Kategori: Uygarlık Tarihi

  • Kıbrıs’ın az bilinen tarihi

    Kıbrıs’ın az bilinen tarihi

    Geçen ay Türkiye ve KKTC cumhurbaşkanları arasında bir anda parlayıp sönen “yavru vatan” polemiği, Kıbrıs meselesini bir kez daha gündeme getirdi. Peki bu “sorun” yaklaşık 60 yıl önce nasıl ortaya çıkmış, Kıbrıs birdenbire Türkiye’nin “yavrusu” oluvermişti?

    Siyah makam arabası yolda güçlükle hareket ediyor. İnsanlar eğilip otomobilin içini görmeyi, el sallamayı ve tabii aracın içinden de kendilerine selam verilmesini arzuluyorlar. Çoğunluk yarıya kadar açık camlardan içeriye ellerindeki beyaz dosya kağıtlarını atmaya çalışıyorlar. Aracın içindeki gazeteci Hikmet Bil, içeriye düşen kağıtları toplama telaşında. Yanında oturan Başbakan Adnan Menderes ise halkı gülümseyerek selamlamaya devam ederken, Bil’e “Zahmet etmeyin” diyor.

    Cengiz Kahraman Arşivi’nden, Renklendiren: Ferhat Güloğlu

    Başbakan Menderes 5 Eylül 1955 günü İstanbul Adalet Sarayı’nın açılış töreninin ardından ikamet edeceği Florya Köşkü’ne gitmeye çalışırken, töreni izleyenler arasında olduğunu fark ettiği Hürriyet gazetesi yazarı Hikmet Bil’i de aracına alıp yanına oturtuyor. Camlardan atılan kağıtlara gelince… Onlar insanların başbakandan taleplerini belirttikleri dilekçeler. Anılarında Hikmet Bil, “ben ilk kez gördüm böyle bir şey, meğer adetmiş” diyordu.

    Sonunda kalabalık yarılıp yola koyulabildiklerinde Menderes, Sedat Simavi’nin Hürriyet gazetesinde yazarlık yapan, gazetenin yayın hayatına başladığı 1948 yılından itibaren de “Kıbrıs Davası”nın yükselmesi için çalışan, aynı zamanda da Kıbrıs Türktür Cemiyeti başkanlığını yürüten Hikmet Bil’e; “Kıbrıs’ta durum nasıl” diye soruyor. “Silah lazım” cevabını alınca da “Veremem ki” diyor. “Bizim Kırıkkaleler karşı tarafın eline geçerse Birleşmiş Milletler’e karşı güç durumda kalırız.

    Eski arkadaşlar Kendi toplumlarında cumhurbaşkanlığı makamına oturan Rum lider Glafkos Klerides ve Türk lider Rauf Denktaş, orta öğrenimlerini aynı sınıfta yapmış iki yakın arkadaştı

    Hikmet Bil silah göndermeye lüzum görmüyor aslında. “Silah Kıbrıs’ta istendiği kadar var. Ama para lazım. Biz cemiyet olarak yüz bin lira topladık” diyor. Menderes parayı Maliye Bakanı Hasan Polatkan’a iletmelerini söylüyor. Kendisinin de 5 bin liralık bir çek yazacağını ekliyor.

    O sırada Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Londra’da Yunan ve İngiliz heyetleriyle Kibrıs görüşmelerinde. Menderes “Fatin’den yeni bir şifre telgraf geld. Zayıf durumdayım, elimi güçlendiremiyorum, Türk kamuoyunu zaptedemiyoruz diyebilmeliyim şikayetleri var. Aktif olmamızı istiyor” diyor.

    Bil, anılarında yemeğe katılmadığını ama ertesi gün patlayacak 6 – 7 Eylül olaylarının o gece Florya’da, Cumhurbaşkanı Bayar, Başbakan Menderes, İçişleri Bakanı Namık Gedik ve Emniyet Müdürü Ethem Yetkiner tarafından tertiplendiğini açıkça yazmakta beis görmüyor.

    2000’lere girerken Annan Planı tartışmalarıyla Kıbrıs yine ülke gündemine oturduğunda, kıdemli yazar Hakkı Devrim o günleri şöyle anlatacaktı: “Biz çocukken Kıbrıs’ta bir Türk nüfusu bulunduğundan habersizdik. 1955’te meydanlar ‘Kıbrıs Türktür Türk kalacak!’ avazeleriyle inlemeye başlamıştı bile. İngilizlerin Kıbrıs’ı bir biçimde getirip Yunanlılara devretmesinden korkuluyordu.

    Kıbrıs Türktür Cemiyeti kurulmuştu. Başkan gazeteci Hikmet Bil’di; Ahmet Emin Yalman, Orhan Birgit gibi yönetim kurulu üyeleri vardı. Bu davayı sahiplenen gazetecilerin başında yer alan da Sedat Simavi’ydi. Hürriyet öylesine heyecanlıydı ki, Doğan Nadi Cumhuriyet’te ‘Yahu üzmeyelim Sedat’ı bu kadar, versinler şu adayı çocuğa, ondan değerli mi?’ mealinde işi şakaya alan yazılar yazıyordu. (…) Bütün kuru gürültüye rağmen Türkiye’de halk, bu konuda yeterince duyarlı ve ‘heyecanlı’ değil. Zorlu görüşmelerde ‘bunu halka dünyada anlatamam’ kozunu kullanamıyor. 6 Eylül 1955 günü akşamları çıkan İstanbul Ekspres ‘Selanik’te Atatürk’ün evi bombalandı’ haberini verdi ve İstanbul’da sonradan çok utanacağımız olaylar yaşadık. (…) Londra’da Fatin Rüştü Bey artık, ‘Ben bunu halka kabul ettiremem’ diyebilirdi.”

    Oysa daha beş yıl önce 1950’de CHP hükümetinin Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak “Bizim Kıbrıs diye bir sorunumuz yok” demiş, ardından aynı yıl iktidara gelen Demokrat Parti’nin Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü de aynı sözü bire bir tekrarlamıştı. Ancak dengeler değişiyordu. İktidarının ilk yıllarında Yunanistan ile barış siyasetin- den yana olan Menderes, zaman içinde hem Köprülü’nün yerine Dışişleri Bakanlığını vereceği Fatin Rüştü Zorlu’nun hem de yeni kurulan ve daha sonra Özel Harp Dairesi adını alacak olan Seferberlik Tetkik Kurulu’ndaki fikirlerden etkilenecekti.

    İstanbul’da gayri müslimlerin ev ve işyerlerine karşı yapılan geniş çaplı yağma ve tahribatın yaşandığı Eylül 1955’ten yaklaşık beş ay önce Kıbrıs’ta Rum yeraltı örgütü EOKA, İngiliz sömürge yönetimine karşı silahlı mücadeleye başlamıştı. Elbette Yuna- nistan’da da NATO’ya bağlı bir Özel Harp Dairesi faaliyetteydi aynı zamanda.

    İki tarafın esirleri 1974’te esir alınan Rumlar, ellerinde erzak torbalarıyla Türkiye’ye doğru yola çıkmak üzereler (üstte). 16 Eylül 1974 günü yapılan esir takasında Kıbrıslı Türk esirler Ledra Palas sınır kapısından tek sıra Kuzey’e geçiyorlar (altta).

    Üç yıl sonra Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu 1958’in Kasım ayında, o sırada bağımsızlık verilmesi tartışılan Britanya sömürgesi Kıbrıs hakkındaki görüşlerini açıklıyordu: “Kıbrıs komünizmin sıçrama taşı haline getirilemez. Akdeniz’e açılan yollardan faydalanmak isteriz. Komünist tehlikesi karşısında adayı bir üs olarak kullanmak hakkımızdır. Bağımsızlık ‘enosis’tir, tanınırsa Ortadoğu’daki durum daha da kötüye gidecek… Bağımsızlık cemaatlere değil, milletlere verilir. Kıbrıs milleti diye bir şey mevcut değildir. Burada birbirinden tamamen ayrı olarak yaşayan iki cemaat vardır. Türkler Türkiye ile, Rumlar ise Yunanlılar ile birleşmek istiyor. İktisadi kaynakları olmayan Ada için bağımsızlık tanımak bir felaket olacaktır”.

    Oysa aynı yılın Ocak ayında, Özel Harp Dairesi Kurucusu General Daniş Karabelen, Lojistik Şube Müdürü Albay İsmail Tansu’ya, “Kıbrıs’ta silahlı bir direniş örgütü kurup kuramayacaklarını” sormuş ve çalışmalara başlanmıştı. Projenin adı da belliydi: Kıbrıs’ı İstirdat Projesi. Tansu’nun anılarında adaya gizlice silah sokulması için yapılan seferler, anlaşmaya çalışılan silah kaçakçıları, Başbakan’dan örtülü ödenekten istenen gerekli harcamalar, banka müfettişi, öğretmen ya da din görevlisi kimliği ile adaya yerleştirilen Özel Harp Dairesi mensubu askerler, silah taşımak için gereken teknelerin bulunabilmesi için Adnan Menderes’in aracı olduğu bazı armatörler ayrıntılarıyla anlatılıyor. Devlet içindeki bu bağımsız yapılanmanın, zaman zaman kontrol etme, denetleme görevini yerine getiren memurlar tarafından sekteye uğratılma ihtimali belirdiğinde, Menderes ya da çoğu zaman Zorlu, engelleri aşmalarını sağlıyordu. Örneğin Mersin Limanı’ndaki memurlar silah kaçıran gemi personelini kaçakçı zannıyla gözaltına aldığında, Zorlu bizzat telefon ederek görevlilere “Bu arkadaşlar altın bile kaçırsa biz göz yumuyoruz” talimatı vererek sorunları çözüyordu.

    Ali Recan’ın yarattığı 1970’lerin popüler çizgi karakteri Yüzbaşı Volkan da Kıbrıs’ta önemli görevler yüklenmişti!

    Başbakan Menderes’in armatör arkadaşlarından Kemal Sadıkoğlu, Zonguldak ve Karadeniz Ereğlisi’nden kömür nakliyatı işinde kullandığı teknelerinin silah kaçırmak için kullanılmasını kabul ettiğinde bazı ufak ricalarda bulunmayı da ihmal etmediğini yine İsmail Tansu’nun anılarında görebiliyoruz. Armatör Sadıkoğlu şöyle diyor: “Size yardım uğruna gemilerim seferlerinde gün kaybedecek. Bu yüzden zarara uğrasam da sorun değil. Bu davaya hizmet etmeye amadeyim. Çok sevdiğim motorum da feda olsun. Ancak şunu da belirtmek isterim ki, eğer gemilerime Zonguldak ve Ereğli’de sıra beklemeden yük verilmesini temin ederseniz bir veya bir buçuk ayda bir yapabileceğimiz seferleri ayda iki defa yapabiliriz. Ayrıca emrinize tesis edeceğim motorumun yerine parası tarafımdan ödenmek şartıyla yenisini ithal edebilmek için 6 bin dolarlık döviz transferi sağlarsanız sevineceğim.” Sonrasında armatör, motoruyla bir Boğaz turu yapmayı teklif eder. Hep birlikte Boğaz’ın eşsiz güzellikteki manzarasında 30 mil hızla süzülürken İsmail Tansu, “bu harikulade tekneyle yapacağı silah sevkiyatlarının hayallerini kurmaktadır.”

    Hem EOKA’nın hem de TMT’nin çatışmaları şiddetlendirmesi, en çok Kıbrıslıtürkler için bir felaketti. Sayıları azdı, ada üzerinde dağınık yaşıyorlardı. Göç etmek ve belli bölgelerde toplanmak zorundaydılar. Bu sırada Kıbrıs’ta başka bir alanda da mücadele yükseliyordu. Komünist AKEL partisi ve ona bağlı sendikalar, Türk ve Rum işçileri ortak sendikalarda hak aramaya çağırıyordu. 50’ler aynı zamanda sendikal mücadele ve grev yıllarıydı.

    Türkiye basını ve hükümet sözcüleri bu durumdan rahatsızdı. Başta Amerika’ya yönelik olmak üzere sık sık Kibrıs’taki komünizm tehlikesine atıfta bulunuluyor ve bunun tek ilacının adanın “taksim”i olduğu savunuluyordu. Sömürge Valiliği, Londra’ya geçtiği raporlarda, taksimin uygulanmasının güç olduğunu yazıyordu. Çünkü Türkler nüfusun yüzde 18’ini oluşturuyordu ve daha önemlisi ekonomideki payları yüzde 1’di. Türk liderliği ve Türkiye de bu “sorunun” farkındaydı ve EOKA aslında Türklere saldırdıkça onlara yardımcı oluyordu. Türkler dağınık yaşamak yerine belli bölgelerde toplanmaya, otorite altına alınmaya başlıyordu ve daha önemlisi Rum tüccarla ilişkisi kesilerek kapalı bir ekonominin yaratılması kolaylaşıyordu.

    Yıllar sonra gerçekler konuşulmaya başladığında yaşlı bir kuşak, ister Rum ister Türk tarafında olsun, çok başka çıkarlar adına savaştıklarını, karşı taraf kadar, hatta ondan da fazla kendi toplumlarına zarar verdiklerini konuşur olacaklardı. Ama bunun için daha çok zaman vardı.

    1960’a varıldığında arkada yığınla kimin yaptığı belli olmayan bombalamalar, öldürmeler, yaratılan düşmanlıklar üzerine yeni bir devlet kuruluyordu sonunda: Sadece üç yıl sukunet içinde yaşayacak olan Kıbrıs Cumhuriyeti. 1963’te başlayan çatışmalar adayı 1974’teki kesin bölünmeye kadar taşıyacaktı. İlk harcananlar da 50’lerin ikinci yarısında olduğu gibi sola meyleden sıradan insanlar, işçiler, iki toplumun bir arada yaşayabileceğini savunan yazarlar, gazeteciler olacaktı.

    BASIN MÜCAHİDİ HİKMET BİL

    Sözünü tuttu, ‘millici’ oldu

    Kıbrıs Türktür Cemiyeti Başkanı gazeteci Hikmet Bil, işi Kıbrıs’ın kaynak sularının Toroslar’daki sularla aynı kimyasal değerlerde olduğunu gösteren tahlil raporlarıyla, Kıbrıs’ın aslında Anadolu’nun bir parçası olduğunu kanıtlamaya kadar vardırmıştı.

