Kategori: Uygarlık Tarihi

  • Dinde merkeziyetçi sanatta çoğulcu

    Çin’deki Yungang ve Longmen mağaralarında yer alan yaklaşık 1500 yıllık dev Buda heykelleri, bilim ve sanatın ancak farklı yerlerden gelen çok yönlü akımların bir arada olması ile geliştiğini gösteriyor. Tan Yao’nun hikayesi…

    Bugün Çin Seddi hâlâ Çin’e resmî ziyaret­le giden bir devlet adamı veya bir turistin ilk görmek istediği yer özelliğini taşımak­tadır. Ancak biraz vakti olan turist Unesco Dün­ya Mirası listesinde yer alan Dunhuang Mogao ve dev Buda heykellerinin yer aldığı Yungang ve Longmen mağaralarını da görmek ister. Ziyaret­çiler devasa Buda heykelleri karşında kendi in­sanlıklarını daha iyi anlar ve bu heykellere hay­ran kalır. Heykellerin insan üstündeki etkisi o kadar müt­hiştir ki, heykellerin nasıl ve ne gibi sebeplerle yapılmış olduğunu merak etmeye fırsat bulamazlar.

    Aslında Yungang ve Longmen mağaraları, Proto-Mo­ğol ve Proto-Türk kabilelerini biraraya getiren Tabğaç (Tuoba) hanedanı (386-534) döneminde yapılmıştı. Çin’e kuzeydoğudan gelip Çin kültürünün birçok yönlerini be­nimseyen Tabğaçlar (NTV Tarih, Sayı: 34) kendilerine de hanedan adı olarak Kuzey Wei’yi seçmişlerdi.

    Devletlerinin kuruluş safhasında Tabğaçlar, birçok Orta Asya hanedanının yaptığı gibi ele geçirdikleri ye­ni yerlerde bulunan biliminsanı ve sanatkârları ken­di başkentlerine getirmişlerdir. Bunların bir kısmı ve hatta göçebe kabileler de zorda kalınca Tabğaç idaresini Cücenlere (Rouran) tercih etmişlerdir. Bunlar arasında Uygurların ve Kanglıların ataları Tegreg kabileleri men­supları olduğu gibi, Hun İmparatorluğu’nda önemli bir konuma (juqu) sahip olan bir ailenin sarayından gelen­ler de vardı. Eski Hun ünvanını kendilerine soy adı ola­rak alan bu aile, Gansu’ya hâkim olmuş ve Çince Kuzey Liang adı verilen hanedanlığı kurmuştu. Bu hanedanlık Dr. Emel Esin’in bir makalesinde ele aldığı gibi özellik­le kurduğu zengin kütüphane ve sarayında topladığı bil­gin ve edebi şahsiyetler ve din adamları ile ünlü idi. Bu bilginler, sanatkârlar ve din adamları özellikle Budizmin gelişmesi için yaptıkları katkılarıyla tarihte iz bırakmış­lardır.

    Tabğaçlar Gansu’yu ele geçirince (439), bir kısım sa­natçı ve bilimciler Tabğaç sarayına katılmışlar, diğer ba­zıları ise Turfan bölgesine gitmişlerdi. Turfan bölgesine gidenler arasında Kadim Türk kağan ailesi Aşina soyunun da bulunduğu düşünülüyor. Hunlardan gelen bu aile, Gan­su’da hükümdarlık yaparken herhangi bir etnik ayırım yapmadan bilim ve sanatı öne çıkarmıştır.

    439 yılında Tabğaç başkentine gelenler ara­sında, o sırada takriben 30 yaşlarında bulunan Tan Yao adında bir rahip de vardı. Daha Gan­su’da iken bilimi, ibadet ve meditasyonları ile şöhret bulmuştu. Bu arada Gansu’yu ele geçiren Tabğaç hükümdarı Budizmi yasaklayarak Dao­izmi öne çıkarma eğiliminde oldu. İmparatorun oğlu da Budistti ve o, bir ara çerçevede birçok kişiyi ve ellerindeki putları saklamış olmasına rağmen, bu yasak­lar 450 yılına kadar devam etti. Tan Yao, takriben 499’e kadar, Budizmin yeniden canlandırılması döneminde olan bağlılığı çerçevesinde imparatorların hizmetinde bulunmuş ve bu dönemde Budizmin devlet denetimin­de tutulması için çalışmıştır. Böylece halvet ve devletten bağımsızlığı vurgulayanbu süreçte kendisi baş denetçi konumunda idi. Budizminden farklı bir kuzey Budist ge­leneğinin gelişmesine katkıda bulunmuştur.

    İşte dev Buda heykelleri de bu birlikteliğin simgesidir. Önce imparatora benzeyen bir Buda bir heykeli yapılma­sına kararlaştırıldı. Hatta bu heykele imparatorun vücu­dundaki benleri anımsatan siyah taşlar da kondu. İmpa­ratorun zamanın Budası olduğu somutlaştıktan sonra, o zamana kadar hüküm sürmüş beş imparatoru anmak için beş katlı bir mabet yapılmasına ve her imparatoru simge­lemek için birer Buda heykeli daha yapılmasına karar ve­rildi. Bu heykellere karşı gösterilecek saygısızlık, saraya karşı isyan niteliğini taşıyacaktı.

    Zamanla mabet beş katlı olarak değil de başkentin ba­tısında beş ayrı mağara kazılması ve her mağaraya birer Buda heykeli konması şeklinde gelişti. Budist literatürede ağırlık veren Tan Tao devrinde yapılan çeviri çalışmala­rında bile, çeşitli kültürlerden gelen farklı görüşlerin bi­rarada yaşayabilmesinin izlerini görmemiz mümkündür. İpek Yolları güzergahı üzerinde bulunan Gansu yöresinde yetişen Tan Yao, bilim ve sanatın ancak farklı yerlerden gelen çok yönlü akımların birarada olması ile geliştiğini anlamış olmalıdır. Bugün dev Buda heykeline hayran kal­dığımız Yungang mağaraları, böyle bir süreç sonucu orta­ya çıkmıştı.

  • Atını konsül yapmak isteyen imparator

    Eğer aklımda yanlış kalma­dıysa, Roma Cumhuri­yeti tarumar olup da “Ne rejim değişikliği canım, bilakis cumhuriyeti kurtarıyoruz” diye diye bir imparatorluğa dönüş­tükten sonra bile, Roma’nın se­çilmiş en üst düzey yönetici­leri konsüller ve konsüllük de varlığına devam ediyor. Zaten konsülsüz bir konsüllük, kon­süllüksüz bir konsülü de pek dü­şünemiyoruz. Ha nedir, bu ister istemez bir iki-başlılık yaratı­yor, zira bir tarafta koskoca bir imparator var, diğer tarafta da koskoca bir konsül. Konsüllük makamı imparatorluğun baş­larında devam ediyor etmesine ama görünürde ya da kâğıt üze­rinde konsülleri halk seçse de, konsüller fiili olarak imparator tarafından aday gösteriliyorlar, yani aslında basbayağı atanıyorlar.

    Tabii her ne kadar cumhu­riyet olduğu­nu ileri sür­se de ta­rihçilerin MS 27 yılından itibaren “yok abi ne cumhuriyeti allahaşkına, imparatorluksun sen” dediği Ro­ma devletinde konsüllük önemli bir makam. Yani evet, cumhu­riyet rejimindeki bir sürü yet­kisi elinden alınmış, ama yine de spor müsabakalarında artık başlama vuruşunu mu yapıyor, protokolde kendisine önlerde yer mi buluyor, imparator yok­ken onun adına karar mı veriyor ne. Galiba spor müsabakasında görünüyor, gerisini tam olarak bilmiyorum.

    Her neyse, her şeye rağmen devlette imparatorluğun ar­dından en önemli makam olan konsüllük, gel zaman git zaman devlet işlerinde iki-başlılık mı çıkarıyor, yoksa sadece impara­tor konsülün maçlarda başlama vuruşu yapmasına mı kıl oluyor tam hatırlamıyorum ama kimi imparatorun şimşeklerini üzeri­ne çekiyor.

    Roma tarihinin en renkli im­paratorlarından Caligula mesela, bizzat kendi atadığı ya da aday gösterip seçilmesini sağladığı (artık farkı ne tam olarak çöze­medim) Pomponius Secundus’a feci uyuz oluyor. İşin öncesine bakacak olursak Caligula, kendi­sini bugün renkli olarak tanıma­mızı sağlayan işleri yapabilmek için olsa gerek, son derece büyük paralara ihtiyaç duyan bir adam. Artık ben Cassius Dio’nun ya­lancısıyım, Caligula başa ge­çince yaptığı harcamalarla 3 trilyon sestercelik hazineyi sı­fırlamış. Bugünkü kurdan ne ka­dar ediyor bilmiyorum ama külli bir miktar olsa gerek diye düşü­nüyorum.

