Kategori: Uygarlık Tarihi

  • Fasulye tarlasıydı, mermer tarlası oldu

    Fasulye tarlasıydı, mermer tarlası oldu

    I. Dünya Savaşı’nda Myanmar’daki Thayet Myo kampındaki esir mehmetçiklerin yattığı şehitlik nihayet restore edildi. Ancak, yeni mezarlığın ruhsuz mimarisi şehitliğin 2002’deki fasulye tarlası halini aratıyor.

    FARUK BUDAK

    Birinci Dünya Savaşı’nda silah altındaki üç milyona yakın askerimizin çoğu evlerine dönemediler. Kimileri cephede savaşırken şehit oldu, kimileri de esir olarak götürüldükleri, vatandan binlerce kilometre uzaklardaki hiç bilmedikleri topraklarda, esaret altında… Askerlerimiz, Korsika’dan Doğu Sibirya’ya kadar çok geniş bir coğrafyadaki esir kamplarına götürüldüler. Bir zamanlar Osmanlı toprağı olan diyarlarda artık esirdiler. İngilizler, Arabistan Yarımadası ve Irak, Filistin cephelerinde esir aldıkları yirmi binden fazla askerimizi Hindistan üzerinden Myanmar’a (eski isimleri Burma ve Birmanya) götürdü. Orada açtıkları esir kamplarından Thayet Myo’daki şehitliğimizi ilk kez 2002’nin Haziran ayında ziyaret etmiştim. Dönemin “yasaklar ülkesi” Myanmar’da şehitliği bulabilmem oldukça zor olmuştu. O tarihten sonra, devlet büyüklerine ve üst düzey askerlere dokuz ayrı dilekçe ile müracaat etmiş, şehitliklerin çok bakımsız kaldıklarını, köylülerin şehitlerimizin mezarları üzerinde fasulye yetiştirdiklerini, mezar taşlarının yavaş yavaş parçalanarak yok olduğunu iletmiştim. Ama restorasyon konusunda bir türlü sonuç elde edilememişti.

    NTV Tarih’in 26. sayısında Thayet Myo şehitliğinin o günkü “doğal” hali gündeme taşınmıştı.

    2010’lara gelindiğinde Myanmar Askeri Hükümetinin Batıdan gelen baskılar sayesinde demokratikleşme konusun- da adımlar atmaya başlaması ve dışişleri bakanlığımızın Myanmar ile resmi ilişkiler kurması neticesinde şehitliği restorasyonu 2015 yılında tamamlandı. Asya’yı bisikletiyle kat eden Türk gezgin İbrahim Yılmaz’ın ilettiği iki kare fotoğraf, 2002’den beri sürdürdüğümüz mücadelenin mutlu sonla bittiğini gösteriyordu. Ancak yeni mezarlığın özgünlükten uzak mimarisi, orijinal kitabelerin, mezar taşlarının karelerde görünmemesi mutluluğuma gölge düşürürken, “acaba burada yatanlar fasulye tarlaları altında daha mı huzurluydular” sorusunu sormama neden oldu.

  • Tanrıça Kubaba yüzüne kavuştu

    Tanrıça Kubaba yüzüne kavuştu

    1990’larda Afşin’de bulunan Geç Hitit stel parçasının 1881’den beri British Museum’da sergilenen Kubaba stelinin kayıp üst parçası olduğu anlaşıldı. Heyecan verici arkeolojik buluntu, Kubaba figürüyle birlikte tarihin eksik kalmış satırlarını da tamamlıyor.

    HASAN PEKER

    NİCCOLO MARCHETTİ

    1990’lı yıllarda tarihi bir esere ait olduğu su götürmeyen bir parça sessiz sedasız Afşin Elektrik Üretim Anonim Şirketi lojmanlarının bahçesine getirilir ve kısa bir süre önce yetkililer tarafından farkedilinceye kadar uzun yıllar boyunca orada kalır. Site sakinlerinden Yusuf Köş’ün hatırladığına göre, eser Afşin-Beyceğiz Tepesi’nin yamacında Gözpınarı olarak adlandırılan doğal su kaynağında yapılan düzenleme çalışmaları sırasında bulunmuştur.

    Afşin’de bulunan stel parçasının Anadolu hiyeroglifi yazılı arka yüzünden detay.

    Buluntu, 2015 yılının Haziran ayında Gaziantep Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu ve Kahramanmaraş Müzesi yetkililerinin yoğun ilgi ve çabaları, Karkamış Kazısı Başkanlığının da yardımlarıyla Kahramanmaraş Müzesi’ne taşınır. Eylül 2015’te eser üzerinde yapılan incelemede buluntunun, üzerinde Tanrıça Kubaba’nın yüksek kabartmasının yer aldığı Anadolu hiyeroglif yazılı Geç Hitit dönemine ait bir stel parçası olduğu ve Karkamış kökenli olduğu belirlenir. Araştırmalar derinleştirildikçe Afşin stel parçasının bugün British Museum’da sergilenen Kubaba stelinin üst kısmı olduğu anlaşılır. 1754 yılında Halep’teki İngiliz konsolosu Alexander Drummond’un ilk kez rapor ettiği Kubaba steli, İngiliz Halep Konsolosu Philip Henderson tarafından 1878 yılında Karkamış’tan alınmış, 1880 yılında İskenderun’a yollanmış ve 1881’de British Museum’a ulaşmıştır. Afşin stel parçasının Karkamış’tan Kahramanmaraş’a nasıl ulaştığı sorusu ise bugün hâlâ gizemini korumaktadır.

    Kubaba Steli’nin Afşin’de bulunan parçası (üstte) ve British Museum’daki alt kısmı.

    Afşin stel parçası üzerinde Karkamış Kazı Başkanlığının yaptığı ön incelemenin sonuçları son derece çarpıcıdır: Buluntunun üzerindeki yazılar, Kamani’nin Karkamış’ta yaptırdığı Kubaba tapınağını, askeri ve sivil başarılarını anlattığı British Museum’daki Kubaba stelinin arka yüzündeki yazıtın eksik başlangıç satırlarını tamamlamıştır. Bu satırlar stelin yazarının Ülke Beyi I. Astiru’nun oğlu; Karkamış ve Malatya kentlerinin Ülke Beyi Kamani olduğu bilgisini vermiştir. Kamani, yazıtta babası I. Astiru’dan, babasının büyükbabası İsarwili-muwa’dan ve babasının büyükbabasının babası Sangara’dan yani M.Ö. 9. yüzyılın ikinci yarısından bahsetmektedir. Afşin stelinin eksik satırlarının tamamlanması, tarihte bugüne kadar alacakaranlıkta kalmış bir alanı aydınlatması bakımından ayrıca büyük önem taşımaktadır. Karkamış’ın ikinci ve son hanedanının yeni üyeleri bu sayede tespit edilebilmiş, ayrıca sadece Assur kaynaklarında geçen Sangara’nın da bu hanedanla bağı kurulabilmiştir. Sangara’nın adı ilk kez kendi ülkesinin yazıtlarında, kendi dilinde karşımıza çıkmış, Geç Hitit tarihinde önemli bir boşluk kapanmış, aradan geçen 2500 küsur yıldan sonra Karkamış’ın kraliçesi tanrıça Kubaba nihayet kayıp yüzüne kavuşmuştur.

