Kategori: Uygarlık Tarihi

  • ‘İkinci Adam’a iki milyon ağıt

    ‘İkinci Adam’a iki milyon ağıt

    Çin’in Mao’dan sonraki ismi Zhou Enlai 1976’da öldüğünde, hasta yatağındaki lider ve iktidarı elinde tutan Dörtlü Çete, cenaze töreninin kitlesel gösterilere dönüşmesini engelleyememişti. Sonrasında, Çin bir kez daha uyandı.

    Efsane lider Mao Zedong 70’li yılların ortasında hem eski gücünü hem de sağlığını kaybetmişti. Ama uzun yıllar boyunca Çin’in ikinci adamı konumunda bulunmuş olan Zhou Enlai, eski yol arkadaşından daha önce ölecekti. Bir süredir kanser tedavisi gören Zhou Enlai, 8 Ocak 1976 sabahı son nefesini verdi. Yalnız 1949’da kurulan Çin Halk Cumhuriyeti’nin diplomatik yüzü değil, aynı zamanda rejime yürekten sadık olmasına rağmen, koruyucu yönüyle birçok kişiyi felaketlerden kurtardığı için de halkın sevgi ve saygısını kazanmış bir devlet adamıydı. Ancak özellikle Kültür Devrimi çerçevesinde fikir ayrılıkları daha da belirginleşen bu iki liderden biri uzun süre hastanede yatmış, fakat Mao eski dostunu hiç ziyaret etmemişti.

    Zhou Enlai’ın vefat ettiği günün akşamında politbüro tarafından bir bülten hazırlandı ve haber sade bir şekilde duyuruldu. 11 Ocak’ta kaldırılan cenaze için bir tören yapılmadı, naaşı yakılmak üzere Devrim Kahramanları Mezarlığına doğru sessizce yol aldı. Bu sırada takriben iki milyon kişi de dondurucu soğuğa rağmen cenaze arabasının güzergahında yol kenarlarına dizildi.

    ‘İkinci Adam’a iki milyon ağıt

    12 Ocak günü Zhou’nun parti bayrağına sarılmış fotoğrafı ile resmî yas ilan edilmiş oldu. Kola takılan siyah matem şeridine izin verilmemiş olmasına rağmen, Pekin’de siyah kumaşlar satılıp bitmiş ve o gün yüzbinlerce kişi Zhou Enlai’ın küllerini ziyarete gitmişti. Türkçeye “Gök Tanrı Kapısı” diye çevrilebilecek olan Tiananmen meydanındaki Halk Kahramanları Abidesi’ne de takriben iki milyon kişi çelenk ve ağıtlar bıraktılar. 15 Ocak günü resmî ağıt okundu, ancak böyle durumlarda normal olarak vefat eden devlet adamının hizmetlerinden ve ona saygılarını sunmak için toplanan halktan bahsedilmedi. Böylece yas resmen sona ermiş oldu.

    Zhou Enlai’in cenazesi ve anma töreninin böylesine geçiştirilmesine karşı halkın tepkisi, aynı yılın 5 Nisan’ında “Ölüleri Anma Günü”nde kendini gösterdi. O sırada siyasete hakim olan ve aralarında Mao’un karısı Jiang Qingi’n de bulunduğu Dörtlü Çete diye anılan grup, Zhou Enlai’ın iş birimleri içinde anılabileceğini, halkın Tiananmen’e gidip çelenk koyamayacağını açıklandı. Ama neredeyse bir milyon kişi meydana geldi ve ertesi gün kalabalık daha da arttı. Getirilen ikibinin üstünde çelengin yüksekliğinin altı metreyi bulması üzerine toplanan politbüro, “Ölüleri Anma” günü faaliyetlerinin son bulduğuna karar verdi ve 5 Nisan sabahı tan ağarma- dan gelen 200 kamyon çelenkleri yüklenip götürdü. Halk bu durum karşısında galeyana geldi; arabalar yakıldı, bisikletler yerle bir edildi.