    Hikmet Bil, 1918 yılında İzmit’te dünyaya gelmişti. Kıbrıs Olayı ve İç Yüzü kitabındaki arka kapak yazısında nakledildiğine göre, Lozan Barış Görüşmeleri’nin başlayacaği günlerde henüz beş yaşında olan Bil, Arifiye İstasyonunda Sakarya Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin kurucu başkanı olan babasının kucağında İsmet İnönü’yü karşılayanlar arasındaydı. Fransız Delegesi M. Mongin ile birlikte trenle Ankara’dan İstanbul’a geçen İnönü, gaz lambalarıyla aydınlanan karanlık istasyondaki pelerinli çocuğu pek sevmiş, kucağına alarak büyüyünce ne olacağını sormuştu. Küçük Hikmet, “Millici olacağım” diye cevaplamıştı. Aldığı yanıttan çok hoşlanan İnönü çocuğun sözlerini anında Fransız delegesine tercüme ederek, “Bakınız yedisinden yetmişine bu millet ne diyor, duyunuz” demişti. Yine kitaptaki tanıtım yazısından öğrendiğimize göre Hikmet Bil yıllar sonra İnönü’ye bu olayı hatırlatmış ve İnönü de “Demek o küçük millici sendin ha!” demişti. Tanıtım yazısı şu cümleyle bitiyor: “Evet, o Hikmet Bil, gene o Hikmet Bil”. Hikmet Bil 1948 yılından itibaren birlikte çalıştığı Sedat Simavi’nin en güvendiği insanlardan biri oldu. Simavi’nin Kıbrıs’a olan ilgisi kendisini de o kadar etkilemişti ki, gazeteciliğin yanı sıra 1955 yılında kapatılana dek Kıbrıs Türktür Cemiyeti başkanlığını yürüttü. Kıbrıs meselesini kendisine o kadar vazife edinmişti ki, işi Kıbrıs’ın kaynak sularının Toroslar’daki kaynak sularıyla aynı kimyasal değerlerde olduğu gösteren tahlil raporlarıyla, Kıbrıs’ın aslında Anadolu’nun bir parçası olduğunu kanıtlamaya kadar vardırmıştı. 6 – 7 Eylül olaylarının ardından 7 ay kadar tutuklu kalan Bil, sonunda suçsuz bulunarak serbest bırakıldı. 2003’te 85 yaşında öldüğünde, yakınları gazeteye verilecek kendi ölüm ilanını kaleme alıp çalışma masasına bıraktığını gördüler.

    TURİZM CENNETİ MARAŞ

    Pazarlık için alındı, kaderine bırakıldı

    Bugün terkedilmiş bir yer olan Mağusa’nın Maraş bölgesi, Kıbrıs Harekâtı’ndan önce Türkiye’deki tüm yatak kapasitesinden daha fazla yatağa sahip, Sophia Loren, Brigitte Bardot gibi dünya starlarının tatilini geçirdiği gözde bir turizm merkeziydi.

    Kenan Evren anılarında, “Biz orayı zaten masada pazarlıkta kullanalım diye almıştık” demişti. Ama pazarlık masalarında sürünen Maraş’ın kaderi 1974’ten bu yana değişmedi. Lefkoşa bugün dünyadaki son bölünmüş başkent olarak biliniyor. Mağusa ise, yarısı ölüme terk edilmiş dünyadaki tek kent. 1974’ten önce Mağusa’nın Maraş bölgesi, o dönemde Türkiye’deki tüm yatak kapasitesinden daha fazla yatağa sahip, dünyanın en gözde turizm merkezlerinden biriydi. Tatillerini burada geçirenler arasında Sophia Loren, Brigitte Bargot gibi dünya starları vardı.

    1974’te Mağusa’nın nüfusu 40 bindi. Bunun 8 bini Türk, 5 bini yabancı, 27 biniyse Rumdu. Ayrıca burada ikamet etmeyip sadece çalışmaya gelen kalabalık bir nüfus daha vardı. Günlük turist değişimininse 30 – 40 bin arasında seyrettiği söyleniyor. 1974’te Mağusa’da yaşayanlar, savaşın ardından gemiler dolusu eşyanın Türkiye’ye taşınmasını izlediklerini söylüyorlar.

    1571’de Osmanlılar Kıbrıs’ı aldıklarında Mağusa zengin, gelişmiş bir liman kentiydi. Birkaç yıl içinde Rumlar ve diğer hıristiyanlar kent merkezinden taşınmaya zorlandılar, surların dışına çıkarıldılar. Kent dışında kendilerine, bahçeli evlerden oluşan yeni bir semt kurdular. Maraş’ın uluslararası adı olan Varoşa’nın kelime kökeni, tarihte burasının kentin kenar semti olmasından kaynaklanıyor.

    Bugün Maraş’ın Rumlara verilmesine karşılık Mağusa Limanı’nın tanınarak ticarete ve turizme açılması sık sık gündeme gelse de henüz ortada bir adım yok.

    1974’ten önce
    1974’ten sonra

    GİRNE BATIĞI

    Komünist dalgıcın tarihi keşfi

    Dünyanın bilinen en eski ve bütünlüklü gemi batığı 40 yıldan fazla bir süredir Girne Kalesi’nde sergileniyor. Gemiyi 1965’te fark edip çıkarılmasını sağlayan dalgıç ve komünist Arris Cariolou’nun hikâyesini oğlu Glafkos Cariolou anlattı.

    Glafkos Cariolou, 1974 yılında 22 yaşındayken babası Arris ile birlikte Girne Limanı’ndan tekneleriyle açılmak üzereydi. Limanın kenarındaki kaleden üzerlerine ateş edildi. Denize açılmaları yasaktı. Ateş açanlar 15 Temmuz günü Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı darbe yapan Yunanistan cuntası destekli faşist Nikos Sampson yanlılarıydı. Adamların güçlü uyarıları ve kendilerini vurmaya kararlı halleri baba ve oğulu denize açılmaktan vazgeçirdi.

    Girne batığını bulan dalgıcın oğlu Glafkos Cariolou da 1974’ten sonra Türk ordusuna esir düşmüş. Bugün 63 yaşında olan Glafkos Cariolou, çocukken annesi, babası ve kardeşiyle birlikte (fotoğrafta en sağda).

    Baba Arris Cariolou, sünger avcısı, dalgıç, hayatının çoğunu teknesinde geçiren bir adamdı. Eğitimli bir denizciydi. Glafkos Cariolou’nun tabiriyle, eğitimli insanların çoğu gibi idealist bir solcuydu. Emekçi Halkın İlerici Partisi’ne, yani komünist AKEL’e üyeydi ama siyasetçilerden pek de hoşlanmadığı için partiye uğradığı azdı. Ama kesin olan bir şey vardı; faşist darbecilerle anlaşması mümkün değildi.

    Glafkos Cariolou

    Ateş açılma olayından sonra Arris Cariolou, cuntacılara karşı tavrını açıktan yansıtmaya başlayınca, o sırada sol düşünceye sahip birçok Kıbrıslı Rum gibi tutuklandı. Glafkos babasının tutuklanmasına büyük öfke duymuştu. Bir şey yapmalıydı. Rum Milli Muhafız Ordusu’nun telefon hatlarına sabotajlar düzenlemeye başladı. Bir telefon hattını keserken fark edildi, peşine düşenlerden kaçması gerekiyordu. Çareyi Girne’nin yaslandığı Beşparmak Dağları’na doğru kaçmakta buldu. 17 – 20 Temmuz arasını saklana- rak geçirdi. Sonra bir sabah ufukta beliren gemileri, gökyüzündeki uçakları fark etti. Limandan uçaklara ateş eden bir torpido gemisinin, bir uçak tarafından vurulup batırıldığına tanık oldu.

    Aklına ilk gelen babasının sık sık söylediği ve kendisinin ciddiye almadığı bir cümleydi: “Bunların yüzünden Türkiye buraya çıkacak sonunda.” Babası haklı çıkmıştı. Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bozulan anayasal nizamını yeniden tesis etmek üzere garantör ülke sıfatıyla Kıbrıs’taydı. Glafkos hemen şehre indi, cephe gerisinde su ve yiyecek taşıyarak savaşanlara destek olmaya çalıştı. Ancak o sıralarda Rum toplumunda polisler ve hatta askerler sağcı-solcu olarak ikiye ayrılmıştı. Bir dağınıklık ve çaresizlik hakimdi ortama. Evine doğru gitmeye çalışırken bir Türk tankıyla burun buruna geldi, artık bir esirdi.

    Esir alınan diğer Rumlarla birlikte Girne’deki Dome Otel’e yerleştirildi. Anne ve babası da buradaydı. Birkaç hafta sonra oteli ziyarete Rauf Denktaş geldiğinde, iyi Türkçe bilen babasının “Be Rauf nedir be bu olanlar, napacayız?” dediğine tanık oldu. Denktaş gayet sıcak davranmış ve “Merak etmeyin bir şey olmayacak” demişti. Babası ve Denktaş aslında okul yıllarından arkadaştırlar. Bir gün otele gelen askerler kimlik kontrolü yapacaklarını söyleyerek gençleri ayırdılar. Glafkos ve diğer gençler bir hafta Lefkoşa’daki polis merkezinde hapis tutuldular.

    MÖ 3. yüzyılda fırtınaya tutularak batan gemi Helenistik Krallıklar dönemine ait Girne batığı MÖ 3. yüzyılda Girne açıklarında fırtınaya tutularak batan bir tekne. 1968 – 69 yıllarında Pennsylvania Üniversitesi’nden gelen uzman bir ekip tarafından su üstüne çıkarıldı. Geminin Halep çamından yapılmış gövdesi 15 m uzunluğunda. Uygulanan karbon 14 testleri sonucu elde edilen bilgilere göre gemi M.Ö. 389 yılında yapılmış. Batıkta bulunan badem kalıntılarına uygulanan karbon 14 testlerinde de M.Ö 288 tarihi bulunmuştur. Geminin battığı sırada 80’li yaşlarında olduğu düşünülmektedir. Gemide bulunan eşyalar 4 kişilik bir mürettebatla sefere çıkan bir ticaret gemisi olduğunu işaret ediyor. Gemide Rodos üretimi 400 şarap amforası, 9 bin adet badem, 29 adet İstanköy işi bazalt değirmen taşı, 4 küp zeytinyağı, 4 fıçı alkol bulunmuş.

    Merkezde 55 – 60 yaşlarında Kıbrıslı Türk bir polis de vardır. Onlara çok iyi davranır, istedikleri yiyecekleri, içecekleri bulur getirir. Bir gün genç bir subay kontrole geldiğinde hücrelerdeki kola şişelerini görünce yaşlı Türk polisi bayıltana dek döver. Glafkos Cariolou, yaşanan onca kötü şey arasında hiç aklından çıkmayan en travmatik sahnenin bu olduğunu söylüyor.

    Aslında Girne’yi bir daha uzun yıllar boyunca göremeyeceğini o an bilmiyordur. Sonunda kendi gibi birçok Rum esirle birlikte Adana’ya nakledilirler. Oradan Mersin ve Amasya’ya. Aylar sonra Amasya’da Kızılhaç ekipleri tarafından Ada ‘ya getirilerek Ledra Palas’ta esir değişimiyle Rum tarafına teslim edilir. Dome Otel’de tutulan Rumlar da zaman içinde umutlarını kesip Güney’e geçmeye başlamışlardır. Otelde son kalanlar babası ve annesidir. “Halbuki babam, Rauf Denktaş’ın her şey düzelecek sözlerine güvenmişti” diye anlatıyor.

    Glafkos Cariolou, şimdi oğluyla Girne Kalesini ziyaret ediyor bazen. Çünkü 1977›de bir daha Girne’yi göremeden, tam da hep istediği gibi denizde bir dalış kazası sonucu hayatını kaybeden babasından kalan bir hatıra var o kalenin içinde. Baba Arris Cariolou, bugün Girne Kalesinde sergilenen, dünyanın şu ana dek kaydedilen en eski ve en bütünlüklü batık gemisini bulan kişi. 1965 yılında Girne açıklarında fark ettiği geminin yerini tespit edebilmek için tam iki yıl tekrar tekrar dalmış ve sonunda haritaya geçirmeyi başarmış.

    Gemi çıkarılıp sergilenmeye başladıktan kısa bir süre sonra bir gün, henüz savaş kendilerini Girne’den koparıp atmamışken, kaledeki gemiyi görmeye gitmiş baba Arris. Görevlilerden biri, gemiyi bulup çıkaran bu kişinin bilet aldığını fark edip “Keşke bilet almasaydın” demiş. Arris Cariolou’nun cevabı ise şu olmuş: “O geminin korunması lazım. Bu da masraf demek. Ben de payıma düşeni vermeliyim.”

  • Ermeniler Kapadokya’dan doğuya göç etti

    Ermeniler Kapadokya’dan doğuya göç etti

    Son arkeolojik buluntular, Ermenilerin Kızılırmak havzasından Doğu Anadolu’ya göç ettiklerini ortaya koyuyor. Herodotos’un, Armenialıların Batı’dan göç eden ve Frigler ile genetik bağlantısı olan bir halk olduğu tezi doğrulanabilir bir duruma geliyor.

    Ermeniler’in Doğu Anadolu Yaylası’ndaki mevcudiyetleri ile ilgili tarihsel kimliklendirme sorunları, bugüne değin eski Anadolu tarihinin çözülememiş ve halen tartışılmakta olan konularının başında gelmektedir. Antik Ermeni tarihinin kilit taşını oluşturan köken ve mekân sorunları, Ermenilerin Doğu Anadolu Yaylası, yani Fırat’ın doğusunda kalan coğrafyada ortaya çıktığı fikrinin, alternatif bir hipotez olan Ermenilerin Batı’dan göç ettikleri tezi ile çelişmesi olarak açıklanabilir. Ermeniler’in Batı kökeni ve göçler büyük ölçüde Antik Batı’nın temel kaynaklarından Herodotos ve Strabon’un aktardığı bilgilere dayanır. Herodotos, Armenialıların (arkaik Ermeniler) Frigya’dan göçtüğünü ifade ederken, Strabon (MÖ 64 – MS 21) Armenlerin (arkaik Ermeniler) Tesalya’daki Armenium Armen’den kaynaklandığını ileri sürer.

