Anadolu, Rumeli ve Güney Kafkasya Türkçesinde Orta Asya’ya özgü kubbeli kağan konutlarının adı (ordu) mimari alandan askerî alana kayarken, bunlara “otağ” denmeye başlanır. Türklerin “oda” kelimesini bugünkü anlamıyla kullanması ise 16. yüzyılın ilk yarısındadır. Aynı değişimi Macarcanın “oda” anlamlı sözcüğü “szoba”da (soba) görürüz.
Yazıtlar dönemi Türkçesinde kağanlık konut ve karargahlarına “otağ” değil, “ordu” denirdi. Kaşgarlı Mahmut “ordu” için “kasabatu’l-melik” (hükümdar başkenti) tanımı yaparken, sözcüğün çeşitli zaman ve mekanlarda yaşadığı ilk anlam değişmesini de gösterir. Nitekim Hazar Denizi’nin batısına yerleşen Türklerde “ordu”, hükümdar ve hanedan üyelerinin konutundan ziyade, içindekilerle birlikte bu mekanı korumakla mükellef silahlı kuvvetler manası kazanarak ilk anlamından hayli uzaklaşır. Hazar’ın doğusunda kalan Türk dilli topluluklarda ise “ordu”, bir yandan arkaik anlamını (saray) korur, öte yandan anlam dünyasını “bilim-kültür merkezi”ne doğru genişletir.
Anadolu, Rumeli ve Güney Kafkasya Türkçesinde Orta Asya’ya özgü kubbeli kağan konutlarının adı (ordu) mimari alandan askerî alana kayarken, bu konutlara artık “otağ” denmeye başlanır. Özgün anlamı “küçük ve geçici barınak” olan “otağ”, Orta Asya lehçelerinin çoğunda “derme çatma kulübe” (Kırgız); geçici çoban barınağı (Uygur); erkeğin baba evinden ayrılıp kurduğu yuva (Kazak) anlamlarıyla yaşar. “Otağ”ın üst düzey devlet adamlarının büyük ve gösterişli çadırları için kullanımı ise 14. yüzyıldan itibaren Selçuklu ve Osmanlı coğrafyasına özgüdür.
Filippo Argenti’nin 1533’te yazdığı Regola del Parlare Turcho (Türkçe Konuşma Kuralları) adlı eserinden hareketle Milan Adamovic’in yazdığı 16. Yüzyıl Türkçesi (TDK, 2009).
Yine 14. yüzyılda bu sözcük bir dizi ses değişimine uğrayarak Anadolu’da “oda” biçimini alır; ancak “oda”nın bu tarihte henüz konutun mutfak, banyo gibi bölümleri için kullanılmadığı kesindir. Bunun en önemli kanıtı, Süheyl ü Nevbahar (1350) adlı Farsçadan Türkçeye tercüme edilen mesnevide Arapça “hücre”nin oda, “oda” kelimesinin ise “köşk” anlamıyla geçmesidir. Türklerin Orta Asya tipi bölmesiz keçe çadırdan, içinde bölmeleri olan konutlara ne zaman geçtiklerini veya “oda” sözcüğünü bu bölmeler için ne zaman kullandıklarını Arap harfli metinlerden anlamak kolay değildir. Bunun için en güvenilir kaynaklar, Batılıların yazdığı Latin harfli Türkçe gramer kitapları ve sözlüklerdir. Bu tür eserlerin en eski ve yetkini İstanbul Floransa Konsolosluğu’nda elçilik sekreteri olan Filippo Argenti’nin Regola del Parlare Turcho (Türkçe Konuşma Kuralları, 1533) adlı eseridir. Toplam 645 yaprağın 570’i İtalyanca-Türkçe sözlük olan bu eserde “oda” için “chamera”, “otağ” için ise “il padiglone del signore” (bey konağı) karşılığı verilir. Buna göre “oda”, 16. yüzyılın ilk yarısında kesin olarak günümüzdeki anlamıyla kullanılmaktaydı.
Ota-(yakmak) eyleminden türeyen “otag”, etimolojik olarak ateş (ōt) kavramına dayanır. Bu sözcükte, etrafında aile meclisinin toplandığı ocaktan barınağa, yuvaya doğru bir anlam hiyerarşisi vardır. Aynı anlam değişimini modern Macarcanın “oda” anlamlı sözcüğü “szoba”da (Türkçe soba) görürüz. Slav dillerinde aslen “ocak” anlamlı “izba” (Türkçe izbe) Bulgarca ve Rusçada “kütük köy evleri” için kullanılır. Farklı dillere ait bu paralel evrimlerin insanlığın ortak bilinç altından mı kaynaklandığı yoksa etkileşimlerin sonucu mu olduğu dilbiliminde hâlen tartışılan bir konudur.
Orta Asya otağını (çoban otlatanların geçici barınaklarını) gösteren fotoğraf, 1958 yılına tarihleniyor.
Kızılırmak havzasındaki kentlerde, görkemli eserleri hayranlıkla seyrederiz. Bunlar bir şahsın adını taşır, ama bizim için bu isim artık yapının adı olmuştur. Pervâne’nin, Torumtay’ın, Sahip Ata’nın kim olduğu üzerinde durmayız.
Kapadokya’daki gezi balonlarını herkes bilir. Sabahın erken saatlerindeki sohbetler de pek tatlıdır. İşte böyle bir anda, Kayseri’ye gideceğimizi söyleyen bir arkadaşıma, diğer turist “ama orada hiçbir şey yok ki” demiş. Bu ifade Kızılırmak Havzası’nı kendi bağlamında tanımadığımızı, zenginliklerini de tanıtamadığımızı göstermektedir.
Sivas’ın doğusunda doğan ve Bafra’dan Karadeniz’e dökülen Kızılırmak’ın batıya doğru uzanan bir karnı vardır. Nehirlerin karnı diye sözünü ettiğim bu alanlar aslında iki nehir arası anlamındaki “mesopotamya”lara benzer. Ayrıca Kızılırmak’ın bir de Yeşilırmak’la oluşturduğu ikinci bir “mesopotamya” daha vardır. Anadolu tarihinde İstanbul ve Boğazlar merkezli olmayan siyasi oluşumlar, bu Kızılırmak mesopotamyasını kendilerine merkez edinmişlerdi. Hititlerden kalan Hattuşa (Boğazköy, şimdi Boğazkale), Alacahöyük Kültepe hep bu bölgededir. Bu yöre, Anadolu’ya gelen atalarımızın da ilk yerleşim alanlarından biriydi.
Kuzeyden güneye doğru gidersek, Yeşilırmak kıyılarındaki Amasya, Tokat, Kızılırmak yakınındaki Kayseri, Nevşehir, Avanos, Kırşehir, Ankara çevresi (Keskin, Kalecik) gibi yerleşimlerin hep burada olduğunu görürüz. Bugün bu kentlere gittiğimizde, görkemli sanat eserlerini hayranlıkla seyrederiz. Bunlara Selçuklu devri yapıları diye bakarız. Bu sanat eserleri genellikle bir şahsın adını taşırlar, ama bizim için onlar artık şahıs adı değil, yapının adı olmuşlardır. İlgili isek yapının özellikleri hakkında bilgi sahibi olmak isteriz. Ama yapı onun adını taşısa bile yaptıranı merak etmeyiz. Hele yapan Sinan dışında biriyse, aklımıza bile gelmez.
Şimdi abideleri değil de ismini taşıdıkları kişileri düşünecek olursak: Amasya’daki Gökmedrese (yaptıran S. Torumtay) ile Kırşehir’deki Caca Bey, Konya’daki Mevlana, Sahip Ata ile aynı zamanda yaşamışlardır. Bugün Tokat müzesi olan Tokat Gökmedresesi de yukarıda adları sayılan kişilerle hayatı en çok kesişen şahıs tarafından yaptırılmıştır. Bu şahsın adı Muinüddin Süleyman Pervâne’dir ve genellikle Pervâne olarak bilinir. Hükümdarın etrafında pervane olmaktan gelen bu unvanı, Muinüddin Süleyman kendi şahsı ile özleştirmiştir; o 1262-1277 yılları arasında Anadolu Selçuklu dünyasının en güçlü kişisi idi.
Selçuklular Kösedağ Savaşı’nda (1243) yenildikten sonra, Moğol hakimiyetini tanımışlardı. Pervane’nin babası hemen koşturmuş ve Moğol kumandanı ile anlaşmıştı. O dönemde anlaşma demek külliyetli miktarda hediyeler, pişkeş ve senelik vergi takdim etmek demekti. Bu anlaşma oğlunun da işine yaramış ve Moğollarla iyi geçinmek suretiyle o da devlet hizmetinde yerini almıştı. Hatta 1243’ten sonra ilk on yılda ortaya çıkan güçlükleri, dirayeti ile yenmekte başarılı olan Celaleddin Karatay’ın (Karatay Medresesi 1251, şimdi müze) naiplik yaptığı zamanlarda, Pervane 25-30 yaşındayken Erzincan kumandanlığı için Seyfeddin Torumtay (Amasya Gökmedrese Camii, Torumtay türbesi 1267) ile mücadeleye girişmişti.
