Başkurtların davetleri sırasında konuklarla ilgilenen, kimlerin konuşacağına karar veren ve kadehleri dolduran kişiye “ayakçı” denir. Politik kültürde idareci kademede gördüklerimizin aslında halk kültürünün bir yansıması olduğunu, tarihteki olguları salt “hâkimiyet” çerçevesinde düşünmememiz gerektiğini anlarız.
Yolculuğa giden insan bir şeyleri geride bıraktığını zanneder. İnsan yolculuğa vücudunu götürmüş olur ve yeni yerlere ayak basar ama aslında zihninin ve gönlünün dağarcığında ne varsa gördükleri oralarda yankı bulur. Gerek İpek Yolu gerekse babam yurdu Başkurdistan’a yaptığım yolculuklar işte tam bu açıdan tarihe bakışımı ve tarihî kaynakları okuyuşumu şekillendirdi ve zenginleştirdi. Bu muhtelif ziyaretlerden birinde, bir davette öğrendiklerim beni halk kültürü ile siyasi kültürün içiçe olduğu durumlar hakkında düşündürdü.
Genelde evsahibinin başrolü oynadığı davetlerde bir masa etrafında oturuluyorsa, örneğin üç-dört saat süren bir davet içinde “teneffüs” adıyla aralar veriliyor ve o sırada bizim halk oyunları dediğimiz türden oyun havaları (biyü) ile oynanıyor. Başkurtlarda bu oyunlar sırasında belden yukarısı sanki at üstünde imişçesine oynamaz; ayaklar at tuyaklarını taklit edercesine müthiş hareketlidir; oynayanlar zemin üzerinde kayıp giderler. Davet süresince de evsahipliği yapan kişi, davete katılanlara söz hakkı veriyor ve o kişi de günün mana ve ehemmiyetine göre bir konuşma yapıyor veya yır denen türkülerden birini söylüyor. Bu tamamen kendisine söz verilen kişinin seçimine bağlı; bazen söz alan kişi hem konuşuyor hem de yırlıyor. Başkurt yır’ları arasında sevda, aşk doğal olarak bir yer tutuyorsa da, birçoğu ya doğa veya tarihî bir olayla ilgili. Onun için de yır’layan kişi zamana ve zemine uygun bir türkü seçmesiyle de hünerini sergilemiş olur.
Akrabalarımı ve halamın yaşamış olduğu Makar köyünü ziyaret ettiğim 2004’te, bir akraba yemeğinde evsahibi olan şahsın davete başkanlık etmediğini, kendi yerine ağabeyine bu görevi verdiğini gördüm. Kadehleri boş bırakmayan ve kime söz verileceğine karar veren kişiye “ayakçı” dendiğini öğrendim. Bu sözcük aslında “kadehçi” anlamına geliyor. Ancak Türkçeye Farsçadan geçen “saki” gibi, yani mevkice aşağıda olanın konumu yüksek olana kadehte içki sunması şeklinde değil. Aslında “ayakçı”, içkileri dağıtan, kimsenin kadehini boş bırakmayan ve davete kol kanat geren kişi. Aynı zamanda o davette kime söz verileceğine de karar veren kişi. “Ayakçı”lık yapan kişi evsahibi de olabilir, başkası da olabilir.
Kendisi tıp doktoru olan bu akrabama, neden davete evsahipliği etmediğini sorduğum zaman o gayet sade bir üslup ile “Ağabeyim, herkesin saygı duyduğu bir kişidir. O ‘ayakçılık’ yapınca, konuşan veya yırlayanlar yalnız misafirleri değil aynı zamanda onu da memnun etmek isterler. Ben de bu arada sofra ile ilgilenebilirim” demişti. Gerçekten yemek boyunca ağabey sürekli olarak yerinden kalkarak masanın etrafında dolaşıyor; boşalmış-azalmış kadehleri dolduruyor; kadehleri doldururken tekrar hal hatır soruyor; sonra da yerine geçerek kime niçin söz verdiğini anlatıyordu.
Bu arada doktor olan evsahibi ve eşi de dışarıda mangal ateşinde yapılan kebapları ikram ediyorlardı. Sofra konusunda gösterilen özen ve iki erkek kardeş arasındaki bu dayanışma ve işbölümü bana tarihte “çifte krallık” dediğimiz olguyu hatırlatmıştı. Bu uygulamada kardeşlerden veya idarecilerden biri daha aktiftir, siyasi veya askerî işlerle meşgul olur; diğeri ise daha çok törensel görevler üstlenir. Tabii bu törenler bazen devlet idaresi ile ilgili olabilir, bazen ruhaniyetle; ancak bu şahsın birinci derecede mi ikinci derecede mi önem taşıdığı, döneme ve belki de kişilere göre değişir. Politik kültürde idareci kademede gördüklerimizin aslında halk kültürünün bir yansıması olduğunu, tarihteki olguları salt “hâkimiyet” çerçevesinde düşünmememiz gerektiğini anlarız. Bütün bu gözlemler, saray kültürü ile halk kültürünün ayrışmış olduğu Osmanlı mirasını tevarüs etmiş olan Türkiye’de ne türlü çözümlemeler vardır sorusunu akla getirmektedir.
Bilindiği gibi Çinggis Han’dan sonraki dönemler genellikle hep imparatorluğun bölündüğü Dört Ulus çerçevesinde ele alınır. Ancak Gizli Tarih’i elçi raporları çerçevesinde değerlendirince, başlangıçta tek merkezli bir yönetim bulunmamış olduğunu anlarız. Biz merkeziyetçiliğe önem verdiğimiz için, kaynakları okurken bu bilgileri görmeyiz bile.
Bu yıl Çinggis Han, yeni oluşturulacak bir müze dolayısıyla, Türkiye-Moğolistan akademik ilişkilerinde karşılıklı görüş alış-verişlerine vesile olacak. Bu çerçevede Çinggis Han hakkında yeni görüşlerin ortaya çıkması da kaçınılmaz.
Bu durum bizi “Çinggis Han’ı nasıl biliriz?” sorusuna yöneltmektedir. Genellikle bu soruya verilen yanıtlar çoğunlukla edilgendir. Onu, dönemini ve seferlerini anlatan tarihçiler, çoğunlukla bu olayları yenilenler ve kaybedenler açısından bize nakleden kişilerdir. Öte yandan birkaç istisna dışında çoğunlukla sonradan yazılan eserler, Çinggis Han’a ve kurduğu hanedana kendi zamanlarının merceği içinden bakan eserlerdir (P. Jackson). Çinggis Han ve kurduğu imparatorluk yeni zaman imparatorlukları ile ilgilenen günümüz tarihçilerinin ve hatta sosyal bilimcilerin de ilgisini çektiği için bu konuda birçok çalışma yapılmakta ve görüşler değişmektedir. Ancak bu değişim, tarihî kaynaklardaki ifadeleri geçersiz kılmaz; sadece yeni algılamalar ortaya çıkarır. Bazen de aşağıda görüleceği gibi, önceden önem verilmemiş bazı kaynakların ön safa çekilmesine sebebiyet verir; böylece bilgilerin ağırlık noktası değişir.
Eserlerini hükümdarların kanatları altında yazmış tarihçiler yanında, bir de gezginlerin ve elçilerin raporları vardır. Çoğu Çinli olan gezgin ve elçilerin raporlarında ise da olaylar onların kendi gözlemleri çerçevesinde ele alınmıştır. Bu yüzden de bu tür seyahatnameler “tarih” diye bildiğimiz eserler kadar güvenli sayılmazlar ve çok kullanılmazlar. Bu çerçevede Çinggis Han’ın kuzey Çinli veziri (1218); kendisine ölümsüzlük iksiri hakkında bilgi vereceğini umduğu Daoist rahip (1221-24); Çinggis Han’ın Kuzey Çin’deki ulus beyini ziyaret eden Song elçisi (1221) ve Ögedey Han zamanında gelen ikinci bir Song elçisi (1237) bize o dönemin ilk izlenimlerini verirler. Bunlardan ikisinin yakın zamanlarda Türkçeye çevrilmiş olması bizim başvuru kaynaklarımızı zenginleştirmiştir. Cengiz Han’ın Ölümsüzlük Arayışı adıyla Gülşah Hasgüçmen tarafından İngilizce çevirisinden dilimize aktarılmıştır. Eser titizlikle yürütülmüş bir çalışmanın ürünüdür (2019). Song elçilerinin raporları ise Doğu’da ve Batı’da bu konuda yapılmış çalışmaları notları ile karşılaştırarak, Mustafa Uyar ve Ankhbayar Danuu tarafından Türkçeye kazandırılmıştır (2012). Ancak isimlerin Çinceden Rusçaya oradan da Türkçeye aktarılması transkripsiyon problemleri yaratmıştır. Öte yandan eser, Türkiye’de yetişmiş bir Moğol tarihçisi olan Ankhbayar’ın Moğolistan’da yapılmış çalışmaları da içeren açıklamaları açısından önem arzeder.