    Her neyse, har vurup harman savuran Caligula, bir yandan da kendi adına bir sürü yapı inşa ettirdiği için millet bir müddet “yiyor ama çalışıyor da” diyerek kendisine göz yummuş. İyice ga­za gelen Caligula beğenmediği, hoşuna gitmeyen, tavuğuna kışt diyen ne kadar adam varsa hepsi­ni de bertaraf ediyor. Zaten doğru dürüst bir insanı sevdiği yok, var­sa yoksa sevgili atı Incitatus.

    Elbette dünya tarihine geçen bugün bir Bold Pilot olsun, Devir olsun, Johnny Guitar olsun, bir sürü kimisi Gazi koşusu şampi­yonu, kimisi her daim sürdirek favori; jokeyi sırtından atlasa da birinci geleninden hem kumda hem çimde galoplarıyla, sprint­leriyle büyüleyen bir sürü at var ama, herhâlde hiçbiri Caligu­la’nın Incitatus’u sevdiği kadar sevilmiyor. Caligula, Incitatus’u yemeğe çıkarıyor, arpasını altın kaselere falan koyduruyor. Ama bunlar da yetmiyor, günün birin­de artık daha düşük profilli bir konsül istediği için mi, yoksa atı­nı çok sevdiğinden mi bilinmez, mevcut konsülün yerine Incita­tus’u atamaya kalkıyor.

    Tabii böyle çok ilginç hikâye­lerin genellikle pek de gerçekle ilgisi olmadığını düşündüğüm­den bu işe şüpheyle yaklaşıyo­rum ve Caligula’nın o kadar da delirdiğini sanmıyorum ama neticede ben de o döneme da­ha yakın Suetonius, Dio gibi ta­rihçilerin yalancısıyım ve şimdi her zaman için bu adamların o dönemin Fuat Avni’si olma ihti­mali var. Zaten sanırım mesele Caligula’nın atını konsül olarak atamak istemesi değil; hakkın­daki “atını konsül olarak ataya­cak kadar delirmişti” şayiasının günümüze kadar gelmesi ve biri­lerinin böyle bir şey uydurması bile bize bir şeyler söylüyor.

    Ha maalesef Incitatus hayli düşük profilli olsa da konsül ola­mıyor, oldurmuyorlar, o da başka bir konu.

  • Silivri’ye tepeden bakan 5 bin yaşındaki savaşçı

    İstanbul’un Silivri ilçesinde ortaya çıkarılan MÖ 3. binyıla ait kurganda, mızrağıyla beraber gömüldüğü tahmin edilen bir savaşçının kemiklerine rastlandı. Yarı hocker pozisyonunda yatan iskeletin yanında mızrak ucu, düşük ısıda pişmiş topraktan testiler, ufalanmış kemik parçaları da bulundu.

    Kazı çalışması yapılan ve Cambaztepe Tümülü­sü olarak adlandırılan yığma tepe, İstanbul’da Silivri İlçesi, Çanta Mahallesi’nin de­niz tarafında E5 karayolunun güneyinde, kuzey-güney yönlü uzanan bir sırtın denize bakan güney ucunda yer alıyor. Yük­sek bir konumda olan yığma te­pe, çevreye hakim bir noktada.

    Kazıya başlanılan 57.13 metre kotundan, ortalama 52.80 metre kotuna gelindi­ğinde, farklı boylarda kum taşı blokların uç uca getirilmesiyle oluşturulmuş 6 metre çapın­da dairesel planlı bir yapıya ait taşlar görülmeye başlandı. Da­iresel planlı yapının sınırları­nı oluşturan taşların tek sıra halinde dizildikleri, dairenin kuzey ve doğu kısmındaki bazı taşların üst üste iki sıra halin­de konuldukları görüldü.

    Kazının devamında, yapı­nın iç kısmında plan vermeyen ve birbirleriyle herhangi bir bağı olmayan dağınık vaziyet­teki taşlar belgelenip temizlen­dikten sonra, 6 metre çapında­ki dairesel yapının ortasında, kuzey-güney doğrultusunda uzanan ve kenarı kaba taş du­varla çevrili dikdörtgen planlı bir mezar tespit edildi. Dikdörtgen planlı alanın iç kısmında zeminde yakla­şık 169 cmx85 cm ölçülerin­de kuzey-güney doğrultulu, üst yüzeyleri oldukça düzgün olan 3 parça sal taşının yanya­na getirilmesiyle oluşturulmuş mezar tabanı üzerinde, yarı hocker pozisyonda yatırılmış bir iskelet açığa çıkarıldı. İske­let, kuzey-güney doğrultusun­da yatmakta, kafatası kuzeyde, ayakları güneyde yer almak­taydı. Gövde kısmı sırt üstü ya­tırılmıştı ve yüz güneydoğuya dönüktü. Bacaklar sağ yanla­rı üzerinde karına doğru çekik pozisyonda açığa çıkarıldı.

    Kemiklerin yoğun olarak tahrip olduğu gözlendi. İskele­te ait el ve ayak kemiklerinden ait parça bulunamadı. Kaburga ve omurga aksı kemikleri de tü­müyle tahrip olmuş vaziyettey­di. İskelet genel olarak değer­lendirildiğinde, kemiklerin ana­tomik pozisyonlarını koruduğu görüldü. İskeletin kolları ara­sında 23.5 cm. uzunluğunda bir adet bronz mızrak ucu bulundu.

    İskeletin ayakucunda, taş zeminin güneybatı köşesinde, zemin üzerine dik olarak otur­tulmuş pişmiş toprak, el ya­pımı tek kulplu gaga ağızlı bir testi bulundu. Taş zeminin gü­neydoğu köşesinde ise olduk­ça aşınmış ve dağılmış, formu henüz tam olarak anlaşılama­mış olsa da gaga ağızlı bir testi olduğu anlaşılan el yapımı bir başka pişmiş toprak testi yan yatmış vaziyette bulundu.

    Dairesel planlı yapının gü­neybatı sınırında, dairenin dış yüzüne bitişik olarak yapılmış olan taş plakalarla biçimlendi­rilmiş, dış ölçüleri 65cm. x 40 cm. boyutlarında olan dikdört­gen küçük bir sanduka da tes­pit edildi. Dikdörtgen planlı bu taş sanduka içerisinde, oldukça aşındığı ve dağıldığı görülen el yapımı pişmiş toprak kap par­çaları tespit edildi.

    İnce bir temizliğin ardın­dan üstü, bir tanesi içe dönük ağızlı kâse parçası, diğeri fark­lı bir kaba ait dip parçasıy­la kapatılmış küresel gövdeli pişmiş toprak küçük bir kap bulundu. Kabın içinde yanmış ve ufalanmış kemik parçaları ortaya çıkarıldı. Kaptaki ke­miklerin incelenmesi henüz yapılmadığından bu parçala­rın insan veya hayvana mı ait olduğu belli değildir. Düşük ısıda fırınlanmış olduğu an­laşılan pişmiş toprak eserle­rin restorasyon ve konservas­yonları sonrasında formları belirlenecek ve mezar içinde bulunan pişmiş toprak kaplar­la aynı dönden mi yoksa daha sonraki bir dönemde ikincil bir gömüt mü olduğu anlaşıla­bilecektir.

    Yığma tepede denize karşı yatıyor Deniz seviyesinden yaklaşık 55 metre yükseklikte, çevreye hakim konumdaki kurgan (üstte). Mezar tabanı üzerinde, yarı hocker pozisyonda yatırılmış iskelet (sol sayfada) ve içinde bulunduğu taş duvarla çevrili mezar yapısı

    Mezar içinde bulunan piş­miş toprak, tek kulplu ga­ga ağızlı testi, “İlk Tunç Çağı Troya Tipi Gaga Ağızlı” testi­leriyle benzerlik göstermekte­dir (Podzuweit 1979:Tafel 8-9) (Frirdich 1997: Tafel 13). Gaga ağızlı tüm testi ile çok dağıl­mış halde bulunan ancak gaga ağızlı olduğu anlaşılan diğer testi ve bronz mızrak ucu bir­likte değerlendirildiğinde, bu mezarın İlk Tunç Çağı’na, yak­laşık olarak MÖ 3. bin yılına ait olabileceği düşünülmek­tedir.

