Kategori: Uygarlık Tarihi

  • Platon Üniversitesi’ni iki netle kaçırdım

    Platon Üniversitesi’ni iki netle kaçırdım

    Bildiğiniz gibi çocuklu insanların başlıca problemi, çocuğun en katlanılmaz çağında onları başlarından nasıl atacaklarıdır. En azından bana öyle geliyor. Çocuğu gönderecek tarlası, atölyesi falan olmayan soylu sınıfı, yazının icadıyla beraber okula gönderme geleneğini başlatmış. Yahudiler bir adım daha ileri giderek toplumun hangi sınıfından olursa olsun 6-13 yaş arasındaki bütün çocukları okula gönder- mişler ve ilk kesintisiz zorunlu eğitim işine de imza atmışlar. Müfredatlarında din kültürü ve ahlak bilgisi, okuma yazma ve matematik var. Muhtemelen tarihin ilk TEOG’u da burada ortaya çıkıyor ve 13 yaşından sonra çocukların sadece bir kısmı TEOG’la iyi yerlere yerleştirilirken kalanları da bir meslek sahibi olsun diye çırak veriliyorlar.

    Aynı dönemde Antik Yunan’da eğitim laik. Müfredatta din dersi yok; vatandaşlık bilgisi, cirit atma ve güreş var. Ben güreşten kesin kalırdım, ciritten de borçlu geçerdim diye düşünüyorum. Yalnız sadece özel okul var ama henüz Montessori metoduymuş, Alman modeliymiş gibi şeyler olmadığı için okul ücretleri düşük. Buna ek olarak, “Benim çocuğum özel bir çocuk,” ya da “Bizimkisi İndigo çocuk, mavi bir aurası var,” diye özel muamele isteyen veli de yok. O dönemde ve hatta yakın zamana kadar kimsenin çocuğu özel değil, okula götürülüp, “Eti senin kemiği benim” diye teslim ediliyorlar.

    Platon Üniversitesi'ni iki netle kaçırdım

    MÖ 4. yüzyıla kadar yüksek öğretim de yok. Sokrates var ama onun da yeri belli değil, seyyar üniversite gibi geziniyor, dersine girmek için peşine takılıp Atina kazan sen kepçe gezeceksin. Bir nevi açıköğretim, gayet açıkta yapılıyor. Muhtemelen bu gezip tozmalardan yorulan Platon, ilk üniversitelerden birini açıyor. Gerçi bence öğrencilerin çoğu, eğlenceli partileri ve yaz şenlikleri varmış gibi gözüken Hedonist Üniversitesi’ne yazılmak istemiştir ama ailelerin tercihi Platon Akademisi’nden yana. Platon da yoğun taleple başa çıkabilmek için tarihin ilk üniversite giriş sınavını yapmak zorunda kalıyor ve rivayete göre geometriden dört neti olmayanı okula almıyor. Ama yine de Platon Akademisi’ne giremeyen öğrencilerin rızaları hilafına evlerine atla üç gün uzaklıktaki okullara gönderildiklerini sanmıyorum. Hatta Platon’u iki netle kaçıranlar güle oynaya Hedonist Üniversitesi’ne gidiyor olabilir.

    Roma’da da bir şekilde devam eden bu okullaşma, ortaçağa kadar varlığını sürdürüyor. Ama Ortaçağ’da Cermen istilasıyla eğitim sistemi altüst oluyor, artık zırt pırt sınav sistemi ya da müfredat mı değişiyor bilmiyorum ama okullar hem azalıyor hem de hayat için öğretmek yerine ölümden sonrası için eğitim vermeye başlıyor ve bu karanlık yıllar ancak 13. yüzyılda bildiğimiz anlamda ilk üniversitelerin açılmasıyla son buluyor. Ha nedir, eğitim yılı başladığına göre, gerek müfredatımızdaki ilerlemeye gerek geometri de bilmeden girilebilen üniversitelerimize şükrederek hayatımıza devam edebiliriz.

  • Etnik kökenin tarihsel dönüşümü

    Etnik kökenin tarihsel dönüşümü

    Etnik bilincin yaygın olduğu günümüzde, etnik grupların ezelden beri bugünkü hâlleri ile var oldukları varsayılmakla kalınmaz, var olmuş olmaları gerektiğine de inanılır. Ama gerçekten öyle gözükmüyor. 

    Bugünün kaygıları, bazen geçmişi de benzer şekilde değerlendirmemize sebep olur. Günümüzde etnisite, dinî inanç ve mezhepçilik geçmişe bakışımızı da şekillendirmekte, geçmiş de bunlardan nasibini almaktadır. Etnik bilincin yaygın olduğu günümüzde, etnik grupların ezelden beri bugünkü hâlleri ile var oldukları varsayılmakla kalmaz, var olmuş olmaları gerektiğine de inanılır.

    Orta Asya haritasına baktığımız zaman, herhalde herkes Gobi ve Taklamakan çöllerinin nerede olduğunu hemencecik bulabilir. Taklamakan’ın kuzeyinde Tanrı Dağları, onun da kuzeyinde Cungarya bozkırları vardır. Ancak bu isimler neye delalet eder pek bilmeyiz.

    Bölgeye adını veren Cungarlar bir Batı Moğol grubu idi. Bizim tarihlerimizde isimleri Kalmak/ Kalmuk şeklinde geçer. Rivayete göre 14-15. yüzyıllarda Orta Asya’da birçok Türk ve Moğol grubu yeni bir dalgayla Müslüman olunca, olmayanlara Kalmak denmişti. Bunlar İslâmiyet’e değil Budizme meyletmişlerdi. 16. yüzyılda Orta Asya’da ilginç bir bölünme yaşandı: Türk dili konuşanlar, Tuğluk Temür başkanlığında İslâmı kabul ederken, bazı Moğol kabileleri de bunlara katılmış ve kendilerini Türk dili ile ifade eder olmuşlardır. Önce eski Tengri dininde kalıp sonra da Budist olanlar ise Moğolca konuşma yolunu seçmişlerdir.

    Etnik kökenin tarihsel dönüşümü

    Moğolca konuşanların doğu grubu, bugün Moğolistan’da ve Çin’deki İç Moğolistan Özerk Bölgesi’nde bulunmaktadır. Batı grubundan söz edince de Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi’nde eski Korla şehri civarındaki ve Rusya Federasyonu Kalmuk Cumhuriyeti’ndeki Torğutlar akla gelir. Bunlar, bizim bildiğimiz Türkçe konuşan ve Müslüman Turgutların akrabalarıdır. Turgutların tarihsel serüveni çok ilgi çekicidir (bkz. Turhan Turgut, “Çin-Rusya Arasında Turgutlar, Unutulan Budistler”). Günümüzde de Kakasya Kalmuk bölgesindeki Torğutların bir kısmının 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD New Jersey bölgesine de yerleşmiş olduklarını görürüz. Budist Torğutlar ve Müslüman Turgutların tarihsel serüvenini anlamanın yolunun bugünkü etnisite ve inanç dünyasından geçmediği aşikardır. 17-18. yüzyıllarda Turgutlar, Anadolu’ya gelip yerleştiler. Torğutlar ise Cungar konfederasyonuna mensup idiler. Bu isim Moğolca cegün ğar “sol kol” deyiminin kısaltılmış şekli idi. Kısacası 17- 18. yüzyıllarda Kalmuk camiasına cegün ğar’dan mülhem Cungar deniliyordu. Haritalarda gördüğümüz Cungarya adı da buradan geliyor. Cungar bir kabile adı değildi. Bu konfederasyon Torğut gibi farklı adlar taşıyan kabilelerden oluşuyordu. Bunlardan biri de Cungar hanlarının dayandığı Çoros kabilesi idi. Moğolca konuşanlar arasında Çoros olarak bilinen bu kabileye, Türkler Coras diyordu. Bunlarda Mirza Fazıl Şah b. Mahmud Coras, Farsça yazdığı iki eserle tarihimizde iz bırakmıştır. Biri hacı hocalardan ve kadınlardan söz eden Aşıkların Dostu (Enisü’t-talibin) diğeri de bütün bu kişileri dışlayarak yazdığı Tarih adlı kitaptır. Mirza Fazıl, Tarih’ini erkeklerin faaliyetlerinin ele alındığı bir siyasi tarih şeklinde yazmıştır. Böylece 17. yüzyıl Kaşgar hayatını iki değişik yönden görmemiz mümkündür. Bu eserlerde Corasların Çoroslarla akrabalığından söz edilmez. Bir yüzyıl önce, önce Kaşgar sonra da Keşmir’de hüküm sürmüş olan Mirza Haydar Duğlat’ın, Tarih-i Reşidi eserinde, “eğer birileri Müslüman değilse, ne kadar akraba olurlarsa olsunlar, ben onları akrabam olarak görmem” mealinde bir ifadesi vardır. Kısacası 16. yüzyılda din, inanç akrabalık ve kökenden önce gelir olmuştur. Haydar Duğlat’ın sözleri Mirza Fazıl için de geçerlidir. Her ikisi de birer yüzyıl arayla olsa da bölünmüş bir dünyanın mensupları idiler. Ancak 17. yüzyıl sonunda inanç farklılığı dille perçinlenmiştir.