Bilindiği gibi Çinggis Han’dan sonraki dönemler genellikle hep imparatorluğun bölündüğü Dört Ulus çerçevesinde ele alınır. Ama hiçbiri, merkezî bir ordu etrafında bir emir-kumanda zinciri kuran bu hükümdarın hangi sebeple imparatorluğunu evlatlarına tek merkezli olarak bırakmadığını açıklamaz. Biz tarihteki göçebe topluluklara bakarak, mirasın paylaşılması için babanın ölümünün beklenmediği bir ortamda bu bölünmenin gerçekleşmiş olduğunu varsayarız. Bu olayla ilgili tarihî belge, Çinggis Han’ın hanımı Börte’nin Gizli Tarih’teki uyarısıdır; bu uyarı üzerine uzun tartışmalar sonucunda miras hukukuna aykırı olarak memâlikin “tek elde” (ikinci oğul Ögedey) toplanmasında anlaşmaya varılır.
Peki eğer durum böyle ise imparatorluk nasıl olup da dört oğul arasında paylaştırılmıştır? Ayrıca daha sonraki Dört Ulus, dört oğulun evlatlarını içermez; evlatlar arasında en küçük oğul Toluy soyu öne çıkar; bu arada Ögedey evladına ise sahneden el çektirilir. Bu mücadelelerden anladığımız, Dört Ulus’un zamanla oluşmuş olduğudur. İşte tam bu bağlamda Ögedey Han zamanında (1229-1241) ikinci Song elçisinin raporunda “memleketi idare edenler 8 kişidir” diye bir ifade vardır (Uyar ve Danuu 2013: 46). Gizli Tarih’i (§ 255) bu gözle inceleyince, bu 8 kişinin Çinggis Han’ın kardeşleri veya evladı (4 kişi) ve Ögedey de dahil 4 oğlu olduğu anlaşılmaktadır. Kısacası Gizli Tarih’i elçi raporları çerçevesinde değerlendirince, başlangıçta tek merkezli bir yönetim bulunmamış olduğunu anlarız.
Dörtlü yönetim diyebileceğimiz bu idare şekli, sadece Moğolların tarihine ait değildir. Bizans kaynakları da Batıtürklerinde 8 hükümdar olduğundan bahsederler. Biz merkeziyetçiliğe önem verdiğimiz için, kaynakları okurken bu bilgileri görmeyiz bile. Tekrar Senegal atasözüne dönecek olursak: “Beyaz adam bildiğini görür”.
Orhun Yazıtları, Türk dilinde yazılmış, içinde “Türk” adı geçen en eski yazılı kaynak. 8. yüzyılın başlarına tarihlenen anıtlar, 1889’da Yadrintsev tarafından tekrar keşfedildi; 1893’te Thomsen tarafından tercüme edildi. Bilge Kağan, kardeşi Kültigin ve veziri Tonyukuk adına yaptırılmış olan dikilitaşlardaki yazıtlar, dönemin siyasal dengelerine, yönetim geleneklerine ışık tutuyor.
Uzanıp dokunabilecekmiş gibi yakın, hiç gelmeyen ufuk kadar uzak atlas gökyüzü altında uçsuz bucaksız uzanır Moğolistan bozkırları. Beyaz keçeden yurtlar, göz alabildiğine uzanan yeşil otlaklar arasında rastgele serpiştirilmiş, seyrek inciler gibi parlar sabah güneşiyle. Bu yurtların eşiğinde oynayan, teni rüzgar kavruğu, gözleri badem çocukların yüzleri, uzun aylar boyu süren sert kıştan sonra gelen bir nefeslik yaz gibi seyrek, sıcak ve kısa süreli güler.
Orhun Nehri işte böylesine büyüleyici ve bir o kadar da hoyrat bir coğrafyada, Hangay Dağları’nın derinliklerinden Baykal Gölü’nün sularına doğru, salına kıvrıla, nazlı ve umarsızca akar. Yolculuğu boyunca da koynunda, kadim Moğol kentlerinden Budist manastırlara kadar geniş bir çeşitlilikte zenginlikler saklar. Orhun Yazıtları ise, Türk kültür belleğinin en önemli yapıtaşlarından biri olarak, bu zenginlik yelpazesi içinde bizim için ayrı bir parıltıya sahiptir.
Orhun Yazıtları, Türk dilinde yazılmış, içinde “Türk” adı geçen en eski yazılı kaynak. Türk tarihi, dili, gelenekleri ile ilgili bir çok araştırmaya temel olmuş, destek vermiş bir temel taşı. Bilge Kağan’ın “Türk kağanı Ötüken ormanında otursa ilde sıkıntı yoktur” tavsiyesini dinlemeyip uzak coğrafyalara ulaşmış, yeni dünyalar, yeni hayaller kurmuş bir kültürün yazdığı öykülerin ilk cümlesi.
Orhun yazıtları tabiri genel olarak Göktürk dönemine ait, Orhun Nehri Vadisi’ne yayılmış irili ufaklı 13 yazıt ve bu yazıtların etrafındaki mezartaşları, balballar, kitabeler ve çeşitli heykellerden oluşan anıt yapılarını kapsar. Ancak bunların arasında en çok bilinen ve en detaylı bilgiyi günümüze kadar korumayı başaranları 2. Göktürk Kağanlığı hükümdarı Bilge Kağan, kardeşi Kültigin ve veziri Tonyukuk adına yaptırılmış olan dikilitaşlardır.
Bilge Kağan, ordu komutanı kardeşi Kültigin ve babası İlteriş Kutluğ Kağan ile onun ölümünden sonra yönetimi devralan kardeşi Kapgan Kağan’ın vezirliğini yapmış olan Tonyukuk’un da desteğiyle 18 yıl boyunca 2. Göktürk Kağanlığı’nı başarı ile yönetti. 8. yüzyılın başlarında, önce Tonyukuk, daha sonra Kültigin ve Bilge Kağan adına dikilen yazıtlar üslup ve içerik olarak birbirinden farklılık gösterse de; bu dönemin siyasal dengeleri, yönetim gelenekleri, elde edilen başarılar, katlanılan zorluklar ve yapılan hataların ele alındığı metinler olarak oldukça önemlidir.
Tonyukuk yazıtı kendi ağzından, daha sade bir dille Çin esaretinden kurtuluşu, savaşları ve kendi hizmetlerini anlatır. Diğer iki yazıt, Bilge Kağan’ın ağzından daha çok geçmişin muhasebesi, geleceğe dair öğütler ve kaybettiği kardeşi Kültigin için duyduğu üzüntü üzerine yoğunlaşan öyküsel bir anlatımı takip eder. Bazı kaynaklar, Bilge Kağan ve veziri Tonyukuk’un arasındaki yönetimsel fikir ayrılıklarının bir süre sonra gözardı edilemez boyutlara vardığından ve bu durumun ikilinin arasını giderek daha açtığından bahseder. Kim bilir, belki de uzun süre kader ortaklığı yapmış iki güçlü karakterin geriye bıraktıkları miraslarının birbirinden böyle farklı olması, hatta yazıtların aralarında neredeyse 400 kilometre mesafe bulunması, bu düşünsel ayrılıkların fiziksel dünyada vücut bulmuş halleridir.
“Zamana Tengri hükmeder, insanoğlu hep ölmek için doğmuş”.
Orijinaller müzede, replikalar arazide Bilge Kağan ve Kültigin anıtlarının orijinalleri, ören yerinde TİKA tarafından yaptırılan bir müzede korunup sergileniyor. 400 kilometre ötedeki Tonyukuk anıtı ise özgün yerinde ziyaret edilebiliyor.
