Kategori: Uygarlık Tarihi

  • Karmaşa, çekişme içinde çokkültürlü bir dönem

    Eski tarihçilerin “tavaif-i mülûk” (melikler karmaşası, tuhaflığı, çekişmesi) olarak niteledikleri Anadolu beylikleri, aralarındaki rekabet ortamına rağmen, etnik veya din temelinde bir çatışmaya girmedikleri gibi, yüksek kültür ürünü eserlere imza attılar.

    Anadolu’da 11. yüzyıl son­larından 15. yüzyıl sonla­rına kadar, eski tarihçile­rin “tavaif-i mülûk” adını verdik­leri, yerel-bölgesel, yarı bağımsız Türk, Arap, Azeri, Kürt beylik­ler vardı. Selçuklu Devleti’nin son döneminde Anadolu’nun her bölgesine bunlar egemen­di. Selçuklu sultanları da böyle bir paylaşıma izin veriyor, kendi şehzadelerini “melik”, güvendik­leri başkalarına da “emir”, “ata­bey”, “bey” sanları ile bölgeleri ıktâ (mülk) olarak veriyorlardı. Bu atananlar, yönetmek, düzen­de tutmak, sultana yıllık vergi ödemek, seferlerine katılmak veya kendi askerini bir emir-si­pehsalar (komutan) ile gönder­mekle yükümlüydüler. Bunlar­dan ölenlerin yerine oğlu, kar­deşi atandığından zamanla yerel hanedanlar doğmaktaydı. Tuğrul Bey’le başlayan bu düzen, pratik bir çözümdü ve uzun zaman de­vam etti.

    Anadolu beyliklerinin ço­ğu Sünnî-Hanefiydi. Şafî-Kürt, Alevî, Şiî olanları da vardı. Erzu­rum, Diyarbakır, Mardin, Har­put, Hasankeyf, Ahlat, Erbil, Musul bölgesinde hem Ekrat hem Türkmen beyleri egemendi. Başlıca birkaçını analım: Saltu­koğulları, Artukîler/Sökmenîler, Bektekinliler, İlgaziler, Ermen­şahlar, Azerbaycan Atabekle­ri, İnaloğulları, Nisanoğulları… Merkezi Diyarbakır olan Mer­vanîler. Bunların bir kolu Azer­baycan’a egemen olmuş. Büyük Selçuklulara tâbi Horasan, Kir­man, Suriye, Irak ve Anadolu Selçuklu devletleri, asıl ege­men yapıydı kuşkusuz. Anadolu Selçukluları havzasında erken dönem Türk beylikleri Sivas, Niksar, Kayseri merkezli Daniş­mendliler, Erzincan, Kemah, Şe­binkarahisar ve Divriği’de –Âl-i Mengücek de denen- Mengüce­koğulları, Erzurum havalisinde Saltuklu beylikleri, Suriye bölge­sinde Zengi hanedanına mensup Atabeklikler vardı.

    Danişmendname’den İsmâil Hâmî Dânişmend’e Tarihçi İsmâil Hâmî Dânişmend, mezartaşlarına işlenen gazi figürünü, Danişmendname’den yaptığı bir istinsahın (kopyanın) kapağına resmetmişti.

    Bunlara dair bilgileri veren kaynaklar fazla değildir. İbni Bibi’nin ve Aksarayî’nin Sel­çuknameleri ki özgün adlarıyla el-Evâmirü’l-Alâiyye fi’l-umû­ri’l-Alâiyye diğeri Müsâmere­tü’l-Ahbâr’dır. Ayrıca aynı dö­nemi anlatan Süryanî, Ermeni, Arap ve Lâtin kaynakları vardır. Urfalı Mateos’un Vekayinâme­si (10.12. yüzyıllar), Abû’l-Farac Tarihi (13. yy) eski zaman ya­şamlarını öğrenmek için ibretle okunacak kaynaklardır. Bun­lardan, bölge tarihinin siyasal, askerî, toplumsal yoğunluklu pek çok olaylarını öğreniyoruz. Ahmedî’nin Dâstân ve Tevârîh-i Mülûk-i Âl-i Osman veya Aziz bin Erdeşîr-i Esterâbâdî’nin Sivas Sultanı Kadı Burhaned­din adına yazdığı Bezm ü Rezm veya birer Osmanlı kaynağı olan Tevârih-i Âl-i Osmanlar… Ahmedoğlu Şükrullah’ın Beh­çet’üt-Tevarih’i, Müneccimbaşı Ahmed Dede’nin Sahaifü’l-Ah­bar’ı.

    Beylikler, beyler sözlü kül­türe önem vermişlerdir. Yazdık­ları veya yazdırdıkları kitaplar da daha çok dinle ve ahlâkla il­gili, çoğu da Farsçadır. Türklerle birlikte Anadolu’ya göçen sözlü Türkçe, 12. – 14. yüzyıllar Orta­doğu’sunun edebiyat dili Farsça­sına, bilim dili Arapçasına yazı dili açısından yad ve yabancı idi.

    20. yüzyılda, Ord. Prof. İsma­il Hakkı Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu Karako­yunlu Devletleri’ni yazmıştır. Bu ve diğer beylikleri anlatan kitap­larda ve dönemin kaynakların­da, çarşı-pazar hayatı, toplum­lar hakkında yeterince ayrıntı yoktur. Gaza kurgulu anlatılar, savaşlar vardır. 1300-1400’lerde­ki Anadolu hayatını algılamamız zordur.

    Ord. Prof. Mükrimin Halil Yınanç, “Selçuklu dönemin­den günümüze ulaşan 50 par­ça vesika bulamayız” derdi. Bir dönemin din hayatına, sosyal gelişmelerine aykırı bakanlar, ellerine geçen evrakı yırtmış, yakmış olmalı. Deprem, sel, yangın gibi afetler de yazılı pek çok şeyi yok etmiş. Daha kötü­sü, vakfiyeleri, tereke belgeleri­ni, hissedarlardan biri diğerle­rini hak yoksunu bırakmak için imha etmiştir. Örneğin 16. yüz­yıla ait bir tapu tahrir defte­rinde il yazıcısı, Divriği Turan Melek Darüşşifası evkafının “Çerakise (Memlûk) zamanın­da- 1400 lerde- bil-külliye zâyi edildiğini, vakfiyesinin bulu­namadığını yazmış. İl yazıcıla­rı titiz çalışır, belgeleri inceler, bilirkişileri dinler, yeni tapu defterlerini yazarlardı. Şunu öğreniyoruz ki daha 13-14. yüz­yıllarda Selçuklu dönemi bel­gelerinin birçoğu yok olmuştu.

    Bu durum, bugün o döne­mi “yorumlayan” tarihçilerin, araştırmacıların bakış açısını da darlaştırmıştır. Türklük, Kürt­lük gibi etnik kökenli tartışmalar maalesef giderek siyasi bir boyut kazanmıştır. Bugünkü milliyetçi­lik-ulusalcılık anlayışıyla ortaya atılmış tezler hakim olmuştur.

    Örneğin basit bir soru: Os­man Bey, Türklüğünün ne ka­dar farkındaydı? Kendisini Türk mü Oğuz mu, Kayı mı görüyor­du? Henüz “Osmanlı” kavramı yoktu elbette. Peki neydi? “Ka­yı Beyiyim mi” diyordu acaba? Beyliğin adı neydi? Anlatılar kişi adlarıyladır. Üst konumda bir Kayı topluluğu var mıydı? Var­sa Osman Bey’in evlenmesinde yurt yuva kurmasında ne ölçüde destek olmuş­lardı? Kızını aldığı Şeyh Edebali, olasılıkla Uygurdu ve­ya Moğoldu. Ne oğlu Orhan, ne torunu Murad, Kayılardan kız almamışlar. Orhan’ın hanımla­rı Türk ve Müslüman değil. “Ben Kayıyım, Kayı kız almak istiyo­rum” da dememiş. Holofira’yı, Teodora’yı, Asporça’yı almış. Dinlerine de müdahale etmemiş. Yıldırım Bayezid, Despina’yı al­mış. II. Murat Sırp Kralı’nın kızı Mara Hatun’u nikâhlamış. Fatih, “Ögey anam” dediği bu kadına saygı gösterirmiş. Mara Hatun İstanbul’a gelişlerinde, kiliseler­de ayinlere katılırmış.

    Aslana binmiş cengâver gazi İlk dönem Anadolu meliklerinin, gazilerinin mezartaşlarına işlenen ortak bir figür. Kılıç sahibi, binici
    cengâver, gazi ve kahraman anlamına geliyordu.

    Sonuçta Osmanlı bey ve sul­tanlarını dönemin siyasi-as­kerî ihtirasının dışında saymak, “Anadolu birliğini kurmak ül­küsüyle hareket ettiklerini” id­dia etmek günümüzün söylemi­dir. Karesi, Germiyan, Saruhan, Candar veya daha uzaktaki Ka­raman topraklarını istila etme girişimleri, Balkanlar’a yöneliş; oralardan bakılırsa bölge top­lumlarına yöneltilmiş istila ve talanlardır.