  • Elmadağ’da aslan vardı

    Elmadağ’da aslan vardı

    Bugün Elmadağ’dan geçenlerden pek azı 60’lı yıllara kadar burada bir aslan heykelinin bulunduğundan haberdardır. Heykelin hikayesi eskilere dayanır. 1867 Paris Evrensel Sergisi’ni ziyaret eden Sultan Abdülaziz, Fransız heykeltraş Jules İsidore Bonheur’ün Boğa heykelinin maketini görerek beğenir ve sanatçıya eserin devasa bir kopyasını ısmarlar. Defalarca yer değiştirdikten sonra Kadıköy Altıyol’da karar kılan ve zamane gençlerinin meydanı “Boğa” diye anmasına neden olan heykel, o heykeldir. Hayvanları çok seven sultan, boğa ile yetinmez, saray bahçelerini süslemek için bir grup Fransız heykeltraşa hayvan heykellerinden oluşan bir koleksiyon hazırlatır. Emirgan’daki meşhur Atlı Köşk’ünün bahçesindeki at heykeli, Taksim Divan Oteli’nin girişindeki kırık geyik heykeli, 40’lı, 50’li yıllarda Elmadağ’da sergilenen ve bugün Şehzadebaşı’ndaki İstanbul Büyükşehir Belediye binasının önünde yer alan Pierre Louis Rouillard imzalı“Kaktüsün Üzerinden Atlayan Aslan Heykeli” işte bu koleksiyondandır.

  • Anadolu’da mumya olmak kolay değil

    Anadolu’da mumya olmak kolay değil

    Kayseri Pınarbaşı’nda bulunan Melik Gazi Türbesi’ndeki 900 yıllık mumyanın başına gelmeyen kalmadı. Hastalıklara şifa olacağı ya da cinsel gücü arttıracağı inancıyla eli koparıldı, dişleri söküldü ve çalınan parçalarından çorba yapıldı.

    Ankara Üniversitesi Tarih Enstitüsü öğrencileri ve asistanlarının 1947 yazında katıldığı bir inceleme gezisine götürüyorum şimdi sizi. Rotaları Orta Anadolu. Selçuklulardan, Hititlerden kalan tarihi eserleri görecekler. Konya’ya, Beyşehir’e, Karaman’a, Kayseri’ye ve Nevşehir’e gitmek üzere 23 Haziran’da Ankara’dan trenle yola koyuluyorlar. Başlangıçta gezinin süresi 15 gün olarak planlanıyor, ama sıcaktan mı, yorgunluktan mı bilinmez, kafile 2 Temmuz’da Ankara’ya dönüyor. Kafileden bir kişi hariç. Asistanlardan Halil İnalcık incelemelerine devam etmek üzere Kayseri’de kalıyor. Geziyle ilgili tüm ayrıntıları da onun ertesi yıl, Halil Demircioğlu ile DTCF dergisinde yayınladığı makaleden öğreniyoruz.

    Gezinin zamanı kısacık ve programı çok yüklü. Bir gün, bir gece süren tren yolculuğunun ardından 24 Haziran’da Konya’ya varıyorlar. Konya Müzesi, Mevlana Türbesi’ni, etraftaki camileri görüp Beyşehir’e geçiyorlar. Buraya gitmelerinin tek amacı, Hititlerden kalma bir abideyi, Eflatun Pınar’ı görmek. Oradan yine trenle sadece üç saat geçirecekleri Karaman’a hareket edip yine camileri ve Yunus Emre Türbesi’ni ziyaret ediyorlar. “Orta Anadolu stepinin güneydoğu ucundan dolanarak” 29 Haziran’da Kayseri’ye varıyorlar. Zamanlarının çoğu da burada geçiyor.

    Kafiledeki herkes tarihçi olunca ziyaret ettikleri yerlere faydaları da dokunuyor. Girdikleri hanlarda, kıyıda köşede kalmış kitabeleri tespit ediyor, o güne dek okunamamış yazıları çözüyorlar. Bir kervansarayın kırık, kısmen yok olmuş kitabesi üzerinden mimarının adını tespit ediyorlar. Beyşehir civarında unutulmuş iki kervansaray bulup müze müdürlerine buralarda inceleme yapılması için haber salıyorlar. Çoktan yok olmuş tarihi eserlerden, okudukları Avrupalı seyyahlar aracılığıyla haberdar olduklarından, halen ayakta olan eserleri koruyabilmek için yetkililerle görüşüyorlar.

    Hititlerden, Selçuklulardan, Osmanlılardan kalan tarihi miras daha o zamanlarda, 1947 itibariyle pek parlak durumda değil. Konik çatılı Selçuklu yapıları harap halde. Konya’da bazı camilerin duvarları çatlak, mermer levhalar sökülmüş, bazı minareler yarı yıkık ve Karatay Medresesi’nin çinileri de çoktan çalınmış. Hititlerden kalan Eflatun Pınar abidesinin büyük taş blokları birbiri üzerine devrilmiş, bazıları kısmen toprağa gömülmüş, abidenin üzerindeki resimlerse silinmeye yüz tutmuş. Beyşehir’de bazı medreselerden geriye sadece kapıların kaldığını görüyorlar. Sütun ve taşların bazı kaymakamlarca başka yapılarda kullanılmak üzere taşıtıldığını öğreniyorlar. Yine burada, bir vakfa ait tarihi değeri yüksek bazı kitapların bir araba ile Beyşehir gölüne döküldüğünü duyuyorlar. Kayseri’de, savaş zamanında askerlere, sonra da muhacirlere barınak olan tarihi eserlerdense geriye pek az şey kalmış.

    Danişmend hükümdarı Melik Gazi Melik Gazi Türbesi, Pınarbaşı ilçesine bağlı, adını da türbeden alan bir köyde. Köylüler civarda Türbeliler olarak anılıyor, köyün resmi adı ise hâlâ Melikgazi. 12 metre yüksekliğindeki, iki katlı türbenin alt odasında Danişment hükümdarlarından Melik Gazi’ye atfedilen bir mumya bulunuyor.

    Bütün bu harabe karşısında üzüntülerini gizlemeyen yazarlar, makalelerinde yeri geldikçe, alınabilecek önlemlerden, yapılması lazım gelen işlerden bahsediyorlar. Geleceğe dair çok iyimser bir de temennileri var: “Meydan, yol açmak bahanesiyle eşsiz kıymette tarihî eserlerimizin kazma altında yok edilmesine gelince, her halde bu devir artık kapanmıştır sanıyoruz.”

