Kategori: Uygarlık Tarihi

  • Aynı kök, karın ve kan ama kardeşler düşman

    Kandan, sütten veya ortak itikattan gelmiş olsun, kardeşlik Türk kültüründe büyük anlam ifade eden sıkı bir ilişkiydi. Ancak paylaşılamayan miraslar kardeşleri kaçınılmaz biçimde karşı karşıya getirdi. Nakkaşlar ve tarih yazarları kavgaları betimleyip ölümsüzleştirmeyi pek yeğlemediler. Bunu ancak merkezî söyleme dışardan katılan bir yazar ve ona eşlik eden nakkaş yapabildi.

    Kardeş kelimesi, Kaşgarlı Mahmud tarafından ya­zılan Türkçenin en eski sözlüğüne göre “aynı karında bu­lunmuş kişiler” anlamına gelir. Ancak aynı babadan gelip farklı annelerin karnında vücut bulan­lara da kardeş denilmiştir. Türk kültüründe genellikle öz kardeş, üvey kardeş, süt kardeş (emik­deş) ve kan kardeşlik (kan yalaş­mak) kavramları hâkimdir. İslâ­miyet’in kabulüyle birlikte buna din kardeşliği de eklenmiştir.

    Kitabi dinlerde kardeşlik, insanlığın karşılaştığı ilk cina­yet vakasıyla özdeşleşir: Kâbil, Tanrı’ya kardeşi Hâbil ile bir­likte sunular sunmuş, ancak ba­şaklardan oluşan kendi sunusu yerine Kâbil’in koyunu kabul edilince karnı almayıp kardeşi­ni öldürmüştü. En meşhur dinî kıssalardan birinde Yakub’un gözde oğlu Yusuf, diğer kardeş­leri tarafından öldürülmek is­tenmiş; içlerinden merhametli bir kardeş, onu öldürmeyip kör bir kuyuya bırakmayı önermiş­tir. Belki bu menkıbelerin tesi­riyledir ki Osmanlı Türkçesin­de kardeşlerle mesafeli olmanın yararını anlatmak için “ihvan ile ihtilat kılmamak” deyimi ve kardeşler arasındaki ilişkinin hep bir haset barındırdığı yö­nünde “Kardeş kardeşin ne öl­düğünü ister ne onduğunu” ata­sözü gelişmiştir. Öte yandan Hz. Musa ile kendisi gibi peygam­ber olan kardeşi Harun kıssa­sı dinî anlatıda iyi bir kardeşlik örneği olarak sunulur. “Kardeş kardeşi atmış yar başında tut­muş” atasözü, kardeşler arasın­daki kırgınlıkların geçiciliğine vurgu yapar.

     Kötü bir başlangıç

    Tevrat’a göre Kâbil, kardeşi Hâbil’i öldürdükten sonra “yeryüzünde kaçak ve serseri olarak yaşamaya” mahkûm edilmiş, Aden’in doğusuna sürülmüştür. Kuran’da ise Kâbil kardeşini öldürdükten sonra iki kardeş karga dövüşür ve ölen karganın kardeşini nasıl gömdüğünü öğrenen Kâbil yaptıklarından pişmanlık duyar. Yorumlara göre Kâbil ve ikiz kızkardeşi cennette, Hâbil ve ikiz kızkardeşi dünyada doğmuştu; aralarında sınıfsal bir ayrım vardı. Kardeşler ancak diğer doğumdan olan karşı cins ile evlenebiliyor, ikizleriyle evlenemiyordu. Hâbil, Kâbil’in ikiz kız kardeşini kendine isteyince araları bozuldu. Diğer bir görüşe göre ise çoban Hâbil, çiftçi Kâbil’in ekinlerini koyunlarına yediriyor, sularını içiriyordu ve aralarındaki çekişme klasik göçer-yerli geriliminin bir görünümüydü. Bir diğer görüş, Kâbil’in kuraklık nedeniyle Hâbil’i topraklarının bereketi için kurban verdiğini ve kendisini de feda ettiğini söyler. Temelde kıssa, Sümer mitolojisindeki Dumuzi ve Enkimdu efsanesiyle benzerlik taşımaktadır. Bir fal kitabında yer alan bu minyatür ise fal sahibinin Kâbil gibi düşmanlarına yenileceğini söyler (Falnâme, haz. Kalender Paşa, 1614-16, res.?, TSMK H. 1703).

    Heredotos’a (MÖ 484-420?) göre bir çanak içine kanlarını toplayan İskitler, bunu karşılık­lı içerek kan kardeş oluyordu. Artık kardeşler gibi birbirlerinin arkasında durmaları gerekirdi. Bu, “seçme iradesine” dayandı­ğı için manevi olarak belki soy yoluyla geçen asıl kardeşlikten daha üstün bir kardeşlikti. Süt kardeşlerse, geçmişlerinin bir döneminde hayatın getirdiği zor­luklar karşısında aynı memeden emmek zorunda kalmış kişiler­di. Onlar da aynı anaya minne­tin getirdiği bir hisle ebediyen kardeş gibi oluyor, öz kardeşler gibi birbirleriyle ve birbirlerinin çocuklarıyla evlenemiyorlardı. Dinlerse kardeşlik için herhangi bir vücut sıvısında birlik aramı­yor, inanç birliğini kardeşlik için temel koşul olarak konumlandı­rıyordu.

    Eski Türklerde kardeşlik, sıkı bağlar ve fedakarlık hissini çağrıştıran bir olguydu. Bilge Ka­ğan, devlet işlerinde yardımları­nı gördüğü kardeşi Kül Tigin’in ölümü üzerine onun yasını tutan ve hizmetlerini anlatan bir taşı 732’de Orhon Vadisi’ne diktir­mişti. Selçuklular, kardeşleriyle kimi zaman dostane kimi zaman hasmane olmuş iseler de, birbir­lerini katletmelerini söyleyen bir yasaya değil, aksine her karde­şin eşit haklarına işaret eden tö­relere sahipti. Kurucular Tuğrul ve Çağrı Beyler, iki kardeş olarak devletin serpilmesini sağlamış­tı. Ancak daha sonra bölüşümcü kardeşlik geleneği, devletin kü­çülmesinin öncü nedenlerinden oldu. 15. yüzyılda Anadolu’nun doğusunda yazıya geçirilen Dede Korkut Kitabı’nda kardeşler, ha­rici düşmanlardan birbirlerinin intikamını alır, fedakarlık yapar ve kardeşi olmayan karakterler kadersizliklerinden yakınır.

    İslâmiyet’in doğduğu toprak­larda kabile savaşları had saf­hadaydı ve kan bağına dayanan asabiyet dayanışması sonu gel­mez düşmanlıkların da kökenini oluşturuyordu. Peygamber bu­nun yerine inanca dayalı bir kar­deşlik tesis etti. Abbasi Halifesi Nasır-dinillah tarafından kuru­lan tasavvufi fütüvvet (gençlik) teşkilatı 1204’te Anadolu Sel­çukluları tarafından da benim­senmiş ve ahilik (kardeşlik) ku­rumu bir ticari-sosyal hareket olarak Anadolu’da yaygınlaşmış­tı. Bu teşkilatın ruhen izlerini ta­şıyan Yeniçeri Ocağı mensupları birbirlerine “yol kardeşim” diyor, evlenip çocukları olduğunda di­ğer yoldaşlar bu çocukları “kul oğlu” veya “kul kardeşi” diyerek benimsiyordu.

    Osmanlı kardeşliği

    Osmanlı hanedanında, başlangıçta Orhan ve Alaeddin kardeşlerin devlet işlerinde dayanışması iyi bir başlangıç gibi görünüyordu. Ardından 1. Murad, iktidarına başkaldıran İbrahim ve Halil ismindeki küçük kardeşlerini öldürttü. Daha sonra Yıldırım Bayezid, Kosova’da babasının öldürülmesi üzerine düşmanı takip edip geri dönen kardeşi Yakub’a kötü bir sürpriz yaptı (1389). Fatih, gelenekleşen bu olguyu kanun hâline getirdi ve kendisinin de beşikteki kardeşini boğdurttuğu yazılıdır. Ancak Selim tahta geçerken ondan önce İstanbul’a gelen Korkud ile cangüvenliği ve bağlılığa dayalı bir ahitname imzaladı. Korkud bir âlimdi ve Davetü’n-nefs adlı bir risale yazarak tüm siyasi öldürmelerin şeriata aykırı olduğunu söylüyor ve ima yoluyla Fatih Kanunnamesi’ni eleştiriyordu. Ancak büyük ağabeyi Ahmed 1513’te Yenişehir ovasında yenildikten sonra Selim, çeşitli saltanat davetlerine olumlu yanıt verdiği gerekçesiyle Korkud’u öldürttü. Böylece Fatih Kanunnamesi’ne karşı son direniş yıkılmış oldu. 3. Mehmed tahta geçerken 19 kardeşini katletti (1595). Bu felaket, 1. Ahmed döneminde (1603-1617) kafes sisteminin getirilmesini sağladı, ancak bu, ölümden sadece biraz farklıydı. Osmanlı yazar ve nakkaşları böyle acı bir olguyu görünür kılmamakta uzlaşır. Ahmed ile Selim’in savaşını anlatan bu minyatür, baba-oğul kavgalarının çokluğunun aksine, hanedandaki bir kardeş kavgasını betimleyen ender bir örnektir. Bunu belki de yazarın merkez söyleme çeperden katılan biri olmasına borçluyuzdur (Şükrî-yi Bitlisî, Selimnâme, res. Pir Ahmed, 1530, TSMK, H. 1597-98).