    O gün öğleden sonra toplanan politbüro, askerlerin akşam 6.30’da meydana müdahale edeceğini açıkladı. Ama akşam saat 8.00 olmasına rağmen kalabalık yoğun bir şekilde meydanda varlık gösterince, Pekin garnizon komutanı harekete geçemedi. Ancak gece saat 11’de, meydandakilerin sayısı takriben bin kişiye düşünce, askerler alana girdiler. Ateş açılmadı, ama yaralananlar ve 100’ün üzerinde gözaltı oldu. Olaylardan iki gün sonra arkasında halk desteği olduğu görülen Deng Xiaoping partideki görevlerinden uzaklaştırıldı. Bazıları partiden de atılmasını istediyse de Mao Zedong eski dava arkadaşını tamamen terketmedi.

    Bu olaylar dünya basınında genel olarak liderlik savaşları teması altında değerlendirildi. Mao aynı yıl Eylül’de öldü. Çin’i bugünün dev ekonomisine götüren liberalizasyon politikaları ise üç-dört yıl sonra başlayacaktı. Çok sonraları, 90’lı yılların başında Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği çerçevesinde de benzer değişimler yaşanacaktı.

  • Mekke’deki mirasın yüzde 95’i yok oldu

    Mekke’deki mirasın yüzde 95’i yok oldu

    Müslümanların kıblesi, yenileme projesiyle gökdelenlerin, neon ışıkların gölgesinde kaldı. İslami Mirası Araştırma Vakfı’ndan Allawi “Kabe, Manhattan’a dönüşecek” diyor.

    Kâbe ve onu çevreleyen Mescid-i Haram, ihtişamlı tarihî mirasını hızla yitiriyor. İslâm inancında, 15 yüzyıldır Müslümanların her gün tüm ibadetlerinde yüzünü döndüğü Kâbe’nin yerindeki ilk yapıyı Hz. Adem’in yaptırdığı, zamanla yok olan bu yapının yerine Hz. İbrahim’in yeni Kâbe’yi inşa ettiği kabul ediliyor. Bu kutsal mekan tarihi boyunca titizlikle korunmuştu. Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlı coğrafyasına dahil olan Kâbe’de, sonraki yıllarda onarımlar gerçekleştirilmiş, Mescid-i Haram’da da hacı adaylarını güneşten koruyan revaklara ekler yapılmıştı. 2011’deyse Suudi Arabistan Krallığı yeni bir restorasyon projesi başlattı. Proje tamamlandığında halen 770 bin hacı adayı alan 356 bin m2lik alan, 456 bin m2ye çıkacak ve fazladan 1,2 milyon kişiyi daha ağırlayabilecek. Ancak proje, kültürel anlamda büyük ölçüde doku kaybına mal oluyor. Durumu ve atılması gereken adımları Londra merkezli İslami Mirası Araştırma Vakfı Başkanı İrfan el Allavi ile konuştuk:

    Suudi Arabistan’ın nihai Mekke vizyonu nedir?

    Suudiler Kâbe’yi çevreleyecek 124 bina inşa etmek ve o çirkin saat kulesinden (Osmanlı yapımı Ecyad Kalesinin üzerine inşa edilen 601 metrelik Mekke Kraliyet Saat Kulesi) geceleri yayılacak lazer ışıklarla bölgeyi ‘Manhattan’laştırmak istiyorlar. Mekke’de tarihî hiçbir yer kalmayacak. Mekke’deki mirasın yüzde 95’i yok oldu ve sırada Medine var. Orada da gökdelenler, Mescid-i Nebevî’yi çevreleyecek.

    Mekke’deki mirasın yüzde 95’i yok oldu
    1880’ler Sultan II. Abdülhamid döneminde çekilen fotoğrafta, Kâbe’nin etrafındaki geleneksel konut yapısı göze çarpıyor. Yıldız Albümleri – Mekke-Medine, 2006

    Projenin neden olduğu hasarın boyutları nedir?