  • Koskoca Roma nasıl Bizans oldu!?

    Koskoca Roma nasıl Bizans oldu!?

    İnsanlar genellikle kendilerinden hangi isimle bahsedildiğini bilirler. İstisna olarak, öğrencilerin öğretmenlere gizlice lakaplar taktığı da olur. Ama gerek insanlara gerek devletlere, onların hiç haberdar olmadığı isimler takmak konusunda kimse tarihçilerin eline su dökemez. 

    I. Henry tahta çıktığında düz Henry’dir ve “İkincisi” olmayan bir “Birinci” yoktur. 1. Dünya Savaşı’nda, kimse “İkincisi ne zaman acaba?” diye düşünmemiş; yenilenler “Önümüzdeki savaşlara bakacağız, tarih uzun bir maraton, 2. Dünya Savaşı’nda taraftarımızı sevindireceğiz,” dememiştir. 

    Aklımda kaldığı kadarıyla, bu isimlendirmelerden biri de Bizans. Cüneyt Arkın’ın filmlerde kadınlara “Kahpe Bizans’ın yiğit güzeli,” demesine bakmayın; gerçekte alacağı cevap “Bizans ne ki?” olurdu. Zira Bizans, kendisine ileride Bizans deneceğini aklından bile geçirmiyor, kendisini Roma zannediyordu. 

    İşte bu Roma İmparatorluğu, 1453’te yıkıldıktan yüz yıl sonra bir Alman tarihçi, “Bence bunlara Bizans diyelim,” diye önermiş. Yani “Bizans,” bir Alman tarihçinin söz konusu devletin yıkılışından yüz yıl sonra uydurduğu bir isim. Muhtemelen bu tarihçi de kendisinin Alman olduğunu bilmiyor zira adam Bavyeralı ve 1500’lerdeyiz. Ama biz bugün ona Alman diyoruz. Eh, “Bizans” diye isim taktığı Roma’nın intikamı olsun bu da. 

    Koskoca Roma nasıl Bizans oldu!?

    Tarihçiler sadece devletler ve yöneticilere isim takmakla kalmıyor, ekonomimizin ve yönetim şeklimizin ne olduğuna da karar veriyor. 16. yüzyılda hiçbir tacir “Erken kapitalizm bitse de türev işlemlerle emeklilik fonlarını hortumlasak,” demiyor ama hortumlamak istemediklerinden değil, ekonomilerine “erken dönem kapitalizmi” dendiğini bilmediklerinden. Yine birileri, iyi kötü bir cumhuriyette yaşadığını düşünebilir ama tarihçinin biri yıllar sonra çıkıp, o ülkenin uzun yıllardır cumhuriyet olmadığını iddia edebilir. 

    En güzel örnek yine Roma. Roma Cumhuriyeti tarihçilere göre MÖ 27’de Octavius’un başa geçmesiyle sona eriyor, yerini İmparatorluk alıyor. Ama Romalıların, artık cumhuriyet olmadıklarından haberleri yok: Octavius sultan değil, padişah değil, bezirgân zaten değil ve kendisine “Eşitler arasında birinci” dedirtiyor. Senato, kağıt üzerinde de olsa var mı var. Octavius, yetkilerini Senato ve halk adına kullanıyor. Tabii o zaman da birtakım statükocular çıkıp, “Senato senatoluktan çıktı, ‘eşitler arasında birinci’nin hık deyicisine dönüştü,” diyor. E o dönemde karabiber lüks, kimse biber gazı falan yemiyor tabii ama akıbetlerini de pek bilmiyorum. Bu kağıt üzerinde cumhuriyet, galiba 3. yüzyıla, “Bu anayasa bize bol,” diyen Diokletiyanus’a kadar da devam ediyor. 

    Ama işte bu fesat tarihçiler yok mu; kağıt üzerinde de olsa gül gibi cumhuriyete, “Ne cumhuriyeti, bu bildiğin otokrasi,” deyip geçiyorlar. Ya da tarihçiler fesat falan değil ve bazen, insanların artık bir cumhuriyette değil de bir otokraside yaşadıklarını kabullenmeleri yüzlerce yıl sürebiliyor. 

  • Kayıp Urartu tapınağı köy meydanında çıktı

    Kayıp Urartu tapınağı köy meydanında çıktı

    Urartu tarihi, arkeolog Dlshad Marf’ın Irak Kürdistanı’nda yaptığı araştırmayla yeniden şekilleniyor. Leiden Ünivesitesi’nden doktora öğrencisi Marf, Türkiye ve İran sınırları yakınındaki Sidekan/Mdjeser (Mudjesir) köyüne yaptığı ziyarette, köylülerin keşfettiği ve gündelik hayatta kullandığı taşların, esasında 2800 yıllık Haldi Tapınağı’nın sütun parçaları olabileceğini ortaya çıkardı. 

    Urartuların baş tanrısı Haldi için inşa edilmiş tapınak, Assurluların Muşaşir, Urartuların Ardini dediği kentte yer alıyor. MÖ 714’te Assur Kralı II. Sargon’un (Şarrukin) ordusu, kenti yağmalamış, tapınağı da yerle bir etmişti. II. Sargon’un sonraki yıllarda yaptırdığı Khorsabad (Dur Şarrukin) Sarayı’nda yağma anını tasvir eden bir kabartma da 1840’larda bulunmuştu. 

    Kayıp Urartu tapınağı köy meydanında çıktı
    Haldi Tapınağı’nın sütun kaideleri olduğu tahmin edilen kalıntılar, Mdjeser köyü halkı tarafından on yıllardır gündelik amaçlarla kullanılıyor.

    Tapınağın tam yeri bugüne kadar belirlenememişti, ancak Marf ’ın analizi yeni bir bakış açısı sağlıyor. Muşaşir’i ve Demir Çağı dönemini çalışan Marf, #tarih’e, ‘sütun parçalarını gördüğü an, onların Urartu eseri olduğunu anladığını çünkü Türkiye’deki müzelerde bunlara çok benzeyen Urartu eserleri gördüğünü’ söyledi. 

    #tarih yayın kurulu üyesi Doç. Dr. Şevket Dönmez, şu yorumu yaptı: “Anıtsal bir Urartu yapısına aidiyeti konusunda şüphe bulunmayan mimari kalıntılar ile bunların yer aldığı köyün modern adı olan Mdjeser kelimesinin Muşaşir ile olan benzerliği, Marf ’ın çalışmasında çok önemli bulgular olarak beliriyor. Köydeki yeni araştırmalar, tapınağın açığa çıkarılmasını sağlayacak gibi”. 