  • İntikam: Tanrı’nın adını kötülük için kullanma

    Doğu ve Batı kültürlerinde çeşitli din ve öğretiler kindarlık hislerini törpüleyerek uyumlu birer toplum yaratmayı hedeflemişti. Ancak yasa koyucular Tanrı’ya dayanarak birbirlerinden intikam almayı sürdürdüler ve bu ayrıcalığa yalnız kendilerinin sahip olduğunu ileri sürdüler. Öç almanın Osmanlı minyatüründeki tezahürleri.

    Nemesis, Yunan mitoloji­sinde fena işler yapan­ları cezalandırarak on­lardan öcünü alan İntikam Tan­rıçası olarak betimlenir. Eski ve Yeni Ahit’te intikam Tanrı’ya mahsustur ve ona terkedilme­lidir. İnsana düşen şey, aç düş­manına aş, susuz hasmına su vermek ve onu iyilikle karşılayıp utandırarak altetmektir (Roma­lılar 12:19). Kur’an’da yaratıcının bir ismi de “intikam alan” anla­mındaki Müntakim’dir (Secde 32:22). Tanrı neredeyse tüm ki­tabi dinlerde intikamı tekelinde tutar ve emirlerinden yüz çevi­ren kavimlere öç alıcı gazabını yöneltir.

    Buhârî’ye göre Hz. Ayşe, Hz. Muhammed’in hiç kimseden şahsıyla ilgili bir intikam alma­dığını söylemiş ve Allah’ın yasa­larını çiğneyenleri yine sadece Allah için cezalandırdığını ri­vayet etmiş. Nitekim yazıp söy­lediği şarkılarla inanca hakaret eden ve Bedir’de Müslümanla­ra karşı savaşan Nadr b. Hâris, Peygamber’in huzurunda Hz. Ali tarafından zülfikâr marife­tiyle başından edilmiş, tanrısal intikam yerine getirilmiştir. Bu­nun yanında Peygamber, 632’de­ki Veda Hutbesi’nde Cahili­ye’den kalma bütün kan davala­rını iptal ettiğini açıklamıştır.

    Zıbıkla intikam

    Üsküp’te bir kadın, hoşlandığı diğer bir kadından sevgisine karşılık bulamayınca adına zıbık denen ağaçtan bir keyif aletini sevdiğinin camından evine atmış. Bu onu kötülemek için bir intikam hareketi veya bir etkileme hamlesi miydi bilinmez, aleti gören kadın telaş edip onu kadı efendiye götürmüş. Kadı aleti alıp sallayarak bu işi yapan ve kadıncağızın derdini depreştiren her kimse onun başını gene bu tahtayla yaracağını söylemiş. Bu kadının mahkemeyi terketmesinden sonra içeri bir baba, damadı ve kızı girmiş. Baba, damadının kocalık görevini yapmadığını söyleyip kadıdan çifti boşamasını talep etmekteymiş. Kadı, taraflara ilişkilerini düzeltmek için 1 yıl mühlet verdiği hâlde kararı beğenmeyen baba, “bu adamın hiçbir şeyi yok, söyle bakalım kitaba göre ne kadar gereklidir?” diye sormuş. Tepesi atan kadı az önceki koca zıbığı gösterip “aha bu kadar” demiş. Kime niyet kime kısmet, intikam alınmış (Nevizâde Atâî, Hamse, res ?, yk. 1690, Türk-İslâm Eserleri Müzesi, 1969).

    Peygamber’in Tanrı adına intikam alma görevini, onun ha­lefleri olmaya gönüllü pek çok Müslüman hükümdar devra­lır. Karahanlı sarayının danış­manı Yusuf Has Hâcib, 1070’te tamamladığı Kutadgu Bilig’de kişinin intikamdan sakınma­sı gerektiğini, ülkelerin kılıçla ele geçirilebileceğini ancak kin ve intikamla yönetilemeyeceği­ni bildirirken; iyi bir komutanın hasmına karşı “yaban sığırı ve deve aygırı gibi kinci ve öç alı­cı olması gerektiğini” kaydeder. Kul eliyle alınan Tanrısal inti­kam olgusuyla anonim bir Türk­çe dörtlükte karşılaşırız:

    “Cümle eşya Hâlik’indir kul eliyle işlenir

    Emr-i Bârî olmayınca sanma bir çöp deprenir

    Hakk intikamını yine kul eliyle alır

    Ledün ilmi bilmeyen bunu kul yaptı sanır”

    Edirneli katip Oruç Bey (öl. yaklaşık 1503), Osmanlı sul­tanlarını “dinsizlerden intikam alanlar ve kimsesizleri sevenler” diye takdim eder. Osmanlılar, tanrısal intikam yetkisinin vâ­risleri oldukları fikriyle hasım­larına karşı nadiren merhamet gösterdi. 1444’te Macar Kralı Vladislas, Segedin Antlaşması’nı ve dinî yeminlerini bozup bir Haçlı ordusunun başında sefere çıktı. Bunun üzerine Murad, ter­kettiği tahtına yeniden oturup ordusunun başına geçti ve Kral’ı Varna’da yenerek intikamını al­dı: Kral’ın kesik başı şehir şehir dolaştırıldı; ahdini bozanlardan alınan bu destansı öç bütün düş­manlara da ibret sayıldı.

    ‘Tanrısal’ intikam

    Kıbrıs fatihi Lala Mustafa Paşa, 1571’de Magosa Kalesi’ni teslim
    alırken daha önce Müslüman esirleri katleden Venedik komutanı Antonio Bragadino’yu türlü
    eziyetlere tâbi tuttuktan sonra derisini yüzdürüp bir direğe astırmıştı (Lokman, Şehname-i
    Selim Han, res. Osman ve Ali, 1581, TSMK A. 3595).

    2. Mehmed, 3. Vlad Dra­kul’un vampirâne katliamları­nın intikamını 15 sene sonra 1476’da alabilmişti. İspanyol seyyah Pero Tafur, 1437-38 göz­lemlerini aktardığı ve 1453-57 arasında kaleme alındığı dü­şünülen Seyahatnâme’sinde “Grekleri köle edinen ve Kons­tantinopolis’i alan Türkler Tru­va’nın intikamını aldığını” ifade ediyordu. Âşıkpaşazâde’ye göre ise, Rum Mehmed Paşa, Kon­ya’dan başkente doğru yapılması planlanan göç ettirme organi­zasyonunu kötüye kullanmış ve Müslümanları yerlerinden ede­rek kendince İstanbul’un düşü­rülmesinin intikamını almıştı.

    Osmanlı kanunlarında, şah­si intikam peşinde koşanlar, cezaya müstahak eşkıyadan sayılırdı. Kimi kişisel intikam vakaları bazen büyüyüp devlet arşivine yansıyordu. Mesela 31 Aralık 1599 tarihli bir şikayet mektubuna göre, Avlonyalı bir adam, babasından para isteyen ve umduğunu bulamayan Yor­gi namında birinden yakınıyor, Yorgi’nin intikam için evleri­ni yağmalayıp annesini dövdü­ğünü bildiriyordu. 8 Mart 1727 tarihli bir divan-ı hümayun tu­tanağına göre, Akçahisar/Ti­ran kasabasından Bayram Duka adlı bir eşkıya ahali tarafından devlete şikayet edilmiş, Üsküp’e sürülmüş; fakat bir punduna ge­tirip geri dönerek başına topla­dığı başka şakilerle birlikte ma­hallelinin bir kısmını öldürüp mallarını gasp ederek kendince öç almıştı.

    Sözle intikam

    Tüm intikamlar kılıçla ve Tanrı adı için alınmazdı. Bazen sırnaşık bir budalaya had bildirmek de kallavi bir öç alış sayılırdı. Nevizâde Atâî’nin (öl. 1635) hikâye ettiğine göre, bilge bir şahıs olan Üsküp Müftüsü Pir Muhammed Çelebi’ye ukalanın biri şurada burada çamur atıp durmaktaymış. Ukala, kıymetli insanların bulunduğu bir mecliste Müftü’ye yine “laf çakmış”: Yazdığı bir fetvada “kötek” kelimesini (kef-vav-te-kef) vav harfi eksik olarak yazdığını söyleyerek “kötek kelimesi nasıl yazılır?” diye efendiye sual etmiş. Müftü de aynı harflerle yazılan (kef-vav-te-kef) bir başka kelimeyle karşılık vermiş: “G..ün gibi yazılır!”. Cevap şehirde dilden dile dolaşmaya başlayınca hadsiz adam dersini ve Müftü de intikamını almış olmuş (Nevizâde Atâî, Hamse, res ?, tarihsiz, Free Library of Philadelphia O. 97).