Bilge Kağan, kaybettiği kardeşi Kültigin’in hüznüyle kitabeye bu cümleyi işletirken aklından neler geçiyordu bilinmez. Ancak dile getirdiği, aslında insanoğlunun en başından beri kovaladığı, geride bir şeyler bırakabilme telaşına ışık tutuyor ve kendisinden sonra olacakların haberini önceden vermek istiyor gibi. Çünkü Göktürkler’in tarih sahnesinden silinmesiyle birlikte, Bilge Kağan’ın öyküsü de zamanın sonsuz devinimi içerisinde uzun yüzyıllar boyunca insan hafızasından kayıp gitti. Arkasında birkaç gezgin günlüğünde “Taşa yazılmış, bilinmeyen bir dil” notu dışında bir şey bırakmadan…
Orhun Vadisi’nin bu sessiz muhafızlarının yalnızlığı, 1889’da Rus Coğrafya Cemiyeti adına Moğolistan’da araştırmalar yapan Nikolay Mihayloviç Yadrintsev tarafından tekrar keşfedilip, 1893’te Danimarkalı bir dilbilimci olan Vilhelm Thomsen tarafından tercüme edilene kadar sürdü. “Okuyanın olmadığı yerde öyküler de ölür” dermiş gibi.
Şu sıralar belki de en sık duyduğumuz cümle ne zaman normale döneceğiz? Genellikle herkesin farklı bir “normal” i olduğunu göz ardı ediyoruz. Tarihe değişmez, homojen bütünlükler içinde bakmayı seviyoruz. 10. yüzyıl başlarına ait bir yazılı kayıt, “Türk” doğmanın ve olmanın tek bir reçetesi olmadığını gösteriyor.
Bugünlerde en çok sorulan sorulardan biri de “ne zaman normale döneceğiz?”. Soru sanki bir tek “normal” varmış gibi soruluyor. Evet, genellemeyi seviyoruz; bazı konuları daha iyi kavramamıza da yardım ediyor; ancak öte yandan normalliğe homojen bir olgu gibi bakıp evvelce herkesin farklı bir “normal”i olduğunu gözardı ediyoruz.
Tarihe değişmez, homojen bütünlükler içinde bakmayı seviyoruz. Böyle yapmak hem kolay olduğu işimize geliyor hem de yaklaşımımız, ideolojimiz ne olursa olsun “konuyu bildiğimiz şekilde” anlamış oluyoruz. Buna en güzel örneklerden biri, “tarihte kimin Türk olduğu” meselesidir. Türk olmanın tek bir reçetesi varmış gibi, tarihten bildiğimiz büyük veya bilmediğimiz küçük grupların “Türk” olduklarını saptadıktan sonra mesele hallolmuş oluyor. “Bunlar Türk olarak ne yapmışlar emelleri ne imiş?” gibi soruların cevabını aramaya bile teşebbüs etmiyoruz. “Türk olmaları bizim için yeterlidir; hatta yazmayı bir kenara bırakın Türkçe konuşup konuşmadıklarını bile araştırmamıza gerek yoktur” diyoruz.
Ancak bazen karşımıza öyle bir veri gelir ki bütün bunları düşünmemizin yanında “Türk neyi tanımlıyor?” sorusu da karşımıza çıkar: 10. yüzyıl başlarına ait kayıtlarda ezber bozan ifadeler vardır ve kimin kim olduğunu ve kimin elinin kimin cebinde olduğunu anlamak zordur. Tabii bu zorluğu yaratan unsurların en önemlilerinden biri de bizim bakışaçımız ve düşünce kalıplarımızdır.
10. yüzyıl başlarına ait bir kayıtta, bugünkü Çin’in kuzeybatısındaki Gansu’daki hanın vefat etmesi üzerine, Türk Bayırkular ile Oğuz Ügesi’nin onun yerine yeni birisini “hanladıklarını”, yani seçtiklerini görüyoruz. O dönemde beyler duruma hakimdir ve bu hakimiyeti hanlarla paylaşmaktadır. Problem, bundan sonrası için verilen bilgilerdedir. Tarduşlardan 30 kişi ile Oğuz Ügesi’nin kumandanları, “Türklere kaçmaması için” geceleri bu yeni hanın başında beklemektedir!
Bizim bugünkü anlayışımıza göre Uygurlar da, Bayırkular da, Oğuzlar da Türktür. Haydi diyelim burada kavmiyet anlayışı var; Uygurlar ve Türkler kendilerini farklı etnik gruplar görüyorlar. Ancak Göktürk dediğimiz Kadim Türk devletinin Uygurlar tarafından çökertilmesinin (734) üzerinden 200 yıl geçmiştir. Orhun’da değil de Gansu civarındaki bu Türkler kimdir? Ayrıca Tarduş adı, 200 yıl evvel Kadim Türk kağanlığında batıyı temsil eden idari bir bölüm iken (Bilge Kağan gençken Tarduş şad idi) artık kavmiyet kazanmış bir birim olarak görünür. Batı Göktürkler değil de Orhun merkezli Kadim Türklerin batı kanadı (Tarduş), Hoço-Beşbalık ile Altay ve Kingan dağlarını kapsayan bölgeyi içeriyordu. Demek ki bu bölgedeki Tarduşlar eskiden idari birim iken kavmiyet kazanmışlardır.
Diğer bir konu da Bayırkular’dır. Bunlar Kadim Türkler zamanında eski Tegreglerden kopmuş, kendi başına buyruk bir boy idi. 640’larda, başlarındaki lider ile Çin’e tâbi olmak istemişlerdi. Daha sonra zor kullanarak devlete vergi ile bağlanmaları sağlanmıştı. Durumdan memnun değillerdi; aralarından biri 716’da Kapğan kağanı öldürmüştü. Bunlar 10. yüzyıl başında “Türk Bayırku” olmuşlardır. Evvelce Türk olmayan Bayırkular, şimdi nasıl “Türk” olmuşlardır? Burada sanki burada bir organizasyon özelliğine işaret edilmektedir.
Kısacası, Kadim Türk devletinin son bulmasından sonra geçen 6-7 kuşak içinde küçük gruplaşmalar kavmiyet kazanmalarıyla dikkati çeker. Belgenin tamamında daha başka gruplar da vardır; hepsinin dili Türkçedir. Bu kadar değişik grup neden bu bölgeye gelmiş ve 10. yüzyıl başında hangi pastayı paylaşmak istemişlerdir?
Uygurlar Orhun bölgesinde iken ticari işlerde (#tarih, sayı: 71) Soğdlarla çok sıkı bir işbirliği içinde idiler. Zamanla kendileri de ticaret konusunda maharet kazanarak Gansu, Hoço bölgesine sızmaya başlamışlardı. Buranın cazibesi, ticaret yollarının kavşak noktasında bulunması idi. Burası yalnız doğu-batı değil, kuzey-güney yönüne de erişmek için de elverişli idi. Özellikle denize açılan güney Çin ile ilişkiler önem taşıyordu. Onun için de yalnız Uygurlar değil, Tarduş, Tölis gibi buranın eski ahalisi de yeniden buraya gelmişti.
Kısacası sadece iki cümlenin analizinde bile, Türklerin tarihinde kavimleşerek eski kimliği daha ufak çapta taşıma veya kimlik oluşturma süreçlerinin önemini görüyoruz. Ayrıca tarihte gördüğümüz dinamizmin, bu yeniden ve yeniden kendini inşa süreci ile ne kadar bağlantılı olduğu ortaya çıkıyor. Hani “küllerinden doğmuş” derler ya… Küllerden büyük devletler de irili ufaklı kendi başına buyruk gruplar da doğar; kısacası tek tipten söz edemeyiz.
Roma hukukunda dikkati çeken kanunlardan bir tanesi de yine Jüstinyen’in çıkardığı karantina kanunu. Ancak ne yazık ki çok geç gelen bir kanun ve bu yüzden Roma İmparatorluğu’nun görkemli günlerinin sona ermesine engel olunamıyor. Özellikle veba yüzünden yüzbinlerce insan öldüğü için ekonomi çöküyor; vergi verecek adam da kalmadığından hazine göçüyor.
Karantina, kavram olarak tahmin edebileceğiniz gibi İtalya’dan geliyor; dolayısıyla bu günlerde nasıl da bunun bir İtalyan icadı olduğuyla, efendim veba salgını sırasında gemiler kıyıda 40 gün bekletildiği için Venedik dilinde 40 gün anlamına gelen karantina tabirinin ortaya çıktığını falan okumuşsunuzdur. Ama aslında bu, uygulamanın kendisinin değil de, tabirin tarihçesi.
Zira aklımda kaldığı kadarıyla Eski Ahit’te bile karantina var. Var da adı karantina değil. İnsanların zaten sürekli ortada olan şeylere, kimi zaman ancak binlerce yıl sonra isim koyması her zaman ilginç gelmiştir. Henüz karantina kelimesi olmadığı için Eski Ahit’in başlarında bir yerlerde uzun uzun anlatılan -şimdi ben de aklımda kaldığı kadarıyla yazıyorum- şöyle bir şey olması lazım: “İsrailoğullarına de ki, kimin cildinde bozukluk varsa ya da kim cildinde bozukluk olan bir ölünün cenazesini kaldırdıysa hepsini şehir dışına çıkarsınlar, erkek-kadın hepsini şehir dışında tutun…”gibilerinden bir şey. Tabii cilt hastalığı derken cüzzamdan bahsediyor; yoksa “Vay sen egzama olmuşsun, hadi yallah” veya “Vay senin çok kepeğin var, tak sepeti koluna” dersen dükkanda adam kalmaz. Gerçi anladığım kadarıyla saçların sürekli yağlandığı bir dönemde geçiyor olaylar; çok fazla kepek sorunu olduğunu da sanmıyorum.
