Kategori: Uygarlık Tarihi

  • Kula’da en eski alet, Nevşehir’de dev yeraltı şehri

    Kula’da en eski alet, Nevşehir’de dev yeraltı şehri

    #tarih Ocak sayısında 2014’ün en önemli 11 arkeolojik keşfini listelemişti. Yılın son günlerinde Nevşehir’de ve Manisa’nın Kula ilçesinde yapılan keşifler, geç de olsa bu listeye girmeyi kesinlikle hak ediyor.

    Aralık ayının son günlerinde Anadolu coğrafyasında yapılan iki keşif, sadece Türkiye değil, dünya ölçeğinde büyük ses getirdi. Biri Nevşehir’de diğeri Gediz Nehri yatağındaki keşifler, #tarih’in Ocak sayısında yayınladığı “2014’ün en önemli arkeolojik eserleri listesine” girmeyi birkaç günle kaçırdı.

    Manisa’nın Kula ilçesinde, Gediz Nehri’nde bulunan beş santimetrelik bir taş, ilk insanın Afrika’dan Avrupa’ya yolculuğu konusunda çok önemli bir bilgi sağladı. Harran Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Tuncer Demir ile Hollanda ve İngiltere’den bilim insanlarının oluşturduğu araştırma grubu, Anadolu’da 1,2 milyon yıllık olduğu saptanan insan yapımı en eski taş aleti buldu. Keşfe dair hazırlanan makale ise Quaternary Science Reviews dergisinde yayınlandı.

    Kula'da en eski alet, Nevşehir'de dev yeraltı şehri
    NEVŞEHİR – YERALTI KENTİ

    Makalede taşın 1,24 milyon yıllık olduğunun sanıldığı ve 1,17 milyon yıl önce lav akıntılarıyla üzerinin örtüldüğü aktarıldı ve kuvars taşından yapılma aletin, ağır bir nesne kullanılarak şekillendirildiği kaydedildi.

    #tarih Yayın Kurulu üyesi ve İstanbul Üniversitesi Arkeoloji bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Şevket Dönmez keşfe dair şu yorumu yaptı: “İnsanlık tarihindeki başlangıçların en radikali, insanın insan öncesi atalarının insan haline geldiği ilk başlangıç noktasıdır. Alt Paleolitik Çağ (2,5 milyon – MÖ 80.000) denilen bu dönem aynı zamanda insanlık tarihinin en uzun, gelişimin en yavaş olduğu süreçtir. Türkiye’de Alt Paleolitik Çağ ’a ait çok fazla sayıda bulguya rastlanılmamış oluşu, bu dönemin günümüze olan uzaklığı ile doğru orantılıdır. Bu bağlamda Gediz Nehri yatağında keşfedilen taş alet, Türkiye tarih öncesi insan hareketlerinin güzergahını çizme noktasında oldukça büyük önem taşımaktadır. Alt Paleolitik Çağ’da Boğazlarda kara geçişleri olduğunun bilinmesi homo erectus (dik yürüyebilen) insan türünün Afrika’dan başlayan yolculuğunun Avrupa’ya kuzeybatı Anadolu üzerinden yapılmış olabileceğini göstermektedir”.

    Kula'da en eski alet, Nevşehir'de dev yeraltı şehri
    Belki de dünyanın en büyüğü TOKİ’nin dönüşüm projesi yürüttüğü bölgede ortaya çıkan yeraltı kentinin, 7 kilometrelik bir tüneli var. Kentin, benzerlerinin en büyüğü olabileceği sanılıyor.

    Nevşehir’deki buluntuysa, bir şehirleşme projesiyle başlayan sürecin sonunda tamamen sürpriz bir şekilde ortaya çıktı. Toplu Konut İdaresi Başkanlığı (TOKİ) 2005’te bir süre önce Nevşehir Kalesi ve çevresinde, kentsel dönüşüm çalışmalarına başlamıştı. Yaklaşık 1.500 yapı yıkıldı, proje boyunca 90 milyon lira harcandı. Ancak yıkılan yapıların yerine yeni konutların inşa edilmesi aşamasına gelindiğinde bölgede bir yeraltı kentine rastlandı. Hemen arkasından çalışmalar durduruldu, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile çeşitli üniversitelerin arkeoloji bölümleriyle temasa geçildi.

    İlk araştırmalara göre 5.000 yıllık bu yeraltı kenti 400 bin metrekarelik bir alanı kaplıyor ve 7 kilometrelik bir tüneli var. Kentin şimdiden dünyadaki örneklerinin en büyüklerinden biri olduğu düşünülüyor. Kentte kaçış galerileri, kiliseler, yaşam alanları yer alıyor. Bu bölgenin, Nevşehir’deki diğer yeraltı kentleri gibi turizme açılacağı açıklandı.

    Kula'da en eski alet, Nevşehir'de dev yeraltı şehri
    MANİSA – ANADOLU’NUN EN ESKİ TAŞ ALETİ
    1,2 milyon yaşında Manisa’da, Gediz Nehri’nde tesadüfen bulunan bu beş cm’lik küçük taşın, Anadolu’nun bilinen en eski insan yapımı taş alet olduğu anlaşıldı.

    MUHTELİF

    1- Suudi Arabistan’ın altıncı kralı Abdullah (90) ve Mısır kökenli ünlü Yunan şarkıcı Demis Roussos (68) hayatını kaybetti. 

    2- Hatay Arkeoloji Müzesi, Başbakan Ahmet Davutoğlu tarafından açıldı. Müze beş bin metrekare mozaik sergileme alanına sahip. Ayrıca Restorasyonu tamamlanan St. Pierre Kilisesi de ziyaret açıldı. 

    3- Sivas polisinin yaptığı tarihî eser kaçakçılığı operasyonunda Yunan mitolojisinde ‘Haberci tanrı’ kabul edilen Hermes’in iki bin yıllık heykelinin baş kısmı olduğu iddia edilen eser ele geçirildi. 

    4- Fetih öncesi Fatih Sultan Mehmet’in yaptırdığı Rumeli Hisarı’nda restorasyon başladı. Çalışmada, 1950’lerde Demokrat Parti dönemindeki restorasyonda tiyatro sahnesine dönüştürülen harap mescidin de yeniden inşa edileceği açıklandı.

    5- Mısır, Kahire’de evinin altını kaçak bir şekilde kazan kişi, 10 metre derinlikte Keops Piramidi’ne giden bir geçit buldu. Antik “Gize mezar kenti”ndeki üç piramidin en eski ve en büyüğü Keops’a giden bu geçit on yıllardır arkeologlar tarafından aranıyordu.

    6- Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın önemli isimlerinden Paul Revere ve Amerika’nın ‘Kurucu Babaları’ndan Samuel Adams’ın 220 yıl önce gömdüğü ve Aralık ayında bulunan zaman kapsülü açıldı. Tarihin bilinen en eski zaman kapsülünün içinden Bağımsızlık Savaşı dönemine ait eşyalar ve gazete çıktı. 

    TARİHE KALANLAR

    Charlie Hebdo’ya saldırı Fransız hiciv dergisi Charlie Hebdo’nun Paris’teki binasına 7 Ocak günü silahlı iki kişi saldırı düzenledi, 12 kişi hayatını kaybetti. Saldırganlar iki gün sonra polis tarafından öldürüldü. Derginin bastığı Hz. Muhammed karikatürleri nedeniyle gerçekleştiği iddia edilen saldırıyı El Kaide’nin Yemen kolu üstlendi. Saldırının ardından dünya liderleri Paris’teki yürüyüşe katıldı. Derginin sonraki sayısı Türkçe dahil altı dilde yedi milyon adet basıldı. 

    Nijerya’da katliam Radikal İslamcı Boko Haram örgütü, Ocak ayının ilk haftasında Nijerya’nın Baga kasabasında korkunç bir katliam gerçekleştirdi. Uydu fotoğraflarıyla bölgede yüzlerce binanın yok olduğunun anlaşıldığı katliamda, kimi kaynaklar ölü sayısını iki bin olarak aktarırken Nijerya hükümeti sayıyı 150 olarak açıkladı. 

    Yunanistan’da solun zaferi IMF kurtarma paketleri muhalifi ve ülkenin kamu borçlarının silinmesini vadeden Radikal Sol Koalisyon (SYRİZA), Yunanistan Genel Seçimini %36,3 oy ile kazandı. SYRİZA lideri Aleksis Çipras (40) koalisyonla başbakan oldu. 

    TBMM’den Yüce Divan’a ret Haklarında yolsuzluk iddiaları bulunan AK Parti’den dört eski bakanın (Zafer Çağlayan, Muammer Güler, Egemen Bağış, Erdoğan Bayraktar) Yüce Divan’a gönderilmelerine yönelik önerge TBMM’de 20 Ocak’ta oylandı ve kabul edilmedi. 

  • Kayıtsız şartsız hâkimiyet mi?

    Kayıtsız şartsız hâkimiyet mi?

    Hiyerarşilerin belirgin olduğu toplumumuzda yönetici hükmederek mevkiinin hakkını verir. Ondan beklenen de budur. Orta Asya göçebelerinde ise ‘hâkimiyeti paylaşma’ prensibi geçerlidir.

    Günlük konuşmamızda pek sıklıkla kullanılmayan hâkimiyet sözcüğü ile çoğumuz okul yıllarında Atatürk’ün “hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” ifadesiyle tanışırız. Tarih ders kitaplarının bu sözcüğü sıklıkla kullandıkları görülür. Hatta bazen bir sayfada birkaç kere geçer. Kısacası tarih hâkimiyeti sever.

    Malum olduğu üzere hâkimiyet için bir özne bir de nesne gerekir. Tarih kitaplarında özne Türklerdir; Türkler başkaları üzerinde hâkimiyet kurarlar. Nadiren de olsa “Anadolu’da Moğol hâkimiyeti” gibi deyimlerle de karşılaştığımız olur. Hâkimiyet genelde bizim tarafımızdan olumlu bir şekilde algılanır. Halbuki akraba sözcük “hükmetme”ye karşı aynı şekilde olumlu bir yaklaşım sergilenmez. Her ne kadar karşımızdakini ezsek de, “ben sana hükmediyorum”demeyiz. İlginç olan, hâkimiyet nasıl siyasi olarak güçlü ve üstün olanın tavrını sergilerse, hükmetme de kendisine hükmetmeye çalışana karşı, bireyin bireye başkaldırısıdır. “Sen bana hükmetmeye çalışıyorsun”, “benim hakkımda hüküm verme” şekillerinde karşımıza çıkar. Kısacası “hâkimiyet ve hükmetme” tasvip ettiğimiz ve tasvip etmediğimiz şekilleriyle hayatımızın bir parçasıdır.

    Hiyerarşilerin belirgin olduğu, onlara uyulmasının da beklendiği toplumumuzda üst konumda olan hükmeder veya hükmetmeye çalışır. Böylece yerini doldurmuş, mevkiinin hakkını vermiş olur. O kendisinden bekleneni yapmaktadır aslında. Bu tavrı, işyerinde, okulda ve evde aile hayatı içerisinde sıklıkla görürüz ve bizim için büyüklerine karşı saygılı davranma, erdemli olmanın bir yoludur. Büyükler, amirler de bu davranışı tasvip eder ve küçükleri veya astları için “beni sever sayar; sözümden çıkmaz” derler. Aile hayatında ise ya anne ya da baba ama ikisinden biri daha baskındır; ikisinin beraberce “hâkimiyeti paylaşarak” çocuk yetiştirdiği aileler pek nadirdir. Hâkim olan kişi sorumlulukları da yüklenir, o zaman onun hâkimiyetine karşı kimsenin söz hakkı olmaz.

    Göçebe kültürün hâkim olduğu Kazaklarda ise tamamen başka bir tavır ile karşılaşıyoruz. Bir Kazak dostum bunu şöyle ifade etmişti: “Er cigittin üç curtı bar: 1. öz curtın 2. nağaşı curtın 3. kayın curtın.” Ve açıklamıştı: “Er yiğitin, yani genç bir erkeğin üç yurdu, üç evi olur: 1. Kendi evi, yani baba, dede tarafının evi 2. Dayı evi, yani anne tarafının evi. 3. Kayın evi, yani eşinin ailesi tarafının evi. Bir genç adam bu üç ev arasında büyür, bu aileler arasında denge kurmayı öğrenir. Baba evinde kendisinden kurallara uyma ve itaat beklenir. Dayı ise genci uzaktan izler, ona ne yapacağını söylemez ama sevgi ile alternatifleri gösterir. Sonuncu ev kayınların evidir, onlarla da hep tartışılır.” Dayıların ağırlığı olduğu göçebe kabile hayatında dünür soyu yalnız akrabalığa değil aynı zamanda ittifak içinde bulunulan gruba da işaret eder. Ataerkil ve atasoylu aile düzeni içerisinde yaşayan bizler ise, “dayı mısın sen!” “dayılanmasana” diyerek, dayımız hakkında değil de, dayılık kurumu hakkında görüş bildirmiş oluruz. Geniş ailelerin varlık gösterdiği önceki dönemlerde amcalar, dedeler de söz sahibi idi. Günlük hayatımızda etkin rol oynamasına karşın, annelerin ideolojide ve dolayısıyla şecerede yerleri yoktu.

    Şimdiki modern dünyamızdaki çekirdek ailede ise, çocuk sadece anne babaya söz hakkı tanır oldu. Endüstri ve küreselleşmenin etkin olduğu dünyamızda ailelerarası dayanışma daha çok duygusal boyutlarda kaldı; ekonomik olarak iş bölümü ve dayanışmaya ihtiyaç duyulmaz oldu. Tarımsal toplumda ise imece ve aile içi dayanışma bazen miras ile perçinlenirdi ve vazgeçilmezdi.

