Eski tarihçilerin “tavaif-i mülûk” (melikler karmaşası, tuhaflığı, çekişmesi) olarak niteledikleri Anadolu beylikleri, aralarındaki rekabet ortamına rağmen, etnik veya din temelinde bir çatışmaya girmedikleri gibi, yüksek kültür ürünü eserlere imza attılar.
Anadolu’da 11. yüzyıl sonlarından 15. yüzyıl sonlarına kadar, eski tarihçilerin “tavaif-i mülûk” adını verdikleri, yerel-bölgesel, yarı bağımsız Türk, Arap, Azeri, Kürt beylikler vardı. Selçuklu Devleti’nin son döneminde Anadolu’nun her bölgesine bunlar egemendi. Selçuklu sultanları da böyle bir paylaşıma izin veriyor, kendi şehzadelerini “melik”, güvendikleri başkalarına da “emir”, “atabey”, “bey” sanları ile bölgeleri ıktâ (mülk) olarak veriyorlardı. Bu atananlar, yönetmek, düzende tutmak, sultana yıllık vergi ödemek, seferlerine katılmak veya kendi askerini bir emir-sipehsalar (komutan) ile göndermekle yükümlüydüler. Bunlardan ölenlerin yerine oğlu, kardeşi atandığından zamanla yerel hanedanlar doğmaktaydı. Tuğrul Bey’le başlayan bu düzen, pratik bir çözümdü ve uzun zaman devam etti.
Anadolu beyliklerinin çoğu Sünnî-Hanefiydi. Şafî-Kürt, Alevî, Şiî olanları da vardı. Erzurum, Diyarbakır, Mardin, Harput, Hasankeyf, Ahlat, Erbil, Musul bölgesinde hem Ekrat hem Türkmen beyleri egemendi. Başlıca birkaçını analım: Saltukoğulları, Artukîler/Sökmenîler, Bektekinliler, İlgaziler, Ermenşahlar, Azerbaycan Atabekleri, İnaloğulları, Nisanoğulları… Merkezi Diyarbakır olan Mervanîler. Bunların bir kolu Azerbaycan’a egemen olmuş. Büyük Selçuklulara tâbi Horasan, Kirman, Suriye, Irak ve Anadolu Selçuklu devletleri, asıl egemen yapıydı kuşkusuz. Anadolu Selçukluları havzasında erken dönem Türk beylikleri Sivas, Niksar, Kayseri merkezli Danişmendliler, Erzincan, Kemah, Şebinkarahisar ve Divriği’de –Âl-i Mengücek de denen- Mengücekoğulları, Erzurum havalisinde Saltuklu beylikleri, Suriye bölgesinde Zengi hanedanına mensup Atabeklikler vardı.
Danişmendname’denİsmâil Hâmî Dânişmend’e Tarihçi İsmâil Hâmî Dânişmend, mezartaşlarına işlenen gazi figürünü, Danişmendname’den yaptığı bir istinsahın (kopyanın) kapağına resmetmişti.
Bunlara dair bilgileri veren kaynaklar fazla değildir. İbni Bibi’nin ve Aksarayî’nin Selçuknameleri ki özgün adlarıyla el-Evâmirü’l-Alâiyye fi’l-umûri’l-Alâiyye diğeri Müsâmeretü’l-Ahbâr’dır. Ayrıca aynı dönemi anlatan Süryanî, Ermeni, Arap ve Lâtin kaynakları vardır. Urfalı Mateos’un Vekayinâmesi (10.12. yüzyıllar), Abû’l-Farac Tarihi (13. yy) eski zaman yaşamlarını öğrenmek için ibretle okunacak kaynaklardır. Bunlardan, bölge tarihinin siyasal, askerî, toplumsal yoğunluklu pek çok olaylarını öğreniyoruz. Ahmedî’nin Dâstân ve Tevârîh-i Mülûk-i Âl-i Osman veya Aziz bin Erdeşîr-i Esterâbâdî’nin Sivas Sultanı Kadı Burhaneddin adına yazdığı Bezm ü Rezm veya birer Osmanlı kaynağı olan Tevârih-i Âl-i Osmanlar… Ahmedoğlu Şükrullah’ın Behçet’üt-Tevarih’i, Müneccimbaşı Ahmed Dede’nin Sahaifü’l-Ahbar’ı.
Beylikler, beyler sözlü kültüre önem vermişlerdir. Yazdıkları veya yazdırdıkları kitaplar da daha çok dinle ve ahlâkla ilgili, çoğu da Farsçadır. Türklerle birlikte Anadolu’ya göçen sözlü Türkçe, 12. – 14. yüzyıllar Ortadoğu’sunun edebiyat dili Farsçasına, bilim dili Arapçasına yazı dili açısından yad ve yabancı idi.
20. yüzyılda, Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu Karakoyunlu Devletleri’ni yazmıştır. Bu ve diğer beylikleri anlatan kitaplarda ve dönemin kaynaklarında, çarşı-pazar hayatı, toplumlar hakkında yeterince ayrıntı yoktur. Gaza kurgulu anlatılar, savaşlar vardır. 1300-1400’lerdeki Anadolu hayatını algılamamız zordur.
Ord. Prof. Mükrimin Halil Yınanç, “Selçuklu döneminden günümüze ulaşan 50 parça vesika bulamayız” derdi. Bir dönemin din hayatına, sosyal gelişmelerine aykırı bakanlar, ellerine geçen evrakı yırtmış, yakmış olmalı. Deprem, sel, yangın gibi afetler de yazılı pek çok şeyi yok etmiş. Daha kötüsü, vakfiyeleri, tereke belgelerini, hissedarlardan biri diğerlerini hak yoksunu bırakmak için imha etmiştir. Örneğin 16. yüzyıla ait bir tapu tahrir defterinde il yazıcısı, Divriği Turan Melek Darüşşifası evkafının “Çerakise (Memlûk) zamanında- 1400 lerde- bil-külliye zâyi edildiğini, vakfiyesinin bulunamadığını yazmış. İl yazıcıları titiz çalışır, belgeleri inceler, bilirkişileri dinler, yeni tapu defterlerini yazarlardı. Şunu öğreniyoruz ki daha 13-14. yüzyıllarda Selçuklu dönemi belgelerinin birçoğu yok olmuştu.
Bu durum, bugün o dönemi “yorumlayan” tarihçilerin, araştırmacıların bakış açısını da darlaştırmıştır. Türklük, Kürtlük gibi etnik kökenli tartışmalar maalesef giderek siyasi bir boyut kazanmıştır. Bugünkü milliyetçilik-ulusalcılık anlayışıyla ortaya atılmış tezler hakim olmuştur.
Örneğin basit bir soru: Osman Bey, Türklüğünün ne kadar farkındaydı? Kendisini Türk mü Oğuz mu, Kayı mı görüyordu? Henüz “Osmanlı” kavramı yoktu elbette. Peki neydi? “Kayı Beyiyim mi” diyordu acaba? Beyliğin adı neydi? Anlatılar kişi adlarıyladır. Üst konumda bir Kayı topluluğu var mıydı? Varsa Osman Bey’in evlenmesinde yurt yuva kurmasında ne ölçüde destek olmuşlardı? Kızını aldığı Şeyh Edebali, olasılıkla Uygurdu veya Moğoldu. Ne oğlu Orhan, ne torunu Murad, Kayılardan kız almamışlar. Orhan’ın hanımları Türk ve Müslüman değil. “Ben Kayıyım, Kayı kız almak istiyorum” da dememiş. Holofira’yı, Teodora’yı, Asporça’yı almış. Dinlerine de müdahale etmemiş. Yıldırım Bayezid, Despina’yı almış. II. Murat Sırp Kralı’nın kızı Mara Hatun’u nikâhlamış. Fatih, “Ögey anam” dediği bu kadına saygı gösterirmiş. Mara Hatun İstanbul’a gelişlerinde, kiliselerde ayinlere katılırmış.
Aslana binmiş cengâver gazi İlk dönem Anadolu meliklerinin, gazilerinin mezartaşlarına işlenen ortak bir figür. Kılıç sahibi, binici cengâver, gazi ve kahraman anlamına geliyordu.
Sonuçta Osmanlı bey ve sultanlarını dönemin siyasi-askerî ihtirasının dışında saymak, “Anadolu birliğini kurmak ülküsüyle hareket ettiklerini” iddia etmek günümüzün söylemidir. Karesi, Germiyan, Saruhan, Candar veya daha uzaktaki Karaman topraklarını istila etme girişimleri, Balkanlar’a yöneliş; oralardan bakılırsa bölge toplumlarına yöneltilmiş istila ve talanlardır.