Eski ve Yeni Ahit’ten aklımda kalan genel olarak insanların sürekli mayasız ekmek yediği ve saçına başına zeytinyağı sürdüğü. Başka bir yerde de yine muhtemelen cüzzama yakalanan bir kraldan bahsediyordu: “Allah onu cüzzamla cezalandırdı, o yüzden hayat boyu yalnız başına ayrı bir yerde izole yaşadı, ülkeyi oğlu yönetti”. Kitapta, hastalığından şüphelenilen adam sürekli olarak 7 gün bir yere kapattırılıyor; düzelmezse bir 7 gün daha. Zaten karantina da ilk önce trentina, yani 30 gün sürüyormuş. 14. yüzyıla gelene kadar 7 gün 30, sonra da 40 güne çıkmış, olmuş bize karantina.
Eski Ahit’te uzun uzun başlarda bir yerlerde şöyle bir şey olması lazım: “İsrailoğullarına de ki, kimin cildinde bozukluk varsa ya da kim cildinde bozukluk olan bir ölünün cenazesini kaldırdıysa hepsini şehir dışına çıkarsınlar, erkek-kadın hepsini şehir dışında tutun…” Tabii cilt hastalığı derken cüzzamdan bahsediyor; yoksa “vay sen egzama olmuşsun, hadi yallah” veya “vay senin çok kepeğin var, tak sepeti koluna” dersen dükkanda adam kalmaz.
Tabii Eski Ahit bir yana, geçen ay bahsettiğim Roma’ya modern tıbbın tohumlarını atan Yunan hekimler de bulaşıcı hastalıklarla mücadelenin öncelikle hastalığı bulaştırmamak olduğunu biliyorlar. Eğer yanlış hatırlamıyorsam, bizim Bergamalı Galen de vebalı, veremli, cüzzamlı hastaları izole etmek gerektiğinin farkında. Ancak bunların kağıda geçirilmesi için 6. yüzyıla kadar beklememiz lazım.
Kimilerine göre Roma’nın en büyük imparatorlarından, bana göre de İstanbul’un en büyük belediye başkanlarından olan Üsküp göçmeni Jüstinyen, bir yandan Nika İsyanlarıyla diğer yandan Sasanilerle, Vandallarla, Gotlarla savaşıyor; üçüncü bir yandan da vebayla boğuşuyor. Üsküp’ün çocuğu, İstanbul şehremini Jüstinyen bunların üstesinden gelmekle kalmıyor, aklımda kaldığı kadarıyla neredeyse bugünkü İtalya’yı tamamen Roma’ya tekrar kazandırıyor. Bildiğimiz haliyle Ayasofya’yı, Yerebatan sarnıcını falan inşa ettiriyor. İstanbul’u İstanbul yapan şeylerin yarısı Jüstinyen’den kalma yani. Üstelik hani “dış güçler, mış güçler” diye konuşmaya hakkı olan ender insanlardan. Ha, ama abiyi biz bunların hiçbiriyle değil de en çok hukukçuluğuyla tanıyoruz; zira Roma Hukuku hakkında bildiklerimizin hemen hepsini kendisinin yazıya geçirdiği kanun külliyatına borçluyuz.
İşte bu kanunlar arasında dikkati çeken bir tanesi de yine Jüstinyen’in çıkardığı karantina kanunu. Ancak ne yazık ki çok geç gelen bir kanun ve bu yüzden Roma İmparatorluğu’nun görkemli günlerinin sona ermesine engel olunamıyor. Özellikle veba yüzünden yüzbinlerce insan öldüğü için ekonomi çöküyor; vergi verecek adam da kalmadığından hazine göçüyor. Jüstinyen’in aklına bir karantina kanunu çıkarmak maalesef veba salgının tepe noktasından sonra geliyor. E, bir yandan savaş da var; bilhassa Suriye’de Araplarla ve Sasanilere didişmelere can yetmiyor tabii. Adamcağız neredeyse Roma İmparatorluğu’nu tekrar dünya lideri yapacakken, son büyük imparator olarak tarihe geçmekle yetiniyor.
Romalı bilge Cato’nun, lahanın bütün hastalıklara iyi geldiği yolundaki görüşü; Yunan hekimlerin gelmeye başlamasıyla iyice zayıflamış. Milliyetçi muhafazakar Romalılar dirense de Yunan tıbbı kısa sürede Roma’da hâkim tedavi yöntemi hâline gelmiş. Bizim Gemlikli Asklepiades de, bakmayın, her gelene ilaç olarak dayamış şarabı, dayamış istirahati, dayamış salıncağı (evet, o dönem reçeteye salıncak yazılabiliyor). Tam kebap.
Aklımda yanlış kalmadıysa her tür gelişme gibi hastalıkların da batıl inançlarla açıklandığı Roma’da, bu kötü alışkanlık Bilge Cato’nun zamanına kadar sürüyor. Şimdi ona da bilge diyoruz da, o da o zamanların bir bilgeliği. Yoksa lahananın her şeye iyi geldiğini düşünen; zaten daha ortada ırk, millet falan yokken ırkçı ve milliyetçi olabilmiş; Kartaca ve Yunan düşmanı bir adam. İki lafının biri “Kartaca yok edilmelidir” (ve edildi de). Al olduğu hâliyle koy İkitelli Bacanak Kahvehanesi’nde sobanın yanındaki masaya, zerre sırıtmaz p…..nk. Bütün gün yanındakilerle ona buna hakaret edip arada bir kahvede ihaleli batak oynayanlardan “Ya Cato dayı az sus ama artık ya; ihtiyarsın diye bi şey demiyoruz, benim Kartacalı arkadaşlarım da var; onlarla kız alıp verdik, eniştem Kartacalı ama ondan mert adamı zor bulursun” diye tepki görür en fazla. Yani bana sorsanız bilge falan demem. Zaten bizim kelle paçacı, “çaya tereyağ koyun öyle için” diyenler gibi her hastalığın çaresinin lahana olduğunu ileri sürmesi yeter. Lahanacı derim daha iyi. Resmen tam telefonla “Savcılıktan arıyoruz, bir torbaya iki kilo sesterce koyup Agora’daki çöpün yanına koyun” diye dolandırılacak adam ama, işte devir Roma devri, telefon yok, bir şey yok.
Yanılmıyorsam bizim lahanacı Cato, özellikle o dönem Yunan şehir devletlerinden denklik için C-1 dil belgesini alıp Roma Cumhuriyeti’ne hekimlik yapmaya gelenlerden şikayetçi. Kendi lahana teorisi sarsılacak ya, ölümüne korkuyor akın akın Roma’ya gelen Yunan asıllı hekimlerden. Bu lahanacı Cato ve bir takım büyük resmi görme heveslisi bazı Romalılar, Yunan hekimlerin “ilaç veriyorum” diyerek hastaları zehirlediğini; kullandıkları ilaçların zehir olduğunu, bütün bunların da Big Pharma’nın işi olduğunu falan ileri sürüyorlar. Lahanacı Cato da sözü geçen eden bir adam olduğu için Yunan hekimlerin Roma’ya girişini engellemeye çalışıyor ama, geçirdikleri hastalıklara Cato’nın lahanasının değil de Yunan hekimin “ye” dediğinin iyi geldiğine uyanan Romalılar sayesinde bu engelleme de bir işe yaramıyor.
Böylelikle milliyetçi muhafazakar Romalılar dirense de Yunan tıbbı kısa sürede Roma’da hâkim tedavi yöntemi hâline geliyor. Başta Gemlikli Asklepiades olmak üzere Bergama, Efes, Milet Tıp Fakültelerinin en parlak öğrencileri Roma’ya Yunan tıbbını kabul ettiriyor. Bizim Gemlikli Asklepiades, aslında Roma’ya öğretmen olarak gidiyor ama bakıyor o işte fazla para yok, hekimliğe geçiyor (“21. yüzyılda herkes kariyerinde birkaç farklı meslek değişikliği yapacak” diyen fütüristlere gelsin bu da: Al anacım 22 yüzyıl önce de insanlar kâh öğretmen kâh hekim olabiliyor, sizin havanız kime?). Şimdi bizim Gemlikli Asklepiades de, bakmayın, her gelene ilaç olarak dayıyor şarabı, dayıyor istirahati, dayıyor salıncağı (evet, o dönem reçeteye salıncak yazılabiliyor). Tam kebap. Doktorlar, tüm hastalar çok memnun tabii.