    Sonuç olarak elde edilen buluntu ve diğer veriler değer­lendirildiğinde, taş bir zemin üzerine ölü hediyeleriyle bir­likte gömülmüş İlk Tunç Ça­ğı’nda yaşamış önemli bir aske­re ait olduğu düşünülen bu me­zarın, tümülüs tarzı mezarların öncülü olan kurgan tipi bir me­zar olduğu anlaşılmıştır.

    ANALİZ

    Türk kurgan kültürünün Trakya’da bulunan ilk örneği

    Doğu Trakya’da kazılmış ilk kurgan olan Silivri kurganı, Türkiye topraklarındaki bu oluşumların Avrasya ve Orta Asya kökenli insanlarla bağlantılarını bir kez daha ortaya koyması bakımından önemlidir.

    ŞEVKET DÖNMEZ

    Silivri yakınlarında İstanbul Arkeoloji Müzeleri tarafından bilimsel kazılarla açığa çıkarılan kurgan türü bir mezar, kısa sürede kamuoyunun ilgisini çekmiş, ancak bilimsel öneminden çok arkeopoli­tika boyutuyla gündeme gelmiştir. Kurgan, üstüne tümsek biçiminde toprak yığılmış mezar yapısıdır. Göçebelere ait bir mezar türü olan kurganın koni biçimli toprak tepe­ciğinin şekli, göçebenin çadırından başka bir şey değildir.

    Öncelikle bilinmelidir ki Silivri Çanta Kurganı, Türkiye’nin tek kur­ganı değildir. Ağrı Dağı etekleri ve yakın çevresi (Bozkurt kurganları), Kars (Çıldır ve Akçakale kurganla­rı), Muş (Nurettin Köyü kurganları), Amasya (İmirler kurganı) ve Anka­ra’da (Güdül kurganları) binlerce kurgan vardır. MÖ 3. binyıldan MÖ 1. binyıla, yaklaşık 3000 yıllık bir süreçte görülen kurganlar, Erken Tunç Çağı’ndan Demir Çağı’na değin Türkiye coğrafyası­na gelmiş Asyalıların varlıklarını tartış­masız biçimde orta­ya koymaktadır. Karadeniz’in kuzeyin­deki step­lerde ve Hazar Deni­zi’nin kuzeyi ile batısındaki geniş düzlüklerde ortaya çıktığı düşünülen kurganların en eski ör­neklerinin MÖ 4. binyıla ait olduğu bilinmektedir.

    Avrasya ve Orta Asya coğraf­yasının bir ölü gömme geleneği olan kurgan, özellikle Batılı bilim insanlarınca politikaya alet edil­mekten ne yazık ki kurtulamamış­tır. Başta Marija Gimbutas olmak üzere birçok eskiçağ bilimleri uzmanı, özellikle Karadeniz’in kuzeyindeki kurganları Hint-Av­rupalı (İndo Ari) olarak tanımlaya­rak, nereden türediklerini bir türlü çözemedikleri atalarını göçebe mezarlarında aramaya başlamış­lardır. Bu durumdan rahatsızlık duyan ve “yüce” Hint-Avrupa kül­türünün çadırdan çıkamayacağını düşünen Colin Renfrew, Konya yakınlarındaki Çatalhöyük’ü Avrupalıların atavatanı olarak önermiş, böylece hem Avrupa kültürünü çadırdan çıkarmış hem de Proto Hint-Avrupa dili konuşan insanların günümüzden 9000 yıl önce varolduklarını kanıtlamaya çalışmıştır.

    Silivri kurganı, Türkiye Trak­yasında kazılmış ilk kurgandır. Geçmiş yıllarda bölgede kurgan olduğu söylenen bazı buluntu topluluklarında çanak-çömlek gruplarından başka bir şey bulu­namamış, mezar yapısı ve iskelet saptanamamıştı. Konisi büyük olasılıkla tarım faaliyetleri ile yok edilmiş Silivri kurganı, yassı taş­larla oluşturulmuş mezar mimarisi ve bunu çevreleyen kromleki ile Avrasya Tunç Çağı kurganları­nın tipik bir örneğidir. İskelet ile birlikte bulunan tunç mızrakucu, kurgan sahibinin savaşçı kimliğine atıf yapmaktadır.

    Avrasya ve Orta Asya, en er­ken dönemlerden itibaren göçebe ve savaşçı halklar için bir yaşam alanı olmuştur. Bu coğrafyada Tunç Çağı’nda yoğunlaşan kur­ganların Demir Çağı’nda sayısal olarak azalmadan devam etmiş oldukları gözlenmiştir. Herodo­tos’un aktarımlarından Demir Çağı’nda Avrasya ve Orta Asya’da İskitler’in yaşadıklarını biliyoruz. İskitya adı verilen bu coğrafyadaki kurgan kazılarında savaşçıların yanısıra, kurban edilmiş eşler, hizmetçiler ve atlar, cenazenin ta­şındığı arabalar ile çoğu altından çok değerli takı ve aksesuarlar bulunmuştur. Bu durum, İskitlerin kurgan kültürünü yaşatmış ve hatta geliştirerek sürdürmüş olan bir halk olduğunu göstermektedir. Romalı ve Bizanslı yazarlar sonra­ki dönemlerde İskitya coğrafyasında yaşayan tüm halkları İskit olarak adlandırmış, Hazar Denizi havzasında yaşayan Türkler de İskit olarak anılmışlardır.

    Avrasya Tunç Çağı kurganlarından Konisi büyük olasılıkla tarım faaliyetleri ile yok edilmiş Silivri kurganı, Avrasya Tunç Çağı kurganlarının tipik bir örneği (üstte). Mezar içinde bulunmuş olan pişmiş toprak, el yapımı tek kulplu gaga ağızlı testi “İlk Tunç Çağı Troya Tipi Gaga Ağızlı” testilerle benzerlik gösteriyor (solda).

    920 yıllarında Hazar Gölü havzasına seyahat eden İbn-i Fad­lan, henüz İslâmiyet’e geçmemiş olan Oğuzların cenaze törenleri hakkında çok değerli bilgiler vermiştir. İbn-i Fadlan, Oğuzlardan biri öldüğünde ev gibi büyük bir çukur kazıldığını, üzerinin tavanla kapatıldığını, mezarın üstünün kubbe biçiminde tümsek yapıldı­ğını, cenazenin çukura elbise ve şahsi eşyaları ile konulduğunu aktarır. Oğuzların Anadolu’ya göç etmesinden kısa bir süre önce ger­çekleşen ve bir kurganı tanımlayan bu gözlemler, Türklerin kurgan kültürünün son temsilcisi olduğu­nu tartışmaya yer bırakmayacak biçimde kanıtlamaktadır. Zaten tarihsel kayıtlarda kurgan kültürü ile aktarım yapan iki önemli yazar vardır; İskit soylularının cenaze törenleri ve mezarlarını anlatan Herodotos ile Oğuz kurganlarını tarif eden İbn-i Fadlan. Her ikisi de Türk kökenli olmayan bu iki tarih­sel şahsiyet ne büyük tesadüftür ki aynı coğrafyada yaklaşık 1300 yıl arayla benzer ölü gömme gelenek­lerine şahit olmuşlardır.

    Kurgan mezarlarının etnik açıdan çıkış noktasını belirlemek olanaksızdır. Buna karşın Silivri kurganı da dahil olmak üzere Türkiye topraklarındaki kurganla­rın Avrasya ve Orta Asya kökenli insanlarla bağlantıları açıktır. Türklerin de Orta Asya coğrafya­sında ortaya çıktığı ve 10. yüzyıla değin kurgan mezarları kullan­dığı bilimsel bir gerçekliktir. Bu bağlamda yalnız Türkiye Türkleri değil, tüm Türk halklarının kurgan kültürünün Önasya ve Orta coğrafyasındaki en güçlü kültürel mirasçıları olduğu hususunun söz konusu arkeolojik ve tarihsel bul­gular ışığında bilimsel platform­larda tartışılmaya başlanması gerektiğine inanıyorum.

  • Köroğlu ve kır at: Destandan tarihe

    Rivayet ile tarih arasında doğrudan bir paralellik kurma çabaları genellikle sübjektif kriterlere dayanır. Türkiye’den Orta Asya’ya kadar geniş bir alanda destan ve hikâyelerde yaşatılmış bir kişilik olan Köroğlu, tek bir tarihî kişiliğe indirgenebilir mi?