    Önasya’nın tarihsel kaynaklarında Ermenilerden ilk kez Akhaimenid kralı I. Dareios’un (MÖ 522 – 486) Kermanşah yakınlarındaki bir kaya yüzeyinde, eski Persçe, Elamca ve Babilce kaleme alınmış üç dilli Bisutun (Behistun) yazıtında (MÖ 520) söz edilmiştir. Yazıtta, Dareios yönetimi altındaki 23 ülkeden biri olan “Uraštu”dan (Urartu’nun Babilce versiyonu) ve “Armina” halkından bahsedilmektedir. Sonraki süreçte, Elam belgelerinde “Harminua”, Mısır hiyerogliflerinde “Arwmyna”, Eski Yunan ve Latin kaynaklarında “Armenia”, Arap kaynaklarında “Armaniyya”, erken dönem Türkçe metinlerde ise “Ermeniyye” terimlerine rastlanır. Bu terimler “Ermeni” ve “Ermenistan” kelimelerinin de Türkçeye nereden geldiğini açıklar gibidir.

    Armenia heyeti Akhaimenid Kralı I. Darius tarafından yaptırılmış olan Persepolis Apadana Sarayı’nın (MÖ 6. yüzyıl sonu-MÖ 5. yüzyıl başı) cephesine resmedilmiş Armenia heyeti, hediyeleri olan at ve kulpları grifon figürlü değerli bir madeni krater ile kralın huzuruna kabul ediliyorlar. Boya bezemeli olduğu bilinen Armenia Heyeti kabartmasının renklendirme denemesi.

    Komşu kültürlerin bu şekildeki isimlendirmelerine karşın, Ermenilerin kendilerine “Hay” ve ülkelerine “Hayastan/ Hayasdan” veya “Hayk/Haik”, dilleri olan Ermeniceye “Hayeren” adını vermiş olmaları, bu eski halkın arkaik köken sorununun derinliği ve karmaşıklığını günümüze yansıtan en önemli ipuçlarıdır. Herodotos, Ksenophon ve Strabon ile diğer antik yazıcıların eserlerinde geçen isimlendirme ile hiçbir şekilde benzeşmeyen söz konusu terimlerin kökeninde Ermeniler’in Nuh’un torunu “Hayk” ya da “Haik” isimli bir atadan Doğu Anadolu Yaylası’nda, Ermeni arkeopolitika deyimiyle “Ermenistan Yaylası”nda türediklerine inanış vardır. Söz konusu fikrin babası olan Ermeni tarihçi ve rahip Khoroneli Moses (MS 5. yüzyıl) genel kapsamlı Ermenistan tarihini (Hayots Patmut’ivn) yazan ilk kişidir. Muş civarında olduğu düşünülen eski adı Horn, Horni ya da Horunk olan bir köyde doğduğu bilinen Moses, Yunanistan’a gitmiş, Grekçe ve mitoloji öğrenmiş olmasına karşın, Ermenistan tarihini Kitab-ı Mukaddes’te konu edilen Nuh Tufanı’na bağlamıştır. Moses, Hayk’ın 400 yıl yaşadığını, Babil Kulesi’nin inşasında görev yaptığını, Kule’nin yıkılmasından sonra Armenia’ya geldiğini ve tüm Ermenilerin de Hayk’ın soyundan geldiğini anlatır. Hıristiyan bir rahip olduğu bilinen Moses’in, farkında olduğu Antik Batı kaynaklarındaki Armenler ve Armenia ile ilgili bilgileri gözardı ederek, kutsal kitaplara yönelmesinin temelinde özellikle Zerdüşt dinine sıkı bir şekilde bağlı Ermenilere Hıristiyanlık propagandası yapma amacı olduğu düşünülebilir. Çünkü 4. yüzyılın başlarından itibaren Hıristiyanlığa geçmeye başlayan Ermenilerin tümü üzerinde yeni dinin hızlı ve etkili bir şekilde dönüşümünün gerçekleşmediği bilinmektedir.

    Uzun süredir gündemde olan çok sayıdaki tarihsel kayıt ve arkeolojik bulgu ile Kızılırmak Havzası ve Fırat’ın doğusundaki Türkiye topraklarında 1990’lardan itibaren gerçekleştirilen arkeolojik araştırmaların sağladığı güncel katkılar, Ermenilerin kökenine, tarihsel varlıklarına ve Doğu Anadolu Yaylası’na geldikleri bölgenin çok uzakta olmadığına işaret etmeye başlamıştır.

    “Tarihin Babası” olarak kabul edilen Halikarnassos doğumlu Herodotos’un Ermenilerin kökenine dair yaklaşımları günümüz Anadolu arkeolojisi ve eskiçağ tarihi bilimlerinin bilgi seviyesi doğrultusunda kabul edilebilir ve arkeolojik yönden doğrulanabilir bir duruma gelmiştir. Herodotos, Armenialıların Batı’dan göç ettiğini ve Frigler ile olan yakınlıklarını vurgulamış ve genetik bir bağlantı kurmuştur. Historia adlı eserinde Armenialılar’ın, Friglerin doğuya göçmüş bir kolu olduğunu ve Frigler gibi giyindiklerini söyleyen Herodotos, bununla da yetinmeyip, Pers kralı Kserkses’in (MÖ 486 – 465) ordusunda Frigler ile Armenialıların, Kserkses’in damadı komutan Artokhmes yönetiminde aynı silahları kullandıklarını bildirmiştir. Aynı komutanın idaresi ve aynı silahlar iki toplum arasındaki kültürel yakınlığa, akrabalığa ve arkaik bağlantılara güçlü biçimde işaret etmektedir. Herodotos’un, MÖ 5. yüzyılda yani Frig halkının Anadolu’daki etnik varlığını devam ettirdiği ve arkaik Ermeniler’in Doğu Anadolu Yaylası’nda etnik ve kültürel kimliklerini oluşturmaya başladıkları bir dönemde yaşamış olması, aktarımlarının gerçekliği karşında şüphe duyanları rahatsız edecek bir ayrıntıdır.

    Herodotos’tan sonra, aynı dönemde, MÖ 5. yüzyılın sonunda (MÖ 401 – 400) Ksenophon, Anabasis’te (Onbinlerin Dönüşü) Doğu Anadolu’da yaşayan çok sayıdaki etnik gruptan biri olan Armenleri anlatmıştır.

    Urartu sonrası dönemde Doğu Anadolu Yaylasındaki ilk politik oluşumun Akhaimenidler tarafından kurulmuş olan Armenia Satraplığı olduğu, Herodotos ve Ksenophon gibi antik Batı kaynaklarından anlaşılmaktadır. Satraplığın kesin sınırları ve yayılım alanları bugün için tartışmalı olmakla birlikte, güneyde Kardukhlarla sınırı oluşturan Dicle (Tigris) – Botan (Kentrites) nehirleri birleşme bölgesine değin uzandığı bilinmektedir. Fırat’ın (Euphrates) sınır oluşturduğu Batı’da Kapadokya Satraplığı, güneybatıda ise Kilikia komşuluğu bulunan Armenia Satraplığının, tarihsel süreç içinde Batı ve Doğu olarak ikiye bölündüğü düşünülmektedir. Batı satraplığın yönetim merkezinin Erzincan’ın 20 km doğusunda, Üzümlü (eski Cimin) ilçesi yakınlarındaki Altıntepe, Doğu satraplığın merkezinin ise Van Kalesi (Thosp) olduğu görüşü genel kabul görmektedir.

    Üçgen bezemeli kapların izinde
    Frigya ve Kapadokya kökenli Geç Demir Çağı üçgen bezemeli boyalı kap parçaları Erzincan bölgesi üzerinden Van Gölü Havzasına uzanan güzergah üzerinde 200 yıllık bir süreci kapsayacak şekilde dağılmıştır. Bunlar, batıdan doğuya uzanan ve yüzyılları kapsayan kitlesel bir göç hareketine işaret etmektedir.

    Ermeni tarihçi ve Hıristiyan rahip Khoroneli Moses (MS 5. yüzyıl) genel kapsamlı Ermenistan tarihini yazan ilk kişidir. Tüm Ermenilerin Hayk’ın soyundan geldiğini anlatır. Moses’in, Antik Batı kaynaklarındaki Armenler ve Armenia ile ilgili bilgileri gözardı ederek, kutsal kitaplara yönelmesinin temelinde, özellikle Zerdüşt dinine sıkı bir şekilde bağlı Ermenilere Hıristiyanlık propagandası yapma amacı olduğu düşünülebilir.

    Ermeni tarihinin arkaik süreçteki en önemli bilinmezi, Herodotos’un aktardığı göçün ya da göçlerin Frigya ya da daha detay bir düşünce ile Kızılırmak Havzası ve yakın çevresinden Doğu Anadolu Yaylası’na hangi nedenlerle ve ne zaman yapıldığıdır. Göç kanıtlarının ortaya konması ise, nedeni ve zamanı kadar önemli bir konudur.

    İskitler’in MÖ 9. yüzyı- lın ortalarından itibaren Doğu Anadolu üzerinden Anadolu’nun içlerine akmaları, Kızılırmak’ın (Halys) batısındaki coğrafyada huzursuzluk ve kargaşa ortamı oluşturmuş, politik dengeleri değiştirmiş, Frig Krallığı’nın yıkılışına neden olmuştur. Önce Urartu Krallığı, sonrasında ise Assur İmparatorluğunun tarihten silinmesiyle Batı İran, Kuzey Mezopotamya ve Doğu Anadolu’da etkin güç durumuna gelen Medler, Kral Kyarksares önderliğinde Fırat’ın batısındaki Anadolu topraklarını tehdit etmeye başlamıştır. Medlerin, Urartu ve Assur’un yıkılışı ile birlikte batıya hareketlenmeleri Kızılırmak Kavsi İçi ve yakın çevresinde antik batının Kapadokya dediği, Assurluların ise Tabal, Kaşku ve Tuhana olarak andığı topraklarda yaşayan Frigleşmiş Kızılırmak Havzası topluluklarının yakın geleceklerini belirleyen politik ve askeri olayların başında gelmektedir.

    Medlerin Anadolu’nun doğu yarısını ele geçirmeleri ile Media (Kuzeybatı İran), Mezopotamya ve Anadolu topraklarında kültürel anlamda bir birlik oluşmaya başlamıştır. Bunun sonucunda Kızılırmak Havzası topluluklarının Medlere karşı kültürel ve dinsel temelleri olan bir yakınlık hissetmeye başladıkları anlaşılmaktadır. Kültürel birliğin sağlanmasında Medlerin Anadolu’ya taşıdıkları Zerdüşt dininin etkisi önemli olmuştur. Bu duruma, MÖ 6. yüzyılın başlarından itibaren Kızılırmak Havzası ve doğusunda Zerdüşt dininin saygı görmüş ve yaygınlaşmış olması tanıklık etmektedir.

    Kızılırmak Havzası toplumları, bilinen tarihin hiçbir döneminde Batı kültürlerine yakın olmamışlar, Batıdan gelen kültürel etkileri samimi olarak benimsememişlerdir. Bölge Assur Ticaret Kolonileri Çağı’ndan itibaren (MÖ 1950) yüzünü daima doğuya çevirmiştir. Hitit egemenliğinde bile bu özelliğini koruyan bölge, Demir Çağında Frig kültürü etkisine girse de, Tabal, Kaşku, Tuhana ve Malidiya krallıklarıyla Doğu ile olan ilişkilerini kesintisiz olarak sürdürmüştür. Halys Savaşının sona erdiği MÖ 585 yılından sonra, Lidya Krallığı – Med Krallığı sınırını oluşturan Kızılırmak’ın yakın çevresinde ve batısında ikamet etmekte olan Frig halkı ile Frigleşmiş topluluklara yani Kaşku ve Tabal ülkeleri insanlarına baskı yapmaya başlamıştır.

    Son yıllarda Orta ve Doğu Anadolu’da gerçekleştirilen kazılar sonucunda, Frigya ve Kızılırmak Havzası (Kapadokya) kökenli Geç Demir Çağı üçgen bezemeli boyalı kap parçalarının Doğu’ya doğru kronolojik bir dağılım gösterdiği anlaşılmıştır. Bu arkeolojik gerçeklikle birlikte, Herodotos ve Strabon’un Ermenilerin kökeni hakkında aktardığı bilgiler karşılığını bulmuş gibi gözükmektedir.

    Herodotos’un ayrıntıları ile aktardığı, Lidya Kralı Kroisos ile Akhaimenid Kralı Büyük Kyros arasında MÖ 546’da gerçekleşen Pteria Savaşının arka planında MÖ 590/585’den itibaren süren bu baskı ortamının olduğu açıktır. Kroisos’un, savaş öncesi Pteria’yı ele geçirdiği, daha sonra da bölge halkının yurtları ile kentlerini yerle bir ettiği ve onları göçe zorladığı Herodotos’un aktarımlarından bilinmektedir. Kyros’un Mısır, Babil ve doğu sınır bölgelerindeki Baktria (Afganistan) ve Margiana (Horasan) gibi daha sorunlu bölgeler yerine ilk olarak Anadolu’nun batı yarısı ve onun egemeni olan Lidya kralı Kroisos’u hedef alması, kendisine bağlı insanları koruma içgüdüsünün bir sonucu olmalıdır. Medlerden Perslere yani MÖ 585’den 546’ya değin uzanan bu süreçte bölgenin İran ile kültürel ve dinsel yakınlık kurmasının Lidya Krallığı’nı son derece rahatsız ettiği anlaşılmaktadır. Büyük Kyros’un tahta çıkması ile birlikte, Krosisos’un Pteria’yı hedef alarak bu kentin üzerine yürümesi, Pteria’nın dolayısı ile Kızılırmak Kavsi İçi ve yakın çevresinin İranlılara duyduğu samimiyet ile yakınlığı bir kez daha teyit etmektedir.

    MÖ 520’de kaleme alınmış olan Behistun Yazıtında Armina (arkaik Ermeniler) ile yaşadıkları toprakların (Uraştu) ilk kez anılmış olması, Herodotos’un aktardığı Frigya göçünün Urartu Krallığının yıkılmasından (MÖ 600/590) hemen sonra gerçekleştiğine işaret etmektedir. Herodotos tarafından Batı’dan Doğu’ya yapılan bu göçün halkı olarak Frigler ile Frigyalılara atıf yapılmış olsa da, güncel arkeolojik bulgular söz konusu göçün Frigleşerek yeni bir kültürel sürece girmiş Kaşku, Tabal ve Tuhana’da yaşayan Kızılırmak Havzası ve yakın çevresi Demir Çağı toplumlarınca gerçekleştirildiğine işaret etmektedir. I. Dareios, Bisutun yazıtı ile bölgeden Uraştu, halkından da Armina olarak bahsederken, eski bir coğrafi isim ile güncel ve yeni bir halk adını birlikte kullanmış, dolaylı bir biçimde arkaik Ermenilerin göçlerine de işaret etmiştir. I. Dareios’tan yaklaşık 70 – 80 yıl sonra Herodotos aynı bölgeyi Armenia olarak tanımlamıştır.

