Kategori: Uygarlık Tarihi

  • Hititlerin ismi ve cismi

    MÖ 2000’lerde Anadolu’ya gelen Hititler, Kızılırmak civarındaki Hattiler üzerinde hakimiyet kurmuş ve Hatti kültürü ile içiçe yaşamışlardı. Anadolu’nun yerli halklarından olan Hattilerin Hititlerle dil, ırk, din açısından bir akrabalıkları yoktu. Buna rağmen Hititler “Hatti ülkesi” adını ve Hatti uygarlığından gelen “Hitit Güneşi” dediğimiz sembolü kullandılar.

     Firavunların Kahire’nin merkezinde bulunan müzedeki eski yerlerinden şehrin biraz dışın­daki yeni mekanlarına “göçürülmeleri” ve bu göçün temsil edildiği görkemli firavunlar geçidini sanırım herkes duymuştur. Bazılarına göre o kadar da önemli değil, sadece propaganda. Kimileri ise Batı medeniyetinin başlangıcı olarak görülen firavunları Mısır’ın yeniden sahiplenmesine vurgu yapıyor. So­nuçta ne Arap ne de Müslüman olmayan firavunları bu şekil­de sahiplenmek ülke tarihi açısından önemli. Öte yandan bu hadiseyi turizm amaçlı olarak değerlendirenler de var; bizim de neler yapabileceklerimizi dile getiriyorlar.

    “Bizim ülke tarihi ne durumda” diye bakmaya başladım. İlköğretim çağlarında şimdi +65 olan kuşak için “ülke tari­hi” kavramı pek tanıdık gelmese de, “eskiden burada kimler vardı?” sorusu “Etiler” diye yanıtlanırdı. Günümüzde Etiler nasıl öğretiliyor diye internetten biraz araştırmak isteyince, karşıma Etiler pastanesi, emlak bürosu gibi İstanbul’un Etiler semti çıktı. Etibank’tan, Eti bisküvisine kadar birçok yere adı­nı vermiş olduğumuz Etiler’e bugün ne olmuştu? Göreme’nin Kapadokya’ya, salgının pandemiye, zirvenin “pik”e dönüştüğü gibi Etiler de Hitit olmuştu. Ancak Hitit adının da eski tabirle “galat-ı meşhur” olduğu ve onların kendilerine Neşa (Kültepe) ile bağlantılı isim verdikleri anlaşılıyor (M. Alparslan, 2009).

    Ancak diğer dönüşümlerden farkı, eskiden Etilerin Türk olması, Hititlerin ise Hint-Avrupa dili konuşmuş ve yazmış bir halk olmasıydı. Kısacası evvelce bizim olan Etiler, şim­di bize yabancı Hititler olmuştu. Ortaokul ders kitaplarında da verilen bir kaç satır bilgi, onları Mezopotamya ve Anado­lu uygarlıkları çerçevesinde uzaktan ele alıyordu. Tematik olarak hazırlanmış lise ders kitapları ise Hitit adından İyon­lar, Urartular, Frigyalılar, Lidyalılar ile birarada söz etmekte. Konular tematik olarak düzenlenmiş olduğu için, kronoloji­yi sadece başlangıçta düzenlenmiş olan tabloyu inceleyerek bulmak gerekiyorr. Tabii, sadece siyasi olaylar, savaşlar sı­ralaması yerine tematik bir düzenleme ile öğrencilerin belli konularda kavrayış sahibi olmalarına yönelik bir düzenleme takdire şayan. Ancak “ne için öğreniyoruz, bizimle ilgisi ne­dir?” konusu pek ortaya çıkmamakta.

    Konuya millet tarihi değil de ülke tarihi açısın­dan baktığımız zaman, MÖ 2000’lerde muhtemelen Kafkaslar yoluyla Anadolu’ya gelmiş olan Hititle­rin de kendi tarihî kayıtlarını ülke tarihi çerçevesin­de tutmuş oldukları görülüyor. Hititler Anadolu’ya geldikleri zaman özellikle Kızılırmak büklümü içi ve etrafında bulunan Hattiler üzerine hakimiyet kurarak bölgeye yerleşmiş ve Hatti kültürü ile içiçe yaşamışlardı. Ana­dolu’nun yerli halklarından olan Hattilerin Hititlerle dil, ırk, din açısından bir akrabalıkları yoktu. Buna rağmen Hititler memleketleri için Hattilerin verdiği adı –“Hatti ülkesi” adını-kullanmışlar ve Hatti uygarlığından birçok öğeyi benimsemiş­lerdir. Bunun en güzel örneği “Hitit Güneşi” dediğimiz sembo­lün aslında Hattilerden gelmesidir. Diğer bir deyimle ülkeleri­ni tanımlarken bile etnik açıdan veya dil açısından değil, ülke tarihi çerçevesinde düşünmüş oldukları görülüyor. Aslında Anadolu medeniyetleri çerçevesinde öğrendiklerimiz ve öğ­retilenleri millet tarihi olarak ele aldığımız için bilgiler çoğu zaman havada kalıyor, bunlar sanki yabancılara aitmiş hissini veriyor. Ben de uzun yıllardan beri Türklerin tarihi ile meşgul olduğum için “halk, millet, ulus” tarihinin önemini bilen ve bunlara değer veren biri olarak ülke tarihinin önemine işaret etmek istiyorum.

    Zeki Velidi Togan, Bugünkü Türkili (Türkistan) ve Ya­kın Mazisi (1929) eserinin ilk bölümünde ırmakları, dağları, yerleşimleri ele alır; ancak ondan sonra o topraklara yaşamış olanların tarihini anlatır. Bu bölgelerin en eski devirlerdeki tarihsel yapısını ise Umumi Türk Tarihine Giriş’te (1946) ele almıştır. Onun tarih anlayışında coğrafya ve toprak mesele­si önemli yer tutar. Nitekim Prof. Richard N. Frye, Orta Asya Mirası (2009) adlı eserinde “Türkiye Cumhuriyeti halkının kökeni iki bölgeye dayanır: Anadolu ve Altay dağları etrafında­ki İç Asya” sözleriyle ülke tarihine işaret eder ve Atatürk za­manında başlatılan arkeolojik kazıların bu çerçevede anlaşıl­ması gerektiğini belirtir. Kazak arkeolog K. Akişev de “toprak­larımızda yaşamış olanlarla babadan akraba değilsek, anadan akrabayız” demiştir.

  • ‘Kız vermek’: İktidar sembolü

    ‘Kız vermek’: İktidar sembolü

    Çinggis Han’ın başlangıçta (1206 öncesi) “kız alan” konumunda iken, 1210’lara gelindiği zaman artık “kız veren” durumuna geçtiği ve hâkimiyetini tanıyan Uygur, Önggüt ve Karlukların bey ailelerine kendi kızlarını verdiği görülür. Bu beyler Çinggis Han’ın şöhretini duyup onun tabiyetini kabul ettiklerini beyan ederken hediyeler de sunmuşlardır. 

    Birçok kişi “Onlar bize kız vermezler” deyimini bilir. Bu deyim oğlan evinin, kendini kız evine karşı dezavantajlı bir durumda hissetmesinin ifadesidir. Eğer olur da oğlan evi gene de statü açısından kendisinden yüksek gördüğü bir evden kız alırsa, o zaman bir “üst düzey” ile ilişki kurmuş olur. Sherry Ortner’in çok güzel bir şekilde belirtmiş olduğu gibi bu olaya antropolojide “hipergami” denilmektedir. Bu durumda oğlan evi “kız alan” durumunda olur. Bilindiği gibi bu durumlarda oğlan evi, kız evinin belirlediği bir miktarda bir “başlık parası” da verir. 

    Eğer oğlan evi statü açısından kendinden düşük bir evden kız alırsa, o zaman bu duruma “hipogami” yani aşağıdan evlenme denilmektedir. Her iki durumda da kız tarafı çeyiz hazırlar. Ancak “hipogami” durumlarında kız tarafı aşağıda kalmamak ve kızlarının ezilmemesi için çeyizi iyice donatır. 

    Halk ile devleti birbirinden ayırma eğiliminde olduğumuz için, bugün bile kırsal kesimde günlük yaşamın parçası olan bu durumun Türk-Moğol devlet ananelerinde varolduğunu düşünmeyiz. Yeni bir devlet kurulur veya sülale başlarken, Osmanlıların kuruluş rivayetleri Osman Bey’i Şeyh Edebali’nin kızı gibi güçlü bir şahsın kızıyla evlendirir. Orhan Bey’in karısı Nilüfer Hatun da bir tekfur kızıdır. Murat Hüdavendigar zamanında Germiyan’la ilişkiler burada bir geçiş dönemi ile karşı karşıya kaldığımızı gösterir. Hâlâ kendini kız veren durumunda gören Yakup Bey, Hüdavendigâr’ın oğlu Bayezid’a kızını vermeyi teklif ederken gönderdiği elçi ile “eyü atlar” ve denizli kumaşlarını pişkeş, birkaç “pare hisar”ı da çeyiz olarak gönderir. İki tarafın birbirine bakışaçısını Aşıkpaşazade “dünürleşme” olarak kaydeder. Karaman ile ilişkiler ise “kız alan”dan “kız veren” durumuna geçilmiş olduğunun göstergesidir. 

