Çin’deki Yungang ve Longmen mağaralarında yer alan yaklaşık 1500 yıllık dev Buda heykelleri, bilim ve sanatın ancak farklı yerlerden gelen çok yönlü akımların bir arada olması ile geliştiğini gösteriyor. Tan Yao’nun hikayesi…
Bugün Çin Seddi hâlâ Çin’e resmî ziyaretle giden bir devlet adamı veya bir turistin ilk görmek istediği yer özelliğini taşımaktadır. Ancak biraz vakti olan turist Unesco Dünya Mirası listesinde yer alan Dunhuang Mogao ve dev Buda heykellerinin yer aldığı Yungang ve Longmen mağaralarını da görmek ister. Ziyaretçiler devasa Buda heykelleri karşında kendi insanlıklarını daha iyi anlar ve bu heykellere hayran kalır. Heykellerin insan üstündeki etkisi o kadar müthiştir ki, heykellerin nasıl ve ne gibi sebeplerle yapılmış olduğunu merak etmeye fırsat bulamazlar.
Aslında Yungang ve Longmen mağaraları, Proto-Moğol ve Proto-Türk kabilelerini biraraya getiren Tabğaç (Tuoba) hanedanı (386-534) döneminde yapılmıştı. Çin’e kuzeydoğudan gelip Çin kültürünün birçok yönlerini benimseyen Tabğaçlar (NTV Tarih, Sayı: 34) kendilerine de hanedan adı olarak Kuzey Wei’yi seçmişlerdi.
Devletlerinin kuruluş safhasında Tabğaçlar, birçok Orta Asya hanedanının yaptığı gibi ele geçirdikleri yeni yerlerde bulunan biliminsanı ve sanatkârları kendi başkentlerine getirmişlerdir. Bunların bir kısmı ve hatta göçebe kabileler de zorda kalınca Tabğaç idaresini Cücenlere (Rouran) tercih etmişlerdir. Bunlar arasında Uygurların ve Kanglıların ataları Tegreg kabileleri mensupları olduğu gibi, Hun İmparatorluğu’nda önemli bir konuma (juqu) sahip olan bir ailenin sarayından gelenler de vardı. Eski Hun ünvanını kendilerine soy adı olarak alan bu aile, Gansu’ya hâkim olmuş ve Çince Kuzey Liang adı verilen hanedanlığı kurmuştu. Bu hanedanlık Dr. Emel Esin’in bir makalesinde ele aldığı gibi özellikle kurduğu zengin kütüphane ve sarayında topladığı bilgin ve edebi şahsiyetler ve din adamları ile ünlü idi. Bu bilginler, sanatkârlar ve din adamları özellikle Budizmin gelişmesi için yaptıkları katkılarıyla tarihte iz bırakmışlardır.
Tabğaçlar Gansu’yu ele geçirince (439), bir kısım sanatçı ve bilimciler Tabğaç sarayına katılmışlar, diğer bazıları ise Turfan bölgesine gitmişlerdi. Turfan bölgesine gidenler arasında Kadim Türk kağan ailesi Aşina soyunun da bulunduğu düşünülüyor. Hunlardan gelen bu aile, Gansu’da hükümdarlık yaparken herhangi bir etnik ayırım yapmadan bilim ve sanatı öne çıkarmıştır.
439 yılında Tabğaç başkentine gelenler arasında, o sırada takriben 30 yaşlarında bulunan Tan Yao adında bir rahip de vardı. Daha Gansu’da iken bilimi, ibadet ve meditasyonları ile şöhret bulmuştu. Bu arada Gansu’yu ele geçiren Tabğaç hükümdarı Budizmi yasaklayarak Daoizmi öne çıkarma eğiliminde oldu. İmparatorun oğlu da Budistti ve o, bir ara çerçevede birçok kişiyi ve ellerindeki putları saklamış olmasına rağmen, bu yasaklar 450 yılına kadar devam etti. Tan Yao, takriben 499’e kadar, Budizmin yeniden canlandırılması döneminde olan bağlılığı çerçevesinde imparatorların hizmetinde bulunmuş ve bu dönemde Budizmin devlet denetiminde tutulması için çalışmıştır. Böylece halvet ve devletten bağımsızlığı vurgulayanbu süreçte kendisi baş denetçi konumunda idi. Budizminden farklı bir kuzey Budist geleneğinin gelişmesine katkıda bulunmuştur.
İşte dev Buda heykelleri de bu birlikteliğin simgesidir. Önce imparatora benzeyen bir Buda bir heykeli yapılmasına kararlaştırıldı. Hatta bu heykele imparatorun vücudundaki benleri anımsatan siyah taşlar da kondu. İmparatorun zamanın Budası olduğu somutlaştıktan sonra, o zamana kadar hüküm sürmüş beş imparatoru anmak için beş katlı bir mabet yapılmasına ve her imparatoru simgelemek için birer Buda heykeli daha yapılmasına karar verildi. Bu heykellere karşı gösterilecek saygısızlık, saraya karşı isyan niteliğini taşıyacaktı.
Zamanla mabet beş katlı olarak değil de başkentin batısında beş ayrı mağara kazılması ve her mağaraya birer Buda heykeli konması şeklinde gelişti. Budist literatürede ağırlık veren Tan Tao devrinde yapılan çeviri çalışmalarında bile, çeşitli kültürlerden gelen farklı görüşlerin birarada yaşayabilmesinin izlerini görmemiz mümkündür. İpek Yolları güzergahı üzerinde bulunan Gansu yöresinde yetişen Tan Yao, bilim ve sanatın ancak farklı yerlerden gelen çok yönlü akımların birarada olması ile geliştiğini anlamış olmalıdır. Bugün dev Buda heykeline hayran kaldığımız Yungang mağaraları, böyle bir süreç sonucu ortaya çıkmıştı.
Eğer aklımda yanlış kalmadıysa, Roma Cumhuriyeti tarumar olup da “Ne rejim değişikliği canım, bilakis cumhuriyeti kurtarıyoruz” diye diye bir imparatorluğa dönüştükten sonra bile, Roma’nın seçilmiş en üst düzey yöneticileri konsüller ve konsüllük de varlığına devam ediyor. Zaten konsülsüz bir konsüllük, konsüllüksüz bir konsülü de pek düşünemiyoruz. Ha nedir, bu ister istemez bir iki-başlılık yaratıyor, zira bir tarafta koskoca bir imparator var, diğer tarafta da koskoca bir konsül. Konsüllük makamı imparatorluğun başlarında devam ediyor etmesine ama görünürde ya da kâğıt üzerinde konsülleri halk seçse de, konsüller fiili olarak imparator tarafından aday gösteriliyorlar, yani aslında basbayağı atanıyorlar.
Tabii her ne kadar cumhuriyet olduğunu ileri sürse de tarihçilerin MS 27 yılından itibaren “yok abi ne cumhuriyeti allahaşkına, imparatorluksun sen” dediği Roma devletinde konsüllük önemli bir makam. Yani evet, cumhuriyet rejimindeki bir sürü yetkisi elinden alınmış, ama yine de spor müsabakalarında artık başlama vuruşunu mu yapıyor, protokolde kendisine önlerde yer mi buluyor, imparator yokken onun adına karar mı veriyor ne. Galiba spor müsabakasında görünüyor, gerisini tam olarak bilmiyorum.
Her neyse, her şeye rağmen devlette imparatorluğun ardından en önemli makam olan konsüllük, gel zaman git zaman devlet işlerinde iki-başlılık mı çıkarıyor, yoksa sadece imparator konsülün maçlarda başlama vuruşu yapmasına mı kıl oluyor tam hatırlamıyorum ama kimi imparatorun şimşeklerini üzerine çekiyor.
Roma tarihinin en renkli imparatorlarından Caligula mesela, bizzat kendi atadığı ya da aday gösterip seçilmesini sağladığı (artık farkı ne tam olarak çözemedim) Pomponius Secundus’a feci uyuz oluyor. İşin öncesine bakacak olursak Caligula, kendisini bugün renkli olarak tanımamızı sağlayan işleri yapabilmek için olsa gerek, son derece büyük paralara ihtiyaç duyan bir adam. Artık ben Cassius Dio’nun yalancısıyım, Caligula başa geçince yaptığı harcamalarla 3 trilyon sestercelik hazineyi sıfırlamış. Bugünkü kurdan ne kadar ediyor bilmiyorum ama külli bir miktar olsa gerek diye düşünüyorum.