    Ancak dönem belgeleri kısıtlı olsa da, ırk temelinde veya etnik temelde bir ayrılıktan bahsede­meyiz. Din temelinde ise Sünnî ve Şâfi, her ikisi de ehl-sünnet­ti ve çatışma söz konusu değildi. Karamanoğullarının komşu bey­lik ve boylarla savaşlarında, yar­dımcıları Kürt kabilelerdi. Ama karşı safta yer alan Kürtler de vardı. Karamanoğlu, Türkmen Menteşeoğlu ile savaşırken Kürt kabilelerinin de yer aldığı Tur­gutoğullarıyla ittifak halindeydi.

    Sivas’taki Gök Medrese’yi yaptıran Selçuklu veziri Sahib Ata Fahreddin Ali, yapının mi­marı ise Konyalı Ermeni Kâlu­yan’dır. Mimar, bu İslâmi eserin cümle kapısındaki sütun başlığı­na adını Arap harfleriyle yazmış. Günümüzde İslâmi bir eseri Hı­ristiyan bir mimarın yaptığını, adını da cümle kapısına yazabi­leceğini düşünebilir misiniz?

  • Anadolu tarihine bakarken Osmanlı gözlüğünü çıkaralım

    Beylikler dönemini “Osmanlı egemenliği” ve “aşiretten devlete” klişeleriyle değerlendirmek, Türklerinin tarihinin dinamiklerini, başarısızlıkları anlamamızı engeller. “Egemenlik” teorileri ile aşiret ve konar-göçer yapılarını uygarlığın bir alt basamağı şeklinde görme eğilimi de artık dünya literatüründe geçerliliğini yitirmiştir.

    Erken devir Anadolu (Sel­çuklu, Beylik, Osmanlı) ta­rihine genellikle Osmanlı gözlüğü ile bakmak bir alışkan­lık haline gelmiştir. Hatta sanat tarihçileri bazen beyliklerin Os­manlı mimarisinin hazırlayıcı­sı olduğunu söylerler. Bazen de beylikler devrinde çok farklı mi­mari şekillerinin denenmiş oldu­ğu, bu denemelerin Osmanlı mi­marisinde mükemmelliğe erişti­ği görüşü ileri sürülür.

    Herhalde beylikler devri si­yasi yapıları için bu “denemeler” görüşü anlamlı olabilir. Ancak, o zamanki beyliklerin böyle bir kaygılarının olmamış olduğu­nu biliyoruz. Onlar, kendilerinin doğru buldukları yolda ilerleme­ğe çalışıyorlardı. Salt Osmanlı merkezinden baktığımız zaman “deneme” olarak gözüken bu çe­şitlilik, Türklerin tarihi açısın­dan, gerçekten bir zenginlik ola­rak ortaya çıkmakta ve Osmanlı merceğinin bazı şeyleri de gö­zardı etmemize sebep olduğunu göstermektedir (…)

    Adana Ramazanoğulları Konağı

    Öte yandan Osmanlı gözlü­ğü, aynı zamanda tarihe “devlet” gözlüğü ile bakmayı da berabe­rinde getirmektedir. Bu çerçeve­de de “aşiretten devlete” görüşü kabul görmüş ve yaygınlık ka­zanmıştır. Osmanlı’nın mükem­meliyeti ise, kendini kurduğu uzun ömürlü devletle gösterir. Beylikler, bu anlamda başarısız­lık örnekleridir ve sonunda er veya geç Osmanlı hakimiyetini tanımak zorunda kalmışlardır.

    Aşiretlere gelince, kimin aşi­ret olduğu ve kimin olmadığı ay­rıntılı olarak araştırılmış değil­dir. Genelde, aşiretlerin toplum­sal evrim basamaklarında ileri bir safhayı işgal etmedikleri gö­rüşü yaygındır. Aşiret düzeninin temsil ettiği düşünülen “geri kal­mışlık” sendromuna bir de göçe­belik daha doğrusu konar göçer­lik eklenince, bu toplulukların toplumsal evrim basamağında­ki “yer”leri konusu pek kimseyi cezbetmemiştir. Halbuk, konar göçerliği uygarlığın bir alt basa­mağı görmek şeklindeki görüşler artık dünya literatüründe geçer­liliğini yitirmiştir. Tek düze bir gelişme çizgisinde ilerleyen ev­rim teorileri de artık her yerde eski itibarlarını sürdürmezler.

    Halbuki, genelde hâlâ yay­gın olan görüş, Osmanlı’nın hem beylik denemelerinin üstesin­den gelebilmiş, (üstesine çıka­bilmiş) hem de aşiret yapısından sıyrılarak, devlet kurmakla edin­diği tecrübe ile konar göçer aşi­retleri denetim altına alabilmiş olduğu yolundadır. Osmanlı’nın diğer Türk devlet veya sülalele­rine göre üstünlüğü ve dolayısıy­la devamlılığı bu çerçevede al­gılanır. Bu çerçevede de, Osman Bey’in beyliği ile diğer beylikler bir karşılaştırmaya tâbi tutul­maz: Adeta, tarihî gelişimin so­nuçları böyle eşitlikçi bir karşı­laştırmaya engel olarak görülür.

    Aksine, bu dönemin kaynak­larından, 14. ve 15. yüzyıllarda Anadolu’yu ziyaret etmiş olan iki seyyah İbn Batuta ve Cla­vijo’ye baktığımız zaman onlar, Türk beyliklerindeki çeşitlilik­ten söz ederken, aslında söz ko­nusu edilen bu çeşitliliğin çok daha geniş boyutlu olduğunu sergilerler (…)

    Osmanlı’nın bu başarısından dolayı da, Anadolu Türk tarihi­ne, Osmanlı gözlüğü ile bakmak, doğal gözlük olarak görünür. Hal­buki, Asya Türk Tarihi açısın­dan baktığımız zaman, burada bir problemle karşılaşırız. Zira, başarısız bularak önemsemedi­ğimiz beylikler de Türklerin ta­rihinin bir parçasıdır. Burada ise Türklerinin tarihinin dinamik­leri açısından, bu başarısızlıkları da anlamak gerekmektedir (…)

    Hasankeyf, Artuklu Köprüsü ayakları.

    Bütün bu görüşler bir taraf­tan Osmanlı gözlüğü diğer ta­raftan, tarih metodolojisi içinde yaygın olan “egemenlik” teorile­rinin de sonucudur. Bu teoriler de daha çok ulus-devletlerin or­taya çıkmasından sonra şekillen­miştir. Bizim Osmanlı gözlüğü ile bakmamız; bir taraftan Türkiye Cumhuriyeti’nin içerisinden do­ğal olarak ulus-devlet görüşü ile tarihe bakmış olmamız, diğer ta­raftan Osmanlı Devletini de Tür­kiye Cumhuriyeti’nin tarihteki bir uzantısı gibi görmemiz ile il­gilidir. Öte yandan, kültürel ola­rak kahramanlığa ve galibiyete önem vermemiz de bu şekillen­mede rol oynamıştır (…)

    Öte yandan, tarihsel yapıla­rı senkronik bir rekabet içinde karşılaştırmalı bir bakış açısının içinden incelemenin yanında, incelenen toplumların ekono­mik, politik, sosyal ve estetik, düşün, inanç dünyalarını birbir­lerinin üzerinde yığılmış kültü­rel katmanlar olarak görmek de mümkündür…

    Kültürel katmanların, ken­dilerini gösterdikleri alanlardan biri de toplumların kendileri­ni yaşatma ve devam ettirmede kullandıkları yöntem ve kalıp­lardır. Olaylara böyle kendini ya­şatma ve devam ettirme açısın­dan baktığımız zaman, devletin, beyliklerin ve halkın kendile­rini değişik şekillerde yaşattık­larına şahit oluyoruz. İşte, bu türlü devamlılıkların simgeleri­ne baktığımız zaman ise, devlet ve beyliklerin kendilerini kalıcı tarihî (tarih yazımı anlamında) edebî ve mimarî eserler ile, hal­kın ise halk edebiyatı dediğimiz türlerle, genelde ulema ve siyasi organizasyonların dışında kalan inanç guruplarının “menâkıbnâ­me” veya “tezkire” dediğimiz tür eserlerle ve bazen hiç de mimari bir değeri olmayan küçük türbe, zaviye, ziyaretgahlarda, mane­vi liderlerine gösterdiği sevgi ve saygıyla kendini yaşattığını gör­mekteyiz (…)

    (İsenbike Togan’ın “Beylikler Devri Anadolu Tarihinde Yöntem Sorunları: Germiyan’dan Örnekler” adlı makalesinden kısaltılarak düzenlenmiştir. Şinasi Tekin Anısına Uygurlardan Osmanlı’ya- Simurg Yayınevi, 2005.)