    Bundan önce Kâbe’yi çevreleyen 350 yıllık Osmanlı revakları geçtiğimiz yıl yıkıldı, yerlerine taklitleri konacak. 1980’lerde yaptığımız kazılarda Hz. Muhammed’in eşi Hz. Hatice’nin evinin kalıntılarını bulmuştuk. Buranın üstüne çok büyük bir umumi tuvalet yapıldı. Zemzem kuyusu da 1980’lerde uyarılarımızın aksine dinamitle yapılan çalışmalar sonucunda tahribata uğradı ve çatladı.

    Mekke’deki mirasın yüzde 95’i yok oldu
    2014 Nisan ayında çekilen fotoğraf, yürütülen projenin tahribatını kanıtlıyor.
    Islamic Heritage Research Foundation

    Yeni tahribatları engellemek için ne yapılmalı?

    Başta Türkiye olmak üzere Müslüman devletleri hemen harekete geçmeli. Çalışmalarda yer alacak ekipler belirlenirken çok titiz davranılmalı. Bizim gibi kurumlara danışılması gerekiyor. Geçmişte yıkılan ve yıkılması planlanan yerlere dair 48 bin görsel malzeme ve haritaya sahibiz. Yakın zamana kadar, toptan tahribatı engellemek için birkaç yılımız var derdim, ama bugün sadece saatler kaldı!

    Mekke’deki mirasın yüzde 95’i yok oldu
    2020 Suudi Binladin Grup tarafından yürütülen projenin 2020’de tamamlanması planlanıyor. Islamic Heritage Research Foundation

    MUHTELİF

    1 Haiti açıklarında bulunan batığın; yüksek ihtimalle Kristof Kolomb’un 1492’de Amerika’yı ‘keşfettiği’ seferinin sancak gemisi Santa Maria olduğu açıklandı. Çalışmayı, Barry Clifford ve ekibi yürütüyor.

    2 Ege Denizinde 1992’deki NATO tatbikatında Türk muhribi Muavenet’i vuran ve 5 Türk denizcinin ölmesine neden olan Amerikan USS Saratoga uçak gemisi, sökülmek üzere 1 sente satıldı.

    3 Gazeteci Güngör Sayarı 17 Mayıs’ta KKTC’deki evinde hayatını kaybetti. Yeni Gün ve Güneş gazetelerinde futbol ve at yarışı yorumculuğu yapan Sayarı (d. 1937), 1978- 1979 arasında Türkiye Futbol Federasyonu başkanıydı.

    4 Çin’de yeni bir dinozor türü keşfedildi. Burnu çok ince ve uzun olan 66 milyon yaşındaki bu dinozorun bilimsel adı Qianzhousaurus sinensis olsa da bilim adamları ona “Pinokyo Rex” diyor.

    5 Led Zeppelin, efsanevi Stairway to Heaven şarkısının girişini ABD’li Spirit grubunun 1968 tarihli Taurus şarkısından ‘çalmak’la suçlanıyor. İddia sahibi Spirit grubunun avukatı 1969’da iki grubun aynı sahneyi paylaştığını hatırlattı.

    6 Yayın Kurulu üyemiz Doç. Dr. Şevket Dönmez, Türkiye Bilimler Akademisi’nin yılda bir yayımladığı arkeoloji dergisi TÜBA-AR’ın yayın kurulu başkanı oldu. Dönmez, İstanbul Üniversitesi Arkeoloji bölümünde ders veriyor.

    TARİHE KALANLAR

    Soma’da maden felaketi

    Manisa’daki kömür madeninde 13 Mayıs’ta çıkan yangın sonucu yeraltındaki 786 işçiden 301’i öldü. Felaket dünyada son 42 yılın ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en çok ölümle sonuçlanan madencilik kazası oldu. Kazanın ardında korkunç bir ihmal zinciri olduğu ortaya çıktı.

    Ceylan’a Altın Palmiye

    Nuri Bilge Ceylan, Kış Uykusu filmiyle 24 Mayıs’ta Cannes Film Festivali’nin en büyük ödülü Altın Palmiye’yi kazandı. Ödül Yol filminden (1982) sonra ikinci kez Türkiye’ye geldi.