  • Tarihte merkezkaç kuvveti

    Yerleşikliğe geçiş, bir süreçtir. İçasya tarihi açısından bakınca, yerleşik hayata geçme süreci tek model üzerine kurulu değildir; zaman ve şekil açısından çeşitlilik gösterir. Göbeklitepe ve etrafındaki Karahantepe dahil 11 diğer tepe, bizi bu konularda yeniden düşünmeye sevketmektedir. Siyasi değişimler, yerleşiklikten önce gelmiş; “ağırlık”, yani insanların yanlarında yük, siyasi yapının geliştirilmesinde rol oynamıştır.

    Yerleşiklik bize göre, olması gereken bir du­rum; yerleşik hayata geçmeden hayvancı­lıkla geçinen göçebe topluluklar artık bizim için yabancıdır. Bizim için doğal olan “yerleşiklik”, Batılı sosyal bilimciler ve arkeologlar için endüstri toplumundan önce evrimin son basamağı idi. Ben de Ortaasya tarihi ve göçebe halkları merak etme­ye başlayınca, evrimi Gordon Child gibi arkeolog­ların kitaplarından avcılık-toplayıcılık, göçebelik ve yerleşiklik sırası ile öğrenmiştim. Yerleşiklik, tarih öncesi dönemler için evrimin son merhalesi, uygarlığın başlangıcı idi; yazı da tarih de yerleşince ortaya çıkıyordu.

    Bu işlerin böyle olmadığı, önce 1992’de UNESCO İpek yolu seferinde anlaşılmış oldu. Moğolistan’da Göktürk dev­ri anıtlarının ışığı altında o zamana kadar geçerli olan tarih öncesi göçebelik anlayışının doğru olmadığı kanısı ile gö­çebe toplumları araştırmak için bir uluslararası enstitünün kurulması için tavsiyede bulunuldu. Sonuçta IISNC (ht­tps://en.unesco.org/silkroad/silk-road-institutions/inter­national-institute-study-nomadic-civilizations) adını alan enstitü 1998’de kuruldu. Ancak bizde eski anlayışın değişti­ğini söylemek biraz zor gibi… Hatta yerleşik hayata geçiş ge­nellikle “sınıf atlama” gibi algılanabiliyor.

    Aslında yerleşikliğe geçiş bir süreçtir. Ayrıca İçasya ta­rihi açısından bakınca, yerleşik hayata geçme süreci tek model üzerine kurulu değildir; zaman ve şekil açısından çeşitlilik gösterir. Anadolu’da Göbeklitepe ve etrafındaki Karahantepe dahil 11 diğer tepe, bizi bu konularda yeniden düşünmeye sevketmektedir. Burada, yerleşikliğe geçmeden önceki döneme ait bir inanç sistemine ait yapılarla karşılaş­maktayız.

    Göçebe hayvancılıkla hayatlarını idame ettirmiş olan Türk ve Moğol halkları ise yerleşikliğe geçmeden önce deği­şik modellerle algılayabileceğimiz siyasi yapılar geliştirmiş­lerdir. Kısacası siyasi değişimler, yerleşiklikten önce gel­miştir. Bu modellerden biri de, yerleşikliğe geçmeden önce “ağırlık” kavramının yani insanların yanlarındaki yükün si­yasi yapının geliştirilmesinde oynadığı roldür.

    Önceleri “ağırlık”ları için özel ve sabit bir mekan geliş­tirmemiş göçebe toplumlarda onların “gayrimenkul”ü ata mezarları idi. Bir Özbek kadınının 19. yüzyılda Ma­car gezgini Ármin Vámbéry’ye söylediği gibi “insan olan hareket eder; ancak ölüler hareket etmez”di. Yani ataların istirahatgahı olan mezarlıklar da hare­ket etmiyordu. Oysa yaylalar, kışlaklar, kışlaklardaki ağıllar, coğrafya değiştikçe yer değiştiren mekan ve yapılardı.

    Ancak toplum yapısının değiştiği, geçim konu­sunda salt hayvancılıkla yetinilmediği, hareketlili­ğin arttığı dönemlerde başka topluluklarla müna­sebetlerin çatışma ve çarpışmalar şeklini almaya başladığını görürüz. Böyle dönemlerde artık sadece hayatını devam ettirmek için hayvancılıkla geçinen göçebe bir top­lum değil de; yeni bir düzen geliştirmeye girişen, bu bağlam­da başka topluluklara “ayar veren” ve bu “teklifler”e ayak uy­durmayanlar üzerine önce kısa da olsa seferler düzenleyen gruplar görülür. Bunlar, ele geçirdikleri malları (ağırlıkları) artık sabit bir yere koyma ihtiyacı hissetmektedir. Evvel­ce ağırlıklarını farklı yerlerde bırakan topluluklar, bu işlemi Eski Türk dilinde “ağruk” (Clauson 1972: 90b; Doerfer II: no 496), Moğolcada da “a’uruğ” şeklinde karşılamışlardır. Bu kelime günümüz Moğolcasında “avraga” şeklinde bir me­kan ve bir pınarın adı olarak yaşamaktadır (hatta bu pınar­dan çıkan su kutsal, şifalı ve lezzetli görüldüğü için şişelenip başkent Ulan Bator’a gönderilmektedir). Bugün müze olan bu mekanda bina kalıntıları, çanak-çömlek, Çin usulü cetvel gibi, Çinggis Han dönemi ağırlıklarını görebiliyoruz. Burası, ancak Çinggis Han’ın oğlu Ögedey Han’ın Karakurum şehri­ni kurduğu dönemlerde “ordo” adını almıştı ve tahta geçen hanlar bu ilk ordoyu kutsal bir mekan olarak ziyaret ediyor­lardı (atwood).

    Türkçede hükümdarın karargahı anlamına gelen “ordu”, Moğolcada “ordo” olmuştu. Marco Polo’nun “Quinsay” di­ye bahsettiği “xingzai”, huzuruna çıkılan kişinin mütehar­rik (yer değiltiren, hareket hâlinde) olduğuna işaret eder. Osmanlılar da aynı kavramı “otağ-ı hümayun” ile karşıla­mışlardır. Kısacası otağ nereye kurulursa, orası siyasi, eko­nomik merkez olurdu. Bugün “avraga” denilen mevki ise bu merkezin artık sadece karar verme yeri değil aynı zamanda birikime (ağırlıklar) başlandığı yer olduğunu bize gösterir. Bu örnekte siyasileşme ve merkezîleşmenin, yerleşmeden

  • Ölmek üzere olanlar, seni selamlar yüce Sezar!*

    Netflix platformunda kısa sürede en çok izlenen dizi haline gelen “Squid Game / Kalamar Oyunu”; ekonomik-toplumsal olarak çaresiz duruma düşmüş-düşürülmüş insanların, büyük bir para ödülü için birbirleriyle yarıştırılmasını anlatıyor. Bu “ölümüne” yarışma aynı zamanda ultra zenginler tarafından izlenip, bahislere konu oluyor. Beyazperdede iyi bilinen bir temayı, günümüz vahşi kapitalizmine ve yerel temalara bağlı işleyen gayet başarılı bir Kore mini dizisi.

    * Ave Imperator, morituri te salutant

    Eylül ortasında Netflix’te sessiz sedasız, reklamı yapılmadan bir Kore di­zisi yayına girdi. Yayınlanma­sından sadece 4 gün sonra 90 ülkede en çok izlenen diziydi. Netflix’in İngilizce dışında en başarılı işi olan “Squid Game” için içerik bölümünün başın­daki Ted Sarandos “Bugüne ka­darki en büyük projemiz olması çok muhtemel” dedi.

    Sinemacı Hwang Dong- Hyuk’un yazıp yönettiği 9 bö­lümlük mini dizi, aşırı şiddet içeren bir hayatta kalma dra­ması ve kapitalizm üzerine bir yorum. Basit ama iddialı bir kurguya sahip, hızlı tempolu, karakter odaklı ve “bağımlılık yapıcı” bir iş. Dizi, Güney Ko­re’de borç batağında bir grup insanı konu ediyor. Bu insan­lar gizemli bir biçimde çocuk oyunları oynayarak yaklaşık 40 milyon dolar kazanabilecekle­ri bir yarışmaya katılmaya ikna ediliyor ve bayıltılıp uzak, ıssız bir adadaki tesise getiriliyorlar. İlk oyunda, kaybetmenin anında öldürülmek anlamına geldiği ortaya çıkıyor ve katılan 456 ki­şinin yarısından çoğu kafaları­na kurşun sıkılarak öldürülüyor.

    Kurallardan biri, bir demok­rasi illüzyonu: Çoğunluğun iste­ğiyle oyunlara son verilebiliyor. Bunun üzerine oylama yapılıyor ve oyundan vazgeçiliyor. Dışarı çıkan güruhtan büyük bir ço­ğunluk, gerçek dünyanın da çabuk değil ama yavaş yavaş ölü­me götüren bir “cehennem” ol­duğunu tekrar hatırlayıp kendi istekleriyle oyuna geri dönüyor.