    Göçebe toplumda hayvancılık, tabiatı icabı güç paylaşımı gerektirir. Çocuk da büyürken dayanışma ve denge kurmayı “üç yurdu” ile öğrenir. Hatta eskiden yetişen bir genç dayısının hayvanlarından bir kısmını (yeğen hakkı) gizlice alıp götürürse başarılı sayılırdı ve böylece dayısının kendi üzerindeki hakkına meşruiyet kazandırmış olurdu. Kısacası Orta Asya tarihinde görülen “hâkimiyeti paylaşma” prensibi teorik bir töre değil, hayatın içinden çıkan ve çocukluktan öğrenilen bir anlayıştı. Nasıl ki biz de bilinçli olmadan hâkimiyetle küçükten tanışıyorsak. Oysa anne babanın beraberce karar verdiği bir aile bizi daha demokratik bir topluma götürebilir.

  • Kadim Türklerden Duşakabinoğulları’na

    Kadim Türklerden Duşakabinoğulları’na

    Cumhurbaşkanlığı forsunda bulunan 16 Türk Devleti, yakın zamanda üniformalar ve canlandırmalarla resmî kabul törenlerine de yansıdı. 1969’da başlayan tartışmalar alevlenerek sürerken, tarihe bakışımızdaki zihniyet, bilimsellikten daha da uzaklaşıyor.

    KAHRAMAN ŞAKUL

    Cumhurbaşkanlığı forsu 1934’te kanunlaşır. 35 sene sonra 1969’da, Akib Özbek, Türkiye Cumhurbaşkanlığı Forsu ve Taşıdığı Anlam isimli kitabında bu yıldızların Türk devletlerini temsil ettiğini söyler ve günümüze dek bitmeyen bir tartışma başlar. Bugünse, Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı bünyesinde devlet protokolünde kullanılmak üzere eski Türk devletleri temalı bir tören kıtası oluşturma çabalarını gözlemlemekteyiz. 30 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı resepsiyonunda tarihte Türk ordularının kullandığı 21 farklı üniforma Muhafız Alayı’ndan seçilen erlerce giyilmiş ve davetlilere sergilenmişti. Daha sonra Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın 12 Ocak 2015 tarihli karşılama töreninde ‘16 Türk Devleti’ni temsilen tarihî üniformalar giydirilmiş 16 asker ‘Ak Saray’ tabir olunan yeni Cumhurbaşkanlığı konutunun merdivenlerine dizilerek değişik bir görüntü sergilediler.

    Altın elbiseli adam

    Kazakistan’ın Almatı kentindeki MÖ 4.-3. yüzyıla tarihlenen Issık kurganında muhtemelen bir Hun liderinin iskeleti, altın kıyafeti ve kılıcıyla bulunmuştu. “Altın Elbiseli Adam” bugün Margulan Arkeoloji Enstitüsü’nde sergileniyor. Oysa Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndaki “tarihî tören kıtası”nın kıyafet tasarımları bilimsel araştırmalardan nasibini almamış görünüyor.

    En son 14 Ocak 2015 tarihinde Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’in karşılanma töreninde bu giydirilmiş askerler tören kıtası olarak kullanıldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kıtanın önünden geçerken Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Bandosu’nun çaldığı müzik ise TRT 1’de yayınlanan “Ertuğrul-Diriliş” dizisinin jenerik müziğiydi. ‘Bir kısım medya’ tarafından derhal ‘Diriliş Marşı’ ilan edilen bu jeneriğin marş formuyla hiçbir alakası bulunmadığı gibi AKP’nin seçim şarkısı olarak da kullanılan meşhur “Dombra” şarkısını andırdığı da yazılıp çizildi.

    Forsun ortaya çıkış hikayesi gizemini korumaktadır. Cumhurbaşkanlığının resmî yayınları forstaki yıldızların tarihteki bağımsız 16 büyük Türk Devletini simgelediğini iddia etse dahi, “Cumhurbaşkanlığı Forsunun bugünkü biçimiyle ilk kez hangi dayanağa bağlı olarak ve hangi gerekçelerle kabul edildiği ve kullanılmaya başlanıldığına ilişkin resmi bir kayıt ve belge saptanamamıştır” demek suretiyle kendisiyle çelişmektedir.

    Resmî törende alternatif tarih! Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı karşılamasında, Muhafız Alayı’na bağlı askerler 16 Türk Devleti’ne ait “üniformalar”la poz verdi. Yukardan ikinci sırada temsil edilen Altın Orda devletine ait kıyafet, bornoza benzetilerek sosyal medyadaki “Duşakabinoğulları” esprisinin kaynağı oldu.

    Atatürk’ün talimatı mı?

    Halen kullanılmakta olan forsa benzer bir flama Mustafa Kemal’in 1922’de İzmir’e girerken otomobiline çekilmişti. 29 Mayıs 1936 tarihinde ise Türk Bayrağı Kanunu ve 14 Eylül 1937 tarihli Türk Bayrağı Nizamnamesi ile mevcut fors yasal bir çerçeveye kavuşturuldu.

    İstanbul Deniz Matbaası baş ressamı Hüsnü Tengüz’ün oğlu Ahmet Tengüz, dönemin Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer’e konuya ilişkin bir mektup yazarak forsun üzerindeki armayı babasının tasarladığını iddia etmiştir. Buna göre, Hüsnü Tengüz, Atatürk’ün talimatı üzerine armayı bir gecede çizmişti. 1950’de vefat eden Tengüz tasarımındaki güneş ve yıldızların ne anlama geldiğini anlatmadığı için konu muallakta kalmıştır.

    Fevzi Kurtoğlu Reis-i Cumhur Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşadığı bir tarihte, 1938’de, forstaki güneş ve yıldızların sembolik olduğunu ifade etmişti; sol üst köşesinde “altın yaldızla 16 kıta beş köşeli yıldızın teşkil ettiği dairenin ortasında 16 şualı bir güneş motifi resmedilmiştir.” Forsun üzerinde “yüzlerce asırlardan beri Türk hükumet reislerinin sembolü olan güneşin altın ışıklarını serpmekte olduğu görülür.” Eğer forstaki arma gerçekten 16 tane Türk devletini birebir temsil ediyor olsaydı, muhtemelen en başta Atatürk, Kurtoğlu’nun bu görüşüne itiraz ederdi. Nitekim Türkçülüğün yetiştirdiği en meşhur adamlardan Nihal Atsız dahi 1969 senesine dek bu yıldızların 16 Türk devletini temsil ettiğini bilmediğini şaşkınlık ve kızgınlıkla ifade etmiştir.

    1987’de Türk Tarih Kurumu üyelerinden “16 Türk Devleti” konusunda yazılı görüş istenmişti. TTK üyesi Türkolog Bahaeddin Ögel yazılı görüşünü üst makamlara sunmuş ve bunun bir özetini de bir makale yazarak kamuoyu ile paylaşmıştı. Ögel makalesinde ‘16 Türk Devleti sembolü’ üzerine dönen tartışmalara tepki göstermiştir. Zira, “Türk milleti, uzun ve şanlı geçmişi ile birlikte, bölünmez bir bütündür ve Cumhurbaşkanlığı forsu bu birliğin sembolüdür.” Ne var ki, Ögel kendi bakış açısını temellendirirken sembolün keyfiliğini kabul eder: “16 sayısı itibaridir. Yarım yüzyıl önceki bilgiler ile Türk devletleri böyle sayılmıştı. Aslında bu sayı, devlet anlayışına bağlıdır. Beylikleri de bir devlet sayarsak bu sayı belki 200’ün üzerine bile çıkabilir… 16 Devlet’e gelince, bu da itibaridir. Atatürk çağındaki bilgi ancak bu kadardı. Önemli olan ‘Türk devletlerinin birbirinin benzeri ve devamı oldukları’dır.

    Ögel’in bu yorumu oldukça zorlamadır. Çünkü, Atatürk döneminde de Anadolu Selçukluları ve ’16 Türk devleti’ tezinde kendine yer bulamayan diğer birçok devlet Türk olarak bilinmekteydi. Fakat, Cumhurbaşkanlığı dahil tüm resmî yayınlar Ögel’in tezinin resmî söylemde kabul gördüğünün bir delilidir.

    Fevzi Kurtoğlu’nun öğrencisi Coşkun Üçok, bu tartışmalara binaen aynı sene yayınladığı makalesini “Cumhurbaşkanlığı forsundaki güneş Türkiye Cumhuriyeti’nin değil, Devlet başkanlığının sembolüdür. Çevresindeki 16 yıldız da süsten başka bir şey değildir” diyerek bitiriyordu. Kanımızca haklı olan bu görüşü daha da derinleştirmek şarttır. Tarihimizde kullanılan sancak ve bayrak formlarına şöyle bir göz attığımızda Cumhurbaşkanlığı forsundaki arma formunu açıklamak hiç de zor değildir.

    Osmanlılarda doğan güneş Abdülmecid devrindeki Arma-i Osmani, Atatürk’ün 1922’de arabasında kullandığı flama ve bugünkü Cumhurbaşkanlığı forsunda devam eden güneş ışını sembolü.

    Osmanlı güneşi

    III. Selim zamanından bu yana sancak ve bayraklarda yapılan değişikliklere rağmen padişah ve hanedana ait sancaklarda güneş sembolü mütemadiyen bulunur. Örneğin, Atlas-ı Kebir tercümesinin (1803) ilk sahifesindeki kompozisyonda tuğranın sağ üst köşesinde parlayan güneş seçilmektedir.

    Genel kompozisyon, ileride kabul edilecek olan arma-i Osmani’nin bir öncülüdür. Osmanlı sancak, arma ve forslarında güneşten etrafa serpilen şualar (ışın) şekli kullanılmıştır. Meşrutiyet ve Cumhuriyet rejimlerinin kullandığı forslarda bizim yıldız dediğimiz şekillere “şemse” denir. Kurtoğlu’nun belirttiği gibi “şems” Arapça güneş demek olduğuna göre bu şekilleri yıldız yerine güneşin serpintileri olarak yorumlamak gerekir.

    TC’nin kabul ettiği kırmızı zemin üzerine beyaz ay-yıldızlı bayrak, ilk olarak III. Selim’in modern donanmasında sancak olarak kabul edildi; Kurtoğlu’na göre ay-yıldız formunu muhtemelen III. Selim şehzadeliğinde kafes hayatı sürdüğü esnada kendi icat etmişti. Bu sancakta hilal doğan/yükselen ay formunda olduğundan yıldız hilalin soluna düşmekteydi; bu, sekiz köşeli bir yıldızdı. bu ay-yıldız formu III. Selim’in tuğrası içerisinde kullanıldığı gibi (Kostantin Kapuğdağlı’nın III. Selim portresi) toplarının namlularına de nakşedilirdi.

    Şimdiki bayrağımızın hilali, batan ay şeklinde olup, haliyle yıldız hilalin sağına alınmıştır. Abdülmecid devrinde (1844) yıldızın şuaları, yani köşeleri, kesinkes 5’e indirilerek bugünkü görünüme kavuştu. Abdülaziz ve Abdülhamit devirlerinde de hilal stilize edilerek uçları kapalı hale getirildi. Güneş ve serpintilerinden oluşan kompozisyon III. Selim devrinden itibaren birçok Osmanlı madalyasında da kullanılmıştır.

    Kazılardaki asimetrik tarih! Kuzey Batı Çin’de, Turfan bölgesi kazılarında bulunan Uygurlara ait asimetrik yay ve oklar gibi birçok arkeolojik kanıt, Türk devletlerinde kullanılan silahlara dair büyük bir kaynak yaratıyor.

    Forsu efsaneye uydurmak

    16 rakamının Türk mitolojisinde sembolik bir değeri olduğu ve bir çok Osmanlı sancağında 16 tane güneş ışını demeti bulunduğu söylenegelmiştir. Halbuki, 1978’e kadar Cumhurbaşkanlığı forsundaki güneşin 10 tane oval başlı uzun ışın demeti, 10 tane de sivri uçlu kısa ışın demeti vardı. 18 Şubat 1978’de ise belli ki artık çok moda olan 16 devlet efsanesine forsu uydurmak maksadıyla kısa ve uzun ışın demetlerinin sayısı toplam 16’ya düşürüldü ve tamamının uçları sivri (üçgen biçiminde) olarak yeniden tasarlandı.

    Bu haliyle Cumhurbaşkanlığı forsu, Osmanlılardan beri kullanılagelen sancak, bayrak, arma, fors ve madalyon biçimlerini şekil açısından takip etmek düşüncesiyle tasarlanmış görünmektedir. Zaten yukarıda değindiğimiz 1922 tarihli İzmir seyahatinde kullanılan flama da bu kompozisyonu takip eder. Nihal Atsız ‘16 Türk Devleti’ yorumunu savunanlara veryansın ettiği 1969 tarihli makalesinde tarihte en az 50 Türk devleti olduğunu iddia eder. Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü ise ’16 Türk Devleti’ tezinin ortaya atıldığı 1969’da Türk devletlerinin sayısını 113 olarak saptamıştı.