    BEYLİKLER DEVRİNİN ÖNEMLİ ESERLERİ

    1. Erzurum Saltuklu Üç Kümbetler (12. yüzyıl)

    2. Divriği Ulu Camii ve Şifahanesi (1228-1229)

    3. Beyşehir Eşrefoğlu Camii (1296-1299)

    4. Selçuk İsa Bey Camii (1375)

    5. Balat İlyas Bey Camii (1404)

    6. Manisa Uu Camii (1366)

    7. Kızıltepe Ulu Camii (1204)

    8. Mardin Sultan İsa Medresesi (1385)

    9. Diyarbakır Evlibenden _ Yedikardeş Burcu (1208)

    10. Tokat Yagu Basan Medresesi (1157-1158)

    11. Adana Ulu Camii (1509 – 1541)

    12. Malabadi Köprüsü (1146-1147)

    13. Ahlat Mezarlığı ve Kümbetleri (13. – 14. yüzyıllar)

    14. Bitlis Gökmedrese (1589)

    15. Diyarbakır On gözlü Köprü (1065-1067)

    16. Karaman II. İbrahim Bey İmareti (1451)

    17. Peçin Ahmet Gazi Medresesi (1375)

    18. Kastamonu Kasabaköy Camii (1366)

    19. Ürgüp Damse Köyü Taşkın Paşa Külliyesi (1342-1355)

    20. Hasankeyf Köprüsü (1122)

  • Ortaçağ’da Anadolu aydınlanması

    10. yüzyıldan itibaren Anadolu coğrafyasına yerleşmeye başlayan konar-göçer Türkmen ve Kürt kökenli topluluklar, Anadolu Selçukluları öncesi ve sonrasında yerel devletler kurdular, sikke bastırdılar, benzersiz mimari eserlere imza attılar. Çatışmalara ve kaotik ortamlara rağmen çokkültürlü bir çeşitliliğin hüküm sürdüğü, ders kitaplarımızda “karanlık” veya “Osmanlılara hazırlık” diye okutulan ama aydınlık yüzyılların tarihi…

    Türk tarihini bir bütün olarak yazmak arzusuy­la 20. yüzyıl başlarından itibaren özel bir kurgu oluştu­rulmuştur. Genellikle Türklerin bir devleti olduğu ve bu devletin zaman zaman hanedan ve yö­netici boyların değişimiyle isim değiştirdiği kabul edilir.

    Bu silsile Hunlardan başla­yan Göktürkler, Uygurlar’dan Müslüman Karahanlılara geçen ve nihayet Selçuklu ve Osmanlı devletleri ile Türkiye Cumhuri­yeti’ne bağlanır. Aslında Cum­hurbaşkanlığımızın forsunda da birer yıldız olarak tanımlanan bu devletlerin dışında da ku­rulmuş çok sayıda Türk devleti vardır. Sadece Anadolu’da 30 kadar Türk devleti kurulmuş­tur. Türkmenlerden oluşan orduları nedeniyle bu dev­letleri Türk olarak anmak adettir. Çoğunda hanedan da Türk kökenlidir. Ama Danişmendliler, Germi­yanoğulları gibi bazı ha­nedanların kökenleri ile ilgili çok farklı bilgiler de vardır.

    Artuklular ve çift başlı kartal Anadolu beyliklerinde kartal ve çift başlı kartal, ortak sembollerden biriydi. Sikkelerde
    olduğu kadar taş kabartmalarda da kullanılırdı. Artuklulara (1102- 1409) ait sikke.

    Hiç şüphesiz Anado­lu’da Rum, Ermeni, Süryani gi­bi Hıristiyan, Kürt, Arap gibi Müslüman halklarla karışma­lar ve ortaklıklar da yaşanmış­tır. Hanedanların birbirleri ile olan akrabalık ilişkilerini takip etmek zordur. Ancak birbirle­rinden kız alıp vermenin yaygın olduğu da anlaşılmaktadır.

    Türkmenler kadar bölge­nin bir diğer halkı Kürtler de bu coğrafyada devletler kur­muştur. Bunlardan Mervaniler, Türkmenler bölgeye girdiğin­den kısa bir süre sonra, Şedda­diler ise 12. yüzyılın sonlarında kapanmıştır. Mısır ve Arabis­tan’da egemen Eyyubilerin kimi kolları Güneydoğu Anadolu ya da hâkim olmuşlardır. Özellik­le Hasankeyf kolu 1462’de Ak­koyunlular tarafından yıkılana kadar varlığını devam ettirmiş­tir. Devletin bütün kolları yok olduktan sonrada bazı yerlerde hanedan mensupları yönetici olmaya devam etmiştir. Kürtle­rin bazı bölgelerde Türkmenler ile birlikte ilerlediği tahmin edi­lebilir. Ancak bu dönem ile ilgili veriler çok daha azdır. Küçük bölgelere ve bazı aşiretlere da­yanan topluluklar bağımsız ya­şasalar da, iktidar olmanın sik­ke darpetmek, hutbe okutmak gibi şartlarını yerine getirme­mişlerdir. Farklı devletlere tâbi olarak bölgede kendi yönetimle­rini devam ettirebilmişlerdir.

    Divriği Ulucamii ve Darüşşifası Beylikler döneminde yapılan mimari eserlerin en görkemlisi ve günümüze kadar bütün özellikleriyle korunanı, UNESCO dünya kültür mirası listesinde yer alan, Divriği’deki Mengücek Meliki Ahmetşah Ulucamii ile bitişiğindeki Turan Melek Darüşşifası’dır.

    Beylikler çoğu zaman bir­birleri ile mücadele etmiş ve birbirlerini ortadan kaldırmış­tır. Bu Türk devletlerini ortadan kaldırma konusunda en büyük başarı ise, hiç şüphesiz Osman­lılarındır. Bu mücadelede dev­letler bazen gelin olarak alınan presesin çeyizi kabul edilerek düğün dernekle eğlenerek alın­mış, bazen acımasız kanlı fe­tihler yapılmıştır. Ama bu konu araştırmalarda çok farklı ele alınır.

    Ötekileştirilmiş, düşman­larla yapılan savaşları anlatmak kolaydır. Asıl zor olan diliyle, diniyle, kültürüyle aynı olanla yapılan savaşın açıklanmasıdır. Genelde bu duruma şöyle bir çözüm bulunmuştur. Öncelikle bu devletler beylik olarak anıl­mış ve sanki küçük bir boşluk­tan yararlanılarak kurulmuş geçici, yerel hanedanlar gibi su­nulmuştur. İki Türk devletinin mücadelesinde taraf tutmak herşeye rağmen zordur; bu du­rumda da Türk devletinin bü­tünlüğüne zarar veren “yaramaz kardeşler” olarak anılmışlardır.

    Bu devletlerin kendilerine ait yazılı kaynakları azdır. Mima­ri anıtları, az da olsa vakfiyele­ri, kitabeleri, sayısız sikkeleriyle tarihleri hakkında azımsanma­yacak bir bilgiye ulaşılır. Bu dev­letler hiç de kendilerini küçük, yerel ve iktidara musallat olan yaramaz kardeş, hain gibi gör­memiştir. Sikke basmış, hutbe okutmuş hükümdar unvanla­rı kullanmış, anıtsal yapılar inşa ettirmiştir. Birbirleriyle ve kom­şu güçlerle ilişkiler içerisine gir­miş, antlaşmalar imzalamış, itti­faklar kurmuş, zaferler kazan­mış yani devlet olmanın bütün şartlarını yerine getirmiştir.

    Osmanlı tarihçileri başlan­gıçta Osmanlılar ile denk olan, ama sonrasında büyüyen Os­manlı Devletince yutulan bu komşular için kararsızdır. Yine de bugün kullanılan yaklaşımı büyük ölçüde onlara borçluyuz. Osmanlı aydınları bu komşu devletlere karşı girişilen müca­deleyi açıklamak için özel for­müller geliştirmişlerdir. Adeta Osmanlı hakimiyeti güçlendik­çe buna siyasi, hukuki, dinî alt­yapıyı hazırlayan ilmek ilmek örülen bir yaklaşım gelişmiştir.

    11. ve 12. yüzyıllar

    Önce Osmanlılar Selçuklu­ların varisi gibi sunulmuş, rü­yalar, vasiyetler, dervişler, evli­yalar ile örülen bu müthiş kur­guyla Osmanlıların hakkı olanı almak için makul bir mücadele verdiklerini iddia etmişlerdir. Cumhuriyet devrinde bu ef­saneler, menkıbeler ile karışık etkileyici çözümlerin esası bü­yük ölçüde kabul edilmiş, ancak bu efsanevi unsurların yerine mantıklı siyasi, iktisadi, hukuki yaklaşımlar geliştirilmeye çalı­şılmıştır: Anadolu’da Selçuklu ve Osmanlı Devletleri ve bunlar zayıfladığında ortaya çıkan ar­sız kardeşlerin devlet bile olma­yan yerel beylikleri!

    Peki, ama bu yaklaşım hâlâ böyle mi olmalıdır. Bu devletler kuruldukları dönemin önemli siyasi, askerî, kültürel kurumla­rını oluşturmuşlardır. Onların çağı birçok açıdan olağanüstü parlak ve etkileyicidir. Bu dev­letler Türklerin batıya göçünü sağlayan en önemli unsurlardan biridir ve dünya tarihinde çok özel bir yere sahiptir.

    Türkiye tarihi açısından ba­kıldığında, Anadolu Türk dev­letleri iki dönemde yoğunlaş­mıştır. Bunlar birinci ve ikinci beylikler dönemi gibi anlatılır. Birinci dönem yaklaşık olarak 11. ve 12. yüzyıllarda, Selçuklu­ların beraberinde Anadolu’yu fethden beyler ve komutanların kurdukları devletlerin dönemi­dir. İkinci dönem ise 13. yüzyı­lın sonu 16. yüzyıl başı arasında tarihlenir.

    İlk döneme damgasını vu­ran olay, kalabalık göçebe Türk­menlerin bölgeye girmesidir. Yeni göç bir yönü ile göçebele­rin yerleşik kültürlere hâkim olmasıdır. Başlangıçta gelenler zengin şehirler yerine yaylala­rı geniş otlakları ele geçirmek için mücadele etmiştir. Kısa sü­re içinde Anadolu’da Bizans hâ­kimiyeti şaşırtıcı şekilde sona ermiş, zor hayat şartlarının iyi savaşçılar haline getirdiği Türk­menlerse kolayca geniş bölgele­ri ele geçirebilmiştir.