Julius Caesar daha da ileri giderek, dünyanın dörtbir yanındaki hekimlere otomatikman Roma vatandaşlığı vereceğini duyurunca bu süreç de hızlanıyor tabii. Yetişmiş insan gücü “Green Card” ve “Blaue Kart”e vaadiyle oluk oluk Roma’ya akıyor. Bu sırada tıp da giderek ticarileşiyor tabii. Eğer yanlış hatırlamıyorsam bugün kazılarda falan yüzlerce farklı marka göz kremi çıkıyor mesela; yani her göz doktoru kendi markasında göz kremi üretiyor. Yıldız doktorlar deli gibi para kazanmaya başlıyor. Hatta Claudius’un saray hekimi Koslu Xenophon, aldığı yılda 500 bin sesterce maaşla 30 milyon sesterce’lik bir servet biriktiriyor; bir de üstüne “Sırf özelde olsam çok daha fazla kazanırdım” diye yakınıyor. Herif haklı bu arada; zira aynı dönemin yıldız doktoru Marsilyalı Charmis’in sadece vizite ücreti 200 bin sesterce. Ha “bunlar nasıl bir paralar” derseniz, emin olun çok bir paralar. İlla kıyaslamak isterseniz alım gücü olarak sesterce yerine doğrudan Dolar koyun, üç aşağı beş yukarı fikir verir. Koslu Xenophon Kos’u, Marsilyalı Charmis Marsilya’yı satın alır da üste Holosko + bir miktar para kalır.
Ha ama bu çılgınlık bir noktada düzeliyor tabii. Zaten düzeldiği için günümüzde kimse tıbbi tedaviden dolar milyarderi olmaya kalkmıyor; gelişmiş ülkeler gelişmemiş ülkelerin parlak doktorlarına kancayı takmıyor; gelişmemiş ülkelerdeki parlak doktorlar da tası tarağı toplayıp soluğu Roma’da almaya kalkmıyor. Aradan geçen 2 bin yılda insan sağlığının toplum sağlığı demek olduğunu; sağlığın metalaştırılmasının, insan sağlığını parayla satmaya kalkmanın, yeri geldiğinde sadece o insan değil tüm halk için felaketlere yol açacağını falan neyse ki öğrendik. E o kadar da eşek değiliz.
Özellikle kuzeydeki göçebe halklar önce derin çukurlar kazar, gıda maddeleri ve ticaret mallarını bunların içinde saklardı. “Ora/oro” adı verilen bu çukurlar, ticaret yollarının kontrolü ve konaklama açısından kritik, stratejik öneme sahipti. Bu yeraltı ambarları, Uygurlardan sonra Moğolların başkenti Karakurum’a giden hatlarda karşımıza çıkmaktadır.
Yolculuklarda mola, hepimizin ihtiyaç duyduğu bir olgudur. Anadolu’daki Selçuklu kervansarayları tüccarların mola verdikleri yerlerdi. Özellikle 12-13. yüzyılda yapılmış olan kervansaraylar muhteşem yapılar olduğu için, kervansaray kelimesini kervanlar için yapılmış saraylar gibi algılarız. Öte yandan saray kelimesinin bazı Türk dillerinde ve Rusçada “ahır, depo” anlamında da kullanıldığını düşünecek olursak, bu yapıların yalnız mola verme yeri değil aynı zamanda tüccarlar için depo işlevi de gördüğünü anlayabiliriz.
Başkurtların bır kısmı, hayvanların kalması için evin yanına ahşap veya dallardan örülerek oluşturulmuş yapılara-depolara “saray” der. Bu açıdan Altınorda-Saray şehrini, içinde Dolmabahçe gibi saraylar olan bir şehir olarak değil de hem hanların ordasının bulunduğu yer hem de ticaret mallarının, daha doğrusu hazine gibi kıymetli şeylerin deposu olarak algılayabiliriz. Özellikle kuzeydeki göçebe halklar önce derin çukurlar kazar, gıda maddeleri ve ticaret mallarını bunların içinde saklardı. Bu çukurlara verilen “ora/oro” adı Uygur vesikalarında görülür. Kazmak karşılığı olan “or-” fiilinden gelen bu kelime halen Kırgızlar ve Başkurtlar arasında aynı anlamda yaşamaktadır (H. Şirin).
Hududülalem adını taşıyan coğrafi eserde (10 yüzyıl), kendilerinden Dokuzoğuz diye bahsedilen Uygurlardan (744-840) misk, kara-kızıl-yollu tilki kürkü, gri sincap kürkü, samur cinsleri, gelincik kürkü, “khutu” boynuzları ve yak tüyleri geldiği belirtilir. Uygurların kuzeyindeki Kırgızlardan da İslâm dünyasına misk, değişik kürkler, “khadang-khalanc” denilen denilen ahşap ve “khutu” boynuzundan yapılan bıçak sapları geliyordu. Bu tür malzemelerin yol boyunca “ora/oro”larda saklandığını düşünebiliriz. Şeyh Süleyman Efendi “ora”yı “ambar-ı zemin” diye açıklamış (Radloff 1888, I:1048b). Ticaret yolları boyunca dizilen bu yeraltı ambarları, Uygurlardan sonra Moğolların başkenti Karakurum’a giden hatlarda karşımıza çıkmaktadır. Hatta bu yeraltı ambarlarının denetçisi olan kişiye “oraçı” deniyor ve bunlar hazineci gibi önemli bir mevkiye sahip oluyordu (Qiu Yihao).
Aynı terimi kullanan bugünkü Kırgızlarda da “oro”lar bir insan boyundan derindir. Kuzey taraflarına göre daha sıcak olan Kırgızistan’ın güney taraflarında ise soğuk bir ortam yaratabilmek için bu ambarlar beş metre derinliğe kadar iner. Yazın yapılan kımız bile bu “oro”larda uzun zaman saklanabilir. Kımız için “oro”nun dibine konulan kımız tulumunun etrafına nehirlerden toplanan “saltaş” denilen bir taş diziliyor; bu taş yerden soğuğu çektiği için buzdolabı gibi bir ortam yaratılmış oluyor. Saklanmak istenen maddelerin üstüne bir dikey kütük (türkük) ve birkaç yatay kütük (bakan) konuluyor, böylece sanki ızgara gibi bir satıh oluşuyor; bunu üzerine de sığır derisi seriliyor, onun üzeri de toprakla örtülüyor (Ö. Abraimov).
Başkurtlarda ise aynı iş için “mögerep” denen bir çukur kazılır ve derinlik ihtiyaca göre değişir. Saklanmak istenen maddeler çukurun içine konduktan sonra üstü saman, sonra toprakla örtülür. Tam bir yeraltı ambarı konumunda “mögerep” havalandırma borusu ve bağlantılı depoları da olabiliyor. Bu depolarda yaz-kış patates ve diğer sebzeler de saklanır (Ahat Salihov). Patates bizde Erzurum’da da 2 metre derinlikteki çukurlarda saklanır ve bunlara “kartol çukuru” denir.
Kaşgarlı Mahmud bu yeraltı ambarlarından “buğday, turp gibi gıda maddelerin saklandığı çukur” diye bahseder. Hududülalem’in bize verdiği bilgiler ışığında tarihte Kırgız ve Uygurların bu yeraltı ambarlarını yiyecekten çok Sudanlı Şukriyeler gibi (#tarih, sayı: 69) ticaret emtiası için kullandıklarını düşünebiliriz. Ticaret yolları üzerindeki yeraltı ambarlarının korunması gerektiği için de, bunların bulundukları yollar ve yolların geçtiği toprak üzerinde sahibiyet ve hakimiyetin önemi ortaya çıkmıştır. Tarihte Uygurların bu hatlar üzerinde yerleştiklerini ve çeşitli yeraltı veya yerüstü ambarlarla kendilerine “mola” verme imkanı yarattıklarını da görebiliyoruz.