    Dizinin geri kalanı, hepsi “ölümcül derecede” çaresiz bir­kaç karakterin hayatta kalma savaşına odaklanıyor: Orta yaş­lı, grev yüzünden araba fabrikasındaki işinden olduktan sonra dikiş tutturamayan, kumarbaz, yaşlı annesinden para yürüten, nafaka ödeyemeyen, 10 yaşın­daki kızına doğum günü için düzgün bir hediye bile alama­yan Gi-Hun; onun çocukluk ar­kadaşı, Seul Üniversitesi işlet­me mezunu, finans dünyasında yükselen fakat zimmetine para geçirdiği için polis tarafından aranan dolandırıcı Sang-Wo; patronunun parasını içetti­ği Pakistanlı yasadışı göçmen işçi Ali Abdul; Kuzey Kore’den kaçan, annesi yakalanıp iade edilen, kardeşini yetimhaneye bırakmak zorunda kalan genç kız Sae-byeok ve beyninde tü­mör olan, kaybedecek bir şeyi kalmadığı için katıldığını söyle­yen yaşlı, bilge adam Oh-Il Nam (onun gerçeği farklı, sonra görü­yoruz)…

    Yönetici-askerişçi hiyerarşisi Rütbeleri maskelerinin ortasındaki sembollerden anlaşılan pembe kostümlü “gardiyanlar” oyuncuları birbirine düşürmek için ellerinden geleni yaparken gerçek hayattaki hiyerarşiyi oyun sahasına da taşıyorlar.

     Yazının devamını okumak için #tarih‘in Kasım-Aralık 2021 sayısını buradan satın alabilirsiniz.

  • Beşikten mezara ‘yandaşlık’

    Eşrafın mal-mülk sahibi olması bize mahsus değildir. İngilizcedeki “gentry” sözcüğü soyu-sopu belli bir aileye işaret etse de, ailenin mal-mülk sahibi olması önşarttır. Çincedeki “shi” sözcüğünde yetişmiş kişi vurgusu olsa da, toprak sahibi olmayan söz sahibi de olamazdı. 16. yüzyılda yaşanmış bir hadise, Çinli Zhang’ın akrabasının cenazesini mal-mülk sahibi birinin “yanına” defnetmesiyle başlar.

    Özenle müşterilerin beğenisine hazırlan­mış “yeni akım” bir restoran sahibi dert yanıyor: “Rezervasyon yapanlar ne Mi­chelin sertifikalı şefimizin kim olduğunu ne de mönüde neler bulunduğunu soruyor. Tek öğren­mek istedikleri ‘kimler geliyor?’ Sonra da, önem­sedikleri kişinin masasına yakın bir masanın re­zerve edilmesini istiyorlar”.

    Magazin basınından bildikleri şan-şöhret sa­hibi kişilere yakın oturmak istemeleri “komşuda pişer bize de düşer” görüşüyle mi ilgili tabii bile­meyiz. Ancak benzer bir şekilde günümüzde mevki ve ik­tidar sahiplerine yanaşanlar için “yandaş” terimi kullanı­lıyor. TDK sözlüğü “yandaş”ı “birinden yana olan veya bir düşünceye, bir isteğe katılan, onu destekleyen kimse, yanlı, taraflı, taraftar” şeklinde tanımlıyor. Ancak bu tanımlama “yandaş” olan kişinin özlemleri, beklentileri ve kazanım­larını içermemektedir. Evvelce bir de “yanaşma” sözcüğü vardı; o da bir çiftçinin yanında çalışan işçi için kullanı­lıyordu. Buradan da, işçinin çiftçiye yanaşarak ileride bir çiftçi olma beklentisi içinde olduğu çıkarsamasında bulu­nabiliriz. Bütün bu durumlarda bir beklentinin, bir kazanı­mın sözkonusu olduğu gözlemlenmektedir.

    Hocasına yanaşarak ondan feyz almak isteyen, talep eden kişiye eskiden talebe (talepte bulunan) denilirdi. Bun­da da bir “yanaşma” durumu vardır ama, buradaki fiziki ve maddi bir şekilde ifade edilemez. Eskiden asistanlardan “hocalarının çantasını taşıyan kişiler” olarak sözedilmesi bu özenli, beklentili ilişkileri mücessem, elle tutulur, somut bir şekilde değerlendirmek isteği ile ilgiliydi herhalde. Bu durumda özendiğimiz şan-şöhret sahibi kişilerden elimize, bilgi dışında pek bir şey geçmeyeceğinin farkındayızdır.

    Öte yandan mevki, iktidar, mal-mülk sahibi kişiler daha farklı bir kategoridedir. Onlarla ilişkiden beklentilerimiz somuttur. Hâl böyle olunca, “tarihte mal-mülk sahibi kişi­ler kimlerdi?” diye sorunca, aklımıza ilk gelen “eşraf” olur. Eşraf tabii şerefliler demektir ama, malsız, mülksüz, nüfuz­suz bir eşrafın “kendisine faydası olmadığı için”, ondan pek bir beklentimiz olmaz.

    Eşrafın mal-mülk sahibi olması sadece bize mahsus değildir. İngilizcede kullanılan “gentry” söz­cüğü soyu-sopu belli bir aileye işaret ederse de, as­lında o ailenin mülk sahibi olması önşarttır. İngiliz­cedeki “gentry”, Çin’de “shi”dir. “Shi” sözcüğü Kon­füçyanist felsefe ve klasikler çerçevesinde yetişmiş kişi anlamına gelirse de, gene devreye toprak sahibi olmak girer; yani “shi” topraksız olursa, sadece oku­muş-yazmış, kendini yetiştirmiş kişi anlamına gelir.

    Böyle kendini yetiştirmeye çalışan ve eşrafa öze­nen ancak mal-mülk sahibi olmayan Zhang adlı birinin 15. yüzyıl sonlarında yaşadıkları, özentinin nerelere kadar gide­bileceğinin güzel bir örneğidir. Zhang ölen bir yakınını, eş­raftan olmasa da mal-mülk sahibi birinin mezarına gömer. Anlaşılan, bugün artık Türkçeye de girmiş olan “feng şui” açısından pozitif enerji saçan bir yerdeki mezardan kendi ai­lesi için de yararlanmak istemiştir. Zhang’ın yaşadığı güney Çin’de, “uygun” bir mezar yeri için kıyasıya bir rekabet var­dır. Zira bu türlü mezarlar “feng şui” üstadları tarafından o bölgenin havası, suyu ve evren içindeki enerji durumu araş­tırılarak seçilmektedir. Böyle bir mekanın ölenin ahfadına her türlü yararlar ve iyi şans sağlayacağına inanılır. Netice­de, akrabasını “bahtlı mezar yandaşı” yaparak ailesine güve­nilir bir gelecek sağlamak isteyen Zhang, toprak sahibi Wang tarafından dava edilir. Normalde bu türlü davalar yerel ola­rak halledilirken, iki tarafın da rüşvet vermesi ve birbirin­den yüksek mercilerin “kayırması” sonucu iş büyür. Mesele 1499’da yılında Ming imparatorunun huzuruna kadar gelir (T. Brook 2010, s. 157-159). Sonuçta toprak sahibinin haklı olduğu kararı çıkar. Kısacası her ne kadar mezarda “yandaş” arama duygusu elle tutulamayan soyut bir kavramsa da, dava somut bir mülkiyet hakkı ile sonuçlanır.

    Görülüyor ki, ailenin soyunun önemli olduğu İngilte­re’de “gentry”, şeref meselesinin ön planda tutulduğu biz­de “eşraf” ve okumuş olma ve bilgeliğin ağır bastığı Çin’de “shi” olarak ifade edilen kültürel farklılıklar, esasında aynı gerçeğin farklı coğrafyalardaki yansımalarıdır.

  • Siyasi olmayan tarihin peşinde

    Timothy Brook’un Dertli İmparatorluk adlı kitabı, Çin’deki Moğollar (Yuan) ve Ming sülalelerini incelerken, “ejderha” hikayeleriyle başlar. Yazar yollar, kanallar, ticari ilişkiler, nüfusun odak noktaları, aile bağları, sanat alanlarında iz sürer. Devlet idaresi, siyasi tarih ve dış ilişkiler odaklı, toplumu önplana almayan bir tarih anlayışı yerine; halk edebiyatı, mezartaşları gibi malzemeler kullanarak bize farklı bir resim çizer.

    Son yıllarda iklim değişikliği önem kazandı. Her gün dünyanın bir tarafında seller, di­ğer tarafında kuraklık ve yangınlar günde­mimizi oluşturmaya başladı. Bu yıl Türkiye de bunlardan nasibini aldı. Uzmanlar bu konularda ciddi çalışmalar yürütüyor. Öte yandan yaşadığı­mız olaylar bilimsel çalışmalardaki bakışaçımıza da yansıyor. Tarih araştırmalarında da iklim deği­şiklikleri araştırma yöntemleri arasına girdi. Hatırlanaca­ğı gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında da medeni­yetlerin ortaya çıkışları “kuraklık” sonucu meydana gelen göçlerle açıklanmıştı. Hatta ders kitaplarımızda ahtapo­tun kollarını andıran kocaman bir göç haritası olurdu. Sonra bu görüşlerdeki problemler dolayısıyla göç haritası ders kitaplarında yer almaz oldu.