Ancak dönem belgeleri kısıtlı olsa da, ırk temelinde veya etnik temelde bir ayrılıktan bahsedemeyiz. Din temelinde ise Sünnî ve Şâfi, her ikisi de ehl-sünnetti ve çatışma söz konusu değildi. Karamanoğullarının komşu beylik ve boylarla savaşlarında, yardımcıları Kürt kabilelerdi. Ama karşı safta yer alan Kürtler de vardı. Karamanoğlu, Türkmen Menteşeoğlu ile savaşırken Kürt kabilelerinin de yer aldığı Turgutoğullarıyla ittifak halindeydi.
Sivas’taki Gök Medrese’yi yaptıran Selçuklu veziri Sahib Ata Fahreddin Ali, yapının mimarı ise Konyalı Ermeni Kâluyan’dır. Mimar, bu İslâmi eserin cümle kapısındaki sütun başlığına adını Arap harfleriyle yazmış. Günümüzde İslâmi bir eseri Hıristiyan bir mimarın yaptığını, adını da cümle kapısına yazabileceğini düşünebilir misiniz?
Beylikler dönemini “Osmanlı egemenliği” ve “aşiretten devlete” klişeleriyle değerlendirmek, Türklerinin tarihinin dinamiklerini, başarısızlıkları anlamamızı engeller. “Egemenlik” teorileri ile aşiret ve konar-göçer yapılarını uygarlığın bir alt basamağı şeklinde görme eğilimi de artık dünya literatüründe geçerliliğini yitirmiştir.
Erken devir Anadolu (Selçuklu, Beylik, Osmanlı) tarihine genellikle Osmanlı gözlüğü ile bakmak bir alışkanlık haline gelmiştir. Hatta sanat tarihçileri bazen beyliklerin Osmanlı mimarisinin hazırlayıcısı olduğunu söylerler. Bazen de beylikler devrinde çok farklı mimari şekillerinin denenmiş olduğu, bu denemelerin Osmanlı mimarisinde mükemmelliğe eriştiği görüşü ileri sürülür.
Herhalde beylikler devri siyasi yapıları için bu “denemeler” görüşü anlamlı olabilir. Ancak, o zamanki beyliklerin böyle bir kaygılarının olmamış olduğunu biliyoruz. Onlar, kendilerinin doğru buldukları yolda ilerlemeğe çalışıyorlardı. Salt Osmanlı merkezinden baktığımız zaman “deneme” olarak gözüken bu çeşitlilik, Türklerin tarihi açısından, gerçekten bir zenginlik olarak ortaya çıkmakta ve Osmanlı merceğinin bazı şeyleri de gözardı etmemize sebep olduğunu göstermektedir (…)
Adana Ramazanoğulları Konağı
Öte yandan Osmanlı gözlüğü, aynı zamanda tarihe “devlet” gözlüğü ile bakmayı da beraberinde getirmektedir. Bu çerçevede de “aşiretten devlete” görüşü kabul görmüş ve yaygınlık kazanmıştır. Osmanlı’nın mükemmeliyeti ise, kendini kurduğu uzun ömürlü devletle gösterir. Beylikler, bu anlamda başarısızlık örnekleridir ve sonunda er veya geç Osmanlı hakimiyetini tanımak zorunda kalmışlardır.
Aşiretlere gelince, kimin aşiret olduğu ve kimin olmadığı ayrıntılı olarak araştırılmış değildir. Genelde, aşiretlerin toplumsal evrim basamaklarında ileri bir safhayı işgal etmedikleri görüşü yaygındır. Aşiret düzeninin temsil ettiği düşünülen “geri kalmışlık” sendromuna bir de göçebelik daha doğrusu konar göçerlik eklenince, bu toplulukların toplumsal evrim basamağındaki “yer”leri konusu pek kimseyi cezbetmemiştir. Halbuk, konar göçerliği uygarlığın bir alt basamağı görmek şeklindeki görüşler artık dünya literatüründe geçerliliğini yitirmiştir. Tek düze bir gelişme çizgisinde ilerleyen evrim teorileri de artık her yerde eski itibarlarını sürdürmezler.
Halbuki, genelde hâlâ yaygın olan görüş, Osmanlı’nın hem beylik denemelerinin üstesinden gelebilmiş, (üstesine çıkabilmiş) hem de aşiret yapısından sıyrılarak, devlet kurmakla edindiği tecrübe ile konar göçer aşiretleri denetim altına alabilmiş olduğu yolundadır. Osmanlı’nın diğer Türk devlet veya sülalelerine göre üstünlüğü ve dolayısıyla devamlılığı bu çerçevede algılanır. Bu çerçevede de, Osman Bey’in beyliği ile diğer beylikler bir karşılaştırmaya tâbi tutulmaz: Adeta, tarihî gelişimin sonuçları böyle eşitlikçi bir karşılaştırmaya engel olarak görülür.
Aksine, bu dönemin kaynaklarından, 14. ve 15. yüzyıllarda Anadolu’yu ziyaret etmiş olan iki seyyah İbn Batuta ve Clavijo’ye baktığımız zaman onlar, Türk beyliklerindeki çeşitlilikten söz ederken, aslında söz konusu edilen bu çeşitliliğin çok daha geniş boyutlu olduğunu sergilerler (…)
Osmanlı’nın bu başarısından dolayı da, Anadolu Türk tarihine, Osmanlı gözlüğü ile bakmak, doğal gözlük olarak görünür. Halbuki, Asya Türk Tarihi açısından baktığımız zaman, burada bir problemle karşılaşırız. Zira, başarısız bularak önemsemediğimiz beylikler de Türklerin tarihinin bir parçasıdır. Burada ise Türklerinin tarihinin dinamikleri açısından, bu başarısızlıkları da anlamak gerekmektedir (…)
Hasankeyf, Artuklu Köprüsü ayakları.
Bütün bu görüşler bir taraftan Osmanlı gözlüğü diğer taraftan, tarih metodolojisi içinde yaygın olan “egemenlik” teorilerinin de sonucudur. Bu teoriler de daha çok ulus-devletlerin ortaya çıkmasından sonra şekillenmiştir. Bizim Osmanlı gözlüğü ile bakmamız; bir taraftan Türkiye Cumhuriyeti’nin içerisinden doğal olarak ulus-devlet görüşü ile tarihe bakmış olmamız, diğer taraftan Osmanlı Devletini de Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihteki bir uzantısı gibi görmemiz ile ilgilidir. Öte yandan, kültürel olarak kahramanlığa ve galibiyete önem vermemiz de bu şekillenmede rol oynamıştır (…)
Öte yandan, tarihsel yapıları senkronik bir rekabet içinde karşılaştırmalı bir bakış açısının içinden incelemenin yanında, incelenen toplumların ekonomik, politik, sosyal ve estetik, düşün, inanç dünyalarını birbirlerinin üzerinde yığılmış kültürel katmanlar olarak görmek de mümkündür…
Kültürel katmanların, kendilerini gösterdikleri alanlardan biri de toplumların kendilerini yaşatma ve devam ettirmede kullandıkları yöntem ve kalıplardır. Olaylara böyle kendini yaşatma ve devam ettirme açısından baktığımız zaman, devletin, beyliklerin ve halkın kendilerini değişik şekillerde yaşattıklarına şahit oluyoruz. İşte, bu türlü devamlılıkların simgelerine baktığımız zaman ise, devlet ve beyliklerin kendilerini kalıcı tarihî (tarih yazımı anlamında) edebî ve mimarî eserler ile, halkın ise halk edebiyatı dediğimiz türlerle, genelde ulema ve siyasi organizasyonların dışında kalan inanç guruplarının “menâkıbnâme” veya “tezkire” dediğimiz tür eserlerle ve bazen hiç de mimari bir değeri olmayan küçük türbe, zaviye, ziyaretgahlarda, manevi liderlerine gösterdiği sevgi ve saygıyla kendini yaşattığını görmekteyiz (…)
(İsenbike Togan’ın “Beylikler Devri Anadolu Tarihinde Yöntem Sorunları: Germiyan’dan Örnekler” adlı makalesinden kısaltılarak düzenlenmiştir. Şinasi Tekin Anısına Uygurlardan Osmanlı’ya- Simurg Yayınevi, 2005.)