    2 Temmuz’da Ankara’ya geri dönen kafileden geriye bir tek Halil İnalcık kalıyor Kayseri’de, çünkü İnalcık’ın şehirde görmek istediği iki kütüphane ve bir de türbe var. Kendi sözleriyle “Kayseri’ye gelmişken Anadolu’da en eski Türk abidelerinden olan Melik Gazi türbesini de gezmeden dönmek” istemiyor.

    Melik Gazi Türbesi, Pınarbaşı ilçesine bağlı, adını da türbeden alan bir köyde. Köylüler civarda Türbeliler olarak anılıyor, köyün resmi adı ise hâlâ Melikgazi. Araçla ulaşılamayan sarp bir yoldan, “diğer Türkmen köylerinin arasından geçerek” varılıyor buraya. İnalcık türbenin diğer Selçuklu türbelerinden sırlı tuğlalarıyla ayrıldığını belirtiyor makalede, fakat tuğlalardan daha çarpıcı başka bir özelliği de var bu yapının. 12 metre yüksekliğindeki, iki katlı yapının alt odasında Danişmend hükümdarlarından Melik Gazi’ye atfedilen bir mumya bulunuyor.

    Köy muhtarının eşliğinde mumya odasına giren İnalcık’ın gözüne ilk çarpan odayı aydınlatan iki küçük pencere. Buradan içeriye giren havayı mumya için bir tehlike olarak niteleyen İnalcık, tahta bir tabut içinde, pamuklara sarılmış halde, “eti karnının üstüne konmuş,” ortadan uzun boylu bir insana ait bu mumyayı görüyor. Diğer tabutların yanında bu, biraz daha yüksekte. İnalcık diğer tabutların Melik Gazi’nin haremine ait olduğunun söylendiğini belirterek o gün, orada yaşadığı heyecanı şu sözlerle aktarıyor: “Anadolu’nun ilk fâtihlerinden birine ait bu cesetle karşı karşıya bulunduğum bu anın heyecanını hiçbir zaman unutamıyacağım.”

    Unutmuyor da! Bu, İnalcık’ın mumyayı ilk ve son görüşü. Yaptığımız uzun telefon görüşmesinde bir daha da buraya gitme şansı bulamadığını aktarıyordu. O günden hatırladığı mumyanın çok da kötü durumda olmadığı. Oysa ilerleyen yıllarda, 12. yüzyıldan kalma olduğu, yani yaklaşık 900 yıllık olduğu düşünülen mumyanın ve türbenin başına bir dizi felaket gelecek. Görüşmemizde kendisine aktardığım bu felaketler zincirini şimdi size de aktarıyorum.

    Zincirinin ilk halkasının, Halil İnalcık’ın 1947’deki ziyaretinde farkına varmamış olabileceği bir ayrıntı olduğunu varsayabiliriz. Rivayete göre daha 1935’te mumyanın sol eli çalınıyor. Devasız hastalıklara şifa olacağı inancıyla yapıldığı düşünülüyor bu hırsızlığın. Elin kimler tarafından, ne ara alındığı da bilinmiyor. Fakat bu olay, bir dizi benzer başka girişimin de habercisi gibi. Yine söylenenlere göre, zaman içinde mumyanın dişleri çıkarılarak öğütülüyor ve suya karıştırılarak şifa niyetine içiliyor. Bir gazete haberine göre çorbalara karıştırılıp kaynatılıyor. Çocuk sahibi olamayan kadınlar sorumlu tutuluyor bu işten. Mumyanın deri ve kemiklerinden alınan küçük parçalarınsa muhtelif hastalıklara iyi geldiğine, cinsel gücü arttırdığına inanılarak yendiği söyleniyor. Aynı şekilde türbenin harcına karıştırıldığına inanılan geyik sütünün de şifa olarak görülmesiyle, türbe duvarından küçük parçalar koparılıyor zaman içinde.

    Bir diğer söylentiye göre 1978’de türbenin alt odasına elinde mumlarla giren bazı kişiler mumyanın tutuşmasına sebep oluyor. Çıkan yangın suyla söndürülmek istenince mumya bu kez ıslanmaktan mütevellit başka türden bir zarar görüyor. Yangın, mumyanın kafatasının kısmen kararmasına neden oluyor.

    1996’da yayınlanan başka bir habere göre, İslamiyette mumyalama geleneğinin olamayacağı, “bunların hep uydurma” olduğu gerekçesiyle mumya toprağa gömülüyor. Bu gömme işi Vakıflar Bölge Müdürlüğünün girişimiyle ve İl Müftülüğü’nün gözetiminde yapılıyor. Dört sene sonra, 2000’de ise Kayseri Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu bu gömme işleminin kurul kararı olmadan yapıldığı ve hem yapının, hem de mumyanın tescilli tarihî eser sayılmaları gerekçesiyle topraktan çıkarılmasına karar veriyor. Mumya üzerinde toprakla yeniden tabuta yerleştiriliyor. Bu toprağa gömme meselesinin konuşulduğu günlerde mumyaların koktuğu ve güneşte kurutulmaları lazım geldiği de tartışılan konular arasında.

    Yine 1990’ların sonunda mumyanın meşhur bir ziyaretçisi var. O günlerin en ses getiren televizyon yapımcılarından Saadettin Teksoy’u, programının başında türbenin dışında görüyoruz. Heyecanlı ve biraz da korku dolu. Sandukaların hemen yanında, yerdeki bir kapağı açarak birkaç basamaklık ahşap bir merdivenden alt odaya iniyor. Burada izleyicilerinden çocukları ekrandan uzak tutmalarını isteyip, kalp rahatsızlığı olanları da uyarıyor. Tabut açılıyor ve uzun uzun görüntü alınıyor. Televizyon ekranlarında görünen İnalcık’ın tasvirine benziyor. Pamuklar içinde bir ceset görüyoruz, kafatası biraz kararmış. Küçük odada, mekânın elverdiği ölçüde yapılan çekimlerde mumyaya bol bol yakın plan çekim yapılıyor.

    2014’te yayınlanan bir gazete haberinde ise türbenin bakımsızlıktan harap durumda olduğu ve güvercinlere yuva haline geldiği belirtilmiş. Bu “bakımsızlıkta son nokta” olarak gösterilen güvercin yuvası haline gelme meselesi, türbenin başına gelen en kötü şeylerden biri olmayabilir tabi, insanların verdikleri zararı düşününce. Yine de bu haberden kısa bir süre sonra türbenin restorasyonuna girişiliyor ve gazetelerde vali tarafından onarım, bakım sayesinde etrafın “aslına uygun hale” getirildiği iddia ediliyor. Bu haberlerde mumyaların durumuna dair ayrıntı verilmiyor.