    Saztepe: Arkeolojik kanıtların merkezi Erzincan kentinin 8 km doğusunda yer alan Saztepe, üçgen bezemeli kap parçaları ile Orta Anadolu’dan Doğu Anadolu Yaylası’na gerçekleştirilmiş göçün arkeolojik kanıtlarını saklayan en önemli yerleşmelerden biri.

    Doğu Anadolu Yaylasında yürütülen arkeolojik kazılarda yerleşmelerin Urartu dönemi sonrası tabakalarında Med ve Akhaimenid dönemleri belirgin biçimde bugüne değin teşhis edilememiştir. Çavuştepe, Van Kalesi, Van Kalesi Höyüğü, Karagündüz Höyüğü ve Dilkaya gibi yerleşmelerde gerçekleştirilen kazılar, hemen Urartu sonrasında Van Gölü Havzası yerleşmelerinde belli belirsiz iskânların gerçekleştiği, daha sonrasında ise kısa bir dönem ıssızlaşma oluştuğuna işaret etmektedir. Bu durum Urartu sonrasında savunmasız kalan halkın belki de Batı’dan gerçekleşmekte olan göç hareketlerinin verdiği tedirginlikle yüksek alanlara çıktığına, kent yaşamından uzak, pastoral bir hayata geçtiklerine işaret etmektedir.

    Yaklaşık 150 yıl süren bu dönemde bilinmezlerin bilinenlerden çok daha fazla olması ve yazılı belgelerin noksanlığı, Doğu Anadolu Yaylası için bir “Karanlık Çağ” yaşandığını göstermektedir. Buna karşın, Çavuştepe, Van Kalesi Höyüğü ve Karagündüz Höyüğü’nde kazılar sonucu saptanmış derme – çatma yapılardan oluşan iskânlar ile bazı mezarlar, Urartu mimari tabakalarının üzerinde yer alan ve eski kültürden zayıf da olsa izler taşıyan bir kültür tabakasından sonra, yani Post-Urartu sonrası dönemde yeni bir kültürü temsil eden, eski geleneklerle hiç ilgisi olmayan boya bezemeli bir çanak – çömlek türü ortaya çıkmıştır. İyi pişmiş, krem astarlı ve genellikle kahverenginin tonları ve siyahla boyanmış bu çanak-çömlek grubu içinde çeşitli geometrik ve bitkisel motiflerle bezenmiş kapların yanısıra, arkeoloji literatüründe üçgen bezeme (triangle ware) ve fisto bezeme (festoon ware) olarak bilinen üçgen ve fisto motifleriyle süslenmiş kimi kaplar dikkat çeken özelliklere sahiptir. Boyalı ve krem astarlı yeni çanak-çömlek grubu, Urartu sonrası dönemde Doğu Anadolu Yaylası’na boya bezemeli geleneği getiren bazı toplulukların olabileceğini düşündürmesi bakımından çok önemlidir.

    Kızılırmak Havzası’na coğrafi açıdan yakın bir bölge olan bugünkü Erzincan kent merkezinin doğusundaki verimli ovada konumlanmış olan Altıntepe ve Saztepe’de bulunmuş, boya bezekli çanak-çömlek grubu içinde üçgen motifleri ile bitkisel bezemeli boyalı kaplar MÖ 6. yüzyıl sonlarına yani Urartu Krallığı’nın yıkılışından hemen sonraki döneme tarihlenirler. Buna karşın, Kızılırmak Havzası ile Erzincan bölgesine uzak bir konumu olan Van Gölü Havzası’ndaki Van Kalesi, Van Kalesi Höyüğü, Karagündüz Höyüğü gibi yerleşmelerde saptanan üçgen ve fisto bezemeler ile figürlü motifler içeren çanak-çömlekler, MÖ 5. yüzyıl sonları ve MÖ 4. yüzyılın ilk yarısına tarihlendirilmektedir. Bu durum, yani Kızılırmak Havzası karakteri taşıyan boya bezemeli çanak-çömleğin MÖ 6. yüzyıl sonlarında Erzincan bölgesinde, MÖ 5. yüzyıl sonları ile MÖ 4. yüzyılda ise Van Gölü Havzası’nda ortaya çıkması, Batı’dan Doğu’ya üçgen ve fisto motifleri ile figürlü bezeme içeren çanak-çömlek geleneği temelinde izlenebilen insan toplulukları hareketlerine kronolojik düzlemde kesin bir şekilde işaret etmektedir.

    Kızılırmak Havzası kökenli toplulukların Doğu Anadolu Yaylası’na Erzincan bölgesinden girdiklerini antik Batı kaynaklarından da izleyebiliyoruz. Strabon, “Armenos’un kuvvetlerinin bir bölümü başlangıçta Sophene topraklarına bağlı Akilisene’yi ele geçirirken, geri kalanı Kalkhene’yi
    ve Adiabenos’a kadar Syspiritis’i işgal etmişti” demektedir. Erzincan yöresinde olduğu bilinen Akilisene, sonrasında Anahit Tapınağı kurulacak kadar önemli ve kutsal bir kent durumuna gelmiştir. Syspirytis ise büyük olasılıkla Erzurum yakınlarındaki İspir olmalıdır. Bu bağlamda Strabon’un bahsettiği göçler Erzincan’ın doğusundaki Altıntepe ve Saztepe ile Erzurum yakınlarındaki Sos Höyük, Güllüdere, Tasmasor ve Tetikom gibi önemli Geç Demir Çağı yerleşmelerinde bulunmuş olan Kızılırmak Havzası tipi boya bezemeli çanak-çömleklerin yansıttığı yeni insan ve toplum hareketleri ile arkeolojik kimlik kazanırken, Strabon’un aktardığı tarihsel kayıtlar da arkeolojik bulguların yardımıyla bir anlam kazanmaya başlamıştır.

    Persepolis Apadanasının kuzey ve doğu taraflarındaki merdivenlerinde ortaya çıkarılmış olan, Akhaimenid İmparatorluğu bünyesindeki halkları temsil eden 23 heyetin kabul edilmesini yansıtan kabartmalarda, Kapadokya ve Armenia delegasyonlarını oluşturan insanların fiziksel görünümleri, başlıkları, kıyafetleri çok benzerdir. Bunlara ek olarak, her iki sahnede yer alan atlar, bunların koşum takımları ile kuyruklarına şal benzeri bir kumaşın bağlanmış olması söz konusu benzerlikleri perçinlemektedir. Bu durum, Kızılırmak Havzası (Kapadokya) ile Armenia arasındaki güçlü kültürel ve biyolojik bağlantılara işaret etmekle birlikte, aynı zamanda Herodotos’un aktarımlarını da doğrulamaktadır.

    Kapadokya ve Armenia heyetlerinin tipler, kıyafetler ve atlar temelindeki benzerlikleri doğal olarak Kızılırmak Havzası ve Doğu Anadolu Yaylası arasında MÖ 5. yüzyılın ilk yarısındaki koşutlukları tartışmasız biçimde ortaya koymaktadır. Kapadokyalılar ile Armenialılar arasındaki bu koşutluklar, üçgen ve fisto bezemeli çanak-çömleklerin doğuya doğru yayılmaları çerçevesinde saptadığımız insan hareketlerine resim sanatı açısından Perslerin gözü ile katkı yapmaktadır.

    Oluz Höyük

    Orta Anadolu’dan Doğu Anadolu’ya gerçekleştirilmiş olan kitlesel göçün toplumları Frig kültüründeki insanlardan oluşuyordu. Bunlar Doğu Anadolu Yaylası’nda başladıkları yaşantı sonucunda yeni bir etnik kimlik kazanmışlardır. Bu duruma, bölgenin dışa kapalı topografyası ile etnik unsurlardan oluşan iç dinamikler yol açmış gibi görünmektedir.

    Bölge değiştiren Frigleşmiş toplulukların, Herodotos’un yaşadığı dönem olan MÖ 5. yüzyıla değin Doğu Anadolu Yaylası’nın yerel kültürlerinden etkilenerek Ermenileşme sürecine girmiş oldukları anlaşılmaktadır. Etnik bir bütünleşmeyi gösteren bu durum, Doğu Anadolu’nun arkaik kültür dinamiklerinin bölgeye yabancı unsur olarak gelen insanların değişimlerinde MÖ 4. yüzyıla değin önemli rol oynamış olduğuna işaret etmektedir. Dilbilimcilerin genel kanısı ışığında, özünde Hint – Avrupa kökeninden olan Ermenice’nin eski Anadolu dillerinin Hint – Avrupalı olmayan etkilerini hem de yoğun olarak bünyesinde taşımakta olduğunu biliyoruz. Bu durum Doğu Anadolu Yaylası iç dinamikleri ile yerel kültür unsurlarının Ermenice’ye doğrudan yansımış olduğunu göstermektedir.

    Urartu sonrası Doğu Anadolu Yaylası’nda yaşamaya devam eden Alarodlar, Khaldeliler ve Phasisler gibi yerli halkların Batı’dan gelenlerin mevcudiyeti ve baskıları nedeniyle yüksek arazilere çıkmış oldukları tarihsel kayıtlar ile arkeolojik bulgulardan bilinmektedir. Bu durumun çok uzun sürmediği, tarihsel süreç içinde Doğu Anadolu Geç Demir Çağı toplumlarının bütünleşik bir yapıya ulaştığı düşünülebilir.

    Geç Demir Çağından Amasya yakınlarındaki Oluz Höyük’te bulunmuş üçgen ve fisto bezemeli Geç Demir Çağı kap parçaları, doğudaki benzerlerinden 150-200 yıl daha eskidir. Bu tarihsel gerçeklik, göç olayının ne kadar zaman sürmüş olduğunu da belgelemektedir.

    Daha basite indirgediğimizde Herodotos’un Frigler olarak nitelendirdiği Kızılırmak Havzası topluluklarıyla Urartu coğrafyası halklarının bir alışma döneminden sonra birlikte yaşamak zorunda kalmış olduğu anlaşılmaktadır. Herodotos Armenialıları, Alarodlar olarak isimlendirdiği bir etnik topluluğu vurgulayarak açık bir şekilde etnisite temelinde ayırmaktadır. Bu aktarımlar bir taraftan da bölgenin etnik çeşitlilik açısından zenginliğini yansıtmaktadır. Bu bağlamda, Urartudan miras kalmış, belki de Urartuların devamı olan ve Kızılırmak Havzası göçmenleri geldiğinde bölgede olduğu bilinen Alarodların, MÖ 6. yüz- yıl itibarı ile bölgenin en eski halkı olduğunu söyleyebilecek durumdayız. Kserkses’in MÖ 481 yılında Yunanistan’a yaptığı sefer sırasında ordusunda hem Armenialılar hem de Alarodların bulunması, MÖ 5. yüzyıl başlarında Doğu Anadolu Yaylası’nda Ermeni üstkimliğinin henüz tam olarak oluşmadığına, arkaik Ermenilerin halen bir alt nüfus grubu olduğuna işaret etmektedir.

    Ksenophon, MÖ 401 yılı sonları ile 400 ilkbaharında geçen ve Lydia satrabı Genç Kyros’un ordusunun dağılma- sından sonra başıboş kalarak ülkelerine dönmeye çabalayan paralı Yunan askerlerinin yolculuğunu anlatan Anabasis’te, Doğu Anadolu Yaylası’nı güneyden kuzeye kat ederek geçmiş, bölgeden ziyade yolculuk yaptığı güzergâh ile yakın çevresini etnisite ve tarihsel coğrafya temelinde kaydetmiştir. Herodotos’un kendisinden kısa bir süre önce bölgesel düzeyde anlatabilmeyi başardığı Doğu Anadolu Yaylası’nı daha dar bir bakış açısıyla aktarmış olan Ksenophon’un, Alarodlardan bahsetmemesi MÖ 4. yüzyıla girerken bu halkın arkaik Ermeni üstkimliği altında asimile olmaya başladığına, başka bir deyişle Alarodların da Ermenileştiğine işaret etmektedir. Yunan askerlerinin Doğu Anadolu yolculuğu sırasında adı pek duyulmamış çok sayıdaki dağınık kabileler tarafından saldırıya uğramış olmaları, bölgenin arkaik Ermeni üstkimliği oluşumuna karşın, bir otorite tarafından kontrol edilemeyen çok sayıda mikro toplumun varlığını da göstermektedir. Bu saldırgan halklardan biri olan Kardukların da, Urartu’dan miras bir etnik grup olduğu düşünüldüğünde, Doğu Anadolu Yaylası iç dinamiklerinin tahmin edilenden çok daha karmaşık, derin ve güçlü olduğu sonucu çıkmaktadır.

    Van Kalesi ve kuzeyinde yer alan höyük, Kızılırmak Havzası kökenli üçgen bezemeli kapların ulaştığı en doğudaki yerleşmedir.

    Ermeni halkı kendisini Hay olarak tanımlamıştır. Onlardan bahseden diğer halklar ise “Armina” kelimesinden türetilmiş çok çeşitli adlar (Harminua, Arwmyna, Armenia, Armaniyya, Ermeniyye) kullanmışlardır. Bunlar, Ermeniler için uygun görülmüş dış adlandırmalardır (eksonim).