BEYLİKLER DEVRİNİN ÖNEMLİ ESERLERİ
1. Erzurum Saltuklu Üç Kümbetler (12. yüzyıl)
2. Divriği Ulu Camii ve Şifahanesi (1228-1229)
3. Beyşehir Eşrefoğlu Camii (1296-1299)
4. Selçuk İsa Bey Camii (1375)
5. Balat İlyas Bey Camii (1404)
6. Manisa Uu Camii (1366)
7. Kızıltepe Ulu Camii (1204)
8. Mardin Sultan İsa Medresesi (1385)
9. Diyarbakır Evlibenden _ Yedikardeş Burcu (1208)
10. Tokat Yagu Basan Medresesi (1157-1158)
11. Adana Ulu Camii (1509 – 1541)
12. Malabadi Köprüsü (1146-1147)
13. Ahlat Mezarlığı ve Kümbetleri (13. – 14. yüzyıllar)
14. Bitlis Gökmedrese (1589)
15. Diyarbakır On gözlü Köprü (1065-1067)
16. Karaman II. İbrahim Bey İmareti (1451)
17. Peçin Ahmet Gazi Medresesi (1375)
18. Kastamonu Kasabaköy Camii (1366)
19. Ürgüp Damse Köyü Taşkın Paşa Külliyesi (1342-1355)
10. yüzyıldan itibaren Anadolu coğrafyasına yerleşmeye başlayan konar-göçer Türkmen ve Kürt kökenli topluluklar, Anadolu Selçukluları öncesi ve sonrasında yerel devletler kurdular, sikke bastırdılar, benzersiz mimari eserlere imza attılar. Çatışmalara ve kaotik ortamlara rağmen çokkültürlü bir çeşitliliğin hüküm sürdüğü, ders kitaplarımızda “karanlık” veya “Osmanlılara hazırlık” diye okutulan ama aydınlık yüzyılların tarihi…
Türk tarihini bir bütün olarak yazmak arzusuyla 20. yüzyıl başlarından itibaren özel bir kurgu oluşturulmuştur. Genellikle Türklerin bir devleti olduğu ve bu devletin zaman zaman hanedan ve yönetici boyların değişimiyle isim değiştirdiği kabul edilir.
Bu silsile Hunlardan başlayan Göktürkler, Uygurlar’dan Müslüman Karahanlılara geçen ve nihayet Selçuklu ve Osmanlı devletleri ile Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlanır. Aslında Cumhurbaşkanlığımızın forsunda da birer yıldız olarak tanımlanan bu devletlerin dışında da kurulmuş çok sayıda Türk devleti vardır. Sadece Anadolu’da 30 kadar Türk devleti kurulmuştur. Türkmenlerden oluşan orduları nedeniyle bu devletleri Türk olarak anmak adettir. Çoğunda hanedan da Türk kökenlidir. Ama Danişmendliler, Germiyanoğulları gibi bazı hanedanların kökenleri ile ilgili çok farklı bilgiler de vardır.
Artuklular ve çift başlı kartal Anadolu beyliklerinde kartal ve çift başlı kartal, ortak sembollerden biriydi. Sikkelerde olduğu kadar taş kabartmalarda da kullanılırdı. Artuklulara (1102- 1409) ait sikke.
Hiç şüphesiz Anadolu’da Rum, Ermeni, Süryani gibi Hıristiyan, Kürt, Arap gibi Müslüman halklarla karışmalar ve ortaklıklar da yaşanmıştır. Hanedanların birbirleri ile olan akrabalık ilişkilerini takip etmek zordur. Ancak birbirlerinden kız alıp vermenin yaygın olduğu da anlaşılmaktadır.
Türkmenler kadar bölgenin bir diğer halkı Kürtler de bu coğrafyada devletler kurmuştur. Bunlardan Mervaniler, Türkmenler bölgeye girdiğinden kısa bir süre sonra, Şeddadiler ise 12. yüzyılın sonlarında kapanmıştır. Mısır ve Arabistan’da egemen Eyyubilerin kimi kolları Güneydoğu Anadolu ya da hâkim olmuşlardır. Özellikle Hasankeyf kolu 1462’de Akkoyunlular tarafından yıkılana kadar varlığını devam ettirmiştir. Devletin bütün kolları yok olduktan sonrada bazı yerlerde hanedan mensupları yönetici olmaya devam etmiştir. Kürtlerin bazı bölgelerde Türkmenler ile birlikte ilerlediği tahmin edilebilir. Ancak bu dönem ile ilgili veriler çok daha azdır. Küçük bölgelere ve bazı aşiretlere dayanan topluluklar bağımsız yaşasalar da, iktidar olmanın sikke darpetmek, hutbe okutmak gibi şartlarını yerine getirmemişlerdir. Farklı devletlere tâbi olarak bölgede kendi yönetimlerini devam ettirebilmişlerdir.
Divriği Ulucamii ve Darüşşifası Beylikler döneminde yapılan mimari eserlerin en görkemlisi ve günümüze kadar bütün özellikleriyle korunanı, UNESCO dünya kültür mirası listesinde yer alan, Divriği’deki Mengücek Meliki Ahmetşah Ulucamii ile bitişiğindeki Turan Melek Darüşşifası’dır.
Beylikler çoğu zaman birbirleri ile mücadele etmiş ve birbirlerini ortadan kaldırmıştır. Bu Türk devletlerini ortadan kaldırma konusunda en büyük başarı ise, hiç şüphesiz Osmanlılarındır. Bu mücadelede devletler bazen gelin olarak alınan presesin çeyizi kabul edilerek düğün dernekle eğlenerek alınmış, bazen acımasız kanlı fetihler yapılmıştır. Ama bu konu araştırmalarda çok farklı ele alınır.
Ötekileştirilmiş, düşmanlarla yapılan savaşları anlatmak kolaydır. Asıl zor olan diliyle, diniyle, kültürüyle aynı olanla yapılan savaşın açıklanmasıdır. Genelde bu duruma şöyle bir çözüm bulunmuştur. Öncelikle bu devletler beylik olarak anılmış ve sanki küçük bir boşluktan yararlanılarak kurulmuş geçici, yerel hanedanlar gibi sunulmuştur. İki Türk devletinin mücadelesinde taraf tutmak herşeye rağmen zordur; bu durumda da Türk devletinin bütünlüğüne zarar veren “yaramaz kardeşler” olarak anılmışlardır.
Bu devletlerin kendilerine ait yazılı kaynakları azdır. Mimari anıtları, az da olsa vakfiyeleri, kitabeleri, sayısız sikkeleriyle tarihleri hakkında azımsanmayacak bir bilgiye ulaşılır. Bu devletler hiç de kendilerini küçük, yerel ve iktidara musallat olan yaramaz kardeş, hain gibi görmemiştir. Sikke basmış, hutbe okutmuş hükümdar unvanları kullanmış, anıtsal yapılar inşa ettirmiştir. Birbirleriyle ve komşu güçlerle ilişkiler içerisine girmiş, antlaşmalar imzalamış, ittifaklar kurmuş, zaferler kazanmış yani devlet olmanın bütün şartlarını yerine getirmiştir.
Osmanlı tarihçileri başlangıçta Osmanlılar ile denk olan, ama sonrasında büyüyen Osmanlı Devletince yutulan bu komşular için kararsızdır. Yine de bugün kullanılan yaklaşımı büyük ölçüde onlara borçluyuz. Osmanlı aydınları bu komşu devletlere karşı girişilen mücadeleyi açıklamak için özel formüller geliştirmişlerdir. Adeta Osmanlı hakimiyeti güçlendikçe buna siyasi, hukuki, dinî altyapıyı hazırlayan ilmek ilmek örülen bir yaklaşım gelişmiştir.
11. ve 12. yüzyıllar
Önce Osmanlılar Selçukluların varisi gibi sunulmuş, rüyalar, vasiyetler, dervişler, evliyalar ile örülen bu müthiş kurguyla Osmanlıların hakkı olanı almak için makul bir mücadele verdiklerini iddia etmişlerdir. Cumhuriyet devrinde bu efsaneler, menkıbeler ile karışık etkileyici çözümlerin esası büyük ölçüde kabul edilmiş, ancak bu efsanevi unsurların yerine mantıklı siyasi, iktisadi, hukuki yaklaşımlar geliştirilmeye çalışılmıştır: Anadolu’da Selçuklu ve Osmanlı Devletleri ve bunlar zayıfladığında ortaya çıkan arsız kardeşlerin devlet bile olmayan yerel beylikleri!