  • Önce Çanakkale’ye geldi Karabiga’da Persleri yendi

    Önce Çanakkale’ye geldi Karabiga’da Persleri yendi

    ÇANAKKALE TROYA – GRANİKOS (KARABİGA)

    Makedonya’daki Pella’dan MÖ 334 yılı baharında yola çıkan 30.000 piyade ve 5.000 süvariden oluşan ordu, 20 gün içerisinde Çanakkale Boğazı’nın batı kıyısına ulaşmıştı. Ordusunu 160 parça savaş gemisinden oluşan bir donanma ile Sestos’dan (Akbaş Limanı) Abydos’a (Nara Burnu) geçiren İskender, birkaç yakın subayı ile birlikte Gelibolu yarımadasının ucundaki Eleusis kentinden (Şehitler Abidesi’nin bulunduğu bölge) bindiği gemi ile Troya yakınlarında Asya toprağına ayağını bastı. Ordusu ile Lampsakos’ta (Lapseki) buluştuktan sonra Priapos (Karabiga) yakınlarına geldi. Burada Pers İmparatorluğu’na bağlı Anadolu satraplarının topladığı bir ordu, Granikos ırmağının (Kocabaş Çayı/Biga Çayı) doğu yakasında İskender’in askerlerini bekliyordu. 40 bin kişilik Pers ordusunun 35 bin kişilik Makedon ordusu ile karşılaştığı kısa ve kanlı bu ilk muharebe, İskender’in uzun sürecek Asya seferindeki ilk zaferi ile sonuçlanacaktı.

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi

    ORDUSU NARA’YA KENDİSİ TRUVA’YA

    Bugünkü Şehitler Abidesi’nden Anadolu’ya geçen İskender, önce Truva’yı ziyaret etti; sonra ordusuyla Lapseki’de buluştu; ardından Karabiga’da Pers kuvvetlerini hezimete uğrattı. Granikos Savaşı, Biga kuzeyinde Çınarköprü-Çeşmealtı-Gümüşçay-Adliye köyleri arasındaki alanda meydana geldi. Yakın zamana kadar Granikos Savaşı için yanlış bir mevkide tabela duruyordu.

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi

    SARDİS (SALİHLİ) SMYRNA (İZMİR)

    TANRIÇALAR “İŞTE BURASI” DEDİ

    İskender Kadifekale’de bir ağacın altında uyurken, rüyasına giren Nemesis İzmirlilerin yeni şehrinin burada olması gerektiğini söyler. Ve bugünkü İzmir, Kadifekale eteklerinde kurulur.

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi

    Kadifekale’den baktı İzmir’i yarattı

    İskender ve askerleri Granikos zaferinin ardından, Lidya bölgesinin zengin satraplık şehri Sardis’e (Salihli) yöneldiler. Bugün hala görülebilen antik şehirin bulunduğu kale direnmeden teslim oldu. Büyük İskender’in ordusuyla beraber yürüyen şanı, ona -görece iyi tahkim edilmiş- birçok şehrin kapılarını açacaktı. Daha Sardis’e varmadan, Büyük İskender’in huzuruna çıkan vali Mythrenes ve şehrin ileri gelenleri ona şehrin anahtarını sundular.

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi

    Büyük İskender’in Anadolu seferini ayrıntılı şekilde anlatan tarihçi Lucius Flavius Arrianus (öl.160), İskender ve ordusunun Smyrna’dan (İzmir) geçtiği hakkında bilgi vermez. Zaten çağdaşı ünlü seyyah ve coğrafyacı Pausanias (öl. 176) da bugünkü kentin Büyük İskender tarafından kurulduğunu söyler. Anlatıldığına göre İskender, Pagos Dağında (Kadifekale) avlanırken gördüğü Nemesis tapınağı önünde bir pınarın yanıbaşındaki çınar ağacının gölgesinde yatıp uyur. Rüyasında tanrıça Nemesis Büyük İskender’e hemen oracıkta yeni bir şehir kurup, İzmirlileri “eski şehir”den (bugünkü Bayraklı höyüğü) buraya getirmesini söyler. İzmirliler önce Apollon kahinine elçiler yollayıp, rüyayı yorumlamasını ister. Tanrılardan cevap gelir: “Kutsal Meles nehri ötesinde Pagos’ta yaşayacak insanlar üç kere, dört kere kutlu olacak!” Pausanias, bunun üzerine eski İzmirlilerin “özgür iradeleriyle” Pagos Dağına taşındıklarını ve artık bir değil, iki Nemesis tanrıçasına tapındıklarını söyler.

    Bu hikaye, Roma döneminde imparatorlar Marcus Aurelius, Gordianus ve Arap Phillippus tarafından basılan sikkeler üzerinde resmedilir. Büyük İskender’in Anadolu’yu fethiyle başlayan Helenistik dönemde refaha kavuşarak büyüyen Kadifekale eteklerinde kurulan yeni İzmir ve 4500 yıllık geçmişi olan eski İzmir’de kazı çalışmaları bugün de devam ediyor.

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi
    Büyük İskender’in rüyasını tasvir Roma dönemi sikkesi.

    EPHESOS (EFES)

    7 HARİKA’DAN BİRİYDİ

    Efes’teki Artemis Tapınağından bugüne kalan sedece kalıntılardan toplanarak ayağa kaldırılmış tek bir sütun. Turist ve gezginler, dünyanın yedi harikasından biriyle fotoğraf çektirmekten memnun.

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi

    Yaşayan tanrı, Artemis tapınağında

    İyonya bölgesinin liman şehri Ephesos (Efes, Selçuk) İskender’i memnuniyetle karşılar. Tarihçi Arrianus’a göre, şehirdeki Pers ordusunda görev yapan paralı askerlerden bazıları firar etmişti.

    İskender şehre girdiğinde, 22 yıl evvel sırf şöhret için Artemis Tapınağını yakan Herostratos isimli kaçığın sebep olduğu tahribatın tamiri devam ediyordu. İskender Ephesos’ta dünyanın yedi harikasından biri kabul edilen Artemis Tapınağında tanrıça- ya kurban ve hediyeler sundu. Ordusunun üniformalı geçit törenini izledi. Doğduğu gün (20 Temmuz M.Ö. 356) yakılan Artemis tapınağında adak yazıtının kendi adını taşıması koşuluyla inşaat maliyetini yüklenmeyi teklif etti. Strabon’un aktardığına göre mağrur Ephesoslular İskender’e hitaben, “Bir tanrının diğer tanrılara bağışta bulunması” uygun değildir diyerek teklifi geri çevirdi.

    Büyük İskender’in Ephesos ve Artemis Tapınağında bıraktığı izler yalnızca tarihçilerin anlattığından ibaret. Bugün Türkiye’nin en çok ziyaret edilen örenyeri Efes’teki (2012’de 1.888.173 ziyaretçi) Artemis Tapınağından geriye kalan, sadece ayağa kaldırılmış tek bir sütun.

    PRİENE (GÜLLÜBAHÇE) MİLETOS (MİLET) DİDYMA (DİDİM)

    Denizde kaybetmedi karada kazandı

    İskender Efes’ten sonra güneye doğru yoluna devam etti. Priene (Güllübahçe) kenti savaşmadan teslim oldu. Kentteki Athena Tapınağından -vaktiyle- çıkarılan ve bugün British Museum’da bulunan bir kitabede şöyle yazar: “Kral İskender bu tapınağı Athena Polias’a ithaf eder”.

    Buraya 15 km. mesafedeki Miletos’ta ise durum farklıydı. İyonya’nın önemli liman kenti Milet, Pers İmparatorluğunun stratejik merkezlerinden biriydi. Şehirdeki Pers kuvvetleri, donanmanın yardımlarına geleceği umuduyla İskender’e direndi. Ama İskender’in küçük donanmasının liman girişini Perslerden önce tutması, kara ordusunun taarruzları ve etkili kuşatma makineleri sayesinde Miletos düştü.