Her neyse, har vurup harman savuran Caligula, bir yandan da kendi adına bir sürü yapı inşa ettirdiği için millet bir müddet “yiyor ama çalışıyor da” diyerek kendisine göz yummuş. İyice gaza gelen Caligula beğenmediği, hoşuna gitmeyen, tavuğuna kışt diyen ne kadar adam varsa hepsini de bertaraf ediyor. Zaten doğru dürüst bir insanı sevdiği yok, varsa yoksa sevgili atı Incitatus.
Elbette dünya tarihine geçen bugün bir Bold Pilot olsun, Devir olsun, Johnny Guitar olsun, bir sürü kimisi Gazi koşusu şampiyonu, kimisi her daim sürdirek favori; jokeyi sırtından atlasa da birinci geleninden hem kumda hem çimde galoplarıyla, sprintleriyle büyüleyen bir sürü at var ama, herhâlde hiçbiri Caligula’nın Incitatus’u sevdiği kadar sevilmiyor. Caligula, Incitatus’u yemeğe çıkarıyor, arpasını altın kaselere falan koyduruyor. Ama bunlar da yetmiyor, günün birinde artık daha düşük profilli bir konsül istediği için mi, yoksa atını çok sevdiğinden mi bilinmez, mevcut konsülün yerine Incitatus’u atamaya kalkıyor.
Tabii böyle çok ilginç hikâyelerin genellikle pek de gerçekle ilgisi olmadığını düşündüğümden bu işe şüpheyle yaklaşıyorum ve Caligula’nın o kadar da delirdiğini sanmıyorum ama neticede ben de o döneme daha yakın Suetonius, Dio gibi tarihçilerin yalancısıyım ve şimdi her zaman için bu adamların o dönemin Fuat Avni’si olma ihtimali var. Zaten sanırım mesele Caligula’nın atını konsül olarak atamak istemesi değil; hakkındaki “atını konsül olarak atayacak kadar delirmişti” şayiasının günümüze kadar gelmesi ve birilerinin böyle bir şey uydurması bile bize bir şeyler söylüyor.
Ha maalesef Incitatus hayli düşük profilli olsa da konsül olamıyor, oldurmuyorlar, o da başka bir konu.
İstanbul’un Silivri ilçesinde ortaya çıkarılan MÖ 3. binyıla ait kurganda, mızrağıyla beraber gömüldüğü tahmin edilen bir savaşçının kemiklerine rastlandı. Yarı hocker pozisyonunda yatan iskeletin yanında mızrak ucu, düşük ısıda pişmiş topraktan testiler, ufalanmış kemik parçaları da bulundu.
Kazı çalışması yapılan ve Cambaztepe Tümülüsü olarak adlandırılan yığma tepe, İstanbul’da Silivri İlçesi, Çanta Mahallesi’nin deniz tarafında E5 karayolunun güneyinde, kuzey-güney yönlü uzanan bir sırtın denize bakan güney ucunda yer alıyor. Yüksek bir konumda olan yığma tepe, çevreye hakim bir noktada.
Kazıya başlanılan 57.13 metre kotundan, ortalama 52.80 metre kotuna gelindiğinde, farklı boylarda kum taşı blokların uç uca getirilmesiyle oluşturulmuş 6 metre çapında dairesel planlı bir yapıya ait taşlar görülmeye başlandı. Dairesel planlı yapının sınırlarını oluşturan taşların tek sıra halinde dizildikleri, dairenin kuzey ve doğu kısmındaki bazı taşların üst üste iki sıra halinde konuldukları görüldü.
Kazının devamında, yapının iç kısmında plan vermeyen ve birbirleriyle herhangi bir bağı olmayan dağınık vaziyetteki taşlar belgelenip temizlendikten sonra, 6 metre çapındaki dairesel yapının ortasında, kuzey-güney doğrultusunda uzanan ve kenarı kaba taş duvarla çevrili dikdörtgen planlı bir mezar tespit edildi. Dikdörtgen planlı alanın iç kısmında zeminde yaklaşık 169 cmx85 cm ölçülerinde kuzey-güney doğrultulu, üst yüzeyleri oldukça düzgün olan 3 parça sal taşının yanyana getirilmesiyle oluşturulmuş mezar tabanı üzerinde, yarı hocker pozisyonda yatırılmış bir iskelet açığa çıkarıldı. İskelet, kuzey-güney doğrultusunda yatmakta, kafatası kuzeyde, ayakları güneyde yer almaktaydı. Gövde kısmı sırt üstü yatırılmıştı ve yüz güneydoğuya dönüktü. Bacaklar sağ yanları üzerinde karına doğru çekik pozisyonda açığa çıkarıldı.
Kemiklerin yoğun olarak tahrip olduğu gözlendi. İskelete ait el ve ayak kemiklerinden ait parça bulunamadı. Kaburga ve omurga aksı kemikleri de tümüyle tahrip olmuş vaziyetteydi. İskelet genel olarak değerlendirildiğinde, kemiklerin anatomik pozisyonlarını koruduğu görüldü. İskeletin kolları arasında 23.5 cm. uzunluğunda bir adet bronz mızrak ucu bulundu.
İskeletin ayakucunda, taş zeminin güneybatı köşesinde, zemin üzerine dik olarak oturtulmuş pişmiş toprak, el yapımı tek kulplu gaga ağızlı bir testi bulundu. Taş zeminin güneydoğu köşesinde ise oldukça aşınmış ve dağılmış, formu henüz tam olarak anlaşılamamış olsa da gaga ağızlı bir testi olduğu anlaşılan el yapımı bir başka pişmiş toprak testi yan yatmış vaziyette bulundu.
Dairesel planlı yapının güneybatı sınırında, dairenin dış yüzüne bitişik olarak yapılmış olan taş plakalarla biçimlendirilmiş, dış ölçüleri 65cm. x 40 cm. boyutlarında olan dikdörtgen küçük bir sanduka da tespit edildi. Dikdörtgen planlı bu taş sanduka içerisinde, oldukça aşındığı ve dağıldığı görülen el yapımı pişmiş toprak kap parçaları tespit edildi.
İnce bir temizliğin ardından üstü, bir tanesi içe dönük ağızlı kâse parçası, diğeri farklı bir kaba ait dip parçasıyla kapatılmış küresel gövdeli pişmiş toprak küçük bir kap bulundu. Kabın içinde yanmış ve ufalanmış kemik parçaları ortaya çıkarıldı. Kaptaki kemiklerin incelenmesi henüz yapılmadığından bu parçaların insan veya hayvana mı ait olduğu belli değildir. Düşük ısıda fırınlanmış olduğu anlaşılan pişmiş toprak eserlerin restorasyon ve konservasyonları sonrasında formları belirlenecek ve mezar içinde bulunan pişmiş toprak kaplarla aynı dönden mi yoksa daha sonraki bir dönemde ikincil bir gömüt mü olduğu anlaşılabilecektir.
Yığma tepede denize karşı yatıyor Deniz seviyesinden yaklaşık 55 metre yükseklikte, çevreye hakim konumdaki kurgan (üstte). Mezar tabanı üzerinde, yarı hocker pozisyonda yatırılmış iskelet (sol sayfada) ve içinde bulunduğu taş duvarla çevrili mezar yapısı
Mezar içinde bulunan pişmiş toprak, tek kulplu gaga ağızlı testi, “İlk Tunç Çağı Troya Tipi Gaga Ağızlı” testileriyle benzerlik göstermektedir (Podzuweit 1979:Tafel 8-9) (Frirdich 1997: Tafel 13). Gaga ağızlı tüm testi ile çok dağılmış halde bulunan ancak gaga ağızlı olduğu anlaşılan diğer testi ve bronz mızrak ucu birlikte değerlendirildiğinde, bu mezarın İlk Tunç Çağı’na, yaklaşık olarak MÖ 3. bin yılına ait olabileceği düşünülmektedir.