    Bugünkü çalışmalar, iklim değişikliğini olayların kökeni­ni açıklamak için kullanmak yerine; dönemsel farklılıklara bakarak o ülke veya bölgede görülen sosyo-ekonomik ve po­litik olaylarda iklimin ne derecede bir rolü olduğu konusu­na odaklanmaktadır. Kanada’nın batısında Vancouver’de bu­lunan British Columbia Üniversitesi hocalarından Timothy Brook Dertli İmparatorluk (The Troubled Empire: China in the Yuan and Ming Dynasties-2010) adlı kitabında Çin’deki Moğollar (Yuan) ve Ming sülalelerini incelerken, “ejderha” hikayeleriyle başlar. Genellikle “istilacı Moğollar”ın (1260- 1368) Kubilay Han önderliğinde Yuan sülalesini kurmaları ve onların Çin’den ayrılmak zorunda kalmalarından sonra başa geçen sülale “milliyetçi” veya “etnik Çinli” olarak algı­lanırdı. T. Brook birbirine zıt olarak görülen iki sülaleyi aynı mercek altında incelemekle, aslında yerli ve yabancı Çin ta­rih metodolojisine ilginç bir kapı açmaktadır.

    Öte yandan T. Brook’un eserinde, konunun ideolojik tara­fına hiç değinilmemekte ve bu iki sülalenin birarada ele alın­ma sebebinin Çin’e dünya tarihi içinde yer vermek olduğu ifade edilmektedir. Bu iki sülalenin hâkim olduğu 1260-1644 arasında Avrupa, Rönesans ve Barok dönemleri ile beraber Küçük Buzul Çağı’nda idi. Kitap aynı yılların Çin’de de so­ğuklarla mücadele ile geçtiğini göstermektedir.

    Kitabın ilk bölümünde Çin kültürüne has hem efsanevi bir sembol hem de hükümdarı temsil eden bir varlık olan ejderhayı baş aktör yapan yazar, il­ginç bir yöntem kullanmaktadır. Suda yaşadığı var­sayılan ejderha 12 Hayvanlı Takvim’de de yer alır; Türk ve Moğol dillerine Çince “long”dan mülhem, “luu” olarak girmiştir. T. Brook’un bahsettiği ejderha hikayelerine bakılacak olursa, Yuan ve Ming döne­minde insanların sık sık ejderha gördükleri anlaşılmaktadır. Bu hikayelerde ejderhalar, Hokusai’nin resmindeki gibi dev dalgaların hâkim olduğu bir ortamda fırtınalar, kasırgalar, tayfunlar arasında suyun içinde görülür. Genelde bir süla­lenin çöküşünün habercisi olan su baskınları, seller bu defa daha genel bir dağılım içindedir. Soğuk dalgaları, kuraklık­lar, seller, su baskınları, depremler, açlık dönemleri, salgın­lar gibi felaketler, kitapta “9 batak” olarak tanımlanır. Yuan döneminde 3, sonraki Ming döneminde bu türden 6 büyük felaketle karşılaşıldığı belirterek, birbirine zıt görülen bu iki sülalede daha başka devamlılık unsurları üzerinde durulur. Yazar bu çerçevede yollar, kanallar, ticari ilişkiler, nüfusun odak noktaları, aile bağları, sanat gibi alanlarda iz sürer. Kı­sacası devlet idaresi, siyasi tarih ve dış ilişkiler odaklı, toplu­mu önplana almayan bir tarih anlayışı yerine halk edebiyatı, mezartaşları türünden malzemeler kullanarak bize farklı bir resim çizer.

    Kitap bütün bu olumlu gelişmelerin yanında, yazarın Ming dönemi üzerinde uzmanlaşmış bir Çin tarihçisi olma­sı ve Han kültürüne hem bilgi hem anlayış açısından daha yakın olması dolayısıyla, Çin’deki Moğollar hakkındaki kı­sımlar biraz daha az özen ve ayrıntı ile karşımıza çıkmakta­dır. Eserde kullanılan yöntem ve özellikle halkın öne plana çıkarılması ile, eser zaman zaman bir roman niteliği kazanır. Eserleri Çinceye de çevrilmiş olan T. Brook, Çin tarihçiliğine ve özellikle ülke tarihi anlayışına önemli bir katkıda bulun­muştur. Bu kitap, erken devir Osmanlı tarihi üzerine odak­lanan tarihçilerin Bizans kültür ve toplumu ile ilgilendikle­ri takdirde nelere dikkat etmeleri gerektiği açısından da bir örnek teşkil eder.

  • Moğollar, Türkler, İslâmiyet

    Çinggis Han’ın torunu Hülegü’nün 1258’de Bağdad’ı zaptedip halifeliği kaldırmasının etkileri, Türk ve İslâm âleminde yüzyıllar süren bir olumsuz algı ve değerlendirmeye yolaçtı. Konunun dinî olduğu kadar ekonomik uygulamalara bağlı tarafları da, bürokrasi-ticaret-vergi uygulamalarındaki farklılıklar da bakışaçılarını şekillendirmiştir.

    Bir fırtına çıkınca, herkes kendi bulunduğu noktadan değerlendirir bu hadiseyi. Çing­gis Han’ın kurduğu devletin Moğol atlarının toynaklarının değdiği yerlere kadar batıya doğru genişlemesi ile bu yeni oluşum artık bir imparator­luk şeklini almıştı. Hatta Çinggis evladı devrinde, 1243 Kösedağ Savaşı ile ucu bize kadar uzanmıştı.

    Moğol seferlerinin yaratığı fırtınalardan nasibini almış diğer bölgelerde “Çinggis Han veya Moğol İmparator­luğu ve Mirası” başlığı altındaki çalışmalar uzun zamandır devam etmektedir. Bu dönemde esen fırtına sadece o zaman dilimi içinde değil, imparatorluğun ortadan kalkmasının üs­tünden yüzyıllar geçtiği zaman bile unutulmamıştır. Çinggis Han’ın torunu Hülegü’nün 1258’de Bağdad’ı zaptedip hali­feliği kaldırmasının etkileri ve bu olayların devrin düşünür­leri tarafından tartışılması; Moğol İmparatorluğu mirasının daha çok İslâmi ve gayri İslâmi yani Konfüçyanist ve Budist bakışaçılarından değerlendirilmesine sebebiyet vermiştir.

    Sözkonusu gelişmeler, İslâm âleminde doğal olarak olumsuz, hatta felaket olarak değerlendirildi. Ancak aradan geçen yüzyıllar sonrasında, özellikle kendi hükümdarlarını Çinggisli geleneğine bağlayan bölgelerin tarihçileri için Çin­ggis Han dönemi efsanevi bir hüviyet kazandı. Türkiye’de ise biz bu döneme Selçuklu, Beylikler ve erken Osmanlı açısın­dan bakmayı tercih etmiş görünüyoruz. Yakın zamana ka­dar Moğol adı ancak olumsuz bir şekilde anılıyordu (Birçok alanda olduğu gibi burada da bir değişiklik sözkonusudur; geçen yıl TÜBA’nın düzenlediği “Cengiz Han ve Mirası” kon­feransı bildirileri bu yeni bakışaçısını yansıtan bir kitap ola­rak yakın bir zamanda ortaya çıkmış olacak).

    İslâmi gelenekler ve Çinggis Han yasası (Moğolca ca­sağ) arasında uyum sağlanamaması, 15. yüzyılda bile de­vam eden çatışmalara sahne oldu. Bunlardan biri de, Türki­ye’de ileri-orta yaşlı neslin aşina olduğu ve “damga pulu”­nun kökeni olan devletin aldığı vergi, o dönemdeki adıyla “tamğa” denilen ticaret vergileriydi. Hz. Muhammed’in kendisinin ve ilk eşi Hatice’nin ticaretle meşgul olmaları, İslâmiyet’in ticaret ve tüccarlar konusundaki bakışaçısı­nı açıklıkla gösterir. İslâmiyet’e göre ticaret erbabı, kazan­cı üzerinden binde 40 zekat verdiği için “tamğa” vergisine karşı çıkmıştır. Bu konudaki uygulamalar da güç ilişkileri içinde yer almıştır; merkez kuvvet­li olduğu zaman “tamğa”nın uygulanmasına özen gösterilmiş, hatta zor kullanılmıştır.

    Geleneksel Konfüçyüsçülük görüşüne göre, dev­letin dayanağı tarım ve köylüler olmuştur. Ticaret erbabına sosyal basamakların en altında yer verilmiş, dış ticaret de devlet kontrolü altında yürütülmüştür. Moğol­lar geldikten sonra durum tersine dönmüştür. Yüzyıllardan beri Çin ile ticaret ilişkisi tesisi etmeye çalışan Orta Asyalı Müslüman tüccarlar, daha devletlerini kurmadıkları yıllarda (1206 öncesi) Çinggis Han’la temasa geçmişlerdi. Daha son­ra da hanedanla ortak ve kendilerine Çince wolutuo (ortağ) denilen (#tarih, sayı: 44) bir ticaret birliğinin parçası olarak devlet ve bürokraside önemli görevler almışlardı. 13. yüzyılın ortalarına kadar da vergiden muaf bir konumda idiler.