    İskender Kıbrıslı ve Fenikelilerden oluşan Pers donanmasına karşı denizde etkili olamayacağını biliyordu. Ayrıca denizde kaybedeceği bir savaş şanına leke sürebilirdi. Dolayısıyla limanları karadan ele geçirerek Pers donanmasını etkisiz ve işlevsiz hale getirmeyi planladı ve başardı. Bu doğrultuda da artık ihtiyaç duymadığı kendi donanmasını lağvetti.

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi

    2500 YILLIK KUTSAL YOL

    İskender ve askerlerinin, Miletos-Didyma arasında yürüdükleri kutsal yolun bir bölümü bugün hala duruyor. Onlar geçerken yolun üzerinde gördükleri Brankhid heykelleri (üstte), bugün İstanbul Arkeoloji Müzesinde ve British Museum’da sergileniyor.

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi

    HALİKARNASSOS (BODRUM)

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi

    Bodrum cenneti cehennem gibiydi

    Perslerin kontrolündeki Ege limanlarının en önemlisi, Karya bölgesinin başkenti Halikarnassos’du (Bodrum). Antik çağdaki görkemli surlarının kalıntıları bugün de görülebilen şehrin savunmasını, Pers İmparatorluğu’na bağlı Yunanlı komutan Memnon üstlenmişti. İranlı, Yunan ve Karyalı askerlerden oluşan savunma birlikleri de satrap Orontobates komutasındaydı.

    Halikarnassos kuşatması karşılıklı taarruzlarla çok çetin geçti. Büyük İskender ve ordusu, hemen şehrin girişinde mukavemet eden bir grupla karşılaştı. Güçlü Makedon ordusu direnişçileri ezdi geçti, durdu. Kuş uçuşu 500 metre mesafede bir hendeğin ardında tahkim edilmiş ana savunma surları ve ardındaki şehre bakan Büyük İskender, Halikarnassos’u kuşatıp nasıl ele geçirebileceğinin hesabını yaptı.

    İskender’in taarruzları üzerine şehri ateşe veren savunmacılar, bugün yerinde Bodrum Kalesinin bulunduğu ve o çağdaki öncülü bir ada üzerinde kurulmuş kale ile Salmakis Burnunda (Bardakçı) bulunan kaleye sığındılar. Şehri ele geçirip kendine bağlayan İskender, şehre satrap olarak kral Mausoleos’un (Halikarnassos’a dünyanın yedi harikasından biri olan Mausoleum’u yaptıran) kızkardeşi Ada’yı atadı. Kuşatma sırasında Myndos (Gümüşlük) şehrine gidip burayı da ele geçirmeye çalışan İskender başarılı olamadı.

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi
    İskender şehri ele geçirdikten sonra, yönetici olarak kral Mausoleos’un kızkardeşi Ada’yı atadı. Kraliçe Ada’nın gerçek iskeleti ve bu istekelet üzerinden yapılan modelleme bugün Bodrum Sualtı Müzesinde.

    THE MARMARA’DAN İDARE ETTİ

    Bodrum’u kuşatan İskender, bugün The Marmara Otelinin bulunduğu yerden şehre bakmış ve askerlerini yönetmişti. Şehri savunanlar kıyıya doğru çekilmiş, kenti tamamen ateşe vererek, şimdiki kalenin bulunduğu yerde tekrar mevzilenmişti.

    TELMESSOS (FETHİYE) KSANTOS (KINIK)

    LETOON PATARA PHASELİS

    PERGE (AKSU) ASPENDOS (BELKIS)

    SİLLYON – SİDE TERMESSOS

    SAGALASSOS (AĞLASUN)

    ASKANİA (BURDUR GÖLE) KELAİNAİ (DİNAR)

    Side hemen teslim oldu Termessos kafa tuttu

    İskender’in bundan sonraki amacı kıyı kentlerini ele geçirerek Likya ve Pampilya’ya yönelmekti. Telmessos (Fethiye), Pinara (Minare köyü), Ksantos (Kınık), Patara ve pek çok küçük kent savaşmadan İskender’e teslim oldu. MÖ 334 yılı bitip 333 yılı başlarken, İskender ve ordusu Phaselis’te idiler. Genç fatihin bugünkü Kemer yakınındaki antik kentte uzun süre kaldığı bilinir. Bu cennet köşede büyük ihtimalle hem planlarını gözden geçirmiş hem de tatil yapmıştı!

    Daha sonra ordusunu iç bölgelere doğru yürüyüşe geçirdi. Askerleri dağ yollarından yürürken, kendisi yol olmayan kıyılardan Antalya yakınlarındaki Perge (Aksu) şehrine geldi ve ordusuyla tekrar buluştu. Pamfilya bölgesindeki Aspendos (Belkıs) ve Side karşılarındaki orduyu görünce boyun eğdiler. Burada bir tek Sillyon (Serik kuzeybatısında) şehri İskender’e teslim olmadı. İskender de burada bir kuşatma savaşı ile zaman kaybetmek istemedi.

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi

    Side’den geriye dönerek, bugünkü Korkuteli üzerinden kuzeye, Pisidya’ya doğru yürüşe geçen İskender ve muzaffer ordusu, bu bölgenin savaşçı halkının yaşadığı dağ şehirlerinden birinde belki de en önemli başarısızlığını yaşadı.

    Gerçi daha önce de Myndos ve Sillyon’u alamamıştı ama, bunun pek üzerinde durmamıştı; zira onlar hem küçük hem de maliyetli bir kuşatmaya değmeyecek kadar önemsiz yerleşimlerdi. Ama bugün Türkiye’deki en etkileyici antik yerleşimlerden birisi olan Termessos, dağın tepesindeki stratejik konumunu iyi kullandı ve İskender’in kuşatmasına direndi.

    Morali bozulan İskender bunun üzerine daha kuzeyde bulunan Sagalassos’a (Burdur, Ağlasun) yöneldi. Bu kent de coğrafi konumuna ve savaşçı halkına güveniyordu ama, Makedon savaşçıların zaferine engel olamadı.

    SUR HÂLÂ AYAKTA

    MÖ 333’te Gordion’a gelen Büyük İskender, “Asya’nın düğümü”nü keserek çözdü. Makedon Fatih 2347 sene önce buraya ulaştığında, bugün hala ayakta olan şehir surları onu karşılamıştı.

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi

    Çözemediği düğümü kesti efsaneye efsane ekledi

    Askania (Burdur) gölü ve Kelainai (Dinar)’dan geçen İskender ve ordusu eski Frigya krallığının başkenti Gordion’a (Yassıhöyük) ulaştı ve bahar ayları gelene kadar burada konakladı. Büyük İskender Gordion’da Makedonya’dan yola çıkmış 5 bin civarında taze kuvvetleri ile buluştu, Atina’dan gelen elçileri kabul etti. Efsaneleşmiş “Gordion düğümü” olayını Arrianus şöyle anlatır:

    “Kral Midas’ın çağlar önce Gordion akropolüne bıraktığı arabanın boyunduruğunu arabaya bağlayan düğümü çözecek kişi Asya’nın efendisi olmaya yazgılanmıştı. İp kızılcık ağacı kabuğundan yapılmış ve düğüm öylesine kurnazca bağlanmıştı ki, kimse nerede başladığını ve nerede sonlandığını göremiyordu. İskender düğümü nasıl çözeceğini bulamadı, ama gene de onu olduğu gibi bırakmayı istemiyordu. Çünkü başarısızlığı halk arasında rahatsızlıklara yol açabilirdi. Bundan sonra ne olduğu konusunda anlatılanlar değişiktir. Kimileri düğümü kılıcının bir vuruşuyla kestiğini ve ‘şimdi çözüldü!’ dediğini söyler…”

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi
    İtalyan ressam Giovanni Paolo Panini’nin 1718 tarihli eserinde, İskender, bir türlü çözülemeyen meşhur Goridon düğümünü kılıcıyla kesiyor.

    Barry Strauss’un dediği gibi “Gordion düğümünü çözen kişinin hamlelerinde yavaş ve temkinli olmaya tahammülü yoktu. İskender sürekli ileriye doğru giden bir genç kahramandı. Ama bu yalnızca bir mitti.”