    Geçen sene sonlarında Hürriyet gazetesinde “Bolu Köroğlu Ormanları’ndaki 51 bin hek­tar alanın turizm yapılaşmasına açılması kararına karşı çevre mücadelesi başlatıldı” diye bir yazı vardı. İlhamını tarihte de zulüm ve adaletsiz­lik karşısında direnişe geçmiş Köroğlu’ndan alan bu yazı, “Yetiş Köroğlu” başlığıyla sunulmuştu (1 Kasım 2015).

    Bu yazıda Köroğlu ormanları için direniş hareketi ile ta­rihteki Köroğlu algısına değinilmesi, bugünü tarihî bağlam içinde anlamak açısından nadir örneklerden birini oluşturu­yordu. Ancak yazıdaki, “Köroğlu’nun 450 yıl önce Bolu Bey’ine karşı, “Alnımıza kara yazı yazıldı/Tüfek icat oldu mertlik bo­zuldu diyerek çıktığı dağlar” ifadesi ile efsane tarih olmuş izle­nimi uyandırmaktaydı.

    Burada Türkiye’den Orta Asya’ya kadar geniş bir alanda destan ve hikâyelerde yaşatılmış bir kişilik olan Köroğlu’nu, tarihî olgularla teke indirmek ve destandan tarih yapmak eği­limi ile karşılaştığımızı söylemek mümkündür. Bizim gibi söz­lü geleneği yoğun olan bir kültürde mitoloji, destan ve tarih arasında ayırım yapmak, sanırım yazan kişinin bilgisi, görgü­sü ve siyasi seçimlerinin toplamı ile ilişkilidir.

    Aslında Köroğlu Destanı üzerinde çalışmaları ile dünya­ca tanınmış Pertev Naili Boratav, hikâye olarak gördüğü bu destan parçalarının farklı rivayetlerini incelemiştir. Özellikle Köroğlu Destanı’nın 1931’de yayımlanmasından çok sonra ya­zılmış olduğu görülen İslâm Ansiklopedisi “Köroğlu” madde­sinde, Boratav mühimme defterlerindeki bilgilere göre 1590 yıllarında “Bolu civarında Köroğlu Ruşen adını taşıyan bir eşkıya zuhur etmiş” der ve devam eder: “16. yüzyıl saz şairi Kör-Oğlu ile hikâyelerin kahramanı ve Celâli eşkıyası Kör-Oğ­lu’nun aynı şahıs olduğunu da, aksini ispat edecek vesikalar çıkmadıkça kabul edebiliriz”.

    Boratav, “babası kör edilmiş ve bu zülmün intikamını al­mak için zalimlere karşı ayaklanmış daha eski kahramanla­ra dair Ön Asya sahasında söylenegelmiş rivayetlerin yeni bir anlam kazanarak bu Celâlinin adı etrafında toplanması, yeni kahramanın adı Kör-Oğlu olduğu için güç olmamıştır” ifade­sini kullanır ve Köroğlu odaklı bu hikâyelerin zaman içinde bu topraklarda geliştiğini bize gösterir.

    Öte yandan Bolu Beyi’ne karşı dağa çıkan Köroğlu motifi, bütün rivayetlerde görülmemektedir. Daha zi­yade İstanbul ve Elazığ rivayetlerinde bulunmakta­dır. Kısacası bizler İstanbul hikâyesini biliriz ve bunu genelleştiririz. Tüfek meselesi ise Elazığ, Maraş riva­yetlerinde görülür. Gümüşhane rivayetinde ise daha ayrıntılı bir şekilde “Köroğlu zamanında delikli demir yoktu; ok, süngü harbi olurdu. Delikli demir çıkınca mertlik bozuldu, Köroğlu bizim gibi hırsız oldu,

    Delikli demir çıktı mertlik bozuldu

    Eğri kılıç kında paslanmalıdır

    diyerek dünyadan gitti” denmektedir.

    Bir de bunların yanında Boratav’ın da değindiği, ama her­halde Yaşar Kemal’in Üç Anadolu Efsanesi’nde özenli bir şe­kilde işlediği “kır at” motifi vardır. Kır at bütün rivayetlerde görülmektedir. Azerî rivayetinde kır atsız Köroğlu acınacak hallere düşer. Hatta elinden kır atını kaçırdığı ve kaybettiği zamanlarda da bizim Köroğlu değirmenci olur ve bütün müş­terilerin getirdiği tahıl ile ne kendini ne de doru atını doyura­maz, nihayet her şeye razı olup ne yaptığını bilmeyen bir adam gibi, bir yük kamışla Çamlıbel’e, “Deliler”in yanına döner. Atın bu suretle gitmesine Deliler epeyce kızmışlardır. Hepsi Köroğ­lu’nu terketmeye karar verir. O zaman Köroğlu bir ay müddet ister; kır atı alamazsa dönmeyeceğini söyler ve üzüntüsün­den üç gün yüzükoyun yatar. Burada da üç gün süren Paskalya yortusunda Papa’nın yüzükoyun yatması, bize Köroğlu’nda bir Hıristiyanlık motifi ile de karşı karşıya olduğumuzu gösterir.

    Kısacası Köroğlu’nu Köroğlu yapan kır attır ve kır atsız bir Köroğlu düşünülemez. Kır at ise gölden (bazen deryadan) çı­kıp bir bazen iki aygırın aştığı kısraklardan doğan çok özel bir attır. Bütün rivayetlerde görülen Kır at sözkonusu olduğunda, onun derya, göl, dere, kısacası su ile ilişkisi birçoğunda görülür (NTV Tarih, sayı: 42). Orta Asya efsanelerinde gölden çıkan bazen de kan terleyen bu atlar, çeşitli isimler altında bizi Çin’e kadar götürür. Kır atların uçanları ise Pegasus olarak bugün bizi her yere götürür.

  • Anadolu’ya düştü, Roma’yı kurtardı

    MÖ 205 senesinde, bugün Eskişehir- Sivrihisar’a 16 km. mesafedeki Pessinus’ta korunan Kibele’nin siyah meteor taşı Roma’ya taşınmıştı. Kutsal taşın, Roma’nın baş düşmanı Kartaca’nın yenilgisini sağladığına inanıldı. Taşın akıbeti bilinmiyor.

    Orta Anadolu bozkırı­nın tozunu kaldırarak gelen Roma atlılarını gören tapınak rahipleri haklı olarak endişelendiler. Bu atlı­lar, herşeyden uzak bu küçük tapınak şehrinin, Pessinus’un kapısını iyi bir iş için çalmaz­lardı herhalde…

    Milattan önce 205 senesiy­di ve bütün Akdeniz dünyası birbiriyle savaşıyordu. Büyük İskender’in Babil’de ölümünün üzerinden 118 sene geçmişti. Kartaca İspanya’dan Sicilya’ya, Galya’dan Kuzey Afrika’ya ka­dar her yerde Roma ile savaşı­yordu. Ünlü Kartacalı komu­tan Hannibal, Cannae’de Roma ordusunu 11 sene önce feci bir yenilgiye uğratmış ve hâlâ or­dusu ile İtalya’da Roma şehir­lerini vuruyordu. İskender’in ardılları arasında Makedon­ya’dan Suriye’ye bütün Doğu Akdeniz’de ve Anadolu’da ça­tışmalar yaşanıyordu. Orta Av­rupa’dan çıkıp gelmiş Kelt ka­bileleri savaşa savaşa Bergama Krallığı’nın doğusuna itilmiş ve Ankara civarına yerleşmiş­lerdi. Eskiden Frigya diye anı­lan bu bölge artık Galatya diye anılmaya başlanmıştı…

    Roma’da Magna Mater tapınağının kalıntıları…

    Bugün Eskişehir’e bağlı Siv­rihisar’ın Ballıhisar mahalle­sinde bulunan Pessinus’a gelen Roma heyetinin isteği ağırdı: Ana Tanrıça’nın tapınağında, tanrıçanın simgesi olan kutsal kara meteor taşını almak ve Roma’ya götürmek. İtalya Kar­taca tehdidi altındaydı ve Ro­malı kahinler zor zamanlarda hep yaptıkları üzere, Roma’ya MÖ 6. yüzyılda Anadolu’dan, Troas bölgesindeki İda Dağı’n­dan (Kazdağı) gelmiş Sibilin kehanet kitaplarına başvurdu­lar. Kitaplar, Magna Mater’in (Büyük Ana) kara taşı Roma’ya gelmeden İtalya topraklarının yabancılardan temizleneme­yeceğini yazıyorlardı. Anado­lu’nun ilk sakinlerinden beri değişik isimlerle anılan, Hitit­lerin Kubaba diye adlandırdığı Büyük Ana’ya o çağlarda Kibele deniyordu. Pessinus’un tapına­ğında özenle korunan bu siyah kutsal taş göklerden gelmişti ve Kibele’yi simgeliyordu.