Sonuç olarak elde edilen buluntu ve diğer veriler değerlendirildiğinde, taş bir zemin üzerine ölü hediyeleriyle birlikte gömülmüş İlk Tunç Çağı’nda yaşamış önemli bir askere ait olduğu düşünülen bu mezarın, tümülüs tarzı mezarların öncülü olan kurgan tipi bir mezar olduğu anlaşılmıştır.
ANALİZ
Türk kurgan kültürünün Trakya’da bulunan ilk örneği
Doğu Trakya’da kazılmış ilk kurgan olan Silivri kurganı, Türkiye topraklarındaki bu oluşumların Avrasya ve Orta Asya kökenli insanlarla bağlantılarını bir kez daha ortaya koyması bakımından önemlidir.
ŞEVKET DÖNMEZ
Silivri yakınlarında İstanbul Arkeoloji Müzeleri tarafından bilimsel kazılarla açığa çıkarılan kurgan türü bir mezar, kısa sürede kamuoyunun ilgisini çekmiş, ancak bilimsel öneminden çok arkeopolitika boyutuyla gündeme gelmiştir. Kurgan, üstüne tümsek biçiminde toprak yığılmış mezar yapısıdır. Göçebelere ait bir mezar türü olan kurganın koni biçimli toprak tepeciğinin şekli, göçebenin çadırından başka bir şey değildir.
Öncelikle bilinmelidir ki Silivri Çanta Kurganı, Türkiye’nin tek kurganı değildir. Ağrı Dağı etekleri ve yakın çevresi (Bozkurt kurganları), Kars (Çıldır ve Akçakale kurganları), Muş (Nurettin Köyü kurganları), Amasya (İmirler kurganı) ve Ankara’da (Güdül kurganları) binlerce kurgan vardır. MÖ 3. binyıldan MÖ 1. binyıla, yaklaşık 3000 yıllık bir süreçte görülen kurganlar, Erken Tunç Çağı’ndan Demir Çağı’na değin Türkiye coğrafyasına gelmiş Asyalıların varlıklarını tartışmasız biçimde ortaya koymaktadır. Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde ve Hazar Denizi’nin kuzeyi ile batısındaki geniş düzlüklerde ortaya çıktığı düşünülen kurganların en eski örneklerinin MÖ 4. binyıla ait olduğu bilinmektedir.
Avrasya ve Orta Asya coğrafyasının bir ölü gömme geleneği olan kurgan, özellikle Batılı bilim insanlarınca politikaya alet edilmekten ne yazık ki kurtulamamıştır. Başta Marija Gimbutas olmak üzere birçok eskiçağ bilimleri uzmanı, özellikle Karadeniz’in kuzeyindeki kurganları Hint-Avrupalı (İndo Ari) olarak tanımlayarak, nereden türediklerini bir türlü çözemedikleri atalarını göçebe mezarlarında aramaya başlamışlardır. Bu durumdan rahatsızlık duyan ve “yüce” Hint-Avrupa kültürünün çadırdan çıkamayacağını düşünen Colin Renfrew, Konya yakınlarındaki Çatalhöyük’ü Avrupalıların atavatanı olarak önermiş, böylece hem Avrupa kültürünü çadırdan çıkarmış hem de Proto Hint-Avrupa dili konuşan insanların günümüzden 9000 yıl önce varolduklarını kanıtlamaya çalışmıştır.
Silivri kurganı, Türkiye Trakyasında kazılmış ilk kurgandır. Geçmiş yıllarda bölgede kurgan olduğu söylenen bazı buluntu topluluklarında çanak-çömlek gruplarından başka bir şey bulunamamış, mezar yapısı ve iskelet saptanamamıştı. Konisi büyük olasılıkla tarım faaliyetleri ile yok edilmiş Silivri kurganı, yassı taşlarla oluşturulmuş mezar mimarisi ve bunu çevreleyen kromleki ile Avrasya Tunç Çağı kurganlarının tipik bir örneğidir. İskelet ile birlikte bulunan tunç mızrakucu, kurgan sahibinin savaşçı kimliğine atıf yapmaktadır.
Avrasya ve Orta Asya, en erken dönemlerden itibaren göçebe ve savaşçı halklar için bir yaşam alanı olmuştur. Bu coğrafyada Tunç Çağı’nda yoğunlaşan kurganların Demir Çağı’nda sayısal olarak azalmadan devam etmiş oldukları gözlenmiştir. Herodotos’un aktarımlarından Demir Çağı’nda Avrasya ve Orta Asya’da İskitler’in yaşadıklarını biliyoruz. İskitya adı verilen bu coğrafyadaki kurgan kazılarında savaşçıların yanısıra, kurban edilmiş eşler, hizmetçiler ve atlar, cenazenin taşındığı arabalar ile çoğu altından çok değerli takı ve aksesuarlar bulunmuştur. Bu durum, İskitlerin kurgan kültürünü yaşatmış ve hatta geliştirerek sürdürmüş olan bir halk olduğunu göstermektedir. Romalı ve Bizanslı yazarlar sonraki dönemlerde İskitya coğrafyasında yaşayan tüm halkları İskit olarak adlandırmış, Hazar Denizi havzasında yaşayan Türkler de İskit olarak anılmışlardır.
Avrasya Tunç Çağı kurganlarından Konisi büyük olasılıkla tarım faaliyetleri ile yok edilmiş Silivri kurganı, Avrasya Tunç Çağı kurganlarının tipik bir örneği (üstte). Mezar içinde bulunmuş olan pişmiş toprak, el yapımı tek kulplu gaga ağızlı testi “İlk Tunç Çağı Troya Tipi Gaga Ağızlı” testilerle benzerlik gösteriyor (solda).
920 yıllarında Hazar Gölü havzasına seyahat eden İbn-i Fadlan, henüz İslâmiyet’e geçmemiş olan Oğuzların cenaze törenleri hakkında çok değerli bilgiler vermiştir. İbn-i Fadlan, Oğuzlardan biri öldüğünde ev gibi büyük bir çukur kazıldığını, üzerinin tavanla kapatıldığını, mezarın üstünün kubbe biçiminde tümsek yapıldığını, cenazenin çukura elbise ve şahsi eşyaları ile konulduğunu aktarır. Oğuzların Anadolu’ya göç etmesinden kısa bir süre önce gerçekleşen ve bir kurganı tanımlayan bu gözlemler, Türklerin kurgan kültürünün son temsilcisi olduğunu tartışmaya yer bırakmayacak biçimde kanıtlamaktadır. Zaten tarihsel kayıtlarda kurgan kültürü ile aktarım yapan iki önemli yazar vardır; İskit soylularının cenaze törenleri ve mezarlarını anlatan Herodotos ile Oğuz kurganlarını tarif eden İbn-i Fadlan. Her ikisi de Türk kökenli olmayan bu iki tarihsel şahsiyet ne büyük tesadüftür ki aynı coğrafyada yaklaşık 1300 yıl arayla benzer ölü gömme geleneklerine şahit olmuşlardır.
Kurgan mezarlarının etnik açıdan çıkış noktasını belirlemek olanaksızdır. Buna karşın Silivri kurganı da dahil olmak üzere Türkiye topraklarındaki kurganların Avrasya ve Orta Asya kökenli insanlarla bağlantıları açıktır. Türklerin de Orta Asya coğrafyasında ortaya çıktığı ve 10. yüzyıla değin kurgan mezarları kullandığı bilimsel bir gerçekliktir. Bu bağlamda yalnız Türkiye Türkleri değil, tüm Türk halklarının kurgan kültürünün Önasya ve Orta coğrafyasındaki en güçlü kültürel mirasçıları olduğu hususunun söz konusu arkeolojik ve tarihsel bulgular ışığında bilimsel platformlarda tartışılmaya başlanması gerektiğine inanıyorum.
Rivayet ile tarih arasında doğrudan bir paralellik kurma çabaları genellikle sübjektif kriterlere dayanır. Türkiye’den Orta Asya’ya kadar geniş bir alanda destan ve hikâyelerde yaşatılmış bir kişilik olan Köroğlu, tek bir tarihî kişiliğe indirgenebilir mi?