Tarihte bütün göçebeler, “yatak” dedikleri yerleşik düzene özenmemiştir. Macar Türkolog Ármin Vámbéry’nin 19. yüzyılda karşılaştığı bir göçebe kadın, “Nasıl yani, hiç yer değiştirmiyorlar mı? Ancak ölüler yer değiştirmez” demişti. Toroslar’dan genç bir Sarıkeçili ise “şehri nasıl buldun?” soruma “şehre indim, çok basık” diye cevap vermişti. Arazi çalışması ve ayrıntılar üzerine…
Göbeklitepe’ye rağmen hâlâ yerleşikliği göçebeliğe üstün gördüğümüz için, göçebelikten yerleşikliğe geçiş nasıl olmuştur sorusunu sormayız bile. “İnsanlar hep göçebe kalacak değiller ya… Daha iyi ve daha medeni olan yerleşikliğe geçmelerinden daha tabii ne olabilir” diye düşünürüz. Neyse ki en azından Göbeklitepe konusunda böyle kesin önyargılara varmadan beklemeyi tercih ediyoruz.
Aslında göçebelikten yerleşikliğe geçiş her zaman tek yönlü bir hareket olarak gelişmemiştir. Örneğin Şah zamanında zorla yerleştirilmiş bazı İran göçebeleri, sonradan tekrar göçebe hayata dönmüşlerdi. Bize bu olayın tek yönlü olduğunu düşündüren, varsayımlarımızdır. Bizim gibi yerleşiklerin bu konuda ne düşündüğü malum. Olaylara göçebeler açısından bakınca ise yerleşiklik çok özenilecek bir durum değildir. Daha 1967’de Yü Ying-shih’nın Trade and Expansion in Han China adlı eserinde belirttiği gibi, Hunlar döneminde yerleşiklerin ipekli giysileri ile çalılar arasında dolaşmalarının imkansızlığını dile getiren bir Çinli, yerleşiklik ve göçebelikten birinin diğerine üstün olmadığını güzelce ifade etmiştir. Her iki yaşam tarzı da doğaya uyum göstermekle ilgilidir.
Daha sonra Tunyukuk da, o zaman henüz genç bir şad olan Bilge Kağan’ın kale ve tapınaklar yapma teklifi üzerine “Bizim düşmana karşı uzun zaman direnebilmemizin sebebi, sadece su ve otları izleyerek yaşamamız, oturduğumuz yerin devamlı olmaması, yani devamlı olarak aynı mekanda oturmamamız, yabani hayvanları avlayarak geçinmemiz ve hepimizin silah kullanmaya alışık olmamızdır. Tang askerleri sayıca çok olsa da, bunun pek faydası olmaz; yani bizim arazimizde onların kalabalıklığı pek işe yaramaz. Eğer, kale ve surlar yapıp yerleşir, eski âdetlerimizi değiştirirsek, günün birinde mağlup olur ve Tang tarafından yutuluruz” demişti.
Macar Türkolog Ármin Vámbéry, 19. yüzyıldaki seyahatinde karşılaştığı bir göçebe kadına yerleşiklikten bahsedince, kadın “Nasıl yani, hiç yer değiştirmiyorlar mı? Ancak ölüler yer değiştirmez” demişti. 1950’lerde Türkiye’de de göçebeleri yerleştirme teşebbüsü olmuştu; o hadiselerle ilgili Antalya civarından bir Yörük bana “Yukarıdan ormancılar, aşağıdan jandarmalar gelmeseydi biz hiç yerleşmezdik. Aşağıdan geçen jandarmalar köy evi sansın diye nice Yörük evi kirece boyanmıştı” demişti. Toroslar’dan genç bir Sarıkeçili ise “şehri nasıl buldun?” sorusuna “şehre indim, çok basık” diye cevap vermişti
Kısacası bütün göçebeler tarihte “yatak” dedikleri yerleşik düzene özenmemiştir. Ancak bazılarının kendi hayat tarzlarına ve uğraşlarına uygun geldiği için gönüllü olarak yerleşikliğe geçtiği konusunda bilgilerimiz var. Göçebeler durup dururken “ben yerleşeyim, bir tarlam olsun, ekip biçeyim” diye değil de, daha çok göçebelikte varolan alışveriş, ticaret yoluyla yerleşmiş görünüyorlar. Böyle bir geçişin doğal olarak çeşitli yön ve yöntemleri vardır.
40 yıl önce Sudanlı göçebeler üzerinde çalışırken karşılaştığım bir durumu hatırlatmak isterim. 1980’de British Library’de, 19. yüzyılda Sudan’a gitmiş seyyahların eserlerini okuyordum. Benim ilgilendiğim Sudan’ın kuzeydoğusunda bulunan Şukriye kabilesi, 19. yüzyılda tek başlı hiyerarşik bir düzene geçmeye başlamıştı. Bu değişimde onların özellikle ticaret yolları üzerinde hakimiyet kurmaya çalıştıkları görülüyordu. Bu hakimiyet, mevcut yolların yanında yeni yollar açmaları ile de belirginleşiyordu. Böylelikle ticaretin yönünün değiştirmiş oluyorlardı. Bunu yaparken ticareti kendi tekellerinde geçirecek ve başkalarını safdışı edecek bir yöntem olarak, yeni yol boyunca derin çukurlar kazıyorlar ve pazara sunmak istedikleri devekuşu tüylerini bu çukurlarda muhafaza ediyorlardı. Böylece pazara giderken götürecekleri malları önceden depolamış, bu yeni yol vasıtasıyla diğer rakiplerini saf dışı bırakmış oluyorlardı.
Bu becerilerinde elde ettikleri şan, şöhret ve kâr, daha önce dağınık bir şekilde yaşayan Şukriyelerin bir bey (şeyh) etrafında toplanıp nemalanmak istemelerine sebebiyet vermişti. Böylece de Şukriyeler güçlü bir kabile beyliği haline gelmişti. Görüldüğü gibi çukur kazma gibi basit bir ayrıntının ticaret hatlarını sahiplenme, hiyerarşik bir düzene geçme ve yerleşme konularında bize “yol gösterdiği” muhakkaktır. Tarih çoğu zaman arazide ve ayrıntıda gizlidir.
Sulla, Roma’da yönetimi ele geçirdikten sonra ilk iş rakibi Marius’u vatan haini, denizaşırı ihanet şebekesi falan ilan ediyor. Ama bundan sonra bir tedbirsizlik yapıyor ve tekrar Trabzon’a sefere çıkıyor. Takmış Trabzon’a bu, illa alacak. Halbuki kafası azıcık çalışsa, “Bize her yer Trabzon” der çıkar işin içinden ama o zeka kıvraklığı yok.
Bildiğiniz gibi geçen ay Sulla’nın maceralarını anlatmaya başlamıştım. Tabii aklımda kaldığı kadarıyla… Bunları Roma Tarihi final sınavında yazarsanız sorumluluk kabul etmem. Ha vizede yazabilirsiniz, en azından bir ders olur.
Alemci delikanlı Sulla, kariyer basamaklarını çok çabuk tırmanmış; Adana valiliği, Roma Konsüllüğü derken Roma’yı ele geçirmişti. Rakibi Marius, Sulla’ya karşı savaşmak isteyen tüm kölelere özgürlük ve daha sonra gazi maaşı bağlamayı vaadetmiş ama bu teklifi sadece üç köle kabul etmişti. E şimdi üç kişiyle Sulla ordusuna karşı savaşılmaz; Marius da anında Afrika’ya topuklamıştı.
Bu sırada, aklımda kalan enteresan bir hadise var: Marius’un eş-konsülü, dolayısıyla Sulla’nın düşmanı Sulpicius, Afrika’ya kaçamıyor; gidiyor Roma dışında bir villaya sığınıyor. Sulpicius’un kölelerinden biri de efendisini ihbar ediyor; Sulpicius da saklandığı yerde saç-sakal birbirine girmiş vaziyette yakalanıyor (Bu kısmı ben uydurdum Plutark’ta yok, Orosius’ta hiç yok, ama neticede adam canının derdine düşüp saklandığına göre traş olmamıştır bence). Sulpicius hemen oracıkta öldürülüyor. Sulla, Sulpicius’u ihbar eden köleyi de önce hemen azad ediyor, ardından da “Oğlum sen efendine ihanet etmeye utanmıyor musun?” diyerek Tarpeia Kayası’ndan aşağı attırıyor. Yani kölenin durumu tam “Allah sevmediği kuluna durduk yere eşek verip sonra da o eşeğe teptirir, eşeği de elinden alırmış” durumu. Nereden baksanız şanssız bir arkadaşımız.