    Arkaik Ermenilerin Zerdüşt dininin özgünlüğü değiştirilmiş bir formu ya da henüz sözlü geleneğin yaşadığı erken dönemi Ateş Kültü temelinde yaşadıklarını güçlü Anahit kültü kanıtlamaktadır. Zerdüşt dininin ritüellerinden biri olan Ateş Kültü, Doğu Anadolu Yaylası arkaik Ermenilerini Zerdüşt dini çerçevesinde, ancak bu dinin gerçek şekli ile yaşandığı Kuzeybatı İran’da bile görülmeyecek oranda ateşperest bir kimliğe dönüştürmüş gibi görünmektedir. Armenia’da tanrıça Anahit için çok sayıda tapınak inşa edilmiş olmasına karşın en ünlü ve önemlisinin Erzincan (Erez) yakınlarında olduğu bilinen, ancak kesin yeri günümüze kadar saptanamayan Akilisene’de olduğu Strabon tarafından aktarılmıştır. “Altın Ana” olarak bilinen altından yapılmış tanrıça heykeli ile ünlü olan Akilisene’nin, gerçekte bir Kapadokya devleti olan Kataonia’dan Artaksias hanedanı zamanında (MÖ 2. yüzyıl) koparılmış bir şehir olduğu bilinmektedir. Anahit tapınımının gerçekleştirildiği Erzincan ve yakın çevresinin Anahityan bölgesi olarak ün yapmış olması, tanrıçanın yörede ne denli yüksek bir saygı gördüğüne de işaret etmektedir.

    Urartu döneminden itibaren tapınak geleneği olan, din ve kült birikimleri içeren, bu bağlamda tarihsel süreçte bulunduğu coğrafyada kutsallık ve süreklilik yönleriyle tanındığı anlaşılan bir yerleşme durumundaki Altıntepe’ye yerleştiği düşünülen Kızılırmak Havzası yerleşimcilerinin, burayı Doğu’ya yönelmelerde bir merkez olarak kullanmış olmaları ihtimal dâhilindedir. Kutsallık ve süreklilik özelliği ile Altıntepe, Akilisene lokalizasyonunda öncelikli olarak düşünülmesi gereken bir yerleşme durumundadır.

    Altıntepe’de bugüne değin gerçekleştirilen tüm kazılarda Anahit Tapınağı’na işaret edecek özellikte mimari kalıntılara ya da taşınabilir bulgulara rastlanmamıştır. Akilisene Anahit Tapınağı’nın Aziz Grigor tarafından yıkılmış olduğuna dair tarihsel kayıtların varlığı, söz konusu tapınak yapılarına bugüne değin neden ulaşılamadığı hususuna işaret etmesi bakımından önemlidir.

    Sonuç olarak arkaik Ermenilerin yaklaşık olarak MÖ 590’lardan başlayan ve en azından MÖ 4. yüzyıla değin süren bir yer değiştirme hareketliliği ile Kızılırmak Havzası’ndaki Tabal, Kaşku ve Tuhana gibi ülkelerden göç etmiş Geç Demir Çağı toplumları olduğu hipotezinin doğru olduğuna işaret etmektedir. Yüzyıllar süren göç hareketleri sonucunda bölgedeki demografik yapı değişmiş, Urartu sonrası Doğu Anadolu Yaylası halkları MÖ 6. yüzyılın başından MÖ 2. yüzyıla uzanan yaklaşık 400 yıllık süreçte Zerdüştlük inancı çerçevesinde kendi kendilerine millet olmuşlardır.

    Prof. Dr. Şevket Dönmez’in, Ermenilerin Anadolu’daki varlıklarını güncel arkeolojik bulgular ile tarihsel coğrafya temelinde inceleyen bu yazısı, Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) tarafından yayınlanacak olanAnadolu ve Ermeniler: Kızılırmak Havzası Demir Çağı Toplumlarının Doğu Anadolu Yaylası’na Büyük Göçü adlı kitabın özeti niteliğindedir.

  • Harekette her zaman bereket yok

    Harekette her zaman bereket yok

    1368’de son Moğol hükümdarını da kovan Çin, sınırlarını koruma altına aldı, hatta kapattı. Bu tarihten itibaren başlayan toplumsal atılım ve düzenlemeler sonucu, özellikle sanat, ticaret ve sivil hayatın birçok alanında önemli başarılar elde edildi.

    Biz genellikle hareket seven bir halkız. “Harekette bereket” sözü bunu en güzel şekilde ifade eder. Oysa ki bazen insanın evine birbiri ardına misafirler gelir. Hepsi sevdiğiniz kişilerdir, ama üstüste gelmesi başınızı döndürebilir. Düşünün, evinizin iki kapısı var, birileri bir kapıdan giriyor, diğerleri öbür kapıdan çıkıyor. Hele hele evinizin bir otobüs garajı büyüklüğünde olduğunu ve devamlı kamyonların girip çıktığını düşünün. Harekette bereket var der misiniz?

    İşte 14. yüzyılın ikinci yarısında Çin’de durum böyle idi. Önce 10. yüzyılda üst kata (kuzeye ) gelip yerleşen Karahıtayların dedeleri Kitanlar (916-1119), sonra onların yerini alan Altun Hanlar (1115-1234), Çince adları ile Jin sülalesi… Bunlar da daha sonraki Mançuların dedeleri idi. Derken 13. yüzyılda Çinggis Han ve orduları… Çinggis Han ve evladı bütün Avrasya’ya hâkim olduktan sonra, torunu Kubilay Kağan Çin’i belli bir düzen içinde idare etmek konusunda oldukça başarılı oldu. Hatta toplumu bir ordu sistemi çerçevesinde yeniden düzenlemiş olan dedesi Çinggis Han’ın prensiplerine aykırı düşecek şekilde, askeri ve sivil idareyi birbirinden ayırdı; ordudaki eratın büyük bir kısmını kuzey Çin’e köylü olarak yerleştirdi. Ancak bütün bu düzenlemeler içinde Moğollar ve Orta Asyalılar (kendilerine renkli gözlüler deniliyordu) kuzey ve güney Çin’deki yerli nüfusa göre ayrıcalıklı bir konumda idiler. 1368’e gelindiğinde artık bizim Çinli dediğimiz yerli halk, aydınlar ve hatta bürokrasi de ayaklandı, son Moğol hükümdarı ana yurda (Moğolistan) doğru geri çekilmek zorunda kaldı.

    İşte bundan sonrasında kurulan Ming sülalesi döneminde, evinden yabancıları kovup çıkarmış bir halkın evini yeniden düzenleme mücadelesi başladı. Bu mücadeleyi önce sınırların belirgin hale gelmesi, hatta bir çeşit kapatılması ile görüyoruz. Ming döneminin başlarında (1433) deniz seferlerinde çok başarılı olan Zheng Ho’nun faaliyetleri durduruldu. Yani Çin güneyde kendini koruma altına aldı.

    Bu arada 15. yüzyılın ortasından 16. yüzyıl ortalarına kadar süren Çin Seddi faaliyetleri başladı. Çin’in kuzeyden de koruma altına alınmasıyla dış kaynaklı hareketliliğe ket vurulmuş oldu. Bu çerçevede Ming döneminde yapılanlara bakınca, hareket halinde olan bir toplumun gerçekleştiremeyeceği faaliyetler dikkati çekiyor. Bu dönemde el zanaatları ve saray için üretim arttığı gibi, özel atölyelerde porselen üretildi. Bugün Ming porseleni diye tanınan bu porselenlerle, Ortadoğu’dan gelmiş ve Moğollar devrinde geliştirilmiş olan mavi-beyaz motifler mükemmelliğe ulaştırıldı. Özel atölyelerde üretilen bu mallar, daha sonra deniz yolu ile dış dünyaya satılıyordu. Dış dünya ile ilişkilerde ilaçlar da önemli bir yer tutuyordu. Hatta güney Çin’de ilaç tüccarları doğdukları ve ticaret yaptıkları şehirlerde ecza evleri yapmağa başladılar. Bugün bile eczacılık güney Çin’de o devirlerden kalma bugün de yaşayan bir gelenek halindedir.

    Diğer taraftan Moğollar devrinde günlük konuşma dili Çincesinin yazıya dökülmesi ile, okuma yazma bilenlerin sayısı çok artmıştı. Bu çerçevede de Song döneminden beri varolan matbaacılk daha da gelişti ve ilk romanlar yazılmaya, basılmaya başlandı. Okuma yazmanın artmasından kadınlar da nasiplerini aldılar ve gezici öğretmenlik yapmaya başladılar. Toplumdaki bütün bu gelişmeler, daha çok edebiyatın, sanatın, ticaretin ve sivil hayatın geliştiği güney Çin’de görülmektedir.

    Kuzey Çin’de ise devletin başkenti Pekin bugünkü ihtişamına erişti. Bu önce bürokrasinin gelişmesinde görülür. Bürokrasi 1368-1644 arasında hüküm süren Ming sülalesi ve onlardan sonraki Qing (Mançu) sülalesi zamanında, bugün Pekin’e gidilince ilk elde ziyaret edilen Saklıkent (Gugong) ve Gök Sunağı (Tiantan) yapıldı.

    Görüldüğü gibi hareket her zaman bereket getirmemektedir. Bazen de bitkilerin güçlenmesi için budanması gerekir.

  • Kafir Saul oldu mu Aziz Paul!

    Kafir Saul oldu mu Aziz Paul!

    Eğer yanlış hatırlamıyorsam, dünya tarihinde din ve dinlerin ağırlığının son derece belirgin bir şekilde hissedilmeye başlaması Hıristiyan dininin azizlerinden Paul’ün önce Hıristiyan olup sonra da Hıristiyanlıkta glasnost ve perestroyka çalışmalarına girmesiyle beraber. Aziz Paul, aslında daha önce adı Saul olan ve Hıristiyan halkına zulüm üzerine zulüm eden bir şahıs. Bildiğim kadarıyla kendisi Tarsus’un çocuğu. Ama bir gün yine her zamanki gibi Hıristiyanlara zulmederken rüyalanıyor falan artık biz kendisinin yalancısıyız, zulmü bırakıp din değiştiriyor. E sonra da, tıpkı Cat Stevens’ın Yusuf İslam, Ferdinand Lewis’ın Kerim Abdülcabbar olması gibi; bizim Saul da Hıristiyanlığı kabul edince adını Paul olarak değiştiriyor.

    Ha ama asıl üzerinde durmamız gereken, illa gerekiyorsa yani, Paul’le beraber Hıristiyanlığın Yahudilere özgü bir yapıdan bütün dünyayı kapsayan, evrensel bir nitelik kazanmaya başlaması, daha önceden biraz adam seçerken bu noktadan sonra “Gel, ne olursan ol gel, ister Yunanlı, ister Romalı ol; ister Kenanlı ister Ermeni ol, yine gel” demeye başlaması. Bir noktada, artık ağzından çıkmış mıdır bilmiyorum ama Paul’ün (yani daha önceden Saul adıyla bildiğimiz kişi, bir tür TAFKAP ya da FYROM gibi) “Gerçek Hıristiyanlık bu değil,” diyerek dini bütün dünyaya açması.

    E böyle olunca tabii ne oluyor? Roma topraklarında yaşayan halk yavaş yavaş Hıristiyanlığa geçmeye başlıyor ve artık bizim en çok da ‘Yedi Uyurlar’la bildiğimiz Roma’nın Hıristiyanlara zulüm operasyonları başlıyor. Yalnız nasıl ki 28 Şubat bin yıl sürmediyse bu zulümler de sürmüyor ve bir noktada işlerin sarpa sardığını gören zamanın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmparator Konstantin bu zulmü durduruyor. 300’lü yılların başında “Kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz, bu çağda ayrımcılık olacak iş mi?” diyerek Hıristiyanlığı serbest bırakan Konstantin, kısa süre sonra halkının büyük kısmının Hıristiyan olduğunu görüyor. Kendisi de bizzat Hıristiyanlığa geçti mi geçmedi mi hâlâ tartışılsa da “Gerçek Hıristiyanlık bu değil” diyenlerden biri de Konstantin oluyor ve imparatorluk topraklarına yayılan bu yeni din konusunda her kafadan bir ses çıktığını görerek İznik Konsili’ni topluyor ve tartışmalı dinî konulara bir son veriyor.

    Evet, Hıristiyanlık Roma topraklarında özgürce yayılmaya başlıyor başlamasına ama küçük bir sorun var. Daha önceden hemen her işleri için kendi küçük tanrıları olan Romalılar, dünyadaki bütün işlerle tek bir tanrının ilgilendiği fikrine o kadar kolay alışamıyorlar. İlginç bir şekilde her mesleğin ayrı bir azizi olması durumu da, üç aşağı beş yukarı bu döneme rastlıyor zaten ve eskiden, atıyorum bir çilingirler tanrısı varken, tek tanrılı dönemde kendisi açığa alınıyor ve bir de bakıyoruz ki bir süre sonra azizlerden biri çilingirlerin koruyucu azizi olarak atanıyor. E tabii meslekler falan olduğu yerde durmuyor, sürekli yeni meslekler ortaya çıkıyor. Örneğin fotoğrafçılık daha yakın zamana ait bir meşgâle ama onlar da eksik kalmıyor ve daha önce çamaşır yıkayanlarla beraber resimlerin (ressamların değil, ressamlarınki Lukas) ko- ruyucu azizliğini de üstlenmiş olan Azize Veronika, fotoğrafçılığın azizi olarak atanıyor.

    Uzun lafın kısası, tarih boyunca yalnızca Hıristiyanlık değil, herhangi bir din konusunda “Gerçek din bu değil” diyerek ortaya çıkanlar, sundukları yeni tanım ve tarif gerçekle ya da o dinin kökenleriyle alakasız bile olsa, yeterince güçlü ve etkililerse tekliflerini kabul ettirebiliyorlar. Zaten bu teklifler de “Teklif var ısrar yok” şeklinde gelirse kimsenin aklında bile kalmıyor, ancak beraberinde ısrar ve zorunluluk olursa kendilerini kabul ettirebiliyorlar.

    Ha bu anlattıklarım, aslını isterseniz duyan hemen herkesin “Gerçek tarih bu değil” diyerek karşı çıkacağı, aklımda kaldığı kadarıyla yaptığım gevezelikler. Tabii bu yeterince etkili ve bu gevezelikleri gerçek olarak kabul ettirecek kadar güçlü olmamamın bir sonucu. Zira Allah korusun, aksi takdirde bu yalan yanlış aklımda kalanları ders kitaplarında okuyor da olabilirdik.

  • Kuşaklar arasında orta yol bulmak

    Kuşaklar arasında orta yol bulmak

    20 yıl arayla yazılan bir kitap ve çekilen bir film, ölümden sonrası cenaze âdetlerini genç ve yaşlı kuşakların çatışması-barışması ekseninde ele almış. Aytmatov ile Yimou’nun yapıtları, Türkiye’deki farklılığın da altını çiziyor.