    Öte yandan sözkonusu yeni devlet düzeninde askerî ve sivil birimler birbirinden ayrılmış değildi. Osmanlılarda ol­duğu gibi bir paşa vali de olabiliyordu. Bu uygulama o dö­nemde de çok eleştiri almıştır. Kubilay Han yeni bir düzen­lemeye giderek askeri (ehl-i seyf) ve sivili (ehl-i kalem) bir­birinden ayırdı. Ayrıca Çin’de 7-8 yüzyıldan beri bürokrasi “sınav” sistemine dayanıyordu. Halbuki Moğol eliti kendi­lerine ayrılmış % 50 oranındaki bir kotadan yararlanıyor ve gerektiğinde sınav sistemini rafa kaldırıyordu. Bu türlü “ka­yırma işleri”, idare altındaki Çin ahalisi tarafında olumsuz karşılanıyordu; Orta Asya’da ise böyle bir sınav sistemi ol­madığı için, “kayırma” doğal sayılıyordu.

    Diğer bir mesele de Çin kültürü açısından nefretle karşı­lanan yenge veya üvey anne ile evlenme (levirat) uygulaması idi. Sadece Moğol değil İçasya kültürüne ait bu uygulama her ne kadar şeriata uymuyorsa da, Orta ve Batı Asya’da yenge ile evlenme günümüze kadar devam etmiştir.

    Görülüyor ki Çinggis Han veya Moğol İmparatorluğu mi­rası her yerde aynı olmadığı gibi yerel şartlara göre şekille­niyordu. Başka konularda olduğu gibi burada da topyekûn genelleme yapmak yanıltıcıdır. Modeller kumaşa ve giyene göre şekil alır.

  • Coğrafya ve gücün sınırları

    “Sultan Sencer ve İhtiyar Kadın” minyatürü, zulmeden devlet görevlilerini sultana şikayet eden kadını betimler. Sultan Sencer bu sözleri hafife aldığı için zararlı çıkacak, Azerbaycanlı şair Genceli Nizâmi (1141-1209) ise Farsça yazdığı ve bu konuya değindiği mesnevisini Mengücek Beyi Fahreddin Behramşah’a ithaf edecektir. Behramşah ise Erzincan’ı merkez yapan, adaleti ile kayıtlara geçen bir hükümdardır.

    Yakınlık derken gönül dostluğu ve fizikî ya­kınlık-mesafe aklımıza gelir. Uzakta olan bir dostumuza duyduğumuz yakınlık fizikî mesafeleri aşar gider; benzer bir durum kültürel ya­kınlık için de sözkonusudur. İngilizce yazılmış her­şey ne kadar uzakta yayımlanmış olura olsun bize yakındır; beğenilirse hemen çevirisi yapılır. Ancak yanıbaşımızdaki komşularımızın dillerinde yazılmış roman veya akademik çalışmalardan haberimiz bile olmaz. Bu durumlarda fiziksel yakınlık aşılamamış olur.

    Bu çetrefilli durumu çocukluğumdan beri varlığını bil­diğim ve bakmayı sevdiğim bir minyatür ile ilgili açıkla­maya çalışacağım. Sözkonusu minyatür “Sultan Sencer ve İhtiyar Kadın” adını taşır. Burada “sen bir askerine söz ge­çiremezken, memleketi nasıl idare edersin” anlamına ge­len sözleri söyleyen ihtiyar kadına doğru eğilerek dikkatle dinlediğini gördüğümüz Sultan Sencer, halkın isteklerine önem vermiş olarak gösterilir. Ancak minyatürün yapılma­sına vesile olan şair aynı fikirde değildir. Öte yandan min­yatürü sultanın gücünün sınırlarını belirlenmesi olarak an­lamak da mümkündür.

    Azerbaycanlı şair Genceli Nizâmi’nin (1141-1209) Mah­zenülesrar (Sırların Mahzeni) adlı mesnevisinde yer alan bu hikaye adalet kavramı üzerinde odaklanmakta ve tebaasının sultanı adil olmaya çağırmasını dile getirmektedir. Bu mes­nevi “Ortaçağ İslâm yazarlarının ve şairlerinin vazgeçeme­dikleri bir konu olmuş ve nakkaşlar tarafından çok sevilmiş­tir; dünya kütüphanelerinde bulunan 245 adet resimli Nizâ­mi nüshasından 72’sinde “Sultan Sencer ve İhtiyar Kadın” konusu resmedilmiştir (Çağman 1993). Bu hikayede, bir gün Sultan Sencer’i eteğinden yakalayan yaşlı bir kadın ev-bar­kının bir devlet görevlisi (şahne) tarafından yıkılması ve çe­şitli eziyetlere tâbi tutulmasını dile getirirken “Şah ülkenin işlerini düzenlemeli, halkın başında bekçilik etmelidir. O za­man bütün halk, onu fermanına baş eğer, sevgisini canlarda ve gönüllerde saklar… Türklerin devleti yücelik mertebesi­ne erişince memlekette adalet sevgisi yer tutmuştu. Sen ise adaletsizliği korudun” diyerek Sultan Sencer’e sitemde bulu­nur (M. Nuri Gencosman çevirisi). Nizâmi 36 beyit­lik bu mesneviyi bitirirken, “Horasan fatihi Sultan Sencer bu sözleri hafife aldığı için ziyanlı çıktı” der.

    Çok sevilen ve bir o denli de resmedilen bu mes­neviyi yazan Genceli Nizâmi’nin hayatı hakkında ancak bazı bilgi kırıntıları vardır. Şiirin dili Farsça olduğu için genel olarak Batı literatüründe “İranlı şair” olarak bilinir. Artık Farsçanın hâkim olduğu bu kültür dairesinin dışında bulunduğumuz için Nizâmi-i Gen­cevi bizim için de uzaktır. “Gece siyah zülfünü arkaya atınca altın renkli aydan bir halka akıp kulağına taktı” türünden şi­irleriyle resim yapan bu şairi pek bilmeyiz. Kendisi bir saray şairi olmamakla beraber Mahzenülesrar’ı Erzincan Mengü­cek Beyi Fahreddin Behramşah’a ithaf etmiştir. Necdet Sa­kaoğlu’nun tabiri ile Erzincan’a altın devrini yaşatan Mengü­çek Beyi Fahreddin Behramşah, darpettirdiği bakır paralar ve altın dinarlar dolayısıyla numizmatlarca da iyi bilinir. “Kı­şın yemsiz kaldıkları vakit kuşları doyurmak için tedbir al­dıran” Behramşah’ı, Nizâmi “Yeryüzü malını halka bağışlar. Hem Ermeni hükümdarı hem Rum [Anadolu] şahıdır” söz­leriyle över. Yitik bir Anadolu Beyliği: Mengücekoğulları adlı eserinde Necdet Sakaoğlu, “63 yıllık hükümdarlığı süresince Anadolu meliklerinin hem en yaşlısı hem kıdemlisi idi” der. Ayrıca bu dönemde Anadolu’ya göçenlerin uğrağı olan Er­zincan’da, Mevlana Celaleddin Rumi’nin babası Sultan Veled ile beraber bir süre misafir olmuş olduklarına dair kayıtlar vardır. Bu dönemde Erzincan’ın yalnız servet ve ihtişamı ile değil öne çıkmadığını, aynı zamanda bir kültür merkezi ol­duğunu da görüyoruz.

    Bu çerçevede Nizâmi büyük bir ihtimalle Sultan Sencer’a sitem ederken ideal hükümdarın nasıl olacağına dair beyit­leriyle Behramşah’ı örnek almıştır. Fahreddin Behramşah ve Nizâmi Gencevi örnekleri sadece merkez (Konya, Bursa, Edirne, İstanbul) odaklı tarih anlayışımızın gerek ülke ge­rekse millet tarihi açısından genişletilmesinin bizim ufku­muzu açmaya yardım edeceğinin anlamlı örneklerini teşkil eder. Farsça olduğu için uzakta olduğunu düşündüğümüz Nizâmi, yanıbaşımızdan, Erzincan’dan seslenmiştir bize.

  • Şehir içinde bir hayal şehir: BÜYÜK SARAY’IN İZLERİ

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yakın zamanda restorasyona aldığı Bukoleon Sarayı, aslında Bizans İmparatorluğu’nun neredeyse bir şehir boyutlarındaki Büyük Saray’ının ek bölümüydü. Saray 11. yüzyıla dek kullanılmış; 15. yüzyılda Fatih Sultan Mehmet’e harabesi kalmıştı. Sultanahmet Meydanı’ndan denize kadar, yerin bazen üzerinden bazen altından Bizans’ın en görkemli yapısı…

    İstanbul’un geçmişi çok kat­manlı… Bizans’tan Osmanlı İmparatorluğu’na, oradan cumhuriyete uzanan, birbirinin üzerine bina edilen, kucaklaşıp karışan bu tarihsel izleri görmek, şehri gezmenin en heyecan verici taraflarından. Doğu Roma İmparatorluğu’nun Byzantion’u başkent olarak benimsedikten sonra kurduğu İmparatorluk Sa­rayı’nın izlerini sürmek de böyle bir deneyim. İran’dan Mezopo­tamya’ya, Akdeniz coğrafyasının bütün kültürleriyle ilişki içindeki bu saray, dörtbir yandan gelen eserlerle süslenmiş; pek çok mimari üslup burada en parlak örneklerini vermiş.