    120 yılın en büyük seli

    Balkanlar’da 17 Mayısta başlayan yağmurlarla, bölgede son 120 yılın en büyük sel felaketi yaşandı, en az 44 kişi hayatını kaybetti. Selden Bosna-Hersek’te bir milyon kişiyi etkilendi. Salgın hastalık ve Bosna Savaşından kalan mayınların da selin etkisiyle sürüklenmesi tehlikesi ortaya çıktı.

    Eski başbakana hapis

    İsrail’in eski başbakanı Ehud Olmert, Kudüs Belediye Başkanlığı döneminde (1993-2003), kentteki inşaatlardan rüşvet almaktan altı yıl hapis ve 300 bin dolar para cezasına çarptırıldı.

    Aşırı sağın ilk zaferi

    Avrupa Parlamentosu üyelerinin belirlendiği 22-25 Mayıs seçimlerinde aşırı sağ beklenmedik bir zafer kazandı. Fransa’da Marine Le Pen liderliğindeki Ulusal Cephe, oyunu yüzde 6,3’ten 25’e çıkartarak ülkede ilk defa ulusal çapta bir seçimi kazandı. Alman neo-Nazi partisi NPD de ilk kez AP’de koltuk kazandı.

  • Hiyerarşiye rağmen orta yolu bulan halk

    Hiyerarşiye rağmen orta yolu bulan halk

    Türk halkı tarihte hiyerarşi içinde uyumlu bir tavır almayı bildiği kadar, orta yolu bulma yoluna da gitmiştir. Önderleri izleyen halk kitleleri kadar, uzlaşma yolunda giden halk hareketleri de vardır.

    İSENBİKE TOGAN

    Taksim Gezi Parkı olaylarının başlangıcında, 3 Haziran’da Hürriyet gazetesindeki bir haber ilgi çekici idi. Alman Sosyal Demokrat Parti Genel Başkanı Sigmar Gabriel, Türkiye’de devletin fazla yüce bir anlama sahip olduğunu, Gezi Parkı olaylarında şiddetin “ürkütücü” boyutlara ulaştığını vurguluyordu. Sigmar Gabriel devamla, “Almanya da böyle idi ama iki dünya savaşı yaşayınca devlet değil parlamento ön plana çıktı. Türkiye de 1. Dünya Savaşı’nı yaşadı, ama bunun etkisi devlete Almanya’daki gibi yansımadı. Bunu sizin politikacılarınızın tartışması lazım” diyor ve Almanya’da en yüce makamın cumhurbaşkanlığı değil, özgürce seçilmiş milletvekilliği, siyasette en büyük onurun seçilmiş olmak olduğunu belirtiyordu.

    Gabrel’in söyledikleri düşündürücü- dür. Durum, bizim hiyerarşik yapımızla ilgilidir. Her ne kadar Türkçede hiyerarşi diye bir sözcük yoksa da, sözcüklere sığmayacak kadar çok, farklı farklı hiyerarşilerimiz var. Biz hiyerarşiyi severiz; bir kişi için “yerini doldurmuyor” dediğimiz zaman, onun hiyerarşiye uygun hareket etmediğini belirtmiş oluruz; “albayım, dekanım, başkanım” dediğimiz zaman da hiyerarşide bizden üstün olduğunu düşündüğümüzü belirtmiş oluruz. Devletin böyle yüce bir konumda olması, sosyal yapımızdan kaynaklanmaktadır.