Aslen Rum olan, Müslüman kimliğiyle vakıflarda bulunan Celaleddin Karatay’ın ölümünden (1254) altı-yedi yıl sonra, Pervâne, Selçuklu tahtına kimin oturacağına karar veren kişi olmuştu. Birçokları gibi, o da İranlı bir aileden geliyordu. Onunla yıldızları her zaman barışmayan Sahip Ata (Sivas Gökmedrese, Konya Sahip Ata Hangâhı ve Türbesi) Fahreddin Ali ise Rumlu (Anadolulu) idi. Kısacası sadece binalara değil de onları yaptıranlara, birbirleriyle ilişkilerine baktığımız zaman, Anadolu’yu yurt edinmiş ve abidevi sanat eserleri bırakmış bu devlet adamlarının farklı kökenlerden geldiklerini, İlhanlıların hizmetindeyken 1243-1277 arasında bu eserleri yaptırmış olduklarını öğrenebilir ve bunların neden Kızılırmak havzasında olduklarını anlayabilirdik.
Acaba binaları yaptıran bu şahısları bilmemiz-öğrenmemiz, yurdumuzun bu müstesna eserlerini gerçekten benimsememize ve önemsememize yardım eder mi idi?
(ntv tarih Haziran 2011 sayısında yayımlanmıştır.)
Toktamış Han’la uzlaşmaya giden boy lideri beyler, dönüp kendi halklarından vergi ister. Bunlara karşı çıkan Edige ise mücadeleyi bırakmaz ve şöyle der: “İki yol var. İlki, altın bir zırh giyip halktan ayrı yemek yiyip, kurda kuşa ‘ben beyim’ demek; diğeri ise aynı kazanda aş pişirip, aynı tabaktan yemek; gelip geçen çetelere bile mutluluktan kaval çaldırtmak.”
Doktora tezimi yazarken, Türkçe “bey” ile Moğolca “noyan” ı kurumsal olarak eşleştirmem problem oluşturmuştu. Bu tabirlerden biri, merkezin müdahalesi olmadan seçilen veya babadan oğula geçen beylik; diğeri ise yukarıdan yani güç kaynağının atamasıyla elde edilen bir mevki olan noyan idi. Kısacası 13. yüzyılda noyan olarak doğulmaz, ancak atanılırdı; dolayısıyla eşleştirilmeleri uygun görülmemişti.
Meselenin o kadar kesin ayırımlarla çözülemeyeceğini Başkurt Edige Destanı’nda görürüz. Başkurt Edige’sinde 2 tür bey vardır: bunlardan biri babadan oğula bey olan veya han tarafından atanandır; diğeri ise yeteneği ile beylik unvanını kazanandır. Kısacası, biri güç odağının desteği ile gelen, diğeri halkın içinden çıkan iki ayrı “bey” tipi ile karşılaşıyoruz.
Konuya İçasya Türk tarihinde kullandığımız “hanlar-beyler mücadelesi” kavramıyla yaklaşmak uygun olacaktır. Bu kavram genel olanı kavramamızı ve makro düzeyde çıkarsama yapmamızı sağlar. Sözkonusu hanlar, tek tip değildir; Çinggis Han öncesinde daha çok kutsal Ashina ailesi, 13. yüzyıldan sonra da Çinggisliler (Altın Sülale) çerçevesinde algılanır. Beyler için ise böyle bir tanımlama yoktur.
Edige Destanı’nda ise sözkonusu han Çinggisli Toktamış Han’dır. Ondan başlangıçta, “idaresi altındaki birçok halkı köle gibi yöneten, halkı kul yaparak mallarından (hayvan) yasak vergisi alan bir kişi” diye söz edilse de; daha sonra kendisini danışmaya açık ve yetenekli kişilere sarayında yer veren, yani taraflar arasında hakem rolü de oynayabilen bir hükümdar olarak görürüz.
Destandaki beylere gelince… 7 boyun 5’i, Toktamış Han’ın kestiği haracı ödemeyip savaşır. Sonuç alınamaz. Toktamış Han, “boy başları sarayıma gelip bana danışman olsunlar” diye onlara ferman gönderir. Bazı boy başlarının hanın huzuruna gitmeyi düşündüklerini gören Habrav (bazı varyantlarda “Hafız Ozan” #tarih 113) adını taşıyan bilge kişi, halka şöyle der: “hana elini verdikten sonra, hana döşek yayarsın, hana baş eğersin, hanın kulu olursun, bütün varını yoğunu talan edecek birini de bey tanırsın.” Bir taraftan da hana biat eden ve han tarafından bey olarak atanan kişileri tanımlamaya devam eder: “han aranızdan soysuz birini başınıza bey atar ve bu bey ‘hana binecek at lazım’ deyip en güzel atı alır. Yalnızca halk kul olmakla kalmaz; kutsal Ural Dağı’nda yaşayan bütün hayvan türleri de hanın kulu olur.”
Halk bu durumdan hoşlanmaz, ancak beyler uzlaşmadan yanadır; boy başları hanın yanına gitmeye karar verir. Bunlara iki avcı da katılır. Avcılardan biri Edige’nin babasıdır; ama Edige onlara katılmaz ve bu gelişmelere karşı çıkar. Görüşmeye giden beyler, hanın temsilcileri olarak haraç toplamak için geri dönerler. Bunun üzerine Edige, Toktamış Han’ın yakını Töre Beye gider ve “halktan gelen elçiyim diyerek” ne yapılması gerektiğini söyler. Töre Bey ise kendisine akıl vermeye çalışan genç Edige’yi adam yerine koymaz ve “zenginlik de beylik de eskiden beri babadan oğula geçmiştir; bey soyundan gelmeyen bir kahraman kendi beylik kazanabilir ama kendi obasını kurup nesilden nesile beyliğini devam ettirebileni hiç görmedim” der. Edige ise kendi atının başını bir kere bile tutmamış ve daima hizmet beklemiş olan bir beyzadenin kendini halktan farklı görmesi sonucu halktan uzaklaştığını anlatır ve eskiden beri liderlerin önünde iki yol olduğunu söyler. Bunlardan biri, altın bir zırh giyip halktan ayrı yemek yiyip, kurda kuşa “ben beyim” diyen beyzadenin yoludur. Diğeri ise aynı kazanda aş pişirip, aynı tabaktan yiyen; eliaçık; o civardan gelip geçen çetelere bile mutluluktan kaval çaldırtan bir liderin zorlukla dolu yoludur.
Edige, etrafta zulüm yapanlarla çarpışır ve ünü Toktamış Han’a ulaşır. Han da bilge kişi vasıtasıyla haber gönderip onu büyükbey (zorbey) olması için yanına çağırır. Bu çağrıya uyan Edige zamanla yurduna geri dönmek ister ve hana kendi yurdunun zenginliklerini anlatır; bunları hiçbir şeyle değişmeyeceğini söyler. Toktamış Han onu durdurur; başkumandan (korbaşı) yaparak kalmasını ister. Bu arada Edige’den anlaşmazlıklar hakkında hüküm vermesi de istenir. İşte tarihe ve destanlara malolan, kendini ve halkını savunmak için savaşan Edige Bey’in dillere destan adaleti böylece kayıtlara geçer.
Türkçe dünyasının en uzak doğusunda kalan Salırca 14. yüzyıldan günümüze diğer Oğuz lehçelerinden uzaklaşmış, Uygur-Çağatay etkisi altında kalmıştı. Salırcanın üzerindeki sis perdesi ancak 1990’larda kalkmaya başladı. Moğolca, Tibetçe, Çince ögeler, lehçelerarası alıntılar ayıklandıkça, Oğuzca ana katman berrak biçimde ortaya çıktı.
Oğuz lehçeleri denilince, akla ilk olarak Türkiye, Azerbaycan ve Türkmenistan’ın resmî dili gelir. Dillerini sözlü olarak yaşatan Oğuzlar ise İran, Irak, Kırım, Özbekistan, Çin ve Balkanlar’da yaşar. Bunların bir kısmı UNESCO’nun yokolma tehlikesi kapsamındaki diller listesindedir. Oğuzcayı Çin’de (Çinghay, Gansu ili) yaklaşık 130 bin konuşuruyla temsil eden Salırca da bu listededir.
Salırlar, Çin’in resmî olarak etnik azınlık statüsünde kabul ettiği Sünnî-Müslüman bir topluluk. Etnonimleri Kaşgarlı Mahmud’un 22 Oğuz boyundan biri olarak zikrettiği “salgur” sözcüğüne dayanıyor. Efsanelerine göre, Çin’e Ming döneminde (14. yüzyıl) Semerkant’tan göçetmişler.
Çinghay’da bir ilkokulda Salır çocuklar.