    Bizans imparatorlarının 4.-11. yüzyıllar arasında kullandıkları Büyük Saray (Palatium magnum) adlı saray kompleksi, sürekli yeni eklemelerle büyütülmüş olduğundan adeta şehir içinde bir şehir haline gelmiş. Düşünün; bugünkü Sultanahmet Cami­i’nin bulunduğu yerden doğu ve güney tarafında Marmara kıyısına kadar uzanan 100 bin m2’lik bir alandan bahsediyoruz. Kuzeybatı tarafında şimdiki Sultanahmet parkının yerinde olan Hippodrom ile Septimus Severus zamanında yapılan Zeuksippos hamamla­rına, kuzeydoğuda ise Ayasof­ya’nın önünde uzanan Augouste­on meydanı ile Senato’ya komşu, etrafı duvarlarla çevrili bu koca saraydan bugüne pek az kalıntı kalmış. Sahil yoluyla, kalıntıla­rının denizle ilişkisi de kesilmiş. Artık burası bir hayal sarayı…

    11. yüzyıldan itibaren yapının önemini kaybettiğini biliyoruz. Ancak önemi azalsa da yine de 1204’te İstanbul’u ele geçiren La­tin şövalyeleri burada toplanmış; 1261’de şehri geri alan 8. Mikhael de Blakhernai Sarayı’nın tamiri bitinceye dek burada oturmuş. Bizans Devleti’nin son 1.5 yüzyılında ise Büyük Saray artık tamamen harabe haline gelmiş. 1453’te İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet’in bu perişanlık karşısında“Kayser’in kasrında örümcek perdedarlık ediyor/ Efrasiyab’ın sarayında da baykuş nevbet çalıyor”dediği söyleniyor.

    Yıllar içinde araziye Meclis-i Mebusan binası, Sultanahmet Ce­zaevi gibi pek çok bina yapılmış. Şehrin büyük talihsizliklerinden 1912 İshak Paşa yangını ise Büyük Saray’ın talihi olmuş. 900’e yakın binanın küle dönmesiyle Bizans dönemine ait hayaletler ortaya çıkmış. Bölgenin arkeolojik park haline getirilmesi düşünülse de bu iddialı proje rafa kaldırılmış.

    Bugünlerde kompleksin gü­neybatı tarafındaki Bukoleon Sarayı’nın İBB Kültür Varlıkları Daire Başkanlığı tarafından restore edilmesiyle uzun yıllardır görülmeyen sütunlar açığa çıkıyor. Üstelik İBB Miras, resto­rasyon sahalarını ziyarete de açtı. Gezerken sarayın hikayesini ve görmeden geçilmeyecek hatıra­larını bir de bizden dinleyin…

    AYASOFYA’YA BAĞLI MOZAİK MÜZESİ

    Bizans’ın gündelik hayatından sahneler

    Sarayın Hippodrom ve Ayasofya’dan başlayarak bir yamaç boyunca de­nize doğru uzandığından bahsetmiştik. Dolayısıyla tek planlı Avrupa sarayla­rından farklı olarak teraslarla düzen­lenmiş, bahçeler içinde pek çok saray haline inşa edilmiş bu yamaç sarayını gözümüzde canlandırmak için gezi­ye Sultanahmet Meydanı’ndan baş­lamak gerek. Sultanahmet Camii’nin külliyesinin olduğu yerde, içinde bir kabul ve istirahat salonu olan Kathis­ma Sarayı’nın bulunduğu düşünülüyor; ama bu saraya ait herhangi bir iz he­nüz bulunamadı. Hemen arkasında ise 1930’larda nereye ait olduğu bilinme­yen bir avlunun mozaikleri ortaya çık­tı. Burası bugün kurumsal varlığını de­vam ettiren Ayasofya Müzesi’ne bağlı Mozaik Müzesi olarak kullanılıyor.

    17. yüzyıl arastasının (Sultanahmet Çarşısı) yaklaşık 5 metre altında bulu­nan, geçmişte Büyük Saray’ın revak­lı avlusu olarak kullanıldığı düşünülen bu alandaki mozaikler, hiç tartışmasız Roma ve Bizans sanatının Türkiye’de­ki en önemli örnekleri arasında. Çar­şının içinden 6. yüzyıla açılan bu kat­mandan kendini gösteren mozaikleri, benzeri olmadığı için tarihlendirmek oldukça zor. Son tartışmalar 6. yüz­yılda yapıldıklarını gösteriyor. Yabani hayvanları ne kadar canlı ve gerçekçi bir şekilde tasvir ettiklerine bakılarak, Afrika’da bulunmuş sanatçılar tarafın­dan yapılmış olabilecekleri düşünülü­yor. Her biri imparatorluktaki din dışı, gündelik hayatı canlı bir şekilde tasvir etmesi bakımından eşsiz, fakat içle­rinden bazılarını görmeden geçmemek gerek.

    İlki hiç şüphesiz, saçı sakalı yo­sunlara, yapraklara karışmış, Okya­nus Tanrısı Okeanos olduğu düşünü­len erkek yüzü… İstanbul, okyanusa pek uzak, ama lazım olursa bir Okya­nus tanrısının sureti var yani şehir­de. Diğeri ise Doğu halılarını andıran bir bordür dizisi içinde resmedilmiş sarışın bir başka erkeğin portresi. Bu kuzeyli adamın 4. ve 5. yüzyıllardan itibaren sarayda muhafız olarak görev yapan önemli mevkideki bir Viking’i tasvir ettiği düşünülse de kim olduğu­nu teşhis etmek mümkün değil. Ayrıca hamle yapmak üzere kanatlı aslanla­rın, sepetle tavşan yakalamaya çalışan, kaz güden, elindeki tekerle oynayan çocukların, ayılarla güreşen bir erke­ğin, üzerindeki adamı sırtından atan katırların tasvirleri arasında kaybola­bilirsiniz.

    Kaz güden bir çocuk.
    Okyanusa uzak İstanbul’un Okyanus Tanrısı Okeanos mozaiği.

    MERDİVEN KULESİ

    Yer üstünde kalan nadir kalıntılardan

    Büyüksaray kompleksinin toprağın üzerinde kalan nadir kalıntıların­dan biri, en doğudaki terasın üzerin­de bulunan Merdiven Kulesi. İki teras arasındaki bağlantıyı sağlayan bu tuğla hatıllı taş yapının içinde eskiden bir merdiven ya da rampa olduğu görülü­yor. İçindeki tüm mekanları tonozlu bu kalıntının, büyük bir tören mekanına sahip Magnaura Sarayı’nın parçası ol­duğu düşünülüyor. 1. Konstantinos za­manında yapıldığı tahmin edilen Mag­naura’nın içinde, 6 basamakla çıkılan bir taht varmış. Yabancı elçiler burada kabul edilir, tören esnasında gizli me­kanizmalar sayesinde taht tavana dek yükselirken tahtın iki yanındaki altın kaplama aslan heykelleri kükrermiş. Yakın zamana dek şahıs malı olan Ku­le, artık restore edilmek üzere İBB ta­rafından satın alındı. Kalıntılar, Akbı­yık Sokak’tan görülebilir.

    Merdiven Kulesi, Akbıyık Sokak’ta görülebilir.

    KHALKİ KAPISI

    Saray’ın ana girişi, bugün otelin içinde

    Büyük Saray’ın ana girişi Khal­ki (bakır) kapısı, bugün Four Seasons Oteli’nin içinde bulunuyor. Türk devri boyunca 19. yüzyıla dek Arslanhane ve Nakkaşhane olarak kullanılan eski kiliseye de bu kapı­dan giriliyormuş. Adını vaktiyle da­mının yaldızlı bakır levhalarla kaplı olmasından alan kapı ve arkasında­ki saray, 1. Konstantinos tarafından yaptırılmış; 532 yangınından son­raysa Iustinianos tarafından yeni bir plana göre tekrar inşa ettirilmiş. Sa­ray, adeta bir müze gibi heykeller ve mozaiklerle süslenmiş. Kapının üs­tünde ise bir Hz. İsa ikonası varmış. Kapı, 1803’te bir yangında yanıp tah­rip olmuş.

    1950’lerdeki Sultanahmet Kazıları…

    MAGNAURA’NIN YERALTINDAKİ İZLERİ

    Halıcıdan girip, saraydan çıkmak

    Sarayın yerin üzerindeki par­çaları kadar, yeraltındaki kı­sımları da ilginç. Bunlardan bir tanesi de Four Seasons Otel’in arka kapısının açıldığı Kutlugün Sokak No: 33’te bulunan Başdo­ğan Halıcılık’ın altında. Dükka­nın sahibi Mehmet Başdoğan, yıllar önce halı mağazası yapmak üzere aldığı binanın bahçesinde temizlik yaparken yeraltındaki geniş odalara açılan eski bir de­mir kapı görür. İstanbul Arkeo­loji Müzeleri’ne bağlı uzmanlar buraya gelip inceleme yaptığın­da, bir sürpriz ortaya çıkar. Ye­raltı galerileri, Magnaura Sa­rayı’na aittir. Yapılan kazılarla kamyonlar dolusu toprak, moloz ve çöp boşaltıldıktan sonra halı­cının altı ışıklandırılarak ziyare­te açılır. Zaman zaman sergilerin düzenlendiği Başdoğan Halıcı­lık’tan sonra hemen aşağısında, eski Terzioğlu Halıcılık’ın altın­daki döşeme mozaiği kalıntısını ve Bizans ayazmasını; ardından ise Nakkaş Halıcılık’ın altındaki Nakilbend Sokağı Sarnıcı’nı zi­yaret edebilirsiniz.