    Fevzi Kurtoğlu’nun öğrencisi Coşkun Üçok, “merhum ve maktul” ilan ettiği TTK’da 1981’de düzenlenen bir konferansta 16 Türk devletinin saptanmasındaki ölçütlerin keyfiliğini yeren bir konuşma yapar. Benzeri itirazların artması üzerine Cumhurbaşkanı Kenan Evren, TTK ve Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı’ndan görüş ister. Bu tartışmalar üzerinde Cumhurbaşkanının masasının arkasına yerleştirilen 16 Türk devletinin bayrakları oradan kaldırılır. Gene de 16 rakamı bir şekilde tabuya dönüşür. Öyle ki, Ankara Üniversitesi 1984-85 öğretim akademik yılının açılış töreninde 16 Türk Devleti başlıklı bir kitap dağıtıp KKTC’yi 16 rakamını bozmadan listeye ekleyebilmek için Batı Hun Devleti’ni listeden atar hani, sosyal medyada ‘bornozlu’ ve ‘duşakabinoğulları’ diye dile dolanan şu talihsiz siyasi teşekkül!

    16 rakamını tenkit eden bir başka Türkolog, Abdülkadir Donuk, Türk siyasi teşekküllerini imparatorluk, devlet, beylik, atabeylik, hanlık ve cumhuriyet olarak tasnif etmiş, kendi 108 devletlik alternatif listesini oluşturmuştur: 11 imparatorluk, 38 devlet, 34 beylik, 4 atabeylik, 17 hanlık, 4 cumhuriyet: Batı Trakya Cumhuriyeti, Türkiye Cumhuriyeti, Hatay Cum- huriyeti ve KKTC. Donuk’a göre 20-22 Mayıs 1985 tarihlerinde düzenlenen “Tarihte Türk Devletleri” sempozyumunda 100’ün üzerinde ‘Türk’ devleti ele alındığına göre 16 rakamında ısrarcı olmanın bir anlamı yoktur.

    Tüm bu gelişmeler ve yükselen itirazlar karşısında yasa yoluyla forsa yıldız eklemektense 16 devletlik listenin içeriğini değiştirmek yetkililerin kolayına gitmiş olsa gerek. Yetkililer, uzman görüşü alarak değişikliğe meşruiyet kazandırmak istemişlerdi. Gelgelelim görüş birliği sağlanamadığı için bu girişim sonuçsuz kaldı.

    Kim Türk, kim değil?

    Hangi devletin hangi ölçütlere göre bu listeye girmesi gerektiği tartışmanın odak noktasıdır. Örneğin Donuk, Batı Hun İmparatorluğu tabiri ile Avrupa Hun İmparatorluğu’nun anlaşıldığını hatırlatır. Listedeki Batı Hun diye geçen grubun ise Büyük Hun’un bir parçası olduğunu belirtir. Ayrıca, ona göre Altınordu aslen bir Moğol devleti olduğu için listeye hiç girmemeliydi.

    ‘16 Türk Devleti’ meselesini ele alan Üçok, kıstaslardaki muğlaklığı irdeleyen bir başka isimdir. Hanedanı Türk olup listeye giren kadar (Gazneliler) giremeyenler de vardır (Memlükler, Tulunoğulları, Akşitler). Halkı Türk olan devletlerin akıbeti de aynıdır; Altınordu listedeyken aynı durumdaki Şeybaniler, Mangıtoğulları, Hive ve Buhara hanlıkları unutulmuştur. Üstelik listede ne hanedan ne de halk bakımından Türk olmayan siyasi teşekküller bulunmaktadır; Avarlar, Avrupa Hun ve Ak Hun devletleri bunlardandır.

    Altın Orda doğrusu burda Arkeolojik verilere uygun yapılmış, Altın Orda Hanlığı’na bağlı savaşçı çizimi, 14 yüzyıl. Tataristan Müzesi Koleksiyonu’ndan.

    Anadolu Selçuklu yok

    Tuhaftır ki, Türk-soylu hanedanların yönettiği ve halkın önemli bir bölümünün Türk olduğu bazı ülkeler ise tamamen görmezden gelinmiştir. Bu siyasi teşekküllere örnek olarak Anadolu Selçukluları, Akkoyunlu, Karakoyunlu, Anadolu beylikleri ve Safeviler verilebilir. Üçok ayrıca, devamlılık açısından bakıldığında da ölçütlerde tutarsızlık olduğunu saptamıştır. Karahanlılar, Uygurların devamı olduğu halde listede yer alırken Büyük Selçuklu devletinin devamı olan Rum/Anadolu Selçuklu Devletine listede yer verilmemiştir.

    Nihal Atsız’a göre asıl olan millettir. Osmanlı ve Selçuklu gibi hanedan ve sülale rejimlerini devlet kabul edip tarihte bilmem ne kadar Türk devleti kurulduğunu savlamak beyhudedir: “Adama sorarlar: elli devlet kurdun da neden hiçbirini yaşatamadın? Neden kala kala orta çapta bir Türkiye Cumhuriyetine kaldın?”

    İbrahim Kafesoğlu da ‘16 Türk Devleti’ mefhumunun ilk tenkitçilerinden biridir ve Donuk’un hocasıdır. Kafesoğlu, ‘Türk Devleti’ tabirini kullanmak “Hanedanın Türk kökenli olması ve Türklüğünü koruması; ülkede Türk kültürünün hakimiyeti; Türk devlet anlayışı ve teşkilatının geçerliliği”ni kriter saymak gerektiğini belirtir. Tabgaç, Bulgar ve Macar hanedanları Türklüklerini koruyamamışken Timurlular, Babürlüler gibi zamanla Türkleşen hanedanlar da vardır. Kafesoğlu, bir devletin Türk olması için hanedanın Türk soylu olması ve bağımsızlık ilanını da temel kıstas kabul eder.

    16 Türk devleti tezini topa tutan Üçok ise kıstaslar konusunda Türkologlardan ayrı bir yaklaşım izler. Çok devlet kurmanın Türklere özgü bir hususiyet olmadığını vurgular. Nasıl ki Cermenler, Slavlar, Latinler ve Araplar var ise bir de Türkler vardır. Bunların tamamı da tarihte bir çok devletler kurmuşlardır.

    Açıktır ki Türkler, Cermenler vs. gibi tasnifler özünde dil birliğine dayanır. Örneğin, TC’nin yurttaşlarını oluşturan kitle çoğunlukla anadil olarak Türkçe konuştuğundan Türki halkların bir mensubu kabul edilir. Eski devir göçebe bozkır devletlerinin çoğunun hangi dili/dilleri konuştuklarını dahi bilemezken bunların etnik kimliğini hanedanın, kitlenin veya her ikisinin ana diline binaenbelirlemek beyhude bir çaba gi- bi duruyor. Kaldı ki, bozkırlarda siyasi teşekküllerini oluşturan göçebeler çoğunlukla dil ayrımı yapmadan kavimler konfederasyonu halinde örgütlenmişlerdi. Onları biraraya getiren ortak yaşam biçimi ve birarada tutan da karizmatik liderlikti. Dolayısıyla, günümüzde Avrasya’da bulunan devletler ’16 Türk Devleti’ içinde saydığımız siyasi teşekkülleri kendi ataları olarak görebilmektedirler. Örneğin, kendisini Hunların devamı olarak gören Moğolistan, 26-27 Ağustos 2011 tarihinde Hun İmparatorluğu’nun kuruluşuna atfen Moğolistan devletinin kuruluşunun 2220. Yıldönümünü kutladı.

    TRT, 1966 senesi için bastırdığı 16 Türk devleti temalı takvimde bunların bayraklarına yer vermişti. Bu durumu eleştiren Atsız, Türk devletlerinin bayraklarını bilmediğimizi belirtir. Donuk’a göre resmi listedeki 16 devlete ait olduğu ileri sürülen bayrakların sadece 3 tanesinden eminiz: Göktürklerin kullandığı kurt başlı sancak, Selçukluların kullandığı ok-yay (Kınık boyunun damgası) ve ay-yıldız (Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bayrağı). Ögel ise çeşitli kuruluşlar tarafından çıkarılan bayrakları savunamayacağını söylemekle birlikte bunları iyi niyetli amatör ve yararlı girişimler olarak olumlar. Ona göre, ABD çift başlı kartalını koruyorsa Türkler de kendi kartallarına sahip çıkmalıdırlar.

    Hun dönemi deri kaftan Moskova Tarih Müzesi’nde bulunan ve özenli süslemeleriyle dikkati çeken uzun yenli kaftan.

    Üniforma karmaşası

    Listede yer verilen devlet ordularında askerî üniforma kullanıldığı da bir varsayımdan ibarettir. Bizim anladığımız cinsten askerî üniformalar tarihte çok eskiye gitmez. Her ‘savaşçının’ farklı giyindiği bir devirde, dostu düşmandan ayırmak için tıpkı halı saha maçlarında forma niyetine yelek giymek gibi çeşitli yöntemler kullanılırdı. Misalen, Haçlılara haçlı denmesi askerlerin üzerlerine giydikleri haç işaretli yeleklerden ötürüydü. Yeniçerilerin ak börk giymelerinin ilk vakitlerde kanun olması onları diğer askerlerden bir bakışta fark edebilmek içindi. Bu tür ayırıcı unsurların gelişip askerî üniformaya dönüşmesi çok sonralarıdır. Dolayısıyla, 16 devleti temsilen 16 savaşçı (‘asker’ değil) kullanılacaksa, bunların zırh takımlarına, silahlarına ve giysilerine üniforma denmemelidir.

    Gariptir ki attığı tweetle bu noktaya işaret eden ve sonrasında hedef gösterilen Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hasan Herken, AKP tabanından gelen tepkiler karşısında görevinden istifa etmek zorunda kaldı. İstifa dilekçesinde ise “Amacım Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil eden Sayın Cumhurbaşkanımızın makamını itibarsızlaştırmak olmadığı gibi, mensubu olmaktan gurur duyduğum milletimiz ve şanlı tarihimizle de alay etmek değildir” diyor.

    1980 Darbesi sonrasındaki ortamda bile bu mesele gündeme geldiğinde darbeci cumhurbaşkanı Evren çeşitli kurumların görüşlerini resmî olarak sorma gereği duymuştu. Çeşitli dergilerde uzmanlar görüşlerini belirtebilmişlerdi. Seçimle iktidara gelen ilk cumhurbaşkanının zamanında bir dekanın istifa etmek zorunda kalması demokrasi bilincimizin gerilediğinin apaçık bir delili olsa gerek!

    Bugün dünyanın önde gelen saygın devletlerinde de, tarihî askerî üniformalar giyen tören kıtaları olduğu bir gerçektir. Her devlet geçmişle sürekliliği vurgulamak, istikrar duygusu yaratmak ve dayanışma ruhunu güçlendirmek için tören ve teşrifata dair gelenekler icat eder. II. Abdülhamit Osmanlı hanedanının meşruiyetinin iyice aşındığı bir zamanda bir gelenek icat etmiş ve Ertuğrul Süvari Alayı’nı kurmuştu. İmparatorluğun kurucusunun babasının adını taşıyan bu alayın askerleri, resmen Osmanlı hanedanının aşireti kabul edilen Söğüt’ün Karakeçili aşiretinden seçilmekteydiler. Bu alay Yıldız Sarayı’nı korumakla görevliydi.

    7. yüzyıl sonlarında Soğd (Semerkand) hakimine gelen Kadim Türk elçilerini gösteren duvar resminden…

    Basit bir internet taraması dahi buna benzer örneklerin diğer devletlerde de görüldüğünü anlamaya yeter. Fransa’da “Garde républicaine” bünyesinde süngülü tüfek taşıyan piyadeler, Napolyon dönemi üniformaları içindeki süvari bandosu, temsili gösteri yapan el humbaracıları bölüğü bulunur. Tarihî bir bütünlük ve devamlılık arz ederler. Birleşik Krallık’ın yüksek ve tüylü (aslen ayı kürkü) şapkalar giymiş kırmızı üniformalı meşhur Kraliyet İrlanda Alayı da böyledir. Atina’da Meçhul Asker Kabri önünde nöbet tutan Evzoni (Efzun) muhafızlarının tarihi de 1830’lara kadar iner.

    Cumhurbaşkanlığının uygulaması ile bu saygın örnekler arasında farklar bulunmaktadır. Bu örneklerde tarihî devamlılık vardır. Bizde bunun karşılığı ancak Mehter takımıdır (Kaldı ki bugünkü Mehter de, 1911- 12’de hem kıyafetleri hem müzikleriyle Ahmet Muhtar Paşa tarafından yeniden yorumlanan bir tasarımdır). Ayrıca bu tören kıtaları ortaya karışık salata cinsinden Türk farzedilen siyasi teşekküllerin güya kullandığı ‘üniformaları’ giymiş ‘piyade’ askerlerden oluşturulmaz.

    Bu türden gösteri amaçlı tören kıtaları oluşturulacaksa izlenecek yöntem bellidir. Öncelikle tarihte gerçekten varolmuş bir askerî kıta seçilir. Bu birliğin zırh ve silah takımları ile kılıkları uzmanlarca saptanır. Bunların üretilmesi için, konuya dair çalışmalar yürüten dernek ve gruplarla ilişkiye geçilir. Bugün geleneksel Türk okçuluğunu canlandıran Tirendaz grubu bu türden güzel bir örnektir.

    Saygın tören ve gösteri kıtaları istiyorsak, işe deneysel tarihin önünü tıkayan yasal düzenlemelerden kurtulmakla başlamalıyız. Bu ise zihniyet değişikliğiyle olur. 