    Bütün bu hikâyeler, felaketler bir yana, aslında Melik Gazi isimli birine atfedilen bu mumyanın kime ait olduğunu da kimse bilmiyor. Türbede bir kitabe yok. Halil İnalcık’ın makalesinde satır arasında, tedbirle davranarak belirttiği gibi mumya Danişmendlilerden Melik Gazi’ye atfediliyor. Bu atfa rağmen, yaygın inanışın etkisiyle İnalcık da, “Anadolu fatihlerinden birinin karşısında olma ihtimali”yle heyecanlanmış olmalı. Kendisi de makalede “Melik Gazi’ye ait türbe üzerinde, Danişmendlilerden hangi Melik Gazi’ye ait olduğunu gösteren bir kitabe” olmadığını belirtiyor.

    Bir afrodizyak olarak mumya Bir söylentiye göre 1978’de türbeye elinde mumlarla giren bazı kişiler mumyanın tutuşmasına ve kafasının kısmen kararmasına sebep olmuş. 8 Haziran 2000 tarihli Milliyet ve Hürriyet gazetelerinde, lime lime edilen mumyanın parçalarından kısır kadınlara şifa ve erkeklere afrodizyak niyetiyle çorba yapıldığı haberi var.

    Mezar taşı sahibi olabilmenin bile toplumun üst tabakalarından olanlara kısmet olabildiği bir tarihte, anıtsal bir yapı içinde, özel işlemlerden geçirilerek korunmaya çalışılan bu mumyanın önemli birine ait olduğuna hiç şüphe yok. Danişmendliler, 1071’den sonra bugünün Çorum, Tokat, Kayseri, Malatya civarlarında kurulan ve 12. yüzyıl boyunca bölgede etkinlik gösteren bir beylik. Bu dönemde yaptıkları bu türbe ve benzeri bazı yapılar Danişmendlileri Anadolu tarihinde iz bırakanlar arasına sokuyor. Lakin Anadolu’da birden fazla Melik Gazi türbesi var. Örneğin Niksar’daki, bizzat devletin kurucusu olan Melik Gazi’ye atfedilirken Erzincan Kemah’ta bulunan ve içinde başka bir mumyayı barındıran türbe Mengüceklilerle ilişkilendiriliyor. Aynı isimle türbeler, Çorum, Kastamonu, Kırşehir ve Eskişehir’de de var, çünkü hükümdar anlamına gelen melik olmanın yanı sıra, gazi olmak da Anadolu’nun savaşlarla örülmüş tarihinde sık rastlanan bir durum.

    Bu arada anlaşılan kimse mumyaları tarihlendirme girişiminde bulunmuyor. Türbenin mimari özellikleri hakkında yapılmış onlarca yayını bir kenara koyarsak, mumyayla ilgili bilimsel bir araştırma yapılmadığı anlaşılıyor. Biraz da bu sebepten olsa gerek, mumya etrafında biriken hikâyeler Anadolu folklorunun ögelerini de içererek çeşitleniyor. Bir zamanlar türbenin etrafına bırakılan suyun ertesi sabah kullanıldığının gözlendiği iddia ediliyor. Türbeden çocuk ağlamaları geldiğine inanılan zamanlar da var. Pertev Naili Boratav’a göre evliyaların vücutlarını ölümden sonra çürümekten koruyabilme kerametine sahip olmaları da yaygın Anadolu inanışları arasında. Nitekim mumyayı, belli işlemlerden geçirilerek korunmuş bir ceset olarak değil de, Tanrı’nın sevgili bir kulu olarak benimseyenler de var. Belki yine folklorik olarak nitelenebilecek başta bir anlatıda ise 1935’te çalındığı iddia edilen elin, zaten mumyalanma sırasında yerinde olmadığı, Melik Gazi’nin sol elini bir savaşta kaybettiği söyleniyor.

    Bütün bu hikâyenin en çarpıcı yanı insanların bir evliya, mumya, melik, gazi, ama sonuçta bir ceset ile kurdukları garip, tekinsiz, korku dolu ama bir o kadar cüretkâr ilişki değil mi? Mumyanın 900 yılı atlatarak nasıl günümüze dek ulaşabildiği de belli değil. Pınarbaşı ilçesinin, içinde çok az sakin barındıran bu küçük köyü haftasonları ziyaretçi akınına uğruyor, herkes türbeye saygı gösteriyor. Diğer yandan ne zaman oraya konduğu, kime ait olduğu belli olmayan bir beden, hastalıklara, çocuksuz kalanlara derman olur diye parça parça götürülüyor. Dermansız hastalığı başına gelen bilir, toplumun gözünde çocuksuz kadın olmak da hiç kolay değil, ama galiba Anadolu’da mumya olmak da çok zor.

    Yaptığımız görüşmeden bu yazıda bahsetmeme izin veren Halil İnalcık’a teşekkür ederim.

  • Baba ocağı, koca ocağı

    Baba ocağı, koca ocağı

    Evlenerek baba evinden ayrılan gelinin ilk günü, bir dizi törensel geleneğin ortaya çıktığı bir tarihi günümüze taşır. Kadınlara bu denli önem veren bir kültürü, salt erkeklerin konumuyla açıklamak ise bize özgüdür.

    Moskova havalimanında Moğolistan’a gitmek için beklerken, İzmir’de okuyan bir Moğol öğrenci ile tanışmıştım. Daha önce tanıştığım Moğollar hep erkekti. Bu genç ise çok hoş bir hanım kızdı. “Türkiye’de yaşarken aile hayatında, kadın-erkek ilişkilerinde en dikkatini çeken şey ne oldu” diye sormuştum. Cevabı “Yaşlılara yeterince saygı gösterilmiyor, ama erkeklere çok hürmet ediliyor” olmuştu.

    Önümde duran “Türk kültüründe Gelinler ve Ocak” adını taşıyan ayrıntılı inceleme yazısı, bana Moğol öğrencinin söylediklerini anımsattı. Yazı, söz konusu incelemenin başlığından görülebileceği gibi gelinlerden bahsediyor. Yazının içindeki ayrıntılı saha çalışması örnekleri hep gelinler ve ocak ilişkisi üzerine maniler, şiirlerle bezenmiş. Bu ayrıntılı ve incelikli çalışma, daha çok günümüzde kırsal kesimde görülen ocak anlayışı etrafında yoğunlaşmakta, arada Sibirya Türklerinden
    de bazı örnekler vermekte. Ocağın mana ve ehemmiyeti konusunda ise tarih devreye girmekte; ortaya konan görüşler, ocağın sahibinin ailede Tanrı’yı sembolize eden baba olduğu belirtilmekte.