    Sivrihisar ilçesine 16 km. mesafedeki Ballıhisar’da bulunan Pessinus harabeleri.

    O sıralar Anadolu’nun bü­yük bir bölümünün hakimi Ber­gama krallığı idi. Kral I. Attalos, hem Makedonya hem de Suri­ye’deki Seleukos krallıkları ile çatışıyordu. En büyük müttefi­ki Roma’nın bu özel isteğini kı­ramazdı. Romalılara izin verdi ve kutsal taşı Roma’ya götürdü­ler. Önce geçici olarak Palatine tepesindeki Zafer Tapınağı’na, daha sonra da bu kara taş için hususi inşa ettikleri Magna Ma­ter tapınağına yerleştirdiler.

    Tarih bize kutsal taşın işe yaradığını gösteriyor: Hannibal MÖ 203 senesinde İtalya’dan çekilmek zorunda kaldı ve Ro­ma MÖ 202’de Zama savaşın­da Kartaca’yı yendi. Hannibal Anadolu’ya kaçmak zorunda kaldı, Romalılara teslim olma­mak için MÖ 183 senesinde Gebze’de intihar etti…

    Bugün Pessinus’ta görülebi­len tapınak kalıntısı, Roma dö­nemine, 1. yüzyıla tarihleniyor. Roma’nın Palatine tepesinde­ki Magna Mater tapınağının kalıntıları da bugün görülebili­yor. Ana Tanrıça’nın kara mete­or taşının akıbeti ise bilinmiyor!

  • Firavunluk müessesine iade-i itibar lâzım sanki!

    Antik Mısır medeniye­ti, bugün okullarımızda öğretilen ve hayatımızda olan birçok şeyin doğduğu yer. Bunlardan aklımda ilk kalanı ge­ometri ve lise hayatım boyun­ca geometriden aldığım notları gözönünde bulundurarak, Antik Mısır’da olsaydım beni şimdi­kinden daha kolay günlerin bek­lemediğini söyleyebilirim. Ben­den binlerce yıl önce yaşamış insanların ustalıkla kullandığı yöntemleri anlamadığım için bo­zulsam da, neticede kesirli sayı­lardan takvim hesabına bugün hâlâ hayatımızda olan birçok şeyin çıkış noktası Antik Mısır olduğu için kendimi az çok avu­tabildim doğrusu.

    Tabii antik medeniyetlere dair aklımızda hep ya iyi yanları ya da kafadan en korkunç özel­likleri kalıyor. Antik Mısır da ge­lişmiş bürokrasisi, kayıt tutma geleneği, hayatlarını kolaylaştı­racak ve (burası daha mühim) illa da bir işe yaraması gerekme­yen bilimsel konularda gösterdi­ği ilerlemeyle beraber, neredeyse her dinin teolojisinde kötülük­le eş anlamlı olarak kullanılan ve kendilerini tanrı ilan eden firavunlarıyla da hatırlanıyor. Museviler zaten bir firavunun zulmünden kaçtıklarına, Mu­seviler ve benim lise Fen Bilgisi öğretmenim, Firavun’un Muse­vileri kovalarken suyun altında secde etmiş bir şekilde taşlaş­tığına inanıyor. Hıristiyanların derdi nedir bilmiyorum, neti­cede Hıristiyanlığın doğuşuyla firavunların tarih sahnesinden müsaade istemesi arasında bir hayli uzun zaman var, bu man­tıkla dinozorlara da kin kusabi­lirlerdi ama neticede daha geçen gün Papa, “İnançlılar firavun gi­bi yaşamamalı” diye buyurdu. E bizim dilimizde de, “firavun gibi” dediğimiz zaman bahsettiğimi­zin düşman başına bir kimse ol­duğunu anlıyoruz. Hatta kendi­sine firavun dediğimiz kişi belir­li bir kişiyse kafadan 11 ila 36 ay arası bir hapis cezasına bakıyor bile olabiliriz.

    Diğer yandan kimse kral ol­maktan gocunmuyor, hatta kral olmaya fırsat kolluyor, Adana dürümcüsünden kuruyemişçisi­ne esnaf bile krallığını ilan etme­ye can atıyor. Hatta küçük esna­fımızda krallığa yönelik bitmek tükenmek bilmez bir heves göze batıyor. Lostra salonumuzdan gömlekçi dükkânımıza herkes bir krallık, olmadı lordluk peşin­de. Hâlbuki düşünecek olursanız krallarla firavunların öyle aman aman farkları da yok, ikisi de devleti yönetiyor işte.

    Başka dinden, kavimden olanları kovma işine gelecek olursak, firavunların bir vaka­sı varsa kralların bin vakası var. Bir de yani tam olarak da bile­miyoruz firavunların ne yapıp ettiklerini, neticede ilk firavu­nun mazbatasını alıp göreve baş­lamasının üzerinden 5000 yılı aşkın zaman geçmiş arkadaş. Hâlbuki bizim Zeytinburnu’nun bir büyüğü olan Belçika’nın kra­lı, daha 100 yıl öncesine kadar Afrika’da zorla çalıştırdığı sabi sübyanın kolunu bacağını kes­tiriyordu ama firavun kötü, kral iyi öyle mi?

    Her şeyden evvel firavunluk müessesesi nereden baksanız, bundan 2000 yıl evvel yok ol­muş, ondan önce 3000 yılın üze­rinde tarihi olan bir müessese ve eğer yanlış hatırlamıyorsam bu zaman zarfında 200’e yakın in­san firavunluk makamına otur­muş. E tabii ki bu kadar firavu­nun arasından hayırsızı, arsızı, uğursuzu da çıkmıştır, neticede insanoğlu çiğ süt emmiş. Başta siyasi parti genel merkezlerinin çevresi olmak üzere, yoldan rast­gele 200 tane adam çevirseniz bir tane hayırlı insana rastlama­yacağınız yerler var. Ama şimdi birkaç kendini bilmez firavunun yaptığını da bütün bir firavunluk camiasına mal etmek doğru de­ğil diye düşünüyorum.

    Firavunluk 3000 yıl boyunca üç aşağı beş yukarı sadece Mı­sır’ı yönetmiş bir sektör olduğu hâlde Papa’sından taşra siyaset­çisine, hâlâ herkesin eleştiri ok­larına hedef oluyor. Firavunluğu eleştirene bakıyorum, Papalık yüzlerce yıl bilimi baskı altına almış; firavunluğa bakıyorum, sayesinde geometri, muhasebe, astronomi gelişmiş. Ben artık fi­ravunlara itibarlarını iade etme yanlısıyım doğrusu.

  • İnsanların insanlığı unuttuğu çağ

    Beşeri bilimler dünyası, yeryüzünde yaşanan “insanlık durumları”na çare arıyor. Bilim insanları “beşerin şaştığı” günümüzde insanlığın parçalanmasını önleme ve barışı inşa etme gibi hayati konularda çözüm üretmek için uluslararası konferanslarda bir araya gelip bilgilerini paylaşıyor.

    Dünyada bilim ve teknolojinin gösterdiği gelişmeler denince, doğal olarak fen bilim­leri anlaşılıyor, beşeri ve sosyal bilimler ikinci plana düşüyor. UNESCO bünyesindeki Sos­yal Bilimler Konseyi, zaman zaman küreselleşme ve sosyal bilimler odaklı konferanslar düzenliyor, yayınlar yapıyor.

    Sosyal bilimler bir şekilde kalkınmaya çalı­şırken, beşeri bilimlerin durumu özellikle Batı dünyasın­da kaygı verici düzeylere indi. İşin ilginç tarafı Uzakdoğu ülkeleri bu konuda hassasiyet göstererek beşeri bilimlere özel fonlar ayırıyor. Boğaziçi Üniversitesi’ni ziyaret eden Pekin Üniversitesi üst düzey yöneticileri, dünyanın gidi­şatına bakıldığında teknoloji ve fen bilimlerinin daha da ağırlık kazanacağını ve bu alanlarda yetişecek kişilerin kültürsüz ve geçmişten habersiz yetişmemeleri için eği­tim programlarında beşeri bilimlerin özel olarak vurgu­landığını belirtmişlerdi.