Sulla, Roma’da yönetimi ele geçirdikten sonra ilk iş rakibi Marius’u vatan haini, denizaşırı ihanet şebekesi falan ilan ediyor. Ama bundan sonra bir tedbirsizlik yapıyor ve tekrar Trabzon’a sefere çıkıyor. Takmış Trabzon’a bu, illa alacak. Halbuki kafası azıcık çalışsa, “Bize her yer Trabzon” der çıkar işin içinden ama o zeka kıvraklığı yok. İlk durağı da o dönem Trabzon’un kuklası olan Atina (Trabzonlu okurlara manasız bir gurur vesilesi sunalım ki Karadeniz’de satışlarımız katlansın; yoksa ben de bilirim Pontus İmparatorluğu demeyi).
Sulla’nın ilerlediğini gören kim varsa “Abi ben zaten Sullacıydım, biz ailece Sullacıyız” demeye başlıyor ve sonunda on binlerce insan ölüyor; bizim Sulla da Roma’yı ikinci kez ele geçirip kendisini diktatör ilan ettiriyor… Ama şimdi hakkını yemeyelim, daha 1 yıl bile dolmadan diktatörlükten istifa ediyor… Safahat içinde, bütün gün yiyip içip eğlendiği full time bir parti yaşamak üzere emekli oluyor…
Sulla, Atina’yı kuşatmışken Marius Roma’ya dönüyor ve bu sefer de yönetimi o ele geçiriyor. Vallahi o dönem Romalı olsan illallah dersin. Sulla yanlıları Roma’yı terkedip çoluk çocuk Sulla’nın Atina kuşatmasında kullandığı kampa sığınıyorlar. Uzun süren kuşatmanın ardından Atina’yı ele geçiren Sulla, Plutark’a bakılırsa taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmıyor. Ha ondan sonra Roma’ya dönmesini beklersiniz değil mi? Yok. Dört yıl boyunca Anadolu’yu geziyor. Geziyor dediysem savaşıyor sürekli, asker bu neticede, halk ozanı değil. Dört yılın sonunda da “zamanı geldi” diyerek askerleriyle İtalya yarımadasına çıkıyor. O sırada Roma’da iktidarda bambaşka iki eş-konsül var. Sulla’nın üzerine ordu üzerine ordu gönderiyorlar ama kimi gönderseler “Abi adamlar dört yıldır yiğidin harman olduğu yerde savaşmış” diyerek hemen teslim oluyor. Sulla da 1 yıl içinde Roma’ya varıyor.
Sulla’nın ilerlediğini gören kim varsa “Abi ben zaten Sullacıydım, biz ailece Sullacıyız” demeye başlıyor ve sonunda onbinlerce insan ölüyor; bizim Sulla da Roma’yı ikinci kez ele geçirip kendisini diktatör ilan ettiriyor.
Bu diktatörlük bahsini daha önce anlatmıştık; Roma’da olağanüstü durumlarda altı aylığına verilen bir görev ama Sulla’ya bu ilk kez süresiz veriliyor ve böylece Roma tipi başkanlık sistemi doğuyor. Ama şimdi hakkını yemeyelim, daha 1 yıl bile dolmadan (bu 1 yıl içinde anayasayı falan değiştirip) diktatörlükten istifa ediyor ve şimdi ben başkalarının yalancısıyım, safahat içinde, bütün gün yiyip içip eğlendiği full time bir parti yaşamak üzere emekliye ayrılıyor. Yani o kadar dağıtıyor ki, iki yıl süren bir partinin ardından resmen içkiden ölüp gidiyor adam. Ha ama geleceğe ne bırakıyor? Gerekirse darbe de yapılır; diktatörlük altı ay değil Sezar gibi 10 yıl ya da Augustus ve sonrakiler gibi ömür boyu da sürebilir! Zaten bakmayın, çok kişiden “lokman boğazına dizilsin, içtiğin ağu olsun” bedduası almıştır bu.
Eski Roma’da en alt sınıfa mensup olan veya vatandaş olmayanlara uygulanan idam türleri içinde insanların en çok sevdiği “hayvanlara mahkum edilmek” yani damnatio ad bestias cezasıydı. Romalıların circus adını verdiği, bugünkü stadyumlara benzer arenada, seyircilerin kahkaha ve alkışları arasında mahkumlar uzak diyarlardan getirilmiş aslanlar, leoparlar, filler, timsahlar, atmacalar tarafından parçalanırdı. Seyirciler de bu sırada “en son kim canlı kalacak” diye bahis oynardı.
Çok yakın zamanlara kadar pek çok ülkede idam cezaları halkın gözü önünde uygulanır; böylece herkes cezanın sorumluluğunu üstlenir, devlet de gücünü göstermiş olurdu. Tarihte her toplumun kendine göre tercih ettiği bir şiddet biçimi vardır. Romalılar ise bu hukuki şiddeti deyim yerindeyse tam bir sanat mertebesine çıkarmış, cezayla gösteriyi birleştirerek seyirlik bir oyuna çevirmişlerdi: Arena! (Çok yıllar sonra, 20. yüzyılın sonlarında Fransız filozof Jean Baudrillard 1789 Devrimi’nden bahsederken “Devrimi yapan gösteridir” diyecek; o ünlü giyotin törenlerinden, kitlesel hezeyandan hareketle “gösteri toplumu” terimini tarihselleştirecek ve güncelleyecekti).
Mozaiklerde vahşet Tunus’taki El Cem Arkeoloji Müzesi’ndeki mozaikte leopar tarafından parçalanarak idam cezasına çarptırılan bir mahkum (üstte). Roma mozaiğinde boğaya kurban edilen bir suçlu.
Devre arasında…
Romalıların “circus” adını verdiği, bugünkülere benzer stadyumlarından birinde devre arasında şöyle bir sahne düşünün: Büyük arenaya yerleştirilmiş tahterevallilerin üzerinde düzinelerce çıplak, elleri arkadan bağlı mahkum oturuyor. Onlar orada şaşkın şaşkın bakışırken, on binlerce Romalı da büyük gösterinin başlamasını sabırsızlıkla bekliyor. O sırada kapılar açılıyor, arenaya aç aslanlar, ayılar, leoparlar fırlıyor. Dehşete kapılmış mahkumlardan biri ayağıyla yere vurarak tahterevallinin üzerinde kendini yukarı doğru fırlatırken, diğeri keskin dişlere ve pençelere teslim oluyor. O yerde sürüklenirken yukarı fırlamış olan mahkum da aynı diş, pençe ve hayvan kürkünden yapılma ormanın içine düşüyor. Seyirciler, gülüyor, alkışlıyor, bağırıyor, kim en sona kalacak, kim en büyük aslana yem olacak diye bahis oynuyor.
Bu devre arasında ölenlerin hepsi, “hayvanlar tarafından ölüme mahkumiyet” (damnatio ad bestias) cezası almış suçlulardı (Elbette buradaki suçlu sıfatını, o dönemin hukukuna göre kullanıyoruz). Damnatio ad bestias, çarmıha germe ve diri diri yakma cezalarıyla birlikte, Roma vatandaşı olmayanlara veya en alt sınıf mensuplarına uygulanan bir ceza türüydü. Özellikle bu idam şekli bütün Roma vatandaşlarının gözü önünde arenada bir gösteriye dönüştürülerek uygulanırdı.
Aslanlara yem oldular Jean Leon Gerôme’un 1905 tarihli tablosunda arenada idam cezasına çarptırılan Hıristiyanlar…
Yıldız gladyatörler
Eski Roma dediğimizde genellikle gözümüzün önüne bir arenada dövüşen gladyatörler gelir. Roma oyunlarını da günümüz olimpiyatlarına, futbol kupalarına, derbi maçlarına vb. benzetiriz. Ancak seyirlik modern sporların oy toplama ve siyasi propaganda gibi ikincil amaçları olsa bile, hiçbirinin idam cezası gibi üçüncü bir amacı yoktur. Oysa Roma oyunları bu amaçların her birine hizmet ediyordu.
En az 20 değişik türü saptanan gladyatörlerin günümüzün yıldız sporcularına benzeyen tarafları vardı; en ünlüleri çok para kazandırdığından ölmelerine kolay kolay izin verilmezdi. Ancak bir de çok sözü edilmeyen mahkum gladyatörler vardı. Bazı suçlular “gladyatör okuluna mahkûm” (damnatio in ludum gladiatorum) oldukları için bu işi yapmaya başlamıştı; bunların arenada ölümden kurtulma ihtimalleri de çok azdı. Romalılar özellikle Cumhuriyet döneminin sonunda (MÖ 1. yüzyıl) ve imparatorluk döneminin ilk yüzyıllarında, hayvanlarla idam cezasına çok düşkündüler. Zaten Roma oyunlarının da en şaşaalı olduğu döneme denk geliyordu bu zaman dilimi.