    Çinggis Han’ın kurduğu devlete bu açıdan bakınca, onun başlangıçta (1206 öncesi) “kız alan” konumunda iken, 1210’lere gelindiği zaman artık “kız veren” durumuna geçtiği ve hâkimiyetini tanıyan Uygur, Önggüt ve Karlukların bey ailelerine kendi kızlarını verdiği görülür. Bu beyler Çinggis Han’ın şöhretini duyup onun tabiyetini kabul ettiklerini beyan ederken hediyeler de sunmuşlardır. Türkçe “tartuk”, Moğolca “sauğa” adı verilen, Farsçası ile “pişkeş” diye bildiğimiz bu hediyelerin yönü hep aşağıdan yukarıya doğru idi. Eğer siyasi ve diplomatik bir çerçevesi olmasa idi, bu beylerin sunduğu hediyeleri halk arasındaki başlık parası çerçevesinde anlamak mümkündü. Kısacası halk adeti bu durumda siyaset ve diplomasi çerçevesinde özel bir anlam kazanmaktadır. Biz de tarihi bu çerçevede öğreniriz. 

    Çinggis Han ancak çok gençken halk adetlerinin hüküm sürdüğü bir ortamda yaşamıştı; hatta birinci hanımı Börte’nin yanında yaptığı güvey hizmeti de başlık parası verecek imkanları olmadığı için yapılan bir hizmetti. Daha sonraları Çinggis Han devamlı bir çatışma ortamında yaşadığı için bu türden törelere uymak yerine, her yendiği beylik veya kabilenin kızlarını kendine alıvermişti. Ancak bugünkü Gansu bölgesindeki Tangutlar ve kuzey Çin’deki Jin sülalesi sözkonusu olunca, çatışmalar sonucunda yapılan anlaşmalarda kendisine sunulan prensesler aslında yüklü bir çeyizle gelmişlerdi. Diplomasi ve siyaset çerçevesinde Çinggis Han’a sunulan mallar, prensesler ile ilişkili değilmiş gibi -tâbiyeti simgelemesi ve İngilizcede “tribute” denmesinden dolayı- Türkçeye de “haraç” olarak giren ayrı bir tabirle ifade edilir. Sanki haraç (“tartuk, sauğa”) ayrı, onlarla beraber gelen prenses de ayrıdır. Aslında Çinggis Han’ın üstünlüğü tanınmamış olsa, ne prenses ne de “tartuk” olurdu. Çatışma ortamında ise karşı tarafın yenilgisi sonunda düşman tarafın kızlarını kendine alan Çinggis Han, artık kız alan, kız veren değil de gücünü kanıtlamış, kendine aldığı bu kızları kurduğu yeni düzene devşiren bir hükümdar olmuştur (#tarih 81). Devşirmek bir anlamda değiştirip düzene koymak değil midir? Düzeni olamayan da devşiremez. 

  • Türklerin atası: Hz. Nuh’un oğlu Yafes!

    Türklerin atası: Hz. Nuh’un oğlu Yafes!

    Farsça aslı 12. yüzyıla tarihlenen elyazmalarında, Hz Nuh’un oğlu Yafes’in oğullarından “Türker” için “Akil ve edeb ıssı ve dürüst-doğru gönüllü ve gayet bahadır idi. Doğu’nun her tarafını seyreyledi. Ahir bir makam bulup seçti. Türk dilince ‘Seylük’ derler, orayı vatan edindi” deniyor. 8. yüzyıla tarihlenen Orhon- Tonyukuk yazıtlarından sonra, Türklerin tarihine ilişkin ilk bulgular… 

    Türkçe çevirili Arapça elyazması Kitâb-ı Ahvâl-i Ekalîm-i Seb’a’da eski çağlardaki yer ve boy adları arasında “Türk”, “Türkler”, “Türk Deryası” anlatıları da vardır. Farsça aslı 12. yüzyıla tarihlenebilir bir diğer elyazması Hazâ Kitâb-ı Tevarih-i Muhtasa veya Müntahâb-ı Siyer-i Mülûk, kimi yerde de Siyer-i Mülûk ve Tevârih-i Selâtin diye anılır. Hicri 979’da (1571) İstanbul sarayında özetlenerek Türkçeye çevrilmiş. Bu eserden “Efsanelerden Gerçeklere Nemrut” başlıklı yazıda (#tarih, sayı: 80) alıntılar yapmıştık ki, içeriğinde, ataları Peygamber Nuh’un torunu Türker olan Türklerin tarih sahnesine çıkışı konusu da vardır. 

    Mitoloji, kıssa, tarih veya söylence… Ne dersek diyelim, Türklerin destan çağlarından Kıyamet’e kadar insanlık tarihinde var ve etkin olacaklarını hatırlatan cümleler üzerinde durmak gerekiyor. Ancak önce 9. ve 10. yüzyıl Ortadoğu-İslâm dünyasından, yine Türkleri tanıyan-tanıtan başka birkaç aydını da anmak yararlı olacaktır. 

    9. yüzyıl tefsir ve hadis uzmanı, Arap edebiyatının da önde gelen siması Câhiz (776- 869?) öncelikle anılmalıdır. Bu bilgenin Manâkîb Cund el-Hilâfa ve Fazâ’il el Etrâk adlı eserini Ramazan Şeşen 1967’de Hilafet Ordusunun Menkıbeleri ve Türklerin Faziletleri adıyla Türkçeye çevirmiştir. Şeşen’e göre Câhiz, Arap kültürünün altın çağında yaşamış ve o kültürü temsil etmişti. 

    Kitâb-ı Ahvâl-i Ekalîm-i Seb’a’da Hazer Denizi’ni Türkler Denizi diye tanıtan ve Türk yurdunun sınırlarını tanımlayan satırlar. 

    Câhiz, İslâmiyetin erken denebilir döneminde, Türklerin menşeini, seciyesini, ahlakını, kahramanlığını… başka uluslardan üstünlüklerini… alıntı ve aktarımlarla anlatmıştır. Bunda, tek oğlunun annesi Türk asıllı cariyesinin etkisinden de sözedilebilir; ancak donanımının asıl kaynağı okuyup öğrendikleri olmuştu. 

    Gelgelelim İslâm uleması, kaderi reddeden, “kişi yaptıklarının yaratıcısıdır” diyen Câhiz’e, “Mutezile inancından dolayı uzak durmuştur. Câhiz 200’den fazla eser yazmış, bunlardan 25’i tam, 65’i eksik 90 kitabı zamanımıza kadar korunabilmiştir. Şunu da eklemeli: Câhiz, 8. yüzyılda (732-735 yıllarında) doğduğuna göre; Orhun Irmağı vadisinde, o yüzyılda dikilen Göktürk yazıtlı bengi taşları (Orhon anıtları) ve çevresi henüz bayındırdı. Bu bakımdan Câhiz, Türkleri tanıtan sözkonusu anıtları, Bilge ve Gültekin kardeşlerin bağımsızlık-özgürlük savaşımlarını ve ulusa öğütlerini içeren söylevlerini görmüş, görmediyse Türkistanlı yolculardan, tacirlerden dinlemiş-öğrenmiş, notlar almıştı. Fezâ’il ül Etrak yapıtında, Türkler için sıraladığı öğüt, erdem ve seçkinliklerle anıtlarda okunanlar arasında koşutluk ve ilintiler kurulabiliyor. Yazarın Türkleri överken kendi dönemindeki Türk kültürünü değerlendirdiği, Göktürk anıtlardaki alplik, erlik, bilgelik, tüzlük (adalet/doğruluk) erdemlerini dikkate aldığı düşünülebilir. 

    Kitâb-ı Tevarih-i Muhtasar’da Türklerin atası Yâfes oğlu Türker’in anlatıldığı sayfalar (üstte). Orta ve liseler için yazılmış 1931 basımı Tarih I kitabında Türklerin Anayurdu ve göç yönleri (altta). 