    Kahinlerin de öngördüğü şekilde, İskender gerçekten Asya’nın efendisi oldu; ancak imparatorluğunun ömrü de, bulduğu kestirme çözüm gibi kısa sürdü.

    Düşmanlarını kaçırttı, Tarsus Çayında üşüttü

    Gordion’dan Ankyra’ya (Ankara) hareket eden İskender, Kapadokya’dan geçerek Kilikya Kapıları’na ulaştı (Gülek Boğazı). Orta Anadolu’dan Doğu Akdeniz’e en uygun geçit yeri olan bu dar kayalıkları korumakla görevli Pers askerleri İskender ve ordusunu görünce kaçtılar. Toroslar’dan aşağı Tarsus’a indi. Komutanlarından Parmenion’u ordunun bir bölümü ile güneydoğuya, bugünkü Amik ovasına açılan geçit olan “Suriye Kapıları”na gönderdi (Belen Boğazı).

    Bugün Pozantı – Tarsus – Mersin otoyolunda seyreden ağır vasıtalar, Büyük İskender ve ordusunun da geçtiği Gülek Boğazı’nda virajı dönerken yavaşlıyor. Serin bir yaz gecesi, Boğazı tutan Pers muhafızları Büyük İskender’in kudretinden korkup kaçmışlardı. Ertesi gün virajlı yollardan geçip Çukurova’ya (Ovalık Kilikia) inen genç Makedon kralı, sıcaktan bunalıp ferahlamak isteyince Kydnos nehrinde (Tarsus Çayı) yüzme molası verdi. Hemen ardından nehrin aşırı soğuk sularından şifayı kaptı ve hayatından ümit kesilecek kadar hastalandı. Daha sonra ise Philipos isimli genç bir hekimin hazırladığı iksirle iyileşti.

    KİLİKYA KAPILARI (GÜLEK BOĞAZI)

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi

    TARSOS (TARSUS)

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi

    GEÇİŞ RAHAT, GİRİŞ TEHLİKELİ

    İskender’in Gülek Boğazını rahatlıkla geçtiği yerden bugün otoyol geçiyor (üstte). Girip üşüttüğü için ağır hastalanmasına yol açan Tarsus Çayı önüne ise uyarı levhası konmuş!

    SOLOİ (VİRANŞEHİR)

    Savaştan önce dinlendi eğlenceler düzenledi

    Sağlığına kavuşan Büyük İskender Soloi’de (Viranşehir, Mersin) konakladı ve sağlık tanrısı Asklepios’a kurbanlar sundu; tören alayı düzenleyip eğlenceler tertip etti. Buradan dağlardaki Kilikya yerleşimlerine akınlar düzenledi. Ceyhan nehri ağzındayken, Pers kralı Darius ve 100 bin kişilik ordusunun kapılarından geçtiği Kilikia’ya iki günlük mesafede olduğu, Amik ovasında tertiplendiği haberini aldı, hemen savaş konseyini topladı. Tarsus ve Soloi’de sağlık sebebiyle (veya keyfinden) uzun süre kalan Büyük İskender’i muharebe için en uygun yer olan Amik ovasında bekleyen Darius, danışmanlarının bütün ısrarına rağmen genç Makedon kralın peşine düşmeye kalkınca savaşın kaderi değişti.

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi

    TARİHSEL MUTLULUK

    Soloi’de bugün de neşe var. Roma dönemi kalıntıları üzerinde akşam güneşinin tadını çıkaran kadınlar.

    İSSOS (DÖRTYOL) PAYAS

    Dar alanda avlanan Persler

    İskender’in 40 bin kişilik ordusu önce İssos (Dörtyol yakınları) şehrinde konakladı. Güneye yönelip, o zaman henüz kurulmamış olan, daha sonra adını taşıyacak Alexandria ad Issum (İskenderun) şehrinin kuzeyinden, Myriandros şehrine geldiler. Amacı, Belen geçidinden geçip Darius’un ordusu ile Amik ovasında karşılaşmaktı. Eğer bu ger- çekleşseydi savaş arabaları ve süvarileri bulunan 100 bin kişilik Pers ordusu, Amik ovasının düz ve geniş alanlarında çok daha iyi manevra yapıp İskender’in sayıca az kuvvetlerini kuşatıp yok edebilecekti. Ama Darius danışmanlarının kurbanı olacak; İskender’i aramak için kuzeye hareket edecek ve meydan savaşında avantajlı olacağı alanı terk edecekti.

    1-2-826x1Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi024

    Pers ordusunun konumunu öğrenen İskender, ordusunun cephesini kuzeye yöneltti ve Pinaros (Payas) çayının Amanosların dik yamaçlarından ovaya inip Ak- deniz’e karıştığı çok dar bir mevkide, çayın güney kıyısında savaş tertibi aldı. Bu dar alandaki muharebede Persler süvari ve savaş arabalarını etkin bir manevra ile kullanamadılar. İskender çatışmaların en kritik anında, seçkin süvariler ile Payas çayının doğusundaki yamaçlardan nehrin karşı tarafına geçerek direkt düşman karargahına taarruz edince Darius kaçtı; lidersiz kalan ordusu da Makedon askerleri tarafından biçildiler.

    İssos zaferi sonrası , İskender’in hem Batı’nın hem Doğu’nun hakimi olmasının yolu açıldı. Muzaffer komutan Hindistan’a dek uzanan fetihlerine devam edecekti.

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi

    PERSLERİM AĞA DÜŞTÜĞÜ YERDE

    İssos Savaşında dökülen kanın aktığı kıyılarda, bugün ağır sanayinin faaliyet gösterdiği Payas Çayında, gençler -belki de Antiokhus kumandasında bir askerin okunu attığı yerde- serpme atıp balık avlıyor. Arka planda savaş coğrafyası.

    Zülkarneyn efsanesi ve ‘Müslüman İskender’

    NECDET SAKAOĞLU

    İlk Batı-Doğu imparatoru İskender’le (öl. MÖ 323), Hicaz-Arap dünyasında yeni bir dinin müjdecisi olan Hz. Muhammed (öl. 632) arasındaki zaman 955 yıl. İskender pagan, hatta tanrıyım demiş. Ortamı ve yaşantısıyla İslamiyet-Arabistan arasında ilgi kurulamaz. Öyleyken, İslâm dünyasındaki yeri peygamberlik düzeyinde. İskender ve Zülkarneyn’i, Doğu-Batı kaynaklı bilgi ve söylenceler, çözümü zor bir karmaşıklıkla sarmalamış. Kur’an’daki Kehf suresindeki Zülkarneyn’in İskenderliği, müfessir tarihçilerin yorumu. Tanrının İskender’e peygamberlik verdiğine inanan yorumcular da olmuş; Kehf Suresindeki “Dekiyâ Zülkarneyn…”, “ Dediler ki ey Zülkarneyn…” diye başlayan âyetler, peygamberliğinin kanıtları sayılmış. “Eğer peygamber olmasaydı Tanrı ona hitap etmezdi” diyenlere karşılık “bu açık hitap değildir” diyen yorumcular da var. Kaynakları, sözlü-nakilci aktarımlar olan Tâberî (öl. 923), Tarihü’l-Ümem ve’l-mülûk (Milletler ve Hükümdarlar Tarihi) adlı eserinde İskender-Zülkarneyn bahsinde şu bilgileri verir: “Bu İskender’in lakabına Zülkarneyn derler. Mağribi (batıyı) ve Maşrıkı (doğuyu) temaşa eyledi. Karn diye Arapça boynuza derler. O sebepten, cihanın bir köşesi şark bir köşesi garptır. İkisini de gördüğü için Zülkarneyn dediler. Maşrık tarafında iki dağın arasında bir set yaptı. Yecüc ve Mecüc’ü geçmekten men eyledi…”

    Zülkarneyn’i İskender diye tanımlayan Kur’an yorumcusu Kadı Beyzavî de (öl.1291) , “İskender, peygamberliği kesin olmasa da iyi bir mümin, Zülkarneyn de sıfatıydı” diyerek açık kapı bırakmış. İki cihanın hâkimiyetine ulaştığından, cihangirliğinin simgesi olmak üzere tâcında iki “karn” (boynuz) varmış, bundan dolayı “iki boynuzlu” anlamında “Zülkarneyn” denilmiş.