Julius Caesar’ın MÖ 46’da verdiği oyunlar ünlüydü. Suetonius’a göre: “Her türlü eğlence düzenledi: Bir gladyatör dövüşü, araba yarışları, atletik yarışmalar, askerî danslar, atçılık yarışmaları, bir Truva oyunu… Beş gün arka arkaya Circus Maximus’ta vahşi hayvanlarla dövüşler sergilendi; bunların sonuncusu her biri 500 piyadeden ve 30 süvariden oluşan iki ordu arasındaki savaştı… Bir deniz savaşını canlandırmak için bir havuz kazıldı ve gemiler birbiriyle yarıştı… İnsanlar seyretmek için öyle bir üşüştüler ki aralarında iki senatörün de bulunduğu pek çok kişi öldü”.
Kanlı tiyatro İmparator Titus’un 80 yılında Roma’da gösterişli oyunlarla açtığı Colosseum, sayısız insan kıyımına sahne olacaktı.
‘Gösteri sanatçıları’
Bu oyunlarda, gösteri uğruna “savaşan” askerlerin hepsinin Caesar’ın Galya savaşlarında tutsak aldığı Galyalı esirler olduğunu ekleyelim. Deniz savaşı gösterisinde ölmeyip sulara düşenleri de timsahlar yiyordu. Bu hadiseden 126 yıl sonra MS 80’de İmparator Titus, bugün Colosseum olarak bildiğimiz Flavium Amfitiyatrosu’nu yaptırdığında açılış daha da gösterişliydi. Cassius Dio’ya göre: “9 bin evcil ve vahşi hayvan can verdi… İnsanlar teke tek veya gruplar halinde hem piyade hem deniz savaşlarında birbirleriyle mücadele etti. İlk gün bir vahşi hayvan avı yapıldı… Üçüncü gün 3 bin kişinin katıldığı bir deniz savaşı sahneye kondu…”
İmparator Traianus, bunu da aşmak istediği için olsa gerek, MS 107’de 11 bin hayvanın öldürüldüğü ve 10 bin gladyatörün çarpıştığı 23 gün süren oyunlar düzenledi. Bu defa ölen insanlar, Traianus’un Daçya seferinde ele geçirdiği esirlerdi. Savaş esirleri, firari askerler, kaçan köleler veya cinayet, kundaklama gibi ağır cezaları işleyen alt sınıftan insanlar (bunlara humiliores deniyordu) kendilerini hayvanlara yem olmak üzere arenada buluyorlardı. Bilindiği gibi Roma oyunları, politikacıların başlıca propaganda araçlarından biriydi; mahkumlar âdeta birer gösteri sanatçısına çevirmişti.
Arenada ‘amiralbattı’Julius Caesar, Naumachia adı verilen deniz savaşı oyunları için, Campus Martius üzerinde suni bir göl yaptırmış ve burada Mısır’la Fenike gemileri arasındaki savaş canlandırılmıştı. Tablo, Ulpiano Checa tarafından 1894’te yapılmış.
Editör deyip geçme
Roma’da oyunları düzenleyen sahne yönetmenlerine editor (günümüzün editör kelimesinin kökeni) denirdi. İşte bu “editörler”, her defasında daha farklı, daha beklenmedik ve daha gözalıcı sahneler kurmak durumundaydılar. Başlıca ilham kaynakları da mitolojiden alınma hikayelerdi. Mesela arenanın ortasında Prometheus gibi bir kayaya bağlanmış, bir atmaca tarafından etleri koparılan bir mahkum, böyle bir “editörün yaratıcılığı”na kurban gitmişti. MÖ 30’da Selurus adlı Sicilyalı bir eşkıya Roma’da arenanın ortasında kendi adasındaki Etna Dağı’na benzeyen bir modelin üzerine oturtulmuş, oradan vahşi hayvanlarla dolu bir kafese atılmıştı.
Bestiarii (hayvan bakıcıları veya hayvanla dövüşenler anlamında), genellikle ölüme mahkum edilmiş suçlular veya savaş esiri konumundaki gladyatörlerdi. Çoğunun, dövüştükleri hayvanları yenmek gibi bir şansları yoktu. Bazıları kaderlerinin ne olacağını anlayınca kendilerini öldürmeyi tercih ediyordu. Seneca’nın (1. yüzyıl) aktardığı bir olayda, bir Germen savaş esiri bir vahşi hayvan gösterisine katılmaktansa, tuvalette kullanılan bir süngeri yutarak kendini boğmuştu. Seneca onun için “Ne cesur adam!” diye yazmıştı, “hiç kuşku yok ki kendi kaderini kendi seçmeyi hakediyordu! Kim bilir (yakalanmadan önce) nasıl bir cüretle sallıyordu kılıcını!” Bir başka mahkum, arenaya çıkarıldığı arabada kafasını eğip tekerleklerin arasına sokarak boynunu kırmış, yaban domuzlarının elinde daha korkunç bir ölümden kurtulmuştu. Symmachus (4. yüzyıl) ise arenaya çıkarılmadan önceki gece birbirini boğan 29 Sakson esirden söz ediyordu.
Azizlerin kanı Hıristiyan Roma – Bizans mozaik ve resimleri hayvanlara atılan aziz görüntüleriyle dolu. 110 yılında Roma’da vahşi hayvanlarca öldürülen Antakyalı Ignatius da bunlardan…
Bir istisna: Carpophorus
Çok ender olarak bestiarii’lerden biri karşılaştığı vahşi hayvanları öldürerek kaderini değiştirebiliyordu. Bunların en ünlüsü Seneca’nın Herakles’e benzeterek övdüğü Carpophorus’tu. Ölüme mahkum edilmiş, ancak arenada çılgına dönmüş bir ayıyla karşılaştığında onu yanan bir saz demedi fırlatarak kaçırmıştı. Böylece hayatını kurtardığı gibi, en ünlü hayvan bakıcısı oldu. Aslanları, filleri, leoparları, kurtları araştırdı; her birini silaha başvurmadan öldürmenin yolunu öğrendi.
Hıristiyanlığın ortaya çıkıp yaygınlaşarak Roma devleti tarafından bir tehdit olarak algılanmasıyla birlikte, damnatio ad bestias başka bir kötü ün daha kazandı. Halkın arenada “Christianos ad leones!” (Hıristiyanlar aslanlara!) diye bağırdığını anlatan, hayvan pençeleriyle ölen ilk azizlerle ilgili yarı efsane yarı gerçek öyküleri aktaran Tertullianus gibi Romalı Hıristiyan yazarların etkisiyle, bu cezanın sanki sadece Hıristiyanlara uygulandığı izlenimi doğdu. Ancak tarihçilerin de belirttiği gibi, hayvan elinde ölmek Roma idam cezalarının en eski ve en yaygınlarından biriydi. Arenanın kumları üzerinde bir fille, bir aslanla, bir leopar sürüsüyle karşı karşıya kalan insanın dehşet verici görüntüsünde tuhaf bir büyü olsa gerek ki, bugün amfitiyatro sıralarına değilse bile sinema koltuklarına kurulup aynı vahşeti izleyebiliyoruz.
Tek kurban Hıristiyanlar değilHalkın arenada Chistianos ad leones yani “Hıristiyanlar aslanlara” diye bağırdığını anlatan Tertullianus gibi yazarların etkisiyle bu cezanın sadece Hıristiyanlara verildiği düşünülür; ancak daha önce de uygulanıyordu.
Hayvanlara Atılamayacak Kadar Kıymetli
Maximus! Maximus!
Arenada geçen, Roma’nın tepeden bakan, şiddete dayalı egemenliğini eleştiren filmler arasında en ünlüleri şunlardır: Quo Vadis (1951), Ben-Hur (1959), Spartacus (1960), Gladyatör (2000), Spartacus dizisi (2010-2013).
Bunlardan Quo Vadis, Nobel ödüllü Polonyalı yazar Henryk Sienkiewicz’in 1896’da yazdığı romana dayanıyordu. Roman Hıristiyanların damnatio ad bestias’a kurban gidişini İmparator Nero gibi yanlış (çok erken) bir zamana atfediyordu. Gladyatör filminin kahramanı Maximus’un (Russell Crowe) bir sahnede hayvanlarla savaşması da bazı tarihçilerce eleştirildi; çünkü Maximus hayvanlara atılacak sıradan bir mahkum değil, çok para kazandıracak ünlü bir gladyatör adayıydı.
Fazla kıymetli Gladyatör (2000) filminde Maximus’un (Russell Crowe) arenada vahşi hayvanlarla çarpışması tarihçiler tarafından eleştirildi. Maximus, bu iş için fazla önemli bir savaşçıydı.