    Türkleri ananlar arasında Câhiz’le çağdaş, “Doğu’nun Herodot’u” denen tarihçi Tâberî (839-923); Doğu İslâm dünyasının en çok gezeni, en çok bilgi toplayanı, en çok yazanı bir de Mes’udî (öl. 956) var. Bunlar Müslümanlığın Arap ve Fars/ Türk dünyalarına hızla yayıldığı bir dönemde koşulların çetinliğine karşın uzun yaşamış; çok incelemiş, çok kaynak edinmiş; Arap çöllerinden İran daştlarına, Çin’e kadar geziler yaparak sözlü-yazılı bilgiler, kitaplar yüklenmiş; arkaik bilgiler de edinmiş ve büyük eserler yazmış bilgelerdi. 

    Mes’udî de, Tâberî de, kendi dönemlerinin Türk-Türkistan coğrafyalarını olasılıkla harmanlamışlardı. Tâberî, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi adıyla Türkçeye de çevrilen eserinde Türklerden sözeder. Mürûc el-Zeheb’de (Altın Çayırlar) “Türklerin ‘Yeni Kent’ adlı şehirleri vardır. O zaman burada oturanların çoğu Müslüman Türklermiş” der. Oğuzlar için “Türklerin en kahramanları ve gözleri en küçük olanları” tanımını kullanır; başkaca fizyolojik özellikler de sıralar. Acaib el-Dünya’da da “Yafes neslindendir” dediği Türkleri birçok cinslere ayırır. 

    Tâberi’nin ve Mes’udî’nin günümüze ulaşan ve Batı dillerine de çevrilen eserleri Türk tarihi için önemlidir. Yazarlar, Türklerin boylarını, soylarını, erdemlerini, yiğitliklerini, serüvenlerini, hatta belki Türk yazısını ve dilini de biliyorlardı. Yecüc ve Mecüc (?) kavimlerinin durdurulması için surlar (Çin Seddi) yapılırken örgü taşlarının demir halatlarla bağlandığı yanlış ama ilginçtir. Anılan yazarlar, başka öyküleri-efsaneleri dinlemiş, okumuş, ezberlemiş, yazmışlardı. 

    Bir sonraki dönemde, bu iki öncüyü izleyenlerden Yakut el-Hamavî, Zekeriya el-Kazvinî, Reşidüddin, İbn Hurdadbih, Yakubî, Kudame bin Cafer, Ebu Reyhan el Birûnî’nin yapıtlarında da Türklerle ilgili haberler ve bilgiler vardır (Ayrıntılı bilgi için Prof. Dr. Ramazan Şeşen’in İslâm Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri (1998) ile Müslümanlarda Tarih-Coğrafya Yazıcılığı (1998) yapıtlarına bakılabilir). 

    Türklerin yazıya geçen Saka destanı, Turan hakanı Alp Er Tunga destanı, Balasagun kalesinin yapılışını anlatan İskender’le çağdaşı Hakan Şu’nun destanı önemlidir. Şu destanında, Çin’e yürüyen İskender’in karşılaştığı 22 Türk yiğidine hayranlıkla bakarak “Türk-manend” (Türkmen) dediği öyküyü, Kaşgarlı Mahmud Divanü’l- Lügâti’t-Türk’te anlatmıştır. Prof. Dr. Zeki Velidî Togan da (öl. 1970) Türk destanlarını ve Oğuz destanını Umumi Türk Tarihine Giriş adlı eserinde işlemiştir. 

    Elyazmalarındaki ‘Türk’ vurgulamaları 

    Kısaca Kitâb-ı Ahval ve Tevarih-i Muhtasar’da Türklere ilişkin bilgilere gelelim (Önce, tekrarlara düşmemek için Prof. Dr. Ramazan Şeşen’in eserlerini taradık. Sonra, dergimiz yazarlarından sayın Prof. Dr. İsen Tevarih Bike Togan’a danıştık). Alıntılayacağımız iki elyazmasından Muhtasar’da peygamber, halife ve hükümdar soyları, “tabaka” başlıkları altında tanıtılmış. 14 tabaka (soy) şunlar: 1. Hz. Nuh’a kadar peygamberler, 2. Yafes soyu, 3. Pişdadiyan, 4. Keyaniyan, 5. İskender, 6. Eşkâniyan, 7. Sasaniyan, 8. Muhammed Aleyhisselam, 9. Ümeyye/ Emeviler, 10. Abbasoğulları, 11. Samanoğulları, 12. âl-i Büveyh’i, 13. Mahmud Sebüktekin, 14. Selçukoğulları. 

    2. Tabaka’da Beni Yâfes, yani Nuh oğlu Yâfes’in oğulları ve kimi torunlar anlatılmıştır: “Tarih yazıcıları şöyle rivayet ederler. Tufan sakin oldu. Nuh, yeryüzünü oğlanlarına kısmet (taksim) eyledi. Ceyhun’dan öte Maşrık (doğu) tarafını Yâfes’e verdi”. Dah sonra Yafes’in oğullarını, Çin, Türker, Hızır, Rus, Guz (Oğuz), Saklab, Kümari olarak sıralamıştır. Başka pek çok soya yer verilen 140 yapraktan ibaret kitapta, Yâfes oğlullarına ve ”Türker”e hayli uzun (12 sayfa) yer ayrılmış. Bu sayfalarda bizi daha çok ilgilendiren soy atası “Türker”i okuyalım: 

    Başında peygamberlik ışıklarıyla Âdem’den sonra insanlığın 2. atası denen Hz. Nuh (Suphatü’l-Ahbar, tıpkıbasımdan) (üstte). Hz. Nuh’un oğulları: Nuhoğlu Yâfes (solda) ve Nuhoğlu Hâm (sağda). Suphatü’l- Ahbar, tıpkıbasımda Türker yok. Yâcüc, Macüc, Ebulharis gösterilmiş (altta). 

    “Türker, ibn Yâfes’dir. Akil ve edeb ıssı ve râst (dürüst-doğru) gönüllü ve gayet bahadır idi. Türker Maşrıkın (Doğu) her tarafını seyreyledi. Ahir bir makam bulup ihtiyar eyledi (seçti). Türk dilince ‘Seylük’ derler ânı (orayı) vatan edindi. Zira ki anda bir küçürek deniz vardı, suyu ılıcak idi ve dahi nice çeşmeler ve sovuk sular ve âb-ı revanlar çoğ idi ve dahi bir dağ var idi gayet otlu ve meşeliydi pes Türk Allah’a şükr edip ağacdan ve otdan evler eylediler. Ve andan sonra çadırlar ve derim evler etdiler ve koyun derisinden kürkler ve takyalar (külahlar) dikdiler ve Türker’in oğulları var idi: Tünk, Çigil, Ber Sahan, Iylak, Tünek. Bir gün şikârgâhda (avlak) yimek yer idi bir lokma elinden yere düşdü ittifak ol yer tuzluydı. Çünkü ol lokmayı yerden götürüp yedi gayet hoş geldi ol zamandan beri yemeği tuzla yemek âdeti kaldı”. 

    Kitapta Yafes’in diğer oğullarından şöyle sözediliyor: “Hızır, ibn Yâfes’dir. Halim ve yavaş ve az söylegen kişiydi. Maşrıkı gezüp Etül (Etil: Volga) ırmağı kenarı hoş gelüb anda şehr-i Hazrân’ı yapdı. Ol memlekete andan ötüri Hızrân ad eydürler ki Hızır bünyad eylemişdir. Bunun halkı yazın sahralarda olurlar ve kış şehre girürler ve ekseriya darı ekerler ve dahi bir gün dilküler duydılar. Hızır buyurdu. Derisin yüzüb gerün dikdiler. Rivayet iderler ki Hızır’ın bir oğlu …vefat etdi…”. 

    Türker’in övülmesine karşın, Yâfes oğullarından Rus için “Hayasız ve hilekârdı. Buna verilecek yurt da yoktu” denilmiş. Saklab Kümari de metnin devamında anlatılıyor. Nuh oğlu Hâm’a da yer verilirken, yine oğullardan Sam anılmamış (Yaprak 28/b vd. ). 

    Dümende, başında peygamberik nuru ile Hz. Nuh, ötekiler de oğulları Yâfes, Hâm, Sâm ve diğerleri (Zübdetü’l- Tevârih) (üstte). İlk dönem cumhuriyet ilk, orta ve lise tarih kitaplarında eski Türk uygarlığı için ilk sayfada yer verilen bir resimdi bu (1933’te basılan Tarih II Ortazamanlar) (altta). 

    2. elyazması Kitâb-ı Ahvâl-i Ekalîm-i Seb’a’daki bilgilere gelince… Daha önce tanıttığımız, içerik yönünden hayli yüklü bu kitapta, olasılıkla yukarıda değinilen Tâberî, Mes’udî ve daha eski yazarların eserlerinden aktarma-alıntı bilgiler kadar yeni bilgiler de bulunmaktadır. 