    Orta Asya’nın göçebeleri iyi süvariler ve çok başarılı okçu­lardı. Aile fertlerinin çoğu ka­dınlar ve çocuklar bile bu özel­liklere sahiptiler. Daha geç kay­naklar savaşçı kadın ve kızlarla ilgili birçok bilgi verirler. Bu sayede askerî mücadele hızlı ve kesin bir şekilde sonra ermiş­tir. Anadolu’nun yerli halkı ile ilişkilerin seyrini takip etmek güçtür. Ancak Danişmendname, Saltukname gibi destanlar, daha geç kaleme alınan evliya men­kıbeleri bize bu ilişkiler hakkın­da ipuçları verir.

    Hiç şüphesiz çatışma var­dır. Yine de şaşırtıcı bir ortak yaşam biçimi geliştirmek de mümkün olmuştur. Bu döne­min ikinci önemli olayı batıdan Haçlıların Anadolu coğrafya­sına girmesidir. Türkmenlerin doğudan bölgeye gelişlerinden çok kısa bir süre sonra 1096 yı­lında bu sefer Haçlılar batıdan geldiler. Bazı şehirlerin Müslü­man ve Türk olmayan yerli hal­kı da zaman zaman Haçlılara karşı Türkmen emirlerle birlik­te direndi. Selçuklu sultanları kadar Danişmendli ve Artuklu emirleri de savaştı. Türk emir ve beyler bazen birlikte savaşa girerken, kimi zaman da esirler için ödenecek fidyeyi paylaşır­ken birbirlerine düştüler.

    13. ve 15. yüzyıllar

    İkinci dönemi başlatan en önemli olay Moğolların batı­ya düzenledikleri seferler oldu. Moğol orduları önünden batıya çekilen Türkmenler Selçuklu sınırlarında toplandılar ve gi­derek Bizans topraklarına geçip yerleşmeye başladılar. Bu olgu Bizans ve Selçuklu hâkimiyetle­rinin zayıflaması yeni devletle­rin ortaya çıkması için gereken şartları hazırladı.

    Haçlılar ve Moğol saldırı­ları arasında dünya tarihinin korkunç savaşları yaşanırken, beyliklerin birbirleri ile Selçuk­lularla, Bizanslılarla, Kilikya Ermeni krallığı ile de savaştığı­nı unutmamak gerekli. Yine de bu kargaşanın içinde farklı çev­reler birbirleri ile ciddi kültürel ilişkiler içerisinde girdiler. Kar­şılıklı olarak etkilendiler. Tüm coğrafyada farklı diller, kültür­ler, inançlar içiçe geçti.

    Saltuklu emirlerine ait Erzurumdaki kümbetler

    Bu dönemde Anadolu’da uzun bir yolculuk yapan İbn-i Batuta, Anadolu’nun kültürel çeşitliliğine, hoşgörüsüne çok şaşırmıştı. Ünlü seyyah, Aydı­noğlularının sarayında bir Ya­hudi hekimin gördüğü saygıyı hayretler içinde anlatır. Hatta Yahudi hekime kızıp mecliste hazır bulunanlara sitem ettiğin­de, yerli bey ve emirlerin söyle­diklerine bir anlam veremedik­lerini de ekler.

    Sürecin değişik dönemle­rinde yaşayan Eflaki, Ulu Arif Çelebi, Aşık Paşa, Hacı Bayram gibi isimler dönemin edebiyat ve fikir hayatının önemli isim­leridir. Türkçe artık hem edebi hem dinî konularda kullanıl­maya başlanır. Aynı zaman­da Arapça ve Farsça yazılmış eserler de yavaş yavaş Türk­çeye çevrilir.Gezgin dervişler, ahiler, fütüvvet ehli Anado­lu’nun tamamında etkindir. Onlar için yapılan ve bu döne­min tüm devletlerinde görülen zaviyeli tabhaneli camiler der­vişlerin ve seyyahların konak­lamaları da düşünülerek ha­zırlanmıştır. Bu yapılar İslâm mimarisinde benzerleri pek ol­mayan, İslâm ibadethanesi çok farklı kurgulayan bir tasarıma sahiptir. Gezgin dervişlerin mi­safir edildiği bu mekânlar tüm coğrafya için bir iletişim mer­kezi görevi de görmüştür.

    Anadolu devletlerinin sı­nırları modern dünyanın ülke sınırlarından çok farklı daha geçirgen ve belirsizdir. Sınırla­rın sık sık değiştiğini hatırla­mak gereklidir. Dervişler gibi şairler, yazarlar ve fikir adam­ları da bölge içinde hareket halindedir. Bunlar çalışmala­rını hangi devletin yöneticisi desteklerse orada kalmayı ter­cih ediyorlardı. Benzer şekilde yapı ustalarının ve sanatçıla­rın da geniş alanlarda rahatça hareket ettiğini gözlemlemek mümkündür. Sanatçılar Ana­dolu’nun her yerinde Suriye, Azerbaycan, Irak gibi ülkelerde de seyahat edebiliyor, sanatları ile ilgili etkinliklere katılabili­yorlardı.

    Aydınoğullarının Balat İlyas Bey Camii.

    Bu serbestliğin sağladı­ğı zenginlik çok etkileyicidir. Üretilen mimari eserler süsle­meler eşsizdir. Mimari süsle­menin en dikkat çekici özelliği, ana kurguda simetri, detay­da alabildiğine farklılaşma­dır. Yeni formlar ve tasarım­lar her yerde karşımıza çıkar. Dönemin mimarisinde yerel/ bölgesel özellikler baskındır. Kuzey-Doğu da Kafkasya Gü­ney-doğu da Suriye ve Irak et­kileri açık olarak görülür.

    Batı Anadolu’da Bizans ve İtalyan kolonileri ile ilişkiler de unutulmamalıdır. Tüm etkiler ve farklılaşmalara rağmen tüm Anadolu’yu içine alan bir üst yaklaşımdan da bahsedilmeli­dir. Bu genel özellikler halı, ki­lim, maden, taş, seramik, ahşap tüm malzemelerde de devam eder. Yaratıcı yaklaşımlar adeta sürekli değişen ve hareketli, ka­otik ortamın kışkırttığı bir süre­ce işaret eder. Önce Selçuklular ve sonra Osmanlılar Anadolu’da “birliği” sağladıkça bu çeşitlilik azalmıştır.

    Sanat tarihçisi Zeki Boleken ve İzzet Umut Çelik’in katkılarıyla oluşturulmuştur.

    ANADOLU BEYLİKLERİ

    Alaiye Beyleri (Alanya ve çevresi / 14. yüzyıl sonları)

    Ankara Ahi Beyliği (Ankara ve çevresi / 1290 – 1354)

    Artuklular (Mardin, Diyarbakır, Harput /1102 – 1409)

    Aydınoğulları (Aydın / 1308 – 1426 )

    Candaroğulları (İsfandiyaroğulları, Kastamonu, Sinop / 1292 – 1462)

    Çobanoğulları (Kastamonu çevresi / 12. yüzyıl sonu – 1309)

    Danişmendliler (Sivas, Malatya, Amasya, Tokat /1071 – 1178)

    Dilmaçoğulları (Bitlis, Erzen /1192 – 14. yüzyıl sonu)

    Dulkadiroğulları (Elbistan, Maraş / 1348 – 1521)

    Eretnaoğulları (Sivas, Kayseri, Niğde / 1335 – 1381)

    Ermenşahlar / Ahlatşahlar, Ahlat çevresi / 12. yüzyıl)

    Eşrefoğulları (Beyşehir ve çevresi / 13. yüzyılın ikinci yarısı)

    Eyyûbiler (Hasankeyf Kolu / 1232 – 1524, Silvan Kolu / 1185 – 1260 )

    Germiyanoğulları (Kütahya / 1302 – 1429)

    Hamidoğulları (Isparta, Eğirdir / 14. yüzyıl başı)

    İnaloğulları (Diyarbakır ve çevresi / yaklaşık 1098 – 1183)

    İzmir (Çaka/Çakan) Beyliği (İzmir çevresi / 11. yüzyıl sonu)

    Kadı Burhaneddin Ahmed Devleti (Sivas / 1381 – 1398)

    Karamanoğulları (Konya-Karaman çevresi / 1228 – 1483)

    Karasioğulları (Balıkesir / 1297 – 1360)

    Ladik (Denizli) Beyliği /1261 – 1368)

    Mengücekler (Divriği, Erzincan, Kemah /1072 – 13. yüzyıl sonu)

    Menteşeoğulları (Muğla / 1282 – 1424 )

    Mervaniler (Diyarbakır, Silvan / 983 – 1085)

    Pervaneoğulları (Sinop çevresi / 1266 – 1322)

    Ramazanoğulları (Adana, Tarsus / 1352 – 1608)

    Sahib-Ataoğulları (Afyon, Denizli çevresi / 1275 – 1342)

    Saltuklular (Erzurum / 1072 – 1202)

    Saruhanoğulları (Manisa / 1313 – 1410)

    Şeddadiler (Arran ve Doğu Anadolu / 951 – 1175)