Peki, ama bu yaklaşım hâlâ böyle mi olmalıdır. Bu devletler kuruldukları dönemin önemli siyasi, askerî, kültürel kurumlarını oluşturmuşlardır. Onların çağı birçok açıdan olağanüstü parlak ve etkileyicidir. Bu devletler Türklerin batıya göçünü sağlayan en önemli unsurlardan biridir ve dünya tarihinde çok özel bir yere sahiptir.
Türkiye tarihi açısından bakıldığında, Anadolu Türk devletleri iki dönemde yoğunlaşmıştır. Bunlar birinci ve ikinci beylikler dönemi gibi anlatılır. Birinci dönem yaklaşık olarak 11. ve 12. yüzyıllarda, Selçukluların beraberinde Anadolu’yu fethden beyler ve komutanların kurdukları devletlerin dönemidir. İkinci dönem ise 13. yüzyılın sonu 16. yüzyıl başı arasında tarihlenir.
İlk döneme damgasını vuran olay, kalabalık göçebe Türkmenlerin bölgeye girmesidir. Yeni göç bir yönü ile göçebelerin yerleşik kültürlere hâkim olmasıdır. Başlangıçta gelenler zengin şehirler yerine yaylaları geniş otlakları ele geçirmek için mücadele etmiştir. Kısa süre içinde Anadolu’da Bizans hâkimiyeti şaşırtıcı şekilde sona ermiş, zor hayat şartlarının iyi savaşçılar haline getirdiği Türkmenlerse kolayca geniş bölgeleri ele geçirebilmiştir.
Orta Asya’nın göçebeleri iyi süvariler ve çok başarılı okçulardı. Aile fertlerinin çoğu kadınlar ve çocuklar bile bu özelliklere sahiptiler. Daha geç kaynaklar savaşçı kadın ve kızlarla ilgili birçok bilgi verirler. Bu sayede askerî mücadele hızlı ve kesin bir şekilde sonra ermiştir. Anadolu’nun yerli halkı ile ilişkilerin seyrini takip etmek güçtür. Ancak Danişmendname, Saltukname gibi destanlar, daha geç kaleme alınan evliya menkıbeleri bize bu ilişkiler hakkında ipuçları verir.
Hiç şüphesiz çatışma vardır. Yine de şaşırtıcı bir ortak yaşam biçimi geliştirmek de mümkün olmuştur. Bu dönemin ikinci önemli olayı batıdan Haçlıların Anadolu coğrafyasına girmesidir. Türkmenlerin doğudan bölgeye gelişlerinden çok kısa bir süre sonra 1096 yılında bu sefer Haçlılar batıdan geldiler. Bazı şehirlerin Müslüman ve Türk olmayan yerli halkı da zaman zaman Haçlılara karşı Türkmen emirlerle birlikte direndi. Selçuklu sultanları kadar Danişmendli ve Artuklu emirleri de savaştı. Türk emir ve beyler bazen birlikte savaşa girerken, kimi zaman da esirler için ödenecek fidyeyi paylaşırken birbirlerine düştüler.
13. ve 15. yüzyıllar
İkinci dönemi başlatan en önemli olay Moğolların batıya düzenledikleri seferler oldu. Moğol orduları önünden batıya çekilen Türkmenler Selçuklu sınırlarında toplandılar ve giderek Bizans topraklarına geçip yerleşmeye başladılar. Bu olgu Bizans ve Selçuklu hâkimiyetlerinin zayıflaması yeni devletlerin ortaya çıkması için gereken şartları hazırladı.
Haçlılar ve Moğol saldırıları arasında dünya tarihinin korkunç savaşları yaşanırken, beyliklerin birbirleri ile Selçuklularla, Bizanslılarla, Kilikya Ermeni krallığı ile de savaştığını unutmamak gerekli. Yine de bu kargaşanın içinde farklı çevreler birbirleri ile ciddi kültürel ilişkiler içerisinde girdiler. Karşılıklı olarak etkilendiler. Tüm coğrafyada farklı diller, kültürler, inançlar içiçe geçti.
Saltuklu emirlerine ait Erzurumdaki kümbetler
Bu dönemde Anadolu’da uzun bir yolculuk yapan İbn-i Batuta, Anadolu’nun kültürel çeşitliliğine, hoşgörüsüne çok şaşırmıştı. Ünlü seyyah, Aydınoğlularının sarayında bir Yahudi hekimin gördüğü saygıyı hayretler içinde anlatır. Hatta Yahudi hekime kızıp mecliste hazır bulunanlara sitem ettiğinde, yerli bey ve emirlerin söylediklerine bir anlam veremediklerini de ekler.
Sürecin değişik dönemlerinde yaşayan Eflaki, Ulu Arif Çelebi, Aşık Paşa, Hacı Bayram gibi isimler dönemin edebiyat ve fikir hayatının önemli isimleridir. Türkçe artık hem edebi hem dinî konularda kullanılmaya başlanır. Aynı zamanda Arapça ve Farsça yazılmış eserler de yavaş yavaş Türkçeye çevrilir.Gezgin dervişler, ahiler, fütüvvet ehli Anadolu’nun tamamında etkindir. Onlar için yapılan ve bu dönemin tüm devletlerinde görülen zaviyeli tabhaneli camiler dervişlerin ve seyyahların konaklamaları da düşünülerek hazırlanmıştır. Bu yapılar İslâm mimarisinde benzerleri pek olmayan, İslâm ibadethanesi çok farklı kurgulayan bir tasarıma sahiptir. Gezgin dervişlerin misafir edildiği bu mekânlar tüm coğrafya için bir iletişim merkezi görevi de görmüştür.
Anadolu devletlerinin sınırları modern dünyanın ülke sınırlarından çok farklı daha geçirgen ve belirsizdir. Sınırların sık sık değiştiğini hatırlamak gereklidir. Dervişler gibi şairler, yazarlar ve fikir adamları da bölge içinde hareket halindedir. Bunlar çalışmalarını hangi devletin yöneticisi desteklerse orada kalmayı tercih ediyorlardı. Benzer şekilde yapı ustalarının ve sanatçıların da geniş alanlarda rahatça hareket ettiğini gözlemlemek mümkündür. Sanatçılar Anadolu’nun her yerinde Suriye, Azerbaycan, Irak gibi ülkelerde de seyahat edebiliyor, sanatları ile ilgili etkinliklere katılabiliyorlardı.
Aydınoğullarının Balat İlyas Bey Camii.
Bu serbestliğin sağladığı zenginlik çok etkileyicidir. Üretilen mimari eserler süslemeler eşsizdir. Mimari süslemenin en dikkat çekici özelliği, ana kurguda simetri, detayda alabildiğine farklılaşmadır. Yeni formlar ve tasarımlar her yerde karşımıza çıkar. Dönemin mimarisinde yerel/ bölgesel özellikler baskındır. Kuzey-Doğu da Kafkasya Güney-doğu da Suriye ve Irak etkileri açık olarak görülür.
Batı Anadolu’da Bizans ve İtalyan kolonileri ile ilişkiler de unutulmamalıdır. Tüm etkiler ve farklılaşmalara rağmen tüm Anadolu’yu içine alan bir üst yaklaşımdan da bahsedilmelidir. Bu genel özellikler halı, kilim, maden, taş, seramik, ahşap tüm malzemelerde de devam eder. Yaratıcı yaklaşımlar adeta sürekli değişen ve hareketli, kaotik ortamın kışkırttığı bir sürece işaret eder. Önce Selçuklular ve sonra Osmanlılar Anadolu’da “birliği” sağladıkça bu çeşitlilik azalmıştır.
Sanat tarihçisi Zeki Boleken ve İzzet Umut Çelik’in katkılarıyla oluşturulmuştur.
ANADOLU BEYLİKLERİ
Alaiye Beyleri (Alanya ve çevresi / 14. yüzyıl sonları)
Ankara Ahi Beyliği (Ankara ve çevresi / 1290 – 1354)
Masallara, hikayelere düşkün çocuklar, yaşadıkları çevrenin dağ ve nehirlerini anne babalarının anlattıkları destanlardan öğrenir. Birey ile yaşadığı toprak arasında kurulan bu köprüler, yurt sevgisini temellendirir. Ural Batır destanı da, ölümsüzlük suyunu içmek yerine dağlara serpiştiren kahramanı anlatır.
Türklerin tarihinde doğa ve doğada bulduğumuz dikili taşlar bize tarihi yansıtan bengü (ebedi) taşlardır. Böyle bir söylem içinde hemen akla Orhun Abideleri gelir. Halbuki bütün yazılı taşlar dikili değildir. Bir de doğada zaten varolan taşlar üzerine yazılanlar vardır.