    Hicri 831’de (1419) yazılan bu kitabın künyesini ve gerçek yazarını saptamakta duraksamalar vardır. En başta da iç kapağına yazılı adının sonraki bir tanımlama olabileceği veya Siraceddin bin el Verdî’nin Haridetü’l-Aca’ib Feridetü’l-Garaib eserinden veya o kitabın bundan kopya edilmiş olma ihtimali vardır. 

    Yüzyıllar öncesinin Doğu kültür kaynaklarından günümüze ulaşan ama kataloglarda adı geçmeyen bu elyazmasında, baştaki fihrist sayfalarındaki sıralama şu şekildedir: Şehirlerin zikri, canipler, cezireler (adalar), acaipler ve ibretler, meşhur ırmaklar, pınarlar, yükek dağlar, ülkeler, kentler, kıymetli taşların hassaları, madenler-cevherler, otlar-bitkiler, tohumlar, hayvanlar ve kuşlar, rivayetler-öyküler, harikalar, acayipler, mitolojik öğreti ve lejandlar, kıyamet alâmetleri. Kolomb’dan yaklaşık 100 yıl önce Zulumat Deryası’na (Okyanus) açılmak için gemi yapan gençlerin öyküsü acaba başka kaynaklarda var mıdır? Fetihten yıllar önceki İstanbul’dan betimlemeler de ilginçtir. Örneğin sıvalı olduğu için “Altın Kapu” denen bugün de bu adıyla anılan kara surlarının tören kapısı. Ayrıca surlar, kiliseler, dikilitaşlar… 

    Bu içeriğiyle yapıt, 15. yüzyıl başında dünyanın ve eski dönemlerin panoramasını veren bir ansiklopedidir. Sultan Selim Camii Muvakkıti Mustafa bin Ali’nin (öl. 1571) Tuhfetü’z-zaman ve Haridetü’l Evân adlı elyazmasını buradan kopya ettiği söylenebilir. 

    85. sayfada “Cezire deryası beyanındadır: Ol Türklerin deryasıdır. Bahri’l-Etrâk ve Bahri’l- Cezire, Türk denizi ve/veya Ada Denizi beyanındadır. Bu deniz sol cihette, Cürcan’ın da doğusundadır. Taberistan, Bahr-i Hazer’in kuzeyinde ve Ellan’ın batısında ve Kabak (?) dağlarının güneyindedir” denmektedir. 174. Sayfada ise “Zikri-i Huruc-u Türk” başlığı altında şöyle yazar: 

    “Ebu Salih ebu Hüreyre o da Resulullah’dan rivayet etmiştir: ‘Resulullah buyurdu: Kıyamet kopmaz! Tâ ki Müslümanlar kıtal edeler Türklerle. Türk bir kavimdir ki yüzleri kalkan gibidir. Gözleri küçüktür. Burunları değirmi. Şirgirler yani ‘aslan saçlı’ denildi. Sultan Benî Haşim’in (Abbasilerin) helâki, İslâm’a mensup Türklerin elindedir. İslâm’a mensup olan Türklerin helâki de Türk keferelerin yedindendir (elindendir)” denmektedir. Bölümün devamında Kıyamet’in başlaması anlatılır; kitabın yazılışından (1419) 161 yıl önce, 1258’de İlhan Hülagû’nün Abbasi Devleti’ni yıkarak Haşimoğulları hanedanı bireylerini katledişi anımsatılır. 

  • Düşmanlığı tersine çevirme

    Düşmanlığı tersine çevirme

    Çinggis Han kendisine karşı olanları birer birer yenerek hakimiyetini kurduğu yıllarda, mağlup edilen kabilelerden birer bebek alıp bunları yetiştirmesi için annesi Hö’elün Eke’ye verir. Böylelikle Hö’elün Eke, yalnız Çinggis Han’ın annesi değil yeni oluşan Moğol ulusunun da annesi olur. Düzenlenen evlat edinme törenlerinde, analığın güya lohusa imiş gibi yatağa uzandığı ve temsilî doğum yaptığı görülür. 

     

     Evlat edinme adabı deyince, bugün herhalde herhangi bir törenden ziyade bürokratik işlemler aklımıza gelir. Günümüzde bu konudaki kriterler ve bürokratik işlemler ülkeden ülkeye farklılık arzeder. Tarihte evlat edinme konusunda verilen bilgiler bürokratik değil törensel niteliktedir. Ancak günümüzden hareketle tarihteki olayları anlamaya çalışırsak başka konularda olduğu gibi evlat edinme hususunda da de problemlerle karşılaşırız. Hadisenin ne şekilde geliştiğini anlamak için sanırım sadece kitap bilgisi yetmiyor; biraz da kültürün içinden bakmak gerekiyor. 

    Karşılaştığımız durumlardan biri Çinggis Han ile ilgilidir. Çinggis Han kendisine karşı olanları birer birer yenerek hakimiyetini kurduğu yıllarda, mağlup edilen kabilelerden birer bebek veya küçük çocuk alıp bunları yetiştirmesi için annesi Hö’elün Eke’ye vermişti. Ancak bu kabileler veya çocuklar gelişigüzel seçilmiş değildi. Bu çocukların mensup oldukları kabileler Çinggis Han’ın en büyük hasımları, kendisine en çok zorluk çıkaranlardı. Burada babası Yesügey’i öldüren Tatarlardan; karısı Börte’yi kaçıran Merkitlerden; babasının ölümünden sonra kendisine karşı cephe alan uzak da olsa akrabaları Tayciyutlardan; mensup olduğu Börçeginlerin kendisine en yakın kollarından Yürkinlerden de birer çocuk bulunmakta idi. Burada gördüğümüz gibi, kendiliğinden gelip katılan Uygur, Önggüt gibi kabilelerden değil de kendisine düşman olan kabilelerin çocuklarını alıp büyütmek için annesine veriyor, bir çeşit düşmanlığı ters yöne çevirmiş oluyordu. Benzer bir tutum daha sonra Moğol ordularının yıktığı yerleşimleri yeniden inşa etmelerinde de görülür. Düşünecek olursak Börte’den sonra aldığı kadınlar da Tatar ve Merkitlerdendi. 

    İşte bu nokta Gizli Tarih’te vaziyetin önemini belirtecek bir şekilde yer almışsa da (§214), çevirilerde tam manasıyla ortaya çıkmaz. Gizli Tarih’in Türkçe çevirisinde, artık önemli şahıslar olmuş olan bu dört yetime Hö’elün Eke tarafından evlat edinmeleri olayını hatırlatan Çinggis Han: 

    “[Annem] sizin dördünüzü ordugahlarda bularak 

    Yerden toplayıp 

    Ayaklarınızın üzerine basacak hale getirdi. 

    Kendi çocukları gibi 

    Terbiye etti 

    Boyunlarınızdan çekerek 

    Sizi adama benzetti 

    Ömuzlarınızdan çekerek 

    Sizi erkeğe benzetti…. 

    Sizi böylece büyütmesine karşılık olarak, 

    ona çok defalar teşekkür makamında 

    mukabelede bulundunuz..” diye seslenir. 

    Böylelikle Hö’elün Eke, yalnız Çinggis Han’ın annesi değil yeni oluşan Moğol ulusunun da annesi olmuştu. Bu hatırlatmada Çinggis Han çok kısa da olsa Hö’elün Eke’nin törensel tutumuna değinir. Çevirilerde ortaya çıkmayan bu duruma biraz daha yakından bakalım. 

    İngilizceye yapılan çevirilerin birinde Hö’elün Eke’den bahisle “sizi ordugahlardan toplayıp bacaklarının arasına yerleştirerek” ifadesi kullanılır ve bu eylem “çocuğun yıkanması, giydirilmesi ve saçının taranması” şeklinde açıklanır. Diğer bir çeviride ise battaniyenin altında sıcak tutmak için “bacaklarının yanına” ifadesi vardır. 

    İç Asya kültürüne yaşanmışlık penceresinden bakan Abdülkadir İnan, 1920 öncesinde Kazak ve Kırgızlar arasında yaptığı araştırmalara dayanarak evlatlık müesseseleriyle ilgili gelenekler üzerine yazdığı bir yazıda bu duruma açıklık getirir. Sözkonusu evlat edinme törenlerinde hem kadınlar hem de erkekler rol alırlardı. Yakın akraba çocuğu sözkonusu olduğu zaman, analığın güya lohusaymış gibi yatağa uzandığını ve bir temsilî doğum yaptığını anlıyoruz. Evlatlık eğer akraba olmayan bir topluluktan alındıysa, oldukça görkemli bir tören düzenlenirdi. Soy dışından gelen bu çocuğun soyun üyesi olması anlamına gelen bu törende başrolü babalar ve onun erkek akrabaları oynardı. Kurban kesilir ve çocuğun öz babası ve soydaşlarına hediyeler verilirdi. Törende evlatlık çocuk babalığın bacakları arasından geçirilir ve analığının veya babalığının soyundan ihtiyar bir kadın tarafından emzirilir gibi yapılırdı. 