    ARKEOLOJİK ANALİZ

    Arkaik Türk tarihi ancak kazılarla aydınlatılabilir

    ŞEVKET DÖNMEZ

    Avrasya coğrafyasında bulunan Türk uluslarının tarihsel geçmişleri ile ilgili kurulabilecek gerçekçi bağlantılar, ancak arkeolojik kazılarda açığa çıkmış olan bulgular yardımıyla gerçekleşebilir. Buradaki temel sorun, Türk unsurunun Avrasya coğrafyasındaki başlangıcının uluslararası bilim dünyasındaki kabulüdür. Moğolların, Slavların ve Perslerin Türklerle aynı coğrafyada uluslaşmış olmaları, Avrasya’nın yazıöncesine ait erken arkeolojik bulgularının kimliklerini tartışmalı bir hale getirmektedir.

    Cumhurbaşkanlığı forsunda yer alan 16 yıldızın temsil ettiği 16 Türk devletinin tarihsel kimliklerini, söz konusu devletlerin “Türklük unsurları”nı Avrasya coğrafyasında aramak günümüzün en doğru bilimsel yaklaşımdır. Bu arayışta dikkat edilecek husus, arkeopolitik unsurlardan mümkün olduğunca sıyrılmak ve Türk tarihi için doğru bulguları kullanmaktadır.

    Atıyla beraber gömülen savaşçı Güney Rusya’da, Altaylar’daki Katun Nehri civarında yapılan kazılarda ortaya çıkarılan mezar ve buluntular, Türklerin atalarına dair çalışmalara ışık tutuyor,
    MÖ 5.- 4. yüzyıl.

    Kronolojik düzende Karahanlılara kadar olan devletlerin Müslüman olmadıkları bilinmektedir. Bunlar içinde Hunlar, Göktürkler, Avarlar (yarı) göçebeydiler ve yazı ile resim sanatı unsurları kendilerini bize sağlıklı bir şekilde anlatacak düzeyde değildi. Daha çok yerleşik toplumlar üzerine kurgulanmış olan arkeoloji biliminin göçebe toplumlar için en doğru kullanımı, bunların mezarlarını araştırma noktasında olmalıdır. Hunlar, Göktürkler ve Avarlar ölen soylular ile komutanları için kurgan adı verilen yığma mezar tepeleri inşa etmişlerdir. Türkçe bir kelime olan “korugan”dan türediği anlaşılan kurganlar şekil itibariyle göçebenin yaşadığı çadırın siluetinden başka bir şey değildir. Kurganlar Avrasya’da oluşmuş Türk uluslarının geçmişleri ile ilgili henüz daha doğru dürüst okunmamış arkeoloji kitaplarıdır. Silahlardan aksesuarlara, at koşum takımlarından kıyafetlere kadar kurganlarda keşfedilmiş olan ve keşfedilmeyi bekleyen onbinlerce arkeolojik bulgu, göçebe soylularını her yönüyle tanımamıza ve anlamamıza olanak verebilir.

    Avrasya coğrafyasının tüm mevsimleri kapsayan soğuk iklimi çoğu kurganın donmuş bir durumda ve bünyesindeki organik bulguları koruyacak şekilde günümüze ulaşmasını sağlamıştır. Bunlar içinde deriden ya da kumaşlardan yapılmış kıyafetler de bulunmaktadır. Bu durumu en çarpıcı biçimde yansıtan kurganlar Sibirya’ya yakın bir konumdaki Pazırık’ta keşfedilmiştir. Pazırık’tan Karadeniz’in kuzeyindeki steplere ve Kafkasya’dan Orta Anadolu’ya değin uzanan çok geniş bir coğrafyada görülen kurganlar üzerinde yapılacak arkeolojik çalışmalar tarihsel Türk devletleri hakkında yalnızca askeri kıyafetler ve silahları değil, aynı zamanda bilinmeyen pek çok konuyu doğru bir şekilde anlamamızı sağlayacaktır.

    Kurganların yanısıra, Türkiye topraklarında yakın geçmişte saptanmış bazı arkeolojik bulgular, Avrasya coğrafyasının göçebe özelliklerini yansıtması bakımından arkaik Türk tarihi için oldukça önemlidir. 1998’de Hakkari Kalesi’nin kuzey eteğinde yapılan bir kazı sonucu ortaya çıkarılan 13 adet insan figürlü stelin balbal kültürü ile ilişkili olduğu gözlenmektedir. MÖ 13. – 11. yüzyıllara tarihlenen stellerin üzerindeki kıyafetsiz figürler bazen rütbe ya da sosyal statü belirten silahlarla, bazen geyik ve dağ keçisi gibi av hayvanları ile bazen de göçebeliklerine işaret eden çadır betimleri ile birlikte resmedilmiştir.

    Günümüzün tarihsel Türk kimliği ve unsurlarını içeren tartışmalı konularını çözebilmemiz, Avrasya coğrafyasındaki erken göçebe bulguları doğru bir şekilde algılamamız ile gerçekleşebilir. Bunun için Hunlardan da önceye Avrasya Türk coğrafya- sının erken dönem sakinleri olan İskitlere, hatta MÖ 3000’lere, Kurgan Kültürü’nün sahiplerine kadar gidilmelidir.

  • Atalar da devletler de dönemine göre değişti!

    Atalar da devletler de dönemine göre değişti!

    6.-8. yüzyıllarda kendilerini Türk adıyla tanımlayan ilk topluluklardan bu yana, tarih her dönemde farklı yazıldı. Tengri’den Yafes’e, Hz. Muhammed’e, Hunlara uzanan atalar ve devletler… Sonradan “Türk” ilan edilenler… Türkiye Türkleri Orhun Yazıtları’nı 1897’de, bugünkü “millî tarih” anlayışının Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na taşıdığı devletlerin isimlerini de 1923’te Batılı araştırmacılardan öğrendi.

    Türkler, Moğolistan, Orta Asya ve Yakın Doğu diye tanımlayabileceğimiz üç coğrafyada, üç kültür dairesinde varlık gösterdiler. Bunlar, Türk adıyla karşımıza çıktıkları 6.-8. yüzyıllarda Doğu Asya, 10. yüzyıldan sonra İslâmiyet, 18. yüzyıldan sonra da çok genel olarak “Batı” diye tanımladığımız kültür daireleridir. Bu kültür daireleri birbirlerinden farklı hakimiyet anlayışları geliştirdi. Her hakimiyet telakkisi kendine özgü bir köken ve tarih anlayışını beraberinde getirdi, bu görüşler kaynaklara yansıdı.

    Doğu Asya kültür dairesi içinde bulunulduğu zaman hakimiyet tanrısal temellere dayandırılmış ve ancak insanüstü bir ailenin Tengri’den gelen “kut” (saadet bulmuş) sahibi olduğu düşünülmüştür. “Kut” sahibi kağanların görüşlerini bize en iyi anlatan Orhun Yazıtları’dır. Burada kağanlar hem kendilerinin hem de milletin başından geçenleri anlatarak, bunları tarihe maletmişlerdir. Bu “tarih yapan-yazan” yöntemi din değiştirmek ile değişmemiş, sonradan İslâmi geleneklere bağlı olarak 16. yüzyılda Haydar Mirza Duglat’ın Tarih-i Reşidi’sinde, Babürname’de, Ebülgazi Bahadır Han’ın Şecere-i Türk’ünde kullanılmıştır.

    Türklerin İslâmiyet’i kabulünden sonra hâkimiyet telakkilerinde de değişiklik olmuş, tarihleri Nuh Peygamber’in oğlu Yafes ve onun oğlu Türk’e dayandırılarak İslâm tarihine bağlanmıştır. Bu bilgiler önce onlar hakkında bilgi veren Mücmelüttevarih vel kısas gibi Arapça kaynaklarda, sonra da Orta Asya’da (15. yüzyıl), Osmanlılarda (16.-17. yüzyıl) yazılan eserlerde görülür. İç Asya’ya özgü hakimiyet sembolleri olan Bozkurt veya Güzel Alan (Alan Go’a) Orta Asya’da İslâmi geleneklerle birarada yer almaya devam etmişse de, Osmanlı tarihleri İslâmi gelenek yanında ancak Müslümanlığı kabul eden Oğuz Kağan’a yer vermişlerdir. Öte yandan evliya tezkirelerinde soylar, Hz. Ali veya Hz. Ebubekir, Hz. Muhammed’e veya Orta Asya’da olduğu gibi Hz. Fatima vasıtasıyla Hz. Muhammed’e götürülmüştür.

    Üçüncü kültür dairesi ise uluslararası alanda Batı uygarlığının etkin olmağa başladığı 18. ve 19. yüzyıllarda “hâkimiyet milletindir” anlayışı ile tanımlanabilir. Ulus devlet ve milliyetçilik anlayışları çerçevesinde gelişen doğubilimciliği (orientalizm) çerçevesinde, Hunlardan başlayan bir millî tarih anlayışı meydana gelmiştir. Bu konuyu öğrenmemize ise, eserini 1759’da yazan De Guignes’in büyük katkısı olmuştur. Önce Fransızca bilenlerin okuduğu ve 1923’te Hüseyin Cahit Yalçın tarafından Osmanlı Türkçesine çevrilen eser, ancak 1970’li yıllarda günümüz Türkçesiyle yayımlanmıştır. Böylece İslâmi gelenek çerçevesinde kendilerinin varlığından haberdar olmadığımız yeni bir tarihi atalar şeceresi ortaya çıkmıştır.

    Her kültür dairesi eskiyi tamamen silmemiş, kendi içinde öncekilere küçük de olsa yer vererek devam etmiştir.

  • Evvel zaman içinde tarih masal dilinde…

    Evvel zaman içinde tarih masal dilinde…

    Doğu-İslâm tarih geleneğinde, özellikle 10. yüzyılda öne çıkan kaynaklar, destanlarla bezenmiş olağanüstü hikayeler anlatıyordu. Etkileri 17. yüzyıla kadar süren bu “fantastik tarih” anlatıları, hem yüzyılların tarih algısını yansıtıyor hem de peygamberlerden sultanlara birçok tarihi şahsiyete dair “çok renkli” bilgiler veriyordu. 

     Herodotos MÖ 5. yüzyılda yaşadı. Ondan önce “tarih” denecek içerikte bir yapıt bırakan yok. Historiai’yi (Araştırmalar-Gizemler) derleyen bu Bodrumlu bilgeye, tarihçilerin babası denmiş. Ana konusu Pers Savaşları’nı acaba yazmış mı, ezberlemiş mi? Tarih konuları yanında hukuka, ahlaka, dine, sanata, gündelik yaşama değinirken Homeros’tan nasıl yararlanmış, Greklerle Barbarların savaşlarını tarih anlatısına eksen edinme düşüncesini acaba ondan mı almıştı? Gerçek şu ki Batı-Doğu savaşları günümüze kadar 25 yüzyıldır devam ediyor. Herodotos’tan 1800 yıl sonra bir Anadolu mütefekkiri –“Ulu Mevlânamız”-, bir uyarıda bulunmuş: Rumlar uygar, Türkler Barbar, berikiler dünyayı bayındır kılmak için çalıştılar, bunlar onların yaptıklarını yok ediyor, kıyamete kadar da yıkacaklar, yakacaklar” demiş. 

    Evvel zaman içinde tarih masal dilinde...
    Saba Melikesi Belkıs ve Süleyman Peygamber, Cennet benzeri bir bahçede veziri Asaf ile konuşuyor, 17. yüzyıl, TSM kütüphanesi. 

    Historiai’nın çizdiği tarihin harp meydanı da aşağı yukarı bugünle örtüşüyor: Akdeniz havzası-Mısır, Avrupa, Anadolu, Suriye, Arap ülkeleri, İran-İskitya, Hint ve daha ötesi. 

    Tarihi asıl programına oturtan da Romalı Tacitus (öl. 120) olmuş. Belgeleri ve olayları, işleyerek derli toplu bir Historiae yazmış. 

    Evvel zaman içinde tarih masal dilinde...

    Daha yakın zamanlara geldiğimizde Taberistanlı bir dünya tarihi yazarı karşımıza çıkıyor: Tefsir ve hadis bilgini Tâberî (öl. Bağdat 923) geziler, derlemeler yapmış. Bizi ilgilendiren yapıtı, Hz. Âdem’den 921 yılına (Abbasilere) kadar inen, Tarihü’r-Rüsûl ve’l- mülûk/Tarihü’l-Ümem ve’l-Mülûk (Peygamberler/Milletler ve Hükümdarlar Tarihi). Tâberî de Doğu İslâm tarihçiliğinin babası kabul edilir. Çağdaşı Mes’ûdî de (öl. 956) İran Hind, Roma, Yahudi, Hıristiyan tarihlerinden derlemeler yapmış. Kapsamlı yapıtı Ahbârü’z-Zamân’ın bir özeti olan Murûcü’z-Zeheb (Altın Çayırlar) günümüze ulaşmıştır. 

    Evvel zaman içinde tarih masal dilinde...
    Nakkaş Hasan Paşa’ya mal edilen 1610-1615 tarihli Falname’de Adem ve Havva’nın Cennet’ten çıkarılışı, TSM kütüphanesi. 

    Bu ikiliyle çağdaşları sayılabilir bir İranlı destan yazarı da anılmalıdır: Firdevsî (öl. 1020). Gazne Sultanı Mahmud Sebüktegin’e ithafen yazdığı Şehnâme’sindeki savı, binlerce yıllık İran-Fars uygarlık ve tarihinin coşkulu zenginliğine karşılık, Arap tarihinin yüzeyselliğidir. 100 bin dize içeren Şehnâme’deki üç beş Arapça sözcük, Farsça’nın İslâm baskısı karşısındaki direncinin kanıtıdır. Firdevsî, daha o zamanlar İran destanını yazarak kendi ulusal kültürünü kurtarmayı başarmış. Şimdilerde bir “Arap histerisi”ne kapılan bizse, o zaman İslâmiyet’i Farslardan öğrenmişiz. Hâlâ da İslâm’ın farzlarına Arapça vuzu, salat, savm değil, Farsça abdest, namaz, oruç demekte sakınca görmezken, kendi dilimizle hayırlı günler, günaydın demeyi günah sayıyor, Arapça selamlaşmak istiyoruz. 