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi
    Boynuzlu taçla betimlenmiş İskender kabartmalı gümüş sikke, MÖ 3. yüzyıl. British Museum

    Hafid Efendi, açımlı Galatat sözlüğünde (H.1221) “Büyük bir melikin ismidir. İmanında ve doğruluğunda ittifak, nebiliğinde ihtilaf vardır. Zülkarneyn adı verilmesi bir kavmi iki defa İslâma davetinden veya başının iki yanında boynuz gibi örülmüş saçındanmış. Bir rivayette de ‘koç gibi yiğitliği’ miğferinde iki boynuzu olduğundanmış” demiş.

    Aristo’nun İskender için yazdığı öğüt kitabının Arapçası Kitâbü’r-Riyase ve fi’s-Siyase’yi, Nevâlî (16.yy) Ferruhnâme adıyla Türkçeye çevirmiş. Bu eski yazma kaynak,İskender’egiydirilenİslâmi kimlikten doğrudan söz etmemiş. Daha önemli Türkçe bir kaynak, Osmanoğullarının da ilk tarihlerinden sayılan Ahmedî’nin (öl. 1412?) İskendernâme mesnevisidir. Bu ve başka Türkçe ve Farsça İskendernâmeler, İskender’in yaşamı, savaşları üzerine kurulmuş manzum destansı eserlerdir.

  • Büyük İskender’in izinde bugünün Türkiyesi’nde…

    Büyük İskender’in izinde bugünün Türkiyesi’nde…

    MÖ 334’te Makedonya’dan 35 bin askerle yola çıktığında henüz 22 yaşındaydı. 33 yaşında öldüğünde ise, Hindistan’a dek uzanan dünyanın en büyük imparatorluğunu kurmuştu. Büyük İskender’in onsekiz ay süren Türkiye serüvenini #tarih uzmanları araştırdı; bugünkü coğrafyada onun izinden yürüdü.

    Büyük İskender'in izinde bugünün Türkiyesi'nde...

    Anadolu: Dünya fatihinin staj coğrafyası

    BARRY STRAUSS

    Büyük İskender’in, antik dünyanın o güne kadarki en geniş imparatorluğu olan Pers İmparatorluğu’nu fethetmesi MÖ 334’ten 326’ya kadar sekiz yıl sürdü. Yaklaşık Mayıs 334’ten Kasım 333’e kadar seferinin ilk 18 ayını, Anadolu’da geçirdi. Bu aylar, karada kesin sonuç verirken denizde soru işaretlerine yol açtı.

    İskender’in ordusu karadaki savaşlarda Persleri iki kez büyük bozguna uğrattı: İlki Haziran 334’te Anadolu’nun kuzeybatısındaki Granikos Nehri savaşı, ikincisi ise Kasım 333’te Suriye Kapıları denilen dağlardaki geçitte, İssos’ta oldu. Granikos (Biga) çayında, İskender Pers İmparatorluğu’nun batı Anadolu’daki satraplarından ve onlara bağlı Yunanlı paralı askerlerden oluşan bir orduyu yendi. Bu zafer sayesinde Anadolu’nun büyük bölümü önünde açılmış oldu. İssos’ta (Dörtyol) ise Pers Kralı III. Darius’un bizzat komuta ettiği çok daha geniş bir düşman ordusunu yendi; bu zafer de Suriye’nin, ardından Pers İmparatorluğu’nun Mezopotamya’nın batısında kalan diğer topraklarını açtı.

    Deniz seferi daha zor oldu. İskender’in donanması, çok daha fazla gemiye ve Rodoslu Memnon gibi eşsiz bir Yunanlı amirale sahip olan Pers deniz kuvvetleriyle yenişemedi. Bunu bilen İskender tam olarak güvenemediği müttefiklerinden, Yunan site-devletlerinden oluşmuş donanmasını dağıttı. İskender’in stratejisi, düşman donanmasını donanma üslerini kullanmalarına izin vermeyerek karada yenmek oldu. Bunu başarabilmek için gerekli kuşatma makineleri vardı. 334’te Miletos’u aldı ancak Halikarnassos’ta kısmi bir başarı sağlayabildi; kentin kalelerinden biri ve liman Perslerin elinde kaldı. Böylece Memnon kaçabildi. İskender’in şansına bu tehlikeli düşman ertesi yıl, büyük ihtimalle hastalık sonucu öldü ve böylece Yunanistan’a yönelik Pers deniz saldırısı durdu. Aksi takdirde İskender için yeni bir cephe açılacak ve onu geri dönmeye zorlayabilecekti. Ancak İskender doğuya doğru ilerlerken Pers donanması konusunda endişelenmeye devam etti. Anadolu’dan ayrıldıktan sonra 332’de Tyre (Sur, bugün Lübnan’da) önünde zor bir kuşatmaya girişmek zorunda kaldı.

    Büyük İskender'in izinde bugünün Türkiyesi'nde...

    İskender’in Anadolu’da geçirdiği aylar, Makedonya’yı terkettiğinde boşalmış olan hazinesini de doldurdu. Gittiği her yerde Pers yanlısı yönetimleri devirerek Makedonya yanlısı yönetimleri yerleştirdi ama vergi de koydu. Parasız hiçbir savaş mümkün olmadığından İskender’in Anadolu seferinin bu yönü asla küçümsenmemelidir.

    İskender’in Anadolu macerası sırf başarıdan ibaret değildi. Üç kente yaptığı saldırıları durdurarak geri çekilmek zorunda kaldı: Myndus, Termessos ve Sillyon’u alamadı. Tarsus’ta hastalandı; bir süre öleceğinden şüphelenildi, sonra iyileşti. İskender Anadolu’da ayrıca propaganda silahını kullanarak bu tür başarısızlıklardan kurtulma becerisini de gösterdi.

    Büyük İskender'in izinde bugünün Türkiyesi'nde...

    Bunun en iyi görüldüğü olay, 333 ilkbaharında Gordion’da oldu. İskender orada çözülmesi olanaksız bir düğümü çözerek Pers İmparatorluğunu yeneceği konusundaki kehaneti “doğruladı”: Düğümü kılıcıyla keserek “çözdü.” Bu olay, güçlükleri aşacak, göz kamaştıran, genç bir kahraman olarak İskender efsanesini doğurdu.

    Anadolu’dan sonra çok çetin savaşlar onu bekliyordu ama İskender’in önceki başarıları zaferinin temeli oldu.

    Çeviren: Ayşen Gür

  • Ergen Atilla’nın Roma sevdası

    Ergen Atilla’nın Roma sevdası

    Son yıllarda ülkemizin de dahil olduğu Erasmus programı çerçevesinde nice üniversiteli başka kültürlerle tanıştı, ucuz barlarda dolaştı ve katlanılması güç karaoke partilerinin ardından ülkelerine döndü. Bu değişim programları, aslında tarih boyunca hep varmış; sadece adına karşılıklı rehine demeyi tercih etmişler.

    MÖ 8. yüzyılda Çin’de farklı hanedanların prenslerini değiş tokuş ettiklerini az çok biliyoruz. Neredeyse her prens başka ülkede yetiştiriliyor. Bizde de Özal’ın prensleri vardı misal, onlar da hep başka ülkelerde yetişip öyle dönmüşlerdi. Bu geleneği Roma’da da görüyoruz. Romalılar ne zaman bir savaş kazansa, mağlup kralın oğlunu birkaç yıllığına alıyor zaten. Ha tabii şimdi tabağı boş göndermek olmaz, onlar da oğlunu aldıkları hükümdara oğluna karşılık birini gönderiyor. Bir nevi Fenerbahçe’nin Eskişehirspor’dan Alper Potuk’u alıp yerine Bienvenu’yü vermesi gibi bir şey. Ama adamlar da haklı. Roma’da o devirde kimse sultan değil, hükümdar değil. Dolayısıyla rehin aldıkları prensin yerine verecek prensleri yok.