    Öte yandan yazarın “ocak” ile ilgili deyimlerden «baba ocağı»na değinmemiş olduğu görülüyor. Ancak baba ocağı, baba açısından söylenmiş bir deyim değildir; bu deyim çocukların ve özellikle kız çocuklarının bakış açısını yansıtır; zira zamanla ocak onların kendi ocağı olacaktır. Eski düğün törenleri, artık yerini «kentsel» törenlere bırakmış görünüyor. Ilgaz dağlarındaki bir köye mensup olan bir dostum, eski düğün törenlerine dair konuşurken şunları aktarmıştı:

    “Düğün öncesi kına gecesinden sonra, herkes özel giysilerini giyip gelin evine gider. Erkekler de kendi aralarında toplanır. Ayrıca kız evine getirilmiş yemekler erkeklere gönderilir. Erkekler yedikten sonra, “artık gelini hazırlayın» derler, kadınlar da gelinin «başını düzmeye” başlar. Baş düzerken, gelinin sağdıcı geline abdest aldırır, sonra gelini herkesin ortasına getirir. Köye özel giysileri getirirler. Önce «taç» konur, sonra tacın üzerine «Fadimeanne çöküsü» (bazlama büyüklüğünde dışı kumaş) koyarlar ve üzerine beyaz başörtüsü bağlarlar. Sonra genelde kırmızı şalvar, üzerine de üçetek, onun üzerine «salta», yani cepken giydiriler. Hepsinin üzerine kırmızı kuşak bağlarlar. Onun üzerine de «duvak kuşağı» (büyük bir gri, yeşil, kırmızı, kahverengi çizgili bir kumaş) örterler. Atalardan kalmış olan bu kumaştan köyde sadece bir tane vardır ve köyün özel bir yerinde saklanır. Kim gelin olursa, ona örterler. Bu örtünün üzerine başörtü büyüklüğünde iki tane «al» örterler. Ellerine de akşamki «kına çulları» bağlanır. Gelin bir müddet annesi, kardeşleriyle helalleşir, sarılıp ağlarlar, sonra da evin erkekleri ile kardeş, baba ile helalleşir.

    Daha sonra kızın erkek kardeşi ve babası, kızın kollarından tutup (koltuklayıp) kapıya kadar getirirler. Erkek tarafı, süslenmiş bir at getirir; bu köyün en iyi atıdır. Kapıda erkek tarafı oğlanın babası, kardeşleri, yani yakınları gelini ata bindirir. Birisi atın dizgininden, iki kişi yerden yürüyerek gelini (düşmesin diye) kolundan tutar. Gelini cami önüne götürürler. Üç defa camiye selam verdirirler, yani at üstündeki gelin başını üç defa sallar. Su üzerinden geçerken, geline ekmek verip rızkı bol olsun diye suya attırırlar; sonra tekrar oğlan evinin kapısına kadar getirirler.

    Gelini indirip eline su dolu bir ibrik verirler. Gelin suyu döke döke odaya kadar gelir. Eve (yani odasına) girene kadar su bitmiş olur. İbriği yere bıraktıktan sonra, odadaki ocağın arka duvarına üç sefer tekme vurdururlar. Bazılarında duvar göçer, bazılarında göçmez. Gelinin ocağı teptiği oda, aslında ekmek evidir ve bereket olsun diye tören burada yapılır. Tekmeledikten sonra gelini kız evinden gelmiş olan çeyiz sandığının üzerine oturturlar. Kaynana hoş geldin yemeği yapar, odadaki erkek tarafının komşuları damat gelinceye kadar oynarlar. Sonra da nikah kıyılır”.

    Bu anlatıda gelinin ocağa uzaktan saygı göstermek yerine, tekmeleyecek kadar sahiplendiğini görürüz. Su üzerinden suya ekmek attırılması da bizi İslâmiyet öncesi su kültü anlayışına götürür. İşin ilginç tarafı, burada “su ecesi”ne ekmek, başka yerlerde iğne-iplik atanlar hep kadındır. Su ecesini besleyenler kadınlardır.

    Kadınlara bu kadar önem ve yer veren bir kültürü, erkeklerin konumları ile açıklamak herhalde ancak bize mahsustur diyeceğim.

  • Dövüş ve ibadet ve ılımlılık

    Dövüş ve ibadet ve ılımlılık

    Sanıyorum ki tarih boyunca değişmeyen kurallardan biri de her yasanın arkasında bir hikâye yattığı gerçeğidir. Fi tarihine ait bir yasada çiftlik hayvanlarıyla evlenmenin yasaklandığını ve mandasıyla, sığırıyla evlenenlerin cezalandırılacağını okuduğumuzda, bu bize o tarihte cezalandırıldığı için kimsenin çiftlik hayvanlarıyla evlenmediğini değil; tam tersine birilerinin artık niyeyse keçi ya da tavuklarının dest-i izdivacına talip olduklarını gösterir. Yasa her zaman fiili izler. Bu yüzden örneğin ülkemizde geyiklere içki içirmek özel olarak yasaklanmış değildir ama Alaska’da geyiklere içki içirmek zinhar yasaktır. Demek soğuğun pençesinde tir tir titreyen Alaskalı kardeşlerim yalnızlıktan geyiklere bile bir kadeh ikram etmektedir. Tabii Alaska’da da alkollü içkilerde bu kadar vergi olsa, bu kanuna gerek kalmayabilir, ayrı.

    Buradan hareketle hemen tüm dinlerin başlıca emirlerinden birinin “öldürmeyin” olması da bu emri vermeyi gerektiren bir durum olduğunu gösteriyor. Ve “öldürmeyin,” diye buyuran dinlerden de ilk akla geleni Budizm. Tabii ben şimdi burada bütün bir Budizm dünyasını genelleyerek Budizmofobi falan yaratmak istemem. Ama eğri oturup doğru konuşalım, muhtemelen daha çok hippilerden öğrendiğimiz için olacak, Budizm’i genellikle diğerlerinden ayırıyor, daha ağırbaşlı, güleryüzlü ve şiddete karşı bir karaktere sahip zannediyoruz. Fakat hasmınızı eşek sudan gelene kadar dövme sanatı olan kung-fu gibi metodlardan ninjalığa, samuraylığa kadar bir dizi şiddete dayalı kavram Budizm’le yakından bağlantılı. Valla çoğunluğunuzun aklına Budizm dendiğinde komün halinde yaşayan hippiler ya da “Ben sadece bitki çayı içiyorum,” diyen beyaz pantolonlu adamlar gelebilir ama benim aklıma önce dayak geliyor. Zaten tapınağında ibadet diye kung-fu yapılan bir din hakkında nasıl başka türlü düşünülebildiğini de ayrıca merak ediyorum. Kısık sesle olsa da Budizm de tarih boyunca, birçok diğer benim aklımın almadığı kozmolojik, teolojik başlığın yanı sıra, bu şiddete meyyal özellikleri yüzünden eleştirilmiş. Seslerinin kısık çıkmasının en önemli nedeni karate, kung-fu yapan adamları eleştirmenin çok akıl kârı olmaması olabilir. Şimdi ne yalan söyleyeyim, Çin işgali öncesi Tibet’te olsam, “Arkadaş, bütün gün oturuyorsunuz, bizim kesemizden besleniyorsunuz, kıç kadar ülkeyiz 6500 tane tapınak kurmuşsunuz. Kölelik desen var, serflik desen var, bir faydanızı da göremedik?” demeye çekinirim.