Geçen sene sonlarında Hürriyet gazetesinde “Bolu Köroğlu Ormanları’ndaki 51 bin hektar alanın turizm yapılaşmasına açılması kararına karşı çevre mücadelesi başlatıldı” diye bir yazı vardı. İlhamını tarihte de zulüm ve adaletsizlik karşısında direnişe geçmiş Köroğlu’ndan alan bu yazı, “Yetiş Köroğlu” başlığıyla sunulmuştu (1 Kasım 2015).
Bu yazıda Köroğlu ormanları için direniş hareketi ile tarihteki Köroğlu algısına değinilmesi, bugünü tarihî bağlam içinde anlamak açısından nadir örneklerden birini oluşturuyordu. Ancak yazıdaki, “Köroğlu’nun 450 yıl önce Bolu Bey’ine karşı, “Alnımıza kara yazı yazıldı/Tüfek icat oldu mertlik bozuldu diyerek çıktığı dağlar” ifadesi ile efsane tarih olmuş izlenimi uyandırmaktaydı.
Burada Türkiye’den Orta Asya’ya kadar geniş bir alanda destan ve hikâyelerde yaşatılmış bir kişilik olan Köroğlu’nu, tarihî olgularla teke indirmek ve destandan tarih yapmak eğilimi ile karşılaştığımızı söylemek mümkündür. Bizim gibi sözlü geleneği yoğun olan bir kültürde mitoloji, destan ve tarih arasında ayırım yapmak, sanırım yazan kişinin bilgisi, görgüsü ve siyasi seçimlerinin toplamı ile ilişkilidir.
Aslında Köroğlu Destanı üzerinde çalışmaları ile dünyaca tanınmış Pertev Naili Boratav, hikâye olarak gördüğü bu destan parçalarının farklı rivayetlerini incelemiştir. Özellikle Köroğlu Destanı’nın 1931’de yayımlanmasından çok sonra yazılmış olduğu görülen İslâm Ansiklopedisi “Köroğlu” maddesinde, Boratav mühimme defterlerindeki bilgilere göre 1590 yıllarında “Bolu civarında Köroğlu Ruşen adını taşıyan bir eşkıya zuhur etmiş” der ve devam eder: “16. yüzyıl saz şairi Kör-Oğlu ile hikâyelerin kahramanı ve Celâli eşkıyası Kör-Oğlu’nun aynı şahıs olduğunu da, aksini ispat edecek vesikalar çıkmadıkça kabul edebiliriz”.
Boratav, “babası kör edilmiş ve bu zülmün intikamını almak için zalimlere karşı ayaklanmış daha eski kahramanlara dair Ön Asya sahasında söylenegelmiş rivayetlerin yeni bir anlam kazanarak bu Celâlinin adı etrafında toplanması, yeni kahramanın adı Kör-Oğlu olduğu için güç olmamıştır” ifadesini kullanır ve Köroğlu odaklı bu hikâyelerin zaman içinde bu topraklarda geliştiğini bize gösterir.
Öte yandan Bolu Beyi’ne karşı dağa çıkan Köroğlu motifi, bütün rivayetlerde görülmemektedir. Daha ziyade İstanbul ve Elazığ rivayetlerinde bulunmaktadır. Kısacası bizler İstanbul hikâyesini biliriz ve bunu genelleştiririz. Tüfek meselesi ise Elazığ, Maraş rivayetlerinde görülür. Gümüşhane rivayetinde ise daha ayrıntılı bir şekilde “Köroğlu zamanında delikli demir yoktu; ok, süngü harbi olurdu. Delikli demir çıkınca mertlik bozuldu, Köroğlu bizim gibi hırsız oldu,
Delikli demir çıktı mertlik bozuldu
Eğri kılıç kında paslanmalıdır
diyerek dünyadan gitti” denmektedir.
Bir de bunların yanında Boratav’ın da değindiği, ama herhalde Yaşar Kemal’in Üç Anadolu Efsanesi’nde özenli bir şekilde işlediği “kır at” motifi vardır. Kır at bütün rivayetlerde görülmektedir. Azerî rivayetinde kır atsız Köroğlu acınacak hallere düşer. Hatta elinden kır atını kaçırdığı ve kaybettiği zamanlarda da bizim Köroğlu değirmenci olur ve bütün müşterilerin getirdiği tahıl ile ne kendini ne de doru atını doyuramaz, nihayet her şeye razı olup ne yaptığını bilmeyen bir adam gibi, bir yük kamışla Çamlıbel’e, “Deliler”in yanına döner. Atın bu suretle gitmesine Deliler epeyce kızmışlardır. Hepsi Köroğlu’nu terketmeye karar verir. O zaman Köroğlu bir ay müddet ister; kır atı alamazsa dönmeyeceğini söyler ve üzüntüsünden üç gün yüzükoyun yatar. Burada da üç gün süren Paskalya yortusunda Papa’nın yüzükoyun yatması, bize Köroğlu’nda bir Hıristiyanlık motifi ile de karşı karşıya olduğumuzu gösterir.
Kısacası Köroğlu’nu Köroğlu yapan kır attır ve kır atsız bir Köroğlu düşünülemez. Kır at ise gölden (bazen deryadan) çıkıp bir bazen iki aygırın aştığı kısraklardan doğan çok özel bir attır. Bütün rivayetlerde görülen Kır at sözkonusu olduğunda, onun derya, göl, dere, kısacası su ile ilişkisi birçoğunda görülür (NTV Tarih, sayı: 42). Orta Asya efsanelerinde gölden çıkan bazen de kan terleyen bu atlar, çeşitli isimler altında bizi Çin’e kadar götürür. Kır atların uçanları ise Pegasus olarak bugün bizi her yere götürür.
MÖ 205 senesinde, bugün Eskişehir- Sivrihisar’a 16 km. mesafedeki Pessinus’ta korunan Kibele’nin siyah meteor taşı Roma’ya taşınmıştı. Kutsal taşın, Roma’nın baş düşmanı Kartaca’nın yenilgisini sağladığına inanıldı. Taşın akıbeti bilinmiyor.
Orta Anadolu bozkırının tozunu kaldırarak gelen Roma atlılarını gören tapınak rahipleri haklı olarak endişelendiler. Bu atlılar, herşeyden uzak bu küçük tapınak şehrinin, Pessinus’un kapısını iyi bir iş için çalmazlardı herhalde…
Milattan önce 205 senesiydi ve bütün Akdeniz dünyası birbiriyle savaşıyordu. Büyük İskender’in Babil’de ölümünün üzerinden 118 sene geçmişti. Kartaca İspanya’dan Sicilya’ya, Galya’dan Kuzey Afrika’ya kadar her yerde Roma ile savaşıyordu. Ünlü Kartacalı komutan Hannibal, Cannae’de Roma ordusunu 11 sene önce feci bir yenilgiye uğratmış ve hâlâ ordusu ile İtalya’da Roma şehirlerini vuruyordu. İskender’in ardılları arasında Makedonya’dan Suriye’ye bütün Doğu Akdeniz’de ve Anadolu’da çatışmalar yaşanıyordu. Orta Avrupa’dan çıkıp gelmiş Kelt kabileleri savaşa savaşa Bergama Krallığı’nın doğusuna itilmiş ve Ankara civarına yerleşmişlerdi. Eskiden Frigya diye anılan bu bölge artık Galatya diye anılmaya başlanmıştı…
Roma’da Magna Mater tapınağının kalıntıları…
Bugün Eskişehir’e bağlı Sivrihisar’ın Ballıhisar mahallesinde bulunan Pessinus’a gelen Roma heyetinin isteği ağırdı: Ana Tanrıça’nın tapınağında, tanrıçanın simgesi olan kutsal kara meteor taşını almak ve Roma’ya götürmek. İtalya Kartaca tehdidi altındaydı ve Romalı kahinler zor zamanlarda hep yaptıkları üzere, Roma’ya MÖ 6. yüzyılda Anadolu’dan, Troas bölgesindeki İda Dağı’ndan (Kazdağı) gelmiş Sibilin kehanet kitaplarına başvurdular. Kitaplar, Magna Mater’in (Büyük Ana) kara taşı Roma’ya gelmeden İtalya topraklarının yabancılardan temizlenemeyeceğini yazıyorlardı. Anadolu’nun ilk sakinlerinden beri değişik isimlerle anılan, Hititlerin Kubaba diye adlandırdığı Büyük Ana’ya o çağlarda Kibele deniyordu. Pessinus’un tapınağında özenle korunan bu siyah kutsal taş göklerden gelmişti ve Kibele’yi simgeliyordu.