    Vaktiyle bir konferansta Thomas Barfield, “Türkler Araplara benzemez, onlar hiyerarşiyi tanırlar, o yüzden de tarihte bir çok devlet kurabilmişlerdir” demişti. Tabii bu haslet hiyerarşiyi tanımak ve üst kademelere saygı göstererek, itaat etmek şeklinde gösterir kendini. Bazen devlet yücedir, halk ise devletin kararlarına uyar, sesini çıkarmaz diye düşünürüz. Öte yandan şu geçen 30 yıl içinde halkın bir taraftan sesini çıkarmadan yaşamaya devam ettiğini, diğer taraftan aynı zaman içinde yaratıcılık gösterdiğini ve orta yollar geliştirdiğini görüyoruz. Örneğin cenaze kültürümüz, köyden getirilen adetlerle zenginleşti; genç, ihtiyar, kadın erkek bu değişiklikleri benimsedi ve hiçbir çatışmaya girmeden ara yol bulundu. Müzik konusunda da aynı şeyi söylemek mümkün. 1950’li yıllarda Türkçe şarkı, türkü vardı, hafif batı müziği İngilizce idi. Hatta Erol Büyükburç “O little Lucy” diye İngilizce bir şarkı bestelemişti. 70’li yıllarda Ajda Pekkan ile başlayan Türkçe söylemek, daha sonra Sezen Aksu’lar, Tarkan’larla yalnız Türkiye’de değil yurtdışında da dinlenen bir müzik türü oldu. Hatta 1990’larda Özbekistan’da “maşinası var yahşi mi yahşi, sürücüsü var şahsi mi şahsi” şeklinde Mustafa Sandal’ın pop müziği ağızdan ağıza dolaşıyordu. Demek halk hiyerarşi içinde uyumlu bir tavır almayı bildiği kadar, orta yolu bulma yoluna da gitmiştir.

    Bu tavırlar yeni değildir, tarihte de görüyoruz. Ancak bunlara bir üçüncüsünü de eklemek lazımdır. Bu da sabrın sona erdiği, bardağın taştığı demlerde halkın kendi iradesini kullandığını görmemizdir. Biz devleti yüce bir yerde, hatta ulaşılmaz gördüğümüz için, tarihe de o gözle bakarız. Örneğin 681’de Elteriş Kağan’ın İkinci Kadim Türk Devleti’ni sanki yanındaki birkaç kişi ile aniden ortaya çıkarak kurduğunu düşünürüz. Halbuki 679’da, elli seneden beri Çin idaresinde bulunan bölük halkları kendilerine iki kişiyi lider alarak ayaklanmışlar ve 24 vilayetteki halk da kendilerine katılmıştı. Demek ki tarihe bakarken belli bir dönemi sadece hükümdarlar ve kurdukları devletler, yaptıkları savaşlar çerçevesinde anlamak, bize gerçekçi bir resim vermemektedir. Önderlerin arkasından giden halk kitleleri kadar, orta yolu bulmaya çalışan, uzlaşma yolunda giden halk hareketleri de vardır. Türkler göçebe iken, beğenmedikleri durumun içinden sıyrılarak oradan ayrılma yolunu seçerlerdi: Dokuzoğuzların Kadim Türkleri terketmeleri gibi. Biz ise bu terkedişin vuku bulduğu devri, Bilge Kağan sayesinde Kadim Türk Devleti’nin en görkemli devri olduğunu düşünürüz. Aslında hem Dokuzoğuzlar hem de Elteriş öncesinde gördüğümüz gibi, halk kendi iradesini tarihe miras bırakmıştır. Halk tarih boyunca varlığını hissettirmiştir; ancak tarihçiler her zaman o yöne bakmamışlardır.

  • Tirandım ama akıllandım Anadolu’da ilk ben ayaklandım

    Tirandım ama akıllandım Anadolu’da ilk ben ayaklandım

    Perslerin dediğini yapan, halkına sırtını dönmüş bir hükümdardım. Sizin miladınızdan 499 sene önce körlüğüm sona erdi ve Anadolu’da bilinen ilk halk ayaklanmasını başlattım. Altı yıl sonunda yenildik ama, İyonya ayaklanması ateşi yakmış, Pers tahakkümü sona ermişti.