    Konuya dönelim: Tâberî – Mes’udî – Firdevsi üçlüsü, kendi yapıtlarını Grek, Helen, Roma, Arap, Fars, Türk dünyası için de Doğu-İslâm tarih geleneğinin kaynakları yapmayı başarmış ustalardır. 

    Evvel zaman içinde tarih masal dilinde...
    Evvel zaman içinde tarih masal dilinde...

    Bu kaynaklarda işlenen ana konular da yer yer örtüşür. Örneğin Tâberî de Yaratılış-Âdem, peygamberler, kavimler ve hükümdarlar, bir Makedonya’dan, bir Suriye’den, bir İran’dan verilirken, zaman, olay, kişi örtüşmeleri, hesaplamaları üzerinde durulmamıştır. Hilkat, peygamberler, Sasani, Yunan, Roma, Yahudi, İslâm öncesi Arap tarihleri, İslâm tarihi, 10. yüzyıl başına değin bir oradan bir şuradan ulanıp gider. İntihaller, yinelemeler, özetlemeler, zeyller çoktur. Bir öncekinin yedi yüzyıl (!) bir sonrakinin yirmi yıl şahlığı “-nasıl olur?” denilmemiştir. Çoğu aktarımlar da doğal ki mitoloji, esatir, siyer, meğâzi, tarih-coğrafya karışımlarıdır ve asırlarca yazılmış, okunmuştur. 

    Evvel zaman içinde tarih masal dilinde...

    Bu klasik kaynaklar dışında, Endülüslü, Arap, Hıristiyan-Müslüman, İranlı tarihçilerin kaynaklarına dayanan tevarih kolları ve gelenekleri Doğu dünyasında kabaca 14. yüzyıl sonlarına kadar sürerken, 12.-13. yüzyıllardan itibaren Selçuklu, Anadolu tevarihçiliği filizlenmiştir. Öyle ya da şöyle: Tâberî, Mes’ûdî geleneğiyle esatire, siyere kadar uzanan bir şehnamecilik, vekayinâmecilik geleneğimiz var. 

    Bu geleneğin ortak konuları da zamanla “tevarih”lerin giriş-başlangıç, hatta en uzun bölümleri olagelmiştir. Örneğin Mustafa Âlî (ölm. 1599) Künhü’l- Ahbâr’da “rükn” dediği ilk bahisleri, dünyanın yaratılışına Hz. Âdem’e, peygamberlere, halifelere, Türklere, Tatarlara, Osmanoğullarına ayırmıştır. Karaçelebizâde Abdülaziz Efendi’nin (öl. 1658) Ravzatü’l- Ebrâr’ında, Hüseyin Hezârfen’in (öl. 1691) Tenkihü’t-Tevârih’inde de aynı konulara öncelik verilmiştir. 

    Denecek o ki, doğrusu yanlışı, ne kadarı tarih, nereye kadar siyer irdelenmeden, tarihçiler, dinî bir vecibe gibi peygamberleri, destan kahramanlarını, halifeleri harmanlayan uzun giriş bölümleri yazmış durmuşlar; bunlara da tevârih denilmiştir. 

    TEVARİH

    Miş’li geçmiş

    Tevârih sözcüğü, tarihin çoğulu. Yani tarihler demek. Ancak bunun zamanla terimleşmiş bir anlam zenginliği de var. Doğu-Ortadoğu kültüründe aynı hanedana mensup sultanların birinden ötekine saltanatlarının öyküsüne de “tevarih” denirdi. Örneğin Tevârih-i Âl-i Osman, Osman Bey’den Orhan’a, Murad’a, Bâyezid’e… herbirinin hükümdarlığını anlatan tarihleri içerir. Bu ortak adı taşıyan kitaplar da vardır. Daha eski Arap-İran-Türk karma tarih derlemelerinde ise peygamberleri, şahları, melikleri, halifeleri “tabakalar”a ayırarak veren “tevarih” kitapları yazılmıştır. Bunların ortak yanları, tarihle-efsane arasındaki yarı masalsı ve abartılı içerikleridir. 

    MÜNTEHÂB-I SİYET-İ MÜLÜK / KİTÂB-I TEVÂRİH-İ MUHTASAR

    Özet bir insanlık tarihi

    16. yüzyılda II. Selim’in hasekisi Nurbanu Sultan’ın kethüdası Ahmed Ağa, dönemin bir tarihçisine bir kitap ısmarlar. Adını bilmediğimiz yazarın, Farsça kaynaklardan derleyip çevirerek kaleme aldığı 140 yapraktan oluşan bu yazma, ilk defa günışığına çıkıyor. 

    “Tevârih” geleneğinin bu özel eserinde “eşref-i mahlukat” üçe ayırılmış: Melekler, peygamberler, sultanlar. Bu üç sınıf için tanımlarda bulunan yazar-çevirmen, Hz. Âdem’den Abbasi Halifesi Müstencid-billlah’a kadar, tarih ve siyer kitaplarından seçtiklerini “14 tabaka”ya (bölüm) ayırarak geleneksel bir tevarih yazmış ve yaklaşık 250 peygamber, şah, melik, halife, sultan tanıtmış. 

    Evvel zaman içinde tarih masal dilinde...

    400 yıl yaşayanlar, 1100 kere savaşanlar

    Tevârih-i Muhtasar adlı eser, Hz. Adem’den Abbasi halifelerine dek uzanan bir dönemde yaşamış veya yaşadığı sanılan “ünlüler”i tanıtırken, modern efsanelere taş çıkartıyor. 

    PEYGAMBERLER

    Âdem Tanrı Âdem’i topraktan yaratmayı diledi. Künyesi Ebü’l-beşer’dir. Havva’yı Âdem’in sol yanından yarattı. Şeytan Âdem’i buğday yedirerek aldattı, Tanrı da cennetten çıkarttı. Âdem’in ömrü bin yıl oldu. 

    Evvel zaman içinde tarih masal dilinde...
    Evvel zaman içinde tarih masal dilinde...

    Şit Âdem’in oğullarındandır. Bunun bir oğlu Anuş’tu. Ölünce Âdem’in yanına gömdüler. Anuş’tan Kaynan, Kaynan’dan Mehyayıl, bundan Yezd, Yezd’den İdris oldu. Şit Peygamber 912 yıl yaşadı. Hâlâ cennette diridir. 

    Evvel zaman içinde tarih masal dilinde...

    İdris Üç yaprak sühufunu (kitabını) kendi eliyle yazdı. Yemen’de vatan tutmuştu. İlk gömlek biçip dikendir. İlm-i nücum da onun marifetidir. Yıldızların seyrini önce o gördü. Kamuya türlü nesneyi o öğretti. 360 yıl dünyada oldu olmadı. Cennette diridir. 

    Evvel zaman içinde tarih masal dilinde...

    Nûh İdris oğlu Menteşeleh oğludur. 950 yıl dine çağırdı ama sekiz er ve avret iman getirdi. Gemi düzdü. Oğlanları Sam, Ham, Yâfes, Ken’an’dı. Ken’an kâfirdi. Tufan Kûfe’ye geldi. Suyun ısısından geminin zifti eridi. Tanrı Nuh’a bir ad öğretti. Ulu adlardan “Yâ hebâ”yı okudu, zift hemen dondu. Nuh’un ömrü bin dört yüz yıl oldu. Havâr adlı yerde defnettiler. 

    Evvel zaman içinde tarih masal dilinde...

    Hûd Salih’in oğludur. Tanrı Âd kavmine cennet vaat ettirdi. Şeddâd cennet nedir dedi. Kuyumculara, mimarlara cennet yaptırdı. Tanrı yeli gönderdi. Cümlesi helâk, cennet de gözlerden kayboldu. Hûd’un ömrü yüz elli yıldır. 

    Evvel zaman içinde tarih masal dilinde...

    İbrahim Tarah Hamân Âzer’in oğlu. Nemrud’u Hakk’a davet eyledi. Od yaktılar. Şeytan gelip mancınık dizdi. İbrahim’i oda attılar. Ömrü iki yüz yıl oldu. 

    İsmail İbrahim’in oğlu. Lakabı Zebhullah’tır. Hadramut’da peygamberdi. Onlar Amalika firavunlarına taparlardı. Elli yıl onların içinde kaldı. Âhir ömründe Şam’a geldi. 

    Evvel zaman içinde tarih masal dilinde...

    Yusuf Yakub’un oğlu. Kıssaların en anlamlısı bunundur. Yusuf’u kardeşleri on sekiz akçeye sattılar. Firavun’un avreti Zeliha âşık oldu.Yusuf’un ömrü yüz yirmi yıl oldu. 

    Evvel zaman içinde tarih masal dilinde...

    İlyas Kavmi puta tapardı. Putun adı Ba’l idi ve güzel yüzlü bir hatun idi. Ululara taptılar ama çoğunluk tapmadı. İlyas daima Hızır Peygamberle sahralarda denizlerde gezerdi. Ömrü kıyamet suru (borusu) vuruluncaya kadardır. 

    Evvel zaman içinde tarih masal dilinde...

    Eyyûb Hakk tealâ belâya giriftar eyledi. Yedi yıl o belâya sabretti. Ömrü doksan yıl oldu. 

    Evvel zaman içinde tarih masal dilinde...

    Musâ İmran oğludur. Doğunca anası tabuta koyup ırmağa attı. Firavun’un avreti Âsiye sahiplendi. Şuayib peygambere çobanlık etti. Tih yazısında (Sina çölü) gömülüdür. 

    Evvel zaman içinde tarih masal dilinde...

    Yahya Zekeriya’nın oğlu. Otuz yaşında peygamber oldu. İsâ peygamberin geleceğini halka haber verdi. 

    Süleyman Davud’un oğlu. Nebi ve meliktir. Bütün canavarlar ona itaat ederdi. Belkıs’ı kendine hatun aldı. Ömrü elli beş yıldır. 

    Yunus Musul’da Ninova kavmini dine davet eyledi. Cerciş İsa dini üzerineydi. Bezirgânlık ederdi. Ağaca sarıp demir tarakla derisini etinden ayırdılar. Çekiçle başına vurdular ölmedi. Bir demir çömleğe koyup kaynattılar. Sonunda yedi aslana yedirdiler. Allah yine diri kıldı. 

    Evvel zaman içinde tarih masal dilinde...

    İsa Meryem’in oğlu. Lakâbı Ruhullah’tır. Balçıktan bir kuş yaptı, Tanrı da can verdi. İsa Mağrip vilayetinde gezip halkı dine davet eyledi. On yıl geçti, hiç evi ve mekânı olmadı. Havariler de onunla beraberdiler. Tanrı İsa’yı dördüncü göğe aldırdı. 

    Evvel zaman içinde tarih masal dilinde...
    Elinde koçla melek beliriyor 1614-1616 tarihli Falname’de İbrahim Peygamber’in oğlu İsmail’i kurban ederken bir meleğin koçla belirmesi, TSM kütüphanesi. 

    YASEF OĞULLARI

    Yafes Tanrının verdiği ulu adı taşa yazıp boynuna astı. Her işini onunla görürdü. Yedi oğlu oldu. Türk, Saklab, Çin, Kimâri, Rus, Misek, Bulgaryan. Bunların her birinin bir türlü dili vardır. Bunlar Doğu’nun her tarafına dağılmışlardır. 

    Türker Yafes’in oğludur. Akıllı ve edep sahibi ve rast gönüllü ve gayet bahadırdı. Türkler Maşrık’ın her tarafını seyreyledi. Türk dilince Seylük denen yeri vatan tuttu. Orada bir geçerek (sığ) deniz vardı. Suyu ılıcak idi ve dahi nice çeşmeler ve soğuk sular ve âb-ı revanlar çoktu. Bir dağ vardı. Gayet otlu ve meşeliydi. Türk Allaha şükr edip ağaçtan ve ottan evler yaptı. Bundan sonra çadırlar ve deriden evler kurdular. Koyun derisinden kürkler ve takkeler diktiler. Türk’ün oğlanları vardı. 

    PİŞDADİYAN

    Keyümers Şit peygamber buydu; bazıları Nuh’un dördüncü oğluydu derler. Târih-i Tâberî’de şöyle der ki İdris’le Nuh arasında bin yedi yüz yıl geçti. Bu aralıkta nice padişahlar oldu. Keyümers yedi yüzyıl padişah oldu. Türlü yemekler dizdi. Kilim ve yünden türlü öteberi ihdas etti. Hindistan’da gömülüdür. 

    Huşeng Lakabı Pişdâd’dır. Saltanatı dört yüzyıldır. Istahr’ı, Saristân’ı, Rey’i, Kûfe’yi kurdu. Su yolu kazmak, ilm-i nücum bilmek, cevahir madeni çıkarmak, silah yapmak zamanındadır. 

    Tahmures Huşeng’in oğludur. Dört yüzyıl padişahlık eyledi. Bir dağ üzerinde ateşgede, eteğine de ibadethane yapıp putlar koydu. Dicle üzerine köprü kurdu. Canavarlara av avlamayı öğretti. 

    Cemşid Ömrü 716 yıldır. Kavminden kaçıp dünyayı dolandı. Yüz yıl Hindistan’da padişahlık etti. Türlü renkler dizmek, kokular bilmek, kuyumculuk, paşmakçılık, nice türlü sanatı tasnif eyledi. 