Sivrihisar ilçesine 16 km. mesafedeki Ballıhisar’da bulunan Pessinus harabeleri.
O sıralar Anadolu’nun büyük bir bölümünün hakimi Bergama krallığı idi. Kral I. Attalos, hem Makedonya hem de Suriye’deki Seleukos krallıkları ile çatışıyordu. En büyük müttefiki Roma’nın bu özel isteğini kıramazdı. Romalılara izin verdi ve kutsal taşı Roma’ya götürdüler. Önce geçici olarak Palatine tepesindeki Zafer Tapınağı’na, daha sonra da bu kara taş için hususi inşa ettikleri Magna Mater tapınağına yerleştirdiler.
Tarih bize kutsal taşın işe yaradığını gösteriyor: Hannibal MÖ 203 senesinde İtalya’dan çekilmek zorunda kaldı ve Roma MÖ 202’de Zama savaşında Kartaca’yı yendi. Hannibal Anadolu’ya kaçmak zorunda kaldı, Romalılara teslim olmamak için MÖ 183 senesinde Gebze’de intihar etti…
Bugün Pessinus’ta görülebilen tapınak kalıntısı, Roma dönemine, 1. yüzyıla tarihleniyor. Roma’nın Palatine tepesindeki Magna Mater tapınağının kalıntıları da bugün görülebiliyor. Ana Tanrıça’nın kara meteor taşının akıbeti ise bilinmiyor!
Antik Mısır medeniyeti, bugün okullarımızda öğretilen ve hayatımızda olan birçok şeyin doğduğu yer. Bunlardan aklımda ilk kalanı geometri ve lise hayatım boyunca geometriden aldığım notları gözönünde bulundurarak, Antik Mısır’da olsaydım beni şimdikinden daha kolay günlerin beklemediğini söyleyebilirim. Benden binlerce yıl önce yaşamış insanların ustalıkla kullandığı yöntemleri anlamadığım için bozulsam da, neticede kesirli sayılardan takvim hesabına bugün hâlâ hayatımızda olan birçok şeyin çıkış noktası Antik Mısır olduğu için kendimi az çok avutabildim doğrusu.
Tabii antik medeniyetlere dair aklımızda hep ya iyi yanları ya da kafadan en korkunç özellikleri kalıyor. Antik Mısır da gelişmiş bürokrasisi, kayıt tutma geleneği, hayatlarını kolaylaştıracak ve (burası daha mühim) illa da bir işe yaraması gerekmeyen bilimsel konularda gösterdiği ilerlemeyle beraber, neredeyse her dinin teolojisinde kötülükle eş anlamlı olarak kullanılan ve kendilerini tanrı ilan eden firavunlarıyla da hatırlanıyor. Museviler zaten bir firavunun zulmünden kaçtıklarına, Museviler ve benim lise Fen Bilgisi öğretmenim, Firavun’un Musevileri kovalarken suyun altında secde etmiş bir şekilde taşlaştığına inanıyor. Hıristiyanların derdi nedir bilmiyorum, neticede Hıristiyanlığın doğuşuyla firavunların tarih sahnesinden müsaade istemesi arasında bir hayli uzun zaman var, bu mantıkla dinozorlara da kin kusabilirlerdi ama neticede daha geçen gün Papa, “İnançlılar firavun gibi yaşamamalı” diye buyurdu. E bizim dilimizde de, “firavun gibi” dediğimiz zaman bahsettiğimizin düşman başına bir kimse olduğunu anlıyoruz. Hatta kendisine firavun dediğimiz kişi belirli bir kişiyse kafadan 11 ila 36 ay arası bir hapis cezasına bakıyor bile olabiliriz.
Diğer yandan kimse kral olmaktan gocunmuyor, hatta kral olmaya fırsat kolluyor, Adana dürümcüsünden kuruyemişçisine esnaf bile krallığını ilan etmeye can atıyor. Hatta küçük esnafımızda krallığa yönelik bitmek tükenmek bilmez bir heves göze batıyor. Lostra salonumuzdan gömlekçi dükkânımıza herkes bir krallık, olmadı lordluk peşinde. Hâlbuki düşünecek olursanız krallarla firavunların öyle aman aman farkları da yok, ikisi de devleti yönetiyor işte.
Başka dinden, kavimden olanları kovma işine gelecek olursak, firavunların bir vakası varsa kralların bin vakası var. Bir de yani tam olarak da bilemiyoruz firavunların ne yapıp ettiklerini, neticede ilk firavunun mazbatasını alıp göreve başlamasının üzerinden 5000 yılı aşkın zaman geçmiş arkadaş. Hâlbuki bizim Zeytinburnu’nun bir büyüğü olan Belçika’nın kralı, daha 100 yıl öncesine kadar Afrika’da zorla çalıştırdığı sabi sübyanın kolunu bacağını kestiriyordu ama firavun kötü, kral iyi öyle mi?
Her şeyden evvel firavunluk müessesesi nereden baksanız, bundan 2000 yıl evvel yok olmuş, ondan önce 3000 yılın üzerinde tarihi olan bir müessese ve eğer yanlış hatırlamıyorsam bu zaman zarfında 200’e yakın insan firavunluk makamına oturmuş. E tabii ki bu kadar firavunun arasından hayırsızı, arsızı, uğursuzu da çıkmıştır, neticede insanoğlu çiğ süt emmiş. Başta siyasi parti genel merkezlerinin çevresi olmak üzere, yoldan rastgele 200 tane adam çevirseniz bir tane hayırlı insana rastlamayacağınız yerler var. Ama şimdi birkaç kendini bilmez firavunun yaptığını da bütün bir firavunluk camiasına mal etmek doğru değil diye düşünüyorum.
Firavunluk 3000 yıl boyunca üç aşağı beş yukarı sadece Mısır’ı yönetmiş bir sektör olduğu hâlde Papa’sından taşra siyasetçisine, hâlâ herkesin eleştiri oklarına hedef oluyor. Firavunluğu eleştirene bakıyorum, Papalık yüzlerce yıl bilimi baskı altına almış; firavunluğa bakıyorum, sayesinde geometri, muhasebe, astronomi gelişmiş. Ben artık firavunlara itibarlarını iade etme yanlısıyım doğrusu.
Beşeri bilimler dünyası, yeryüzünde yaşanan “insanlık durumları”na çare arıyor. Bilim insanları “beşerin şaştığı” günümüzde insanlığın parçalanmasını önleme ve barışı inşa etme gibi hayati konularda çözüm üretmek için uluslararası konferanslarda bir araya gelip bilgilerini paylaşıyor.
Dünyada bilim ve teknolojinin gösterdiği gelişmeler denince, doğal olarak fen bilimleri anlaşılıyor, beşeri ve sosyal bilimler ikinci plana düşüyor. UNESCO bünyesindeki Sosyal Bilimler Konseyi, zaman zaman küreselleşme ve sosyal bilimler odaklı konferanslar düzenliyor, yayınlar yapıyor.
Sosyal bilimler bir şekilde kalkınmaya çalışırken, beşeri bilimlerin durumu özellikle Batı dünyasında kaygı verici düzeylere indi. İşin ilginç tarafı Uzakdoğu ülkeleri bu konuda hassasiyet göstererek beşeri bilimlere özel fonlar ayırıyor. Boğaziçi Üniversitesi’ni ziyaret eden Pekin Üniversitesi üst düzey yöneticileri, dünyanın gidişatına bakıldığında teknoloji ve fen bilimlerinin daha da ağırlık kazanacağını ve bu alanlarda yetişecek kişilerin kültürsüz ve geçmişten habersiz yetişmemeleri için eğitim programlarında beşeri bilimlerin özel olarak vurgulandığını belirtmişlerdi.