    Başta da söyledik, her Budist karateci, her Budist samuray değil. Zaten ılımlı Budistlere bakacak olursanız, gerçek Budizm bu da değil. Örneğin, Çin’i köşeye sıkıştırsın diye, yabancı istihbarat servislerinden yüzbinlerce dolar aldığını kendisi de kabul eden 14. Dalai Lama da ılımlı Budistlerden ve zaten Batı dünyasına Budizm’in tek yönlü, sadece şiddet karşıtı barışçıl yanlarını aktaran arkadaşların başında geliyor. Tıpkı heavy metal’in yalnızca bir müzik değil, aynı zamanda bir yaşam felsefesi olması gibi, Budizm de yalnızca bir din değil, aynı zamanda bir kendini bulma, arınma metodu olarak takdim edildi. Herhalde bu yüzden olsa gerek, ne zaman Budistler bulundukları topraklarda azınlıkta olan Müslümanlara, Han Çinlilerine falan saldırsalar kulaklarımıza inanamadık.

    Ben kendi payıma en ılımlı Budist’te bile her an karate yapabilme potansiyeli görüyorum. Ama şu da var, yazdıklarımdan ötürü bana kızsalar bile, uçan tekmeyle girişmeyeceklerine neredeyse eminim. O kadar fark da olsun artık.

  • Konstantin İstanbul’da annesi Roma’da gömülü

    Konstantin İstanbul’da annesi Roma’da gömülü

    Kutsal topraklara yaptığı geziden gerçek haçın parçaları gibi kutsal objelerle dönen Helena’nın anıt mezarı, Roma’nın az bilinen tarihî hazinelerinden biri.

    Roma İmparatoru Büyük Konstantin’in (272 – 337) annesi Helena, 250 senelerinde Bithinya’nın Drapenum şehrinde doğmuştu (bugün Yalova ili, Altınova İlçesi, Hersek Köyü). Üst sınıf bir aileden gelmediği anlaşılıyor. Konstantin’i Sırbistan’ın Niş şehrinde dünyaya getirdi. Konstantin’in babası Ge- neral Konstantius “Tetrark” seçilip imparatorluğun batısını yönetmek için Galya ve Britanya’ya giderken, Helena ve oğlu, Nicomedia’ya (İzmit) İmparator Diocletian’ın sarayına gönderildiler. 305 yılında babasının yanına Galya’ya giden Konstantin, onun ölümü üzerine 306 yılında Eburacum (York, İngiltere) şehrinde imparatorluğunu ilan etti. Sonrasında başlayan iç ve dış savaşlarda başarılı sınavlar verip, Roma İmparatorluğu’nun tek hakimi olmak için 18 yıl mücadele etti. En son 324 yılında Chrysopolis’te (Üsküdar) rakibi Licinius’un ordusunu kanlı bir muharebede yenerek Britanya’dan Suriye’ye, Almanya’dan Kuzey Afrika’ya kadar uzanan bu muazzam coğrafyanın tek imparatoru oldu.

    Büyük Konstantin’in lahti İstanbul’da, annesi Helena’nın anıtmezarı ise Roma’da bulunuyor.

    Annesini 312 yılında yanına alan Konstantin, 313’te Milano fermanı ile Hıristiyanlığı serbest bıraktı. İnançlı bir Hıristiyan olan Helena 326 – 328 arasında Mısır ve Filistin’deki kutsal topraklara bir gezi yaptı. Kudüs’te Kutsal Mezar Kilisesi’ni inşa ettirdi, Roma’ya gerçek haçın parçaları gibi kutsal objelerle döndü ve yolculuğunun ertesinde öldü.

    Helena, Roma’da Konstantin’in aslında kendisi için yaptırdığı bir anıt mezara gömüldü. Porfir taşından lahti, bugün Vatikan Müzesi’nde bulunuyor. Via Casilina caddesindeki anıtmezar ve yanıbaşındaki muhteşem katakomblar (erken Hıristiyan yeraltı mezarlıkları) Roma’nın pek bilinmeyen hazinelerinden sadece ikisini oluşturuyor.

    Oğlu ise, Roma’da değil, ikinci kurucusu olduğu ve ismini verdiği ebedi şehrimizde yatıyor. Gömüldüğü yere, 1144 sene sonra başka bir büyük imparator daha defnedilecek: Fatih Sultan Mehmet.

  • Anaerkil Moğollara Türk mobilyası

    Anaerkil Moğollara Türk mobilyası

    Çilek Mobilya, Ulan Batur’da ilk mağazasını açmış. Firma özellikle, kız çocuklarını önemseyen anaerkil Moğol aile yapısının bir avantaj yarattığını değerlendirmiş. Moğol tarihi açısından kadınların konumu belirleyicidir.

    Geçenlerde bir gazete haberi (Hürriyet, 8 Haziran 2015) çocuk ve genç odası eşyaları ile dikkati çeken Çilek Mobilya’nın Moğolistan’da ilk mağazasını açtığını bildiriyordu. Yazıda “yakın zamanda serbest piyasa ekonomisine geçen Moğolistan’ın ekonomisi tarım ve madenciliğe dayanıyor” deniyordu. Herhalde tarım değil de hayvancılık denmek isteniyordu. Zira Moğolistan bir tarım ülkesi değil.

    Yazı, “2 milyon nüfuslu ülkenin yüzde 38’i başkent Ulan Batur’da yaşıyor. Çilek Mobilya ilk adımını attı ve Ulan Batur’da ilk mağazasını açtı” diye devam ediyordu. Ben hâlâ bu işin nasıl olduğunu anlamaya çalışmanın şaşkınlığı içindeydim. Moğollar malum tarih boyunca göçebelik ve hayvancılık ile ün salmış bir halk. Başkent Ulan Batur’dan bizler için büyük önem taşıyan Orhun Anıtları’na doğru giderken yolda evlere değil de topak ev şeklindeki çadırlara ve yılkı atlara rastlıyorsunuz. Yazın yemyeşil olan engin düzlüklere Çilek Mobilya’yı yerleştiremiyordum kafamda.

    Ulan Batur yakınındaki yerleşimlerde köylerde evler görülüyorsa da, bahçelerinde topak ev şeklindeki çadırlar dikkati çeker. Çocuk ve gençlere yönelik mobilya ise yalnız yerleşim meselesi değil aynı zamanda bir mantalite meselesi olduğu için bu işin nasıl geliştiğini merak ediyordum. Söz konusu yazının yan sütununda “Global Çilek, atlar ülkesine özel seri yaptı” başlığı ile devam ediyor ve “Moğolistan’ın en önemli olgusu atlar. Bu nedenle ‘Atlar Ülkesi’ adı verilmiş. Çilek, atlara karşı halkın taşıdığı sempatiden ötürü, atçılık temalı Royal serisinin büyük ilgi görmesini beklediklerini dile getiriyor” deniyordu.