Dağları, taşları yazı malzemesi gibi kullanma adeti günümüze kadar gelmiştir. Yaz tatillerinde yollardan geçerken dağlara taşlara yazılmış birçok yazı görür, geçip gideriz. Zira günümüzde bunlar tarihî belgeler olmaktan ziyade sloganlar, söylemlerdir. Orada tarihten alma bir gelenekle karşı karşıya olduğumuzu düşünmeyiz. Çok eski tarih öncesi devirlerde ise taşlar, kayalar üzerine yapılmış resimler görürüz.
Bir de taşlara atfedilen hikâyeler vardır, bunlar sözlü gelenek yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılır. Başkurdistan’dan gelen böyle bir hikâye bizi çevremizi tanıma ve vatan sevgisini doğa yoluyla öğrenme konusunda düşündürür.
Ural dağlarındaki Başkurdistan’ın coğrafyası, ovalar ve çok da yüksek olmayan dağlardan oluşur. Dağlar Başkurtçada “akkayın” denilen huş ağaçları ile donanmış oldukları kadar, taşlık alanlardır. Dağlarda kristal dahil bizim kıymetli taş dediğimiz türden çeşit çeşit taş bulunur. Başkurdistan’ın doğusunda Beloretsk bölgesindeki dağlık alanda 16 farklı renkte yaşma adı verilen jasper taşı çıkar. Ancak tarihsel olarak Başkurtlar bu taşları dağdan koparıp kendi üstlerine ziynet eşyası olarak takmak yerine, taşlara kayalara hikâyeler atfederek, onları bir anlamda kendileri için değerlendirmişler ve yurt, vatan duygularını bu hikayelerle perçinlemişler.
Bir örnek vermek gerekirse Ufa şehrinin batısında Dim nehri boylarında Susak adını taşıyan ve bir açıdan Erciyes’e benzeyen, ama daha alçak bir dağ bulunmaktadır. Bu sivri tepeli dağın arkasında uzaktan da görülebilen iki dağ daha bulunmaktadır. Rivayete göre, Başkurtlar için en önemli destanın başkahramanı Ural Batır buradan geçerken yere oturmuş ve çizmelerini çıkartarak her birini bir yere koymuş ve sonunda bu iki dağ bu iki çizmeden oluşmuş. Demek ki oralara oralarda doğup büyüyen bir çocuk Ural Batır destanı ile ders kitaplarından çok önce, içinde bulunduğu coğrafi çevre ve iç içe yaşadığı doğa dolayısıyla tanışmaktadır.
Geleneğe göre, çok eski zamanlarda yer ve gök yaratıldığı zamanlarda varolmuş olan ilk iki insanın oğlu olan Ural Batır, hayatı boyunca kötülüklerle mücadele etmiş, haksızlıklara karşı koymuş, fakirleri kollamış ve icap edince de ele geçirdiği malları onlar arasında üleştirmiş. Mücadeleleri sırasında öldürdüğü devlerin en büyüğünden meydana gelen dağları ve orada yaşayan insanları korumak ve onlara bir gelecek vermek için, kendisine ölümsüzlük dileği ile verilmiş olan ab-ı hayat suyunu içmemiş ve dağlara serpiştirmiştir. Kendi içse sadece bir kişiye yarayacak olan bu kutsal suyu serpiştirdiği dağlar ise böylelikle ebediyen yeşil kalmış ve kendini dağlara feda eden bu kahramanın (Batır) adını alarak Ural diye bilinmişlerdir. Bu yörenin en büyük nehirleri de aslında Ural Batır’ın çocuklarıdır.
Demek ki eğitim öncesi yaşlarda masallara ve hikayelere düşkün olan çocuklar, yaşadıkları çevrenin dağ ve nehirlerini doğanın içinde yürüdükçe anne babalarının kendilerine anlattıkları bu destanlar vasıtasıyla öğreniyorlardı. Birey ile yaşadığı toprak arasında kurulan bu köprüler hem coğrafi hem de edebî bir mahiyet taşır.
Asırlar boyunca bu destanları söyleyenlere söz üstadı anlamında seçen denmiştir. Ozanların sazı gibi koray denilen kavalları olan seçenler, destanları böylece doğa, müzik yoluyla yaşatıyor ve genç kuşaklara öğretmiş oluyorlardı. Büyükler de hikayenin ayrıntılarını genç kuşaklara sazsız ama sözlü olarak anlatıyordu. Ben de böylece Başkurdistan’ı gezerken bir bakıma çocuk muamelesi görmüş olduğumu anlıyorum, ama coğrafyayı bilmeyeni eğitmenin en güzel yollarından biri de budur.
Anlatılan hikaye, doğayı bir yerde sizin hafızanıza kazır. Başkurdistan’da birçok farklı ve resimli baskıları olan bu destanın iki farklı versiyonu Türkçeye çevrilmiştir. Ancak yukarıda sözünü ettiğim “çizmeli hikaye” bu basılı metinlerde bulunmaz. Bu olgu destanların kentlerde kapalı mekanlarda değil de doğa içinde doğup gelişmiş olduklarını, onun için de tarihten geldiklerini anlatır bize.
Tarihçilerin yıkıldıktan sonra Bizans demeye başladığı Roma İmparatorluğu’nun, İstanbul’u başkent olarak seçtiği son bin yılında halkın en çok ilgilendiği olaylardan biri de spor müsabakaları. Gladyatör dövüşünden tutun da atletizme kadar her spor var. Hatta bizim 2000 yılından beri almaya çalıştığımız olimpiyat oyunları da imparatorluk Hıristiyanlığı benimseyene kadar devam ediyor. Galiba Hıristiyanlaşan imparatorluk olimpiyatı bâtıl olarak görüyor da oyunları kaldırıyor. Uzun yüzyıllar boyunca en favori spor olan atlı araba yarışı hariç. Bazı din adamları atlı araba yarışını da yasaklamak istiyor ama İmparator Flavius Theodosius, “Millet atlı araba yarışı izlemesin de, bizi mi izlesin?” diye yarışları devam ettiriyor. Yani öyle demiş olsa gerek.
Atlı araba yarışları, Romalılarda hayli köklü bir spor. Köleler falan bu atlı arabaları sürerek yarışıyor ve yeterince yarış kazanırlarsa özgürlüklerine kavuşuyor ama bunu Ben Hur filminden mi hatırlıyorum, çok da emin değilim. Bu arada bir yarışçının özgürlüğüne kavuşması, emekli olacağı anlamına gelmiyor. Zira bugün olduğu gibi, popüler bir spor dalının başarılı sporcuları, imparatorluk çapında bir şöhretin yanında, devasa bir servetin de sahibi oluyor. Bunların en ünlüsü adını 2. yüzyıla altın harflerle yazdıran Gaius Diocles diye bir arkadaş ve serveti 36 milyon Sesterce civarında. Tabii şimdi Sesterce’nin efektif kurunu bilemiyoruz ve Sesterce’den de o aralar sıfır mı atmışlar, gümüşten bronza mı geçirmişler ne ama yine de bu para o zamanlar bütün Roma’nın bir yıllık tahıl ihtiyacını ya da Roma ordusunun üç aylık bütçesini karşılıyor ve bu da yanılmıyorsam günümüzün 15 milyar dolarına tekabül ediyor. Yani Diocles hâlen tüm zamanların en çok kazanan sporcusu. Ayrıca bakmasını bilene, Roma’nın askerî bütçesinin, beslenme bütçesinin beş katı olduğu gibi hikmetli bir bilgi de var.
Sporun olduğu yerde rekabet, rekabetin olduğu yerde de rekabetten kendisine pay çıkaran taraftar eksik olmuyor. Nasıl biz bugün (ortada koskoca bir Eskişehirspor gerçeği olduğu hâlde) tamamen manasız yere “En büyük Fenerbahçe, hayır Galatasaray, ne alakası var, Beşiktaş” diye birbirimize giriyorsak Roma halkı da “En büyük Yeşillerdir, hayır Maviler” diye İstanbul’un altını üstüne getiriyor.
Sporcular bir takımdan diğerine transfer olsalar da, taraftarlar hep aynı takımı destekliyor ve rakip taraftarı düşman belliyor. Ve nasıl futbol asla sadece futbol değilse, atlı araba yarışı da asla sadece atlı araba yarışı değil. Yanlış hatırlamıyorsam, hipodromda düzenlenen yarışlarda halk da imparatora eleştiri yapma fırsatı buluyor. Artık bunu tezahüratla mı yapıyorlar, o kadarını kestiremiyorum ama henüz Digitürk falan da olmadığı için halkın imparatora yönelik eleştirilerini ekrandaki sesi kısarak yok etmek falan da mümkün değil. Bu hadisenin en önemli örneği de çoğunuzun bildiği Nika İsyanı.