    AHMET YEŞİLTEPE

    ktidar hesapları, kişisel ihtiraslar, ikbal arayışları, bitmek bilmez entrikalar… İyonya topraklarının 40 yıllık hastalıkları… İranlıların egemenliği Batı Anadolu’ya ulaştığından beri Hellen kentleri arasında ve kent yönetimlerinin içinde öyle aşinaydık ki bunlara. İtiraf etmeliyim, benim de derdim kendi iktidarım ve ailemin geleceğinden başkası değildi. Hesaplarım kağıt üzerinde doğru sonuçlar veriyordu. Başlangıçta, İyonya’nın görkemli kenti Miletos’un (Aydın’ın Söke İlçesi’ne bağlı Balat köyü yakınlarında yer alır), Karadeniz’in en ücra noktalarına değin koloniler kurmuş Ege’nin ticaret başkentinin tek adamıydım. İktidarımı korumak ve sağlamlaştırmak için Sardeis’te (Manisa’nın Salihli ilçesine bağlı Sart kasabası) oturan İranlı Satrapla, yani işgalcilerin başkomutanı Artaphrenes ile iyi geçinmeye çalışıyordum. İyonya’daki diğer kent devletlerinin tiranları gibi ben de tahakküme boyun eğmiştim. Miletos’ta, kendi halkıma Pers krallarının emirlerini uygulatıyor, önüme getirilen ağır vergi kararnamelerini onaylıyor, yurttaşlarıma zulmedenlerle işbirliği yapıyordum.

    Özüne yabancılaşmış, gelenek ve inançlarına sırtına çevirmiş, atalarının mirasına ihanet edenlerden olmuştum. Kabul ediyorum ki, bunların hepsini kendi ikbalim uğruna yapıyordum. Mevcut durumu meşrulaştırmak için halkıma, “Persler ile ters düşersek topraklarımızdan sürülürüz” diyordum.

    Gün geldi, içinde bulunduğum şuursuz ihanetin körlüğü sona erdi. İşbirliği yaptığım yabancılar kılıçlarını bana çevirdiler ve o anda ummadığım bir şey oldu; yıllarca zulmettiğim halkım bana rağmen benim yanımda toplandı. Vefanın, dayanışmanın gücünü gördüm, halkımla birlikte İranlılara başkaldırdım.

    Ben, Miletoslu Molpagoras oğlu Miletos Tiranı Aristagoras, bu topraklarda mutlak bir egemen karşısında gerçekleşen ilk halk ayaklanmasının önderi, ilk direnişin sembol ismiyim.

    Kardeşlerim, sizin milat saydığınız tarihin tam 499 yıl öncesinde, Pers işgali yüzünden Miletos’un uzun süredir Karadeniz’deki kolonileri ile ilişkileri kısıtlanmış, buğday ticareti yavaşlamış, siyasi etkinliği azalmıştı. Artık geriye fazla seçenek kalmamıştı; ya Perslerin baskısı ve sürekli dayattıkları yeni kurallarla yaşamaya çalışacak ya da her şeyi göze alıp Pers boyunduruğundan kurtulmak için savaşacaktık. Ben ikinciyi seçtim. Miletos halkı ve diğer birçok İyonya yerleşimi de aynı seçimi yaptı.

    Bu süreçte, Miletos’ta tiranlıktan çekildiğimi açıklayıp kentte halk yönetimi kurulmasını teşvik ettim. Bunun üzerine özgürlük hareketinin diğer İyonya kentlerine de yayılması için mücadeleye başladım. Ayaklanma çağrım kuru ot yığınına düşen kıvılcım gibi hızla yayılan sıçramalarla tüm İyonya’yı sardı. Kentlerde yaşayan ve uzun süredir Pers baskısından bunalan İyonya halkı İran yanlısı tiranların yönetimine son verdi. Her tiran benim kadar şanslı değildi!.. Halk, tiranlarını indirip kendi içlerinden önderler seçti, böylece İyonya, Sardeis’te oturan satraba ve onun sahibi, başkent Susa’daki (İran’ın Huzistan eyaletinde yer alır) Pers kralına açıkça başkaldırmış oldu. Yapılacak çok iş vardı. Hemen karşı kıyıya, Yunanistan’a geçtim, Sparta ile Atina’dan askerî yardım talep ettim. Spartalılar sırtlarını dönerken, Sardeis’e yapılacak baskın için Atina’dan ve Euboden gemi ve asker desteği aldım. Miletoslu gönüllü askerlerin de katılımıyla oluşturduğum ordu İyonya’nın bağımsızlık savaşını başlattı. Pers satrabı Artaphrenes’in oturduğu Sardeis’e ani bir saldırı düzenledim, kenti kuşattım, iyi savaştım ama ne yazık ki istediğim sonucu alamadım. Satrap bu gelişme üzerine Pers ordusunu Anadolu’ya çağırdı, ben ise bu defa Karya ve Likya kentlerini özgürlük hareketine davet ettim. Çağrıma onlar kadar Kıbrıslılar da kulak verdi. Perslerin denizlerdeki gücü olan Fenikelilerle uzun süredir çatışan Kıb- rıslılar bizim açtığımız isyan bayrağının altına girdiler. İyonya ayaklanması giderek daha geniş bir coğrafyada Pers işgali ve baskısına karşı büyük bir savaşa dönüştü. Savaş en az iki yıl süreyle karada ve denizde hayli kanlı çatışmalarla devam etti.