    Çilek Mobilya’dan atlara gelmiştik ama, aradaki bağlantıyı hâlâ kuramamıştım. Ancak işin püf noktası şirketin ikinci kuşak yöneticisi Talha Çiçek tarafından açıklanıyor: “Moğolistan anaerkil millet olduğundan dolayı, kadınlar erkek- lere göre daha baskın. Bu da kız çocuklarına daha fazla özen göstermelerini sağlıyor. Bu nedenle kız serilerinde beklenti yüksek.”

    Gerçekten de girişimciliğin güzel bir örneği. Böyle en tabii şeymiş gibi söylenen “anaerkil millet” ifadesi, aslında Çinggis Han ve Moğol İmparatorluğu zamanındaki savaşçılık ruhunun Moğol tarihi açısından ne kadar kısa dönemli ve geçici olduğunun bir göstergesi. Gerçekten de Moğol tarihi açısından devamlılığı temsil eden en önemli özelliklerden biri de kadınların konumudur.

    Efsaneye göre Çinggis Han’ın soyu Alan Go’a, yani Güzel Alan diyebileceğimiz adındaki bir kadına dayanır. Alan Go’a kocası öldükten sonra ışık şeklinde gelen bir varlıktan hamile kalarak üç erkek çocuk doğurur. Çadıra gece ışık şeklinde giren bu varlık köpek/kurt şeklinde çadırdan çıkar gider. Moğolları dünya tarihine ve İç Asya efsanelerine bağlayan bu hikaye (ışık motifi ile Manihaizme, kutlu hamilelik ile Hıristiyanlığa, kurt motifi ile eski Türk efsanelerine) 13. yüzyıldan sonraki İç ve Orta Asya tarih yazımının başlangıç noktasını oluşturmuştur. Tarih yazımının başlangıcını temsil eden Alan Go’a yanında, Çinggis Han’ın annesi Höle’ün ve karısı Börte devletin kurulma aşamasında sağduyu, duyarlılık ve dirayet sergilerler.

    Moğol tarih yazımındaki kadın imajında hayat müşterektir, “hayatta hem kadınlar hem erkekler
    vardır” anlayışı hâkimdir. Bu anlayış kendini bugün de hissettirmekte. 2011’de Çinggis Han’ın doğduğu bölgeleri ziyaret ettiğimde bunu bizzat müşahede etmiştim. Bizim dağbaşı diyeceğimiz engin düzlükteki bir kampta geceliyorduk. Kampı işleten bir kadındı. Ertesi günü uçsuz bucaksız düzlükteki istasyonda benzin almak için durduğumuzda, benzinlikte kimse yoktu. Bizim gibi sırasını bekleyen dört çekerli bir araba vardı. İçinde de iyi giyimli bir hanım oturuyordu. O anda uzaktan son hızla bir kamyonetin geldiğini gördüm, gelince içinden bir kadın atladı ve benzin pompasını alarak diğer arabaya benzin vermeye başladı. Ben bütün bu olaya bakakalmışken, diğer arabadaki hanımın da o bölgenin valisi olduğunu öğrendim.

    Yanımdakiler Türkiye’de durum farklı olduğu için böyle bakakaldığımı benzinci kadına söylediklerinde, kendisi “demek sizin orada erkekler çalışıyor” diye güldü. Bizler ise tarihe baktığımız zaman kadınların toplumsal hayata bu denli entegre olmasını değil de savaşçıları görürüz.

  • Antik Mısır’da grev zamanı

    Antik Mısır’da grev zamanı

    Sendika, işçi sınıfı, grev gibi kavramların genellikle sanayi devrimi sonrasına ait oldukları düşünülür. Ama işçilerin bir araya gelerek greve gitmesi Antik Mısır’a dayanıyor. Günümüzü tam kestiremiyorum ama binlerce yıl önce işçi sınıfı gayet de güzel örgütlenebilmiş. Yani Antik Mısır’da inşa edilen yapılarda “Antik Uzaylılar” programının iddia ettiği gibi uzaylı kuvveti, UFO gücü falan değil, bildiğimiz insan emeği kullanılmış ve bu insan emeği de, bugün hayranlıkla baktığımız piramitleri yaparken aynı zamanda örgütlenmiş, hak aramış, direnmiş ve hakkını da söke söke almış. Ha “işçileri uzaylılar örgütlemiş” derseniz, her ne kadar marksist uzaylılar kulağa hoş gelse de, doğrusu pek ihtimal veremem.

    Yanlış hatırlamıyorsam, MÖ. 12. yüzyılda, Mısır’da firavunların mezarlarını, yani şu bildiğimiz piramitleri yapmakla görevli işçiler var. Nesillerdir aynı bölgede yaşıyor, çalışıyor, hayatlarını mezarları yapıp süslemekle geçiriyor ve öldükleri zaman da yine oralara gömülüyorlar. O dönem Mısır’ın firavunu 3. Ramses, neredeyse 30 yıldır hüküm süren bir arkadaş ve her uzun süren rejimde olduğu gibi yönetim yozlaştıkça yozlaşmış; “aman canım çerez parası, aman canım ne olacak” diye diye koca Mısır’ın kaynakları sömürülmüş de sömürülmüş. Tepedeki sömürenlerin tarih boyunca yapacakları gibi, bu sömürünün bedelini de emeğiyle üreten çalışanlar ödemek zorunda kalıvermiş.

    Bir gün bu işçiler, ay sonunda arpa olarak ödenen maaşlarını almaya gittiklerinde muhasebeci, “Valla kasada arpa yok, olsa vermez miyim? Bakın bayram üstü çocuklara harçlık bile veremedim. Ama bende sizin paranız kalmaz” gibi günümüzde Tahtakale’de hâlâ kullanılan bahanelerle işçileri geri gönderiyor. E işçilerin gidip derdini anlatacakları bir sendika yok, varsa da yıllarca işçiden topladıkları aidatlarla beş yıldızlı oteller kurmuş, televizyon kanalları açmış bir sarı sendika olsa gerek.

    Peki hakkını alamayan işçiler, sendika da yok, ne yapıyorlar? Önce çalışmaya devam ediyorlar. Aradan geçiyor iki hafta. İşçilerin arasından Amennakht isimli bir arkadaş liderlik görevini üstlenerek, “Arkadaş kaç haftadır maaş yatmadı” diye itiraz ediyor ve arkadaşlarını da örgütleyerek tarihte bildiğimiz ilk oturma eylemini, işyeri işgâlini ve grevi başlatıyor. Daha sonra da alışacağımız üzere firavunun çevik kuvveti anında olay yerinde bitip işe devam etmelerini söylüyor ama işçiler geceyi oturdukları yerde geçiriyorlar.