Nika İsyanı ya da imparator perspektifinden bakacak olursak Nika kalkışması, Justinyen döneminde ezeli rakipler Mavi ve Yeşil taraftarlarının gözaltına alınmasıyla başlıyor. Zaten vergiydi, torpille atanmış beceriksiz idareciydi, gittikçe otoriterleşen yönetimdi derken canına tak etmiş halk “Mesele birkaç taraftar değil, anlasana” diyerek ayaklanıveriyor. O döneme kadar kanlı bıçaklı olan taraftarlar, nereden baksanız 1000-1500 yılda bir gerçekleşecek bir hadiseye imza atarak “İstanbul United” adı altında imparatora karşı birleşiyor. Justinyen o kadar korkuyor ki hemen gemisini hazırlatıp, artık Fas’a mı, İtalya’ya mı, nereye kaçabilirse kaçmaya kalkıyor da, hanımı Theodora mani oluyor.
Sonunda Justinyen, sanırım Theodora’nın verdiği taktikle, adamlarını gönderip Mavi takım taraftarlarına para dağıttırıyor ve “İmparatorun kolunu kesseniz Mavi akar, o hep sizden yana oldu” falan dedirterek bu ilk İstanbul United’ın arasına fitne sokuyor. Bu fitne neticesinde Mavi ve Yeşil takım taraftarlarının birliği bozulunca olan bir günde hayatını kaybeden 30 bin insana oluyor ve Nika İsyanı da son buluyor.
Çinggis Han, dinler arasında hiçbir ayrım gözetmeden kendi idaresini dinler üstü bir konuma getirmiştir. Din ve devlet idaresi birbirinden ayrılınca, devlet hanedanın, din ise halkın elinde kalmıştır.
Uzun zamanlar tarih çalışmaları açısından Çinggis Han ile Temür Beg’in aniden ortaya çıktığı ve hem kendi “acımasız” politikaları ile yakıp yıkmağa meraklı göçebe boyların şiddeti ile ortalığı kasıp kavurdukları gibi bir izlenim oluşmuştu. Yakın zamanlarda yapılan çalışmalarla bu görüş değişmektedir.
Çinggis Han, var olan boy dayanışmasını kırmak ve beyleri bertaraf etmek isteğiyle, boylar birliği düzeni yerine, bir ordu düzeni kurmuş, eski boy mensuplarını da, imparatorluğun her yanına dağıtmıştı. Bu politikalar ile, tarihte, boyların birbirleriyle çekişmelerine sebep olan “boy dayanışması” kırılmış oldu. O dönemde “Mongğol ulus” adını alan bu ordu millet, Çinggis Han’ın kendisine muhalefet eden eski boyları dağıtması, kendisi ile ittifak içinde bulunanları ve dost olanları ise taltif ederek, hizmetine almasıyla oluşmuştur. Hal böyle olunca Çinggis Han tarafından kurulan yeni düzen, bu yeni düzeni destekleyenlere, başarının ve sosyal yükselmenin önünü açmıştır. Çinggis Han ile ittifak içinde olanlar arasında Türkçe konuşan Uygurlar, Öngütler, Karluklar yanında o dönemde Moğolca konuştuklarını bildiğimiz bazı boylar da bulunmakta idi. Bunlar, hem yeni düzen için çalışmış, hem de bu sebepten dağıtılmayarak ayrıcalıklarını korumuş oldular.
Bu dönemde ilk bakışta dikkati çeken değişikliklere baktığımız zaman, bunların boyların dağıtılması yanında ordu devlet yaşamı, yeni yurt arayışları, sürgünler ve tüccarların devlet aygıtına entegrasyonu gibi işlevlerin yanı sıra yarım veya bir yüzyıl içinde sona eren, kısa dönemli yasa maddeleri olduğunu görürüz. Yasanın gereklerinden biri de din devlet ayrılığı idi. Çinggis Han, dinler arasında hiçbir ayrım yapmadan kendi idaresini dinler üstü bir konuma getirmiş ve böylece Asya’da 10-13. yüzyıllar boyunca sürmüş olan dinler mücadelesine de son verdi. Dinler üstü bir idare kurmak suretiyle de, din ve devlet işleri birbirinden ayrıldı. Herhalde Çinggis Han yasası olarak bilinenlerin en önemlilerinden biri ve uzun dönemli etkin olan prensiplerden biri de bu din ve devlet ayırımı idi.
Yeni kurulan ordu devlet içinde bu düzenin mensupları, kimin hangi boydan geldiği, kimin oğlu olduğu ile değil de, savaştaki ve idarecilikteki başarısı ile değerlendiriliyor ve bu prensipler çerçevesinde hayatta ilerliyorlardı. Ancak, aradan daha bir yüzyıl geçmeden bu düzen anlayışında değişiklikler ortaya çıkmış ve bu yeni düzenin de bir çeşit asilleri oluşmuştur.
Çinggis Han devrinde boy birlikleri lağvedilmişken ve ordu içindeki birliğini terkedene ölüm cezası verilirken, 14. yüzyılda boyların yeniden dirildiğini görüyoruz. Bunlar arasında Çinggis Han devrinden beri ayrıcalıklarını korumaya muaffak olmuş olan boylar varsa da, aralarında eskiden yok edilmiş guruplar bile yeniden sosyo-politik birlikler olarak varlık göstermeye başladılar. Benzer bir tutumu artık İslamiyet içerisinde varlık gösteren Çinggis Han sonrası, Türk ve Moğol topluluklarında kendilerine ata, baba adı verilen meşayih-i Türk, veya daha çok hoca unvanını taşıyan yerli (bazen Tacik kökenli) din ehline karşı güdülen politikalarda görmekteyiz. Evvelce bu dini liderlerden hiçbir zaman bir teki diğerine tercih edilmiyor ve böylece “idare”, dinler üstü bir konum alıyordu. Sonraları bu konulardaki hassasiyetler değişince halk ozanlarının söylediği destanlarda beylerin ataları evliyalara bağlanmaya başlanmıştır. Ancak beyler dini bir vasıf kazanmazlar.
Din ve devlet idaresinin birbirinden ayrılması sonucunda, devlet hanedanın, din de, halkın elinde kalmıştır. Çinggisli hanedan ile ilgili meseleler inanç ile ilgili olmadığı için, halk da devlet idaresini kendi inanç dünyasının dışında tutmuştur. Onun için etraf, hanlar-beyler mücadelesi ile kırılırken, menakıbnameler ve makamatlarda bu mücadelelerden eser yoktur. Çinggislilerden söz etmeyen bu eserlerin, öte yandan “beg”lerden söz etmeleri dikkate şayandır. Kısacası, “beg”ler kendilerini Çinggis Han devrine bağlamak suretiyle meşrulaştırırken, inanç guruplarının da mihverini oluşturmaktaydılar. Öte yandan meşruiyeti Çinggisli gelenekte, devlet töresinde arayan “beg”ler kendi maharetleri, dirayetleri ve kahramanlıkları sonucu “beg” unvanını almaktaydılar. Oysa, ata, baba unvanlarını taşıyanlardan kimin bu şekilde anılacağına halk karar vermekteydi. Diğer bir deyişle, din ve devletin en üst seviyede, devlet töresinde birbirinden ayrılmış olması prensibi, kendini halkın bu konudaki tutumunda da göstermişti. Geçiş döneminin özelliği olan bu ikilem 16. yüzyıldaki uzlaşmalarla sona erecekti.
Sadece benim değil, herhalde ilkokuldan liseye kadar Milli Tarih ve Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri almış her arkadaşımızın aklına her öğrenim yılı yeniden ve yeniden kazındığı üzre, ‘Türklerin İslamiyetle tanışması Talas Savaşı’yla başlar’. Ne var ki bu savaşın ne olduğu, ne için verildiği, arka planı ve hatta tarafları bile doğru dürüst anlatılmaz da, insanların bilhassa ilk gençlik dönemlerinde yaşadığı ve pek de hatırlamak istemediği bir anıdan bahsetmek zorunda kaldığında yaptığı gibi, “Ya işte o da öyle bir dönemdi,” diye geçiştirilir.