Beşeri bilimlere öncelikli olarak yatırım yapan ülkelerden biri de Kore. Bu çerçevede “Yeni Hümanizm” görüşünü geliştiren UNESCO, 2011 yılında Kore Cumhuriyeti’nin insiyatifi ile insanlığın parçalanmasını önleme, dünyada gelişme ve barışın temellerini inşa etme yolunda -küreselleşen dünyamızda yeni ekonomik, mali ve sosyal konularda karşılaşılan güçlüklerle gittikçe artan belirsizlikler karşısında- beşeri bilimlerin oynayabileceği role işaret etmişti. (http://unesdoc.unesco.org/images/0021/002130/213061e.pdf)
Bu konuları 2009’dan beri kendi bünyesinde tartışan UNESCO nezdindeki CIPSH (Uluslararası Felsefe ve Beşeri Bilimler Konseyi) 2017 Ağustos ayında Belçika’nın Liège şehrinde bir Dünya Beşeri Bilimler Konferansı (WHC) planlamakta. Buna hazırlık mahiyetinde düzenlenen mahalli konferanslardan biri de geçen Aralık ayında Pekin’de yapıldı. Burada, Liège konferansında ele alınması düşünülen çevre, kimlik, kültürel çeşitlilik, kültürlerarası ilişkiler, kültürel miras, sınırlar ve göçler, tarih, hafıza ve siyaset, geçiş dönemindeki dünyamızda beşeri bilimler gibi konular üzerinde görüşler belirlendi.
Ardından gelen “İpek Yolunda Bilim ve Uygarlık “ adını taşıyan konferansta, astronomi, haritacılık, felsefe, tıp tarihi konularında bir çok değerli bildiriler sunuldu. Bu arada özellikle Arapça yazılmış astronomi eserlerinin Çin’e etkisinin 13. yüzyılda Moğollar devrinde Orta Asya ve İran’dan gelen Müslüman biliminsanları ile başladığını ve ayrıca İslamî takvimin de bu dönem Çin’e girmiş olduğunu ele alan bildiri ilgi topladı. Ayrıca Temür’ün torunu Uluğ Bey’in yıldız sayılarını tespitte kendisinden biraz önce yaşamış Çinli bilgin Guo Shoujing’den çok ileride olduğunu gösteren çalışma da gayet ilginçti.
Bu türlü çalışmalar sayesinde, astronomi bilimi üzerinde yoğunlaşmış olan Merağa (İlhanlı), Semarkand gibi merkezlerdeki faaliyetlerle Çin bilimi arasındaki ilişki daha belirgin hale gelecektir. Günümüzdeki 5 Türk lirasındaki portre olarak bilinen Aydın Sayılı da İslâm alemindeki rasathaneler (The Observatory in Islam, 1960) hakkındaki eseri ile Orta Asya rasathanelerini de incelemişti.
Konferansta ele alınan konulardan biri de inanılan mitolojiden, mantık yolu ile sorgulamaya, tartışmaya nasıl gidildiği yolunda idi. Yunanlı felsefe bilgini Byron Kaldis’in Aristo örneği ile sunduğu bildirisi, bizim gibi sözlü geleneği yoğun olan bir kültürde mitoloji, destan ve tarih arasında nasıl bir ayırım yapmak gerektiği konusunda çok aydınlatıcı oldu. Bizde daha çok ikisinden biri doğru olarak kabul edilir, diğeri reddedilirdi. Eskiden yazılı kültür, eserler ağırlıklı idi, sözlü olan her şey reddedilirdi. Şimdi ise sanki sözlü kültür öne geçmiş gibi görünüyor. Üstelik bir de yazıya geçerse, gerçek gibi algılanıyor. Bir bakıma bunu insanların insanlığı unuttuğu çağda mantık yolunun önünün kesilmesi gibi görebiliriz. Aslında ister yazılı olsun ister sözlü olsun kaynaklarımızı ancak kritik bir bakışla ele alarak sorgulayıp tartışırsak gerçeklere yaklaşırız.
Geçen ay Roma’da atlı araba yarışları ve takım taraftarları arasındaki bitmek tükenmek bilmeyen mücadele konusunda bir şeyler karalamıştım; bazı okurlar “Kardeş, hep Roma hep Yunan, bu dünyada başka medeniyet mi yok” diye sitem ettiler. Doğrusu haklılar. Evet, “dünya tarihi” dendiği zaman sadece benim aklımda kalan değil, kitabî olarak anlatılan da hep Antik Yunan ve Roma’nın hikâyeleri ya, nasıl ki dünya çizgi çizgi değilse, sadece Avrupa’dan ibaret de değil. Dünya tarihi Avrupa’nın hem batısında hem de doğusunda aynı şekilde akmaya devam ediyor elbette. Ha nedir, Doğu’yu yine az çok biliyoruz da, Olmek, Aztek, Maya gibi kadim Batı medeniyetleriyle ilgili bilgimiz çizgi film düzeyinde seyrediyor. Yani en azından benimki öyle, şimdi kimsenin günahını almayayım ve “Güneşin Oğlu Esteban” çizgi filminden öğrendiklerimle de bir şeyler yazmaya çekiniyorum açıkçası.
Ama az da olsa onların tarihleriyle ilgili bir-iki satır okumuşluğum, haklarında verilen derslerde uyumuşluğum var. Bunlardan ilki en eski ama en son keşfedilmiş, varlığının farkına en son varılmış olan Olmekler.
Aklımda kaldığı kadarıyla, tıpkı Roma’da olduğu gibi Olmek dünyasında da spor var ve bir hayli de önemli. E sporun olduğu yerde de hâliyle yenmek de var, yenilmek de. Yalnız hatırlarsanız Roma’da spor takımlarına olan taraftarlık, günümüzde kimi arkadaşların yaptığı gibi, “pazara kadar değil, mezara kadar” biçimiydi ve buna karşılık tıpkı günümüzde olduğu gibi takımların yıldız sporcuları, “Ben profesyonelim, geleceğimi düşünmem lâzım” diyerek hangi takım daha fazla para verirse rahatlıkla o takıma transfer olabiliyordu ya, işte Olmek arkadaşlara baktığımız zaman, üç aşağı beş yukarı bunun tam tersini görüyoruz.
Öncelikle Olmek dünyasında yanılmıyorsam en önemli spor dalı günümüzdeki voleybol, tenis ve futbolun karışımı olan bir tür top oyunu. Takımlar topu birbirlerinin sahasına atıyor, onlar da bedenlerinin bir parçası ve genellikle de kalçalarıyla topu karşılayarak geri gönderiyorlar. Tabii şimdi böyle anlatınca kakara kikiri, eğlenceli bir oyun gibi geliyor kulağa ama benim aklımda kaldığı kadarıyla işin sonu pek öyle eğlenceli değil.
Artık nasıl skor tutuyorlar, maç nasıl kazanılıyor bilmiyorum ama Olmek dünyasının bu favori sporunda taraftarlar takımlarını mezara değil, pazara kadar, sporcuların en az yarısı da takımlarını pazara değil, mezara kadar tutuyorlar. Tabii aslında burada kilit nokta, Olmek sporu için pazar ve mezarın aynı anlama geliyor olması, zira Olmekler, heyecanla izlenen bu müsabakaların ardından kaybeden takımı tanrılara kurban ediyorlar. Dolayısıyla kaybeden takımı tutan taraftarlar, o takımı bir daha tutamıyor, o takımdaki oyuncular başka takıma transfer olamıyor. Evet, gördüğünüz gibi Olmeklerde sporculuk zor iş, iki gol yediğin zaman “Ucunda ölüm yok ya” diyemiyorsun.
Tabii bu durumda taraftarlık bağları da çok kuvvetli olmasa gerek diye düşünüyorum ve sadece bu bile Olmekleri Romalılardan ve günümüz dünyasından bir adım öne çıkarıyor. Ama işte o kaybeden takımın kafasını kesip tanrılara kurban etme olayı işi bozuyor, o konuda insanın Olmekleri kınayası geliyor ama yapacak bir şey yok. Görünen o ki artık bunlar mı görmezden gelmiş, arada bir yanlışlık mı olmuş bilinmez, Olmekler mağlup takımın oyuncularını kurban ederken Olmek tanrıları insafa gelip “Yav durun, alın bunu kesin” diye bir lama falan göndermemiş. Ha belki jaguar göndermişlerdir ama öyleyse de Olmeklere hak vermemek elde değil. Kim yakalayacak jaguarı da kurban edecek?