    Bu gözlemlerden -düşmanlığın ters yöne çevrilmesini simgelemesi bakımından- Hö’elüm Eke’nin de temsilî bir doğum yaptığı anlaşılmaktadır. Böylece tarihî kaynakların disiplinlerarası bir yaklaşımla değerlendirilmeleri ve dillendirilmelerinin önemi ortaya çıkar. 

  • Sakın açma o sayfayı ürkütürsün ‘vak-vak’ları

     İslâmi literatürde Vakvak Ağacı, fethedilecek yeni toprakların cazibesinin bir örneği ve iktidar hırsının tehlike nişaneleri olarak sembolleşti. Osmanlılar 16. yüzyılda hâlâ Akdeniz’de fetihlere girişebilirken ağacın olumlu; 17. yüzyıldan itibaren askerî başarısızlık ve iç karışıklıklar tesiriyle ağacın uyarıcı yanlarını gördüler. 1616 tarihli Falnâme’den rastgele bir sayfayı açarak bu minyatüre denk gelen kişiyi, büyük bir gönül sıkıntısı ve gam beklemekteydi.

    İran destanı Şehnâme’deki (11. yüz­yıl) bir öyküye göre, Büyük İsken­der uzak diyarlarda kadın ve erkek başlı meyvelere sahip bir konuşan ağaca rastlamış. Ağaç ona taht sevdası yüzün­den yaban illerde öleceğini söylemiş ve sonunda da kehanet gerçekleşmiş. Bu anlatımda meyvelerin bolluğu yokluk ve vebaya; ağaçtan yükselen sesler de fitne ve fesada yorulmuştur. Fetihlerin durdu­ğu, devletin iç meselelerine yöneldiği bu çağda, Vakvak Ağacı yeni fırsatların işa­reti olmaktan çok tehlikelerin uyarıcısı­dır ve efsanevi anlatımla uyumludur.

    1521’de yazılan Şükrî Selimnâme­si’nde de, Memlûk kadınlarının Osmanlı savaşçılarına saraydan davetkar biçimde el salladığı bir minyatür vardı. Minya­türde işlenen ve tarihi 8. yüzyıla kadar giden Çin veya Hint efsanesine göre; Vakvak Ağacı’nda biten/yetişen çıplak kadınlar bir süre sonra “vak vak” sesleri çıkartarak düşer ve adaya gelenler ölme­den önce onlarla çiftleşirler. Binbir Gece Masalları’nda ise aynı ağaç mücevher­lerle dolu olarak tasvir edilir.

    Tarîh-i Hind-i Garbî’de, yemişleri cariyelerden oluşan
    Vakvak Ağacı. Başlangıçta Amerika kıtasının Hindistan’la karıştırılması, buranın Yeni Dünya olduğunun farkında olan Osmanlıları efsaneler yönünden etkilemiş olmalı ki Hint menşeli bir efsane bu kitaba Amerika’nın cazibesinin bir sembolü olarak girmişti (Mehmed Suudî,
    Tarih-i Hind-i Garbî, TSMK R. 1488).

    Mehmed Suudî Efendi’nin 3. Mu­rad’a 1583’te sunduğu Tarîh-i Hind-i Garbî adlı eser, Osmanlı sultanı Yeni Dünya’yı keşfe ve buranın zenginlikle­rini İstanbul’a akıtmaya çağrılıyordu. Vakvak Ağacı minyatüründe, ağacın ye­mişleri çıplak cariyeler olarak resmedil­mişti.

    1616’da Kalender Paşa’nın Sultan 1. Ahmed’e sunduğu Falnâme’de yer alan Vakvak Ağacı, yemişleri envaiçeşit mah­lukatın başlarından oluşan acayip ve garip bir ağaçtır. Kitaptan rastgele bir sayfayı açarak bu minyatüre rastgelen kişiyi, büyük bir gönül sıkıntısı bekle­mektedir. Fal sahibi tövbe etmeli ve iba­detlerini sektirmemelidir.

    Vakvak Ağacı kimi efsanelere göre Çin etrafındaki Vakvak Adası’nda bu­lunuyordu. Osmanlılar için ise Girit’te 10 yılı aşan savaş, payitahtın kalbinde­ki Sultanahmet Meydanı’nda meyvele­ri kanlı cesetlerden oluşan bir Vakvak Ağacı’nı yeşertmişti. 1656’da devletten 9 taksit alacaklı Yeniçeriler, Kapıkulu si­pahilerini de ayartarak büyük bir isyan başlattı. Padişah 4. Mehmed’i bir “ayak divanı”na zorlayıp, durumlarından me­sul tuttukları 30’dan fazla saray ağasının kellesini istediler. Asiler saray dışında yakaladıkları birçok devlet adamını kat­ledip başlarını Sultanahmet Meydanı’n­daki ağaçlara astı. Solgun ölülerden olu­şan yemişleriyle bu ağaçlar, efsaneyi bi­len İstanbullulara meşhur büyülü ağacı anımsattı ve hadiseye “Vaka-yi Vakvaki­ye” adı yakıştırıldı.

    İskender’den sonra bu ağacın tekin­siz kehanetlerine uğrayanlar Osmanlı­lar olmuştu. Girit büyük kayıplarla an­cak 1669’da fethedebildi. Yeniçerilerin kanlı isyanları ise ancak 170 sene sonra, 1826’da son bulacaktı.

    İskendernâme’ye göre Büyük İskender, Vakvak Adası’na gider. Buradaki kraliçenin 6 bin kadından oluşan bir ordusu vardır. Sahnede İskender’e Hızır Aleyhisselam eşlik ediyor. Buradaki ağacın insan, fil, boğa, cin, tavşan, kaplan ve başka mitolojik varlıkların başlarından oluşan yemişleri vak-vak sesleri çıkarmaktadır. Sahne, büyük bir fatih arketipi olarak İskender’in uzak diyarlarla olan ülfetine gönderme yapar. Falnâme’de anlatılmayan ama Şehnâme’de yer alan öyküye göre, ağaç İskender’i tahtını bırakmaya davet etmiş, yaban ellerde ölüp gideceği hususunda uyarmıştı.

    Falnâme’de özetle şöyle denilmektedir: “Ey fal sahibi bil ve haberdar ol! Bu fal gönül sıkıntısı, hüzün ve gama işarettir. Sefer için bu falı açtınsa bil ki iyi değildir. Alım satım, ortaklık içinse, bekleyip düşünmek daha hayırlıdır. Nasihat alıp danış ve birkaç gün sabret; küçük-büyük günahlardan tövbe edip ibadetle meşgul olasın ki talihinden uğursuzluk kalksın. Kâbe’ye, Medine’ye, Kerbela şehitlerini ziyarete niyet ettinse bahane üretmeksizin yönel. Sadaka ve hayratta kusur etme ki muradına eresin”. (Kalender Paşa, Falnâme, 1616, res. Nakşî, Nakkaş Hasan ve bazı Safevî nakkaşlar, TSMK H. 1703).

  • Kadının onayı olmadan asla

    Kadının onayı olmadan asla

    Çinggis Han’ın ilk eşi Börte, yazılı kaynaklarda “onayı alınması gereken kişi” olarak ortaya konur. Çinggis henüz küçük bir çocuk iken yani başarılar elde etmemişken bile Börte’nin konumunun önemine işaret edilir. Çokbaşlı bir hayat süren kabilelerden gelen hatunların ise Börte gibi herkesi biraraya toplayabilme becerileri olmamıştır. 

    Çinggis Han’ın mensup olduğu aile ve soyun ne denli köklü olduğu, hatta kendisinin mi yoksa rakibi Camuka’nın mı daha aristokrat” bir aileden geldiği tartışılmış bir konudur. İlk eşi Börte ve onun mensup olduğu Kongratlar ise bu açıdan sorgulanmamıştır. 

    Börte’nin kişiliği konusunda kaynaklarda fikir ayrılığı yoktur. Onun varlığı Moğol tarih geleneğinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Moğolların Gizli Tarihi’nde Börte, daha çok ailesini düşünen bir kadın rolündedir. Dönemin kaynaklarında Börte’nin davranışları, hayatın içinden sahnelerle okuyucuya sunulur. 

    Sonraki dönem tarih eserlerinde ise Börte, bulunduğu yerden olayları onaylayan veya hüzünle ele alan, sanki üst konumda olan, kişiliği yüceltilmiş bir hatundur. Örneğin Altan Tobçi (1604) ve özellikle Erdeni-yin Tobçi (1662) adlı eserlerde Börte, dirayetli-bilge sıfatlarıyla tekrar tekrar şiirsel nitelikteki dizelerle karşımıza çıkar. 