    Ha ama Roma’da bu rehineler artık nasıl bir muamele görüyorsa, Roma’nın, “Dur şunun oğlu bir süre bizde kalsın da, oğlu bizdeyken bize saldırmasın,” dediği ülkeler dışında da daha Roma istemeden çoluğunu çocuğunu gönderenler de var. Örneğin bizim okul kitaplarının Türk, Macarların Macar kökenli olduğunu iddia edip paylaşamadıkları, diğer ülkelerinse Hun diyerek geçiştirdiği Atyani tila, tarihteki önemli değişim programı öğrencilerinden biri. Attila henüz 12 yaşındayken (ki ortalama ömrün daha kısa olduğu 5. yüzyılda bu aşağı yukarı lisans son sınıf öğrencisine denk geliyor) Hun hükümdarı olan babası onu Romalılarla imzaladığı bir barış anlaşması çerçevesinde Roma’ya göndermiş, karşılığında da Roma’dan Holosko artı Flavi- us Aetius’u almış. Gerçi anlaşmada Holosko olmayabilir esasında.

    Attila, ergenliğin doruklarındayken Roma’nın ucuz barlarında belki de karaoke yapıyordu.

    Neticede Attila arkadaş, rehin tutulduğu medeniyetin bütün artılarını eksilerini aklına yazmış. Tabii diğer yandan Roma’nın çocuğu Flavius da Hun topraklarındaki hayatı öğrenmiş. O da aynı izzet ü ikramla ağırlandığı için rehineliği hakkında Roma sokaklarında haberleri bağıran tellâllara yayın yasağı konulduğunu sanmıyorum.

    Ha tabii bu iki genç de ülkelerine döndükten sonra Erasmus yıllarını unutmamış. En azından Attila öyle gözüküyor zira artık Roma’nın nesi hoşuna gittiyse ülkesinde başa geçince hemen savaş açmış Roma’ya. E Roma ne yapsın, elinde Hunları bilen kim varsa ordunun başına geçirmiş ve o da tahmin edebileceğiniz gibi Flavius olmuş. Avrupa tarihinin en enteresan karşılaşmalarından birinde iki orduyu, zamanında değiş tokuş edilmiş bu iki genç yönetmiş. Neticede ikisi de bir türlü yenişememiş ama konumuz da bunların yaptığı savaş değil zaten.

  • Oğuzlarda batırak sözcük anlamı mızrak

    Oğuzlarda batırak sözcük anlamı mızrak

    Kelimenin aslı Türkçe mızrak anlamındaki “batrak”tan (batır-ak) geliyor. Oğuzların batrak dediği kelime eski Uygurlarda, batırmak, saplamak manasında “batruk” imiş. Yani birinde işlemin adı, diğerinde işlemin aygıtıdır.

    Bayrağın Türkler tarafından kullanımı konusunda şunlar bilinir: Boy beylerinin mızraklarının ucunda kırmızı bir ipek bağlanırmış. Bu yenilen düşmanın kanıyla boyanmış bir kumaş demekti. Yaban öküzü kuyruğundan da bir parça bağlanırmış ki buna da kutar denirdi. Karahan hanları al bayrak taşır, bir mızrak ucuna bağlanan bu simgeye kimi boylar da “tanık,” “pekçem” (perçem); mızrağa bağlanmış at kuyruğuna “tuğ;” ince uzun ipek kumaş şeritlere “yalav” (aleve benzetilerek) derlermiş.

    Osmanlı Devleti’nde bayrak kullanımı konusunda farklı kaynaklardan bilgilere sahibiz. Örneğin Selçuklu sultanının Osman Gazi’ye gönderdiği alametlerden birinin beyaz bayrak olduğu biliniyor. Âşıkpaşazade ise 15. yüzyılda bir kırmızı bayraktan söz ediyor ki, bu Akşehir’de dokunmuş.

    Bayrakta ay yıldız simgesi III. Selim devrindedir (1789- 1807). O dönem bayraklarında sekiz köşeli yıldız kullanılıyordu. Kulelere ve hükümet binalarına ilk kez ay yıldızlı bayrak çekilmeye başlanması II. Mahmud (1808-1839) zamanındadır. II. Mahmud bir yandan da kaldırttığı yeniçerileri hatırlattığından “bayrak” kelimesini yasaklatmış, “sancak” demişti. Fakat bayrak ve sancak birlikte yaşadı. 19. yüzyıl ortalarında al yıldızlı bayrak resmî Osmanlı simgesi oldu. Sultan Abdülmecid yıldızı beş köşeliye çevirdi. Abdülaziz ise yıldızın ortasına tuğrasını koydurdu. Rengi vişne çürüğü oldu. 1922’de saltanatın ilgasından sonra halifeye mahsus bir sancak kabul edildi ve saltanat bayrağı kaldırıldı.

    1930’ların ilkokul okuma kitabındaki “Anam gibisin bana/Selam bayrağım sana/ Dalgalan kana kana/Selam bayrağım sana” dörtlüğü bu çizimle kullanılmıştı.

    PARALEL TARİH

    1634 IV. Murad içki yasağı ilan edip Osmanlı ülkesinde meyhaneleri yıktırdı. Fransa’da büyücülükle suçlanan papaz Urbain Grandier diri diri yakıldı.

    1789 III. Selim osmanlı tahtına çıktı. Joseph Ignace Guillotin “acısız idam makinesi” olarak lanse ettiği icadını Fransız meclisine sundu.

    1870 Klasik Türk musikisinin büyük bestekarı Zekai Dede Efendi ilk ilahisini besteledi. Richard Wagner’in Die Walküre operası ilk kez Münih’te sahnelendi.

    1892 Kansas’ta bir banka soygunu sırasında Dalton çetesinin beş üyesinden dördü öldürüldü. Buenos Aires’te dünyanın ilk parmak izi bürosu açıldı.

    1967 Seri üretilen ilk Türk otomobili Anadol piyasaya çıktı. NASA, Ay üzerindeki güvenli iniş bölgelerini saptamak amacıyla Lunar Orbiter 3 uydusunu uzaya fırlattı.

    1982 Michael Jackson bugün dünyanın en çok satan albümü olan Thriller’ı piyasaya çıkardı. Yılmaz Güney 12 Eylül rejimi tarafından Türk vatandaşlığından çıkartıldı.

  • ‘Başlığ’ın başına gelenler

    ‘Başlığ’ın başına gelenler

    Bugünkü Türkçe dışındaki Türk dillerinde, başlık (başlığ) kelimesi lider, başta giden önder anlamındadır. Sonradan başlığın altındaki lider gitmiş, kafaya takılan nesne kalmıştır. Bir otorite sembolünün etimolojik hikayesi…

    Başlık deyince aklımıza bebek veya çocuk başlığı gelir. Yetişkin bir insan “başlığımı giydim” demez, “şapkamı giydim, takkemi taktım veya başımı örttüm” der. Yani yetişkin bir kişinin başına ne tür bir şey taktığını belirtmesi gerekir. Bebek veya çocuğun toplumsal statüsü olmadığından, onlar için genel bir terim olarak başlık kullanılır. Bazen de tarih kitaplarında genel bir terim olarak o dönemin başlıklarından söz edilir.

    Tarihte ve bugün Türkiye dışındaki Türk dillerinde başlık kelimesi, daha ziyade “başta giden önderler” için kullanılır. Bu önderlerin başlarına giydiklerine ise genel bir ifade ile “baş giyim” denir; sonra bunun kalpak mı, telpek mi, börk mü olduğu veya keçeden mi, ipekli kumaştan mı, kürkten mi yapılmış olduğu belirtilebilir. Emel Esin, “Bedük, Börk” makalesinde (1970), tarihsel kaynaklarda başa giyilen nesneler hakkında verilen bilgileri ayrıntılı bir şekilde ele almakta ve bunları şekillerle göstermektedir. Başa giyilen nesneler mevki, rütbe belirttiği için çok önemli olmuş ve hepsine ayrı ayrı bir isim verilmiştir.