    Dahhâk Seretân illeti (omzunda biten yılan-yengeç başı) belirdi. Efridun, Dahhâk’ı tutup Demavend dağına bent çekti. 

    Efrasiyab Saltanatı İran’da 112 yıldır. Türkistan’da yüce saraylar yaptı. Cihanı harap kılmak ve yağmalamak için Türklere destur verdi. Kıssası uzundur. Bin yüz cenk etmiş, hepsinde muzaffer olmuştur. 

    KEVÂNYÂN

    Keykubâd İlkidir. Padişahlığı yüz yıl oldu. Çeyhun kenarında Kubâdya’yı kurdu. Hububattan öşür almayı başlattı. 

    Keykâvus Ömrü yüz elli yıl oldu. Rüstem, Keykâvus’un cihan pehlivanı idi. Efrasiyâb’la cenk eyledi, onu Türkistan’a kaçırdı. 

    Keyhüsrev Keykâvus’un oğludur. 

    Evvel zaman içinde tarih masal dilinde...

    İskender İran Meliki Büyük Darâ, Filikos’un kızını aldı. Kendisinden yüklü (hamile) oldu. Yine anası katına verdi. Doğurunca İskender adını koydular. Pars kavmi İskender’e Dârâb oğlu Dârâ oğlu derler. Saltanatı 14 yıl oldu. İskender’in yerine Batlamyos’u padişah yaptılar. İskender-i Zülkarneyn başkadır. 

    Evvel zaman içinde tarih masal dilinde...
    Yecüc ve Mecüc’ü durduran duvar Zülkarneyn’in, Yecüc ve Mecüc’ün geçişini engellemek için Cin’lerin yardımıyla duvar ördürmesini betimleyen 16. yüzyıl tarihli Safevi minyatürü. 

    EŞKÂNİYÂN

    Dâra Darâb oğlu Dâra’nın nesli Eşkâniyândır. Bu soydan Şapur zamanında Hz. İsa doğdu. Şapur Rum’a gidip gazâ yaptı. 

    Behrâm Şapur’un oğludur. Saltanatı 15 yıldır. 

    Cevzerez Eşkân oğludur. Saltanatı 30 yıl oldu. Yahudiler Yahya Peygamber’i şehit ettiklerinden Şam’a gelip Yahudileri helâk etti. 

    SÂSÂNİYÂN

    Sâsân Behmen’in bir oğlu Sâsân’dı. Behmen şahlığı kızına verdiğinden, Sâsân kaçıp soyunu gizledi, çobanlık etti. Bir oğlu Hindistan’da kaldı, ona ve beş göbek soyuna da Sâsân dediler. Bunların hayatı mihnetle çobanlık ederek geçti. Hikâyeleri Siyerü’l-Mülûk kitabındadır. 

    Yezd-Gerd Behrem oğludur. Saltanatı 20 yıl ve 15 gündür. Çok zulümler eyledi. Tanrı kudretiyle denizden bir at çıktı. Herkes o atı tutmaya koştu. Yezdgerd tutup eyer vururken depme vurup öldürdü. O atı bir daha kimse görmedi. 

    Behram-gûr Padişahlığı 19 yıl oldu. Avcılığı meşhurdur. Atası Yezd-Gerd bunu Garp meliki Münzer bin İmreü’l-Kays’ın terbiyesine göndermişti. Döndüğünde padişahlık tâcını iki aslanın önüne bıraktılar. İkisini de birer muşt(a) ile öldürüp tâcı aldı. 

    Nûşirevân Kubad’ın oğlu, lâkabı Âdil, saltanatı 48 yıldır. Hz. Peygamber bunun zamanında dünyaya geldi. Hiç kimseden bac ve harç almazdı. 

    Evvel zaman içinde tarih masal dilinde...

    Hz. Muhammed Mustafa Nuşirevan’ın padişahlığından kırk yıl ya kırk üç yıl ki geçti ki dünyaya geldi. Rebiülevvel ayının ikinci Perşembe gecesi idi. Annesi gökten bir ferişte indiğini gördü. Kisra’nın köşküne zelzele düştü. Fars ateşgedesi nice yıllardır yanardı, söndü. 

    BENİ ÜMEYYE

    Muaviye Ebu Süfyân oğludur. Lâkabı Kâtibü’l-vahy’dir. Hilâfeti 19 yıl üç ay sekiz gündür. Uzun boylu, ak tenli güzel yüzlüydü. İlk haraç onun zamanında alındı. 

    Yezid Hilafeti üç yıl 8 ay oldu. Uzun boylu, ağır tenli, uzun sakallı idi. Hz. Hüseyin ve ailesi kırk atlı Kûfe yolunu tutunca Yezid de yürüdü. Nice hallerden sonra Hüseyin şehit, cümle oğlanları helâk oldu . 

    Yezid oğlu Velid (II) Tanrı tanımaz mülhitti. Zındıklık eder, Müslümanları alaya alırdı. 

    BENİ ABBAS

    Ebü’l-Abbas el-Saffah Halifeliği dört yıl ve sekiz ay iki gündür. 

    Harun Reşid Hilafeti 23 yıl oldu. Güzel yüzlü uzun boylu semiz kişiydi. Yahya Bermekî’yi vezir eyledi. 

    Evvel zaman içinde tarih masal dilinde...

    El-Müstencid-billah Halifeliği 15 yıl sürdü. Zamanında yemeye ve içmeye, işrete ve eğlenceye devam edildi. 

  • Kadim Türklere dost bakışı

    Kadim Türklere dost bakışı

    Kadim Türkler genellikle ulus-devlet ve milliyetçilik çerçevesinde değerlendirildi. Artık bu bakış açısı, Kadim Türklerle dostane ilişkilerini mezar ve lahitlerine yansıtan Soğudlar sayesinde değişiyor.

    Kadim Türkler denince Türk adını taşıyan ilk devleti kuran atalarımız aklımıza gelir. Lakin Kadim Türklerin 6. yüzyılın ortalarında aniden ortaya çıkış sebeplerini irdelemekten ziyade, tarihte devlet kurma yetenekleri ile tanıdığımız Türklerin neden bu kadar geç kalmış olduklarını sorgularız. Demek ki bizim için devleti ortaya çıkaran koşullar değil de o devletin ne kadar uzun bir zaman önce kurulduğu önemlidir. Devletin kadimliği tarihle ilgili konularda önem verdiğimiz hususlardan biridir. Şecerelerin de uzunluğu makbuldür, şeceresi uzun olanlara “soylu” deriz. Oysaki hepimizin şeceresi uzundur ancak yazıya dökülmemiştir. Aslında herkes soyludur.

    Kadimlik ve köklülük gibi bir konu daha dikkati çeker; bu da tarihte Türklerin kurduğu devletlerde herkesin Türk olduğu varsayımıdır. Kadim Türk devletine de bu gözle bakarız. Ancak bizlerin Kadim Türklerin varlığından haberdar olmamız çok yenidir. Örneğin Fatih veya Kanuni’nin onlardan haberleri yoktu. Olsaydı bile ilgilenmeyebilirlerdi, zira onlar atalarını İslami çerçevede Nuh Peygamber-oğlu-Yafes ve Oğuz Kağan çerçevesinde algılıyorlardı.

    Kadim Türklerden haberdar olmamız Avrupalı bilginler dolayısıyladır. Çin’e giden çoğunlukla da misyoner olan bu bilginler Çin kaynaklarında verilen tarihi bilgilerle yakından ilgilendiler. Bunlardan De Guignes’in eseri (1759) ancak 1923’te Türkçeye çevrildi. Fransız Devriminden biraz önce yazılmış olan bu eser, bizim Kadim Türklerle milliyetçilik ve “ulus devlet“ kavramları çerçevesinde tanışmamıza sebep oldu. Bu çerçevede de Çin kaynaklarının ifadesini kati bir şecere gibi algılayarak, Hunları Kadim Türklerin atası olarak görmüş olduk. Oysa 7. yüzyılın ilk yarısında bize Kadim Türkler hakkındaki bilgileri veren Çin kaynakları iki halk arasında ilişki kurarken, bunu kan akrabalığından çok kültürel olgulara göre yapıyorlar ve bu arada dil ve adet hakkında bilgi veriyorlardı.

    Kadim Türklere dost bakışı

    Ulus devlet ve milliyetçilik akımları çerçevesinde Kadim Türkler Anadolu’ya gelen Türklerin başlangıç durağı oldular ve o günkü yurtlarından Anadolu’ya doğru tarihi bir Türk koridorundan göçerek geldikleri düşünüldü. Tarihe bakışımızda göç yolunun Türk koridoru şeklini almasıyla, batıya doğru yol alan Türklerin yolda başkalarına rastladıklarını pek düşünmedik. Hal böyle olunca Kadim Türklerin kurdukları devletin içinde karşılıklı etkileşim içinde başka halklarla beraberce yaşamış olacakları da aklımıza gelmediği gibi araştırma alanımıza da girmedi. Onun için de tarih ders kitaplarında sadece Türklerden bahsedilir, bir de tabii Çinliler vardır.

    Ancak artık bu bakış açısında olumlu değişimler olmaktadır. Kasım ayında İstanbul’da toplanan “Türk-Soğud İlişkileri” konferansı, bu koridorun dışına çıkma teşebbüsünün en başarılı örneklerinden birini oluşturmaktadır. TDK başkanı Prof. Mustafa Kaçalin ve tanınmış eski Türk dili araştırmacılarından Prof. Mehmet Ölmez’in düzenledikleri toplantı dünyada bu alanın otoritesi olan bilginleri bir araya getirmeye muvaffak olmuştur. Konferanstaki birbirinden ilginç ve düzeyli bildiriler ele alınan dil, tarih, kültür ve inanç konularında kullandıkları görsel malzeme ile de dikkat çekiyorlardı. Bunlardan Türklerin hayatlarını savaşmakla geçirmedikleri, bir İrani kavim olan Soğudlarla bir arada yaşadıkları bu görsel malzeme ve yapılan ilginç yorumlarla açıkça görülüyordu. Evvelce sadece Tacikistan yöresindeki duvar resimlerinden bilinen bu görsel malzemelere son otuz yılda Çin’de bulunan lahitler eklendi. Gündelik hayattan kesitler içeren lahitlerdeki bu kabartmalar yukarıdaki resmin gösterdiği gibi 6. ve 7. yüzyıldaki Kadim Türklerin hayatından av, eğlence ve tören sahneleri sergilemektedir. Toplantıya katılan ve sorularıyla ilgi çeken öğrenciler, şimdilik batılı, Japon ve Çinli bilginler tarafından incelenen bu kabartmaların bir gün Çince ve batı dilleri ile sanat tarihine vakıf gençlerimiz tarafından da incelebileceği ümidini vermektedir.

  • Beş soruda müze soygunu

    Beş soruda müze soygunu

    Türk resim tarihinin belkemiği Ankara Resim ve Heykel Müzesi’ne kayıtlı 120’si resim, toplam 302 eser kayıp. Peki sorun nerede, neler yapılmalı? İşte cevapları…

    Ankara’daki Resim Heykel Müzesi’nde yıllara yayılan sanat eseri hırsızlığının ayrıntıları Kasım ayı içerisinde art arda ortaya çıktı. Müzede 120’si resim olmak üzere 302 eserin kayıp olduğu anlaşıldıktan sonra yakın zamanda 60 tablonun kurtarıldığı açıklandı. Peki bu denli önemli eserler, nasıl çalınıp da rahatça el değiştirebildi? Beş soruda müze soygunu:

    Beş soruda müze soygunu
    Hoca Ali Rıza- Manzara

    Hırsızlık nasıl anlaşıldı?

    Ankara Resim Heykel Müzesi, Nisan 1980’de açıldı. #tarih’in sorularını yanıtlayan milletvekili ve Kültür ve Turizm eski bakanı (2007-2013) Ertuğrul Günay, depo ve güvenlik sorunlarından ötürü kendi döneminde müzede önemli iyileştirmeler yapıldığını, oluşturulan bilim kurulunun iki yıl boyunca envanter çalışması yaptığını, öncesinde eserlere dair envanter ve fotoğraf arşivi konusunda önemli eksiklikler olduğunu aktardı. Günay, “1996 tarihli Sayıştay raporuyla müzede 200’den fazla eserin kayıp ya da sahte olduğu anlaşılmış ama zaman aşımı sebebiyle sorumlular yargılanmamıştır” diyor. Mevcut inceleme ise bir gizli tanığın 2009’da verdiği ifadeyle başlatıldı.

    Beş soruda müze soygunu
    Soldaki, Feyhaman Duran- Bağdat Köşkü Sağdaki, Halil Paşa- Peyzaj
    Beş soruda müze soygunu
    Halil Paşa- Yalılar
    Kayıp resimlerin altındaki imzalar Çalınan ve sonrasında bir kısmı kurtarılan eserler arasında Hoca Ali Rıza, Feyhaman Duran, Halil Paşa, Hüseyin Avni Lifij gibi önemli Osmanlı-Türk ressamlarının eserleri de bulunuyor.Ressamların eserlerinden bazı örnekler (yukarıda).

    Hata nerede?