    Konu kuşaklar arası uyuşmazlık idi. Bir yazar, bir rejisör, biri 1979’da diğeri 1999’da konuyu
    benzer bir biçimde ele almışlardı. Bu eserleri yaratanlar Cengiz Aytmatov (Gün Olur Asra Bedel)
    ve Zhang Yimou (Eve Dönüş – The Road Home). Biri Kırgızistan’daki efsaneler diyarı Isıkgöl’den, diğeri Çin’den dünyaya sesleniyorlar. Konu bir cenaze etrafında dönen geleneksellik ve modernite. Her iki eser üç bölümden meydan geliyor. Birinci bölümde bir ölüm olayı karşımıza çıkıyor, ikinci bölümde ölen kişinin ve çevresinin hayatına dair geniş anlatı bulunmakta; derken cenazeye ne olacağı ile ilgili bir bölümle sona eriyor bu eserler.

    Zhang Yimou, filminin ortadaki ikinci bölümünü renkli, cenaze ile ilgili 1. ve 3. bölümleri siyah beyaz yapmış. Renkli kısım mutlu günleri, siyah beyaz ise yaslı günleri yansıtıyor. Böylece seyirci bugün ve geçmiş arasında gidip gelmiyor.

    Cengiz Aytmatov ise okuyucunun esere kendi konumundan mesafeli bakabilmesi için eserin içine bir de bilimkurgu hikayesi serpiştirmiş. Eserin yazıldığı 1979’da, henüz Gorbaçov’un başlattığı şeffaflık politikalarına 6 yıl, SSCB’in çözülmesine 12 yıl var. Aytmatov’un sunduğu SSCB ve ABD’nin müşterek yürüttüğü uzay seferi, o dönem için gerçekten bir bilimkurgu niteliğinde. Ayrıca dünyamızın savaş severliğine karşın, savaş bilmeyen, müdahaleci ve atak olmayan barışçı uzaylılar, dünya ile görüşme tekliflerini dünyadan gönderilmiş olan astronotlar vasıtasıyla iletiyor. Ancak uzaya gönderdiği astronotların ricasını göz önüne almayan ve onları feda edecek kadar katı olan dünyalılar bu teklifi reddediyor.

    Her iki eser, bu tür bir mizansen içinde cenazeyi oracıkta hemencecik gömüp bu işi bitirmek isteyen genç kuşak ile, geleneklere saygı göstererek, ölenin ve yakınlarının arzusu yani bir anlamda vasiyetini gözönüne alan yaşlı kuşak arasındaki dünya görüşü farkları üzerinden kurgulanmış.

    Cengiz Aytmatov romanında ölen kişi, o civardaki Ana Beyit adlı büyük kabristana gömülmeyi vasiyet etmiştir. Burada, Naiman Ana adlı efsanevi bir şahıs da gömülüdür; oğlu kaçırılmış ve annesini bile tanımayan kimliğini, benliğini kaybetmiş bir Mankurt olmuştur. Naimanlar, Kazaklar’ın önemli kabilelerinden biridir. Romanda bu kimliğini unutma hikayesi de, bu önemli kabile ile birleştirilmiştir. Arapça “beyt” yani “ev”den gelen beyit ise, Kazak ve Kırgızlarda kutsal kabristan (anıtkabir) anlamındadır. Romanda hem ata kadar önemli olan ananın varlığı irdelenmekte hem de geçmişini unutan yeni nesillere gönderme yapılarak, SSCB’nin çözülmesi öncesindeki durum anlatılmaktadır. Ölen kişi büyük uğraşlarla bu kutsal kabristana ulaştırılmak istenir, ancak orası artık dikenli tellerle çevrilmiştir, yakında da buldozerler dümdüz yapacaktır, zira kutsallığı önemsemeyen ve ileri teknoloji için çalışan devlet, burayı bir uzay üssünün parçası haline getirilecektir. Cemaat ister istemez geri döner ama “bir cenazenin mezarlıktan geri getirilmesi” hiç adetten olmadığı için yolda uygun bir yer bulunur ve Kazangap adındaki kişinin cenazesi oraya gömülür. Bütün bu hadiseye tanık olan ve ölen kişinin en yakın arkadaşı Edige de, kendisinin de oraya gömülmesini vasiyet eder. Böylece her ne kadar gönüller sızlasa da bir orta yol bulunmuş olur.

    Zhang Yimou filminde ise 40 yıl aynı köyde öğretmenlik yapmış olan kahramanın babası şehirde bir hastanede ölür. Annesi, cenazenin omuzlarda taşınarak getirilmesini arzu eder. Cenaze gömülmeden önce kendi evini ziyaret etmelidir ve bu iş omuzda taşınarak yapılmalıdır. Yol boyunca cenazenin ruhunun yolu şaşırmaması için “eve, eve” diye bağırılması gerekmektedir. Şehirden gelen oğul ise bunun imkansız olduğunu savunur, zaten muhtar da ona katılmaktadır. Artık bu adetler geçmişte kalmıştır. Cenazeyi omuzda taşıyacak insanlar da yoktur artık köyde, herkes ihtiyardır. Ama anne ısrar eder. Sonunda oğul başka köylerden ücretle adam tutmaya karar verir ve bu işi halletmesi için muhtara para verir. Ama cenaze günü gelince öğretmenlerinin öldüğünü duyan bütün eski öğrenciler cenazeyi omuzlarında taşırlar. Cenaze öncesi tabutun üstüne serilecek örtüyü eliyle kendi tezgahında dokumuş olan anne de memnundur. Bu uzun mücadelenin sonunda orta yol bulunmuştur.

    Bu hikayeler Türkiye’de de son 30 yılda değişen kültürel adetleri akla getirmektedir. Bizde gençler ve yaşlılar arasında böyle bir çatışma yaşanmadan, yaşlısı genci cenazelerde eski ve yeni adetleri beraberce üstlenmişlerdir. Orta yol, yeni olanın yanında eskinin ağır basması veya yeninin eskiyi yok etmesi şeklinde değil de, eskinin yanında yeninin de yer alması ile gerçekleşmiştir.

  • Zamanında Sezar’a da diktatör dediler!

    Efendim ben de farkındayım, dünya tarihi, dünya tarihi diyorum ama dönüp dolaşıp dünyanın hep belli bir yerinden, Roma Cumhuriyeti’nden ve İmparatorluğu’ndan bahsedip duruyorum. Yani ne yalan söyleyeyim, ya benim aklımda hep bunlar kalmış ya da nasıl ki Romalıların Avrupa’ya ördüğü bütün yollar eninde sonunda Roma’ya çıkıyorsa, benim Dünya Tarihi bilgim de dön dolaş Roma’ya çıkıyor. Eh, Roma tarihinin de bilinen en ünlü ismi Sezar.

    Sezar aklımda yanlış kalmadıysa aslında öyle aman aman bir general, çok da büyük başarılar kazanmış bir asker değil ama kaleminin kuvvetli olması gibi bir avantajı var ve Galya’ya yaptığı seferi öyle bir allaya pullaya anlatıyor ki, sanırsın ki abi sadece bin atlıyla akınlarda çocuklar gibi şenmiş de karşısındaki koskoca bir orduyu yenmiş. Hâlbuki beyefendinin yendiği, Roma’nın üstün askerî teknolojisinin yanında pek bir küçümen kalan, kendi halinde bir takım kabilelerden ibaret, ki o kabilelerin en ağababasını yıllarca Asterix’te neşeyle okuduk. Elbette bu Asterix’in kabilesi türünden Galyalılar Romalılara geçmişte zorluk da çıkartmamış değildi ama aklımda kaldığı kadarıyla Galya cenahında Sezar’ın elindeki lejyonlara denk güçte bir oluşum yoktu.

    Ha, peki Sezar bu Galyalılarla niye savaştı? İşte orası biraz karışık. Her ne kadar Sezar Galyalıların, Roma için bir tehdit oluşturduğunu, Galyalılar özünde iyi insanlar olsalar da kuzeyden bastıran Cermen kavimlerinin yarattığı sıkışmanın Galya’da istikrarsızlık yarattığını, yok efendim Galyalıların kitle imha silahları bulunduğunu falan iddia etse de, eğer aklımda yanlış kalmadıysa asıl neden, Sezar’ın gırtlağına kadar borçlu olması ve bu borçları ödemek için ganimet peşinde koşması. Tabii bununla beraber, hele hele Romalılara ballandıra ballandıra anlatılacak bir zaferin, Sezar’ın siyasî hayatında da çok işine yarayacağı bir gerçek.

    Galya’da kazandığı zaferlerle dosta güven düşmana korku veren ve muhtemelen borçlarını da kapatan Sezar haliyle Roma’daki siyasi rakiplerinin de canını sıkıyor ve Senato Sezar’ı Roma’ya geri çağırıyor. Ancak Sezar bu çağrıya lejyonlarından birini alıp ünlü Rubikon ırmağını geçerek, yani askeri birliğiyle beraber Roma’ya girerek yanıt veriyor ve Roma Cumhuriyeti’nin üçüncü ve son askerî darbesini gerçekleştirmiş oluyor. Ha, elbette günümüzde durduk yere benzetme yaparken son anda “Ne diyorum lan ben,” diyerek Sezar’ın iktidarı ele geçirmesinin askerî darbe olmadığını falan ileri sürenler çıkabilir ama valla benim aklımda Sezar’ın hareketi bir askerî darbe olarak kalmış.

    Ve yine günümüzde benzetme yapacağım diye “Sezar’a da diktatör dediler,” diyenler de olabilir, işte orada durmak lâzım, zira diktatör Roma Cumhuriyeti’nde bir hakaret falan değil. Diktatörlük, Senato tarafından olağanüstü durumlarda bir kişiye verilen yasama ve yürütme erkini (o da sadece altı aylığına) tek başına elinde tutma hakkı ve yasal bir pozisyon. Roma Cumhuriyeti tarihinde de altı ay bittikten sonra “Yok arkadaş ben diktatör olmaya devam edeceğim,” diyen olmamış. Ha, Sezar Rubikon’u geçip darbe yaptıktan sonra devasa anayasa değişikliklerine gitmiş; yasama ve yürütmeye ek olarak yargıyı da diktatörlüğe bağlamış ve önce belirsiz bir süre için, iki yıl sonra da on yıllığına kendini diktatör ilan ettirmiş. Hadi on yıl yine iyi, abiyi on yıl da kesmemiş, kendisini ömür boyu diktatör ilan edivermiş ki bu da Roma Cumhuriyeti’nin sonunu getirip cumhuriyeti imparatorluğa çeviren sürecin başlangıcı olmuş.

  • Kömür mü, tarih mi?

    Kömür mü, tarih mi?

    Türkiye Kömür İşletmeleri Seyitömer Müessesesi’nin özelleştirilmesiyle linyit havzasında yer alan Seyitömer Höyüğü’ndeki kazılar durma noktasına geldi. Kömür rezerv alanında bulunan diğer höyükleri de aynı akıbet bekliyor olabilir.

    Aynı yerde sürekli yerleşmeler sonucu oluşan yığma tepelere höyük denir. Höyük adı Anadolu’ya özgüdür, bunlara Mezopotamya’da “tell”, Güneydoğu Anadolu’da “til”, İran’da ise “tepe” denir. Kazılmamış höyükler Anadolu’nun okunmamış arkeoloji kitaplarıdır. Höyükte kazılan her mimari tabaka, her evre, devam eden öğrenme sürecimize önemli katkıda bulunan kitap sayfalarıdır. Kesin bir envanteri olmamakla birlikte, Anadolu höyüklerinin sayısı 10 bin civarındadır. Bugüne değin çok azını bilimsel olarak kazabildiğimiz höyükler, yasadışı kazıların yanı sıra, baraj projeleri, karayolu ve altyapı inşaatları gibi faaliyetler sonucunda hızla yok olmaya başlamıştır. Höyüklerin varlığını zorlayıcı unsurlara son yıllarda madencilik çalışmaları da eklenmiştir. Bu konudaki son gelişmeler Kütahya’da yaşanmaktadır.

    Türkiye’nin önemli linyit rezervlerine sahip Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) Seyitömer Müessesesi linyit havzasında azımsanmayacak sayıda arkeolojik sit alanı ve höyük bulunmaktadır. Bunlardan biri olan Seyitömer Höyüğü’nde 1980’lerin ortalarında başlayan ve Afyonkarahisar ile Kütahya Müze müdürlüklerince aralıklarla da olsa yaklaşık 20 yıl sürdürülen kazılarda oldukça önemli sonuçlara ulaşılmıştır. 2006 yılında Dumlupınar Üniversitesi’nin kazılara başlaması ile Seyitömer Höyüğü’nün de kaderi değişmiştir. TKİ’nin sponsorluğunda büyük bir yatırımla başlayan yeni nesil kazılarla, yıl bütününe yayılan bilimsel çalışmalar hızlanmış, kalabalık arkeolog ve işçi grubuyla önemli mesafeler kaydedilmiştir. Roma, Hellenistik, Akhaimenid (Pers), Frig ve Orta Tunç Çağı katmanları belgelenerek kaldırılmış, Erken Tunç Çağı incelenmeye başlanmıştır. Planlanan süreçte TKİ’nin desteği ile höyük tümüyle kazılıp belgelenecek, sonrasında arazi, kömür sağlanması için Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na teslim edilecekti.

    Çiledir’in çilesi Seyitömer Höyüğü ile aynı süreçten geçen Çiledir Höyük’ü muhtemelen aynı kader bekliyor.

    Ancak planlanan süreç, Seyitömer Müessesesi’nin özelleştirilmesi ile yarım kalmıştır. Çelikler Holding AŞ tarafından devralınan müessese ile kazı başkanlığı arasında yaşanan finansal sorunlar nedeniyle, Seyitömer kazıları bugün durma noktasına gelmiştir. Zaman zaman basına da yansıyan bu durum, Seyitömer Höyüğü’nün erken dönem kazılarını aksatacak bir sürece doğru gitmektedir. Seyitömer kömür rezerv sahasında yer alıp, aynı süreci yaşayan bir başka eski yerleşme ise Çiledir Höyük’tür. Kütahya Müze Müdürlüğü tarafından 2009 yılından beri kazılmakta olan Çiledir Höyük’te Roma Dönemi ile Erken Tunç Çağı’na ait önemli yerleşmeler açığa çıkarılmaktadır. Müze arkeologları tarafından mütevazi çalışmalar çok değerli bulguları da beraberinde getirmiştir. Çiledir Höyük’ün yanı sıra, aynı kömür rezerv sahasında bulunan Ağızören Höyük ve Mezarlığı’nı da yakın gelecekte diğer yerleşmelerinkine benzer bir kader beklemektedir. Burada kamuoyu ve arkeoloji camiasının beklentisi, kültürel ve tarihsel mirasımıza sahip çıkılarak Seyitömer, Çiledir ve Ağızören’de, Çelikler Holding AŞ’nin sorumluluklarını yerine getirmesi ve bilimsel arkeolojik kazıların sorunsuz bir şekilde tamamlanmasıdır.