    Taceddinoğulları (Ordu, Bafra / 1348 – 1428)

    BEYLİKLER DEVRİNİN ÜNLÜ SİMALARI

    1. Danişmend Gazi (öl. 1085)

    2. Artuk Gazi (öl. 1091)

    3. Çaka Bey (öl. 1092)

    4. Sökmen bin Artuk (öl. 1104)

    5. Balak Gazi (öl. 1124)

    6. Mama Hatun (öl. 12. yüzyıl)

    7. İbrahim ibn Rezzaz el Cezeri (öl. 1206)

    8. Karamanoğlu Mehmet Bey (öl. 1280)

    9. Ulu Arif Çelebi (öl. 1320)

    10. Yunus Emre (öl. 1321)

    11. Aşık Paşa (öl. 1333)

    12. Alaeddin Eretna (öl. 1352)

    13. Dulkadiroğlu Zeyneddin Karaca Bey (öl. 1353)

    14. Şemsettin Ahmet Eflaki (öl. 1360)

    15. Kadı Burhaneddin (öl. 1398)

    16. Germiyanoğlu Yakub Bey (öl. 14. yüzyıl ortaları)

    17. Nefise Melek Hatun (öl. 1400)

    18. Aydın kızı Hanzade Hatun (öl. 1419)

    19. Enveri (15. yüzyıl)

    20. Ahmed Şikari (öl. 16. yüzyıl)

  • Vatan sevgisinin coğrafyası

    Masallara, hikayelere düşkün çocuklar, yaşadıkları çevrenin dağ ve nehirlerini anne babalarının anlattıkları destanlardan öğrenir. Birey ile yaşadığı toprak arasında kurulan bu köprüler, yurt sevgisini temellendirir. Ural Batır destanı da, ölümsüzlük suyunu içmek yerine dağlara serpiştiren kahramanı anlatır.

    Türklerin tarihinde doğa ve doğada buldu­ğumuz dikili taşlar bize tarihi yansıtan bengü (ebedi) taşlardır. Böyle bir söylem içinde hemen akla Orhun Abideleri gelir. Halbu­ki bütün yazılı taşlar dikili değildir. Bir de doğada zaten varolan taşlar üzerine yazılanlar vardır.

    Dağları, taşları yazı malzemesi gibi kullanma adeti günümüze kadar gelmiştir. Yaz tatillerin­de yollardan geçerken dağlara taşlara yazılmış birçok yazı görür, geçip gideriz. Zira günümüzde bunlar tarihî belge­ler olmaktan ziyade sloganlar, söylemlerdir. Orada tarih­ten alma bir gelenekle karşı karşıya olduğumuzu düşün­meyiz. Çok eski tarih öncesi devirlerde ise taşlar, kayalar üzerine yapılmış resimler görürüz.

    Bir de taşlara atfedilen hikâyeler vardır, bunlar söz­lü gelenek yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılır. Başkurdis­tan’dan gelen böyle bir hikâye bizi çevremizi tanıma ve vatan sevgisini doğa yoluyla öğrenme konusunda düşün­dürür.

    Ural dağlarındaki Başkurdistan’ın coğrafyası, ovalar ve çok da yüksek olmayan dağlardan oluşur. Dağlar Baş­kurtçada “akkayın” denilen huş ağaçları ile donanmış ol­dukları kadar, taşlık alanlardır. Dağlarda kristal dahil bi­zim kıymetli taş dediğimiz türden çeşit çeşit taş bulunur. Başkurdistan’ın doğusunda Beloretsk bölgesindeki dağlık alanda 16 farklı renkte yaşma adı verilen jasper taşı çıkar. Ancak tarihsel olarak Başkurtlar bu taşları dağdan kopa­rıp kendi üstlerine ziynet eşyası olarak takmak yerine, taşlara kayalara hikâyeler atfederek, onları bir anlamda kendileri için değerlendirmişler ve yurt, vatan duyguları­nı bu hikayelerle perçinlemişler.

    Bir örnek vermek gerekirse Ufa şehrinin batısında Dim nehri boylarında Susak adını taşıyan ve bir açıdan Erciyes’e benzeyen, ama daha alçak bir dağ bulunmakta­dır. Bu sivri tepeli dağın arkasında uzaktan da görülebi­len iki dağ daha bulunmaktadır. Rivayete göre, Başkurtlar için en önemli destanın başkahramanı Ural Batır buradan geçerken yere oturmuş ve çizmelerini çıkartarak her biri­ni bir yere koymuş ve sonunda bu iki dağ bu iki çizmeden oluşmuş. Demek ki oralara oralarda doğup büyüyen bir çocuk Ural Batır destanı ile ders kitaplarından çok önce, içinde bulunduğu coğrafi çevre ve iç içe yaşadığı doğa dolayısıyla tanışmaktadır.

    Geleneğe göre, çok eski zamanlarda yer ve gök yaratıldığı zamanlarda varolmuş olan ilk iki insa­nın oğlu olan Ural Batır, hayatı boyunca kötülük­lerle mücadele etmiş, haksızlıklara karşı koymuş, fakirleri kollamış ve icap edince de ele geçirdiği malları onlar arasında üleştirmiş. Mücadeleleri sırasında öldürdüğü devlerin en büyüğünden meydana gelen dağla­rı ve orada yaşayan insanları korumak ve onlara bir gele­cek vermek için, kendisine ölümsüzlük dileği ile verilmiş olan ab-ı hayat suyunu içmemiş ve dağlara serpiştirmiştir. Kendi içse sadece bir kişiye yarayacak olan bu kutsal su­yu serpiştirdiği dağlar ise böylelikle ebediyen yeşil kalmış ve kendini dağlara feda eden bu kahramanın (Batır) adını alarak Ural diye bilinmişlerdir. Bu yörenin en büyük ne­hirleri de aslında Ural Batır’ın çocuklarıdır.

    Demek ki eğitim öncesi yaşlarda masallara ve hikaye­lere düşkün olan çocuklar, yaşadıkları çevrenin dağ ve ne­hirlerini doğanın içinde yürüdükçe anne babalarının ken­dilerine anlattıkları bu destanlar vasıtasıyla öğreniyorlar­dı. Birey ile yaşadığı toprak arasında kurulan bu köprüler hem coğrafi hem de edebî bir mahiyet taşır.

    Asırlar boyunca bu destanları söyleyenlere söz üstadı anlamında seçen denmiştir. Ozanların sazı gibi koray de­nilen kavalları olan seçenler, destanları böylece doğa, mü­zik yoluyla yaşatıyor ve genç kuşaklara öğretmiş oluyor­lardı. Büyükler de hikayenin ayrıntılarını genç kuşaklara sazsız ama sözlü olarak anlatıyordu. Ben de böylece Baş­kurdistan’ı gezerken bir bakıma çocuk muamelesi görmüş olduğumu anlıyorum, ama coğrafyayı bilmeyeni eğitme­nin en güzel yollarından biri de budur.

    Anlatılan hikaye, doğayı bir yerde sizin hafızanıza ka­zır. Başkurdistan’da birçok farklı ve resimli baskıları olan bu destanın iki farklı versiyonu Türkçeye çevrilmiştir. Ancak yukarıda sözünü ettiğim “çizmeli hikaye” bu basılı metinlerde bulunmaz. Bu olgu destanların kentlerde ka­palı mekanlarda değil de doğa içinde doğup gelişmiş ol­duklarını, onun için de tarihten geldiklerini anlatır bize.

  • Bütün takımlar imparatora karşı

    Tarihçilerin yıkıldıktan sonra Bizans demeye başladığı Roma İmpara­torluğu’nun, İstanbul’u başkent olarak seçtiği son bin yılında hal­kın en çok ilgilendiği olaylardan biri de spor müsabakaları. Glad­yatör dövüşünden tutun da atle­tizme kadar her spor var. Hatta bizim 2000 yılından beri almaya çalıştığımız olimpiyat oyunla­rı da imparatorluk Hıristiyan­lığı benimseyene kadar devam ediyor. Galiba Hıristiyanlaşan imparatorluk olimpiyatı bâtıl olarak görüyor da oyunları kaldı­rıyor. Uzun yüzyıllar boyunca en favori spor olan atlı araba yarışı hariç. Bazı din adamları atlı ara­ba yarışını da yasaklamak istiyor ama İmparator Flavius Theodo­sius, “Millet atlı araba yarışı iz­lemesin de, bizi mi izlesin?” diye yarışları devam ettiriyor. Yani öyle demiş olsa gerek.

    Atlı araba yarışları, Roma­lılarda hayli köklü bir spor. Kö­leler falan bu atlı arabaları sü­rerek yarışıyor ve yeterince ya­rış kazanırlarsa özgürlüklerine kavuşuyor ama bunu Ben Hur filminden mi hatırlıyorum, çok da emin değilim. Bu arada bir yarışçının özgürlüğüne kavuş­ması, emekli olacağı anlamına gelmiyor. Zira bugün olduğu gibi, popüler bir spor dalının başarılı sporcuları, imparatorluk çapın­da bir şöhretin yanında, deva­sa bir servetin de sahibi oluyor. Bunların en ünlüsü adını 2. yüz­yıla altın harflerle yazdıran Ga­ius Diocles diye bir arkadaş ve serveti 36 milyon Sesterce civa­rında. Tabii şimdi Sesterce’nin efektif kurunu bilemiyoruz ve Sesterce’den de o aralar sıfır mı atmışlar, gümüşten bronza mı geçirmişler ne ama yine de bu para o zamanlar bütün Ro­ma’nın bir yıllık tahıl ihtiyacını ya da Roma ordusunun üç ay­lık bütçesini karşılıyor ve bu da yanılmıyorsam günümüzün 15 milyar dolarına tekabül ediyor. Yani Diocles hâlen tüm zaman­ların en çok kazanan sporcusu. Ayrıca bakmasını bilene, Ro­ma’nın askerî bütçesinin, bes­lenme bütçesinin beş katı oldu­ğu gibi hikmetli bir bilgi de var.