Anadolu beyliklerine dair Osmanlı arşiv kayıtları, ancak 17. yüzyıla kadar geri gidebiliyor. Beylikler döneminden kalan miras yapılardan tarihî eser niteliğini koruyanlar ve vakıflar koruma altına alınmıştı.
Ermenek kazasının Balgasun köyünde bulunan Karamanoğlu Mehmed Bey türbe ve zaviye vakfına ait belge, 1713.
Osmanlı Devleti bir uç beyliğinden imparatorluğa giden süreçte yayılma alanı olarak, köklerinin bulunduğu Anadolu’yu değil, Bizans ve ötesini hedeflemişti. 15. yüzyılın ikinci yarısında Rumeli’deki sınırları Tuna nehrine dayandığında, Anadolu’da daha Fırat’ın ötesine geçilmemişti. Anadolu’da varolan beyliklerin tam olarak itaat altına alınamamasının sakıncaları da ortadaydı ve bunun acı tecrübesi Yıldırım Bayezid ile Timur arasındaki Ankara Savaşı’ndan sonra Anadolu’da ortaya çıkan “fetret devri” ile yaşanmıştı.
Osmanlı Devleti, kuruluş yıllarında Anadolu’da siyasi birliği sağlama gayreti içinde civarındaki beyliklerden başlayarak akrabalık tesisi, para karşılığı veya sulh yoluyla Batı Anadolu’da siyasi birliği tesis etmişti. Bilhassa Yıldırım Bayezid silah kuvvetine de başvurarak özellikle beyliklerin en dişlisi olan Karamanoğullarını da itaat altına alıp sınırları Fırat nehrine kadar genişletmişti. Ne var ki Timur istilası her şeyi eskiye döndürmüş, Anadolu beylikleri yeniden kurulmuştu.
Anadolu’da beyliklere son verilmesi ve siyasi hakimiyetin sağlanması, ancak Yavuz Sultan Selim’in, Şah İsmail’i Çaldıran’da mağlup etmesi ve Memlûk Devleti’ne son vermesi ile 16. yüzyıl başlarında tamamlanabildi.
Kütahya’daki Germiyanoğlu Yakup Çelebi vakfına ait gelir-gider muhasebe defteri, 1655.
Her biri bir zamanlar kendi beyliklerinin başında hüküm süren hanedanlar, Osmanlı hakimiyetine girdikten sonra da bazı istisnalar dışında kendi bölgelerinde yine nüfuzlu ve seçkin aileler olarak varlıklarını devam ettirmişlerdi. Bulundukları bölgelerde mütesellim (devlet adına vergi toplayan kimse) gibi vazifeler alan, ayanlık yapan hanedan mensuplarına dair arşiv kayıtlarına geçmiş bilgiler bulunmaktadır. Mesela 1739’da Maraşayanından Dulkadiroğlu Turan Ahmed’in halka yaptığı baskıdan dolayı cezalandırılması, Saruhanoğullarından Hızır Paşa tarafından 1766 yılında Demirci kasabasında bir zaviye yaptırılması, 1782 yılında Danişmendli aşireti beyinin bin atlı ile Osmanlı ordusuna katılması, 1791’de Kütahya eşrafının kendilerine mütesellim (devlet adına vergi toplayan kimse) olarak Germiyanoğullarından Süleyman Ağa’nın tayin edilmesini talep etmeleri, 1865 yılında Çobanoğlu hanedanından gelen kişilere maaş bağlanması gibi belgelerde beylikler dönemi hanedanlarına dair bilgiler bulunmaktadır.
Osmanlı Arşivi’ndeki belgeler takip edildiğinde görülmektedir ki. 17. yüzyıldan itibaren Germiyanoğlu, Karamanoğlu, Aydınoğlu, Saruhanoğlu, Ramazanoğlu, Eşrefoğlu, Hamidoğlu, Menteşoğlu, Çandaroğlu, Çobanoğlu, Dulkadiroğlu, Danişmendli, Mengücekli gibi beylikler dönemine ait medreseler, camiler, mescitler, imaretler, tekkeler, zaviyeler, türbeler, kütüphaneler, çeşmeler korunmuş, tamire ihtiyaç duyulan binalar tamir edilmiş, beylikler döneminde oluşturulmuş vakıfların aynen muhafaza edilmesine ve vakıfnamede belirtilen şartlar üzerinden bu vakıfların hayatını devam ettirmesine ve kimsenin müdahalede bulunmamasına dikkat gösterilmiştir.
Beylikler döneminden kalan miras yapılardan tarihî eser niteliği olan yapılar koruma altına alınmıştı. Mesela Karamanoğlu İmareti’nin kapısında bulunan ceviz kanatlar ve mihrabın muhafaza edilmek üzere Müze-i Hümayun’a nakli emredilmiş, bunun gibi Anadolu’da beylikler ve Selçuklular döneminden kalan tarihi eserlerden teşhire değer olanların Müze’ye gönderilmesi vilayetlere bildirilmişti.
Karaman Kalesi ve Nefise Hatun Medresesi Karaman Nefise Hatun Medresesi (solda), Karaman Kalesi ve devşirme olarak kullanılan Karamanoğulları yapılarına ait mimari parçalar.
HANEDANA DUA
Mengücekli hamaldan 700 yıllık El Fâtiha
Her yeni yönetim kendi şakşakçılarıyla gelir ve gider. Anadolu’da “Büyük büyük babanız sultanmış, öyleyse size saygı gösterelim” yaklaşımı hiç olmamıştır.
Artuklu, Saltuklu, Danişmendli, Aydınoğulları, İzmiroğulları, Eşrefoğulları, Denizli Beyleri, Tekebeyleri, Hamidoğulları, Dulkadirli, Ramazanoğulları, Akkoyunlu, Karakoyunlu soyları acaba ne oldu? Toplum içindeki saygınlıkları ne zaman ve nasıl sona erdi? Bu soruların yanıtını, sonuncu hanedan Osmanoğullarının torun torunlarının konumlarına bakarak verebiliriz. Kanımca toplumlar, bir zamanlar kendilerine hükmedenlerin sıradanlaşan soylarını haklı haksız suçlamayı hak görmüşlerdir. “Büyük büyük babanız sultanmış, öyleyse size saygı gösterelim” yaklaşımı hiç olmamıştır.
Şehinşah ve Sitti Melik’in türbesi Mengüceklerin Divriği kolundan Şehinşah’ın ve aynı hanedandan Sitti Melik unvanlı bir kadının yattığı kasaba merkezindeki türbe, 1196.
Her yeni yönetim, kendi şakşakçılarıyla gelmiş ve gitmiş. Ayrıca kısa süren eriyen bir maddi miras söz konusu. Yıkılıştan sonraki iki üç kuşak, olanı biteni tüketmiş. Halk da bu düşüş ve tükenişleri ilahi bir intikam saymış.
Bir çocukluk anımı anlatayım. Babam bizi bayram namazına götürür, camiden çıkınca mezarlıkları ziyaret ederdik. Bu her kentte köyde geçerli bir gelenekti. Büyükler Fatiha okunan her mezarın başında, orada gömülü olanı tanıtarak yeni kuşaklara aile tarihi öğretirlerdi. Her yıl iki kez yinelenen bu bilgilerle aile tarihleri belleklere yerleşirdi. Ben o ziyaretlerde bazen, kısa boylu kambur, sessiz bir adamı Mengücek meliklerinin kümbeti önünde dua ederken görürdüm. Ondan başka orada dua eden de olmazdı. Bu adam çarşı da hamaldı, ama esnafın saygılı davrandığı biriydi. Ağır yükler taşıtılmaz, elinde götürebileceği şeyler evlere gönderilir, yan cebine de bir para bırakılırdı.