    Sonrasında direniş ruhu ilk dönemdeki gücünü kaybetti. Sonradan ayaklanmaya katılan Aiolis kentleri kısa sürede teslim oldular, Kıbrıslılar ise cesurca savaşıp kaybettiler. Yiğitçe yaptığımız savaşlarda ağır yenilgiler aldık. Etrafıma topladığım az sayıdaki askerle bu defa mücadeleyi daha kuzeyde sürdürmek üzere Miletos’tan ayrıldım. Kenti yeni halk önderi Pythagoras’ın yönetimine devrettim ve Trakya sahillerine geçtim. Burada geri dönmek üzere hazırlık yaparken yerli Trak kavimleriyle giriştiğim bir çatışmada hayatımı kaybettim. Ama öyküm burada sona ermedi. Anadolu’daki ilk şanlı direnişin bayraktarlığını yapan kentim Miletos, miladın 492 yıl öncesinde, bir Haziran gecesi İranlılar tarafından kuşatıldı. Kentim kuşatmaya uzun süre dayandı ama sonunda Pers ordusu Miletos’a girdi. İyonya ayaklanmasının başladığı günden itibaren 6 yıl süreyle bağımsız kalan kentimde büyük bir katliam yaşandı, genç kızlar, kadınlar İranlılara kapatma oldu, güzel erkek çocuklar iğdiş edildi, diğer Miletoslular köleleştirildi ve doğudaki kentlerde satıldı. Kentte taş taş üstünde bırakılmadı. Kutsal tapınım alanımız Didyma’da Apollon tapınağı ağır tahribat gördü, birikmiş armağanlardan oluşan hazineler İran askerlerince yağmalandı, rahipler diri diri yakıldı. Miletos’un başına gelenler daha sonra Atinalılar tarafından uzun yıllar boyunca kuşaktan kuşağa anlatıldı. Tragedya yazarı Phrynikhos’un bu korkunç olayı anlatan oyunu Atina’da oynanırken, halk hüngür hüngür ağladı.

    Kuzey Ege ve Marmara çevresinde küçük çaplı kent ayaklanmaları bir süre daha yaşansa da bunlar bastırıldı. Ancak, Persler artık bu coğrafyada uzun süre kalamayacaklarını anladılar. Daha fazla baskı ve şiddet uygulayarak varlıklarını korumaya çalıştılar. Ancak olmadı. Persler iki yıl sonra, bu defa Kıta Yunanistanı’na geçerek Atina ve Sparta’ya saldırdılar. Uzun ve kanlı çatışmaların sonunda Persler ağır yenilgiler alarak Anadolu’nun içlerine doğru çekilmeye başladılar. İyonya ayaklanmasının ruhu Ege halklarında birlik ve beraberlik duygusunu güçlendirmişti. Doğu’nun Batı’ya tahakkümü sona erecekti, İyonya ayaklanması bunun ateşini yakmıştı ve artık geriye dönüş yoktu.