    Sporun olduğu yerde reka­bet, rekabetin olduğu yerde de rekabetten kendisine pay çıkaran taraftar eksik olmuyor. Nasıl biz bugün (ortada koskoca bir Eski­şehirspor gerçeği olduğu hâlde) tamamen manasız yere “En bü­yük Fenerbahçe, hayır Galatasa­ray, ne alakası var, Beşiktaş” diye birbirimize giriyorsak Roma hal­kı da “En büyük Yeşillerdir, hayır Maviler” diye İstanbul’un altını üstüne getiriyor.

    Sporcular bir takımdan diğe­rine transfer olsalar da, taraftar­lar hep aynı takımı destekliyor ve rakip taraftarı düşman belliyor. Ve nasıl futbol asla sadece futbol değilse, atlı araba yarışı da asla sadece atlı araba yarışı değil. Yan­lış hatırlamıyorsam, hipodrom­da düzenlenen yarışlarda halk da imparatora eleştiri yapma fırsatı buluyor. Artık bunu tezahüratla mı yapıyorlar, o kadarını kesti­remiyorum ama henüz Digitürk falan da olmadığı için halkın im­paratora yönelik eleştirilerini ek­randaki sesi kısarak yok etmek falan da mümkün değil. Bu hadi­senin en önemli örneği de çoğu­nuzun bildiği Nika İsyanı.

    Nika İsyanı ya da imparator perspektifinden bakacak olur­sak Nika kalkışması, Justinyen döneminde ezeli rakipler Mavi ve Yeşil taraftarlarının gözaltına alınmasıyla başlıyor. Zaten ver­giydi, torpille atanmış beceriksiz idareciydi, gittikçe otoriterleşen yönetimdi derken canına tak et­miş halk “Mesele birkaç taraftar değil, anlasana” diyerek ayakla­nıveriyor. O döneme kadar kanlı bıçaklı olan taraftarlar, nereden baksanız 1000-1500 yılda bir gerçekleşecek bir hadiseye imza atarak “İstanbul United” adı al­tında imparatora karşı birleşi­yor. Justinyen o kadar korkuyor ki hemen gemisini hazırlatıp, ar­tık Fas’a mı, İtalya’ya mı, nereye kaçabilirse kaçmaya kalkıyor da, hanımı Theodora mani oluyor.

    Sonunda Justinyen, sanırım Theodora’nın verdiği taktikle, adamlarını gönderip Mavi takım taraftarlarına para dağıttırıyor ve “İmparatorun kolunu kesse­niz Mavi akar, o hep sizden ya­na oldu” falan dedirterek bu ilk İstanbul United’ın arasına fitne sokuyor. Bu fitne neticesinde Mavi ve Yeşil takım taraftarla­rının birliği bozulunca olan bir günde hayatını kaybeden 30 bin insana oluyor ve Nika İsyanı da son buluyor.

  • Çinggis Han’ın laik düzeni

    Çinggis Han, dinler arasında hiçbir ayrım gözetmeden kendi idaresini dinler üstü bir konuma getirmiştir. Din ve devlet idaresi birbirinden ayrılınca, devlet hanedanın, din ise halkın elinde kalmıştır.

    Uzun zamanlar tarih çalışmaları açısından Çinggis Han ile Temür Beg’in aniden orta­ya çıktığı ve hem kendi “acımasız” politika­ları ile yakıp yıkmağa meraklı göçebe boyların şid­deti ile ortalığı kasıp kavurdukları gibi bir izlenim oluşmuştu. Yakın zamanlarda yapılan çalışmalarla bu görüş değişmektedir.

    Çinggis Han, var olan boy dayanışmasını kır­mak ve beyleri bertaraf etmek isteğiyle, boylar birliği düzeni yerine, bir ordu düzeni kurmuş, eski boy mensuplarını da, imparatorluğun her yanına dağıtmıştı. Bu politikalar ile, ta­rihte, boyların birbirleriyle çekişmelerine sebep olan “boy dayanışması” kırılmış oldu. O dönemde “Mongğol ulus” adı­nı alan bu ordu millet, Çinggis Han’ın kendisine muhalefet eden eski boyları dağıtması, kendisi ile ittifak içinde bulu­nanları ve dost olanları ise taltif ederek, hizmetine almasıyla oluşmuştur. Hal böyle olunca Çinggis Han tarafından kuru­lan yeni düzen, bu yeni düzeni destekleyenlere, başarının ve sosyal yükselmenin önünü açmıştır. Çinggis Han ile ittifak içinde olanlar arasında Türkçe konuşan Uygurlar, Öngütler, Karluklar yanında o dönemde Moğolca konuştuklarını bildi­ğimiz bazı boylar da bulunmakta idi. Bunlar, hem yeni düzen için çalışmış, hem de bu sebepten dağıtılmayarak ayrıcalık­larını korumuş oldular.

    Bu dönemde ilk bakışta dikkati çeken değişikliklere bak­tığımız zaman, bunların boyların dağıtılması yanında ordu devlet yaşamı, yeni yurt arayışları, sürgünler ve tüccarların devlet aygıtına entegrasyonu gibi işlevlerin yanı sıra yarım veya bir yüzyıl içinde sona eren, kısa dönemli yasa madde­leri olduğunu görürüz. Yasanın gereklerinden biri de din devlet ayrılığı idi. Çinggis Han, dinler arasında hiçbir ayrım yapmadan kendi idaresini dinler üstü bir konuma getirmiş ve böylece Asya’da 10-13. yüzyıllar boyunca sürmüş olan din­ler mücadelesine de son verdi. Dinler üstü bir idare kurmak suretiyle de, din ve devlet işleri birbirinden ayrıldı. Herhalde Çinggis Han yasası olarak bilinenlerin en önemlilerinden bi­ri ve uzun dönemli etkin olan prensiplerden biri de bu din ve devlet ayırımı idi.

    Yeni kurulan ordu devlet içinde bu düzenin mensupla­rı, kimin hangi boydan geldiği, kimin oğlu olduğu ile değil de, savaştaki ve idarecilikteki başarısı ile değerlendiriliyor ve bu prensipler çerçevesinde hayatta ilerliyorlardı. An­cak, aradan daha bir yüzyıl geçmeden bu düzen an­layışında değişiklikler ortaya çıkmış ve bu yeni dü­zenin de bir çeşit asilleri oluşmuştur.

    Çinggis Han devrinde boy birlikleri lağvedil­mişken ve ordu içindeki birliğini terkedene ölüm cezası verilirken, 14. yüzyılda boyların yeniden di­rildiğini görüyoruz. Bunlar arasında Çinggis Han devrinden beri ayrıcalıklarını korumaya muaffak olmuş olan boylar varsa da, aralarında eskiden yok edilmiş gurup­lar bile yeniden sosyo-politik birlikler olarak varlık göster­meye başladılar. Benzer bir tutumu artık İslamiyet içeri­sinde varlık gösteren Çinggis Han sonrası, Türk ve Moğol topluluklarında kendilerine ata, baba adı verilen meşayih-i Türk, veya daha çok hoca unvanını taşıyan yerli (bazen Ta­cik kökenli) din ehline karşı güdülen politikalarda görmek­teyiz. Evvelce bu dini liderlerden hiçbir zaman bir teki di­ğerine tercih edilmiyor ve böylece “idare”, dinler üstü bir konum alıyordu. Sonraları bu konulardaki hassasiyetler de­ğişince halk ozanlarının söylediği destanlarda beylerin ata­ları evliyalara bağlanmaya başlanmıştır. Ancak beyler dini bir vasıf kazanmazlar.

    Din ve devlet idaresinin birbirinden ayrılması sonucun­da, devlet hanedanın, din de, halkın elinde kalmıştır. Çing­gisli hanedan ile ilgili meseleler inanç ile ilgili olmadığı için, halk da devlet idaresini kendi inanç dünyasının dışında tut­muştur. Onun için etraf, hanlar-beyler mücadelesi ile kırılır­ken, menakıbnameler ve makamatlarda bu mücadelelerden eser yoktur. Çinggislilerden söz etmeyen bu eserlerin, öte yandan “beg”lerden söz etmeleri dikkate şayandır. Kısacası, “beg”ler kendilerini Çinggis Han devrine bağlamak suretiyle meşrulaştırırken, inanç guruplarının da mihverini oluştur­maktaydılar. Öte yandan meşruiyeti Çinggisli gelenekte, dev­let töresinde arayan “beg”ler kendi maharetleri, dirayetle­ri ve kahramanlıkları sonucu “beg” unvanını almaktaydılar. Oysa, ata, baba unvanlarını taşıyanlardan kimin bu şekilde anılacağına halk karar vermekteydi. Diğer bir deyişle, din ve devletin en üst seviyede, devlet töresinde birbirinden ayrıl­mış olması prensibi, kendini halkın bu konudaki tutumunda da göstermişti. Geçiş döneminin özelliği olan bu ikilem 16. yüzyıldaki uzlaşmalarla sona erecekti.