Şimdi öncelikle okuduklarımdan aklımda kaldığı kadarıyla bu bir savaş değil muharebe ve bir insan topluluğunun bir muharebe sırasında başka bir dini nasıl tanıma fırsatı bulduğu benim aklımın çok da almadığı bir konu. Ne bileyim, başınızın üzerinde vızır vızır oklar uçuşuyor, toz duman, atlılar koşturuyor ama sen de o sırada yepyeni bir dinle tanışıyorsun, valla helal olsun:
“Abi Çinli atlıları güneyden saldırıyor, siz ne yapıyorsunuz?”
“Öğle namazını eda edeceğiz.”
“Tengri Tengri, o nasıl oluyor?”
“Tengri değil Allah. Bak şimdi günde beş kere…”
Ha nedir, Talas Muharebesi’nin sonrasında Orta Asya’da İslam kısa süre içinde yaygınlaşıyor mu yaygınlaşıyor. Ama bu ‘kısa süre’ tabii insanlık tarihi için kısa bir süre ve bu toplulukların İslamiyeti kabul etmesi bir iki-üç yüzyıl sürüyor, o da ayrı mesele. Yani ne bileyim, Roma İmparatorluğu’nun Hıristiyanlıkla tanışması ve Hıristiyanlığı kabul etmesi arasında geçen süre de aşağı yukarı bu kadar zaten.
Her neyse, isterseniz gelin bu ‘gizemli’ muharebenin öncesine bir bakalım. Efenim, o yıllarda Çin’de hâkim olan Tang hanedanı, Çin’i batıdaki en geniş sınırlarına ulaştırmış, bunu da büyük oranda Göktürk Devleti’ni hâkimiyeti altına alarak başarmıştı diye biliyorum. Ayrı bir, hatta iki Göktürk devleti var, var olmasına da, bize okul kitaplarında “Çinli prensesler yöneticilerin aklını aldı,” diye aktarılan hadise aslında bildiğin Tang hanedanının, özellikle doğu ve batıya ayrılmış iki Göktürk devletini hâkimiyeti altına aldığının nişanesi. İkinci Göktürk devleti Çin’den daha bağımsız bir kültür yaratmak istemiş diye hatırlıyorum. Yine de öyle kanlı-bıçaklı değiller ama ansızın yıkılmalarının Tang hanedanının arka çıktığı Uygurlar yüzünden olduğunu da eklemek gerek.
İşte tam da bu Talas Muharebesi’nden aşağı yukarı on yıl önce falan Göktürk hâkimiyeti altında yaşayan Uygurlar; Karluklar ve Basmiller’le beraber Göktürk Devleti’ni yıkıyor. Bu sırada Karluklar hiç öyle “yapmayın, etmeyin,” demiyor. Artık yazıyorlar mı bilmiyorum ama Uygurlar, Göktürkleri yıktıktan hemen sonra yanlarındaki “faydalı ahmaklar” Basmilleri de yok ediveriyor. Karluklar yine hiç oralı olmadıkları gibi, Basmilleri yok ederken Uygurlara yardım bile ediyorlar. Sıra Karluklara geldiğinde zaten “yapmayın, etmeyin,” diyecek kimse kalmıyor ve bir şiir bile bırakamadan yerinden yurdundan oluyor.
Ha o oraya gidiyor, bu buraya gidiyor, bu bunu deviriyor, o onun yerine geçiyor falan ama tıpkı günümüzde olduğu gibi bütün bu küçük devletçikler etraflarındaki daha kuvvetli devletlerin etkisi altındalar. Nasıl ki bugün dünyadaki küçük devletler, dünyadaki birkaç büyük devletin bilgisi dışında öyle çok hareket edemiyorsa Uygurlar da, Karluklar da esasen Tang hanedanına tâbiler. Hatta açıktan vergi ve gerektiğinde asker de verdiklerini düşünecek olursak bu bağımlılık daha iyi anlaşılır. Günümüzde biliyorsunuz bu vergiler dış ticaret ve döviz kuru, askerler de koalisyon adı altında kimsenin gururunu incitmeden veriliyor ve sıklıkla, bir devletin egemenliği altında yaşayan topluluklar, eğer ezildiklerini, zulme uğradıklarını falan düşünürlerse savaş sırasında bile olsa başka hâmiler tanımaya ya da bağımsızlıklarını ilan etmeye elverişli olabiliyorlar.
630 yılında, başlarındaki Elig Kağan’a karşı Tang sarayı ile hareket eden kadim Türkler, Çin’in egemenliği altında yaşamayı kabul etmişlerdi. Bunlar, Sarı Irmak büklümünün güneyinde, “tutukluk” denilen askerî valiliklere bağlı mülteci hanelerine yerleştirilmişlerdi.
Geçen yüzyıla damgasını vuran göç ve mültecilik olgusu, günümüzde bölgesel savaşlara, dinî-etnik ayrımcılığa bağlı olarak yeni bir safhaya geçti. Kadim Türklerin 7. yüzyılda yaşadıkları da, bugün yazılan tarihe ışık tutuyor.
Kadim Türklerin 551 yılında kurdukları ilk devlet, 627’de ağır vergilere karşı gelen kuzey boylarının ayaklanması ile başlayan iç isyanlar ve kıtlık sonucunda sarsılmış o dönemde başta bulunan Elig Kağan halkın desteğini kaybetmişti. Kaynağımız Eski Tang Tarihi, bu dönemi: “(Bu durumda) yıl be yıl yağan yoğun kar yüzünden hayvanların büyük bir kısmı ölüp de, ülkede kıtlık baş gösterince, Elig [Kağan’ın geliri] giderlerine yetişmediği için, boylara ağır [bir salma] salınmıştı. Bu sebepten, Elig [Kağan’ın] tebâaları için hayat çekilmez olmuş, merkez ve taşradakilerin çoğu ayaklanmıştı” sözleriyle ifade eder.
Öte yandan aynı kaynakta şu cümlelere rastlarız: “Elig [Kağan’ın] Hu’lardan birini [devlet görevlerine] atadığı her seferde, hanedan mensupları ondan uzaklaşmışlardı. Hu’ların fevri hareket eden [ve bir işte sebat etmeyen] bir tâbiatları vardı; kanunu ellerine alıp keyfî hareket ediyorlar ve her yıl sefere çıkıp, ülke halkını felâkete sürüklüyorlardı. Boylar ikircikli idiler”.
Elig Kağan’ın o dönemde bürokraside ve ticari ilişkilerde etkin olan Soğd’lara (Hu) güvenmesi de hanedan üyelerinin ondan soğumasına yol açmıştı. Hanedan mensupları Elig Kağan’a karşı duydukları infialle Tang sarayı ile iyi ilişkiler kurmuşlar ve sonuçta Elig Kağan 630 yılında yenik düşmüştü. Böylece günümüz tarihçilerinin Türkler için “esaret dönemi” dedikleri dönem başlamıştı.
Aynı dönemde Çin’de yeni kurulmuş olan Tang sülalesinin (617-905) ikinci hükümdarı Taizong (627-649) hüküm sürüyordu. Kadim Türkler üzerine kazanılan zaferi ölümsüzleştirmek için Tang Taizong birkaç koldan harekete geçmiş ve kendi başarılarının resmî tarihlerde ayrıntılı bir şekilde yer almasını sağlamıştır.
Elig Kağan’ın yenilgisinin üzerinden ancak iki ay geçtikten sonra (630), kalabalık gruplar halinde Çin’e sığınan bu Kadim Türklerin nereye yerleştirileceği meselesi Tang sarayında uzun uzun tartışılmış bir kısım devlet adamları mülteci Türklerin Sarı Irmak’ın güneyine yerleştirilmelerini önermişti. Böylelikle bu toplulukların Çin’i benimseyecekleri ve aynı zamanda ülkenin nüfusunun da artmasına katkıda bulunacakları düşünülüyordu. Başkaları ise, onlara güvenilemeyeceği görüşüyle bu fikre karşı çıkmışlardı. Ancak Tang Taizong ilk görüşe önem vererek, başkent Changan’ın kuzeyinde, Sarı Irmak’ın büklümünün güneyinde bugünkü Ningxia bölgesinde “tutukluk” denilen askerî valilikler oluşturarak mülteci hanelerin bir kısmını buralara yerleştirmişti.
Öte yandan Kadim Türkler üzerine zaferi kazanan başkomutan (Li Jing), 630 yılında Kadim Türklerden 300 çadırlık bir ahaliyi Sarı Irmak’ın büklümünün kuzeydoğusunda bulunan Yunzhong şehrine yerleştirmiş ve başlarına da kağan soyunun dünürü olacak Ashide soyunun ilerigelenlerini atamıştı. Ayrıca daha önce kendiliğinden gelip Çin’e tâbi olmuş olan Elig Kağan’ın yeğeni Tuli Kağan’ın emrindeki askerler de burada konuşlandırılmıştı. Ayrıca Taizong, hemen aynı yıl içinde “Elig [Kağan’ın] ülüşü”, yurdu olan yerleri, altışar vilâyete bölüştürmüştü. Böylelikle Elig Kağan’ın boy ve bölük halkı Tang idaresi altına alınmış oldu.