Türkçe dünyasının en uzak doğusunda kalan Salırca, Batılı dilbilimciler tarafından uzun zaman Uygur diyalekti sanıldı. Bunun sebebi, tarihsel olarak Çağatayca ve onun halefi olan Çin’deki modern Türk lehçelerinin Salırca üzerindeki büyük etkisiydi. Salırlar ana Oğuz kitlesinden uzaklaştıkça, etkileşimde bulundukları diğer lehçelerin özelliklerinden etkilendiler ve dillerindeki Oğuzca ana katman ögeleri asgari düzeye indi. Örneğin Oğuzların “göğüs” dediği beden bölümü için Salırcaya Çağataycadan “kükrek” sözcüğü miras kalmıştı. Oğuzcada ikinci hece başındaki “/g/” seslerinin düzenli olarak erimesi kuralı, Salırcada gerçekleşmedi: Eski Türkçe “bürge” (pire) tüm Oğuz alanında “pire” (Türkçe), “bire” (Azeri), “büre” (Türkmen) iken, Salırcada “bürge” olarak kaldı.
Salırcanın Kıpçak ve Güney Sibirya Türkçesine ait özellikler de taşıması, Türk lehçelerini tasnif eden Türkologlara, Salırcaya uygun bir şube bulma güçlüğü yaşattı. Aslında Türkolog S. Ye. Malov’un 1909-11 ve E. R. Tenişev’in 1956-59 arasında Çin’deki araştırma gezilerinde topladıkları dil malzemesinden beri Salırların Oğuz boyu olduğu anlaşılmıştı; ama dünya savaşları ve Soğuk Savaş dönemlerinde Rus-Sovyet neşriyatına ulaşmak meşakkatli bir işti.
Batı bilim çevreleri için Salırcanın üzerindeki sis perdesi ancak 1990’larda kalkmaya başladı. Salırcadaki Moğolca, Tibetçe, Çince ögeler ve lehçelerarası alıntılar ayıklandıkça, Oğuzca ana katman berrak biçimde ortaya çıktı. Örneğin tüm Türk lehçelerinde dudak için “erin”, el için de “kol” kullanılırken Salırcada diğer Oğuz lehçeleri gibi dudak ve el kelimeleri vardı. Diğer lehçelerde “çumçuk, torgay, kuşkaç” denilen kuş türü, sadece Türkmence, Azerice, Türkçe ve Salırcada “se(r)çe” idi. Batı dünyası bu bilgileri büyük ölçüde Prof. Arienne M. Dwyer’ın (Kansas Üniversitesi) 1991-1995 arasında Çin’de yürüttüğü çalışmalar ile Alexander von Humboldt Vakfı ve UNESCO destekli projelerine borçludur.
Bugün Salırca, karşılaştırmalı Türkoloji çalışmalarında biliminsanlarının en çok müracaat ettiği Türk lehçelerinden biridir. Dil verileri büyük oranda toplanıp kayda geçirildiği için, Salırca tehlikedeki diğer dillere göre “şanslı” bir konumdadır.
Batı’da milattan sonraki asırlara, Roma İmparatorluğu’na kadar hüküm süren ana inanç sistemi, Druid adı verilen seçilmiş kişiler/şifacılar/büyücüler tarafından şekillenmişti. Bunlar hem Doğu’daki Şamanlar gibi doğa temelli bir tapınmayı esas alıyor hem de dünyevi konularda otorite sıfatıyla karar veriyorlardı. Günümüze uzanan etkileriyle…
Sibirya ve Ortaasya’da çok eski çağlardan beri varlığını sürdüren Şamanlık belki de en kadim inançlardan biri; ruhlar dünyası ve gökyüzündeki varlıklarla insanoğlu arasındaki ilişkiyi temsil eden bir güç. Şamanlar ise kimilerine göre ruhların hakimi, kimilerine göre onların hükmü altında olanlar. Bu dünya bir Şaman’a göre iyi ve kötü ruhlarla dolu; o ise bunlarla iletişime geçmek, iyi olanlardan faydalanmak kötü olanlara karşı da diğerlerini korumakla görevli. Bu görevden kaçışı ya da görevi reddetme gibi bir seçeneği yok. Eğer bunu yaparsa, inanışa göre ya delirir ya da genç yaşta ölür.
Şaman olarak seçilmiş olmanın ilk belirtisi “gömlek”le, yani amniyon membrana denen bir zara sarılı şekilde doğmaktı. Bu şekilde doğan çocuğun, zaman içinde ruhunu bedeninden ayırmayı başardığına, kimi zaman da ruhunu bir takım hayvanların kılığına sokarak gezinmeye başladığına inanılıyordu. En önemli özelliklerden biri ise ölülerle temas kurabilme yeteneğiydi. Şamanlar, ruhlar ve Tanrılar ile insanlar arasında arabulucu ve büyücü, yeri geldiğindeyse hekim ve kahin olarak görülüyordu.
Stonehenge ve diğer megalitik anıtların Druidler tarafından yapılmış olduğu iddiası, arkeolojinin kurucularından kabul edilen William Stukeley’in (1687- 1765) çabasıyla yaygınlaşmıştı.
Ünlü dinler tarihçisi Mircea Eliade’ye (1907-1986) göre Şamanlık, “kurumsal dinlerde rastladığımız mistik deneyimin ilkel toplumlardaki şekli”ne karşılık gelir. Başka bir ifadeyle “arkaik esrime” tekniklerinden biridir; hem gizemcilik hem büyü hem de terimin geniş anlamıyla bir tür dindir. Pek çok Batılı araştırmacı ise Şamanlığı kültürlerarası bir kavram olarak görme eğiliminde olup, bunun sadece Sibirya bölgesine özgü olarak kullanılmasına karşı çıkar. Onlara göre Şamanlık, “avcı-toplayıcı olarak adlandırılan basit toplumlarda bulunan dinsel-büyüsel uygulamalar”ı ifade etmek üzere kullanılan bir kavramdır. Tarih öncesi bu tip toplumlarda din adamları Şaman, daha hiyerarşik şekilde organize olmuş toplumlarda ise rahip olarak adlandırılır; “ilkel” kültürlerde ise Şaman kavramı, dinî ayinleri yöneten ve şifa dağıtan kahinleri ifade etmek için de kullanılır.
Özellikle Eliade’nin Şamanlık üzerine çalışmaları ve tezlerinin etkisiyle, Batı’da Şamanlık dünyanın neredeyse her yerinde bulunan “doğayla ilgili inançlar”ı açıklamada kullanılan bir kavrama dönüştü. Elbette bu tartışmaya açık bir konu; ancak Eliade’nin bizim açımızdan daha önemli bir iddiası, Sibirya’nın tarih öncesi dönemde Yunan, Roma ve Mezopotamya’dan etkilenmiş olduğudur. Bu iddiaya karşı bir Türk araştırmacı Doç. Bilal Toprak ise tam tersi bir durumun gerçekleşmiş olabileceğini ve bunun araştırılmaya muhtaç bulunduğunu belirtir.
Kıta Avrupası’ndaki Druidler, doğayla olan ilişkileri, ruhlarla olan etkileşimleri ve ruh göçü inançlarıyla Şamanlara oldukça benziyor.
Şamanlık gerçekten de Sibirya dışına çıkmış ve başka kavim ve toplulukları etkilemiş olabilir mi? Örneğin Anadolu, Doğu Avrupa ve Britanya’ya dağılan ve Avrupa’nın gerçek kurucuları olarak tanımlanan Keltler, Şamanlarla karşılaşmış ve karşılıklı etkileşime girmiş olabilirler mi? Keltlerin Avrupa’da ilk ortaya çıktığı yerlere, örneğin Karpatların doğusuna nereden geldiklerini bilmiyoruz. Ancak Şaman pratikleriyle benzerlikler gösteren uygulamalara sahip bir topluluk var ki oldukça dikkati çekici: Bunlar, Romalıların Britanya Adası’nı istila ettiklerinde karşılaştıkları ve Kelt kökenli oldukları düşünülen Druidler. Kıta Avrupası’nda da bulunan Druidler doğayla olan ilişkileri, ruhlarla olan etkileşimleri ve ruh göçü inançlarıyla şamanlara oldukça benzer.
İlk defa Julius Caesar’ın De Bello Gallico et Civilii isimli eserinde karşımıza çıkan Druidler, Kelt ırkının ve geleneklerinin koruyucusu olan bir rahipler sınıfıydı. Toplumları içinde bilgi ve bilgelikleriyle büyük saygı gören ve neredeyse her sözleri kanun kabul edilip yerine getirilen Druidler, aynı zamanda çok güçlü birer büyücüydü. Bunlar kimilerine göre doğanın koruyucuları, kimilerine göre de insan kurban eden gözünü kan bürümüş vahşilerdi. Hangi görüş doğru olursa olsun, hem Galya’da hem de Britanya Adası’nda Kelt halkının istilacı Roma’ya karşı durmasında en büyük rolü oynadıklarını ve yokedilmelerine kadar Kelt birliğinin en sağlam teminatı olarak kaldıklarını kabul etmemiz gerekir.
Günümüz Druidleri, geleneksel toplantılarını ve ibadetlerini Stonehenge gibi mekanlarda sürdürüyor, 2020.