  • Küçük balık büyük balığı nasıl yedi?

    Sadece benim değil, her­halde ilkokuldan liseye kadar Milli Tarih ve Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri almış her arkadaşımızın aklına her öğrenim yılı yeniden ve ye­niden kazındığı üzre, ‘Türkle­rin İslamiyetle tanışması Talas Savaşı’yla başlar’. Ne var ki bu savaşın ne olduğu, ne için veril­diği, arka planı ve hatta tarafları bile doğru dürüst anlatılmaz da, insanların bilhassa ilk gençlik dönemlerinde yaşadığı ve pek de hatırlamak istemediği bir anıdan bahsetmek zorunda kaldığında yaptığı gibi, “Ya işte o da öyle bir dönemdi,” diye geçiştirilir.

    Şimdi öncelikle okudukla­rımdan aklımda kaldığı kada­rıyla bu bir savaş değil muhare­be ve bir insan topluluğunun bir muharebe sırasında başka bir dini nasıl tanıma fırsatı bulduğu benim aklımın çok da almadığı bir konu. Ne bileyim, başınızın üzerinde vızır vızır oklar uçuşu­yor, toz duman, atlılar koşturu­yor ama sen de o sırada yepyeni bir dinle tanışıyorsun, valla helal olsun:

    “Abi Çinli atlıları güneyden saldırıyor, siz ne yapıyorsunuz?”

    “Öğle namazını eda edece­ğiz.”

    “Tengri Tengri, o nasıl olu­yor?”

    “Tengri değil Allah. Bak şim­di günde beş kere…”

    Ha nedir, Talas Muharebe­si’nin sonrasında Orta Asya’da İslam kısa süre içinde yaygınla­şıyor mu yaygınlaşıyor. Ama bu ‘kısa süre’ tabii insanlık tarihi için kısa bir süre ve bu topluluk­ların İslamiyeti kabul etmesi bir iki-üç yüzyıl sürüyor, o da ayrı mesele. Yani ne bileyim, Roma İmparatorluğu’nun Hıristiyan­lıkla tanışması ve Hıristiyanlı­ğı kabul etmesi arasında geçen süre de aşağı yukarı bu kadar zaten.

    Her neyse, isterseniz gelin bu ‘gizemli’ muharebenin önce­sine bir bakalım. Efenim, o yıl­larda Çin’de hâkim olan Tang hanedanı, Çin’i batıdaki en geniş sınırlarına ulaştırmış, bunu da büyük oranda Göktürk Devle­ti’ni hâkimiyeti altına alarak ba­şarmıştı diye biliyorum. Ayrı bir, hatta iki Göktürk devleti var, var olmasına da, bize okul kitapla­rında “Çinli prensesler yöneti­cilerin aklını aldı,” diye aktarı­lan hadise aslında bildiğin Tang hanedanının, özellikle doğu ve batıya ayrılmış iki Göktürk dev­letini hâkimiyeti altına aldığının nişanesi. İkinci Göktürk devleti Çin’den daha bağımsız bir kültür yaratmak istemiş diye hatırlıyo­rum. Yine de öyle kanlı-bıçaklı değiller ama ansızın yıkılmaları­nın Tang hanedanının arka çık­tığı Uygurlar yüzünden olduğu­nu da eklemek gerek.

    İşte tam da bu Talas Muha­rebesi’nden aşağı yukarı on yıl önce falan Göktürk hâkimiyeti altında yaşayan Uygurlar; Kar­luklar ve Basmiller’le beraber Göktürk Devleti’ni yıkıyor. Bu sı­rada Karluklar hiç öyle “yapma­yın, etmeyin,” demiyor. Artık ya­zıyorlar mı bilmiyo­rum ama Uygurlar, Göktürkleri yıktık­tan hemen sonra yanlarındaki “fayda­lı ahmaklar” Basmilleri de yok ediveriyor. Karluklar yine hiç oralı olmadıkları gibi, Basmille­ri yok ederken Uygurlara yardım bile ediyorlar. Sıra Karluklara geldiğinde zaten “yapmayın, et­meyin,” diyecek kimse kalmıyor ve bir şiir bile bırakamadan ye­rinden yurdundan oluyor.

    Ha o oraya gidiyor, bu bura­ya gidiyor, bu bunu deviriyor, o onun yerine geçiyor falan ama tıpkı günümüzde olduğu gibi bütün bu küçük devletçikler et­raflarındaki daha kuvvetli dev­letlerin etkisi altındalar. Nasıl ki bugün dünyadaki küçük dev­letler, dünyadaki birkaç büyük devletin bilgisi dışında öyle çok hareket edemiyorsa Uygurlar da, Karluklar da esasen Tang ha­nedanına tâbiler. Hatta açıktan vergi ve gerektiğinde asker de verdiklerini düşünecek olursak bu bağımlılık daha iyi anlaşı­lır. Günümüzde biliyorsunuz bu vergiler dış ticaret ve döviz kuru, askerler de koalisyon adı altında kimsenin gururunu incitmeden veriliyor ve sıklıkla, bir devletin egemenliği altında yaşayan top­luluklar, eğer ezildiklerini, zulme uğradıklarını falan düşünürler­se savaş sırasında bile olsa başka hâmiler tanımaya ya da bağım­sızlıklarını ilan etmeye elverişli olabiliyorlar.

  • ‘Esaret’i tercih eden kadim Türkler

    630 yılında, başlarındaki Elig Kağan’a karşı Tang sarayı ile hareket eden kadim Türkler, Çin’in egemenliği altında yaşamayı kabul etmişlerdi. Bunlar, Sarı Irmak büklümünün güneyinde, “tutukluk” denilen askerî valiliklere bağlı mülteci hanelerine yerleştirilmişlerdi.

    Geçen yüzyıla damgasını vuran göç ve mültecilik olgusu, günümüzde bölgesel savaşlara, dinî-etnik ayrımcılığa bağlı olarak yeni bir safhaya geçti. Kadim Türklerin 7. yüzyılda yaşadıkları da, bugün yazılan tarihe ışık tutuyor.

    Kadim Türklerin 551 yılında kurdukları ilk devlet, 627’de ağır vergilere karşı gelen kuzey boylarının ayaklanması ile başlayan iç isyanlar ve kıtlık sonucunda sarsılmış o dönemde başta bulunan Elig Ka­ğan halkın desteğini kaybetmişti. Kaynağımız Eski Tang Tarihi, bu dönemi: “(Bu durumda) yıl be yıl yağan yoğun kar yüzünden hayvanların büyük bir kısmı ölüp de, ülke­de kıtlık baş gösterince, Elig [Kağan’ın geliri] giderlerine yetişmediği için, boylara ağır [bir salma] salınmıştı. Bu sebepten, Elig [Kağan’ın] tebâaları için hayat çekilmez ol­muş, merkez ve taşradakilerin çoğu ayaklanmıştı” sözle­riyle ifade eder.

    Öte yandan aynı kaynakta şu cümlelere rastlarız: “Elig [Kağan’ın] Hu’lardan birini [devlet görevlerine] atadığı her seferde, hanedan mensupları ondan uzaklaşmışlardı. Hu’ların fevri hareket eden [ve bir işte sebat etmeyen] bir tâbiatları vardı; kanunu ellerine alıp keyfî hareket ediyor­lar ve her yıl sefere çıkıp, ülke halkını felâkete sürüklü­yorlardı. Boylar ikircikli idiler”.

    Elig Kağan’ın o dönemde bürokraside ve ticari ilişki­lerde etkin olan Soğd’lara (Hu) güvenmesi de hanedan üyelerinin ondan soğumasına yol açmıştı. Hanedan men­supları Elig Kağan’a karşı duydukları infialle Tang sarayı ile iyi ilişkiler kurmuşlar ve sonuçta Elig Kağan 630 yılın­da yenik düşmüştü. Böylece günümüz tarihçilerinin Türk­ler için “esaret dönemi” dedikleri dönem başlamıştı.

    Aynı dönemde Çin’de yeni kurulmuş olan Tang sülale­sinin (617-905) ikinci hükümdarı Taizong (627-649) hü­küm sürüyordu. Kadim Türkler üzerine kazanılan zaferi ölümsüzleştirmek için Tang Taizong birkaç koldan hare­kete geçmiş ve kendi başarılarının resmî tarihlerde ayrın­tılı bir şekilde yer almasını sağlamıştır.

    Elig Kağan’ın yenilgisinin üzerinden ancak iki ay geçtikten sonra (630), kalabalık gruplar halinde Çin’e sı­ğınan bu Kadim Türklerin nereye yerleştirilece­ği meselesi Tang sarayında uzun uzun tartışıl­mış bir kısım devlet adamları mülteci Türklerin Sarı Irmak’ın güneyine yerleştirilmelerini öner­mişti. Böylelikle bu toplulukların Çin’i benim­seyecekleri ve aynı zamanda ülkenin nüfusunun da artmasına katkıda bulunacakları düşünülü­yordu. Başkaları ise, onlara güvenilemeyeceği görüşüyle bu fikre karşı çıkmışlardı. Ancak Tang Tai­zong ilk görüşe önem vererek, başkent Changan’ın ku­zeyinde, Sarı Irmak’ın büklümünün güneyinde bugünkü Ningxia bölgesinde “tutukluk” denilen askerî valilikler oluşturarak mülteci hanelerin bir kısmını buralara yer­leştirmişti.