    Daha önce hiç direnişle karşılaşmayan firavunun adamları şaşırıyor. TOMA desen henüz ihâlesi yapılmamış, çevik kuvvetin envanterinde namevcut bir araç. Zaten kimsenin aklına da eylem yapan işçileri kaba kuvvetle dağıtmak, gidip başka köylerden grev kırıcı işçiler getirmek falan gelmiyor. Ya da gelse bile aralarından biri, “Yahu koskoca Mısır medeniyetiyiz, bize yakışır mı?” diye itiraz ediyor herhâlde ki, beş gün süren ilk oturma eylemi ve grevin sonunda artık bulup buluşturup işçilere hakları olan arpanın bir miktarı veriliyor ve işçiler işbaşı yapıyorlar. Tabii bu daha başlangıç ve mücadele devam ediyor. Aylar süren grevler, oturma eylemleri neticesinde Amennakht’ın verdiği mücadele başarıya ulaşıyor ve işçiler haklarını çatır çatır alıyorlar.

    Uzun lafın kısası, Amennakht bundan tam 3 bin yıl önce, çalışanların bir araya geldiklerinde değil sarı sendikaları, kendini tanrı katına yerleştirmiş firavunları bile yenebileceğini fısıldıyor, tam 3 bin yıl sonra Bursa ovasından Eskişehir düzlüklerine uzanan bir coğrafyada direnen işçilere. Ha tabii Amennakht arkadaş belgeyi de kendi yazdığı için rolünü abartmış olabilir ama bu da başka bir yazının konusu artık.

  • Türklere tarih yazmak

    Türklere tarih yazmak

    Yazılı tarihle, türkülere yazılan tarihin örtüştüğü anlar vardır. Sovyet Devrimi sürecinde Kızıllar ile Beyazlar arasında kalan Başkurtların dramı da türkülere yansımıştır.

    Bugün “tarih yazmak” deyince, genellikle sportif başarılar özellikle de futboldaki parlak skorlar anlaşılıyor. Bir zamanlar ODTÜ’de “Tarih Yapan-Yazan” başlığı altında bir seminer vermiştim. Orada Tunyukuk’tan Atatürk’e kadar, tarihe damga vuran ve bu konuda eser bırakan şahsiyetleri ele almış, kitaplarından parçalar okumuştuk.

    20. yüzyıl öncesinde Batı ve Çin gibi yerleşik toplumlar, tarihlerini vakanüvislere, yani profesyonel tarihçilere yazdırtmışlardır. Konargöçer gelenekten gelen Türkler ve Moğollarda ise sözlü kültür hâkimdi; ayrıca onlar yanlarında vakanüvis taşımadıkları ve hayatları doğa ile içiçe geçtiği için, tarihi çoğu kere taşa yazmışlardır. Bu konuda bizim bildiğimiz en eski örnekler Orhun Yazıtları’dır. Onlar da taşa yazılmıştır, ancak taş işçiliği açısından Çin usulü seçilmiştir. Yoksa genellikle “Tarih Yazar İdim Taşa” adlı Başkurt türküsünün söylediği gibi, güzergah üzerinde gördükleri beğendikleri taşlara yazmışlardır. Moğolistan’da bu türden her gün yeni ufak tefek yazıtlar çıkmaktadır.

    Burada sözünü etmek istediğim ise türkülere yazılan tarihtir. Hani meşhur “söz uçar, yazı kalır” (verba volant, scripta manent) diye Latince bir söz vardır; bu türküler ise yerleşik ortamdan gelen bu atasözünü sanki yalancı çıkarmaktadır. Tarihî olayların destan ile anlatılmasını biliyoruz ve yerleşik olan bizler, ancak yazıldığı zaman onlardan haberdar olabiliyoruz. Türkiye’de de “Gazi Osman Paşa”, “Aldı Nemçe Bizim Nazlı Budin’i” gibi serhat türküleri vardır ama, biz genellikle onları tarih yazımında kullanmayız, sadece günlük hayatımızda sırası gelince kendimizi siyaseten ifade etmek için kullanırız.

    Tarihi, türkülere yazmak konusunda mahir olan Başkurtlar, Kızıllar ve Beyazlar arasında kalan hükümetlerinin 18 Şubat 1919’da Bolşevikler tarafına geçmesi olayını şöyle dile getirirler:

    “İki yalnız yiğit yola çıktı
    Bir kuruş akçe bulsan fayda diye Gide gide bir an ağlaştılar
    İlâhi takdir nerede diye”

    Başkurdistan’ın en büyük koray (bir çeşit ney) üstadlarından Yulay Gaynetdinov uzun zaman aynı zamanda arşiv genel müdürü idi. O, bu türkü için şu yorumu yapmıştır: “Bu türkünün ilk iki satırı Başkurt halkının kendi geleceği için başkaldırması ve dava yoluna çıkması hakkındadır. Sonraki iki satırda ise milletin geleceği belirsizlik içinde olduğundan dolayı gönüllerinin boşaldığı anlatılmaktadır. Gerçekten, bir taraftan Beyazlar Başkurt devletçiliğinden hoşlanmamaktadır, diğer taraftan Bolşeviklere de inanmak çok zordur. Fakat bu iki kötülük arasında birisini seçmek zorundadırlar. Böylece bizimkiler Sovyetler tarafına geçer. Ama bir süre sonra, Başkurt otonomisi hakkındaki antlaşma Lenin tarafından ‘kağıt parçası’ olarak tanımlanır. Bu türküde, Zeki Velidi ve onun sadık askerinin Sovyetler tarafına geçmek zorunda olmaktan dolayı içlerinde meydana gelen boşluk hislerini ve duydukları endişeleri görebiliriz”.

    Zeki Velidi Togan ise Hâtıralar adlı eserinde bu olayları şöyle aktarmıştır: “Benim binmiş olduğum, iki at koşulmuş kızakla bir kenara çekildik. Kıtalar geçerken kendimi ağlamaktan güç zaptederek onları selamladım. Askerler ağlıyordu. Onlar geçince yanımdaki emirberim Ahmetcan’ın göğsüne başımı koyup hüngür hüngür ağladım… Böyle gözyaşı dökmem hayatımda belki iki-üç defa olmuştur. Bunda hep inandığımız demokrasi ve hürriyet fikrine veda edip şahsi, millî ve maşerî irademizden fedakarlık etmek, bu kadar dövüştüğümüz düşmanın ayağına gitmek, milletimizin istikbalinin karanlığı, sevdiğim askerlerimizin başına gelmesi muhtemel felâket gözümün önüne geliyordu [….] Milletimizin hürriyet emellerini demokrasi yoluyla tahakkuk ettireceğimize karşı hasıl olan imanı yenmek, onu bizzat bertaraf etmek benim için insanı intihara götüren hadiselerden daha çok ağır bir işti”.

    Bu ifadeler, yazılı tarihle türkülere yazılan tarihin örtüştüğü anlardan birini açıklamaktadır. Nazlı Eray, Orfe adlı eserinde rüzgara şiir söyletir. Burada da tarih türkülere söyletilir.