    Moğolcada ise durum farklıdır: “terigün” baş anlamına gelirken “terigüten” yani başlı/başlık kelimesi, lider, önder anlamı taşır. Başa giyilen nesne ise 13. yüzyılda “maqalai” iken daha sonraki yüzyıllarda metatesis ile “malaqa/malağay” olmuştur. Halbuki Osmanlı Türk.esinde ve bugünkü Türkçe dışındaki Türk dillerinde başlık lider anlamındadır, bizdeki başlık herhalde liderin başındakiyle ilişkilendirilmelidir. Sözcüğün Türkiye Türkçesinde ancak bu son anlamda görülmesi düşündürücüdür. 1928’de yayımlanan Hüseyin Kâzım’ın Büyük Türk Lügati’nde başlık kelimesi Osmanlı Türkçesinde değil de Azeri ve Çağatay’da lider anlamında veriliyor. Birkaç sayfa süren “baş” ile ilgili ifadeler daha çok “baş vurmak, baş kaldırmak, ele başı” gibi lider olmayan kişilerin yapacağı işlemler gibi g.züküyor. Bu durum bize Orhun Kitabelerinde “dizlilere diz çöktürdük” ifadesini hatırlatır: “başlığığ yüküntürmiş, tizligig sökürmüş”

    'Başlığ'ın başına gelenler

    Genellikle “başlığığ/başlıgıg” ifadesi, “başlılara boyun eğdirdik, dizlilere diz çöktürdük” diye anlaşılmıştır. Öte yandan böyle bir anlayış insanın aklına başsızlar ve dizsizler kimdi sorusunu getirmektedir. Bazen buradaki sözcükler “mağrur ve gü.lü” şeklinde algılanır. Orada başlık/başlığ sözü ile liderler kastedilmiş olmalıdır. Bu pasajı “liderlere boyun eğdirdik, liderlere bağlılıklarını diz çökerek gösterenlere diz çöktürdük” mealinde anladığımız zaman, olayı tarihsel bağlam içine oturtmamız mümkün olmaktadır.

    Çinggis Han oğulları arasında hangisinin kendi yerine geçeceğini konuştuğu ortamda, “maqalai işlerine Ögedey bakacak” demiştir. Genellikle buradaki maqalai, “şapka, kep” gibi terimlerle İngilizceye çevrilmiş ve kelimenin otorite sembolü olduğu belirtilmiştir. Ancak 13. yüzyılda, daha sonra sadece baş giyim şeklinde kullanılan maqalai kelimesinin Türk.edeki gibi lider anlamını taşıdığını görmek mümkündür. Demek Moğolcada da maqalai, Türkçedeki başlık gibi hem lideri hem de o liderin giydiği başlığı ifade ediyordu. 

    Sonradan sanki başlığın altındaki lider gitmiş, sadece başlık kalmıştır. Burada kavramsal ve soyut bir terimin işlevini yitirmesiyle somutlaşmasına şahit oluyoruz. Benzer bir durum Türkiye Türkçesi için de varit görülüyor. Moğolların Lamaist Budizm tesiri altına girmeleriyle önderler hakkındaki fikirlerinde değişiklik olmuştur: Önderler artık başlık değil, bilakis çıplak başlı rahiplerdir. Türkiye’de de Osmanlı İmparatorluğu yapısında “başlığ” gitmiş, başlık kalmıştır.

  • Geleneği sahici kültürü yapay

    Geleneği sahici kültürü yapay

    Arapça olan biat sözcüğü, ‘bey’ kökünden türetilmiştir. Kişinin bütün işlerini, hukuksal haklarını birine devretmesi (satması, bırakması) demektir. ‘Biat kültürü’ ise son yıllarda oluşturulmuş yapay bir kavramdır, cumhuriyet ve demokrasinin özüne aykırıdır.

    Biat geleneğinin Hz. Peygamber’in vefatında halifenin kim olacağı tartışmasıyla başladığı ileri sürülür. İbn Haşim’in naklettiğine göre, Hz. Ömer, Hz. Ebubekir’e “Ey Ebubekir elini aç, dedim, açtı; ben biat ettim” dediğini aktarır. Biat, sonraki Emevi ve Abbasi halifeliklerinde, İslâm devletlerinde bu başlangıçla kurallaşmıştır.

    Osmanlı Devletinde biat, tahta çıkan padişaha tam bağlılık anlamında, temel bir yasa ve törensel bir sergilemeydi. Bu geleneğin en geç Fatih’in ölümü (1481) sonrasında II. Bayezid’in tahta geçmesiyle başladığı söylenebilir. Bursa’da ve Edirne’de tahta geçen ilk beylere biat konusunda ise yeterince bilgi yoksa da minyatür mecmualarında bunların cülus törenlerini gösteren resimler vardır. Ancak II. Bayezid’den, son padişah Vahideddin (1918-1922) ve Halife Abdülmecid Efendi’ye (1922- 1924) kadar biat – cülus törenlerinin aksatılmadığı biliniyor.

    Geleneği sahici kültürü yapay
    II. Murad’ın (1402-1451) cülusunda yeniçeri ağası padişahın eteğini öperek biat ediyor.
    Padişah’ın Portresi, 2000

    II. Selim’den (1566-1574) başlayarak iki ayrı tören yapıldığı, ilkine “İç biat” veya “Biat-ı has;” ikincisine ise “Umum biatı” denildiği de biliyor. Yeni padişah, önce Has Oda’da veya Mermerlikte tahta oturarak Enderun ve Harem ağalarının iç biatlarını kabul ederdi. Ardından Enderun avlusuna açılan Babüssaade’de kurulan altın tahta oturu, bu sırada Galata ve Kız kulelerinden toplar atılarak umum biatı (cülus) halka duyurulurdu.

    Tahta önce nakîbü’l eşrâf efendi veya padişahın hocası yaklaşıp dua eder, sonra sırasıyla saraydaki şehzedeler ve Kırım Hanının yetişkin oğulları; en küçük rütbeliden sadrazama kadar devlet erkânı biat ederdi. Sadrazamın üç adımda bir yere diz çökerek yeri ve en son padişahın ayağını öpmesi kuraldı. Bu törene Arapça “oturmak” anlamında “Cülus”, “Calis-i taht olmak”, “İclas-i hümayun” da denirdi.

    PARALEL TARİH

    Barbaros, 1543’te Fransa’nın güneyindeki Nice’i kuşatırken Kopernik, evrenin merkezine Güneş’i koyan kitabını yayımladı.

    Avrupa’nın en eski üniversitelerinden Montpellier Üniversitesi (Fransa) Papa IV. Nicholas’ın emriyle 1289’da kurulduğunda, Osmanlı Devleti’nin kurulmasına 10 yıl vardı.

    Tüm zamanların en çok satan bilgisayarı Commodore 64’ün 595 dolar fiyatla piyasaya sürüldüğü 1982 yılında, Banker Kastelli olarak tanınan Cevher Özden, İsviçre’ye kaçtı.

    Victor Hugo, Notre Dame’ın Kamburu’nu yazdığı yıl Belçika, türlü değişiklerle bugün hâlâ yürürlükte olan 1831 Anayasası’nı ilan etti.

    Modern bankacılığın temeli sayılan Medici Bankası Floransa’da kurulduğu 1397 yılında Kore’nin bugün dahi kullanılan alfabesinin kurucusu reformcu lider Sejong doğdu.

    Çin’de Tang Hanedanı hükümdarlığı sırasında ilk defa kağıt paranın kullanıldığı 7. yüzyılda Mısırlı Kallinikos’un Bizans’a taşıdığı formül, büyük bir askerî üstünlük getirdi: Rum Ateşi.

    Geleneği sahici kültürü yapay
    Barbaros Hayrettin Paşa.