    Öte yandan Kadim Türkler üzerine zaferi kazanan başkomutan (Li Jing), 630 yılında Kadim Türklerden 300 çadırlık bir ahaliyi Sarı Irmak’ın büklümünün kuzeydoğu­sunda bulunan Yunzhong şehrine yerleştirmiş ve başları­na da kağan soyunun dünürü olacak Ashide soyunun ileri­gelenlerini atamıştı. Ayrıca daha önce kendiliğinden gelip Çin’e tâbi olmuş olan Elig Kağan’ın yeğeni Tuli Kağan’ın emrindeki askerler de burada konuşlandırılmıştı. Ayrı­ca Taizong, hemen aynı yıl içinde “Elig [Kağan’ın] ülüşü”, yurdu olan yerleri, altışar vilâyete bölüştürmüştü. Böyle­likle Elig Kağan’ın boy ve bölük halkı Tang idaresi altına alınmış oldu.

    Ancak Çin’in iç bölgelerinde yer alan bu ilk yerleşim alanının uzun ömürlü olmadığı görülmektedir. 639 yılında imparatora karşı hazırlanan suikast girişiminden sonra Türkler önce sınırların dışına, kuzeye göçertilmişlerdir. Ancak onlar, tehlikelere maruz kalacakları kuzeyde kal­mak istememişler, 643 yılında tekrar güneye yönelmişler, bu kez Sarı Irmak’ın büklümünün güneyindeki Ordos böl­gesine yerleşmek istediklerini bildirmişlerdir. Bu istekleri İmparator Taizong tarafından kabul görmüştür.

    Kısacası Kadim Türklerin bu grupları stepsi bölge­lerde yaşayarak, dost olmayan Xieyantuo’larla mücadele ederek kendi başlarına varlık göstermek yerine, Sarı Ir­mak güneyinde Tang sülalelesi şemsiyesi altında bulun­mayı yeğlemişlerdir.

  • Tarih bir güreş değildir

    Geçmişi sadece zafer-yenilgi döngüsü üzerinden değil, ancak gelişmeler karşısında alınan tavırlar üzerinden okursak, geleceğimiz hakkında düşünebiliriz. Bu bakımdan ülkemiz içinde konuşulanlar kadar, günümüz dünyasında konuşulanları da iyi anlamamız gerekmektedir.

    Tarih anlayışımız atalarımıza bakışımızı ve kendimizi algılayışımızı aksettirir. Resmî tarih dediğimiz tarih ile kişilerin kendi atalarına bakışı çok farklı değildir. Günümüzde her ikisi de geçmişteki şan ve şöhretten bahsetmeyi sever. Dünya milletlerinde bu böyle olmayabilir. Örneğin Çin’in Hubei eyaletindeki Tujia kabilesinde, eğer ata hırsızsa “hırsız” olarak anılır. Böyle durumlarda devletin resmî tarihi ile değişik etnik grupların bakışı arasındaki farkı görürüz.

    Halbuki Türkiye’de genellikle yalnız şan şöhret değil, aynı zamanda yenmek ve zafer kazanmak de insanların
    kendilerine bakışlarını etkiler. Onun için de okul tarih kitaplarında galip geldiğimiz savaşlar, zaferler önem kazanır. Bir keresinde hatırlıyorum, Osmanlı Devleti’nin erken dönemlerinde Mora’nın fethinden söz ediliyordu. Birkaç sayfa sonra Mora tekrar ele geçiriliyordu. Arada ne olmuştu, ondan bahsedilmiyordu. Sanki Osmanlılar Mora’yı bir defa fethetmekle yetinmemişler de çifte dikiş sağlam olur düşüncesiyle, fethedilmiş yere bir kere daha sefer düzenlenmiş izlenimi uyanıyordu.

    Diğer bir konu da zaferlerin adalete dayanan dünya görüşümüzü yaymak ve yeni alanlara yerleşmesini sağlamak düşüncesidir. Kendi görüşümüze uymayan gelişmeler ise bizde kalıcı bir etkiye haiz olmamışlardır. Onun için de 1243 Kösedağ savaşı sonrası Anadolu’da İlhanlı idaresi diye baktığımız Moğol dönemi ve 1402’de Temürlenk’in Ankara Savaşı’nı kazanması sonrasında, galibiyet sahiplerinin dünya görüşü bizi kültürel olarak fazla etkilememişti. Bunu Anadolu’da özellikle makro seviyedeki devlet idaresinde ve “ülüş sistemi” dediğimiz memâlikin paylaşılma ilkesinde görmekteyiz. Ne İlhanlıların hanedan mensuplarına özel bir konum bahşeden “inçü” divanı ne de Temür’ün memaliki oğullar arasında paylaşma sistemi Anadolu’da kök salmıştı. Demek yenilmek başka şey, galip gelenin fikir ve geleneklerini benimsemek ayrı şeylerdir.

    Tarihte galibiyet açısından bakılmayan alanlardan biri İslâmiyet’in kabulü ve yayılmasıdır. Diğer taraftan benzer bir durum Batı medeniyeti ve Avrupa için de söz konusudur. Süleyman Demirel bir demeçte: “Gelmişler topraklarımızı işgal etmişler. Kurtuluş Savaşı vermişiz. Evlatlarımız şehit düşmüş. Buna rağmen Atatürk yönünü onlara çevirmiş. Bizi dışlamaya ne hakları var? İster alsınlar ister almasınlar, yolumuza devam edeceğiz. Kudretimizi anlayacaklar. Şu anda izlenen politika bu minvalde ve doğru” demişti (15.12. 1997 Hürriyet , s.29).

    Süleyman Demirel aslında genel olarak hiç konuşulmayan bir konuya değinmiş oluyordu. Gerçekten bu iş nasıl olmuştu? Pekin Üniversitesi’nde bir öğrenci 2000’li yıllarda bana “Türkiye ve Çin uzun bir tarihi olan iki ülke. Her ikisi de Avrupalıların istilasına uğradı. Türkiye’de müstevliler hakkında ne düşünülüyor ve kaybedilen topraklar hakkında ne hissediliyor?” diye sormuştu. Ben de “müstevliler bizim dostumuz, kaybedilen topraklar da komşularımız” demiştim.

    Herhalde geçmişe güreşmiş gibi bakmak ve sadece şurada şöyle zaferler kazandık demek yerine, tarihte bazı gelişmeler karşısında nasıl bir tavır almış olduğumuzu anlamak, geleceğimiz hakkında düşünebilmemize yardımcı olur.

    Dikkat edilirse, geçmişte gerek İslâmiyet’in kabulü, gerekse Avrupa medeniyeti Batı uygarlığı içinde yer almaya çalıştığımız dönemleri zafer ve yenilgi şeklinde algılamamış olduğumuz görülüyor. İslâmiyet’in ortaya çıkışı ve yayılması sonrasında gelişen İslâm medeniyeti ile Avrupa’nın bilim ve teknoloji ile öne çıkmasının dünya tarihinin dönüm noktalarını oluşturduklarını görmemek mümkün değildir.

    Demek ki dünya tarihinin önemli olayları ve gelişmeleri içinde yer almak, Atatürk’ün deyimi ile “muasır medeniyet” seviyesine ulaşmak isteği (zamanında Osmanlılar da “muasır” bölgesel imparatorluklar içinde yerini almıştı), zafer veya yenilgi döngüsünün üzerinde yer almıştır. Onun için de salt ülkemiz içinde konuşulanlara bakmak yerine, günümüz dünyasını iyi anlamamız gerekmektedir. Ancak bu takdirde akıntı yelken- rüzgâr ilişkileri içinde varolmak yerine, gelecekte nerede bulunmak istediğimizi öğrenebilir ve ona göre donanımlara sahip olmayı ön plana çıkarabiliriz.


  • 1478 yaşında, hâlâ revaçta

    Mimarlık tarihin en önemli anıtsal yapılarından Ayasofya tam 1478 yıldır tüm dünyayı heybetiyle büyülüyor.1936’da müzeye dönüştürülen yapı aslında aynı yerde yükselen üçüncü eser. 360’ta Konstantin tarafından yaptırılan Büyük Kilise (Megale Ekklesia) 404’te bir ayaklanma sırasında yakılınca, II. Teodisius tarafından 454’te yeniden inşa ettiriliyor. İkinci Ayasofya da aristokrat “maviler” ile tüccar “yeşillerin” kapışmasına sahne olan Nika isyanı sırasında yerle bir oluyor. 27 Aralık 537’de törenle ibadete açılan günümüz Ayasofya’sını yaptırma şerefi ise Justinanus’a ait. Rivayete göre eserinin ihtişamıyla kendinden geçen imparator, Kudüs’deki Süleyman Tapınağı’nı kastederek “Ey Süleyman, seni geçtim!” diye bağırmaktan kendini alıkoyamıyor. 1905’te sarıklı-şalvarlı, fesli-redingotlu İstanbullulara ibadethane olarak hizmet veren, az sayıdaki oryantalist ziyaretçiyi kendisine cezbeden efsane bina, bugün her yıl 72 buçuk milletten dört milyon civarında turisti ağırlamaya devam ediyor.