Caesar’a göre Galya’daki bütün üst düzey görevliler ya soylulardan (equites) ya da Druidler arasından seçilirdi. Druidler eğitimli rahip sınıfıydı; sözlü kadim gelenekleri korur ve uygulardı; yargılama hak ve gücüne sahipti. Herhangi bir kişiyi toplumdan dışlama veya dinî törenlere katılmaktan men etme yetkileri de vardı. Askerlik yapmak ve vergi vermek gibi mükellefiyetleri ise yoktu. Druidlik babadan oğula geçen bir imtiyaz değil, eğitim ve seçimle kazanılan bir unvandı. Her bir Druid uzun ve zorlu bir eğitim sürecinden geçirilir ve özel bir törenle rahiplik niteliklerini kazanırdı. Caesar, sözlü geleneğe bağlı olan bu öğretinin tam anlamıyla sindirilmesinin en az 20 yıl sürdüğünü belirtir.
Druid inancının temel noktası ise ruh göçü ve Tanrılarla iletişime geçmek için insan kurban etme ritüeliydi. Bu durum Caesar dışında Lucan, Suetonius, Cicero ve Tacitus gibi pek çok Romalı yazar tarafından dile getirilmiştir. Roma’da Augustus devrinin sonlarında bir çok kehanet ve bilicilik uygulamalarının yasaklanmasından Druidlik de nasibini almış, kesin olarak Roma’dan silinmesi ise Tiberius zamanında (1. yüzyıl) olmuştur. Senato kararıyla Druidlik ve Druidler Roma’dan tamamıyla çıkarılmıştır. Bunun ana sebebi olarak Druidlerin insan kurban etme uygulaması gösterilmiştir. Ancak Druidlik, gizli olarak halk arasında neredeyse 4. yüzyıla kadar varlığını devam ettirecektir.
Kadın Druid. Fransız ressam Alexandre Cabanel’in çizimi.
Bir başka Romalı yazar Diodorus Siculus ise, MÖ. 1 yüzyılda yazdığı Bibliotheca Historia isimli eserinde Druidler hakkında şöyle der: “Bunlar geleceği kuşların uçuşuna bakıp ötüşlerini dinleyerek ve kutsal saydıkları hayvanları kurban edip iç organlarıyla kanlarının akışına bakarak tahmin ederlerdi. … çok önemli bazı meselelerde ise insan kurban ederlerdi. Önce kurbanın göğsünü ve karnını bir hançerle yararlar, iç organlarının dökülüşü ile kanının akma biçimine göre geleceği okurlardı.”
Druid inancının en karakteristik özelliklerinden biri ruhun ölmezliği ve göçüdür. Druidler bütün eğitimlerini ruhun yokedilemezliği ve bulunduğu beden öldükten sonra bir başka bedene geçtiği düşüncesi üzerine şekillendirdiler. Bu inanç ölümün bütün korkunçluğunu yokediyor ve insanı olabilecek en cesur hâle getirmeyi mümkün kılıyordu.
Aynı konuda Yunan kökenli Romalı tarihçi Lucius Cornelius Aleksander Polyhistor yine MÖ 1. yüzyılda şöyle yazar: “Galyalılar arasında insan ruhunun ölümsüz olduğuna ve bulunduğu bedenin ölümünden belirli bir süre sonra başka bir bedene geçtiğine dair Pythagorasçı bir inanç karşımıza çıkmaktadır.” Bunun dışında Druidlerin astronomiye büyük önem vermiş olduklarını; yerin coğrafi durumu, doğa felsefesinin farklı alanları ve dinle ilgili problemleri incelediklerini de yine Roma dönemi kayıtlarından biliyoruz.
Druidler, Kelt toplumu içerisinde otoriteleri kesinlikle sorgulanamayan yol gösterici bilge kişilerdi. O kadar etkililerdi ki Diodorus (MÖ 1. yüzyıl) ve Strabo’dan (MÖ 1. yüzyıl) ayrı ayrı öğrendiğimize göre savaşmak üzere olan iki ordunun arasına girip savaşı bitirme gücüne bile sahiplerdi. Strabo, Druidler için “insanların en adil olanları” demektedir. Druidler üzerine pek çok eserde bahisler bulunmasına rağmen ismi verilerek herhangi bir klasik metinde kendisinden bahsedilen tek Druid’e Cicero’nun De Divinatione (MÖ 1. yüzyıl) adlı eserinde rastgeliriz. Cicero, Galya’daki kahinler ve kuş falcılarından bahsederken Haedui kavminden Diviciacus’u bir Druid olarak tanıtır.
Kadın Druidler ise “Dryades” adı altında 3-4. yüzyıllara tarihlenen imparatorluk biyografileri Historia Augusta’da karşımıza çıkar. Her ne kadar Dryadeslerin gerçek anlamda Druid olup olmadıkları tartışmalıysa da yine de Roma’da 3-4. yüzyıllarda halk arasında Druid inancının ve uygulamalarının bir şekilde devam ettiğini göstermesi bakımından bu kayıt önemlidir.
Panoramix, yere kadar uzamış bembeyaz sakalları, beyaz cüppesi, kırmızı pelerini, her zaman yanında taşıdığı altından yapılma küçük orağı ve sihirli iksiri ile.
Kıta Avrupası’ndaki Druidler, Galya’nın Romalılaştırılma politikası sebebiyle yokedildiler. Zaman zaman Roma’nın güçsüzleştiği dönemlerde ortaya çıkmaya çalışmışlarsa da, Druidler 1. yüzyılda büyük ölçüde Avrupa’dan silindiler; ancak varlıkları Britanya adasında sürmeye devam etti. Galya ve Bretagne’da ciddi kovuşturmaya uğrayan Druid inancı, ilmî ve kozmogonik yanlarından arındırılmış bir biçimde ağırlıklı olarak İrlanda’da devam etti. Britanya Adası’nda Hıristiyanlığın yayılmasına karşı önemli bir engel teşkil eden Druidler ve Druid inancı, 6. yüzyılın sonlarında ortadan kalktı; ancak izleri ve etkileri erken Ortaçağ boyunca devam edip 12. yüzyıla kadar sürdü.
Avrupa’da 16. yüzyıla gelindiğinde, Druid inancı yeniden keşfedildi. Kelt mirasına yönelik ilgi artarak devam ediyordu. Özellikle John Aubrey’in (1626- 1697) ortaya attığı Stonehenge ve diğer megalitik anıtların Druidler tarafından yapılmış olduğu iddiası, arkeoloji biliminin kurucularından kabul edilen William Stukeley’in (1687-1765) çabası ve yayınlarıyla geniş kesimlere ulaştı. John Toland 1717’de “Antik Druid Düzeni” (ADO) adlı oluşumu kurdu. Bu örgüt, 1964’te ikiye bölünene kadar faaliyetlerini sürdürdü. Oluşumun “Seçilmiş Şef”i, 1799’dan 1827’ye kadar ünlü İngiliz şair ve ressam William Blake’ti.
Chateaubriand 1809’da bir Druid rahibesi ile Romalı askerin lanetli aşkını anlattığı Les Martyrs’i yazdığında, Druidler popüler kültür içerisinde ilk defa görünmüş olur. Giovanni Pacini’nin 1817’deki “Trieste” ve Vincenzo Bellini’nin 1831’deki “Norma” operaları ile Druidler tekrar sahneye çıkar.
20. yüzyılda popüler kültüre damga vuracak ve belki de en çok tanınan ve sevilen Druid karakteri gelir: 1959’da önce Pilote dergisinde yayımlanmaya başlanan Astérix çizgiromanındaki Panoramix (Getafix)! René Goscinny (1926-1977) tarafından yazılan, Albert Uderzo (1927- 2020) çizilen kült çizgiromanda, Astérix ve Obélix’in yanısıra 3. kahraman da köydeki Druid Panoramix’tir. Yere kadar uzamış bembeyaz sakalları, beyaz cüppesi, kırmızı pelerini ve her zaman yanında taşıdığı altından yapılma küçük orağı ile tipik bir Druid’dir. Romalıların neredeyse bütün coğrafyalara hakim olduğu dönemde (1. yüzyıl) geçen hikayede, sadece Fransa’nın kuzeyindeki küçük bir Galya köyü işgal edilememiştir; bunun nedeni de Panoramix’in hazırladığı ve içene insanüstü bir güç veren iksirdir. Bilge Panoramix, aynı zamanda köyün eğitmenidir; eğlencesine yapılan kavgalara bile karışmaz. Sihirli iksiri, köylülerin bencil davranışlar içinde bulunduğunu gördüğü zamanlarda hazırlamaz. Her zaman Asterix ve arkadaşlarının akıl hocasıdır. Onlara yol gösterir, akıllıca tavsiyelerde bulunur.
“Yüzüklerin Efendisi” filminde Gandalf (üstte); “Yıldız Savaşları”nda Obi van Kenobi (ortada); “Harry Potter”da Albus Dumbledore (en altta) gibi karakterler tipik birer Druid rahibidir.
Panoramix tiplemesi o denli başarılı olur ki, popüler kültürde sonraki yıllarda ortaya çıkacak bir çok kült filmin iskeletini teşkil eder. “Yüzüklerin Efendisi” filminde Gandalf; “Yıldız Savaşları”nda Obi van Kenobi; “Harry Potter”da Albus Dumbledore gibi karakterler tipik birer Druid rahibidir. Edebiyat alanında ise hala büyük bir zevkle okunan ve beyazperdeye de maceraları defalarca aktarılan Kral Arthur’un akıl hocası büyücü Merlin de birçokları tarafından son Druid olarak kabul edilir.