    Viking yüzüğünde Allah’ın adı muamması

    Viking döneminin (MS. 793-1066) önemli ticaret merkezi Bijörkö Adası’ndaki Birka kasabası yakınlarında, 19. yüzyılda, bir Viking kadın mezarında mor taşlı gümüş bir yüzük bulunmuştu. Geçtiğimiz ay yapılan incelemeler sonucunda, yüzüğün üzerindeki yazının Arapça olduğu kesinleşti. Şu an İsveç Tarih Müzesi’nde muhafaza edilen 9. yüzyıldan kalma yüzük, Vikinglerle İslâm dünyası arasındaki bağlantıya kanıt oluşturuyor.

    9-11. yüzyıllar arasında deniz yoluyla büyük mesafeler kateden Vikinglerin, dönemin Müslüman dünyasıyla, muhtemelen Abbasilerle bağlantıları olmuştu. Batı Avrupa’da korkunç savaşçılar olarak bilinen bu denizcilerin Arap dünyasıyla ilişkileri ise ticaretten ibaretti.

    Viking yüzüğü, söz konusu iki eski uygarlık arasındaki ilişkinin ender bulunan fiziksel kanıtlarından biri. Araştırmacılar bunun İskandinav arkeolojik tarihine ait tek Arapça yazılı yüzük olduğunu doğruladılar. Taşının sanıldığı gibi ametist değil, renkli cam olduğu tespit edilen yüzük, neredeyse hiç yıpranmamış. Bu da fazla el değiştirmediğini gösteriyor. Bu yüzden, kadının dönemin Müslüman dünyasına seyahat ederek kuyumcudan bizzat aldığı veya kendisine hediye olarak getirildiği öne sürülüyor.

    MUHTELİF

    1- Roman, öykü ve senaryo yazarı Yaşar Kemal’i ve ABD’li aktör Leonard Nimoy’u Şubat ayının sonunda kaybettik. Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim üyesi Arkeolog Şükrü Tül, Türk pop müziği sanatçısı Erol Büyükburç, fantastik edebiyatın önemli ismi İngiliz yazar Terry Pratchett ve bağımsız Singapur’un kurucusu Lee Kuan Yew ise Mart ayında hayatını kaybetti.

    2- Türkiye’nin ilk arkeoloji enstitüsü, Pamukkale Üniversitesi bünyesinde kuruldu. Lisans üstü eğitim verecek olan enstitünün, önümüzdeki akademik yıldan itibaren açılacağı belirtildi.

    3- 2002’de Denizli’de bir mermer işçisi tarafından bulunan fosil kafatasının 1.2 milyon yaşında olduğu kesinlik kazandı. “Denizli Adamı” Anadolu’da bilinen ilk ve tek taş devri insanı.

    4- Prizren Kalesi’nin dış cephesi kısmen çöktü. Bizanslılar’ın 11. yüzyılda inşa ettiği kalenin kontrolünü 1455’te Osmanlılar almış ve genişle- terek 500 sene kullanmışlardı. Kale geçen yıl Amerika Büyükelçiliği tarafından bağışlanan 700 bin dolarlık bütçeyle onarılmaya başlanmıştı.

    5- İspanyol yazar Miguelde Cervantes’e ait olduğu sanılan mezar, ölümünden yaklaşık 400 yıl sonra Madrid’teki Trinitarian Manastırı’nda geçtiğimiz Ocak ayında bulunmuştu. Yapılan araştırmalar sonucu, geçtiğimiz ay mezarın edebiyatçıya ve ailesine ait olduğu kesinleşti.

    TARİHE KALANLAR

    Alpler’de korkunç kaza

    Dünyanın en büyük 8. havayolu şirketi Lufthansa’nın yan kuruluşu GermanWings’in, Barselona’dan Düsseldorf’a giden Airbus A320 yolcu uçağı Fransız Alpleri’nde düştü. Pilotun ‘kasten’ düşürdüğü sanılan uçaktaki 144 yolcu ve 6 mürettebattan kurtulan olmadı. Kaza, Germanwings’in ilk, Lufthansa’nın en büyük kazası olarak tarihe geçti.

    Tarihi müzede saldırı

    Tunus’taki Bardo Milli Müzesi’ne yapılan terör saldırısında 19’u yabancı turist, 23 kişi hayatını kaybetti. 2002’de yine Tunus’taki El-Griba Sinagoğu’na yapılan bombalı saldırıdan sonraki bu en ölümcül terörist saldırıyı IŞİD üstlendi.

    Kültür mirasları yok oldu

    Dünya kültür miraslarını yok etmeye ve yağmalamaya devam eden IŞİD, Musul’daki 3000 yıllık antik Asur kenti Nimrud’u ve UNESCO Dünya Mirası listesindeki 2000 yıllık antik Pers kenti Hatra’yı buldozerlerle yıktı. IŞİD Şubat sonunda da nadir el yazmalarının ve Osmanlılardan kalma harita ve kitapların bulunduğu Musul Halk Kütüphanesi’ni yakmıştı.

    Yemen krizi

    Yemen’de Husi’lere yönelik uluslararası askeri operasyon başlatıldı. Suudi Arabistan liderliğinde 100 savaş jeti ile başlatılan ve Körfez ülkelerinin de destek verdiği operasyonda başkent Sana’daki havalimanı bombalandı.

    UZMAN GÖRÜŞÜ

    Üzerinde ‘illallah’ yazıyor

    Yüzüğün üzerindeki yazının Arap harfleri olduğu kesin gibi. Ancak sanki önünde başka harfler de var gibi duruyor. Bu haliyle “illallah” (Yalnızca Allah) şeklinde tercüme edilebilir. Ancak İslâm dünyasında “Lailahe illallah, maaşallah, inşaallah” şeklindeki kullanımı daha yaygındır. Dolayısıyla ya önündeki harfler silinmiş ya da dile çok hakim olmayan biri tarafından yazılmış olabilir.

     Muzaffer Albayrak

  • Çinggis Han’a rağmen çokbaşlılık

    Çinggis Han’a rağmen çokbaşlılık

    Kabile yapısını ortadan kaldıran Çinggis Han’dan sonra, tekbaşlı yönetim modeli sadece üç kuşak sürebildi. 13. yüzyılda dağınık kabileler ve beylikler halinde yaşayan halklar, bugün adlarını ve varlıklarını hâlâ sürdürüyor.

    Orhon boylarında Ordubalık merkezli Uygur devleti 840 yılında yıkıldıktan sonra, İç Asya steplerinde uzun süre çevresi üzerinde hâkimiyet kuran bir devlet ortaya çıkmadı.
    Sanki güçleri ile kendilerini hissettiren devletler, yerlerini irili ufaklı kabilelere ve beyliklere bırakmışlardı. Merkezî idarenin güçlü olduğu Çin’de bile önce Beş Sülale devri sonra da kuzeyde Kitan (Liao) ve Cürcen (Jin), güneyde de Song sülalesi başa geçti. 13. yüzyılda bütün bu bölgeyi birleştirip fetihlere girişen Çinggis Han, işte böyle dağınık bir ortamda doğmuştu.

    Çinggis Hanın bir lider olarak sivrilmesine yol açan ortamda, daha henüz Temücin olarak bilindiği 12. yüzyılın ikinci yarısında, kendisinin hizmetinde bulunduğu Kerait Beyliği’nden başka, güçlü liderleri ile Merkitler, Naymanlar dikkati çekiyorlardı. Çinggis Han gerek bu beyliklere gerekse kendi dünür kabilesi Kongratlar, Calayırlar gibi müttefikleri dışındaki bütün halklara, ister beylik mensubu ister önemsiz bir kabile olsun, ordusunun içinde yer vermişti. Bu ordular batıda Anadolu’ya, Karadeniz’in kuzeyine, hatta Leipzig kapılarına kadar dayanmış ve tüm bu bölgeye yayılmışlardı. Kabile yapısını ortadan kaldırmak isteyen Çinggis Han, en çok da Kerait, Nayman, Merkitlere karşı acımasız davranmıştı.

    Eserini 1260’larda yazan İranli tarihçi Cuveyni “Kerait Ong Han meselesi hallolduktan ve Moğol kabileleri onun kumandası altındaki erlere indirgendikten sonra, Çinggis Han elde ettiği bu insan gücünü dört oğlu arasında paylaştırdı” demekte ve oğullarının birbirleriyle iyi geçinmeleri, birlik olmaları ve aralarından birini lider olarak tanımaları için çeşitli darbımeseller anlattığını dile getirmektedir.

    Bunlardan ilki, bizim de bildiğimiz ve Aesop’a kadar geri giden ok ve oklar hikayesidir. Tek bir oku kırmak ko- laydır, ama bir arada olan okları veya ok demetini kırmak kolay değildir. Diğer bir darbımesel de çokbaşlı ve tekbaşlı yılan hikayesi kaynaklıdır. Bu hikayede buz gibi soğuk bir gecede çok başlı bir yılanın başları hepsi birden bir deliğe sığınmak isterler. Deliğe daha önce girmiş olan başlardan biri yeni geleni tepeler. Böyle tepişe tepişe çok başlı yılan helak olur. Uzun bir de kuyruğu olan tekbaşlı yılana gelince, o deliğe yaklaşınca uzun kuyruğunu güzelce yerleştirdiği gibi, vücudunun bütün azalarını da o deliğe sığdırır.

    Cuveyni’nin eserinde bu hikayeye Çinggis Han ve oğulları bâbında birkaç defa değinilir. Hatta Çinggis Han, Batı seferinden döndükten sonra hasta yatarken, “eğer oğullarımın her biri han olmak ister ve aralarından birine itaat etmezlerse, bu tam da çokbaşlı yılan hikayesine benzemez mi?” der. Bu sözler üzerine oğullarının babalarının önünde diz vurarak söz vermelerinden sonra, Çinggis Han da üçüncü oğlu Ögedey’in han olmak için münasip olduğunu söyler.

    Gerçekten de Çinggis Handan sonra Ögedey dirayetli bir han olarak hüküm sürmüştür. Dört oğul kendi aralarında geçinmeye çalışmış veya geçinme görüntüsü vermeye çalışmışlardır. Ancak bu dayanışma üçüncü kuşakta son bulmuştur. Onlar artık ölen kişinin hayatta iken varis tayin etmesi usulüne uymak değil, kendi seçtikleri adayın han olması için çalışır ve bu konuda çatışırlar. Sonuçta önce Ögedey çok sonra da ağabeyi Çağaday evladına el çektirilmiş olur. Kağanlık en büyük oğul Cöçi evladı (Altın Orda) ve en küçük oğul Tuluy evladına kalmış olur. Bütün meşhur kağanlar Tuluy evladıdır.

    Öte yandan dağıtılan kabilelerin yokolmamış bulunması da bir diğer husustur. O gün için dağıtılanlar kabilelerden Kirey, Nayman ve Merkitleri, bugün Kazakların Orta Cüz kabileleri arasında görmekteyiz. Hatta 1949’dan sonra Türkiye’ye göçen Kazaklar daha çok Nayman kabilesindendir. Aralarında Kireyler de vardır, onlar da Naymanların Kireyi olarak bilinirler. Demek ki planlayan Çinggis Han bile olsa, tavandan hareketle işler yürümemiş, tarihte Orta Asya’da halkın seçimi tekbaşlılık değil de çokbaşlılık yolunda olmuştur. Kısacası Çinggis Han ortaya çıkmadan önce, dağınık kabileler ve beylikler halinde yaşayan halklar isimlerini, kimliklerini halen devam ettirmektedir. Su akar, yolunu bulur.

  • İnsanlık tarihinin en eski ezberi nasıl bozuldu?

    İnsanlık tarihinin en eski ezberi nasıl bozuldu?

    “Neolitik paket” dediğimiz silsile, insanoğlunun yerleşim–tarım–hayvancılık ve sonrasında kap-kacak üretimiyle gelişen 10 bin yıllık tarihini ifade ediyordu. Göbeklitepe bunlara uymadı. Bunlardan hiçbiri yoktu, ama 13 bin yıllık gelişkin bir mimari ve din vardı. Pakete sığmayan hikaye…

    İnsanlar genellikle görmek istediklerini görürler. Arkeologlar ve tarihçiler de böyledir. Bizler yakın bir zamana kadar insanlık geçmişi ile ilgili gerçek bilgilerimizin 10 bin yıllık bir süreci kapsadığını görüyorduk. Başka bir deyişle, uygarlık yaklaşık 10 bin yaşındaydı. Bizlerin, homo sapiens sapienslerin ataları, yani insanlık öncesi atalarımız, bugünkü anlamda insan olmadan yaşadıkları 2 milyon yıl boyunca taş, kemik alet ve silahtan başka bir şey bırakmamışlardı geride.

    Uygarlığın yiyecek üretimi ve teknolojik ilerleme artışı ile eşzamanlı olduğu düşünüldüğünde, bu 2 milyon yıllık geçmişin “uygar olmadığı” düşüncesi oldukça mantıklıdır.

    Peki 10 bin yıl önce ne olmuştu? İnsanlar yerleşime geçmiş, tahıl tarımı başlamış, bazı hayvanlar evcilleştirilmişti. Çömlek yapımı keşfedilmişti ve belki dokumacılık bile biliniyordu. Bu kadar önemli gelişmelerin olduğu sürece bir isim verilmeliydi. Toplumda Cilalı Taş Devri olarak bilinen bu döneme arkeologlar Neolitik dediler, yani Yeni Taş Çağı. Neolitik, önceleri yalnızca Filistin, Suriye ve Mezopotamya’dan biliniyordu. Uygarlık nasıl yavaş ilerlediyse, arkeoloji bilimi de yavaş ilerliyordu. Neolitik sanki ilk keşfedildiği toprakların, Filistin, Suriye ve Mezopotamya’nın kültürüydü, oralarda kalmıştı ve kalmalıydı. Bereketli Hilal yani tarımın doğduğu topraklar ve onun ekosistemi, sözkonusu bölgelerin malıydı. Türkiye uzantısı ya da bir periferi yoktu.