    Örneğin Altan Tobçi’deki bir sahnede Çinggis Han -gerçekte gitmediği Kore seferinde- kendisine takdim edilen Kulan Hatun ile “beraber uyumak istemesi” üzerine subayları tarafından uyarılır: “Eğer çölde beraber uyursanız muhakkak ki [kendi koyduğunuz] emirlere [yani törelere] ters düşmüş olursunuz. [Kulan] Hatun’u eve dönünce sevseniz nasıl olur acaba?” Ancak kitap “durum öyle olmadı beraber uyudular” diye devam eder. Bizim neyin doğru olduğunu bulmaya çalışan pozitivist bakış açımıza göre, bu anlatımda olay yeri ve onun Korelilerce Çinggis Han’a takdimi doğru değilse de, Kulan Hatun gerçekten Çinggis Han’a mensup olduğu Merkitlerin yenilmesi üzerine kendi babası tarafından Çinggis Han’a takdim edilmiştir. Demek ki önemli olan “neresi ve kim” sorularının cevabı yani isimler değil de eylem, fiildir. Kulan Hatun savaşta esir alınmış bir ganimet değildir, takdim edilmiştir. 

    Hikayenin Altan Tobçi’deki devamında orda’sından üç yıl uzakta kalmış olan Çinggis Han, döneceği zaman “durumu idare et” diyerek önden bir haberci yollar; o da Çinggis Han’a “Halkımız Moğolların âdetlerine dikkat etmediniz” diyerek serzenişte bulunur. Daha sonra en güvenilir yardımcısı Mukali’yi Börte’ye gönderir. Daha evvel Erdeni-yin Topçi’den naklettiğim (#tarih 49) bu hikayede Börte “Efendimiz iyi mi?” diye sorar, Çinggis Han da cevaben “Daha önce koyduğum kanun [töre] artık yok. Kuvvetli idarenin gücü sürmekte. Bana danışman olan emirlerimi (sayit) dinlemedim. Kendimi kaplan derisi evlerin güzelliğine kaptırdım. Ben kutsal efendiniz, Kulan Hatun ile uyudum” diyerek haber gönderir. 

    Börte onayı alınması gereken bir kişidir. Her iki eserde birçok durumda Börte’ye seslenilir. En çok tekrarlanan, “henüz küçükken rastladığın hatunun, akıllı hatunun” veya “henüz muzaffer olmamışken tanıştığın hatunun” gibi ifadelerle Çinggis Han’a Börte’den sözedilir. Burada dikkati çeken, halk hafızasında henüz Çinggis Han küçük bir çocuk iken yani başarılar elde etmemişken Börte’nin konumunun önemli olmuş olduğuna işaret edilmesidir. Zaten hem Gizli Tarih’te hem de Altan Tobçi’de Börte’nin babası Dey Seçen kızlarının hep “hatun” olmuş olmalarıyla övünür. 

    Yakın zamanlarda (2018) Anne F. Broadbridge, Moğol İmparatorluğu’nun kuruluşunda Moğol kadınlarının rolü hakkında bir kitap (Women and the Making of the Mongol Empire) yayımladı. Orada gerek Çinggis Han’ın eşi Börte’nin gerekse Kubilay Han’ın annesinin görgülü ve yönetim deneyimleri olan ailelerden gelmelerinin onlara sağladıkları avantajları ele almakta; bu sayede ilk dönemlerde Altın Soy içinde akrabalık ilişkilerini dünürlük yoluyla kurmuş olduklarını ayrıntılarıyla göstermektedir. Çokbaşlı bir hayat süren kabilelerden gelen hatunların böyle herkesi biraraya toplayabilme becerileri olmamıştır. Bütün bunlar bizdeki “Maraş’tan kız al, bey doğursun” türünden deyimleri hatırlatır. 

  • Zaman ile değişen değerler

    Çinggis Han 1206’da devlet düzenini kurarken kendi yakın çevresini ödüllendirir. Moğolların Gizli Tarihi’nde hikayeleri anlatılan 20’den fazla kişinin neden ödüllendirildiğini veya öldürüldüğünü sebepleriyle öğreniriz. “Yapılan bir işlemin doğurduğu sonuçlar” kavramı Moğol halk kültüründe yaşamaya devam eder. Sonuç kadar süreç de önemlidir.

    Bizler bugün bir tarih eserinden hatta bir des­tandan bile verdiği bilgiler açısından yarar­lanırız. Aslında bilgiler unutulabilir; eserin bilgilerin ötesinde zihnimizde ve gönlümüzde bırak­tığı tat ise kalıcıdır; eserin veya destanın ömrü bu tat ile ilgilidir. Örneğin Çin’in en büyük yayınevi ne zaman darda kalsa MÖ 2. yüzyıla ait ilk resmî tarih eseri Tarihî İlmekler’in (Shiji) süslü yeni bir baskısını yaparak açığı kapatır. İçi bilgi dolu diğer 23 resmî tarih böyle bir rağbet görmez.

    Bu açıdan bakınca Moğolların Gizli Tarihi böyle “lezzet­li” bir eserdir. Türkçeye Prof. Dr. Ahmet Temir tarafından 1948’de kazandırılmış olan ve aslında Çinggis Han ve ataları­nın maceralı hayatlarının dedikodusu gibi de algılanabilecek olan bu eser Türkçede pek yaygın bir okuyucu kitlesine ka­vuşmuş sayılmaz.

    Bugün bu eserin elimizde olan orijinal nüshaları Çince imlerle yazılmıştır; örneğin Çinggis adı, Çince “Cheng Ji Si” şeklinde karşımıza çıkar. Bugün çevirilerini kullandığımız bu nüsha 15.-17. yüzyıllarda Çin bürokrasinin tercüme büro­sunda kullanılıyordu. 19. yüzyılda “keşfedildikten” sonra eser Çince imlerle basılmış ve ondan sonra da bilginler Çince im­lerden hareketle Moğolca metni oluşturmak için uğraş ver­mişler ve çeviriler yapmışlardır.

    Destansı mahiyette bir eser olan Moğolların Gizli Tari­hi’nin orijinal nüshaları Çin bürokrasinin raflarında kalmış değildir. Aslında eser Moğollar açısından bir tarihyazım ge­leneği oluşturduğu gibi, sözlü geleneklerden de dizeler içe­rir. Bu tarihyazım geleneği Çinggis Han’ın göçebe halkları “Mongğol ulus” adıyla bir bayrak altında toplaması hakkın­daki tarihsel bilgileri ve kendi döneminin askerî başarıları yanında bize o zamanın eskiden beri varolan veya değişen değerlerini de yansıtır. Değişen değerler arasında sadakat ve emre itaat gelmektedir. Evvelce ayakları ile oy veren kabile efradının artık ordu içinde belli onluk (manga), yüzlük, bin­lik ve onbinlik (tümen) birimler içinde yer alması ve kendi ihtiyarları ile yerlerini terkedememeleri, yeni düzenin (yasa) en önemli değişiklikleridir.

    Tarihyazım geleneği açısından bakınca sonradan yazı­lan eserlerin salt Çinggis Han üzerinde odaklanmadıkları, özellikle birinci hanımı Börte’yi yücelttikleri görü­lür. Dolayısıyla bu eserle aynı temaları ele alırken, özellikle kadınlara verilen önemin farklı bir şekil­de ağırlık kazandığı görülür. Genelde Mongolistler bu eserin 17. yüzyılda gelişen tarihyazıcılığına nasıl yansımış olduğu konusunda çalışmalar yürütmüşler ve pozitivist bir yaklaşımla özellikle hangi pasajların Gizli Tarih’ten alındığı üzerinde durmuşlardır. Sonra­dan yazılmış eserlerin esin kaynağı Gizli Tarih olsa bile, öz­nelerin ağırlığının değişmesi bize Gizli Tarih’te gördüğümüz öğretilerin ve değerlerin bireyler için ne ifade ettiği sorusunu akla getirir. 16. yüzyılda Moğollar arasında Budizmin yaygın­laşmasına rağmen, halk arasında yüzyıllar boyunca yaşayan değer ve öğretilerden hangilerinin öne çıktığına bakmak bizi bu konuda aydınlatabilir.