Son dönemlerde araştırmacılar, Britanya’da MÖ 2000’lerden itibaren bir ön-Kelt uygarlığının yaşamış olabileceğini dile getirmekte. Sözkonusu yapıları inşa edenlerin de bunlar olabileceği düşüncesi her geçen gün daha fazla taraftar toplamaya devam ediyor. Birçok mistik unsurun da katılımıyla tarih boyunca şahit olduğumuz Druid inancından oldukça farklılaşmış olan günümüz Druidliği, artık bağımsız bir din olarak kabul edilmekte ve müritleri her geçen gün artmakta. Doğayı koruyarak yaşamayı ilke edinmiş günümüz Druidleri, geleneksel toplantılarını ve ibadetlerini Ada’nın bir çok yerinde karşımıza çıkan Stonehenge gibi mekanlarda sürdürüyor (Council of British Druid Orders: www.cobdo.uk).
KATEGORİLER-SINIFLANDIRMALAR
Hep Güneş’in etrafında toplandılar
Druidler pek çok farklı görev ve yetkiye sahipti. Öncelikle yargıç konumundaydılar; üstün güçleri ve bilgileri sebebiyle şifacı ve kahindiler; bütün dinî meselelerin tek otoritesi olarak bilgin-rahip, kadim bilgilerin sahibi olarak eğitimci ve sezgilerinin gücüyle de kral-seçen kişiydiler. Druidler kendi aralarında da 3 farklı kategoriye ayrılmışlardı:
Ozan Druid (Bard): Müzik, şiir ve sanatsal yetenekleri ile ön plana çıkanlar.
Büyücü Druid (Ovates veya Vates): Öncelikle sezgi gücü ve büyü yetenekleriyle şifacılık, astroloji ve kehanet konularında yetenekleriyle ön plana çıkanlar.
Druid: Yargıda bulunma, toplumsal tören ve ritüelleri yönetme, esinlenme, cezalandırma-ödüllendirme ve her konuda doğru karar verebilme yeteneklerine sahip olanlar.
Druidler kendi aralarında yaptıkları toplantılarda daima bir daire oluşturacak şekilde otururlardı. Bu, herhangi birinin diğerinden üstün olmadığını göstermenin yanısıra, mevsimsel döngüyü de sembolize ederdi. Başlangıç ya da son yoktu. Öte yandan daire biçimi Güneş’i de sembolize etmekteydi. Druid inancında yapılan ve konuşulan her şey Güneş’in gözünün önünde ve birbirlerinin şahitliğinde gerçekleştirilirdi.
BRİTANYA VE İRLANDA’DAKİ GELENEK
Kelimeler, meşe ağacı ve bilgelik sembolleri
Thomas Pennant’ın A Tour in Wales isimli kitabında Romalı askerlerin Druidleri yakalamasını ve işkence etmesini tasvir eden çizim.
Antik çağ yazarları içinde Britanya’daki Druid inancından bahseden tek yazar Tacitus’tur. Genel anlamda Druidlere karşı düşmanca bir yaklaşım sergilemiş olan Tacitus, onları insan kurban eden ve sunakları her zaman insan kanıyla ıslak vahşiler olarak anlatır. Druidlerin büyü gücüyle ilgili olarak Tacitus’ta şöyle bir olay anlatılır: “Mona Adası’na (Galler adası Anglesey) yapılan ve başında Suetonius Paulinus’un bulunduğu bir saldırıda askerlerimiz karşılarına bir gurup Druid çıkınca dehşete kapıldılar. Druidler ellerini gökyüzüne kaldırıp büyülü sözler söyleyerek askerlerimizin üzerine felaket yağdırdılar.” Tacitus, “böyle bir olaya daha önce şahit olmamış askerlerimiz çok korkmuştu ama sonunda Roma cesareti üstün geldi ve düşmanı yendik” diye devam eder. Sonuçta Romalılar adadan Britonları sürdü ve kutsal korudaki ağaçların hepsini kestiler.
Adalar’daki Druid varlığı ile ilgili en önemli kanıt, ada Keltçesi’nde yer alan “druwid” kelimesi. Eski İrlanda dilinde yer alan ve büyü anlamına gelen “draoiocht” kelimesi de bir başka kanıt. Galler dilinde ise geleceği gören, kahin manasında “dryw” kelimesi bulunuyor. İrlanda dilinde yer alan “faith” kelimesi ile Galler dilindeki “dryw” kelimesi arasında etimolojik bir bağ olduğu düşünülüyor.
Öte yandan İrlanda’daki Druid geleneğinin 7. yüzyıla kadar sürmüş olabileceğine dair gösterilen bir diğer kanıt da, Augustinus Hibernicus’un De Mirabilibus Sacrae Scripturae adlı eseri. Bu eserde kuş formunda gerçekleşen ruh göçü öğretisini anlatan “magus”lardan bahsediliyor. Latince ve İrlanda dillerinin karışımından meydana gelen Hiberno-Latin dilinde “magus” kelimesinin sıklıkla Druid kelimesinin karşılığı olarak kullanıldığı bilinmekte.
İrlanda ve İskoç dillerinde Druid, bilge adam anlamına geliyor. Galler dili ile Cornwall dilinde ise “büyü ya da meşenin gizemine (bilgisine) vakıf olan” anlamlarına sahip. Meşe ağacı Kelt mitolojisine göre dünyalar arasındaki kapıların ağacı, bir geçiş noktası. Öte yandan meşe ağacı Kuzey Avrupa’nın en yüksek ağacıydı ve bu sebeple yıldırımların en fazla üstüne düştüğü ağaç olarak da dikkati çekiyordu.
KUTSAL İMGELER VE AYİNLER
Koruları koruyan korkunç konuklar
Yaşlı Plinius’tan (1. yüzyıl) öğrendiğimize göre, Druidler doğaya ait imgelere yani doğanın farklı görünümlerine kutsallık atfetmekteydi. Bu imgelerin en bilinenleri korular, meşe ağacı ve ökse otudur. Kimi uzmanlar buradan yola çıkarak Druid inancını animizmle özdeşleştirmiştir.
Druidler, toplantılarını taştan tapınaklar ya da farklı yapılarda değil kutsal kabul ettikleri korularda yaparlardı. Kelt çoktanrıcılığında “Nemeton” da denen kutsal korular, Druidler tarafından korunurdu. İnsan ve hayvan kurban törenleri burada gerçekleşirdi. Bu korulara Almanya, Macaristan, İsviçre gibi Orta Avrupa ülkelerinden başka Fransız Galyası’ndan Türkiye’ye, Kuzey İrlanda’dan Finlandiya’ya kadar pek çok yerde rastlanmıştır. Nemetonlar genellikle hendek ve siper kazıkları ile çevrelenmiş dörtgen biçimli korulardı. Ülkemizde Galatya bölgesinde bulunan Nemeton’a, Strabo’ya göre “Drunemeton” adı verilmekteydi. Lucan Pharsalia adlı eserinde böyle bir koruyu biraz abartarak tasvir eder: “Nemeton’da hiçbir kuş yuva yapmaz ya da hayvanlar dolaşmaz. Ağaçların yaprakları hiç esinti olmamasına rağmen sürekli hışırdayıp durur. Korunun tam ortasında bir sunak vardır ve hemen yanında Tanrılarının tasviri yer alır. Her bir ağaç bu sunakta kurban edilmiş kişilerin kanlarıyla lekelenmiştir. Toprak sürekli derinden gelen bir kükremeyle sarsılır. Yıkılmış ağaçların çevresi alevlerle çevrilidir. Devasa yılanlar meşe ağaçlarının etrafını sarmıştır. İnsanlar koruya yaklaşmaktan korkarlar hatta rahipler bile gün ortası veya geceyarısında korunun ilahî koruyucusu ile karşılaşmamak için oraya gitmezler.”
Druidler için meşe ağacı (quercus) ve ökseotu da (viscum album) kutsal kabul ediliyordu. Bu konuda en önemli ve tek kaynağımız 1. yüzyılda yazılmış olan Yaşlı Plinius’un Naturalis Historia isimli eseridir: “Druid adını verdikleri büyücüleri için en kutsal şey ökseotu ve bu otun üzerinde yetiştiği meşe ağacı idi. Ökseotu son derece az bulunan bir ottu ve rastgelindiğinde özel bir tören eşliğinde ayın 6. gününde kesilirdi. Her şeyin şifacısı olarak görünen ay kutsandıktan sonra ağacın hemen altında bir ziyafet sofrası kurulur ve kurban töreni için hazırlık yapılırdı. Bu törende beyaz bir kıyafet giymiş Druid ağaca çıkar ve altın bir orakla ökseotunu kesip yine beyaz bir pelerinin içine koyardı. Hemen sonra 2 boğa kurban edilir ve verdiği nimet için Tanrılara dua edilirdi. Druidlere göre ökseotu katılmış içkilerin içirildiği hayvanlarda doğurganlık artar ve bu içki her türlü zehre karşı bir panzehir haline gelirdi.” Roma’nın ilk coğrafyacısı kabul edilen Pomponius Mella da 43 yılındaki De Situ Orbis adlı eserinin 3. bölümünde Druid ayinlerinin gizli olduğunu ve koruluklar dışında mağaralarda da yapıldığını ilk yazan kişidir.