    Terzioğlu Halıcılık’ın altındaki döşeme mozaiği.

    BUKOLEON SARAYI

    Her gün yeni bir parçası ortaya çıkıyor

    2. Theodosios zamanında (408-450) yapılan ve birçok yapıdan oluşan Bu­koleon Sarayı, doğu ve güney tarafında denize kadar dayanan Büyük Saray’ın gü­neybatı tarafında; günümüzdeki Can­kurtaran ve Sultanahmet mahalleleri­nin hemen hemen tamamına yayılıyor­du. Cankurtaran Spor Kulübü’nden rica ederseniz, kalıntılarını görebiliyorsunuz. Oradan çıkıp Kennedy Caddesi’ne indiği­nizde de kalıntıların devamını takip ede­bilirsiniz.

    13. yüzyılda Latinlerin burayı kullan­dığı, bir ihtimal Büyük Saray’dan o döne­me kalan tek oturulabilir yapının da Bu­koleon Sarayı olduğu düşünülüyor. Saray, adını imparatorların saraya deniz yoluyla geldiği limanın rıhtımında duran ve boğa­yı parçalayan aslan heykelinden almış; bu heykel 16. yy’da yerinden oynayarak de­nize düşmüştü; fakat iskelenin kalıntıları ve kemerli muhteşem bir kalıntı duruyor. Bu kalıntılar, İBB tarafından restorasyo­na alındı. Alanın denize yakın kenarın­daki kesinti üzerinden 1870’lerde bir de­miryolu geçirilmiş; 1911-12’de demiryo­lu çift hat haline getirilirken kalıntıların bir kısmı tahribata uğramıştı. 18. yüzyılda yapılan resimlerinde, sarayın cephesinin orta kısımlarında konsollara oturtulmuş üç bölümlü bir çıkma da görülüyor. Evvel­ce bu çıkmanın iki yanında bulunan aslan heykelleri, demiryolu yapılırken alınıp İs­tanbul Arkeoloji Müzeleri’ne taşınmış.

    Restorasyon sırasında ortaya çıkan sütunlardan biri.

    Adı sokakta kalan fener

    Bizans döneminde haberleşmede kullanılan fener kulesi, Toroslar üzerinden Bizans ülkesine yaklaşan saldırıların haberini birkaç gün içerisinde bir kuleden diğer kuleye taşıyarak, kent ahalisine önden hazırlık yapma fırsatı tanıyordu. Osmanlı döneminde aynı fener, Boğaz’ın girişini göstermek için kullanıldı. Bugün fener yok, kaidesi ve onu taşıyan Bizans kulesi var. Adı ise Fenerli Sokak’ta yaşıyor.

  • Korkmasın hiç Romalılar Merttir göründüğü kadar Milleti hep o arkalar Gaayyus Jü-ül-yus Seeezar!

    Korkmasın hiç Romalılar Merttir göründüğü kadar Milleti hep o arkalar Gaayyus Jü-ül-yus Seeezar!

    Sezar’ı herkes bilir ama Lucius Caesetius Flavus’u neredeyse kimse tanımaz. Seçilmiş halk temsilcisi Flavus, Sezar’ın henüz imparator olmadığı dönemde, heykelinin başına takılan “kral” tacını kaldırtır ama bunun bedeli ağır olur. Sezar bu işe çok sinirlenir ve yargıya emrederek kendisini kral ilan edenlerin serbest bırakılmalarını sağladığı gibi Flavus’u da mahkemeye verir. E, dokunulmazlığı var. Sorun değil, onu da kaldırır!

    CANSIN ÇAĞLAR 

    İnsan Lucius Caesetius Flavus’un adını çok sık duymuyor. Aslında bu bile tek başına, her geçen gün bir tür seküler beddua hâlini alan “Tarih bu kötülükleri yargılayacak! Tarih önünde suçlu bulunacaksınız! Tarihe hesap vereceksiniz!” sözlerinin geçersizliğini gösteriyor. Ki zaten ben kendi payıma tarihin yargılasa yargılasa bugünü yargıladığını ve zaten binlerce yıl öncesinde yaşamış adamları yargılamasının sadece acıklı değil aynı zamanda bizzat kendisiyle çelişen bir yanı olduğunu düşünüyorum. 

    Ha, bu ilençler çok haksız değil; tarihin yargılamasını istediklerimizi tarihçiler zaten genellikle yargılar ama yine de günümüzde yaşanan hukuksuzlukları falan Allah’a havale etmekle tarihe havale etmek arasında bir fark yok; üstelik ilkinde hiç olmazsa bir umut var. Zira ikincisinde yine feslinin biri çıkacak, yine fesli ve benzerlerinin yetiştirdiği öğrenciler olacak. Sevgili Galatasaraylı Hayrettin’in dediği gibi: Kısmet!

    Lucius Caesetius Flavus’a dönecek olursak… Neden dönmeyelim? Tarih Flavus’a yapılanların hesabını geride bıraktığımız 2.000 yıldır sormamış; sorsa sorsa kenar süsü olarak kalmış. 100 kişiyi çevirip sorsak, eğer çevirdiklerimiz dünya tarihi sınavından çıkan ikinci sınıf öğrencileri değilse, biri bile kim olduğunu bilmez. Ne yalan söyleyeyim ben de son dünya tarihi sınavına gireli neredeyse 15 yıl olduğu için, yazıyı yazmadan önce “Ya böyle biri vardı ya, neydi bunun adı? Plutark’ta mı geçiyordu?” diye düşünüp aradım, taradım da buldum Flavus’un adını.

    Aklımda kaldığı kadarıyla Flavus, ilk “tehlikenin farkında mısınız?” ekolünden. Yanılmıyorsam kendisi daha sonra hakkında yüzlerce film çekilen, binlerce kitap yazılan ve bugün bile hâlâ kiminin pek sevip övdüğü, kiminin pek yerip gömdüğü (yani bakın 2.000 yıldır net bir karar da verememiş tarih) Jül Sezar’ın iktidarında yaşamış. Kendisi, seçilmiş Halk Tribünü. Yani “Tribün” derken, seçilmiş kişi anlamında! Biliyorsunuz bu yüzden dokunulmazlığı da var. Kuvvetler ayrılığı dengesinin önemli bir unsuru ve dokunulmazlık da bu bakımdan verilmiş. İşte Flavus, halkın temsilcisi, cumhuriyetin sigortası ve Jül Sezar’ın konsüllüğünün otokratik bir krallığa dönüşmeye başladığını ilk görenlerden.

    Bizim İznikli Cassius Dio’nun aktardığına göre, Sezar’ın henüz “Sezari kayzer” olmadığı ilk vakitler, birileri Sezar’ın Roma Forumu’ndaki heykelinin kafasına bir kral tacı takar. Flavus kardeşimiz (ki kendisi pleb olduğu için bizim kardeşimiz olmayacak da ne olacak?), Sezar’ın zaten çok güçlendiğini gördüğü ve kendisine yakıştırılmaya başlanan bu “tek karar alıcı reis” sıfatının cumhuriyetin geleceği için tehlikeli olacağını bildiği için hemen harekete geçer; heykelin kafasına takılan tacı oradan aldırır. Ancak Sezar’ın tek adam rejimi güçlenmeye devam etmektedir. Sokakta Sezar’a “Kraaal!” diye seslenen ve arkasından “Korkmasın hiç Romalılar / Merttir göründüğü kadar / Milleti hep o arkalar / Gaayyus Jü-ül-yus Seeezar!” diye şarkılar söyleyenler olur. Bu arada Roma’da o dönem birine “kral” demek, yeğenine sövmekten beter. Flavus kardeşimiz de hâliyle bu Sezar’a “Kraaal!” diye seslenip şarkılar yakan bir-iki kişi hakkında cezai işlem başlatır. Ama, vay sen misin kanunları uygulamaya kalkan! 

    Jül Sezar bu işe çok sinirlenir ve yargıya emrederek kendisini kral ilan edenlerin serbest bırakılmalarını sağladığı gibi bizim Flavus’u da mahkemeye verir. E, dokunulmazlığı var? Sorun değil, onu da kaldırır. Üstelik kendisi daha önce bu dokunulmazlıklar yüzünden içsavaş çıkartacak kadar “hesapta” bu dokunulmazlığa önem verdiği hâlde! 

    Ne demiştik? Sevgili Galatasaraylı Hayrettin’in dediği gibi “kısmet” işte. Tarih, 2.000 yıl sonra bile daimi diktatörlüğünü ilan eden Sezar’a, Sezar’ın dokunulmazlığını kaldırıp yargıladığı Flavus’tan daha çok yer veriyor. Ha, ama en azından hiçbir yerde Flavus kardeşimiz için kötü konuşmuyor kimse; ama tarih zaten bazen bile isteye, bazen farkında bile varmadan, bir şekilde en çok bugünü yazar, bugünü yargılar.