    Çalıntı eserlerin önemli kısmı yasal bir şekilde müzayedelerde satıldı. Gözaltına alındığı iddia edilen Galeri Artist’in sahibi Dağhan Özil, yaptığı açıklamada, “Bütün satışlardan önce, eserler isimleriyle bakanlığa gider. Resmî izinle satışa çıkar” dedi. Dolayısıyla sorun öncelikle kamuda. Günay da, “Kamunun kontrolü daha sağlam yapması gerekiyor. O alanlarda da ihmal olmuş” diyor. Günay’ın altını çizdiği bir konu daha var: “Geçmişte bakanlar çok sık değişmiş, sorunlar için proje geliştirene kadar görevden alınmışlar.” (Bakanlığın kurulduğu 1971’den 2007’ye kadar 25 bakan görev yaptı – #tarih)

    Neler yapılmalı?

    İlk aşamada Türkiye’deki kamu müzelerinde eksiksiz envanter yapılmalı, depolardaki eserler kayıt altına alınmalı. Basın açıklaması yapan Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, “Her tabloya bir çip takarak takip edeceğiz. Yani o tablo temizlik için bile yerinden oynatıldığında bunu sistemde göreceğiz” dedi. Günay ise kendi döneminde hız kazanan yeni müze projelerinin devam etmesi gerektiğini, böylece depoların boşaltılabileceğini söylüyor. (Günay, İlber Ortaylı’nın yeni cumhurbaşkanlığı konutunun müzeye çevrilmesi önerisini de aktarıyor.)

    Piyasanın hacmi nedir?

    Osmanlı-Türk resimleri kısıtlı sayıda olmaları nedeniyle özellikle son 20 yılda sürekli değer kazandı. Değmesin Yağlıboya: Türk Resim Piyasasında Sahtecilik (2001) kitabının yazarı gazeteci Tuncay Opçin, tam da bu sebepten ve koleksiyoner zenginlerin eserleri pek de incelemeden satın almasından ötürü sahtecilik patlamasının yaşandığını söylüyor. Sadece geçen yıl Türkiye’de 300 milyon dolarlık resim satışının yapıldığını aktaran Opçin, tabloların yatırım aracına döndüğünü belirtiyor. Bankaların bir süredir “tablo kredisi” vermesi de bunu kanıtlıyor.

    Hırsızlık gizli kalır mı?

    Müze hırsızlığının ortaya çıkması yüzde 100’e yakın bir ihtimal. #tarih yayın kurulundan sanat tarihçisi Hayri Fehmi Yılmaz, ‘bir kere envantere kaydolmuş eserin çalındığının ortaya çıkmamasının imkansız olduğunu’ vurguluyor. Opçin de hemfikir. Ancak ona göre buna rağmen çalıntı eser satmanın ve almanın sebebiyse kimsenin uzun vadeyi hesaplamaması. Bu tespitin Türk resim sanatıyla sınırlı olmadığını da düşünmek gerek.

    MUHTELİF

    1- Sibirya’da 2013’te donmuş halde bulunan 40 bin yaşındaki mamutun klonlanması çalışmalarında önemli bir gelişme oldu. Mamut fosilinden, DNA örnekleri almaya yetecek kadar kan bulundu.

    2- New York Christie’s’de, toplam 853 milyon dolarla tarihin tek seferde en yüksek değerde satış yapılan müzayedesi gerçekleşti. Andy Warhol’ın Elvis Presley tablosu 81,9 milyon dolara alıcı buldu.

    3- Ege Denizi’nde Yunanistan’ın Delos kıyısının kuzeydoğusunda, su seviyesinin sadece 2 metre altında antik bir kent bulundu. Kalıntılar arasında keşfedilen yıkılmış bir çömlek üretim yeri ve 16 çöm-leklerin benzerleri geçmişte Pompeii’de bulunmuştu.

    4- Muş’un Varto ilçesinde bulunan ve güvenlik gerekçesi ile uzun yıllar çalışma yapılamayan Tepeköy Höyüğü’nde, 49 yıl aradan sonra kazı çalışmaları başlatıldı. Bölge, Urartu Krallığı’nın yerleşim birimleri arasında yer alıyor.

    5- Roma’daki Kolezyum’un duvarına bir Rus turist, 25 cm’lik ‘K’ harfi kazırken güvenlik görevlilerine yakalandı, 20 bin euro para ve 4 yıl ertelemeli hapis cezasına çarptırıldı. Kazınan harfin üstü sonradan boyanarak kapatıldı.

    6- Peru’da antik İnka İmparatorluğu’nun başkenti olan ve zamanla toprak altında kalan Cusco’da kapsamlı bir arkeolojik çalışma başladı. Yeni teknolojilerle, kazı yapmadan kentin haritası çıkarılacak.

    TARİHE KALANLAR

    Kuyrukluyıldıza iniş

    İnsanoğlu ilk defa bir kuyrukluyıldıza araç indirdi. Avrupa Uzay Ajansı tarafından gezegen oluşumuna dair bilgi toplamak için 67P/ Churyumov-Gerasimenko kuyrukluyıldızına 10 yıl önce gönderilen Rosetta uzay aracının modülü Philae, 12 Kasım’da başarılı bir iniş yaptı.

    Balkanlarda ilk ziyaret

    Arnavutluk Başbakanı Edi Rama’nın Sırbistan’a ziyaretiyle Balkanlarda 68 yıl sonra bir ilk yaşandı. Sırbistan’a bir Arnavut liderin en son ziyareti 1946’da Enver Hoca tarafından yapılmıştı.

    Ferguson tekrar ayaklandı

    ABD’de Ağustos’ta Michael Brown’un öldürülmesiyle Ferguson kentinde başlayan olaylar, jürinin Brown’ı öldüren polis memurunun ‘yargılanmasına gerek olmadığı’ kararıyla sokak çatışmalarına dönüştü. Kente asker sevkedildi.

    İsveç Filistin’i ‘tanıdı’

    İsveç başbakanı ve İsveç Sosyal Demokrat Partisi lideri Stefan Löfven, Filistin devletinin bağımsız bir ülke olarak tanındığını duyurdu. İsveç, bu kararla Avrupa Birliği üyesiyken Filistin’i tanıyan ilk ülke oldu.

    Doğu Akdeniz’de iş birliği

    Mısır, Güney Kıbrıs ve Yunanistan liderleri Doğu Akdeniz’deki doğalgaz arama çalışmaları gündemiyle Kahire’de 8 Kasım’da bir araya geldi ve iş birliği açıklaması yapıldı.

  • Anadolu’nun ilk dolmenleri

    Anadolu’nun ilk dolmenleri

    AYNUR ÖZFIRAT

    Bir mezar türü olan dolmen, ya da halk arasında bilinen adıyla kapaklıkaya, işlenmemiş, büyük ve yekpare kaba taşların dikey olarak yerleştirilmesi ve üzerlerinin de aynı şekilde genellikle tek bir taşla örtülmesiyle inşa edilmiştir. Bu tür mezar anıtları değişik tiplerle Neolitik dönemden başlayarak neredeyse tüm dünyada değişik tarihlerde görülür. Türkiye topraklarındaysa bugüne değin Trakya bölgesinde, özellikle de Edirne’de bilinmekteydi.

    Ancak Hatay’da Amik Ovası’nın kuzeydoğusundaki Kızılkaya tepesi ve etrafında yapılan arkeolojik yüzey araştırmalarında en az 292 dolmen saptandı. İlk kez Prof. Dr. Aslıhan Yener tarafından fark edilen ve araştırılan Kızılkaya dolmenleri, Anadolu’nun tek örnekleri olması bakımından oldukça önemli. Böylece eski Anadolu tarihinde tümülüs-kurgan (yığmatepe mezar) ve kaya mezarlarından sonra anıt özelliği gösteren bir mezar türü daha keşfedilmiş oldu.

    Mustafa Kemal Üniversitesi Rektörlüğü tarafından desteklenen yüzey araştırmalarında saptanan dolmenlerin tarihlemesi için şimdilik kesin bir sonuca ulaşmak zor. Zira araştırılan alanda doğru tarihleme için yeterli buluntuya rastlanılmadı. Bölgede bu kültüre ilişkin kazıların eksikliği ve araştırmanın başlangıcında olmamız nedeniyle Kızılkaya dolmenleri için kronoloji, köken, kültürel bağlantılar gibi pek çok soru önümüzde cevaplanmayı bekliyor.

    Anadolu'nun ilk dolmenleri
    Fotoğraf: Aynur Özfırat
  • İlk Kürtler ilk Kürdistan

    İlk Kürtler ilk Kürdistan

    “Kürt” kelimesinin yarı-etnik bir gruba işaret etmek için sıklıkla kullanılmasının ilk örneklerine erken dönem İslam kaynaklarında rastlıyoruz. “Kürdistan” terimi ise ilk kez 12. yüzyılda Büyük Selçuklu Devleti tarafından idari bir birimi belirtmek için kullanıldı.

    HAKAN ÖZOĞLU

    Kürtlerin kökeni konusunda birçok farklı görüş olmasına rağmen, tüm kuramların ortak bir yanı da vardır. Hepsi de otoktonistik (toprağa dayanan) bir yapıya sahip olma eğilimindedir. Diğer bir deyişle bu kuramlara dayananlar, 12. yüzyıldan sonraki bir zamanda “Kürdistan” diye bilinen belirli bir bölgenin kadim sakinlerine bakıp bu insanlarla modern Kürtler arasında etimolojik bağlantılar kurmayı umarlar. Bu nedenle bu özcü kuramlar, Kürtlerin kadim tarihte farklı adlarla tanınmış ancak bugün “Kürdistan” olarak adlandırılan bir bölgede yerleşmiş olan insanlar oldukları sonucuna varırlar.

    “Kürdistan” terimi ilk kez Büyük Selçuklular tarafından idari bir birimi belirtmek için kullanılmıştır. 12. yüzyılda Ahmed Sencer (ölümü 1157) Zagros’un doğu kısmında Hamedan yakınlarında idari bir bölge kurmuş ve bu vilayete “Kürdistan” adını vermiştir. Kürdistan’ın esas idari yapısı hakkında çok fazla bir şey bilinmiyor. Ancak elimizde İlhanlıların hizmetinde eski bir devlet muhasibi olan Kazvin’li Hamdullah-Müstavfi’nin Kürdistan eyaletine ışık tutabilecek kayıtları var. Nüzhetü’l-Kulûb (1340) adlı eserinde, bu vilayette bulunan on altı kazayı sıralayan Müstavfi, Kürdistan’ın Selçuklular zamanındaki sınırlarını şöyle gösterir: “(Kürdistan’ın sınırları) Arap Irak’ı, Kuzistan, Farsî Irak’ı, Azerbaycan ve Diyarbakır’ı (kapsamaktadır)”.

    İlk Kürtler ilk Kürdistan

    Öyle görünüyor ki Müstavfi, Kürdistan’ın idari bir birim olarak 14. yüzyıldan önce de var olduğunu doğruluyor. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki Kürdistan’la ilgili bu kayıt Sencer’in döneminden iki yüz yıl sonra tutulmuştur. Her durumda bu, mevcut tarihsel kaynaklarda Kürdistan hakkındaki en eski referanstır. Bu açıklamada aynı idari yapılanmanın Selçuklu İmparatorluğu dağıldıktan sonra da devam edip etmediği belirgin değildir. Belirgin olan ise, idari bir birim olarak Kürdistan’ın, bazı önemli Kürt şehirleri dışarıda bırakıldığı için Kürdistan’ın “etnik” sınırlarıyla ilişkilendirilmediği ve sadece idari bir düzenleme olduğudur.

    Yalnızca Kürtler ve Kürt tarihiyle ilgili olarak bir Kürt tarafından yazılmış, bilinen en eski metin ancak 1596 yılında kaleme alındı. Bitlis Emirliği’nin o zamanki yöneticisi Şerefhan Bitlisi’nin yazdığı kitabın adı Şerefnâme idi. Farsça yazılmış Şerefnâme’de “Kürt” terimi sıklıkla kullanılmış olsa da bu terimin kesin bir tanımı verilmez. Bu terim, Şerefhan Bitlisi’nin daha nesnel bir şekilde tanımladığı coğrafi bir bölgeyle, Kürdistan’la ilişkili kolektif bir kimliğe işaret eder: “Kürtlerin memleketlerinin sınırları, okyanustan ayrılan Hürmüz Denizi (Basra Körfezi) kıyısından başlar; bir doğru çizgi üzerinde oradan Malatya ve Maraş illerinin nihayetine kadar uzanır. Böylece bu çizginin kuzey tarafını Fars, Acem Irak’ı (güneybatı İran’ın Kuzistan eyaleti), Azerbaycan, Küçük Ermenistan ve Büyük Ermenistan teşkil eder. Güneyine ise Arap Irak’ı, Musul ve Diyarbekir illeri düşer”.

    İlk Kürtler ilk Kürdistan
    Bitlis kalesinin Akkoyunlular tarafından ablukaya alınması, Şerefnâme.

    Kürt kelimesinin yarı-etnik bir gruba işaret etmek için sıklıkla kullanılışına ise erken dönem İslam kaynaklarında rastlıyoruz. Arap coğrafyacıları, seyahat ettikleri ülkeleri ve sakinlerini betimlerken Kürtlerden de bahsediyorlardı. Erken dönem İslam kaynaklarında Kürtlerden bahsediliyor olması Kürt kimliğinin evrimini anlama çabamızda bize bir çıkış noktası sağlıyor.