S.F. Ravenet tarafından Druidlerin ökseotunu kesişini tasvir eden 1752 tarihli gravür. British Museum koleksiyonu.
Yörük obalarında başlayan mekan kurguları ve oturma düzenleri, sonraki yüzyıllarda Japonya’dan İstanbul’a kadar 3 avlu üzerine kurulmuş tapınaklar, saraylar ve külliyelerde de devam etti. Giriş hep güneyde, başköşe tam karşıda yani kuzeyde yer aldı. Yön ve mekan algılamaları, İslâmiyet’ten sonra da “kıble”nin yanında varoldu.
Yörük obası, bildiğimiz bir kavram… İçasya’da göçebe geçmişi olanların çoğu “aul” der ki, bizde insanların değil de hayvanların bulunduğu yer anlamında “ağıl” şeklini alır. Bir yörük obasını oluşturanlar birbiri ile geçinen bir gruptur; çoğu da akrabalık ilişkileri içinde yaşar. Bu açıdan obayı sulh-sükunun hakim olduğu bir yer ve obadaki çadırevleri de insanın evrendeki yerini belirleyen birimler şeklinde görmek mümkündür.
Çadırev, “bozüy, tirme” şekillerinde karşımıza çıkar. Batı dillerinde çadırevlere “yurt” denmesinin sebebi, çadırev ile yurt/toprak arasındaki ilişkinin seyyah gibi dışarıdan bakan birine açıkça görünmemesindendir. Çadırevin üstüne oturduğu toprak gibi, obanın da kurulageldiği alan insanın yurdudur. Kısacası çadırev ve toprak ne kadar elle tutulur fiziki kavramlarsa; yurt, atalar ve atalar ruhu da maneviyatla ilgilidir. Bu mekanların sembolik anlamı hakkında birçok çalışma yapılmıştır.
Çadırevin çoğu zaman “eşik” denen kapısı/girişi ve girer girmez karşımıza gelen başköşesi, en önemli merkezlerdir. Biz dışarıdan gelen kişiler olarak, çadırın içini çadırın girişine göre tanımlarız; yani bize göre sağda kadınlar, solda ise erkekler oturur. Oysa oturanlar açısından çadırın içi, başköşe (tör) konumundan tanımlanır ve sağ taraf erkeklerin, sol taraf kadınların oturma mekanıdır. Yaşça büyük olanlar başköşeye yakın, genç olanlar eşiğe/kapıya yakın oturur. Günümüz Türkiye’sinde de böyle bir yaklaşıma yabancı değiliz.
Çadırevde yaşayan halklarda yer-mevki (orun) çok önemlidir. Hatta “kalkacağın yere oturma” sözü bu çerçevede söylenmiştir. Eskiden çadırevin ortasında ocak bulunur ve çadırevin tepedeki deliğinden (tütek/tündük) çıkan duman kişiyi göğe/ruhlar âlemine bağlardı. Girişten sonra ocak önü, ocak arkası ve başköşeden (tör) oluşan bir üçlü yapı, tarih boyunca devam etmiştir. Yeni gelinler, çocuk doğurup ailenin tam bir üyesi oluncaya kadar tör önüne geçemezlerdi. Zaman içinde kimi değişiklikler oldu; örneğin Dede Korkud destanı “kadın evin direğidir” derken, direkli çadırevlerden sözetmiş olur. Bugün Türk halklarının çadırevleri direksizdir; Moğol çadıevlerinde ise direkler olmazsa olmazdır.
Türk halklarının çadırevlerinde, değişiklik daha çok yönlere göre kendini gösterir. Daha eskiden çadırevin girişi güneşin doğduğu yere, doğuya bakarken; sonraları güneşin yükseldiği zaman olan güneye doğru kaymış; uzun zaman bu iki yön birarada varolmuşsa da zamanımızda artık güney en çok rastlanılan giriş yönü olmuştur. Ancak çadırın içindeki başköşe daima kuzeyde olmuştur. Giriş güneyde, başköşe tam karşıda yani kuzeydedir. Kuzey, dağın güneş almayan tarafında olduğu için kimi zaman “kuz” kimi zaman da “kara” diye tanımlanır. Ayrıca kuzeyin önemi, Kutup Yıldızı (Demir Kazık) ile açıklanır. “Kara” bu çerçevede aynı zamanda “kutsal” anlamı da taşımıştır.
Üçlü yapının (başköşe, ocak önü ve ocak arkası) en üst köşesi yani başköşe, Türkler ve Moğollar tapınak-saray gibi yerleşik yapılara geçtikçe kuzeydeki yerini korumuş; hatta bu açıdan Uzakdoğu uygarlıklarını da etkilemiştir. Bu etkilenme özellikle Tabğaç dediğimiz Kuzey Wei sülalesi devrinde, Budizm etkisiyle yapılan tapınaklarda da kendini yekpare bir yapı olarak değil, yapı topluluğu olarak gösterir. Bu etkiler Japonya’dan İstanbul’a kadar 3 avlu üzerine kurulmuş tapınaklar, saraylar ve külliyelerde görülür. Girişin özellikle vurgulandığı bu yapılar, dış-orta-iç avlu prensibi ile karşımıza çıkar. Bunların arasında iç avlu en kuzeyde yer alır. Bugün müze olan Pekin’deki sarayların da en kuzey köşesi hanedan mensuplarının mekanı idi. Timurîler devrinde de yapı veya mezar komplekslerinin güneyde giriş ve kuzeyde kutsal mekan olarak düzenlendiğini, hem Semerkand’daki Şah-ı Zinde de hem de Türkistan şehrindeki Ahmet Yesevî türbesinde görmekteyiz. Yön ve mekan algılamaları, İslâmiyet’ten sonra da “kıble”nin yanında varolmaya devam etmiştir.
18. yüzyıldan itibaren Tatar, İskit ve Altay olarak adlandırılan dillerin 19. yüzyıl ortalarında “Turan” olarak anılmaya başlanması bir dönüm noktasıydı. Turánizmus (Turanizm) akımı, ırkçılığa dönüşen Aryanizme karşı romantik bir milliyetçilik olarak önce Macaristan’da doğdu; Ziya Gökalp’le birlikte (1923) ülkemizde Türkçülük ile eşanlamlı kullanıldı.
Karşılaştırmalı filolojinin kuruluş evresinde (18.-19. yüzyıl), dünya dilleri kabaca 3 büyük gruba ayrılıyordu: Aryan, Semitik, Turanik. Bunlardan ilki Sanskritçe kökenli bir etnonim olup Avrupa’ya Zend-Avesta çevirileriyle yayıldı. İkincisi Tekvin’den (Nuh’un oğlu) alınıp Göttingen Tarih Okulu’nda Sâmî halkları ve onların dil grubunu tanımlamak üzere kullanıldı (1781). Üçüncüsü ise Şehname’de İran’ın kuzeyindeki saldırgan göçebelere, spesifik olarak da Türkler’e ve yurtlarına refere edilen İrani kökenli etno-coğrafi bir terimdi.
Alexander von Humboldt’un (1769- 1859) temellerini attığı, Max Müller’inse (1823-1900) popülerleştirdiği bu tasnifteki adlandırmalar, Johann Gottfried von Herder’in (1744-1803) Avrupa, bilhassa Alman entelijansiyası tarafından yüceltilen “dil ulusun ruhudur” fikrinin ürünleriydi. Bükümlü dillerin (Hint-Avrupa) yüksek uygarlığı simgelediğine, diğer halkların Aryanlar’dan “aşağı” olduğuna inanan 19. yüzyıl dilbilimcileri, eklemeli ve tek heceli dilleri, gelişmelerini tamamlama becerisinden yoksun ve bükümlü dil statüsüne erişme yetisi eksik diller olarak görüyordu. Müller, tasnifini yaparken Aryan dillerini “devlet”, Turan dillerini “nomadik” diller olarak da etiketlemişti. Sâmî ve Turan dillerinin fakir ve despotik, Aryan dillerinin liberal ve estetik olduğuna inanıldığı bu dönemde, dil yakınlıklarından ırk yakınlıklarına, dil farklılıklarından ırk farklılıklarına kolayca geçilebiliyordu. Böylece “aryan”, bir sözcüğün karşılaşabileceği belki de en büyük felakete uğrayarak, Nazizm doktrinlerinin beslendiği anahtar sözcük haline geliverdi.
Max Müller’in 1854’te yayımlanan ve Turan dillerini “göçebe” diller olarak sınıfladığı kitabı. Alexander Castrén ise Macaristan’da Aryanist ırkçılığa karşı Turánizmus (Turanizm) akımını başlatmıştı.