Ancak Çin’in iç bölgelerinde yer alan bu ilk yerleşim alanının uzun ömürlü olmadığı görülmektedir. 639 yılında imparatora karşı hazırlanan suikast girişiminden sonra Türkler önce sınırların dışına, kuzeye göçertilmişlerdir. Ancak onlar, tehlikelere maruz kalacakları kuzeyde kalmak istememişler, 643 yılında tekrar güneye yönelmişler, bu kez Sarı Irmak’ın büklümünün güneyindeki Ordos bölgesine yerleşmek istediklerini bildirmişlerdir. Bu istekleri İmparator Taizong tarafından kabul görmüştür.
Kısacası Kadim Türklerin bu grupları stepsi bölgelerde yaşayarak, dost olmayan Xieyantuo’larla mücadele ederek kendi başlarına varlık göstermek yerine, Sarı Irmak güneyinde Tang sülalelesi şemsiyesi altında bulunmayı yeğlemişlerdir.
Geçmişi sadece zafer-yenilgi döngüsü üzerinden değil, ancak gelişmeler karşısında alınan tavırlar üzerinden okursak, geleceğimiz hakkında düşünebiliriz. Bu bakımdan ülkemiz içinde konuşulanlar kadar, günümüz dünyasında konuşulanları da iyi anlamamız gerekmektedir.
Tarih anlayışımız atalarımıza bakışımızı ve kendimizi algılayışımızı aksettirir. Resmî tarih dediğimiz tarih ile kişilerin kendi atalarına bakışı çok farklı değildir. Günümüzde her ikisi de geçmişteki şan ve şöhretten bahsetmeyi sever. Dünya milletlerinde bu böyle olmayabilir. Örneğin Çin’in Hubei eyaletindeki Tujia kabilesinde, eğer ata hırsızsa “hırsız” olarak anılır. Böyle durumlarda devletin resmî tarihi ile değişik etnik grupların bakışı arasındaki farkı görürüz.
Halbuki Türkiye’de genellikle yalnız şan şöhret değil, aynı zamanda yenmek ve zafer kazanmak de insanların kendilerine bakışlarını etkiler. Onun için de okul tarih kitaplarında galip geldiğimiz savaşlar, zaferler önem kazanır. Bir keresinde hatırlıyorum, Osmanlı Devleti’nin erken dönemlerinde Mora’nın fethinden söz ediliyordu. Birkaç sayfa sonra Mora tekrar ele geçiriliyordu. Arada ne olmuştu, ondan bahsedilmiyordu. Sanki Osmanlılar Mora’yı bir defa fethetmekle yetinmemişler de çifte dikiş sağlam olur düşüncesiyle, fethedilmiş yere bir kere daha sefer düzenlenmiş izlenimi uyanıyordu.
Diğer bir konu da zaferlerin adalete dayanan dünya görüşümüzü yaymak ve yeni alanlara yerleşmesini sağlamak düşüncesidir. Kendi görüşümüze uymayan gelişmeler ise bizde kalıcı bir etkiye haiz olmamışlardır. Onun için de 1243 Kösedağ savaşı sonrası Anadolu’da İlhanlı idaresi diye baktığımız Moğol dönemi ve 1402’de Temürlenk’in Ankara Savaşı’nı kazanması sonrasında, galibiyet sahiplerinin dünya görüşü bizi kültürel olarak fazla etkilememişti. Bunu Anadolu’da özellikle makro seviyedeki devlet idaresinde ve “ülüş sistemi” dediğimiz memâlikin paylaşılma ilkesinde görmekteyiz. Ne İlhanlıların hanedan mensuplarına özel bir konum bahşeden “inçü” divanı ne de Temür’ün memaliki oğullar arasında paylaşma sistemi Anadolu’da kök salmıştı. Demek yenilmek başka şey, galip gelenin fikir ve geleneklerini benimsemek ayrı şeylerdir.
Tarihte galibiyet açısından bakılmayan alanlardan biri İslâmiyet’in kabulü ve yayılmasıdır. Diğer taraftan benzer bir durum Batı medeniyeti ve Avrupa için de söz konusudur. Süleyman Demirel bir demeçte: “Gelmişler topraklarımızı işgal etmişler. Kurtuluş Savaşı vermişiz. Evlatlarımız şehit düşmüş. Buna rağmen Atatürk yönünü onlara çevirmiş. Bizi dışlamaya ne hakları var? İster alsınlar ister almasınlar, yolumuza devam edeceğiz. Kudretimizi anlayacaklar. Şu anda izlenen politika bu minvalde ve doğru” demişti (15.12. 1997 Hürriyet , s.29).
Süleyman Demirel aslında genel olarak hiç konuşulmayan bir konuya değinmiş oluyordu. Gerçekten bu iş nasıl olmuştu? Pekin Üniversitesi’nde bir öğrenci 2000’li yıllarda bana “Türkiye ve Çin uzun bir tarihi olan iki ülke. Her ikisi de Avrupalıların istilasına uğradı. Türkiye’de müstevliler hakkında ne düşünülüyor ve kaybedilen topraklar hakkında ne hissediliyor?” diye sormuştu. Ben de “müstevliler bizim dostumuz, kaybedilen topraklar da komşularımız” demiştim.
Herhalde geçmişe güreşmiş gibi bakmak ve sadece şurada şöyle zaferler kazandık demek yerine, tarihte bazı gelişmeler karşısında nasıl bir tavır almış olduğumuzu anlamak, geleceğimiz hakkında düşünebilmemize yardımcı olur.
Dikkat edilirse, geçmişte gerek İslâmiyet’in kabulü, gerekse Avrupa medeniyeti Batı uygarlığı içinde yer almaya çalıştığımız dönemleri zafer ve yenilgi şeklinde algılamamış olduğumuz görülüyor. İslâmiyet’in ortaya çıkışı ve yayılması sonrasında gelişen İslâm medeniyeti ile Avrupa’nın bilim ve teknoloji ile öne çıkmasının dünya tarihinin dönüm noktalarını oluşturduklarını görmemek mümkün değildir.
Demek ki dünya tarihinin önemli olayları ve gelişmeleri içinde yer almak, Atatürk’ün deyimi ile “muasır medeniyet” seviyesine ulaşmak isteği (zamanında Osmanlılar da “muasır” bölgesel imparatorluklar içinde yerini almıştı), zafer veya yenilgi döngüsünün üzerinde yer almıştır. Onun için de salt ülkemiz içinde konuşulanlara bakmak yerine, günümüz dünyasını iyi anlamamız gerekmektedir. Ancak bu takdirde akıntı yelken- rüzgâr ilişkileri içinde varolmak yerine, gelecekte nerede bulunmak istediğimizi öğrenebilir ve ona göre donanımlara sahip olmayı ön plana çıkarabiliriz.
Mimarlık tarihin en önemli anıtsal yapılarından Ayasofya tam 1478 yıldır tüm dünyayı heybetiyle büyülüyor.1936’da müzeye dönüştürülen yapı aslında aynı yerde yükselen üçüncü eser. 360’ta Konstantin tarafından yaptırılan Büyük Kilise (Megale Ekklesia) 404’te bir ayaklanma sırasında yakılınca, II. Teodisius tarafından 454’te yeniden inşa ettiriliyor. İkinci Ayasofya da aristokrat “maviler” ile tüccar “yeşillerin” kapışmasına sahne olan Nika isyanı sırasında yerle bir oluyor. 27 Aralık 537’de törenle ibadete açılan günümüz Ayasofya’sını yaptırma şerefi ise Justinanus’a ait. Rivayete göre eserinin ihtişamıyla kendinden geçen imparator, Kudüs’deki Süleyman Tapınağı’nı kastederek “Ey Süleyman, seni geçtim!” diye bağırmaktan kendini alıkoyamıyor. 1905’te sarıklı-şalvarlı, fesli-redingotlu İstanbullulara ibadethane olarak hizmet veren, az sayıdaki oryantalist ziyaretçiyi kendisine cezbeden efsane bina, bugün her yıl 72 buçuk milletten dört milyon civarında turisti ağırlamaya devam ediyor.