    Kaynaklara göre Kürtlerin en yüksek toplumsal ve siyasal örgütü MS 10. yüzyıla dek emirlik düzeyini aşmamıştır. Ancak 959’da Arap tarihçiler Doğu Kürdistan’da Hamedan civarında öteki Kürt aşiretleri üzerinde ciddi bir hakimiyet kurmuş olan Hasanvayhi isimli bir Kürt hanedanından bahsediyorlardı. 990’da bir başka Kürt ailesi olan Mervaniler Diyarbakır yakınındaki Mayyafarikin’de (bugünkü Silvan) hâkim hanedan ailesi olarak ortaya çıktı. Bu aile 1096’ya kadar hüküm sürdü. Resmî olarak halife tarafından atandıkları ve devletin resmî dili olarak Arapçayı kullandıkları için, Kürt kökenli olmalarına rağmen alimler her iki hanedanın da Arap olduklarını düşündüler.

    İlk Kürtler ilk Kürdistan
    Dehak tasviri, Şahname.

    Bir sonraki Kürt kökenli İslam hanedanı, Haçlılara karşı yürüttüğü savaşla ünlü olan efsanevi lider Selahaddin Eyyubi’nin (1171-1193) de hükümdar olduğu, 1171 ve 1260 arasında Mısır ve Suriye topraklarında hüküm süren Eyyubilerdi. Eyyubiler, Mervanilerden daha sofistike bir devlet yapısının varisiydiler; ancak hükümdarları kendi Kürt kökenlerinin üzerinde hiçbir zaman durmadıkları ve geniş sınırları olan topraklara hükmetmelerine rağmen Kürt ülkesinin sadece küçük bir parçasını yönettikleri için devletlerini bir Kürt devleti olarak nitelendirmek pek kolay değildir.

    13. yüzyıl Moğol istilaları Kürt aşiretleri üzerinde yıkıcı etkilere neden oldu. Hülagü’nün ordusu tek bir aşiret reisinin bile canını bağışlamadı. Hülagü, kılıçtan geçirdiği aşiret reislerinin yerine kendi adamlarını getirdi. Bu, Kürt aşiret yapısı ve geleneksel hükümdar ailelerinin otoritesi açısından büyük bir yıkımdı. Aynı şekilde bundan 150 yıl sonra Timur da Bağdat ve Diyarbakır’ı istila ettikten sonra, kendilerini henüz toparlayan Kürt aşiretlerini yok ederek Kürdistan’ın çoğunu fethetti.

    İlk Kürtler ilk Kürdistan
    Şerefhan Bitlisi ve Şerefnâme Yalnızca Kürtler ve Kürt tarihiyle ilgili olarak bir Kürt tarafından yazılmış, bilinen en eski metin 1596 yılında kaleme alındı. Bitlis Emirliği’nin o zamanki yöneticisi Şerefhan Bitlisi’nin yazdığı Şerefnâme’deki minyatürlerden biri Hizan şehrini konu alıyor.

    15. yüzyılda kısa süren Karakoyunlu hanedanı sırasında Kürt aşiret reisleri önceki güçlerinin bir kısmını yeniden kazandılar. Ancak Akkoyunlu hanedanı, Kürdistan’ın geniş bir parçasını içine alan Karakoyunlu topraklarını ele geçirdiğinde, Kürt aşiretleri rakip Karakoyunlulara olan önceki bağlılıkları yüzünden zulüm gördüler. Akkoyunlu hanedanı büyük Kürt ailelerinin imhasına yönelik sistemli bir politika yürüttü ve yönetici olarak kendi valilerini atadı.

    Safevi hanedanı, Şah İsmail’in mistik Şii karizması altında iktidarını kurarken, Akkoyunlu devleti zaten gerileme dönemindeydi. İsmail 1501 yılında Oniki İmam Şiiliği’ni devlet dini olarak ilan ettikten sonra Akkoyunlu devletine son verdi. Ancak onun Kürtlere yönelik politikası da Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ınkinden farklı olmadı. Batıya doğru genişlemeyi uman Şah İsmail de merkezî bir iktidar sisteminden faydalanarak bu bölgeyi ve aşiretleri denetimi altına almaya çalıştı. Ne var ki orada bu karşılaşma için hazırlıklarını yapmış olan Osmanlı İmparatorluğu bulunuyordu.

    Yerel yönetimlerin otoritesine son vermek üzere tasarlanmış Akkoyunlu ve daha sonraki Safevi politikalarının sonucunda Kürt aşiret yapısının büyük ölçüde çeşitlendiği görülüyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun bölgede yayılmasından önce, çoğu göçebe olmak üzere merkezi denetimden bağımsız birçok aşiretin yanı sıra Kürdistan’ın en zor ulaşılabilen bölgelerinde birkaç güçlü emirlik mevcuttu. Geleneksel Kürt liderliği, bölgenin yüzyıllar süren istikrarsızlığının sebep olduğu iktidar boşluğunu doldurmayı başaramadı. Moğol istilasından sonra, ne güçlü bir Kürt siyasal oluşumuna ne de bölgede dikkate değer otorite sağlamış bir Kürt hanedanına dair kayıt bulunmaktadır. 

    KÜRTÇE HEP VARDI

    İran dil ailesinin en kalabalık ikinci üyesi

    Türkiye’de, Kürtçe isminde bir dil olmadığı, Arapça, Farsça ve Türkçe’nin karışımı olduğu yanılgısı yaygındır. Ancak Kürtçe İran dil ailesine mensuptur. İran dilleri, Hint-Avrupa dillerinin en önemli kollarından biridir. Farsça’dan sonra bu dil ailesinin en kalabalık üyesi de Kürtçe’dir. İran’da Mazenderani, Gilani, Lur gibi diller, Orta Asya’da Tacikçe, Peştunca, Patanca gibi Afgan dilleri gibi diller, Kafkasya’da Taliş, Osetçe gibi diller bu aileyi oluştururlar. Farsça dışında diğer dillerin yazılı kültürü çok gelişmemiştir. Kürtçe’de 20. yüzyıla kadar güçlü bir halk edebiyatına sahip olmakla birlikte bir yazı dili olamamıştır. Kürtçe bugün Türkiye’de Latin harfleri ile İran, Irak ve Suriye’de Arap harfleri ile yazılır. Kurmanci, Gürani, Sorani ve Zazaca gibi lehçeleri birbirlerini anlamakta zorlanır.

    HAYRİ FEHMİ YILMAZ

    KÜRTLERİN MİTOLOJİK KÖKENİ

    Dehak’ın zulmünden kaçan halk

    Kürtlerin kökenine dair en popüler efsane, 16. yüzyılda kaleme alınan ve Kürt hanedanlarının tarihini hikâye eden Şerefnâme’deki Dehak’ın öyküsüdür.

    Efsaneye göre Kürtler, bilinen bir figür olan ve Firdevsi’nin klasik destanı Şahname’de de karşımıza çıkan Dehak’ın zulmünden kaçmış bir halkın çocuklarıdır. Dehak, hem İran hem de Turan topraklarını yöneten mitsel Pişdadi hanedanının Cemşid’den sonraki beşinci hükümdarıydı. Öyle zalim ve kötücül mizaçlıydı ki Tanrı onu omuz başına yılana benzeyen yaralar açarak cezalandırdı. Bu yaralar yüzünden Dehak sonsuz acılar içinde yaşıyordu. En iyi hekimler bile onu iyileştiremedi. Nihayet bir gün Şeytan, Dehak’ın sarayında hekim kılığında ortaya çıktı ve bu bitmek bilmeyen acının tek devasının yılan şeklindeki yaralara her gün iki gencin beyninin sürülmesi olduğunu söyledi. Bunun üzerine her gün iki gencin öldürülmesine ve beyinlerinin yaralara sürülmesine karar verildi. Bu tedavi şaşılacak derecede işe yarıyor gibiydi.

    Her gün iki gencin öldürülmesi bir zaman daha devam etti. Sonunda masum insanları kesmekle görevli aşçı bazılarına acıdı ve her iki kişiden birinin dağlara kaçmasına izin verdi. Bir koyun beynini diğer kurbanın beyniyle karıştırdı ve bu karışımı Dehak’a sundu. Aşçı, mahkumları serbest bırakmasının koşulu olarak ulaşılmaz dağlara sığınmalarını ve böylece Dehak’ın zulmünden uzakta kalmalarını istedi. Zaman içinde azat edilen bu insanlar çoğaldılar, dağlık bölgeleri doldurdular ve Kürtler diye anılmaya başladılar. Herkesten uzak yaşayınca da benzersiz bir dil ortaya çıkardılar. Daha sonra vadilere inip çiftçi, çoban ve tüccar oldular, köyler, kaleler ve kasabalar kurdular.

  • Timur’un Anadolu’ya uymayan gözlüğü

    Timur’un Anadolu’ya uymayan gözlüğü

    Timur “ülüş sistemi”ni Anadolu’da uygulamak istedi; başarılı olamadı. Orta Asya’yı ‘net’ görmesini sağlayan gözlüğü burada işe yaramadı. Tarihçiler de büyük resmi görmek için gözlüklerini değiştirmelidir.

    Özbekistan’ın bağımsızlıktan sonraki ilk yıllarıydı. 1996’daki Timur kutlamaları için biliminsanları ve gazeteciler, o zamanların en lüks oteli olan Uzbekistan Oteli’nde toplanmışlardı. Bir Hintli tarihçi ve bir Belçikalı gazeteci ile sohbet ediyorduk. Hintli tarihçi “mâdûniyet” çalışmaları çerçevesindeki tarihçilikten (subaltern historiography) bahsediyordu. Belçikalı gazeteci, “mâdûniyet nedir” diye sordu. Tarihçinin cevabı ise “daha evvel sesini duyuramamış olanların tarihi; ben bu insanlara bakıyorum” oldu. Bunun üzerine gözünden gözlüğünü çıkaran gazeteci “Yani siz bana gözlüğünü çıkar ve benimkini tak diyorsunuz. Ama ben o zaman göremem ki” demişti.

    Gözlük açısından bakınca ne kadar haklı idi. Aynı şeyi tarihçilik açısından söylemek zor. Tarihçilikte birçok gözlük kullanmak gerekir. Böylece hem idare edenlere hem de idare edilenlere; hakim tabaka ile yaptırım gücüne ve madun tabaka ile tahammül gücüne bakmak mümkün olur.

    Timur’dan (öl. 1405) devam etmek bizi başka gözlüklerle tanıştırabilir. Onu kendi zamanında ziyaret etmiş olan İspanyol elçisinin ve Şam’dan Semerkand’a “götürülmüş” olan İbn Arabşah’ın bu hükümdar hakkında yazdıkları birbirinden çok farklıdır. Türkiye’den bakınca o dönemde gördüklerini yazmış olan bir gözlemci bilinmiyorsa da, sonradan tarihçiler tarafından yazılanlar ve Nasreddin Hoca fıkralarıyla halk hafızasında kalanlar da birbirlerinden fersah fersah farklıdır.

    Bilindiği gibi Timur, Ankara Savaşı’ndan sonra memâliki Bayezid’in oğulları arasında paylaştırır; beylikler devrinden bildiğimiz geleneksel Anadolu beylerine de topraklarını geri verir. Dikkati çekici husus, Timur’un kendi hâkimiyeti altına girmiş olan bu ülkeye, kendi kumandanlarını ve valilerini atamamış olması, bilakis o sırada yenik durumda olan Yıldırım Bayezid’in oğulları ve beyler arasında yetkiyi paylaştırmasıdır. Türkiye gelenekleri açısından bakınca bu dönem fetret devri olarak görülür, okullarda da bu isimle okutulur. Aslında “iki peygamber, iki hükümdar arasında kalan ara dönem” anlamına gelen fetret kelimesi de “karışıklık” olarak algılanır. Ancak Orta Asya tarihi açısından bakınca karşımıza ülüş sistemi çıkar.

    Anadolu’daki beylerin bir kısmı “beyliğimiz elden gidiyor” diye Timur nezdinde teşebbüste bulunmuşlardır. Burada iki farklı devlet geleneğinin çatışmasını görürüz. Bayezid’in temsil ettiği gelenek, merkeziyetçi bir devlet yapısını yeğliyordu. Ortadoğu’daki yerleşik İran ve Bizans gelenekleri de bu türdendi. Devlet hukuku aile hukukundan ayrılmış, devlet insanlar üstü bir konum kazanmıştı. 14-15. yüzyıllarda Anadolu’daki Müslüman ahali arasında mülk (toprak, bağ, bahçe) ve miras işleri kadılar tarafından İslâm hukukuna göre idare olunuyor ve evlatlar arasında paylaştırılıyordu. Ancak Osmanlılar memâlike bölüşülen mülk diye bakmamak eğilimi ile kendilerine bağımlı kapı kulları ve bir merkez yaratmak istiyorlardı. Bu merkezin, devşirmeler yoluyla fethedilen yerlerin ahalisini içerecek şekilde geniş bir perspektife sahip olması düşünülüyordu.

    Timur’un temsil ettiği gelenek ise hem yerleşiklik hem göçebelikten besleniyordu. Burada miras işlerinde devlet hukuku aile hukukundan ayrılmıyordu. Bir aile nasıl malını oğulları arasında bölüştürüyorsa, devlet idaresinde de ülüş, bölüşme fikri hâkimdi. Nitekim bilindiği gibi kendi memâliki de oğullar ve torunlar arasında paylaştırmıştı.

    Timur, Orta Asya geleneğini Anadolu’ya uygulamak istedi; ancak bu usulün bu topraklar için uygun olmadığı Çelebi Mehmet’in merkezî devleti kurma yolundaki zaferi ile görülmektedir. Kısacası Timur, kendi gözlüğünü Anadolu’ya uygulamaya çalıştı, başarılı olmadı. Tarihçiler de ancak olaylara içten, dıştan farklı gözlüklerle bakarak büyük resmi elde edebilirler. Yoksa önlerini bile göremezler.