    Çinggis Han 1206’da devlet düzenini kurarken kendi yakın çevresini ödüllendirir. Moğolların Gizli Tarihi’nde bu ödüllen­dirmelerle ilgili olarak bu kişilerin evvelce ne yapmış oldukları ve hizmetleri karşılığında kendilerine ne ödül verildiği ayrın­tılarıyla anlatılır. Baştan beri Çinggis Han’ın yanında bulun­muş ve zorluklara karşı birlikte göğüs germiş olan yakınları ile ilgili hikayeler ve bu kişilerin yeni düzen içindeki konumları, daha sonraki tarihyazımında da anlatımda ufak-tefek değişik­liklerle karşımıza çıkar. Bu kişilerden biri de örneğin Bo’or­çu’dur. Çinggis Han (§ 205): “Atlarım çalındığında ‘yardıma muhtaç olan bir kimseye yardım edeyim’ diyerek, babana bile haber yollamadan […] benimle hareket etmiştin. […] sonunda hayvanları kovalayıp götürmüştük. […] Sen o zaman hangi dü­şüncelerle bu iyiliği yapmıştın? Hayır, sen ancak kahraman­lık düşünceleriyle benimle dost olmuştun” diyerek Bo’orçu’ya dokuz defa cezadan muaf olma hakkını ve Altay tümenlerinin kumandanlığını verir. Burada (§203-224) hikayeleri anlatılan 20’den fazla kişinin neden ödüllendirildiğini; cezalandırılanla­rın da niçin öldürüldüklerini sebepleriyle öğreniriz (§200).

    “Yapılan bir işlemin doğurduğu sonuçlar” kavramı Moğol halk kültüründe yaşamaya devam eder; bugünkü Moğolcada “sonuç ve devamı” (ür dağabar) sözcükleri ile ifade edilir. Kı­sacası sonuçla iş bitmez; sonuç, doğurduğu diğer durumlarla beraber mütalaa edilir. Öyle anlaşılıyor ki göçebe kültürü ya­şatan Moğollarda sonuç kadar süreç de önemlidir.

  • Halk hafızası ve tarihçilik

    Halk hafızası ve tarihçilik

    Çinggis Han’ın annesi Hö’elün-eke, 13. yüzyılda kağıda geçirilen Moğolların Gizli Tarihi’nde dramatik anlatımlarla tasvir edilen ana karakterlerden biridir. Bundan yaklaşık 400 yıl sonra kaleme alınan Altan Tobçi adlı kitapta ise hem ismi değişmiş hem de sadece doğurgan bir kadına indirgenmiştir. Değişen öncelikler ve roller…

    İSENBİKE TOGAN

    Moğollar deyince akla Çinggis Han ve Moğol İmparatorluğu gelir. İmparatorluktan sonraki Moğollar, araştırmacıları aynı derecede cezbetmemiştir. Çinggis Han dönemi ile ilgili çalışma yürütenler kaynak eserlerin ve özellikle en çok kullanılan ikisinin farklı dillere çevrilmiş olması dolayısıyla şanslıdırlar. Bu eserler bilindiği gibi Moğolların Gizli Tarihi ve İlhanlı vezir ve tarihçisi Reşideddin’in Camiüttevarih adlı dünya tarihinin 1. cildini oluşturan Türk ve Moğolların tarihi kısmıdır. Çalışmalar bu eserler üzerine yoğunlaşınca, buralardan edindiğimiz bazı kanaat ve görüşlerin artık doğru imiş gibi algılanmaları doğaldır.

    Bu eserlerden sonra Moğol tarihyazıcılığına bir ara verildiği, ancak takriben 400 yıl sonra Moğol yazı dilinde bir dizi tarih eserinin yazıldığı görülür; ancak bunlarda farklı bir bakışaçısı hâkimdir (#tarih 49). Bu da çoğu defa Moğolların 16. yüzyıldan itibaren artık Budist olmalarıyla açıklanmıştır. Aslında bu farklılık sadece Budizm’den kaynaklanmamaktadır.

    Bu farklılıklardan biri, Çinggis Han ve onun mensup olduğu Börçeginlerin atası değil de ceddesi olan Güzel Alan (Alan Go’a) ile ilgilidir (NTV Tarih 14). Bugünden bakınca insan, resmi Topkapı Sarayı’na kadar gelmiş olan kutsal nitelikteki bu hanımın varlığının 17. yüzyıldan sonra yazılmış tarih eserlerine de hâkim olduğunu düşünür. Ancak durum öyle değildir.

    Örneğin 1604’te yazılmış ve Tuncer Gülensoy’un dilimize kazandırdığı Altan Tobçi’de (2008) bu isim “Alung Ğooa” olmuştur ve o artık asıl cedde değildir; dolayısıyla kendisinden sanki söz arasında bahsedilir (s. 27). Gizli Tarih ile karşılaştırıldığında, bu eserlerde çok şeyin değişmiş olduğunu, bazen de aynı sahnede başkalarının rol aldığını görürüz.

    Değişen sahnelerden biri de Çinggis Han’ın annesi Hö’elün-eke (Altan Tobçi’de Ögelen-eke) ile ilgilidir. GizliTarih’te Çinggis Han’ın babası Yesügey’in, Hö’elün-eke’yi kaçırmasının anlatıldığı kısımlar (§ 54- 56) vardır. Yesügey’in kızın güzelliğine vurulması anlatıldıktan sonra, Hö’elün-eke’nin kendisini obasına götüren kocasına kaçmasını söyleyerek “Hayatta kalırsan benden başka da kız veya kadın bulabilirsin; adı farklı olsa da ona gene de Hö’elün diyebilirsin. Hayatını kurtarmaya bak. Benim kokumu kokla ve git” demesi ve gömleğini uzatıp ona vermesi, sonradan “Hö’elün’ün kokusu” adlı çalışmalara ilham vermiştir. Ancak Altan Tobçi’de bu dramatik unsurlar bulunmaz (Gülensoy 2008:§11). Bu hadise sadece, “beyaz bir yabani tavşana benzer” şekilde yere çömelmiş olan Hö’elün-eke’yi gören Yesügey’in kardeşine “Bu kadından iyi erkek çocuklar doğabilecek” demesiyle sınırlıdır.

    Kısacası Gizli Tarih’te Hö’elün-eke güzelliği ile dikkati çeken, dirayet ve kişilik sahibi bir kadın olarak tanıtılır; daha sonra kocası öldürülüp yalnız bırakılınca da, ufak çocuklarına kendi başına nasıl baktığı ve topladığı otlarla onları nasıl beslediği; otların adları bir bir sayılarak şiirsel bir şekilde anlatılır, Altan Tobçi’de ise bu şiirsellik yoktur. Çinggis Han’ın yendiği kavimlerden aldığı yetimleri büyütmesi için annesine vermesi, böylece ona bir çeşit “ulus anası” muamelesi yapılması sahneleri de Altan Tobçi’de bulunmaz. Kısacası lakabı “ana” (eke) olan Hö’elün, Gizli Tarih’te vefakar anne olarak yüceltilmişken, Altan Tobçi’de doğurgan bir kadına indirgenmiştir.

    Bu durum yazarın tercihinden ziyade, Hö’lün-eke’nin halk hafızasına ağırlıklı bir şekilde yer etmiş olan ilk eş Börte’nin gölgesinde kalmış olmasındandır. Bununla birlikte 13. yüzyıldan 17. yüzyıla gelinceye kadar olayların aşağı yukarı aynı kalması, sözlü geleneğin ne kadar güçlü olduğunu gösterir. Ancak kişilere, karakterlere verilen rollerin değişmesi, artık başka önceliklerin sözkonusu olduğunu ve bu durumun halk hafızasına yansıdığını ortaya koyar.

  • Han: Tarihi biçimleyen unvan

    Han: Tarihi biçimleyen unvan

    Çinggis Han’ın 1227’de vefatından sonra İç Asya’daki Türk ve Moğollar arasında ancak Çinggis evladı ve torunları “han” unvanı taşıyabiliyordu. Osmanlıların başarısı ise, aslen bir bey olan Osman’ın soyundan gelenlerin 2. Murat’tan itibaren “han” unvanını kullanmaları ve İç Asya’da mümkün olmayan bir durumu Ortadoğu’da fiili bir durum hâline getirip meşruiyetlerini kabul ettirebilmeleridir.

    Bu yıl hem İstanbul’un fethi hem de Ayasofya dolayısıyla sık sık Fatih Sultan Mehmet Han’ın adı geçti. Aslında Fatih’e ve ondan önce de 2. Murat’a “han” denilmesi Türklerin tarihi açısından önemli bir adımdır.

    Çinggis Han’ın 1227’de vefatından sonra İç Asya’daki Türk ve Moğollar arasında ancak “Çinggisliler” diye bahsettiğimiz Çinggis evladı ve torunları “han” unvanı taşıyabiliyorlardı. Çinggis Han’ın kardeşlerinin çocukları bu tanımlamanın dışında kalmışlardı. Kısacası, şecereleri Çinggis Han’ın mensup olduğu Börçigin (Börü tegin) sülalesine dayanmasına rağmen onlar “hükümranlık” ve “han” unvanı taşıma konusunda safdışı edilmişlerdir. Şimdiye kadar onları devre dışı bırakanın Çinggis Han olduğu düşünülüyordu. Halbuki artık Ögedey Han zamanında bile kardeşlerin yani amcaların hâkimiyetin bir parçası olduğunu biliyoruz (#tarih sayı: 73). Daha sonraki yıllarda bu kardeşlerden Temüge’nin isyan ettiği ve sonucunda Möngke Han (1252-1259) ve kardeşleri tarafından bertaraf edildiği tarihlerde kayıtlıdır. Bu durum bize bu mücadelenin 1252’ye kadar devam ettiğini göstermektedir.