Aryanlar tarih boyunca bilgiyi yayan, “aşağı halklar”a hükmeden insanlığın kültürel kahramanları olarak sunulurken, Avrupa’daki farklı dil konuşurları (Fin, Macar, Eston) derin bir yalnızlık duygusuna kapılmıştı. Tam bu sırada, Armin Vámbéry’nin (1832-1913) davetiyle Oxford’dan Budapeşte’ye gelen Müller’in verdiği konferansta (1861); daha önceleri “Tatar” (Strahlenberg, 1730), “İskit” (Rask, 1834) ve “Altay” (Castrén, 1844) olarak adlandırılmış dilleri “Turan” adıyla anması ve konuşmasındaki başka içerikler Macarlar için bir dönüm noktası oldu.
Fince, Macarca, Moğolca ve Türkçenin akraba diller olduğunu savunan etnolog Matthias Alexander Castrén’in (1813-1852) teorisi ve “Altayik” adlandırması, kısa sürede dilbilimsel içeriğinden uzaklaşıp etnik kimliğe bürünecek bir mecraya ilerledi.
İşte Turánizmus (Turanizm) adını verdikleri bu akım, tahripkar bir ırkçılığa dönüşen Aryanizme karşı mezkur halkların birliğini savunan romantik bir milliyetçilik olarak Macaristan’da doğdu. 1910’da kurulan Turáni Társaság’ın (Turan Cemiyeti) faaliyetleriyle Türkiye’ye ithal edildi. Ziya Gökalp’in “Turan”ı “münhasıran Türkleri ihtiva eden camiavi bir isim” (Türkçülüğün Esasları, 1923) tanımlamasından bu yana ise, Turanizm ülkemizde Türkçülük ile eşanlamlı kullanılmaktadır.
Sovyetler döneminde yasaklanmış olan Edige Destanı’nda, İslâmiyet öncesi eski Türk mitolojik unsurları, destan kahramanı Edige’nin şahsında ustaca İslâmi motiflerle birleştirilmiştir. Annesi peri kızı olan Edige’nin babası da, mucizeleri ile bilinen Baba Tükles adlı evliyadır. Ancak siyasi alanda uzlaşı kolay olmayacak, Orta Asya’da 1.000 yıl sürecektir.
Daha eski dönem ortaokul ders kitaplarında, Türkler’in tarihi iç çekişmeler ve birleşmeler olarak gösteriliyordu. Öte yandan aynı durumlara çatışma ve uzlaşma diye de bakmak mümkündür. Tabii birleştirmede güç kullanımı varken, uzlaşmada anlaşma sözkonusudur. Bu açıdan Türkler’in tarihindeki çatışmaların, yeni uzlaşılara giden yola işaret ettiğini de söyleyebiliriz.
Tarihte özellikle iki önemli çatışma alanında, uzlaşıların tek bir seferde çözülmüş konular olmadığı görülür. Süreç içinde çeşitli merhalelerden geçilmiş ve ancak katman-katman deneyimlerden sonra bir uzlaşıya varılmıştır. Bunlardan “hanlar-beyler mücadelesi” dediğimiz alanda, çatışmaların Dokuzoğuz beyleri ve Kadim Türk kağanları zamanından (8. yüzyıl) beri devam ettiğini biliyoruz. Orta Asya’da bu alanda tam uzlaşı, ancak 18. yüzyılda beylerin han unvanını almasıyla sağlanmıştır. Osmanlılar bunu çok daha önceden sağlamış, bey iken han olabilmişlerdir. Orta Asya’da ise bu ancak 1.000 yıl sonra mümkün olabilmiştir.
İslâmiyet’in kabulü de çatışma ile başlamış, Satuk Buğra Han’ın karşıt görüşte olan amcası Oğulçak Kadir Han’ı bertaraf etmesiyle İslâmiyet’in kabulü gerçekleşebilmiştir. Ancak “kafir Türkler”le çatışmalar daha uzun zaman devam etmiş; Çinggis Han ile beraber gelen ve Nasturi, Budist veya Şamani olarak yaşamaya devam eden ordu mensuplarının Yakındoğu İslâm dünyasında varlık göstermesiyle çatışma alanları genişlemişti. 14. yüzyılın başlarında İslâmiyet’i kabul eden Özbek Han’dan sonra yavaş yavaş bir uzlaşıya doğru gidildiğini görüyoruz.
Çatışma ve uzlaşıları çok yönlü bir şekilde aksettiren destanlar olmasa, belki durumu açıklıkla görme imkanımız olmazdı. Bilindiği gibi tarih yazımında kendisine eser takdim edilenlerin veya yazdıranların, yazanlar üzerindeki etkisini görmek mümkündür; destanlar ise yazdırılmaz, halkın düşünce ve hissiyatını aksettirir.
İşte önce Tatarcadan Türkçeye sonra da yakın zamanlarda Başkurtçadan Türkçeye çevrilmiş olan Edige Destanı’nda her iki çatışma alanını ve ancak bunlardan birinde varılan uzlaşmayı görebilmemiz mümkün olmaktadır. Sovyetler döneminde yasaklanmış olan Edige Destanı’nın günyüzüne çıkma macerası, Göksel Öztürk’ün Başkurtçadan çevirdiği Edige Batır Destanı’nın girişinde ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır (Vakıfbank Kültür Yayınları, 2023).
Tarihî bir kahraman olarak Edige, Altın Orda sahasında yaşamış olan güçlü bir Mangıt beyidir. Altın Orda Hanı Toktamış’a karşı durması, sonra da kendi gibi Çinggisli bir aileden gelmeyen Emir Timur ile ilişkisi destanın ana kaynağıdır. Adaleti ile tanınması, onu karmaşık durumları çözen bir hakem olarak halk hafızasına nakşetmiştir. Bu kahramanın benimsenmesi, Tatar, Başkurt, Noğay Karakalpak, Özbek ve Kazakların her birinin kendi telaffuzlarıyla andıkları bir Edige Destanı’na sahip olmalarıyla kendini gösterir.
Edige Bey ile destan kahramanı “Edigü”nün anlatımlarında ortak noktalar ve farklılıklar, Devin DeWeese’in Islamization and Native Religion in the Golden Horde (1994) adlı eserinde ayrı ayrı ayrıntılı şekilde ele alınmıştır. Destana göre annesi peri kızı olan Edige’nin, babası da mucizeleri ile bilinen Baba Tükles adlı bir evliyadır. Özbek hanını İslâmiyet’e davet eden de bu Baba Tükles’dir. Böylece derviş baba ile Türk destanlarında sık görülen peri kızı anne, yani İslâmiyet öncesi ve sonrası gelenekler Edige’nin şahsında birleşmiş oluyordu. Tarihçi Şakir İbraev, onun ayrıca hem görünümü hem de mucizesi ile bir Şamanı temsil ettiği görüşündedir. Edige Destanı’ndaki bir diğer güçlü İslâmi unsur da, “Hafız Ozan” (Supara Cırav) lakabıyla bilinen yol gösterici, bilge kişiliktir (Orhan Şaik Gökyay). Sadece Edige’de değil, destanın bilge kişisinde de iki geleneğin birleştirilmesi, bu temanın ağırlığına işaret eder.
Edige Destanı, hanlar-beyler mücadelesinin son bulmasından yani siyasi alandaki uzlaşıdan çok daha önce, eski Şamani akidelerle İslâmi gelenek arasında bir uzlaşıya (14. – 15. yüzyıl) varıldığını göstermektedir ve bu uzlaşma ancak daha sonra, Tarihi Guzide Nusretname gibi 16. kaynaklarına yansıyacaktır (#tarih, 104. sayı).
8. yüzyıl Türk anıtlarındaki “uluş” sözcüğü, 12. yüzyılda Moğolcada “ulus” hâlini alır. “Ulus”, Osmanlı Devleti’nin son, cumhuriyetin ilk yıllarında genel olarak kavim, ümmet ve aşiret için kullanıldıktan sonra, 1934 sonlarında “millet” karşılığında önerilir. “Ulus” ve “ulusal” sözcüklerini bu anlamıyla ilk defa birarada kullanan da Mustafa Kemal Atatürk olacaktır.
Orhon Yazıtları’nda (8. yüzyıl), Kül Tigin’in cenaze törenine katılan yabancı temsilciler arasında “Bukarak Uluş”tan (Buhara) gelen iki generalin adı zikredilir. Burada geçen “uluş” sözcüğü, Eski Türkçede aslen “ülke” anlamındayken kent adlarıyla birleşerek “şehir” için de kullanılmıştır: Tavgaç Uluş (Çin ülkesi), Keşmir Uluş (Keşmir şehri) ve bunun gibi… Kaşgarlı Mahmud, yazıtlardan 300 yıl sonra yazdığı sözlüğünde, kelimenin bazı Türk diyalektlerinde “köy” ve “kasaba” anlamı taşıdığını da kaydeder.