    Beşeri bilimlere öncelikli olarak yatırım yapan ülke­lerden biri de Kore. Bu çerçevede “Yeni Hümanizm” gö­rüşünü geliştiren UNESCO, 2011 yılında Kore Cumhuri­yeti’nin insiyatifi ile insanlığın parçalanmasını önleme, dünyada gelişme ve barışın temellerini inşa etme yo­lunda -küreselleşen dünyamızda yeni ekonomik, mali ve sosyal konularda karşılaşılan güçlüklerle gittikçe artan belirsizlikler karşısında- beşeri bilimlerin oynayabile­ceği role işaret etmişti. (http://unesdoc.unesco.org/ima­ges/0021/002130/213061e.pdf)

    Bu konuları 2009’dan beri kendi bünyesinde tartışan UNESCO nezdindeki CIPSH (Uluslararası Felsefe ve Beşe­ri Bilimler Konseyi) 2017 Ağustos ayında Belçika’nın Liè­ge şehrinde bir Dünya Beşeri Bilimler Konferansı (WHC) planlamakta. Buna hazırlık mahiyetinde düzenlenen ma­halli konferanslardan biri de geçen Aralık ayında Pekin’de yapıldı. Burada, Liège konferansında ele alınması düşünü­len çevre, kimlik, kültürel çeşitlilik, kültürlerarası ilişkiler, kültürel miras, sınırlar ve göçler, tarih, hafıza ve siyaset, ge­çiş dönemindeki dünyamızda beşeri bilimler gibi konular üzerinde görüşler belirlendi.

    Ardından gelen “İpek Yolunda Bilim ve Uygar­lık “ adını taşıyan konferansta, astronomi, hari­tacılık, felsefe, tıp tarihi konularında bir çok de­ğerli bildiriler sunuldu. Bu arada özellikle Arapça yazılmış astronomi eserlerinin Çin’e etkisinin 13. yüzyılda Moğollar devrinde Orta Asya ve İran’dan gelen Müslüman biliminsanları ile başladığını ve ayrıca İs­lamî takvimin de bu dönem Çin’e girmiş olduğunu ele alan bildiri ilgi topladı. Ayrıca Temür’ün torunu Uluğ Bey’in yıl­dız sayılarını tespitte kendisinden biraz önce yaşamış Çinli bilgin Guo Shoujing’den çok ileride olduğunu gösteren ça­lışma da gayet ilginçti.

    Bu türlü çalışmalar sayesinde, astronomi bilimi üze­rinde yoğunlaşmış olan Merağa (İlhanlı), Semarkand gibi merkezlerdeki faaliyetlerle Çin bilimi arasındaki ilişki da­ha belirgin hale gelecektir. Günümüzdeki 5 Türk lirasında­ki portre olarak bilinen Aydın Sayılı da İslâm alemindeki rasathaneler (The Observatory in Islam, 1960) hakkındaki eseri ile Orta Asya rasathanelerini de incelemişti.

    Konferansta ele alınan konulardan biri de inanılan mitolojiden, mantık yolu ile sorgulamaya, tartışmaya nasıl gidildiği yolunda idi. Yunanlı felsefe bilgini Byron Kaldis’in Aristo örneği ile sunduğu bildirisi, bizim gibi sözlü geleneği yoğun olan bir kültürde mitoloji, destan ve tarih arasında nasıl bir ayırım yapmak gerektiği ko­nusunda çok aydınlatıcı oldu. Bizde daha çok ikisinden biri doğru olarak kabul edilir, diğeri reddedilirdi. Eski­den yazılı kültür, eserler ağırlıklı idi, sözlü olan her şey reddedilirdi. Şimdi ise sanki sözlü kültür öne geçmiş gibi görünüyor. Üstelik bir de yazıya geçerse, gerçek gibi al­gılanıyor. Bir bakıma bunu insanların insanlığı unuttuğu çağda mantık yolunun önünün kesilmesi gibi görebiliriz. Aslında ister yazılı olsun ister sözlü olsun kaynaklarımı­zı ancak kritik bir bakışla ele alarak sorgulayıp tartışır­sak gerçeklere yaklaşırız.

  • Pazara kadar değil, mezara kadar…

    Geçen ay Roma’da atlı araba yarışları ve takım taraftarları arasında­ki bitmek tükenmek bilmeyen mücadele konusunda bir şey­ler karalamıştım; bazı okurlar “Kardeş, hep Roma hep Yunan, bu dünyada başka medeniyet mi yok” diye sitem ettiler. Doğ­rusu haklılar. Evet, “dünya ta­rihi” dendiği zaman sadece be­nim aklımda kalan değil, kitabî olarak anlatılan da hep Antik Yunan ve Roma’nın hikâyele­ri ya, nasıl ki dünya çizgi çizgi değilse, sadece Avrupa’dan iba­ret de değil. Dünya tarihi Avru­pa’nın hem batısında hem de doğusunda aynı şekilde akmaya devam ediyor elbette. Ha nedir, Doğu’yu yine az çok biliyoruz da, Olmek, Aztek, Maya gibi ka­dim Batı medeniyetleriyle ilgili bilgimiz çizgi film düzeyinde seyrediyor. Yani en azından be­nimki öyle, şimdi kimse­nin günahını almayayım ve “Güneşin Oğlu Este­ban” çizgi filminden öğrendiklerimle de bir şeyler yaz­maya çekiniyorum açıkçası.

    Ama az da olsa onların ta­rihleriyle ilgili bir-iki satır oku­muşluğum, haklarında verilen derslerde uyumuşluğum var. Bunlardan ilki en eski ama en son keşfedilmiş, varlığının far­kına en son varılmış olan Ol­mekler.

    Aklımda kaldığı kadarıyla, tıpkı Roma’da olduğu gibi Ol­mek dünyasında da spor var ve bir hayli de önemli. E sporun olduğu yerde de hâliyle yen­mek de var, yenilmek de. Yal­nız hatırlarsanız Roma’da spor takımlarına olan taraftarlık, günümüzde kimi arkadaşların yaptığı gibi, “pazara kadar de­ğil, mezara kadar” biçimiydi ve buna karşılık tıpkı günümüz­de olduğu gibi takımların yıldız sporcuları, “Ben profesyonelim, geleceğimi düşünmem lâzım” diyerek hangi takım daha fazla para verirse rahatlıkla o takı­ma transfer olabiliyordu ya, işte Olmek arkadaşlara baktığımız zaman, üç aşağı beş yukarı bunun tam tersini görü­yoruz.

    Öncelikle Ol­mek dünyasında yanılmıyorsam en önemli spor dalı günümüz­deki voleybol, tenis ve fut­bolun karışımı olan bir tür top oyunu. Takım­lar topu birbir­lerinin sahasına atıyor, onlar da bedenlerinin bir parçası ve genellikle de kal­çalarıyla topu karşılayarak geri gönderiyorlar. Tabii şimdi böy­le anlatınca kakara kikiri, eğ­lenceli bir oyun gibi geliyor ku­lağa ama benim aklımda kaldığı kadarıyla işin sonu pek öyle eğ­lenceli değil.

    Artık nasıl skor tutuyorlar, maç nasıl kazanılıyor bilmiyo­rum ama Olmek dünyasının bu favori sporunda taraftarlar ta­kımlarını mezara değil, pazara kadar, sporcuların en az yarısı da takımlarını pazara değil, me­zara kadar tutuyorlar. Tabii as­lında burada kilit nokta, Olmek sporu için pazar ve mezarın ay­nı anlama geliyor olması, zira Olmekler, heyecanla izlenen bu müsabakaların ardından kaybe­den takımı tanrılara kurban edi­yorlar. Dolayısıyla kaybeden ta­kımı tutan taraftarlar, o takımı bir daha tutamıyor, o takımdaki oyuncular başka takıma trans­fer olamıyor. Evet, gördüğünüz gibi Olmeklerde sporculuk zor iş, iki gol yediğin zaman “Ucun­da ölüm yok ya” diyemiyorsun.

    Tabii bu durumda taraf­tarlık bağları da çok kuvvetli olmasa gerek diye düşünüyo­rum ve sadece bu bile Olmek­leri Romalılardan ve günümüz dünyasından bir adım öne çı­karıyor. Ama işte o kaybeden takımın kafasını kesip tanrıla­ra kurban etme olayı işi bozu­yor, o konuda insanın Olmekle­ri kınayası geliyor ama yapacak bir şey yok. Görünen o ki artık bunlar mı görmezden gelmiş, arada bir yanlışlık mı olmuş bilinmez, Olmekler mağlup takımın oyuncularını kurban ederken Olmek tanrıları insa­fa gelip “Yav durun, alın bunu kesin” diye bir lama falan gön­dermemiş. Ha belki jaguar gön­dermişlerdir ama öyleyse de Olmeklere hak vermemek elde değil. Kim yakalayacak jaguarı da kurban edecek?