    Aslında bu mücadele tam olarak bitmemiştir. Çinggis Han evladı arasında Toluy evladı, deyim yerinde ise bütün Asya’ya hâkim olmuş ve bu süreçte Cöçi Han evladının (Altın Orda) desteğini almıştır. Buna rağmen mücadele Asya çapında devam etmiş, sular hiç durulmamıştır. Bunun en güzel örneği Timurlenk diye bilinen Temür’dür. O bir “ara yol” olarak yanında Çinggislilerden “kogurçak” (kukla) hanlar bulundurmuş ve kendisi hiçbir zaman “han” unvanı taşımamıştır.

    Genellikle şecerelerini Çinggis Han’ın kardeşleri Temüge Otçigin ve Kasar’a dayandıran Batı Moğolları ise belki de Temür gibi bir bey değil de Borçigin sülalesine mensup oldukları için kukla han bulundurmamışlar, mücadeleyi bizzat yürütmüşlerdir. Bunlardan Esen Tayşi (15 yüzyıl) bu çerçevede han unvanı kullanmaya teşebbüs etmişse de bütün siyasi başarılarına rağmen “halk bundan hoşlanmamış” ve öldürülmüştür.

    Fatih Sultan Mehmet, Esen Tayşi ile aynı dönemlerde hüküm sürmüş ve “han” unvanı Çinggisli prensiplere yabancı olan bugünkü Ortadoğu bölgesinde yadırganmamıştır. Böylece aslen bir bey olan Osman Bey soyundan gelenler “han” olmayı, daha sonra da halifeliği kendi meşruiyetlerinin bir parçası haline getirmişlerdir.

    İç Asya’da ise durum 18. yüzyıl ortasına kadar hanlar-beyler mücadelesi olmanın yanında Borçiginler arasında bir mücadele şeklindedir. Batı Moğolları, Çinggis evladı olarak hanlık hakkını ellerinde tuttuklarına inanan Doğu Moğolları ile amansız bir mücadeleye girişmişler ve zaman zaman bir taraftan Dalai Lama ve Çin’de hakim olan (1644-1911) Qing sülalesinden, diğer taraftan da 17. yüzyılda artık güçlenen Rus çarlık idaresinden kendilerini desteklemelerini istemişlerdir. Bu mücadelede Moğolların 16. yüzyılda (Altan Han Tümed) Budizmi kabul etmesi ve bunu bir çeşit devlet dini haline getirmeye çalışması ile Budizm ve özellikle Tibet Lamaizmi Batı ve Doğu Moğollar arasında yaygınlık kazanmıştır. Bu yeni durumdan sonra Batı Moğolları İç Asya’daki Türkler tarafından “Kalmak” diye adlandırılmışlardır. Böylece Kalmaklık din açısından bir ayırım olarak başladığı gibi, zamanla dil olarak da Moğolcanın hâkim olduğu gruplar için kullanılır olmuştur.

    Osmanlı seyyahları Ali Ekber Hıtayi ve Seyfi Çelebi, Kalmaklardan ayrı bir millet olarak bahseder. Osmanlılar hanlar-beyler mücadelesinde galip gelmişler ve kendi törelerini çevrelerine kabul ettirmişlerdir. Kalmak “hanları” ise Esen’den sonra genellikle “han” unvanını da, kukla han kurumunu da kullanmamışlar; Çince veliaht anlamına gelen unvandan mülhem “tayşi” ve “kontayşa (<huang taizi)” unvanları ile mücadelelerini sürdürmüşlerdir. 17. yüzyıl sonu ve 18. yüzyıl başında batıda Ayüke, doğuda da önce Ligdan sonra da Galdan’a “han” unvanı verilmiştir. Üç hanlık şeklinde yaşayan Doğu Moğolları da benzer bir şekilde Dalai Lama’dan “han” unvanını almışlardır. Önce ruhani bir şemsiyenin koruyuculuğu altında başlayan bu değişiklik, daha sonra “real politik” sonucu Rus ve Çin hâkimiyeti altında devam etmiştir. Osmanlıların başarısı ise İç Asya’da mümkün olmayan bir durumu Ortadoğu’da fiili bir durum hâline getirip meşruiyetlerini çevrelerine kabul ettirebilmelerindedir.

  • Köpe ailesinin anılarıyla savaş ve mütareke yılları

    Köpe ailesinin anılarıyla savaş ve mütareke yılları

    Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşme sürecine ve tarih sahnesinden çekilmesine tanıklık eden Köpe ailesinin anılarına dayanan “İmparatorluklar Arasında, Sınırlar Ötesinde” sergisi, 15 Eylül’de SALT Beyoğlu’nda açıldı. Aile albümünden yola çıkılarak hazırlanan sergi, 1890’lardan 1920’lere, 2. Meşrutiyet, 1. Dünya Savaşı ve Mütareke dönemlerini kapsayan bir süreci detaylı arşiv kayıtlarına dayanarak sunuyor.

    Köpe ailesinin öyküsü, Transilvanya’nın Braşov şehri yakınlarında doğup büyüyen Andras Köpe ile Breton bir ailenin kızı Léocadie Tallibart’ın Tanzimat İstanbul’unda kesişen yollarıyla başlıyor. Andras, Avusturya İmparatorluğu’nun baskılarından kaçarak, Léocadie ise mücevherci kardeşi Louis ile mimar kardeşi Pierre’in eşlikçisi olarak İstanbul’a gelmiş. 1842’de evlenen çiftin ikinci çocuğu olan ve mektupları sergide yer alan Charles ise, Cenova kökenli Trabzonlu bir Levanten aileye mensup Rose-Marie Marcopoli ile 1882’de hayatını birleştirmiş. Charles ve Rose-Marie’nin Charlotte, Ida, Taïb, Ferdinand, Antoine ve Eugène adında altı çocukları olmuş. Fransızca eğitim alan kardeşler, hiçbir zaman Avusturya-Macaristan vatandaşlığından vazgeçip Osmanlı tabiiyetine geçmemişler.

    Taïb Köpe, 1914’te savaşın başlamasından kısa bir süre sonra müttefik Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun üniformasını giymiş. İki yıl sonra İstanbul’da Avusturya-Macaristan ordusuna katılan Antoine ise, Saint Michel Fransız Lisesi’nde okurken 1. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle orduda çevirmenlik yapmaya başlamış. Daha sonra gittiği Filistin cephesinde yaşanan Gazze bozgununun ardından Şam’a, oradan da tekrar işgal altındaki İstanbul’a dönmüş. İstiklal Savaşı, Osmanlı’nın çöküşü ve Mustafa Kemal’in genç Türkiye Cumhuriyeti’ni kurması gibi birçok tarihi olaya tanıklık etmiş.

    Köpe ailesi
    Macar Hastanesi açılış töreni Çapa’daki Macar Askerî Hastanesi’nin Amiral Souchon, Enver Paşa ve Avusturya- Macaristan Büyükelçisi’nin eşi Markiz Palavici’nin katılımıyla gerçekleştirilen açılış töreni, İstanbul, 10 Nisan 1916.

    1945’te bir silah arkadaşının cenaze merasiminde anılarını kaleme alma fikri gelmiş aklına. Selanik’ten başlattığı bu 10 ciltlik hatırat, 1959’da tamamlanmış. Bu anılarına sadece savaş sürecinde yaşadıklarını değil, ebeveynleri ve kardeşlerinin hayatları ile ilgili detayları, kendi özel yaşamına ait hoş anekdot ve aile fotoğraflarını da koymuş. Çizdiği birbirinden etkili yüzlerce karikatür, gerçekleştirdiği ses ve görüntü kayıtlarıyla, en önemlisi de erkek kardeşi Taib Köpe ile çektikleri fotoğraflarla muazzam bir arşive imza atmış.

    18. yüzyılın ortalarından beri İstanbul’da yaşayan Köpe ailesi fertleri, 20. yüzyılın ikinci yarısında kişisel nedenlerden dolayı ABD’ye göç etmişler. Yanlarında götürdükleri aile arşivi de Teksaslı işadamı, torun Tony Childress sayesinde gün ışığına çıkmış.

    Nefin Dinç, Erol Ülker, Lorans Tanatar Baruh ile Gábor Fodor’un hazırladığı sergi, 27 Aralık’a kadar SALT Beyoğlu’nda ziyaret edilebilir.