    Anıt karakterinde eserler Göbeklitepe’nin duvarları işlenmemiş ya da yarı işlenmiş moloz taşlarla oluşturulmuş anıtsal yapıları… Yapıların duvarlarının içine ya da ortalarına, yükseklikleri 3 ile 5 metre arasında değişen, ‘T’ biçimli dikilitaşlar yerleştirilmiş. Yüzeyleri kabartma tekniğinde oluşturulmuş hayvan figürleriyle bezenmiş anıt karakterinde eserler.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ve Atatürk’ün teşvikleri ile Batılı ülkeler Osmanlı döneminde başladıkları arkeolojik faaliyetlerine devam ettiler, arkeoloji enstitülerini hayata geçirdiler. Bu olumlu ortama karşın, 1940 ve 50’li yıllarda Anadolu Erken Öntarihi hakkında yazılmış önemli kitaplarda, Anadolu’da Neolitik bir kültür olmadığı sonucuna ulaşılmış ve bu sonuçlar prehistorya kürsülerinde ders olarak okutulmuştu. Ancak 1950’li yılların ikinci yarısından sonra, özellikle James Mellaart’ın üstün çabalarıyla, önce Burdur yakınlarındaki Hacılar’da, daha sonra da bugün Önasya’nın önemli ve yüksek kültürlü Neolitik yerleşmelerinden biri olan Çatalhöyük’te kazılar gerçekleştirilmiş ve masa başı tahminlerinin aksine, Anadolu’nun Neolitiksiz olmadığı anlaşılmıştı.

    Anadolu arkeolojisi için herşey yoluna girmiş görünüyordu. Hacılar ve Çatalhöyük’ün kazandırdığı prestij ilgiyi arttırmış, Neolitik dönem kazılarının sayısı giderek çoğalmaya başlamıştı. Yerleşim–tarım–hayvancılık insanlık tarihinde sıradan aşamalar değildi. Bir kere olmuşlardı ve insanoğlunun kaderini değiştirmişlerdi. Neolitik için dönem ya da kültür demek, hafif kalmaya başlamıştı artık. Bu bir devrimdi. Neolitik öncesi insanı bir avcıydı. Neolitik Devrim bu avcıyı “doğanın paraziti” olmaktan çıkarmış, etkin bir ortağı haline dönüştürmüştü. Hatta bazı arkeologlara göre yiyecek üretiminin yiyecek toplayıcılığının yerini aldığı Neolitik Devrim, makinenin kas gücü yerine geçtiği Sanayi Devrimi ile aynı kategoride bir değişimdi.

    Kazılar arttıkça, Neolitik Devrim’in kazanımlarına ait bulguların da artması ve Neolitik dönemle ilgili tüm sorunların çözülmesi bekleniyordu. Oysa öyle olmadı. Neolitik sürecin başlangıcı kültürel gelişim açısından bir türlü algılanamıyordu. Günümüzden yaklaşık 10 bin yıl önce meydana gelmiş değişimlerin hangisi daha önceydi? Yerleşimleri tarım ve hayvancılık mı izlemişti, yoksa insanlar doğada kendiliğinden yetişen yabani buğday ve arpanın yoğun olarak bulunduğu bölgelere mi yerleşmişlerdi? Bitkilerin kültüre alınması mı önce gerçekleşmişti, hayvan evcilleştirilmesi mi? Bir de bunlara kazılan yerleşmelerin karakter ve zamansal farklılıkları eklenmeye başlamıştı.

    Mimari her yerleşmede ayrı özelliklere sahipti. Kimilerinde köşeli konutlar inşa edilmişti, kimilerinde yuvarlak ve çukur tabanlı evler. C14 gibi mutlak tarihlendirme yöntemleri 10 bin yıllık Neolitik geçmişin sınırlarını zorlamaya başlamıştı. 11-12 bin yıl önce kurulmuş Neolitik köylerden bahsediliyordu artık. Bir de çanak-çömlek sorunu eklenmişti Neolitik Devrim’e. Kilden kap üretimine dair bir iz yoksa, çanak-çömleksiz bir yerleşimdi kazılan merkez. Belki ağaçtan ya da deriden kaplar yapmışlardı ama organik oldukları için bu kaplar günümüze ulaşmamıştı. Ancak bunlar çanak-çömleksiz toplumun kap üretim teknolojisine sahip olduğuna ikna edemiyordu bazı arkeologları. Diyarbakır’ın Bismil ilçesi yakınlarındaki Körtiktepe’de açığa çıkarılan onlarca mezarda iskeletlerle birlikte bulunan yüzlerce bezemeli taş kap bile, çanak-çömleksiz toplum kavramını arkeoloji literatüründen çıkaramamıştı.

    Önce din vardı Göbeklitepe yapılarının tapınma amaçlı inşa edilmiş olması, dinin tüm toplumsal ve kültürel faaliyetleri sanılandan çok daha erken dönemde kapsadığını ortaya koydu.

    Sorunlar giderek çoğalıyordu, acil bir şeyler yapılmalıydı. Aslında her şey ortadaydı, yerleşim–tarım–hayvancılık ve sonrasında kilden kap üretimi ve dinsel objeler. Buna yalnızca bir isim bulunmalıydı ve sonunda o isim bulundu: “Neolitik Paket”. Kronolojik sorunlar taşısa da, içinde Önasya ve Anadolu uygarlığının başlıca ögelerini içeren bir paket ya da takım çantamız vardı artık.

    Neolitik paketin gündeme düştüğü sıralarda Şanlıurfa yakınlarındaki Göbeklitepe kazıları ilk sonuçlarını vermeye başlamıştı. Burada- ki kazılarda yuvarlak planlı, duvarları işlenmemiş ya da yarı işlenmiş moloz taşlarla oluşturulmuş anıtsal yapılar ortaya çıkarılıyordu. Yapıların duvarlarının içine ya da ortalarına, yükseklikleri 3 ile 5 m. arasında değişen, ağırlıkları ise 8 ile 10 ton arasındaki “T” biçimli dikilitaşlar yerleştirilmişti. Yüzeyleri kabartma tekniğinde oluşturulmuş hayvan figürleri ve nadiren de olsa bitkisel motiflerle bezenmiş bu dikilitaşlar anıt karakterinde eserlerdi.

    Göbeklitepe yapılarının günümüzden yaklaşık 13 bin yıl önce yapılmış olabileceğinin açıklanması, arkeoloji dünyasında büyük bir şaşkınlık yarattı. Arkeojeofizik araştırmalar ise şaşkınlığı hayranlığa dönüştürdü. Henüz kazılmayan alanlarda çapları 15 m. ile 25 m. arasında değişen 20 adet yuvarlak yapı daha yer alıyordu. İkamete uygun olmayan mimari karakterleri, doğal bir üslupta betimlenmiş hayvan figürleri içeren bezemeli dikilitaşlar, Göbeklitepe yapılarının tapınma amaçlı inşa edilmiş olduğunu göstermeye başlamıştı. Göbeklitepe sakinleri müthiş bir iş yapmışlardı. Doğayı gözlemlemişler ve metal kullanmadan Önasya anıt sanatının başlangıcını oluşturan kabartmalı dikilitaşlarla tapınaklar inşa etmişlerdi. 13 bin yıl önce Güneydoğu Anadolu’da yaşayan hayvanların türleri ve bunların fiziksel özellikleri dikilitaşlara sanatsal temelde yansıtılmıştı.

    Göbeklitepe’nin gündeme gelmesi, Neolitik paket ile sorunlarını aşmış Neolitik dönem arkeolojisinin bir kez daha hareketlenmesine neden oldu. Neolitik paket içindeki hiçbir şey Göbeklitepe ile uyuşmuyordu. Göbeklitepe’de yerleşme yoktu, tarım yoktu, hayvancılık başlamamıştı ve çanak-çömlek yoktu. Üstüne üstlük tarihsel süreç de uyuşmuyordu. 10 bin yıllık uygarlık geçmişi aşılmıştı.

    15 bin yıllık kültür Şanlıurfa Müzesi’ndeki Göbeklitepe dikilitaşları en az 1000 yıllık bir gelişim sürecini yansıtıyor. Yani Göbeklitepe sakinleri günümüzden 14-15 bin yıl önce tapınak yapımına başlamış olmalı.

    Göbeklitepe insanları en az 13 bin yıl önce anıtsal bir mimari ortaya koymuşlardı. Mimari ilkel değil, gelişkindi. Peki bu insanlar ne zaman mağaradan çıkmışlar, ne zaman ve nerede bu gelişmeyi gerçekleştirmişlerdi? Bazı uzmanlara göre Göbeklitepe yapıları ve anıtsal dikilitaşları en az 1000 yıllık bir gelişim sürecini yansıtmaktaydı. Yani Göbeklitepe sakinleri günümüzden 14-15 bin yıl önce tapınak yapımına başlamış olmalıydı. Bu insanlar nerelerde yaşıyorlardı? Konutları olmalı mıydı? Konut yapamayan insan anıtsal tapınak yapabilir miydi? Belki de bunlar hâlâ Paleolitik kültürün avcı insanlarıydı? Bereketli Hilal’in kuzeyindeki ekosistem zenginliğinden mi faydalanıyorlardı?

    Hiç kuşku yok ki Göbeklitepe insanı yetiştirici değildi. Yetiştiricilik, avcılık ve toplayıcılığın başaramayacağı ölçüde büyük bir nüfusu besleme yeteneğine sahipti. Neolitik pakete göre yetiştiricilik, yiyecek üretimini, yiyecek üretimi de kendine yetmeyi ve zaman ayırmayı sağlıyordu. Kendine zaman ayıramayan, sürekli yiyecek peşinde koşan insanların mimari ile bugün sanat dediğimiz olguları başlatması ve geliştirmesi mümkün değildi. Bu bağlamda tabii Göbeklitepe’nin de oluşmaması gerekiyordu.

    Göbeklitepe’nin arkeologları açmazda bırakan en önemli yanı, Neolitik Devrim denilen değişimin yalnızca teknolojik ve ekonomik terimlerle anlatılmasının yetersizliğini göstermesi olmuştur. Neolitik paketin hiçbir yerine sığmayan Göbeklitepe, kutsallık temelinde mimari bir başlangıca ve ivmeye açık biçimde işaret etmektedir. Paleolitik dönemde ilkel bir sistem temelinde yaşandığı gözlenen dinlerin, Göbeklitepe ile birlikte yüksek bir niteliğe eriştiği anlaşılmaktadır. Göbeklitepe ile birlikte insan hayatının basit bir parçası durumundaki dinin, tüm toplumsal ve kültürel faaliyetleri kapsamaya başladığı gözlenmektedir.

    Göbeklitepe’nin yalnız olmadığını yeni arkeolojik araştırmalar göstermeye başlamıştır. Göbeklitepe’nin gösterdiği ise paketlere ve çantalara sığacak Neolitik bir devrimin olmadığı, bu sürecin büyük olasılıkla günümüzden 15 bin yıl önce başlayan ve 7-8 bin yıl silsile halinde devam eden yüksek din, mimari, tarım – hayvancılık gibi aşamaları kapsadığıdır. 

  • 1000 yıllık Buda heykeli ve içinde saklı bir rahip

    1000 yıllık Buda heykeli ve içinde saklı bir rahip

    1996’da Hollanda’da yaşayan bir şahıs, evindeki altın Buda heykelinde çatlaklar farkeder ve heykeli işinin ehli bir tamirciye götürür. Tamirci, heykeli, üzerinde durduğu ahşap platformdan ayırınca, dizlerinin altına yerleştirilmiş, üzerinde metinler yazılı iki küçük halı görür. Halıları kaldırdığında ise, insanlık tarihinin en heyecan verici keşiflerinden birinin ilk tanığı olur: Heykelin içinde bir insan kalıntısı bulunmaktadır. Hadise resmî makamlara intikal eder ve ilk taramalara göre göğüs ve karın boşluğunda ne olduğu belirlenemeyen bazı maddeler ve çürümüş kalıntılar bulunur. İncelemeler bu kadarla kalır ve heykel Drents Müzesi’nde sergilenir.

    Ağustos 2014’te daha fazlasını öğrenmek amacıyla Almanya’da, Mannheim Üniversitesi Hastanesi’nde tam teşekküllü araştırmalara başlanır. Bilgisayarlı tomografi sonuçları, bedenin emsallerine göre benzersiz bir şekilde korunmuş olduğunu gösterir. Meander Tıp Merkezi’nde (Hollanda) alınan mikrokamera görüntülerinde ise, akciğer dokusu sanılan yerin antik Çince yazılmış kağıt parçalarıyla doldurulduğu anlaşılır.

    Kağıtlarda ne yazdığı henüz kesin olarak bilinmiyor. Ancak ilk bulgular, rahibin 11.-12. yüzyıllarda yaşadığını ve mumyalandıktan sonra uzun bir süre kendisine ibadet edildiğini gösteriyor. Araştırmayı yürüten Vincent van Vilsteren, ‘kendini mumyalama’ yöntemini deneyip başaran bazı rahipler olduğunu, ancak bu rahibin onlardan biri olup olmadığını ve neden içine kağıt parçaları yerleştirildiğinin henüz bilinemediğini söylüyor.

    ÖLÜMSÜZLÜĞÜN YOLU

    Kendini mumyalama yöntemi

    Budist rahiplerin 11-19. yüzyıllar arası uyguladıkları ve Budalıktan bir önceki mertebeye, böylelikle aydınlanmaya ulaşmayı amaçladıkları ‘Sokushinbutsu’ çok meşakkatli bir teknik. Bunu uygulamaya niyet eden rahip 1000 gün boyunca kabuklu yemiş, çekirdek ve meyveyle, sonraki 1000 gün ağaç kabuğu ve kökle besleniyor. Bu dönemin sonunda, urushi ağacının zehirli özüyle hazırlanan bir çay içerek vücudundaki tüm sıvının tükenmesini ve vücudunda uzun süre kalan zehir sayesinde çürümeye neden olan bakterilerin ölmesini sağlıyor. Mumyalaşma süreci de bundan sonra başlıyor. 1000 gün sonra beden çürümediyse bir tapınağa yerleştiriliyor ve tanrısallaşıyor. Çürüdüyse kabrine mühürleniyor ve sabrından dolayı sonsuz saygı duyuluyor, ancak ilahlık mertebesine erişemiyor.