  • Değişen devirler ve hanedanların kaybolan mirası

    Anadolu beyliklerine dair Osmanlı arşiv kayıtları, ancak 17. yüzyıla kadar geri gidebiliyor. Beylikler döneminden kalan miras yapılardan tarihî eser niteliğini koruyanlar ve vakıflar koruma altına alınmıştı.

    Ermenek kazasının Balgasun köyünde bulunan Karamanoğlu Mehmed Bey türbe ve zaviye vakfına ait belge, 1713.

    Osmanlı Devleti bir uç beyliğinden impara­torluğa giden süreçte yayılma alanı olarak, kökle­rinin bulunduğu Anadolu’yu değil, Bizans ve ötesini hedef­lemişti. 15. yüzyılın ikinci ya­rısında Rumeli’deki sınırları Tuna nehrine dayandığında, Anadolu’da daha Fırat’ın öte­sine geçilmemişti. Anadolu’da varolan beyliklerin tam ola­rak itaat altına alınamaması­nın sakıncaları da ortadaydı ve bunun acı tecrübesi Yıldı­rım Bayezid ile Timur arasın­daki Ankara Savaşı’ndan son­ra Anadolu’da ortaya çıkan “fetret devri” ile yaşanmıştı.

    Osmanlı Devleti, kuruluş yıllarında Anadolu’da siyasi birliği sağlama gayreti içinde civarındaki beyliklerden baş­layarak akrabalık tesisi, pa­ra karşılığı veya sulh yoluyla Batı Anadolu’da siyasi birliği tesis etmişti. Bilhassa Yıldı­rım Bayezid silah kuvvetine de başvurarak özellikle bey­liklerin en dişlisi olan Kara­manoğullarını da itaat altına alıp sınırları Fırat nehrine kadar genişletmişti. Ne var ki Timur istilası her şeyi eskiye döndürmüş, Anadolu beylik­leri yeniden kurulmuştu.

    Anadolu’da beyliklere son verilmesi ve siyasi hakimiye­tin sağlanması, ancak Yavuz Sultan Selim’in, Şah İsmail’i Çaldıran’da mağlup etmesi ve Memlûk Devleti’ne son ver­mesi ile 16. yüzyıl başlarında tamamlanabildi.

    Kütahya’daki Germiyanoğlu
    Yakup Çelebi vakfına ait gelir-gider muhasebe defteri, 1655.

    Her biri bir zamanlar ken­di beyliklerinin başında hü­küm süren hanedanlar, Os­manlı hakimiyetine girdikten sonra da bazı istisnalar dı­şında kendi bölgelerinde yine nüfuzlu ve seçkin aileler ola­rak varlıklarını devam ettir­mişlerdi. Bulundukları bölge­lerde mütesellim (devlet adı­na vergi toplayan kimse) gibi vazifeler alan, ayanlık yapan hanedan mensuplarına dair arşiv kayıtlarına geçmiş bil­giler bulunmaktadır. Mesela 1739’da Maraşayanından Dul­kadiroğlu Turan Ahmed’in halka yaptığı baskıdan dolayı cezalandırılması, Saruhano­ğullarından Hızır Paşa tara­fından 1766 yılında Demirci kasabasında bir zaviye yaptı­rılması, 1782 yılında Daniş­mendli aşireti beyinin bin atlı ile Osmanlı ordusuna katıl­ması, 1791’de Kütahya eşra­fının kendilerine mütesellim (devlet adına vergi toplayan kimse) olarak Germiyanoğul­larından Süleyman Ağa’nın tayin edilmesini talep etme­leri, 1865 yılında Çobanoğlu hanedanından gelen kişilere maaş bağlanması gibi belge­lerde beylikler dönemi hane­danlarına dair bilgiler bulun­maktadır.

    Osmanlı Arşivi’ndeki bel­geler takip edildiğinde gö­rülmektedir ki. 17. yüzyıldan itibaren Germiyanoğlu, Ka­ramanoğlu, Aydınoğlu, Saru­hanoğlu, Ramazanoğlu, Eşre­foğlu, Hamidoğlu, Menteşoğ­lu, Çandaroğlu, Çobanoğlu, Dulkadiroğlu, Danişmend­li, Mengücekli gibi beylik­ler dönemine ait medreseler, camiler, mescitler, imaretler, tekkeler, zaviyeler, türbeler, kütüphaneler, çeşmeler ko­runmuş, tamire ihtiyaç du­yulan binalar tamir edilmiş, beylikler döneminde oluştu­rulmuş vakıfların aynen mu­hafaza edilmesine ve vakıfna­mede belirtilen şartlar üze­rinden bu vakıfların hayatını devam ettirmesine ve kimse­nin müdahalede bulunmama­sına dikkat gösterilmiştir.

    Beylikler döneminden ka­lan miras yapılardan tarihî eser niteliği olan yapılar ko­ruma altına alınmıştı. Mesela Karamanoğlu İmareti’nin ka­pısında bulunan ceviz kanatlar ve mihrabın muhafaza edilmek üzere Müze-i Hümayun’a nakli emredilmiş, bunun gibi Anado­lu’da beylikler ve Selçuklular döneminden kalan tarihi eser­lerden teşhire değer olanların Müze’ye gönderilmesi vilayet­lere bildirilmişti.

    Karaman Kalesi ve Nefise Hatun Medresesi Karaman Nefise Hatun Medresesi (solda), Karaman Kalesi ve devşirme olarak kullanılan Karamanoğulları yapılarına ait mimari parçalar.

    HANEDANA DUA

    Mengücekli hamaldan 700 yıllık El Fâtiha

    Her yeni yönetim kendi şakşakçılarıyla gelir ve gider. Anadolu’da “Büyük büyük babanız sultanmış, öyleyse size saygı gösterelim” yaklaşımı hiç olmamıştır.  

    Artuklu, Saltuklu, Danişmendli, Aydınoğul­ları, İzmiroğulları, Eşrefoğulları, Denizli Beyleri, Tekebeyleri, Hamidoğulları, Dulkadirli, Ramazanoğulları, Akkoyunlu, Karakoyunlu soyları acaba ne oldu? Toplum içindeki saygınlıkları ne zaman ve nasıl sona erdi? Bu soruların yanıtını, sonuncu hanedan Osmanoğullarının torun torun­larının konumlarına bakarak verebiliriz. Kanımca toplum­lar, bir zamanlar kendilerine hükmedenlerin sıradanlaşan soylarını haklı haksız suçlamayı hak görmüşlerdir. “Büyük büyük babanız sultanmış, öyleyse size saygı gösterelim” yaklaşımı hiç olmamıştır.

    Şehinşah ve Sitti Melik’in türbesi Mengüceklerin Divriği kolundan Şehinşah’ın ve aynı hanedandan Sitti Melik unvanlı bir kadının yattığı kasaba merkezindeki türbe, 1196.

    Her yeni yönetim, kendi şakşakçılarıyla gelmiş ve gitmiş. Ayrıca kısa süren eriyen bir mad­di miras söz konusu. Yıkılıştan sonraki iki üç kuşak, olanı biteni tüketmiş. Halk da bu düşüş ve tükenişleri ilahi bir intikam saymış.

    Bir çocukluk anımı anlata­yım. Babam bizi bayram nama­zına götürür, camiden çıkınca mezarlıkları ziyaret ederdik. Bu her kentte köyde geçerli bir ge­lenekti. Büyükler Fatiha okunan her mezarın başında, orada gö­mülü olanı tanıtarak yeni kuşak­lara aile tarihi öğretirlerdi. Her yıl iki kez yinelenen bu bilgilerle aile tarihleri belleklere yerleşir­di. Ben o ziyaretlerde bazen, kısa boylu kambur, sessiz bir adamı Mengücek meliklerinin kümbeti önünde dua ederken görürdüm. Ondan başka orada dua eden de olmazdı. Bu adam çarşı da hamaldı, ama esnafın saygılı davrandığı biriydi. Ağır yükler taşıtılmaz, elinde götürebileceği şeyler evlere gönderilir, yan cebine de bir para bırakılırdı.

    Divriği ve Mengücek tarihiyle uğraştığım yıllarda birçok şeyi öğrendiğim gibi bu mazlum masum görünüşlü adamın lakabıyla önünde fatiha okuduğu Mengücek (Sitti Melik) türbesi arasındaki ilintiyi galiba çözdüm. Adam o soydandı. Önünde dua okuduğu türbede kendi atalarının mezarı olmasa neden dua etsin? Babası, dedesi de orada dua etmişlerdi kuş­kusuz. Ama yedi yüzyıl önceki Mengüceklerle soy bağından haberi yoktu. Halk da onu salt “köklü” bir ailenin bireyi bildi­ğinden hamallığına karşın saygı gözetiyorlardı.