“Uluş”, 12. yüzyılda Moğolcaya geçer; Türkçe alıntılardaki “ş” sesi Moğolcada “s”ye dönüştüğünden “ulus” biçimini alır. Kelime, bu fonetik evrimin yanısıra coğrafi anlamını da yitirip politik bir muhtevaya bürünür ve “bir lidere tâbi halk, tebaa” karşılığıyla genelleşir. Bugün Ermitaj Müzesi’nde korunan en eski Moğolca belgelerden Cengiz Taşı’ndaki (yaklaşık 1224) “kamug moŋgol ulusun noyadı” (tüm Moğol halkının soyluları) ibaresinde bu yeni içeriği görürüz. Moğolların Gizli Tarihi’nde (1240), imparatorluk şemsiyesi altındaki tüm halkları kapsayıcı bir terim olarak “kamug moŋgol ulus”, “olon moŋgol ulus” gibi terkipler de yer alır.
Hakimiyet-i Milliye gazetesinin Atatürk’ün Meclis konuşmasından 1 gün önce, 31.10.1934 tarihli nüshasında yayımladığı yeni kelimeler ve diğer dillerdeki karşılıkları listesi. Gazetenin adı da 1 ay sonra Ulus olarak değişecekti.
Moğol toprakları tek merkezden yönetilemeyecek ölçüde büyüdükten sonra Çingis’in 4 oğlu arasında paylaştırılan her parça “ulus” olarak adlandırılır (örn. Çağatay ulus) ve kelime bundan sonra “konfedere halklar” karşılığıyla yaygınlaşır. Bu süreçte Moğollar’ın Pasifik’ten Orta Avrupa’ya kadar istila ettiği bölgelerde meskun Uygur, Kıpçak, Sibirya ve Oğuz Türkleri, kelimeyi Moğolcalaşmış biçimi ve anlamıyla yeniden öğrenirler. Üstelik kimi Türk grupları, Moğolca dilbilgisi kurallarıyla türeyen çoğul ekli (-t) “ulut” şeklini benimser ve bunu bugünkü modern anlamıyla “millet” için kullanmaya başlar: Kırgızca “ulut” (millet), “ulutçıl” (milliyetçi); Kazakça “ult” (millet), “ultşıl” (milliyetçi) gibi (bu sözcüklerdeki ekler (-şıl/-çıl), Türkçede bencil”, “etçil” gibi kelimelerde gördüğümüz düşkünlük, bağımlılık türeticileridir).
“Ulus” kelimesi -Kırgızca ve Kazakça gibi Türk dillerindeki ideolojik içeriğinden farklı olarak- Türkçenin tarihsel metinlerinde, Moğolca ilk anlamıyla kullanılmıştır. 1391’de Mısır’da telif-tercüme edilen Memlûk Kıpçakçası yadigarı Kitâb Gülistân bi’t Türkî’deki kayıt, kelimenin anavatanından 10 bin kilometre ötede dahi ne denli etkin olduğunun kanıtıdır: “Melik kim dâim ilge ve ‘uluska’ küç kılur / âkibet mülkin elinden bir kavî düşman alur” (Halka ve tebaya eziyet eden hükümdarın ülkesini, sonunda güçlü bir düşman gelip elinden alır).
“Ulus”, Osmanlı Devleti’nin son, cumhuriyetin ilk yıllarında genel olarak kavim, ümmet ve aşiret için kullanıldıktan sonra, Dil Devrimi döneminde “millet” karşılığında önerilir. “Ulus” ve “ulusal” sözcüklerini ilk defa birarada kullanan kişi, Mustafa Kemal Atatürk’tür. TBMM 4. toplantı yılı açış konuşması (01.11.1934) metninde yer alan bu neolojizmlerin Arapça, Farsça ve Fransızca karşılıkları, 1 gün önceki Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yayımlanır. Gazetenin adı da 28 Kasım 1934’te Ulus olarak değişecektir.
Tarihteki Türk devletleri arasında, aşiret-boy adını taşıyan devlet yoka yakındır. Devlet isimleri, Göktürkler gibi kurulan siyasi birliğin adı ile; Gazneliler gibi yer adlarıyla; veya Selçuklular, Osmanlılar gibi kurucuları işaret eden hanedan adlarıyla karşımıza çıkar. İslâmiyet’in kabulüyle, İçAsya’nın batısında da “kağan” yerine “hakan” yaygınlaşır.
Günümüzde “Biz aşiret devleti değiliz” sözü bir deyim gibi kullanılıyor. Ancak olmak istemediğimiz bu devlet türünün neye benzediğini pek açıklayan yoktur. Kimi zaman bu deyimin içine “çadır” kelimesinin girmesinden, “derme çatma” anlamına geldiği çıkarsaması yapılabilir.
Diğer bir kullanım şekli daha açıktır. Meclis tutanaklarına giren bir konuşmasında (1949) Celal Bayar, “Arkadaşlar; biz medeni bir devlet kurmuşuz. Bu devletin medeni icaplara göre işlemesini isteyen insanlarız. Biz bir aşiret devleti değiliz. Bir aşiret reisinin diğer reise kızmak suretiyle birbirine hasım olması âdetini bu memlekete sokmayacağız” demiştir.
Öte yandan tarihteki Türk devletlerine baktığımız zaman aşiret, boy adını taşıyan “devlet” sayısı çok sınırlıdır, hatta yok denebilir. Günümüz tarihçileri kimi zaman Kanglılar, Peçenekler, Oğuzlar gibi boy birliklerini devlet gibi algılar. Kaynaklarımız bu boy birliklerinden ancak Kırgızlar ve Karluklar için zaman zaman “devlet” diye bahseder. Boy birlikleri dışında devlet isimleri, Göktürkler gibi kurulan siyasi birliğin adı ile; Gazneliler gibi yer adlarıyla; veya Selçuklular, Tolunoğulları, Osmanlılar gibi kurucuları işaret eden hanedan adlarıyla karşımıza çıkar.
İslâmiyet öncesinde kaynakların “devlet” olarak sözettikleri siyasi oluşumlardan Göktürkler’de, hükümdarlar “kağan” unvanını taşımıştır. Bu unvanı taşıyanlar, kendilerine tâbi olanlardan itaat ve vergi, kimi zaman da asker istemiştir. Kağanlar, tebaalarına karşı mensup olunan soy, boy, kabile veya kavim, göçebelik veya yerleşiklik, yaşam tarzı veya inanç açısından fark gözetmemiş; kucaklayıcı bir tavır sergilemiş; dışlayıcı ve ayırımcı bir tutum içinde olmamışlardır. Aynı tutum çok daha sonraları “Çinggis evladı” için de geçerlidir. Bu konuda 17. yüzyılda Doğu Çağatay Hükümdarı Abdullah Han’ın “Hz. Muhammed ve Ebu Hanife… Bu iki insan Müslümanlar için kâfi olduğu gibi, hanlar da bütün ulus (Müslümanlar ile gayrimüslim Kalmuklar) için yeterlidir” sözleri açıklayıcıdır.
Pencikent duvar resimlerinden…
“Çinggis evladı” nasıl 13. yüzyıl sonrasında kabilelerüstü hükümdar olma hakkına sahip idiyse, İslâmiyet öncesinde de kağanlar aynı durumda idi. Onların konumları, herhangi bir boya mensubiyetleri ile değil, sadakatleri yalnızca kağana ait “bölük” dediğimiz birliklere sahip olmalarıyla perçinleniyordu. Kağanlar, memnuniyetsizliklerini ayaklanma-başkaldırma ile gösterebilen soy ve boylara karşı, kendilerine sadık “bölük” halkını yaptırım gücü olarak kullanabiliyordu. Aynı bölükler ikna ve uzlaşma sürecinde de rol alıyordu. Buna karşın memnuniyetsizliklerin toplu göçlere sebebiyet verdiği zamanlarda, kağanların “bölük”lerle bile bunlara engel olamadıklarını görürüz.
Boy birlikleri ise tek başlı değil, çok başlı bir yapılardır; eğer dağınık bir şekilde geniş bir coğrafyaya yayılmışsalar, bulundukları bölgelerde dışlayıcı bir tutum içinde olmuşlardır. Sözkonusu topluluklar karışık/ karmaşık değil de daha homojen bir yapı sergiledikleri için, en güçlü zamanlarında bile başlarında bir kağan değil “yabğu” vardır. Bu güçlü boy birliklerinin liderleri “Oğuz Yabğusu”, “Karluk Yabğusu” diye bilinmiştir. Kadim Türkler zamanındaki hiyerarşide, batıdaki “yabğu” doğudaki kağandan sonra gelmekteydi. Ancak zamanla “yabğu” (Türkler arasında yaygın şekliyle “beygu”) daha geniş anlamda kullanılır olmuş; hatta kazılarda “yabğu kağan” adına basılmış paralar bulunmuştur.
O dönemlerdeki İçAsya’nın batısının, doğusuna göre daha geniş bir bakışaçısına sahip olmasında, “yeni mekanlarda yeni töreler” görüşü kadar İslâmiyet’in kabulünün de rolü vardır. Bu bakışaçısı farkı, unvanlarda anlam genişlemesine sebebiyet vermiştir. Doğudaki eski hiyerarşi batıda esnetilmiş, hatta kağan yerine de “hakan” kullanılır olmuştur. “Hakan” kullanımı, doğuda değil batıdaki sikkelerde ve İslâm kaynaklarında görülür. Bütün bu esnekliklere rağmen, ne kabile ve boy adı ne de daha küçük bir birim olan aşiret, devlet adı olarak geçmez.