hepsi yetmiyormuş gibi, dönemin belediye başkanı diyebileceğimiz Aedil’lik makamına daha önce sözverdiği adamlardan birinin oğlu Gnaeus Flavius’un seçilmesini de hileyle sağlamış, gözü kör olasıca. 

    Gerçi şimdi adamın hakkını da yemeyelim. Bu Roma demokrasisi, bildiğimiz demokrasiye benzemiyor; Flavius’a sırf eski bir kölenin oğlu diye uyuz olmuş olabilir bu Romalı tarihçiler. Bu adama “dandik bir belediye başkanıydı” diyen de Livy. Zaten Livy’ye bakılırsa Appius Claudius son diktatörlüğünün ardından, herkes adama lanet ettiği için kör olmuş ama bence trahoma olmuştur. Neticede her ne kadar kanalizasyonu falan bulmuş olsalar da o dönemde hijyen koşulları pek de öyle gıpta edilir cinsten değil.