    Prof. Albert Gabriel de Ana­dolu’da soy sop bilgilerinin uzun zaman korunmayıp unutuldu­ğunu, sonraki kuşakların halk arasında kaybolduğunu yazarak Keykubad’ın soyundan birinin, bundan habersiz çift süren bir rençber olmasına şaşmamak gerektiğini vurgulamıştır.

    NECDET SAKAOĞLU





  • Müslüman Anadolu’nun figürlü, sembollü sikkeleri

    Arap yarımadasında, İran’daki İslâm devletlerinde yerleşmiş olan figür yasağı, Ortaçağ’da Anadolu Selçukluları’nda ve beyliklerde görülmedi. Kullanılan sikkeler, Rum ve Ermeni sanatından izler de taşıdı.

    ŞENNUR ŞENTÜRK

    Sikkelere, tarihî verile­re doğrudan ulaşmamızı sağlayan sağlam bir kay­nak, arşiv malzemesidir. Üzer­lerinde yazanlar ve görünenler, zamanının sivil ve resmî tari­hini okumamıza olanak sağla­maktadır. Anadolu toprakla­rında; Yunan, Roma, İran’daki Persler, Sasaniler, Emevi, Ab­basi, Selçuklu Moğol-İlhanlı ve Osmanlı Devletlerinde tahta çıkan hükümdarların iktidarla­rını dünyaya duyurmak ve bel­gelemek için ilk yaptıkları iş, kendi adlarına sikke bastırmak­tı. Bu nedenle altın, gümüş ve bakır sikkelerin üzerinde genel­likle hükümdar adı, tarihi, darp yeri doğrudan, somut bir şekil­de yazmaktadır.

    Türkmen sikkesinde Rum-Ermeni işaretleri Sivas-Malatya civarındaki Danişmendoğulları’nın (11.-13. yüzyıllar) darpettiği sikkelerde, aynı coğrafyada daha önce varolan ve birlikte yaşadıkları Rum ve Ermeni toplumunun kullandığı sayı ve harfler kullanılmış.

    Antik dönemlerde sikke­lerin üstünde impara­tor, imparatoriçe, devlet yöne­timinde güçlü bir yöneticinin portresi, önemli bir tapınak ya­pısı, kutsanan sembol bir hay­vanın ya da bitkinin tasviri yer alıyordu. Bizans sikkelerinde ise Hz. İsa’nın sureti ve dinin sembolü haç da olabiliyordu.

    Hz. Muhammed’in İslâmi­yet’i ilk duyurduğu, zamanlar ve halifeler dönemindeki altın ve gümüş paralar, dinar ve dir­hemler, bugünün Dolar ya da Euro’ları gibi değerli, dünya ti­caretinde muteber paralar idi.

    Kurumsallaşmış bir İslâm devleti olan Emevilerin beşinci hükümdarı Abdülmelik zama­nında, 698 yılında köklü bir pa­ra reformuna gidilerek tama­men Kur’an-ı Kerim ayetleri ve harfleriyle resimsiz hüküm­dar ve yer adlarıy­la tarih yazan bir sikke basıldı ve bundan böy­le İslâm devletleri sikkeleri­ni küçük farklarla hep ay­nı tarzda tasarla­maya de­vam ettiler. Emevilerin batıya doğru yayılan ardılları; Endülüs Emevileri, Fatımîler, Muvahhidiler, Mu­rabıtlar, İhşidiler, daha sonra Abbasiler ve İran’daki Büyük Selçuklular aynı tasarım anla­yışıyla paraları basmaya devam ettiler, resim ve suret kullan­madılar.

    Arap Yarımadası ve Ortado­ğu’da bunlar yaşanırken Ana­dolu’da farklı bir durum söz ko­nusu oldu. Orta Asya’dan doğ­rudan Anadolu’ya doğru gelen Türkmenler burada yerleşip çoğaldıkça, kurucularının adı­nı aldığı çeşitli küçük devlet­ler, “beylikler” kurdular. Bunlar Orta Asya, Göktanrı ve Şaman kültürlerini henüz kaybetme­mişlerdi; fakat Anadolu’da da çok köklü yerleşik başka kül­türler vardı. Örneğin Hititler, Assurlular, Lidyalılar, Hele­nistik (Yunan), Bizans, Erme­ni topluluklarının çok zengin mimari, resim, heykel ve ma­den sanatı vardı. Bu yerleşik zengin birikimden etkilenme­mek mümkün değildi ve Arap yarımadasında, İran’daki İslâm devletlerinde yerleşmiş olan fi­gür yasağı, Ortaçağ’da Anado­lu Selçuklular’da ve beyliklerde görülmedi. Artuklular, Men­gücekliler, Danişmendoğulla­rı, Eyyûbilerin sikkelerinde de, diğer eserlerinde görülen hay­li yüksek kabartmalı figürler vardır. Ayrıca hem savaştıkları hem birlikte yaşamaya zorun­lu oldukları komşularıyla farklı dilleri de olsa zaman zaman ay­nı parayı kullanabilmek için an­laşmaya varmak zorundaydılar ve o zamandan kalan sikkeler incelendiğinde de bu beraberlik ve barışın sağlanmış olduğunu görmekteyiz. Anadolu Selçuklu hükümdarı Rükneddin Mesud (1116-1157) tarafından basılan bir sikkenin bir yüzünde Bizans imparatoru tarzında bir figür, diğer tarafında “Sultan-ül Mu­azzam “ sıfatıyla Mesud’un adı yer almaktadır. Mengücekoğul­larından Fahreddin Behram­şah’ın da buna benzer bir sikke­si görülmektedir. Sivas Malatya, Kayseri Elbistan şehirlerin­de hüküm süren Danişmendo­ğullarının kendi adına bastığı sikkelerde de, aynı coğrafyada daha önce varolan ve birlik­te yaşadıkları Rum ve Ermeni toplumunun kullandığı sayı ve harfler kullanılmıştır.

    Bizans imparatoru ve Sultan Mesud Bir yüzünde Bizans imparatoru tarzında bir figür, diğer tarafında “Sultan-ül Muazzam” sıfatıyla Mesud’un adı yer aldığı, Mengücekoğullarından Fahreddin Behramşah (öl. 1225) döneminde darpedilen sikke.

    12. yüzyıl ile 13. yüzyıl ara­sında Anadolu’da hüküm süren devletlerin bıraktıkları sikke­lerden, si­yaset ve ikti­dar mücadelelerinde, toprak paylaşımlarında önemli roller üstlenmiş olduklarını da oku­yoruz. Eyyûbilerin, Artukoğul­larının, Mengüceklilerin Sal­tuklular ve Danişmendoğulla­rının sikkeleri bu perspektiften de incelenmelidir. Zira bu bey­likler kendi bağımsız toprakla­rında sikke bastıkları zaman, İslâm halifesinin adını ve saygı cümlesini yazdıkları gibi, Sel­çuklu, İlhanlı Moğol imparato­runun adını da yazabiliyordu. Bunun çok sayıda farklı örnek­lerinden biri de Güneydoğu Anadolu’da sınır komşu olan Artukoğullarıyla Eyyubilerin birlikte bastığı sikkedir.

    Anadolu Selçuk­lularının zayıflayıp da­ğılmaya başladığı 14. yüzyılda Anadolu’da kurulan veya va­rolup bağımsızlığını ilan eden Karamanoğulları, Eşrefoğulları, Hamidoğulları, Menteşeoğulla­rı gibi çok sayıda beylik, kendi devletleri ve hükümdarları adı­na gümüş sikkeler kestirmişler­dir (Bu beylikler tıpkı Anadolu Selçuklu öncesi beylikler gibi hiç altın sikke bastıramamış­lar, yani o kadar zenginleşip büyüyememişlerdir). Beylik­ler döneminden sonra büyüme­ye başlayan Osmanlı Devleti de gümüşlerinde ve altın parala­rında kendilerine özgü resim­siz, suretsiz sikkeler bastırıp kullanmıştır.

    Artukoğulları ve Bizans etkisi Artukoğullları hanedanından Necmeddin Alpi bin Timurtaş döneminde darpedilen ve Bizans sembollerinin kullanıldığı sikke, 12. yüzyılın ikinci yarısı.