Divriği ve Mengücek tarihiyle uğraştığım yıllarda birçok şeyi öğrendiğim gibi bu mazlum masum görünüşlü adamın lakabıyla önünde fatiha okuduğu Mengücek (Sitti Melik) türbesi arasındaki ilintiyi galiba çözdüm. Adam o soydandı. Önünde dua okuduğu türbede kendi atalarının mezarı olmasa neden dua etsin? Babası, dedesi de orada dua etmişlerdi kuşkusuz. Ama yedi yüzyıl önceki Mengüceklerle soy bağından haberi yoktu. Halk da onu salt “köklü” bir ailenin bireyi bildiğinden hamallığına karşın saygı gözetiyorlardı.
Prof. Albert Gabriel de Anadolu’da soy sop bilgilerinin uzun zaman korunmayıp unutulduğunu, sonraki kuşakların halk arasında kaybolduğunu yazarak Keykubad’ın soyundan birinin, bundan habersiz çift süren bir rençber olmasına şaşmamak gerektiğini vurgulamıştır.
Arap yarımadasında, İran’daki İslâm devletlerinde yerleşmiş olan figür yasağı, Ortaçağ’da Anadolu Selçukluları’nda ve beyliklerde görülmedi. Kullanılan sikkeler, Rum ve Ermeni sanatından izler de taşıdı.
ŞENNUR ŞENTÜRK
Sikkelere, tarihî verilere doğrudan ulaşmamızı sağlayan sağlam bir kaynak, arşiv malzemesidir. Üzerlerinde yazanlar ve görünenler, zamanının sivil ve resmî tarihini okumamıza olanak sağlamaktadır. Anadolu topraklarında; Yunan, Roma, İran’daki Persler, Sasaniler, Emevi, Abbasi, Selçuklu Moğol-İlhanlı ve Osmanlı Devletlerinde tahta çıkan hükümdarların iktidarlarını dünyaya duyurmak ve belgelemek için ilk yaptıkları iş, kendi adlarına sikke bastırmaktı. Bu nedenle altın, gümüş ve bakır sikkelerin üzerinde genellikle hükümdar adı, tarihi, darp yeri doğrudan, somut bir şekilde yazmaktadır.
Türkmen sikkesinde Rum-Ermeni işaretleri Sivas-Malatya civarındaki Danişmendoğulları’nın (11.-13. yüzyıllar) darpettiği sikkelerde, aynı coğrafyada daha önce varolan ve birlikte yaşadıkları Rum ve Ermeni toplumunun kullandığı sayı ve harfler kullanılmış.
Antik dönemlerde sikkelerin üstünde imparator, imparatoriçe, devlet yönetiminde güçlü bir yöneticinin portresi, önemli bir tapınak yapısı, kutsanan sembol bir hayvanın ya da bitkinin tasviri yer alıyordu. Bizans sikkelerinde ise Hz. İsa’nın sureti ve dinin sembolü haç da olabiliyordu.
Hz. Muhammed’in İslâmiyet’i ilk duyurduğu, zamanlar ve halifeler dönemindeki altın ve gümüş paralar, dinar ve dirhemler, bugünün Dolar ya da Euro’ları gibi değerli, dünya ticaretinde muteber paralar idi.
Kurumsallaşmış bir İslâm devleti olan Emevilerin beşinci hükümdarı Abdülmelik zamanında, 698 yılında köklü bir para reformuna gidilerek tamamen Kur’an-ı Kerim ayetleri ve harfleriyle resimsiz hükümdar ve yer adlarıyla tarih yazan bir sikke basıldı ve bundan böyle İslâm devletleri sikkelerini küçük farklarla hep aynı tarzda tasarlamaya devam ettiler. Emevilerin batıya doğru yayılan ardılları; Endülüs Emevileri, Fatımîler, Muvahhidiler, Murabıtlar, İhşidiler, daha sonra Abbasiler ve İran’daki Büyük Selçuklular aynı tasarım anlayışıyla paraları basmaya devam ettiler, resim ve suret kullanmadılar.
Arap Yarımadası ve Ortadoğu’da bunlar yaşanırken Anadolu’da farklı bir durum söz konusu oldu. Orta Asya’dan doğrudan Anadolu’ya doğru gelen Türkmenler burada yerleşip çoğaldıkça, kurucularının adını aldığı çeşitli küçük devletler, “beylikler” kurdular. Bunlar Orta Asya, Göktanrı ve Şaman kültürlerini henüz kaybetmemişlerdi; fakat Anadolu’da da çok köklü yerleşik başka kültürler vardı. Örneğin Hititler, Assurlular, Lidyalılar, Helenistik (Yunan), Bizans, Ermeni topluluklarının çok zengin mimari, resim, heykel ve maden sanatı vardı. Bu yerleşik zengin birikimden etkilenmemek mümkün değildi ve Arap yarımadasında, İran’daki İslâm devletlerinde yerleşmiş olan figür yasağı, Ortaçağ’da Anadolu Selçuklular’da ve beyliklerde görülmedi. Artuklular, Mengücekliler, Danişmendoğulları, Eyyûbilerin sikkelerinde de, diğer eserlerinde görülen hayli yüksek kabartmalı figürler vardır. Ayrıca hem savaştıkları hem birlikte yaşamaya zorunlu oldukları komşularıyla farklı dilleri de olsa zaman zaman aynı parayı kullanabilmek için anlaşmaya varmak zorundaydılar ve o zamandan kalan sikkeler incelendiğinde de bu beraberlik ve barışın sağlanmış olduğunu görmekteyiz. Anadolu Selçuklu hükümdarı Rükneddin Mesud (1116-1157) tarafından basılan bir sikkenin bir yüzünde Bizans imparatoru tarzında bir figür, diğer tarafında “Sultan-ül Muazzam “ sıfatıyla Mesud’un adı yer almaktadır. Mengücekoğullarından Fahreddin Behramşah’ın da buna benzer bir sikkesi görülmektedir. Sivas Malatya, Kayseri Elbistan şehirlerinde hüküm süren Danişmendoğullarının kendi adına bastığı sikkelerde de, aynı coğrafyada daha önce varolan ve birlikte yaşadıkları Rum ve Ermeni toplumunun kullandığı sayı ve harfler kullanılmıştır.
Bizans imparatoru ve Sultan Mesud Bir yüzünde Bizans imparatoru tarzında bir figür, diğer tarafında “Sultan-ül Muazzam” sıfatıyla Mesud’un adı yer aldığı, Mengücekoğullarından Fahreddin Behramşah (öl. 1225) döneminde darpedilen sikke.
12. yüzyıl ile 13. yüzyıl arasında Anadolu’da hüküm süren devletlerin bıraktıkları sikkelerden, siyaset ve iktidar mücadelelerinde, toprak paylaşımlarında önemli roller üstlenmiş olduklarını da okuyoruz. Eyyûbilerin, Artukoğullarının, Mengüceklilerin Saltuklular ve Danişmendoğullarının sikkeleri bu perspektiften de incelenmelidir. Zira bu beylikler kendi bağımsız topraklarında sikke bastıkları zaman, İslâm halifesinin adını ve saygı cümlesini yazdıkları gibi, Selçuklu, İlhanlı Moğol imparatorunun adını da yazabiliyordu. Bunun çok sayıda farklı örneklerinden biri de Güneydoğu Anadolu’da sınır komşu olan Artukoğullarıyla Eyyubilerin birlikte bastığı sikkedir.
Anadolu Selçuklularının zayıflayıp dağılmaya başladığı 14. yüzyılda Anadolu’da kurulan veya varolup bağımsızlığını ilan eden Karamanoğulları, Eşrefoğulları, Hamidoğulları, Menteşeoğulları gibi çok sayıda beylik, kendi devletleri ve hükümdarları adına gümüş sikkeler kestirmişlerdir (Bu beylikler tıpkı Anadolu Selçuklu öncesi beylikler gibi hiç altın sikke bastıramamışlar, yani o kadar zenginleşip büyüyememişlerdir). Beylikler döneminden sonra büyümeye başlayan Osmanlı Devleti de gümüşlerinde ve altın paralarında kendilerine özgü resimsiz, suretsiz sikkeler bastırıp kullanmıştır.
Artukoğulları ve Bizans etkisi Artukoğullları hanedanından Necmeddin Alpi bin Timurtaş döneminde darpedilen ve Bizans sembollerinin kullanıldığı sikke, 12. yüzyılın ikinci yarısı.